AYDİLGE VE İBRAHİM TİLAVER ARASINDA TARTIŞMA ÇIKTI
Aydilge’nin tepkisine ‘Cıstak’ şarkısının yapımcısı ‘Ebo’ takma ismi ile bilinen İbrahim Tilaver, “Sen ‘Kiralık Aşk’ adlı diziye jenerik yaparken kadın bedenini neden düşünmedin diye sorarlar Aydilge” diyerek karşılık verdi.
REKLAM
Aydilge ise, ‘Kiralık Aşk’ dizisi üzerinden Tilaver’e şu sözlerle yüklenmişti: Kendini sorgulamak yerine beni itibarsızlaştırmak için bir açık bulmaya çalışıp, bula bula ‘Kiralık Aşk’ dizisine şarkı yapmamı bulmak oldukça acıklı bir durum. ‘Kiralık Aşk’ şarkımda, cinsiyetçi ya da maddeye tapan hiçbir söz olmadığı gibi, aşkın baş tacı olduğundan ve bir mucize olduğundan, birbirimizin kalbinde kiracı olduğumuzdan bahsetmekteyim. Son derece naif, eğlenceli ve romantik bir parçadır. Dizinin başrol oyuncuları Elçin Sangu ve Barış Arduç da son derece kaliteli, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı duran isimlerdir. Dizinin başında Ömer karakterinin izinsiz Defne karakterini öpmesi, ya da senaryoda ”sevgili” olmak için para teklif edilmesi, övünülecek bir şey olarak gösterilmemiş, Ömer öptükten sonra tokadı yemiştir. Zaten para olayı da bütün dizi boyunca en büyük dezavantaj sağlayan durum olarak ortaya konulmuştur. Dizi boyunca Defne ezik bir kadın karakter değil, daha çok hakkını arayan bir kadın olarak temsil edilmiştir. Yani bir şeylerin bir dizide konu edilmesi değildir asıl sorun, bunların olumlu bir şekilde mi yoksa bir sorun olarak mı inşa edildiğidir önemli olan. Bir romantik komedi olan ‘Kiralık Aşk’, (Tabii ki her şeyinden sorumlu olamam ben sadece jenerik şarkısını yaptım) genel olarak kadınların şiddet gördüğü, mafyanın yüceltildiği, para sahibi olmanın karakter sahibi olmaktan daha önemli gösterildiği şarkı ve dizlere göre çok daha masumdur.

GERİ ADIM ATTI VE ÖZÜR DİLEDİ
Tüm bunların ardından İbrahim Tilaverdi, geri adım attı. Tilaverdi, sosyal medya hesabından yaptığı yeni açıklamada tüm kadınlardan özür diledi ve şu ifadeleri kullandı: Anneme verdiğim söz üzerine ocak ayından itibaren şirketimin bünyesinde çıkacak hiçbir parçada kadının objeleştirildiği herhangi bir parçanın çıkmasına izin vermeyeceğim. Geçmişte şirketimiz bünyesinde yayımlanan bu tarz tüm parçalar adına kadınlarımızdan özür diliyorum.
Anneme verdiğim söz üzerine ocak ayından itibaren şirketimin bünyesinde çıkıcak hiçbir parçada kadının objeleştirildiği herhangi bir parçanın çıkmasına izin vermeyeceğim. Geçmişte şirketimiz bünyesinde yayımlanan bu tarz tüm parçalar adına kadınlarımızdan özür diliyorum.
— EBO (@ibrahimtilaver0) December 6, 2024
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Şubat ayından beri tüm hafta sonu seyircisi açısından en yüksek rakama ulaşılan hafta sonunda 11 ay sonra sinemaların yüzü güldü. ‘Çakallarla Dans 7’ seyircilere kahkaha dolu anlar yaşatırken sinemaların da destekçisi oldu. Hafta sonu tüm sinemalarda uzun bir aradan sonra toplam 500 bin seyirci baremi aşıldı.
REKLAM
‘ÇAKALLARLA DANS 7’ BİLETLERİ ÇARŞAMBA HALK GÜNÜNDE İNDİRİMLİ!
Sürprizlerle dolu ‘Çakallarla Dans’ın 7.filminde İzmir’e gidip kendilerini altından kalkması zor bir maceranın içinde bulan ekip seyircilere birbirinden komik anlar yaşatıyor. Sinemaların halk günü olan çarşamba günü ise ‘Çakallarla Dans 7’ biletleri yarı fiyatına olacak.

Dünya çapında bir güzellik yarışmasının organizasyonunu üstlenecek olan Çakallar’ın ekibi ‘Dişi Çakallar’ın eklenmesiyle genişliyor. ‘Çakallarla Dans 7’ içinden çıkılması zor fakat bir o kadar da eğlenceli yeni macerasıyla sinema salonlarına imzasını atıyor.

Murat Şeker ve Ali Tanrıverdi imzalı senaryodan çekilen filmin kadrosunda Şevket Çoruh, Timur Acar, Murat Akkoyunlu, Didem Balçın, Toygan Avanoğlu, Diren Polatoğulları, Rojda Demirer, Doğukan Polat, Ege Kökenli, Hakan Bilgin, Ceyhun Yılmaz yer alıyor.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Grubun internet sitesi ve sosyal medya üzerinden açıklama yapan McBrain, “Uzun süre düşündükten sonra, hem üzüntü hem de sevinçle, kapsamlı ve zorlayıcı turne yaşam tarzından geri adım atma kararımı açıklıyorum. Gruba bundan sonra başarılar diliyorum” ifadelerini kullandı.
Iron Maiden ailesinin parçası olmaya devam edeceğini belirten McBrain, “Uzun zamandır menajerim olan Rod Smallwood ve Andy Taylor’ın benim için düşündüğü çeşitli projeler üzerinde çalışacağım. Ayrıca çeşitli kişisel projeler üzerinde çalışacağım. The British Drum Company, Nicko McBrain’s Drum One, Titanium Tart ve tabii ki Rock-N-Roll Ribs dahil mevcut işlerime ve girişimlerime odaklanacağım! Ne diyebilirim ki? Son 42 yıldır Maiden’la turneye çıkmak inanılmaz bir yolculuktu” dedi.
Ailesine ve tüm sevenlerine teşekkür eden McBrain, “Sadık hayran kitleme, her şeyi değer kıldınız ve sizi seviyorum! Sadık eşim Rebecca’ya, her şeyi sonsuz derecede kolaylaştırdın ve seni seviyorum. Çocuklarım Justin ve Nicholas’a, yokluğumu anlayışla karşıladığınız için teşekkür ederim ve sizi seviyorum! Her zaman yanımda olan arkadaşlarıma, sizi seviyorum! Grup arkadaşlarıma, bir rüyayı gerçeğe dönüştürdünüz ve sizi seviyorum. Geleceğe büyük bir heyecan ve umutla bakıyorum. Yakında görüşmek üzere, Tanrı hepinizi kutsasın ve tabii ki ‘Yaşasın Iron’lar’!” ifadelerine yer verdi.
Iron Maiden grubu tarafından yapılan açıklamada ise, “Maiden her zaman kendi adamını bulur ve zaten seçilmiş olan yeni davulcumuz çok kısa süre içinde duyurulacak” denildi.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>66 yaşındaki ABD’li pop yıldızı ile 28 yaşındaki eski futbolcu olan erkek arkadaşı Morris’in ekim ayında sessiz sedasız ayrılma kararı aldığı öğrenilmişti.
Soğuk kış günü New York’ta yürüyüş yaparken görülen çiftin yanına Madonna’nın çocukları David Banda ile ikizler Stella ve Estere de katıldı.
Çiftin ayrılık haberinin ardından Madonna’ya yakın bir kaynak, Daily Mail’e konuşurken, “Madonna, son dönemdeki tüm erkek arkadaşlarında olduğu gibi şimdiki sevgilisinde de aynı sorunla karşılaştı. Yaş farkı sorun haline geldi. Farklı zaman dilimlerinden geliyorlar” demişti.
Madonna’nın, sevgilisi Morris’in gözünün dışarıda olmasından rahatsız olduğunu öne sürmüştü.
Madonna ile Morris ilk olarak 2022’de tanışmıştı, ancak o esnada ünlü şarkıcının başka biriyle ilişkisi vardı.
Madonna, 30 yaşındaki boks koçu Joshua Popper ile ilişkisini Mayıs 2023’te bitirdi. Ardından Akeem Morris ile birlikteliğe başladı.
Morris, Jamaika’nın İspanyol kasabasında doğdu ve Stony Brook Üniversitesi’nde futbol oynadı. Daha sonra birinci sınıf futbol ligi Oyster Bay United FC’de forma giydi.
Carlos Leon ile ilişkisinden 27 yaşındaki kızı Lourdes’i dünyaya getiren Madonna’nın, eski eşi Guy Ritchie’den 23 yaşında Rocco adında bir oğlu bulunuyor. Madonna daha sonra 18 yaşındaki oğlu David Banda’yı, yine aynı yaştaki kızı Chifundo ‘Mercy’ James’i ve daha sonra 11 yaşındaki ikiz kızları Stella ve Estere’yi evlat edindi.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>SHOW TV’nin sevilen dizisi ‘Sandık Kokusu’nda ‘Ayça’ karakterine hayat veren Nesrin Cavadzade, “Bugün of günüm” dedi ve setin yoğun geçtiğini söyledi.
“2024 GÜZEL GEÇTİ”
Cavadzade, gazetecilerin “Bu yıl sizin için nasıl geçti?” sorusuna “Benim için bu yıl güzel geçti. Reklam kampanyası çok yakında çıkıyor. Bir banka filmi çok mutluyum sonuçlardan” yanıtını verdi.

Nesrin Cavadzade daha sonra “Yeni yıldan neler bekliyorsunuz?” sorusunu ise “Kadınların, çocukların ve hayvanların şiddete uğramadığı bir Türkiye diliyorum” sözleriyle yanıtladı.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Şerif Gören, arkadaşlarıyla gittiği restorandan evine döndükten sonra merdivenlerden düşmüştü. Gören’in 6 dakika duran kalbi, ambulansta tekrar çalıştırılsa da geçirdiği beyin kanaması nedeniyle entübe edilmişti.
80 yaşında hayata veda eden Gören’in cenazesi, pazartesi günü saat 11.00’de, Beyoğlu Atlas Sineması’nda düzenlenecek anma töreni sonrası Beyoğlu Hüseyin Ağa Camii’nden öğle vakti kılınacak cenaze namazının ardından Kozlu Mezarlığı’nda defnedilecek.

Gören’in vefat haberinin ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sosyal medya hesabından yapılan açıklamada; “Türk sinemasına unutulmaz eserler kazandıran, usta yönetmen Şerif Gören’in vefatını derin bir üzüntüyle öğrendik. Sanat dünyamızda bıraktığı eşsiz iz ve emekleri daima hatırlanacaktır. Merhuma Allah’tan rahmet, ailesine, sevenlerine ve sinema camiamıza başsağlığı diliyoruz” denildi.

Hülya Koçyiğit: Çok büyük bir değeri daha kaybetmenin, Türk sinemasının usta yönetmenlerinden Şerif Gören’i kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim. Sinemamıza olan büyük katkısının yanında onunla yaptığım her film benim de sinema kariyerimde çok önemli yere sahip oldu benim için. ‘Kurbağalar’, ‘Derman’, ‘Firar’, ‘Herhangi Bir Kadın’… Onunla bu önemli filmleri yapmanın yanı sıra, Şerif’le zamanı paylaşmak, tüm o üstün yeteneğinin yanındaki mütevazı kişiliğine şahit olmak benim için çok çok kıymetli. Canım Şerif Gören, kalbimdesin, kalbimizdesin. Sevgili Şerif’e Allahtan rahmet, tüm sevenlerine sabır diliyorum. Türk sinemasının başı sağ olsun.

Türkan Şoray: Çok sevdiğim bir meslektaşımı daha kaybetmenin üzüntüsü içersindeyim.
Şerif Gören,Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden biriydi. Sinemaya unutulmayacak filmler bıraktı. ‘Deprem’ ve ‘On Kadın’ filmlerimin yönetmeniydi. Türk sinemasında adı unutulmayacak. Allah’tan rahmet diliyorum.
Deniz Barut: Saygıyla…
Erdal Özyağcılar: Şerif Gören, sinema adamı, yürek adamı, Türk sinemasının adam gibi adamı… Nurlar içinde yat. İyi ki 40 yıl önce tanımışım seni. Türk sineması seni unutmayacak.
‘Yılanların öcü’ (1985), ‘Sen Türkülerini Söyle’ (1986), ‘On Kadın’ (1987), ‘Beyoğlunun Arka Yakası’ (1987)
REKLAM
Şerif Gören, ‘Yılanların Öcü’, ‘Derman’, ‘Umut’ ve ‘Yol’ gibi Türk sinemasının bol ödüllü filmlerine imza atan Şerif Gören, 14 Ekim 1944’te Yunanistan’ın İskeçe şehrinde doğdu.

1956’te kazandığı bursla Türkiye’ye gelerek İstanbul Erkek Lisesi’nde okuyan Şerif Gören, 1962’de kurgucu olarak işe başladığı Erman Film Stüdyosu ile sinemaya ilk adımını attı. Filmlerinin belirgin özelliği olan hızlı kurgu anlayışını burada kurgucu olarak çalıştığı dönemde kazandı.
Ünlü yönetmen entübe edildi Haberi Görüntüle
1968’de Mehmet Aslan’ın ‘Hakanların Savaşı’nda ilk kez yönetmen yardımcılığı yapan, bu alanda kendini geliştiren Şerif Gören; Remzi Jöntürk, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Natuk Baytan, Osman Seden gibi yönetmenlerle çalıştı.
Durumu ciddiyetini koruyor Haberi Görüntüle
Şerif Gören, 1974’te, çekimin ilk günlerinde Yılmaz Güney’in tutuklanması üzerine ‘Endişe’nin yönetmenliğini üstlendi. Bu ilk filmi ile Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü kazanan Gören, senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı ‘Yol’ ile Cannes Film Festivali’nde ‘Altın Palmiye’ ödülünü kazanarak büyük başarı elde etti.
Sağlık durumu ciddiyetini koruyor Haberi Görüntüle
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Ekin Koç, çektiği fotoğrafı da sosyal medya hesabından yayımladı.
“BİRAZ KORKUYORUM” DEMİŞTİ
Öte yandan Ekin Koç, geçtiğimiz aylarda projeyle ilgili “Hazırlığa şimdiden başladık, büyük bir iş olacak, heyecanlıyım. Beklentiler var, o yüzden biraz korkuyorum. Kolay bir şey değil, hayal kırıklığı yaratabiliyor. Ben elimden gelenin en iyisini yapacağım” ifadelerini kullanmıştı.
“RİSK ALMAYI TERCİH EDİYORUM”
Ekin Koç, daha sonra büyük bir projede yer almanın kendisine nasıl bir sorumluluk yüklediği sorusuna şu yanıtı vermişti: Beni heyecanlandıran bir proje bulduğum zaman bu riski almayı tercih ediyorum, kaçırmak istemiyorum. Elimden geleni yaparsam vicdanım rahat olacak diye düşünüyorum. O yüzden, beklenti büyük diye bu projeyi reddedemezdim; beni böyle heyecanlandıran projeler her zaman çıkmıyor.
Ekin Koç, ayrıca Barış Manço’nun ailesinden de fikir aldığını söylemişti.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Gülşen, bu gelişmelerin ardından kendi sosyal medya hesabından sahnede çekilen fotoğraflarını paylaştı.
Gülşen, yaptığı bu paylaşımına; “Yapıyorum bu sporu” notunu ekledi.
Fotoğraflar: Instagram
Gülşen, bir başka konserinde ise seksi kıyafet giymede kendi sınırlarını bile aştı
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Burada öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazına, CHP milletvekilleri Mustafa Sarıgül ve Sezgin Tanrıkulu, oyuncu Zekeriya Karakaş ile vatandaşlar katıldı.
Kırmızıgül, gözyaşlarına hakim olamazken, çok sayıda sanatçı cenazeye çelenk gönderdi.
Arık’ın cenazesi, Hani ilçesi Veziri Mahallesi’nde toprağa verildi.
Cami çıkışında bir vatandaş, Kırmızıgül ile özçekim yapmak istedi. O anlar objektiflere böyle yansırken, bazı vatandaşlar tepki gösterdi.
Mahsun Kırmızıgül, 1998 yılında, “Yıkılmadım” şarkısına çektiği klipte, annesi Faike Arık ile birlikte kamera karşısına geçmişti.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Konuyla ilgili Ajda Pekkan cephesinden açıklama geldi. İş insanı Sedef Aygün’ün, Ajda Pekkan’ın menajeri değil, yakın arkadaşı ve dostu olduğu belirtildi. Açıklamada, ‘Kendi işi için Almanya’da olsa da, son 2 yıldır kurumsal alandaki birikimini Ajda Pekkan için hayata geçirmiş; İnönü Stadı’ndaki unutulmayacak tarihi konser de dahil olmak üzere, Sedef Aygün & Ajda Pekkan işbirliği döneminde gerçekleşmişti” denildi.

Ajda Pekkan, şunları söyledi: Dün bazı platformlarda yayınlanan gayri ciddi ve nezaketsiz haber, bizleri oldukça üzdü ve bu açıklamayı yapma gereği duydum. Asılsız haberde yazıldığı üzere, çok yakın aile dostlarım olan Sedef Aygün ve ailesi benim menajerim değildir, hiçbir zaman da bana menajerlik yapmamıştır. İhtiyacım olduğunda her daim yanımda olmuş, projelerime destek vermiş ve her zaman da destek olmaya devam edeceğini bildiğim, değerli aile dostlarım, kardeşim; değerli iş insanlarıdır her şeyden önce… Art niyetli, asılsız bir içerikle sunulan, dostluğumuza gölge düşürme çabası içeren bu haberler silsilesi, tamamen gerçek dışıdır. Sedef Aygün ile ebedi dostluğumuz devam etmektedir. Lütfen, bizzat benim ağzımdan çıkmadığı sürece, asıllı asılsız yayınlanan haberlere itibar etmeyiniz.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Türk sinemasının en sert ve gerilim dolu filmlerinden biri olarak tanımlanan ‘Barda’, 17 yıl sonra günümüz gerçekleriyle yeniden yorumlayan filmin yönetmeni Hande Türkel görüşlerini paylaştı.

Kült hale gelmiş bir filmi, 17 yıl sonra yeniden yorumlayan Hande Türkel, ‘Barda’ hakkında ‘Şiddet hayatın içinde olduğu sürece sinemada da var olacak. Spesifik tek bir olay değil ne yazık ki yaşadığımız dünyada sürekli olan olaylar örgüsünü anlatıyoruz. İçeriği gerçek hayatı yansıttığı için de sert’ şeklinde açıklamada bulundu.
REKLAM‘İLK KEZ BİR SETTE ‘KESTİK’ DEDİKTEN SONRA KİMSENİN KIPIRDAMADAN KAYITTAN ÇIKTIĞINI GÖRDÜM’
Çekim ortamı ve atmosferi hakkında detaylar paylaşan Hande Türkel; “En önemlisi izleyicilere izlediğinin gerçek olduğunu hissettirmekti. Bu yüzden çekim ortamını oyuncular için içine kapatıldıkları ve çıkamayacakları bir yer haline getirdik. Oyuncuları kurduğumuz dünyaya inandırdık ve onlarda bana teslim oldular. Bundan sonrası akışa güvenmek oldu’ dedi. Ekip olarak oyunculara ve onların içinde oldukları duygulara saygı duyduklarının altını çizen Türkel ‘İlk kez bir sette kestik dedikten sonra kimsenin kıpırdamadan konuşmadan sadece kayıttan çıktığını gördüm . O duygu hiç kesilmedi hiç bozmadan ikinci plana geçtik” dedi.

Oyuncuların müthiş bir sinerji yakaladığından bahseden Hande Türkel; “Filmi beğenmeye bilirsiniz ama sadece oyunculuk performanslarını izlemek için izlemelisiniz’ şeklinde konuştu.
Filmin oyuncu kadrosunda; İdris Nebi Taşkan, Melisa Berberoğlu, Cem Söküt, Burak Can Doğan, Alperen Aldanmaz, Melissa Değer, Yalım Danışman, Alperen Çavdar, Doğa Yiğit, Ender Hacımustafaoğlu, Hilmi Ahıska, Kıvanç Baran Arslan, Berkan Şal, Ertan Saban, Fatih Al, İlker Kızmaz, Ejder Özkarslıgil yer alıyor.

Geçmişin günümüze kıyasla masum kaldığı, eskisinden daha vahşi, daha karanlık, daha acımasız sosyal çevremizde, dokunsak patlayacak gibi duran toplumsal kutuplaşmaların tam ortasında, şehrin bambaşka bir yerinde bambaşka bir barda, tüm kabuslarınızın ötesinde bir gece adım adım ilerliyor.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Sık sık birlikte tatile çıkan ünlü çift, bu kez rotalarını Mısır’a çevirdi.
Her tatilinde sosyal medyada aktif olan ünlü oyuncu, Mısır tatilinden de kareler paylaşmayı ihmal etmedi.
Erçel, Mısır’ın başkenti Kahire’de bir müzeyi ziyaret ederek buradan çektiği fotoğrafları takipçileriyle paylaştı.
Paylaşımları arasında dikkat çeken bir detay da sevgilisi Hakan Sabancı’nın fotoğraflara dahil olmasıydı.
Fotoğraflar: Instagram
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Ev hapsindeki ünlü şovmeni, eski menajeri Stelyo Pipis ziyaret etti.
Erbil, birlikte yer aldıkları fotoğrafa; “35 yıllık dostum” notunu düştü.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Güngör, ‘Fatih’ karakteri için açılan ‘tokat sitesi’ ile ilgili yaşadığı ilginç bir anıyı paylaşarak büyük ilgi topladı.
‘Fatih Ünal’ karakteri izleyicilerin tepkisini çeken hareketleriyle çok konuşulurken, geçtiğimiz yıl ‘Fatih’i Tokatla’ adında bir site açılmış ve bu durum çok konuşulmuştu.
REKLAM
Doğukan Güngör, programda Burcu Taflanoğlu’nun sorularını yanıtladı. Tokatlama sitesiyle ilgili paylaştığı anısı dikkat çekti.
Güngör, “Bir bayan, çok sakin bir şekilde yanıma gelip ‘Bir kere kendinizi tokatlar mısınız?’ diye sordu. Telefonunu önüme koydu. Ben de ona baktım, cesaretini takdir ettim ve kendimi tokatladım” dedi.
İşte o anlar;
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Tanıtıma Timur ve Efsun’un yakınlaşması damga vurdu. Bahar ve Evren’in romantik anlarının ekrana geldiği tanıtımda Efsun’un Timur’la dertleşmesi ve ikilinin öpüşmesi herkesi şaşırttı. Salı akşamlarına damga vuran dizide bu sürpriz yakınlaşma ve ikili arasında yaşanacak gelişmeler merakla bekleniyor.
Salı günlerinin en çok izlenen dizisi ‘Bahar: Kalbini Dinlemeye Var Mısın?’ sürpriz gelişmeleri ve heyecan dolu olaylarıyla bu akşam saat 20.00’de Show TV’de.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
‘Hayat’ın ilk 5’e kalıp 2 Mart’ta düzenlenecek olan törede Oscar için aday olup olmayacağı önümüzdeki günlerde belli olacak. Filmin tanıtım çalışmalarına Los Angeles’ta devam ediliyor.

Cem Davran – Miray Daner – Zeki Demirkubuz – Burak Dakak
Zeki Demirkubuz, Sinema Genel Müdürü Birol Güven ve filmim oyuncuları Cem Davran, Burak Dakak ile Miray Daner, düzenlenen basın toplantısına katılarak soruları cevapladı.

Etkinliğin ikinci günü ise Dilan Çiçek Deniz’in yapımcılığını üstlendiği ‘Dilan Hakkında Konuşmalıyız’ adlı kısa filmin gösterimiyle başladı. Dilan Çiçek Deniz, etkinliğe sevgilisi Rafael Cemo Çetin ile birlikte katıldı.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bazı TikTok kullanıcıları, eski One Direction grubu üyesinin cenazesinden olduğunu iddia ettikleri sahte görüntüleri sosyal medyada yayarak Payne’in hayranlarını hayal kırıklığına uğrattı ve öfkelendirdi.
31 yaşında hayatını kaybeden Payne’in bu hafta toprağa verilmesi planlanıyor. Ancak TikTok kullanıcıları çeşitli cenazelerden klipler yayınlıyor ve bunların Payne’e ait olduğunu öne sürüyor.
Dikkat çekmeye yönelik bu sosyal medya akımını ‘saygısızlık’ olarak nitelendiren Payne hayranları, İngiltere’nin Wolverhampton şehrindeki St. Peter’s Kolej Kilisesi’nin önüne çiçekler ve notlar bırakarak şarkıcıyı anmaya devam ediyor.
Payne’in cenazesiyle ilgili ayrıntılar gizli tutulsa da şarkıcının cenazesinin bu hafta, doğduğu yer olan Wolverhampton’da yapılması bekleniyor. Payne’in son uğurlama töreninin, büyüdüğü eve yakın olan Pendeford’daki St. Peter’s veya St Paul’s Kilisesi’nde yapılacağı söyleniyor.
Ünlü şarkıcının babası Geoff Payne, trajik olayı duyunca Arjantin’e gitti ve oğlunun cenazesiyle birlikte İngiltere’ye dönmesine izin verilene kadar ülkede kaldı. Acılı baba, cenazeyle birlikte geçen perşembe İngiltere’ye döndü.
Arjantin’de olayla ilgili soruşturma sürerken, Payne’in otopsi ve toksikoloji raporları daha önce açıklanmıştı. Otopsi raporunda, Payne’in otel odasının balkonundan “yarı veya tam bilinç kaybı” halinde düşmüş olabileceği belirtilirken, toksikoloji raporunda, ölüm anında ünlü şarkıcının kanında kokain olduğu tespiti yer almıştı.
Soruşturmayı yürütenler, Payne’in otel odasında kırık nesneler ve mobilyalar arasında narkotik maddeler ile alkolün saçılmış olduğunu tespit etmişlerdi. Bu durum, savcılığın Payne’in düştüğü sırada madde bağımlılığının neden olduğu bir kriz yaşadığını tahmin etmesine yol açmıştı.
Payne’in ölümünden kısa bir süre önce otel müdürünün 911 acil yardım hattını arayarak, agresif davranan, uyuşturucu ve alkolün etkisi altında olan bir misafiri ihbar ettiği öğrenilmişti.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Güzel oyuncu Burcu Özberk şimdilerde sosyal medya hesabı Instagram’dan yaptığı paylaşımlarıyla dikkat çekiyor.

Herkesin doğal güzel sandığı Burcu Özberk’in estetiksiz halini gördünüz mü?
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Güzelliğiyle adeta kendine hayran bırakan Özberk’in estetiksiz hali ortaya çıktı.

Ünlü ismin eski halini görenler gözlerine inanamadı.

‘MEĞER ESTETİK GÜZELİYMİŞ’
Ünlü oyuncunun eski halini görenler ‘Doğal güzel olduğunu sanıyordum’, ‘Bu da mı estetikli?’, ‘meğer estetik güzeliymiş’ gibi yorumunu yaptı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>KAYSERİ’de 5 kişinin yaralandığı kavgaya ilişkin görülen davada tutuklu sanık Mustafa Işık’a 42,5 yıl ve babası şarkıcı Metin Işık’a 4 yıl hapis ile annesi Gülbahar Işık’a verilen beraat kararı Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi tarafından eksik araştırma yapıldığı gerekçesiyle bozuldu.
Olay, 15 Ağustos 2022 akşamı Melikgazi ilçesi Yıldırım Beyazıt Mahallesi’nde meydana geldi. Şarkıcı Metin Işık ile oğlu Mustafa Işık, husumetli oldukları grupla tartıştı. Bu sırada Metin Işık ile oğlunun bulunduğu noktadan, gruba pompalı tüfekle ateş açıldı. Tüfekten çıkan saçmaların isabet ettiği Naile D., Yusuf Memduh S., Sema A., Kader S. ve Emine A. yaralandı. Şarkıcı Metin Işık, eşi Gülbahar Işık ve oğlu Mustafa Işık, gözaltına alındı. Metin Işık ile oğlu tutuklandı, Gülbahar Işık ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Metin Işık, Eylül 2022’de tahliye edildi. Olaya ilişkin Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma hazırlandı.
İDDİANAME HAZIRLANDI
Kayseri 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen iddianamede; tutuklu Mustafa Işık hakkında ‘Kasten öldürmeye teşebbüs etme’ suçundan müebbet, ‘Silahla yaralama’ suçundan 1 yıldan 3 yıla kadar ve ‘Mala zarar verme’ suçundan 4 aydan 3 yıla kadar hapis cezası istendi. Metin Işık hakkında ise ‘Kasten öldürmeye azmettirme’ suçundan müebbet, ‘Silahla kasten yaralamaya azmettirme’ suçundan 1 yıldan 3 yıla kadar ve ‘Silahla tehdit’ suçundan da 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası talep edildi. Gülbahar Işık için de ‘Kasten öldürmeye azmettirme’ suçundan müebbet istendi.
ATEŞ ETTİKTEN SONRA KANEPEYE SAKLAMIŞ
Öte yandan olaya ilişkin güvenlik kamera görüntüleri ortaya çıktı. DHA’nın ulaştığı görüntülerde, şarkıcı Metin Işık’ın sokakta oturduğu sırada komşuları Yusuf Memduh S.’nin yoldan geçtiği, av tüfeğiyle kapıda bekleyen oğlu Mustafa Işık’ın komşularına doğru ateş açtığı, komşulardan birinin sırtından yaralanıp koştuğu, diğerinin vücuduna isabet eden saçmalarla yere düştüğü görüldü. Mustafa Işık’ın, tüfeği sokağın diğer tarafına çevirip, kendisine müdahale etmek isteyen başka komşusuna doğrultarak ateş ettiği, ardından evin avlusuna girdiği, 2 farklı tüfeği kanepenin altında sakladığı, daha sonra da 2 tüfeği alarak hızla evinin merdivenlerinin çıktığı anlar yer aldı.
TÜFEĞİ KONTROL EDİP, OĞLUNA VERMİŞ
Yine görüntülere göre; olaydan önce Mustafa Işık’ın evlerinin avlusuna girerek kapı arkasındaki döner bıçağını kılıfından yarıya kadar çıkarıp bir süre bakıp tekrar bıraktığı, bir süre gezindikten sonra av tüfeğini çıkartarak eline aldığı, kontrol edip bahçe tuvaletine bıraktıktan sonra babası Metin Işık’ın yanına çıktığı görüldü. Metin Işık’ın elindeki tüfeği sağa sola çevirerek baktıktan sonra oğluna verdiği, Mustafa Işık’ın ise aldığı tüfeği koltuk altına bırakıp, yukarı çıktığı anlar ortaya çıktı.
KARAR VERİLDİ
Kayseri 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde geçen 3 Nisan’da görülen davada, mahkeme heyeti, tutuklu sanık Mustafa Işık’ı, ‘Kasten öldürmeye teşebbüs etme’ suçundan 12 yıl, 1 kişiye karşı ‘Nitelikli organ kaybına neden olacak şekilde yaralama’ suçundan 9 yıl, 1 kişiye yönelik aynı suçtan 6 yıl, 2 kişiye yönelik aynı suçtan 5’er yıldan 10 yıl, 3 kişiye yönelik ise ‘Yaralama’ suçundan 1,5’ar yıldan 4,5 yıl, 1 kişiye yönelik eyleminden dolayı da 1 yıl hapis olmak üzere toplam 42,5 yıl hapis cezasına çarptırdı. Heyet, sanığın daha önce mükerrer cezaları olmaları nedeniyle cezasını ertelemedi. Tutuksuz sanıklar Metin ve Gülbahar Işık’ın ise ‘Öldürmeye azmettirme’ suçundan beraatlerine karar verdi. Heyet, şarkıcı Işık’ı ‘Silahla tehdit’ suçundan 4 yıl hapis cezasına çarptırdı.
DOSYA İSTİNAFA TAŞINDI
Mağdur taraf avukatları Umut Taşdemir ve Ramazan Taş karara itiraz ederek, dosyayı Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi’ne taşıdı. Dosyanın geldiği Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 1’inci Ceza Dairesi, yapılan inceleme sonrası eksik araştırma yapıldığı gerekçesiyle bozma kararı verdi. Ceza Dairesi, sanık şarkıcı Metin Işık hakkında güvenlik kamerası görüntülerinde görülen bir kadının kimliğinin tespit edilip, tanık olarak dinlenmesine, taraflar arasındaki daha önceki kavga olaylarının hukuki durumları araştırılıp hüküm kurulması gerekirken eksik araştırma sonucu hüküm kurulduğu, olay yerinde keşif yapılarak bilirkişi raporu alınmadan hüküm verilmesi nedeniyle kararın hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle dosyayı yeniden yerel mahkemeye gönderdi. İstinaf, yerel mahkeme tarafından olay yerinde keşif yapılmasını ve kamera görüntülerinde şarkıcı Işık’ın tüfeği uzattığında namlunun mağdurlar tarafından görülüp görülmediğinin de tespit edilmesini de istedi. Bozma kararının ardından şarkıcı Metin Işık ile eşi ve oğlu önümüzdeki günlerde hakim karşısına çıkacak.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>SON HAFTALARDA İSTENEN TABAKLARI ÇIKARAMADI
Afyonkarahisar’da Tarım ve hayvancılıkla uğraşan Ayşe Ekiz, MasterChef başvuru videosuyla büyük beğeni toplamıştı. Seyircilerin ve ünlü isimlerin desteğini alan Ayşe, güçlü rakipleri karşısında istenen tabakları son haftalarda çıkaramamıştı. Ayşe, “Şef olmuyor benden herhalde buraya kadar mı bilemem ama tecrübelerim yetersiz sanırım” sözleriyle durumunu özetlemişti.
HAKSIZLIK YAPILDIĞI İDDİASI VAR
Eleme potasında olan Şirin’in Ezgi’ye alışveriş listesi vermesi ve Ezgi’nin yönlendirme yapması yarışmacıları ve seyircileri öfkelendirmişti. Sosyal medyada da Ayşe’ye Şirin ve Ezgi’nin haksızlık yaptığını söylendi. Ayşe birçok destek alırken diğer yarışmacılara tepki yükselmişti.
SÜRPRİZ BİR TEKLİF GELDİ
Afyonkarahisar’ın Sultandağı İlçesi’ne bağlı Çukurcak Köyü’nde yaşamını sürdüren ve MasterChef’le tanınan Ayşe’ye Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’dan sürpriz bir teklif geldi. Afyon Türkeli Gazetesi’ne konuşan Köksal, Belediye bünyesindeki Gastronomi Birimine Ayşe Ekiz’i davet etti. Belediye Başkanı Köksal, “Ayşe Ekiz, Afyonkarahisarımızı en iyi şekilde temsil etti. Kendini sürekli geliştiren, hata yapmaktan korkmayan Ayşe Ekiz’i belediyemiz bünyesindeki gastronomi birimimize davet ediyoruz. Ayşe Ekiz ne zaman isterse gastronomi birimimizde görev alabilir. UNESCO’nun Yaratıcı Şehirler Ağı’na gastronomi alanında giren Afyonkarahisarımızın lezzetlerini tüm dünyaya tanıtmak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Ayşe Ekiz de gücümüze güç katacaktır” dedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Çemişgezek ilçesine bağlı Cebe köyünde oğlunu evlendiren 70 yaşındaki Mahmut Yemiş, düğünde mikrofonun başına geçti. Mahmut dede, söylediği türkülerle herkesin beğenisini kazanırken gençler de eşlik ettikleri türkülerle halay çekti. – TUNCELİ
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>‘KİMSE EVLAT ACISI YAŞAMASIN’
Mazhar Alanson, kızının vefatının ardından sosyal medya hesabından yaptığı duygusal paylaşımda, “Canım kızım Melek Eda Alanson melek oldu. Yarın öğle namazı ile Fatih Camii’nden uğurlayacağız. Allah kimseyi evlat acısıyla sınamasın,” ifadelerini kullandı.
Cenaze töreni İstanbul’daki Fatih Camii’nde gerçekleştirildi. Ayakta durmakta zorlanan Alanson, evlat acısının dayanılmaz olduğunu dile getirerek, “Evlat sahibi olanlar bilir, evlat acısı gerçekten çok zor. Söylenecek pek bir şey yok, kelimelerle ifade edilebilecek bir şey değil,” dedi.
Törenin ardından acısıyla sarsılan Alanson, kendisine destek olanlara teşekkür etti. Ünlü sanatçı, “Acımızı paylaşan, başsağlığı dilekleriyle yanımızda olan herkese sonsuz teşekkürler,” cümlelerini kurdu.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ŞAHAN GÖKBAKAR’IN BAŞI VİLLASIYLA DERTTE
Mülkiyeti Şahan Gökbakar’ın ortağı olduğu Çamaşırhane Film Yapım Anonim Şirketi’ne ait villa ve eklentilerinin yapı kayıt belgeleri, kaçak yapılar nedeniyle 9 Kasım 2022’de MuğlaÇevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nün Yapı Kayıt Belgesi Değerlendirme Komisyonu tarafından iptal edildi. Ardından izinsiz faaliyet olması sebebiyle villanın sahipleri hakkında suç duyurusunda bulunuldu. MarmarisBelediye Başkanlığı da yıkım kararlarının alınması ve yapı ilgilisine yıkım tebligatlarının yapılması için uyarıldı.

Marmaris Belediye Başkanlığı, 15 Aralık 2023’te iptal kararının aleyhine Muğla 1’inci İdare Mahkemesi’nde dava açıldığını gerekçe göstererek, söz konusu davanın sonucuna göre inceleme ve tespitlerin yapılacağını ve konu hakkında bilgi verileceğini bildirdi. Bakanlık tarafından 21 Aralık 2023’te Marmaris Belediye Başkanlığı’na gönderilen resmi yazı ile kanundaki ilgili madde hatırlatılıp söz konusu davaların, konu hakkında yapılması gereken iş ve işlemlerin yürütülmesinde herhangi bir engel teşkil etmediği bildirildi. Yapı Kayıt Belgesi Değerlendirme Komisyonu’nun 9 Kasım 2022 tarihli iptal kararıyla ilgili mahkemelerden bugüne kadar Bakanlık aleyhine yürütmeyi durdurma veya iptal gibi herhangi bir karar çıkmadı.
BELEDİYEYE VİLLANIN YIKIM KARARI GİTTİ
6 Eylül 2024’te Marmaris Belediye Başkanlığı’na gönderilen yazı ile Komisyon’un iptal kararı ile ilgili karşı açılan davalarda iptal ya da yürütmeyi durdurma kararı olmadığı bir kez daha hatırlatıldı. Ayrıca, yıkım işlemlerinin tesis edilmesi için Marmaris Belediye Başkanlığı bir kez daha uyarıldı. Yıkımın, Marmaris Belediyesi tarafından gerçekleştirilmemesi durumunda kanun gereği Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın gerçekleştirmesi gerektiği hatırlatıldı. Gerekli işlemlerin yasada belirlenen süreler içinde gerçekleştirilmemesi durumunda nedenine dair bilgi istendi. Sorumluluklarının yerine getirilmesi için gerekli uyarılar yapıldı.

“MAKİNE VE EKİPMAN DESTEĞİ VERİLEBİLİR”
İlgili kanunlar gereğinde Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin yıkım için destek verebileceği hatırlatıldı. Yıkım için yeterli araç gereç bulunamaması halinde yine kanunlar gereğince makine ve ekipman desteğinin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nden karşılanabileceği belirtildi. Buna rağmen yıkımın yapılmaması durumunda, yapıların yıkım maliyetlerinin yüzde 100 fazlası ilgili Belediye Başkanlığı’ndan tahsil edilmek üzere Bakanlık tarafından yıkılabileceği hatırlatıldı. Yasal süresi içerisinde yıkım iş ve işlemlerinin ilgili ilçe belediye ve Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından gerçekleştirilmemesi halinde bakanlığın denetim yetkisinin bulunduğu belirtildi
MÜHÜRLENDİ
Muğla Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğü ile Marmaris Belediyesi ekipleri, Çamaşırhane Film Yapım Anonim Şirketi’ne ait olan ve ‘Nitelikli Doğal Koruma Alanı’nda yer alan yapıda inceleme yapıp, yapı tatil tutanağı düzenleyerek, mesken ile eklentileri mühürledi.

İDDİANAME HAZIRLANDI
Şahan Gökbakar’ın Marmaris’teki Birinci Derece Doğal SİT Alanı’nda bulunan villasında izinsiz güneş paneli ve su deposu yaptırmasıyla ilgili iddianame hazırlandı. İddianameye göre soruşturma, Muğla Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nün şüpheliler hakkında suç duyurusunda bulunmasıyla başlatıldı. Müdürlük, yaptığı suç duyurusunda şüphelilerin Turgut Mahallesi’nde yer alan yapıya izinsiz fiziki ve inşai müdahalede bulunduğuna yer verdi. Söz konusu taşınmazda kaçak olarak beton dolgu üzerine ahşap iskele, taş duvar, bir adet konut yapısı, bir adet depo yapısı, çardak, güneş paneli ve su deposu inşa edildiği vurgulandı.
“AYKIRILIKLARI BİZ YAPMADIK, SATIN ALDIĞIMIZDA BÖYLEYDİ”
Şahan Gökbakar, kardeşi Togan Gökbakar ve Çağrı Özeren’in ifadelerine de yer verilen iddianamede, şüphelilerin; “Biz taşınmanızı 2020’de satın aldık. Aykırılıkları biz yapmadık, satın aldığımızda böyleydi” diye savunma yaptığı hatırlatıldı. Taşınmazın önceki sahibi Osman Bayındır’ın da suçlamayı kabul etmediği ifade edildi.
GÖKBAKAR’IN 10 YILA KADAR HAPSİ İSTENİYOR
İddianamede Şahan Gökbakar, kardeşi Togan Gökbakar, Çağrı Özeren ve Osman Bayındır’ın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nu ihlal ve imar kirliliğine neden olma suçlarından 3’er yıldan 10’ar yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılması istendi. Hazırlanan iddianame Marmaris Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. İddianame kabul edilirse sanıklar önümüzdeki günlerde hakim karşısına çıkacak.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ENİŞTESİNE GÖĞÜSLERİNİN FOTOĞRAFINI YOLLAMIŞ
4 yıldır evli olan ve 24 eylül salı günü akşamı ortadan kaybolan Cennet, günler sonra bir video yayınlayarak eşinin kendisine ihanet ettiğini ve bu yüzden evi terk ettiğini belirtti. Yayınladığı videoda “Neslihan seni affetmeyeceğim. Sen bana en büyük kazığı attın” diyen Cennet, ablası Neslihan’ın göğüslerinin fotoğrafını kocasına yolladığını öne sürdü.
SAVUNMASI ŞAŞIRTTI
Stüdyoda soğuk duş etkisi yaratan bu sözler sonrası gözlerin çevrildiği Neslihan ise “Göğsümde bir kitle vardı. Eniştemin tanıdığı uzman vardı. Video istedi, videoları attığım için yanlış anlaşıldım” diyerek kendini savundu.

KOCA DA YAYINA BAĞLANDI
Yayına bağlanan Cennet’in kocası da “Göğsünü attı, buradaki uzmana gösterdim. Sonra Neslihan hastaneye geldi. Cennet görünce kızdı. Sadece yaranın olduğu kısım vardı” sözleriyle Neslihan’ın sözlerini destekledi.

“GÖĞÜSLERİNİ KOMPLE ÇEKMİŞ”
Tüm bu olan bitenden sonra stüdyoya gelen Cennet, “Kocam defalarca ihanet etti. Kaçmadan 2 gün önce birileriyle iletişime geçti. Sözünde durmadı, yine aynısını yaptı. Ben hiçbirini istemiyorum. Hastalığını bahane ederek böyle bir şey yapamaz. Göğüslerini komple çekmiş. Doktor mu kendisi? Doktor önerebilirdi?” dedi.

ENİŞTESİ ÇOCUKKEN İSTİSMAR ETMİŞ!
Cennet, ayrıca ablasının kocasıyla ilgili bir istismar iddiası da ortaya attı. Ablasına “Ben 11 yaşındayken senin kocan beni taciz etti siz niye beni korumadınız? Yanımda durmadınız? Bana nenem sahip çıktı. 13 yaşında yine taciz etti beni.” dedi. Cennet, tacize rağmen boşanmayan ablası Neslihan’a isyan etti. Ablaları Rabia ve Neslihan ise Cennet’in Osman Köse isimli bir erkekle birlikte olduğunu iddia etti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ÜNLÜ komedyen Şahan Gökbakar’ın, Marmaris’te yer alan ve Birinci Derece Doğal Sit Alanı olarak sınıflandırılan villasında yapılan izinsiz güneş paneli ve su deposu inşaatıyla ilgili Marmaris Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame hazırlandı. İddianamede, Şahan Gökbakar, kardeşi Togan Gökbakar, Çağrı Özeren ve Osman Bayındır hakkında Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nu ihlal ve imar kirliliğine neden olma suçlarından 3’er yıldan 10’ar yıla kadar hapis cezası istendi.
Mülkiyeti Şahan Gökbakar’ın ortağı olduğu Çamaşırhane Film Yapım Anonim Şirketi’ne ait villa ve eklentilerinin yapı kayıt belgeleri, kaçak yapılar nedeniyle 9 Kasım 2022’de MuğlaÇevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nün Yapı Kayıt Belgesi Değerlendirme Komisyonu tarafından iptal edildi. Ardından izinsiz faaliyet olması sebebiyle villanın sahipleri hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Marmaris Belediye Başkanlığı da yıkım kararlarının alınması ve yapı ilgilisine yıkım tebligatlarının yapılması için uyarıldı.
MAHKEMEDEN ALEYHTE KARAR ÇIKMADI
Marmaris Belediye Başkanlığı, 15 Aralık 2023’te iptal kararının aleyhine Muğla 1’inci İdare Mahkemesi’nde dava açıldığını gerekçe göstererek, söz konusu davanın sonucuna göre inceleme ve tespitlerin yapılacağını ve konu hakkında bilgi verileceğini bildirdi. Bakanlık tarafından 21 Aralık 2023’te Marmaris Belediye Başkanlığı’na gönderilen resmi yazı ile kanundaki ilgili madde hatırlatılıp söz konusu davaların, konu hakkında yapılması gereken iş ve işlemlerin yürütülmesinde herhangi bir engel teşkil etmediği bildirildi. Yapı Kayıt Belgesi Değerlendirme Komisyonu’nun 9 Kasım 2022 tarihli iptal kararıyla ilgili mahkemelerden bugüne kadar Bakanlık aleyhine yürütmeyi durdurma veya iptal gibi herhangi bir karar çıkmadı.
6 Eylül 2024’te Marmaris Belediye Başkanlığı’na gönderilen yazı ile Komisyon’un iptal kararı ile ilgili karşı açılan davalarda iptal ya da yürütmeyi durdurma kararı olmadığı bir kez daha hatırlatıldı. Ayrıca, yıkım işlemlerinin tesis edilmesi için Marmaris Belediye Başkanlığı bir kez daha uyarıldı. Yıkımın, Marmaris Belediyesi tarafından gerçekleştirilmemesi durumunda kanun gereği Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın gerçekleştirmesi gerektiği hatırlatıldı. Gerekli işlemlerin yasada belirlenen süreler içinde gerçekleştirilmemesi durumunda nedenine dair bilgi istendi. Sorumluluklarının yerine getirilmesi için gerekli uyarılar yapıldı.
‘MAKİNE VE EKİPMAN DESTEĞİ VERİLEBİLİR’
İlgili kanunlar gereğinde Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin yıkım için destek verebileceği hatırlatıldı. Yıkım için yeterli araç gereç bulunamaması halinde yine kanunlar gereğince makine ve ekipman desteğinin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nden karşılanabileceği belirtildi. Buna rağmen yıkımın yapılmaması durumunda, yapıların yıkım maliyetlerinin yüzde 100 fazlası ilgili Belediye Başkanlığı’ndan tahsil edilmek üzere Bakanlık tarafından yıkılabileceği hatırlatıldı. Yasal süresi içerisinde yıkım iş ve işlemlerinin ilgili ilçe belediye ve Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından gerçekleştirilmemesi halinde bakanlığın denetim yetkisinin bulunduğu belirtildi
MÜHÜRLENDİ
Muğla Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğü ile Marmaris Belediyesi ekipleri, Çamaşırhane Film Yapım Anonim Şirketi’ne ait olan ve ‘Nitelikli Doğal Koruma Alanı’nda yer alan yapıda inceleme yapıp, yapı tatil tutanağı düzenleyerek, mesken ile eklentileri mühürledi.
Şahan Gökbakar’ın Marmaris’teki Birinci Derece Doğal SİT Alanı’nda bulunan villasında izinsiz güneş paneli ve su deposu yaptırmasıyla ilgili iddianame hazırlandı. İddianameye göre soruşturma, Muğla Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nün şüpheliler hakkında suç duyurusunda bulunmasıyla başlatıldı. Müdürlük, yaptığı suç duyurusunda şüphelilerin Turgut Mahallesi’nde yer alan yapıya izinsiz fiziki ve inşai müdahalede bulunduğuna yer verdi. Söz konusu taşınmazda kaçak olarak beton dolgu üzerine ahşap iskele, taş duvar, bir adet konut yapısı, bir adet depo yapısı, çardak, güneş paneli ve su deposu inşa edildiği vurgulandı.
‘AYKIRILIKLARI BİZ YAPMADIK, SATIN ALDIĞIMIZDA BÖYLEYDİ’
Şahan Gökbakar, kardeşi Togan Gökbakar ve Çağrı Özeren’in ifadelerine de yer verilen iddianamede, şüphelilerin; “Biz taşınmanızı 2020’de satın aldık. Aykırılıkları biz yapmadık, satın aldığımızda böyleydi” diye savunma yaptığı hatırlatıldı. Taşınmazın önceki sahibi Osman Bayındır’ın da suçlamayı kabul etmediği ifade edildi.
İddianamede Şahan Gökbakar, kardeşi Togan Gökbakar, Çağrı Özeren ve Osman Bayındır’ın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nu ihlal ve imar kirliliğine neden olma suçlarından 3’er yıldan 10’ar yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılması istendi. Hazırlanan iddianame Marmaris Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. İddianame kabul edilirse sanıklar önümüzdeki günlerde hakim karşısına çıkacak.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
54 yaşındaki Combs, geçtiğimiz günlerde çete suçu, seks ticareti ve fuhuş amaçlı taşımacılık suçlamalarıyla tutuklandı. Manhattan’da bir otelde gerçekleşen tutuklamanın ardından, ünlü yapımcı kefaletle serbest bırakılma talebinin reddedilmesiyle halen hapiste bulunuyor. Combs, kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddediyor.
Bu gelişmeler, Diddy’nin uzun yıllardır düzenlediği ünlü partileriyle de bağlantılı görülüyor. Leonardo DiCaprio gibi bazı ünlüler, Diddy ile olan ilişkilerini kestiklerini açıkladı.
Öte yandan, rap yıldızı 50 Cent, Diddy’nin davası hakkında Netflix için bir belgesel dizi hazırlayacağını duyurdu. 50 Cent, bu projenin “önemli insani etkileri olan karmaşık bir hikaye” olduğunu vurguladı.
Combs’un avukatı, müvekkilinin ırkçılık nedeniyle hedef alındığını iddia ederken, belgesel yapımcıları bu olayların hip-hop kültürünün tamamını yansıtmadığını hatırlatıyor.
Bu skandallar, müzik endüstrisinde güç dengeleri ve ünlülerin özel yaşamları hakkında tartışmaları yeniden alevlendirdi. Soruşturma devam ederken, kamuoyu ve müzik dünyası gelişmeleri yakından takip ediyor.


Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı ve Teknoloji Bakanlığının ana yürütücülüğünde düzenlenen, Anadolu Ajansının global iletişim ortağı olduğu TEKNOFEST, Adana Havalimanı’nda devam ediyor.
Festivali gezen “Mehmed: Fetihler Sultanı” dizisinin oyuncuları Serkan Çayoğlu, Sena Çakır ve Esila Umut, TRT standında düzenlenen etkinliğe katıldı.
Dizinin hayranları, oyuncuları görebilmek için stant önünde yoğunluk oluşturdu.
Etkinlikte oyuncular, imza verdikleri izleyicilerle hatıra fotoğrafı çektirdi.
Sena Çakır, AA muhabirine, ilk kez TEKNOFEST’te yer aldığını söyledi.
Festivalin çok büyük bir organizasyon olduğunu belirten Çakır, “Müthiş bir katılım var. İmza etkinliğinden sonra festival alanını gezmeye devam edeceğiz. Seyircilerimize buraya kadar geldikleri için teşekkür ediyorum.” dedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>BURSA’da Furkan K. (25), sevgilisinin 2’nci kattaki evinin penceresine vinçle çıkıp evlilik teklif etti. O anlar, çevredekiler tarafından cep telefonuyla kayda alındı.
Kentte yaşayan Furkan K., bir süredir birlikte olduğu kız arkadaşına evlilik teklif etmek için farklı bir yola başvurdu. Kiraladığı vinçle kız arkadaşının evinin önüne giden Furkan K., ışıklarla süslediği sepete binip 4 katlı binanın 2’nci katındaki pencereye ulaştı. Arkadaşları, ellerindeki meşalelerle Furkan K.’ye destek verirken, çalan camı açan genç kızın, sevgilisini gördüğü andaki şaşkınlığı, çevredekilerin cep telefonu kameralarına yansıdı. Çiçek ve yüzükle edilen teklifi kabul eden genç kız, mutluluğunu Furkan K.’ye sarılarak gösterdi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının ana yürütücülüğünde düzenlenen, Anadolu Ajansının global iletişim ortağı olduğu TEKNOFEST, Adana Havalimanı’nda devam ediyor.
Festivali ziyaret eden “Teşkilat” dizisinin oyuncuları Yunus Emre Yıldırımer, Serdar Yeğin ve Melisa Akman, TRT standında düzenlenen etkinliğe katıldı.
Oyuncular, imza verdikleri hayranlarıyla hatıra fotoğrafı çektirdi.
Yunus Emre Yıldırımer, AA muhabirine, TEKNOFEST’in çok özel ve gurur verici bir organizasyon olduğunu söyledi.
Festivalde olmaktan mutluluk duyduklarını belirten Yıldırımer, teknolojik gelişmeleri görme şansı bulduklarını anlattı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
GERİ SAYIM SONA ERDİ
Kuruluş Osman 6. sezonun ilk bölümü ile bu akşam 20.00’de atv ekranlarından izleyicisiyle buluştu.

165.Bölüm:
OSMAN BEY, TÜRK BEYLERİNDEN BİAT İSTİYOR
Devlet olan Osman Bey kendi sancağı altında Türk birliğini sağlayıp uçlardaki nüfuzlu beylikleri kendine tabii kılmak istemektedir. Osman Bey’in toyuna katılmak üzere harekete geçen Bayhan Bey ve ezeli düşmanı Begüm Hatun, Osman Bey’e biat edecekler midir? Osman Bey’in kızı Fatma Hatun’a talip olma niyetlerini açık edecekler midir?
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

HALİFE’NİN VEZİRİ EMİR ÖMER UÇLAR’DA
Halife hazretlerinin veziri Emir Ömer’in gelişiyle uçlarda büyük bir fırtına kopacaktır. Gelişi sır gibi saklanan Vezir’in neden geldiğini bilmeyen Osman Bey bununla ilgili ne yapmayı düşünmektedir?
Kuruluş Osman 165. Bölüm 3. Fragmanı yayınlandı izle!

KUTSAL EMANETLER ÇALINIYOR?
Vezir Emir Ömer, uçlara gelir gelmez Karesi Bey’e, gizli bir bilgi olarak kutsal emanetlerin çalındığını söyler. Karesi Bey emanetleri kimin çaldığını sorgular. Karesi Bey’in kutsal emanetleri bulmak için ilk hamlesi ne olacaktır? Osman Bey’e buyruğu altına girmeyi teklif eden Karesi Bey, Osman Bey’in cevabı sonrası ne yapacaktır?

KOMUTAN LUCAS’IN OYUNU
Osman Bey’in uçlarda her gecen gün topraklarını büyütmesi sonrası köşeye sıkışan Bizans’ın son umudu Komutan Lucas olmuştur. Kutsal emanetleri elinde tutan Komutan Lucas’ın, adalet ve merhamet söylemleriyle uçlara gelişi büyük yankı uyandırır. Lucas, Türklere karşı büyük bir oyun içindedir.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Diva Bülent Ersoy, ağız ve diş bakımı için Antalya’ya geldi. Ersoy, dişlerine pırlanta taktıracak.
“CENAZEME KİMSE GELMESİN”
Gecede gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bülent Ersoy, son dönem sanatçılar arasında yaşanan kayıplar ve vefa gösterilmemesiyle ilgili soruya, “Vefasızlık sadece cenazelerde değil ki, bu hayatta nefes aldığımız sürece bu vefasızlıklar devam edecek. Vallahi ben hiç umursamıyorum ve cenazeme kimsenin de gelmesini istemiyorum. Ben de kendi başıma giderim” diye konuştu.
“ZANGOÇ GİBİ”
Sezen Aksu’nun ‘Kendimi iyi hissedersem tekrar sahnelere dönebilirim’ sözleri hatırlatılan Ersoy, “Vallahi çok sevindim. Çünkü onun yokluğu büyük eksiklik. Türkiye’nin en iyi seslerinden biridir. Öyle güzel alaturka okur ki anlatamam. Çok değerli bir sanatçı olduğu kadar, çok iyi bir arkadaştır, çok iyi bir dosttur ve çok iyi bir insandır. Sanatı adına insanların onu öyle canlı canlı, hissederek dinlemesi lazım. Güzel bir karar almış. İlk konserinde ben en öndeyim. Zangoç gibi” dedi.
Ersoy, ‘Siz sahnelere ara vermeyi hiç düşündünüz mü’ sorusuna ise “Asla, hiç öyle bir şey düşünmedim. Ben biraz yüzsüzüm. Son anıma kadar sahnede olacağım” cevabını verdi.


Kaynak: Demirören Haber Ajansı (DHA)Çağla Pınar Yılmaz
Editör
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Eylül 2022’de aile arasında düzenlenen törenle evlilik yolunda ilk adımı atan Mert Öcal (42) ile kendisinden 15 yaş küçük Sude Burcu’dan bugün müjde geldi.

“TATLI BİR HEYECAN…”
Mert Öcal, geçtiğimiz günlerde ‘Çok heyecanlıyım, düğün hazırlıkları hızla devam ediyor. Her şeyin kusursuz olması için elimizden geleni yapıyoruz. Biraz stresli ama bu tatlı bir heyecan” demişti.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

ÜNLÜ ÇİFT BUGÜN EVLENDİ
Bir süredir birlikte olan ünlü çift, bugün evlendi.

İşte Mert Öcal ve Sude Burcu’nun düğününden ilk kareler!

İşte Mert Öcal ve Sude Burcu’nun düğününden ilk kareler!
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Altan Gencebay, bir süredir aşk yaşadığı sevgilisi Berna Arduç ile dünyaevine girdi.
Çift, Beykoz’daki bir mekânda hayatlarını birleştirdi.
Nikâha Orhan Gencebay’ın katılmadığı öğrenildi.
Sevim Emre; konuyla ilgili olarak; “Orhan bey ile nikâhtan haberimiz yoktu. Sade bir törenle evlenmişler” dedi.
Altan Gencebay’ın, Eda Edgül ile evliliğinden 23 yaşında Orhan Efe adında bir oğlu var.
Altan Gencebay, eşiyle yer aldığı fotoğraflarını; “Sağlıkla, huzurla, mutlulukla, saygıyla ve sevgiyle nasip olan kısmetimizle, her şeyin hayırlısı ve kolayıyla nice güzel günleri yaşamak dileğiyle sevgilim” mesajıyla yayımladı.
Orhan Gencebay’ın oğlu Altan Gencebay, Azize Gencebay ile evliliğinden dünyaya geldi.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>32 yaşındaki sporcu, olimpiyatta kadınlar, 10 metre havalı tabancada gümüş madalya kazanmıştı. Sakin tavrı, tel çerçeveli atış gözlüğü ve beyzbol şapkasıyla birleşince dünya çapında bir internet fenomeni haline dönüştü.
SpaceX’in kurucusu Elon Musk gibi ünlülerden övgü aldı. Musk, o dönemde sosyal medya platformu X’te; “Bir aksiyon filminde rol almalı. Oyunculuk gerekmiyor” şeklinde bir yorumda bulunmuştu.
Seul merkezli eğlence firması Asia Lab’ın sözcüsü, cuma günü AFP’ye yaptığı açıklamada Kim Yeji’nin küresel film projesi ‘Asya’nın yan kısa dizisi ‘Crush’ta bir suikastçıyı canlandıracağını açıkladı.
Şirketten yapılan ayrı bir açıklamada, Kim Yeji’nin Hintli oyuncu ve fenomen Anushka Sen ile birlikte rol alacağı belirtildi. Ayrıca; “Kim Yeji ve Anushka Sen’in muhteşem bir ikiliye dönüşmesinden doğacak potansiyel sinerjiye” tanık olmaktan heyecan duydukları ifade edildi.
Fotoğraflar: Instagram
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Nevra Serezli “Oscar’lık Sahneler” projesinin onur konuğu olarak geceye katıldı.
Gecede İrem Derici, ‘A Star is Born’ filminden Lady Gaga’nın söylediği ‘Shallow’ parçasını yorumladı.

Charlie Chaplin’in ‘Diktatör Konuşması’nı yapan Gürgen Öz’ün performansı seyirciden yoğun alkış aldı. Selen Öztürk ‘Show Must Go On’u, Tuana Yılmaz ‘Breakfast at Tiffany’s filminde Audrey Hepburn’ün söylediği ‘Moon River’ parçasını yorumladı.
REKLAM
Ayrıca İpek Açar, ‘Take the Lead’ filminin ikonik sahnesiyle Fırat çelik ve Yağmur Yüksel, Judy ve Rita Hayworth rolüyle Zeynep Atılgan, ‘Kadın Kokusu’ filminin ikonik tango sahnesiyle, Lilya İrem Salman ve Cihan Nacar, ‘Elvis’ rolüyle Can Aslantuğ, ‘Barbie’ rolüyle Yağmur Yüksel gecenin ilgi gören performanslarına imza attılar.

Müzikal oyunculardan oluşan ensemble ve Emil Tan Erten yönetiminde 17 kişilik Hollywood orkestrası da seyirciden tam not aldı.
‘Dirty Dancing’, ‘Wizard of Oz’, “Breakfast at Tiffany’s”, “Schindler’s List”, ‘Scent of a Woman’, ‘Pulp Fiction’ gibi her biri kült olmuş filmlerden titizlikle seçilen sahnelerin repertuvarda yer aldığı “Oscar’lık Sahneler” projesi ayakta alkışlandı.

Proje, “Hande Bizi Sezen’e Götür-Senfonik” projesinin de mimarı Nurcan Karaca’ya ait. Yönetmen Uğur Babürhan, görsel içerik yönetmeni Coşkun Turgut, koreograf İzmir Tenim.

Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>‘Bahar: Kalbini Dinlemeye Var Mısın?‘ın kadrosunda; Demet Evgar (Bahar), Buğra Gülsoy (Evren), Mehmet Yılmaz Ak (Timur), Büşra Pekin (Süreyya), Ecem Özkaya (Rengin), Elçin Afacan (Eylem), Füsun Demirel (Gülçiçek), Elit Andaç Çam (Çağla), Demirhan Demircioğlu (Aziz Uras), Nil Sude Albayrak (Seren), Alisa Sezen Sever (Umay), Hasan Şahintürk (Reha), Sena Mia Kalıp (Parla) ve Hatice Aslan (Nevra) gibi birbirinden başarılı isimler yer alıyor.
‘Bahar: Kalbini Dinlemeye Var Mısın?’ın başrol oyuncuları, yeni sezon öncesinde heyecanlarını, duygu ve düşüncelerini paylaştı.

DEMET EVGAR
• İlk sezonuyla reyting rekorları kıran ‘Bahar’ın ikinci sezonu bu akşam başlıyor. Neler hissediyorsunuz?
Çok heyecanlıyız, hikâyemizi çok özledik. Birbirini bu kadar seven, rengarenk bir ekiple bir arada olmak her işte nasip olmuyor. Birlikte yaratımda olmayı ben çok özledim, hikâyemizi yeniden izleyicilerle buluşturacağımız için çok mutluyum.
• İlk sezonun bu kadar ses getireceğini bekliyor muydunuz, sizce izleyici neden ‘Bahar’ı bu kadar çok sevdi?
Hikâyeyi okuyunca ses getireceğini seziyordum, yönetmenimiz Neslihan ve ekibiyle tanışınca, bölümleri çekmeye başlayınca ne kadar doğru bir karar verdiğimi de gördüm. ‘Bahar’, aslında bildiğimiz, etrafımızda gördüğümüz, çok tanıdık bir kadın. Bu sebeple çok gerçek bir hikâyesi var. Bu kadar benimsenmesinin en büyük nedenlerinden biri de bu. Biz de bunu daha iyi yansıtabilmek adına tüm sahnelerde o gerçek duyguların peşindeyiz; nasıl daha hakiki bir hale getirebiliriz, nasıl daha fazla ete kemiğe büründürebiliriz ve önümüze çıkan aksaklıkları ne şekilde kullanıp oradan nasıl bir neşe yaratabiliriz, bunu düşünüyoruz. ‘Bahar’ın çok sevilmesinin nedenlerinden biri de hem oyuncu arkadaşlarımla hem de yönetmenlerimizle o neşeyi, hayatta olduğu gibi, hep kolluyor oluşumuz…
• Yeni sezon ile ilgili neler söylemek istersiniz? İzleyiciyi neler bekliyor?
‘Bahar’, bu zamana kadar kendini hiçbir zaman önceliğe koymamış bir kadın. İkinci sezonda, ‘Bahar’ın kendi sorumluluğunu aldığı ve bununla beraber büyüdüğü bir sezon izleyeceğiz. Yaşadığı zorluklarla nasıl baş edecek, kalbinin sesini nasıl dinleyecek bunlara da tanık olacağımız bir sezon olacak.
REKLAM
BUĞRA GÜLSOY
• İlk sezonuyla reyting rekorları kıran ‘Bahar’ın ikinci sezonu bu akşam başlıyor. Neler hissediyorsunuz?
‘Bahar’, ekranlara taze içeriğiyle ve gerçekçi hikâyesiyle yeni bir nefes oldu. Hikâyemizle birlikte tüm karakterlerimizin de sevilip ilgiyle takip edildiği dizimizin yeni sezonu da bir önceki sezonu aratmayacak ve hatta daha da üstüne koyarak izleyicilerimizle yine doyumsuz bir seyir sevki sunacağını, düşünüyorum.
• İlk sezonun bu kadar ses getireceğini bekliyor muydunuz, sizce izleyici neden ‘Bahar’ı bu kadar çok sevdi?
Etrafı yalanlarla dolu bir kadının içinde bulunduğu çukurdan çıkmaya çalışması ve her şeye herkese rağmen uyanıp yeni bir hayata geçilebileceğinin umudu, izleyen herkes de karşılığını buldu. Üstelik böylesi ağır bir hikâyenin içine mizahın da tadında ekli olması izleyenlere rahat bir soluk alabilme penceresi de yaratmış oldu.
• Yeni sezon ile ilgili neler söylemek istersiniz? İzleyiciyi neler bekliyor?
Yeni karakterlerimizle, daha da tazelenen hikâyemizle, temel çatının asla bozulmadan harmanlanmış olması izleyicilerimizi daha da içine çekecektir, diye düşünüyorum. Bol empati, bol tebessüm ve bol göz yaşı dolu bir sezon bekliyor herkesi. Tıpkı hayat gibi.
REKLAM
MEHMET YILMAZ AK
• İlk sezonuyla reyting rekorları kıran ‘Bahar’ın ikinci sezonu bu akşam başlıyor. Neler hissediyorsunuz?
İlk sezonda hep beraber çok iyi bir enerji yakaladık, reytinglerin bize gösterdiği üzere bu aynı şekilde izleyicilerimizle de yansıdı. İkinci sezon için de çok heyecanlıyız, bu sezonda da aynı şekilde ilerlemeyi umuyoruz.
• İlk sezonun bu kadar ses getireceğini bekliyor muydunuz, sizce izleyici neden ‘Bahar’ı bu kadar çok sevdi?
İzleyiciler, bence kendinden çok şey buldu projemizde, her izleyen, karakterlerden kendine yakın hissettiği özellikler yakaladı. Aynı zamanda sevinci, üzüntüyü, komediyi, aileyi, aşkı, dostluğu bir arada barındıran bir dizi izledikleri için kendilerine daha yakın görüp, benimsediler bence.
• Yeni sezon ile ilgili neler söylemek istersiniz? İzleyiciyi neler bekliyor?
Çok detay vermeden, yeni sezonda da izleyicimizi dinamik bir hikâye bekliyor, diyebilirim ama bunları hep birlikte izleyip, görmek daha heyecan verici olacaktır tabii ki…

BÜŞRA PEKİN
• İlk sezonuyla reyting rekorları kıran ‘Bahar’ın ikinci sezonu bu akşam başlıyor. Neler hissediyorsunuz?
Çok uzun bi aradan sonra televizyon ekranlarına dönüyorum ve geçen sezon izlerken kahkahalar attığım, hak verdiğim, beraber üzüldüğüm, başından kalkmadığım bi projeyle dönmek şahane bir his. Aklıma geldikçe seviniyorum. Tek kötü yanı çok spoiler yiyorum senaryoyu okurken.
• Yeni sezon ile ilgili neler söylemek istersiniz? İzleyiciyi neler bekliyor?
Şahsen ben çok şey söylemek isterim. Yani şu an size sezon finalini anlatasım var ama maalesef şimdilik sadece “Bu sezon çok heyecanlı olacak” diyebiliyorum. Sağ gösterip sol vuracak hikâyelerimiz var.
• Bu sezon Süreyya karakteri ile diziye dahil oldunuz? Neler hissediyorsunuz, karakterinizden bize biraz bahsedebilir misiniz?
Süreyya işinde ciddi başarılara imza atmış, Orta Doğu’da, Filistin’de görev yapmış bir cerrah. Yurt dışında kliniğe geri dönmeden Peran Vakfı’ndan başhekimlik teklifi geliyor ve hastanedeki bu ağır sorumluluğu kabul ediyor. Kafası karışmış hastane ahalisine disiplini getirmeye çalışıyor. Biz de karakterimle yeni tanışıyoruz. Yazarlarımızla, izleyici, oyunumuza kattıklarımızla beraber şekillenecek hikâyemiz.
REKLAM
ECEM ÖZKAYA
• İlk sezonuyla reyting rekorları kıran ‘Bahar’ın ikinci sezonu bu akşam başlıyor. Neler hissediyorsunuz?
Eveeet, ikinci sezonumuz bu akşam başlıyor, heyecanlıyım. Her şeyden önce tıpkı izleyicilerimizin hissettiği bir merakla takipteyim diziyi
Sonunda kavuşuyoruz!
• İlk sezonun bu kadar ses getireceğini bekliyor muydunuz, sizce izleyici neden ‘Bahar’ı bu kadar çok sevdi?
Açıkçası ses getireceğini bekliyordum ama yankılanacağını kestirememiştim. Geçen sezon uyanış hikâyesi anlattık. Bu sezon”Kalbinin dinlemeye var mısın?” diyeceğiz. İzleyicilerimiz de sözümüze, oyunumuza eşlik ediyor bir şekilde. Arayışta olan bir kitlemiz var, birbirimize çok benziyoruz. Bu sebeple ‘Bahar’ı bir kez seyreden hep takip etti. Ne mutlu bize…
• Yeni sezon ile ilgili neler söylemek istersiniz? İzleyicileri neler bekliyor?
Her yeni bölüm senaryosu geldiğinde heyecanla okuyorum. Şu ana kadar 2 bölüm okudum, tansiyonu yüksek bir hikâye ile açılış yaptı ‘Bahar, onu söylemek isterim. Gerisi bu akşam saat 20:00’de SHOW TV’de ve sonra her salı akşamı:)

FÜSUN DEMİREL
• İlk sezonuyla reyting rekorları kıran Bahar’ın ikinci sezonu bu akşam başlıyor. Neler hissediyorsunuz?
Bu akşam için çok heyecanlıyım, hatta ilk sezondan bile daha heyecanlıyım. Çünkü çok sevilen bir işi ekipçe başardık, şimdi ikinci sezonda bu başarıyı daha da katlayacağımızı düşünüyorum. Senaristlerimiz, yönetmenimiz ve elbette hikâyemizin ana kahramanı bir kadın. Bu sebeple toplumsal cinsiyet eşitliği meselesine aslında ne kadar hassas ve duyarlı yaklaştığımızı da görüyorum. Türkiye’de insanlara toplumsal cinsiyet eşitliğini anlatmak, bu mesajı vermek, bu bilinci oturtmak o kadar kıymetli bir şey ki o yüzden dizinin bu anlamda da çok ciddi bir görev yaptığını, sorumlu davrandığını düşünüyorum. Uzun yıllardır yaptığım işler arasında en çok saygı duyduğum projelerden biri oldu, bu yüzden bütün hayatım boyunca gururla taşıyacağım.
• İlk sezonun bu kadar ses getireceğini bekliyor muydunuz, sizce izleyici neden ‘Bahar’ı bu kadar çok sevdi?
‘Bahar’a büyük iddialar ortaya koyarak değil, aksine çok mütevazi bir şekilde başladık. Sakin bir şekilde yol aldık, dolayısıyla kendi adıma ilk günden itibaren izleyicilerle bu kadar yüksek bir buluşma beklemiyordum. Bir oyuncu için böyle bir başarıyı elde etmek büyük bir mutluluk ve çok kıvanç verici bir durum. ‘Bahar’ın kadın hikâyelerine bir farklılık getirdiğini düşüyorum. ‘Bahar’da kadının varoluş mücadelesine tanıklık ediyoruz. ‘Bahar’, mağduriyet yaşarken bununla başa çıkmayı becerebiliyor. Bu sebeple kendisini ezmeye, yok etmeye çalışan koşullara isyan etmesi, baş kaldırması, onlara itiraz etmesi ve kendine yeni bir yol çizmesi adına tüm kadınlara çok büyük bir cesaret verdi. Dolayısıyla ‘Bahar’ın hikâyesinde, özellikle Türkiye’de, birçok kadın kendisini buldu ve bu yüzden de çok sevildi.
REKLAM
• Yeni sezon ile ilgili neler söylemek istersiniz? İzleyiciyi neler bekliyor?
Elbette kadının mücadelesi, doğduktan ölene kadar, bir hayat boyu devam ediyor. ‘Bahar’, aslında kendi ayakları üstünde durup kendi hayatını yeniden çizmek için yola çıktı; bu yolculukta onu neler bekliyor, nelerle karşılaşacak ikinci sezonda bunları göreceğiz. Yeni sezon sloganımız da çok anlamlı. “Kalbini dinlemeye var mısın?” diye soruyoruz. Hep başkası, başkaları için yaşadın, şimdi kendin için bir yolculuğa çıkıyorsun… Buna cesaret ettin, buna niyet ettin… Bu yolculuklarda ben hep şu sözü yeğledim: Yüreğinin götürdüğü yere git… İşte bundan hareketle kalbini dinle, iç sesine kulak ver, o seni yanıltmaz, diyoruz. ‘Bahar’, herkese ama özellikle kadınlara kendine değer vermesi, kendini değerli kılması adına çok doğru mesajlar veriyor. 66 yaşımda ‘Bahar’dan öğrendiklerim oldu ve iyi hissettim. Herkese iyi seyirler…

HATİCE ASLAN
• İlk sezonuyla reyting rekorları kıran ‘Bahar’ın ikinci sezonu bu akşam başlıyor. Neler hissediyorsunuz?
Salı akşamlarını merak ve heyecanla bekliyorum. Senaryoyu bildiğim ve içinde olduğum halde izlemek çok keyif ve gurur verici.
• İlk sezonun bu kadar ses getireceğini bekliyor muydunuz, sizce izleyici neden ‘Bahar’ı bu kadar çok sevdi?
Senaryoyu okuduğumda: “Ne güzel, herkesin yediden yetmişe oturup seyredeceği bir dizi,” demiştim. Dizinin en güzel yanlarından biri de yıllardır ekranlara küsmüş bir izleyici vardı, onları da tekrar ekran başında buluşturmuş olduk. ‘Bahar’, dizisinin bu kadar seyrediliyor olmasının nedenleri çok… Yapımcımız, reji, görüntü, sanat, ışık, set yönetmenlerimiz işlerinde çok titiz ve değişime açık bir ekip. Yani set ekibimiz işini samimiyetle ve severek yapıyor. Oyuncular, başta Demet olmak üzere, rollerine sahip çıkıyorlar. O rolü sarıp sarmalamak, samimi ve gerçekçi; hayatın içinden karakterler çıkarmak için ciddi bir vakit veriyorlar. Set bitti iş bitti olmuyor. Ekran başına ailece oturup birlikte dizi seyretmenin hasretini giderdi ‘Bahar’… Başta kadınlar olmak üzere tüm varlıklara örnek bir davranış var dizide. Ekranda açan çiçek, yüreklere tomurcuklar bırakıyor. Yani umut ve uyanış demek ‘Bahar’…
• Yeni sezon ile ilgili neler söylemek istersiniz? İzleyiciyi neler bekliyor?
Bu sezon sürpriz oyuncularımız olmaya devam edecek ve ailemiz büyümeye devam edecek. Tabii ki ‘Nevra’ karakteri içinde çok sürpriz gelişmeler olacak. Herkese keyifli, bol reytingli bir sezon diliyorum.
‘Bahar’ın ikinci sezonu başlıyor Haberi Görüntüle
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Yapay zekâyla yüzünün yaralı olduğuna ilişkin üretilen bir fotoğrafı sosyal medyada paylaşanlara karşı Gülse Birsel, şu uyarıda bulundu; “Arkadaşlar, bunlar dolandırıcılık biliyorsunuz değil mi? Takipçilerimden; ‘Tutuklandınız mı’ falan diye yazanlar var. Sahte bunlar güzel kardeşim. Tıkladığınız haberlerin altında; ‘7000’ lira ver, paranı katla’ diyen siteler çıkıyor.”
REKLAM
Gülse Birsel, konuyla ilgili yaptığı bir diğer açıklamaya şöyle devam etti; “Geçen akşam, yemek yerken birinin annesi arayıp ‘Gülse tutuklanmış, ev hapsindeymiş’ falan deyince anladık. Bu dolandırıcılık siteleri, insan avlamak için yapay zekâ yardımıyla hazırlanan yalan haberlere inanacak hiç beklemediğimiz kadar çok insan var. Videolu haberler bile var.”
REKLAM
Gülse Birsel; “Başka ünlüleri de kullanıyorlar bu yalan haber tanıtımlarında. Peki, AI biraz daha gelişirse ve dolandırıcılar daha zekice, tam anlamıyla inandırıcı videolar üretirse? Kim bakıyor bu işlere?” şeklinde endişelerini dile getirdi.

Yapay zekâyla üretilen bir fotoğrafı ti’ye alan Gülse Birsel; “Ben önce dudağıma botoks yaptırmışım, sonra sonucu beğenmeyip doktorla kavga edip, sonra gözlere kapalı makyaj mı yapmışım? Ne bu?” şeklinde espri yaptı.

Fotoğraflar: Instagram
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Veri analizi şirketi Luminate, rapçinin geçen hafta tutuklanmasının ardından şarkılarının dinlenme rakamlarının yüzde 18,3 yükseldiğini açıkladı. Tartışmaların ardından dinlenme sayılarındaki artış alışılmadık bir durum değil.
Aynı şekilde ABD’li rap şarkıcısı R. Kelly, ününü ve konumunu kullanarak 20 yıl boyunca kadınlara ve çocuklara tacizde bulunma ve seks ticareti yapmak dâhil bir dizi suçtan 2021’de suçlu bulunmuştu.
R. Kelly hakkındaki iddiaların ortaya atılmasından sonra dinlenme sayısı neredeyse iki katına çıkmıştı.
Sean ‘Diddy’ Combs, aylardır seks ticareti iddiaları nedeniyle kriminal soruşturma altındaydı. 54 yaşındaki şarkıcı, seks ticareti ve şantaj suçlamaları nedeniyle pazartesi günü tutuklandı.
KEFALET TALEBİ REDDEDİLDİ
Çıkarıldığı mahkemede 50 milyon dolarlık kefaletle serbest bırakılma talebi reddedilen Sean ‘Diddy’ Combs, 2008’e kadar uzanan geniş kapsamlı bir suç operasyonu düzenlemekle suçlanıyor.
Savcılar, rapçinin uyuşturucu, şiddet ve müzik endüstrisindeki güçlü konumunu kullanarak kadınları cinsel ilişkiye zorladığını ileri sürdü. Mahkeme belgelerine göre; Sean ‘Diddy’ Combs’un “suç girişimi” cinsel istismar için insan kaçakçılığı, zorla çalıştırma ve kadınlara yönelik şiddetli saldırıları içeriyor.
MÜEBBET BİLE ALABİLİR
Sean ‘Diddy’ Combs, haraç toplama, zorla seks ticareti ve fuhuş yapmak için insan kaçakçılığını da içeren tüm suçlamaları reddetti. Suçlu bulunması halinde Combs; en az 15 yıl, en fazla müebbet hapis cezasıyla karşı karşıya.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>“HEPİMİZİN KALBİNDE YAŞAMAYA DEVAM EDECEK”
Alp Kavasoğlu’nun acı haberini meslektaşı Fezi Altun, “Başımız sağ olsun. Sevgili dostumuz Alp Kavasoğlu’nu kaybetmenin üzüntüsü içerisindeyiz. Güler yüzü, sıcak kalbi ve güzel enerjisiyle hayatımıza dokunan Alp, hepimizin kalbinde yaşamaya devam edecek. Cenazesi bugün Üsküdar Şakirin Camii’nde ikindi namazına müteakip kılınacak namazın ardından Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilecektir. Ailesine, sevenlerine ve tüm dostlarına sabır diliyor, Alp’e Allah’tan rahmet diliyorum” sözleriyle duyurdu.
Alp Kavasoğlu’nun vefatı ünlü isimleri üzüntüye boğdu. Ünlüler, sosyal medya hesaplarından yayımladıkları mesajlarla Kavasoğlu’na rahmet diledi…
Ege Kökenli: En güzel anlarımda hep sen vardın. Arkadaştan çok öte daha fazlasıydın benim için. Deli kahkahalı koca adamım benim. Gittiğin yer buradan çok daha güzel eminim. Çok istedim ‘Bunu da atlattım gördün mü?’ demeni ama olmadı. Kalbimde hep saklayacağım seni ve kep o yeteneğine hayran olduğum adamı hatırlayacağım. Seni seviyorum Alp’im…
“ERKEN BİR KAYIP”
Özge Ulusoy: Yazacak kelimem yok çünkü çok erken bir kayıp… Canım Alp Kavasoğlu seni her zaman çok güzel hatırlayacağız. Işıklar içinde uyu.
“ÇOK ÜZGÜN VE ŞAŞKINIM”
Meriç Aral: Sevgili Alp’i kaybetmemizin üzüntüsü ve şaşkınlığı içerisindeyim. Kendisi dünyanın en nazik, komik, yetenekli, tatlı insanlarından biriydi ve onunla çalışmış olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Huzur içinde, nur içinde yatsın. Çok üzgün ve şaşkınım. Tüm ailesine, sevenlerine, dostlarına başsağlığı ve sabır diliyorum tüm kalbimle.
Afra Saraçoğlu: Ah Alp inanamıyorum gittiğine. Şoklar içerisindeyim. seni hep o güler yüzünle, temiz kalbinle ve güzel enerjinle hatırlayacağım. Başımız sağolsun.
Eda Erdem: Seni çok özleyeceğiz Alp.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Taze anne oyuncu Yıldız Çağrı Atiksoy katıldığı bir düğünde fiziği ile dikkat çekti. 21 Mayıs’ta kızı Mira Milena’yı dünyaya getiren oyuncunun eski formuna kavuştu.

Yıldız Çağrı Atiksoy ile Berk Oktay çifti paylaşımlarıyla sosyal medyada ilgi odağı oluyor.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

4 aylık kızları ile Maldivler’e uçan Yıldız Çağrı Atiksoy ile Berk Oktay’dan paylaşımlar gelmişti.

Anneliği kızı Mira Milena ile tadan güzel oyuncu Yıldız Çağrı Atiksoy, doğum kilolarına kısa sürede veda etti.

Öyle ki eski halinden bile fit olan Yıldız Çağrı Atiksoy, son olarak Maldivler tatilinden paylaştığı kareler ile kendine hayran bıraktı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Grammy Ödüllü İspanyol şarkıcı Buika, Türkiye turnesi kapsamında İstanbul’da müzikseverlerle buluştu. Sanatçı, Piu Entertainment organizasyonuyla Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda konser verdi.

Yaklaşık bir buçuk saat sahnede kalan Buika, aralarında “No Habra Nadie En El Mundo”, “La falsa moneda” ve “Mi nina Lola” isimli eserlerin de olduğu sevilen parçalarını seslendirdi.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

İstanbul’da sevdiği birçok şey olduğunu dile getiren İspanyol sanatçı, “Burada kendimi çok güzel hissediyorum ve aslında buraya yerleşmek de istiyorum. Bu konuda ciddiyim. Müzisyenlerinizi çok beğeniyorum. Keşke onlar gibi vokal yapabilsem.” dedi.
Buika, bir dahaki İstanbul konserinde ise Türkçe bir şarkı söyleme sözü verdi.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Armut dibine düştü! Doğuş’un ikizleri de şarkıcı olma yolunda… Geçtiğimiz aylarda iki çocuk babası şarkıcı Doğuş, açıklamalarıyla dikkat çekmişti…

Baba sevgisini tatmadan büyüyen Doğuş, “Babam” şarkısını yazıp bestelemenin duygusal dünyasında çok önemli bir yeri olduğunu söylemişti. Kendisi de iki çocuk babası olan Doğuş özel hayatıyla ilgili samimi açıklamalarda bulunurken ikizleri Arda ve Arın ile ilgili de oldukça iddialı konuşmuştu.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Azeri gazeteci ve sunucu Hoşkeden Hidayetkızı ile evli olan Doğuş, yeni şarkısı hakkında “Ben o baba sıcaklığını hiç yaşamadım. Şimdi Arda ve Arın adındaki ikizlerime iyi bir baba olmak için yaşıyorum. Bu şarkıyı da kendimi oğullarımın yerine koyarak; onların kalbinden, onların dilinden bana yazılmış olarak hazırladım. Kendimi çocuklarımın yerine koyarak şarkı yazdım. Umarım her zaman olduğu gibi bu şarkıda da yüreklere dokunmayı başarırım” açıklamasını yapmıştı.

“DOĞUŞ SEVERLER BAYILACAK”
Uzun zamandır hazırladığı şarkısına Antalya’da film tadında bir klip çektiklerini dile getiren Doğuş, “Yapımcımız klip için Almanya’dan geldi ve maddi anlamda da hiçbir masraftan kaçınmadı. Doğuş severler klibe bayılacak, film gibi bir çekim oldu” demişti.

“THOMAS SHELBY’DEN DAHA YAKIŞIKLIYIM”
Kendisine çok fazla film ve dizi teklifi geldiğini belirten sanatçı, ‘Peaky Blinders’ dizisindeki ‘Thomas Shelby’ (Cillian Murphy hayat verdi) karakterine benzetiliyorum ama ben ondan daha yakışıklıyım.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Merhum sanatçı Kayahan ile İpek Açar’ın kızları Aslı Gönül şimdilerde 24 yaşında duru güzelliği ile dikkat çeken bir genç kız. İpek Açar, sosyal medyadan sık sık çocuklarıyla paylaşımlar yapıyor. Son olarak oğlu Ömer ve eşi Alper Kömürcü ile bir paylaşım yapan İpek Açar, oğlu Ömer ile yolculuk hallerini sosyal medya hesabından paylaşmıştı. İpek Açar, Ömer ile pozlarına yenilerini ekledi…

İpek Açar 2019 yılında hayatını Alper Kömürcü ile birleştirmişti. Mutlu bir evlilik yürüten çiftin oğulları Ömer ile mutlulukları perçinlendi.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Sağlık nedenlerinden dolayı tekrar anne olamasının zor olduğunu daha önce dile getiren İpek Açar sürpriz bir şekilde hamile olduğunu öğrenince havalara uçmuştu.

Müzisyen çift, bebeklerine 2023’ün son günlerinde kavuştu.

İkinci kez anne olmanın mutluluğunu 48 yaşında tadan İpek Açar’ın oğlu Ömer ile paylaşımları ilgi odağı olmaya devam ediyor.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>GAZİANTEP – CHP’li Nizip Belediye Başkanı Ali Doğan’ın, açılışını gerçekleştirdiği laboratuvar ziyaretinde sunum yapan ziraat mühendisi kadın çalışanın elini cebinden çıkarmasını istemesi sosyal medyada tepkiye neden oldu. Konuyla ilgili açıklamada bulunan Doğan, kadın personelin kızı gibi olduğunu ve aile dostları olduğunu belirterek, yaptığı hareketin samimiyetlerinden kaynaklandığını söyledi.
Cumhuriyet Halk Parti’li Nizip Belediye Başkanı Ali Doğan, Nizip Belediyesi tarafından yapılan Yaprak, Toprak ve Gübre Analizi Laborantının açılışını yaptı. Başkan Doğan’ın, açılışta sunum yapan ziraat mühendisi personelin elinin cebinden çıkarmasını istemesi sosyal medyada büyük tepki uyandırdı. Başkan Doğan, sosyal medyada yayınlanan görüntülerin hızlandırıldığını ve personele temas etmeden uyarıda bulunduğunu ifade etti. Doğan, “Ben personelimizin sunum yaparken elinin cebinde olmasını ciddiyetsizlik olarak düşündüm. Bu yüzden de onu ikaz etmek istedim. Personelimizde durumu ben müdahale etmeden anlayıp elini cebinden çıkararak sunumuna devam etti. Orada benim hiçbir art niyetim yoktu. Zaten kadın personel bizim aile dostlarımız. Kadın personel elimde büyümüştür. kızım gibidir bunu istememin nedeni samimiyetten” dedi.
“Biz o gün orada Nizip’e açtığımız laboratuvarın açılışının mutluluğunu yaşıyorduk”
Başkan Doğan, sunum yaparken elin cebinde olmasının ciddiyetsiz bir görüntü oluşturduğunu söyleyerek, “Biz Nizip’in çiftçilerine çok değer veriyoruz. Biz o gün Yaprak, Toprak ve Gübre Analizi Laborantının açılışını yaptık. Açılışta birçok kurum amirleri ve bürokrattan isimler vardı. Biz o gün orada Nizip’e açtığımız laboratuvarın açılışının mutluluğunu yaşıyorduk. Oradaki açılışta benim yol arkadaşım olan hanımefendiyle birlikte kurdele kestik. Personelimiz benim kızım gibidir. Ben onu kızım gibi gördüğüm için müdahalede bulunmak istedim. Benim personelime ne kadar değer verdiğimi onunla açılış kurdelesi keserek belli ettiğimi düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
“Ben üzerimde oluşturulmak istenen algıyı kabul etmiyorum”
Doğan, işçilerine çok değer verdiğini belirterek, “Ben 6 aydır Nizip’te görev yapmaktayım. İlk toplantımı işçilerle yaptım. Ben üzerimde oluşturulmak istenen algıyı kabul etmiyorum. Orada art niyetli bir arkadaşımız görüntüyü hızlandırıp sanki ben elini tutup çıkarmışım gibi bir algı veriyor. Ben böyle bir algının oluşturulmak istenmesi beni çok üzdü. Benim için tüm vatandaşlarım çok değerli. Biz Nizip Belediyesi olarak 250 kız çocuğuna burs vereceğiz. Bu da benim kız çocuklarına ne kadar değer verdiğimin bir göstergesidir” şeklinde konuştu.
“Benim hatamı gördüklerinde doğrusuyla beni uyarmalarını bekliyorum”
Başkan Doğan, “Basında yanlış algıyla benim üzerimde yapılan algıları kınıyorum. Benim hatamı gördüklerinde doğrusuyla beni uyarmalarını bekliyorum. Böyle hızlandırılmış videolarla yalan haber yapılmasın” diye konuştu.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Mahkeme ara kararında, Bahar Candan ile birlikte 6 sanığın tahliyesine hükmetti
Nihal Candan: “Yaz meyvesi tadında dondurma gibisin Bahar diyeceğim”
İSTANBUL – Dolandırıcılık ve suç örgütüne üye olmak suçlarından Alisya Bahar Candan’ın 44 yıla kadar, Nihal Candan adıyla bilinen Gülnihal Çiçek’in ise 24 yıla kadar hapsi istenen 21 sanıklı davada ara karar açıklandı. Mahkeme ara kararında tutuklu sanık Bahar Candan’ın tahliyesine hükmetti. Öte yandan geçtiğimiz aylarda tahliye edilen tutuksuz sanık Nihal Candan konuya ilişkin açıklama yaptı. “Kardeşinize ilk ne söylemek istersiniz diye sorulması üzerine Nihal Candan “Yaz meyvesi tadında dondurma gibisin Bahar diyeceğim” dedi. Candan “Özgürlüğü ve adaleti savunan baronun bana savunma hakkı vermeden stajımı iptal etmesi mesleğe karşı hayal kırıklığına uğrattı. Onun dışında çok mutluyum. Kardeşime sarılmak istiyorum” dedi.
Dolandırıcılık ve suç örgütüne üye olmak suçlarından Alisya Bahar Candan’ın 14 yıldan 44 yıla kadar, Nihal Candan adıyla bilinen Gülnihal Çiçek’in ise 8 yıldan 24 yıla kadar hapsi istenen davanın görülmesine devam edildi.
Küçükçekmece 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada tutuklu sanık Bahar Candan ile bir kısım diğer tutuklu sanıklar hazır bulundu. Duruşmaya tutuksuz sanık Nihal Candan da katıldı.
Duruşmada savunma yapan Nihal Candan “Bu kadar zaman sonra masum olduğumuz anlaşılmıştır diye düşünüyorum. En gerçekçisinden ‘Pardon’ filmini çektik. Ben beraatımı talep etmekle beraber kız kardeşimin tahliyesini talep ediyorum. Telefonumun da iadesini istiyorum. Teşekkür ederim” dedi.
Sanık savunmalarının ardından mahkeme heyeti değerlendirme yapmak için duruşmaya yaklaşık bir saatlik ara verdi. Ardından ara kararını açıklayan mahkeme, tutuklu sanık Bahar Candan’ın da arasında bulunduğu 6 sanığın mevcut delil durumu, savunmaların alınmış olması, tutuklulukta geçirdikleri süre göz önünde bulundurularak yurt dışına çıkmama yasağı şeklindeki adli kontrol şartı ile tahliyesine hükmetti.
Tahliye kararını duyan Nihal Candan yakınlarını arayarak mutluluğunu dile getirdi. Kardeşinin tahliye olmasına ilişkin konuşan Nihal Candan “İlahi adalete çok güveniyorum” dedi. Nihal Candan “Özgürlüğü ve adaleti savunan baronun bana savunma hakkı vermeden stajımı iptal etmesi mesleğe karşı hayal kırıklığına uğrattı. Onun dışında çok mutluyum” dedi. “Kardeşinize ilk ne söylemek istersiniz?” diye sorulması üzerine Nihal Candan “Yaz meyvesi tadında dondurma gibisin Bahar diyeceğim” şeklinde cevap verdi. Candan ardından “Konu yargıda. Ben kardeşime sarılmak istiyorum” dedi. Bahar’a en büyük nasihatiniz ne olacak diye sorulması üzerine ise Nihal Candan “Ya göründüğümüz gibi olalım ya da olduğumuz gibi görünelim artık” cevabını verdi.
Nihal Candan ardından babasına sarıldı. Candan kardeşlerin babası Hakan Candan ise “Zor acı bir süreçti. Böyle bir şey yaşansın istemezdik ama oldu. Bundan sonra bu yaşananlardan dersler çıkararak hep doğru şeyler yapmanın peşinde olacağız. İnşallah adalet yerini bulacaktır. Biz buna inanıyoruz” dedi.
İddianameden
Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede 38 müşteki, 1 müşteki şüpheli ve Nihal ile Bahar Candan’ın aralarında bulunduğu 21 sanık yer almıştı. İddianamede tutuklu Gülnihal Çiçek’in tutuklulukta geçirdiği süre dikkate alınarak adli kontrol şartıyla tahliye edildiği de aktarılmıştı. İddianamede Onur Apaydın ve İlker Oflu’nun liderliğindeki şebekenin ucuza araç sattıklarını söyleyerek vatandaşları sazan sarmalı yöntemiyle dolandırdığı belirtilmişti. Bahar ve Nihal Candan’ın suç örgütünün hiyerarşik ve organik yapısı içerisinde yer aldığı iddianamede kaydedilmişti. İddianamenin devamında “Şüphelilerin önceki tarihlerde çeşitli televizyon programlarına uzun süre katıldığı, ünlü olduktan sonra magazin programlarında da yer aldığı, sosyal medya platformunda çok sayıda takipçiye ulaşması sebebiyle günümüzde sosyal medya fenomeni ve ekran yüzü olarak tabir edilen bir sıfatının bulunduğu, dolayısıyla toplumun geniş kesimleri tarafından tanınan bir sima olduğu, bu özelliği sebebiyle de suç örgütü tarafından dolandırıcılık eylemlerine yönelik düzenlenen özel toplantılarda mağdurların kandırılmasında etkin rol oynadığı” ifade edilmişti. İddianamede örgüt lideri Onur Apaydın’ın örgüt içerisinde ‘gizli muhasebeci ve kasa’ konumunda olan Alisya Bahar Candan üzerinden bankacılık faaliyetlerini gerçekleştirdiği ve elde edilen suç gelirinin aklandığı belirtilmişti. Öte yandan mağdur temin etme görevlisi olan şüpheli Hacı İsrafil Sağlam iddianamede yer verilen ifadesinde örgüt toplantılarına katıldığını söyleyerek “Toplantılara üst kademeden herkes katılıyordu. Saha elemanları ve alt kademe asla katılamazdı. Örgütün üst yönetimindeki herkes iştirak ediyordu. Toplantıların ikisinde Nihal Candan’ı gördüm. Nihal Candan örgüt lideri Onur Apaydın’ın sevgilisiydi. Diğer şahıslar Nihal Candan’a saygı gösteriyor ve mesafeli davranıyordu. Nihal Candan’ın yanında örgütün iç işleyişine ilişkin konular araba alım satım işler konuşuldu” şeklinde beyanda bulunduğu da iddianamede ifade edilmişti. İddianamede Bahar Candan’ın ‘suç örgütüne üye olmak’ suçundan 2 yıldan 4 yıla kadar ‘kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle dolandırıcılık’ suçundan ise 2 kez 12 yıldan 40 yıla kadar olmak üzere toplamda 14 yıldan 44 yıla kadar hapisle, Nihal Candan’ın ise aynı suçlardan 8 yıldan 24 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edildi. Öte yandan diğer 20 şüpheli hakkında ise değişen oranlarda hapis cezası istenmişti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Küçükçekmece 5. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, Alisya Bahar Candan’ın da aralarında yer aldığı bazı tutuklu sanıklar hazır bulundu. Duruşmada, Gülnihal Çiçek’in de olduğu bir kısım tutuksuz sanıklar, müştekiler ve taraf avukatları da yer aldı.
Duruşmada, müştekilerin beyanları ve sanıkların savunmalarının alınmasının ardından ara karar açıklandı.
Heyet, Alisya Bahar Candan’ın da aralarında bulunduğu tutuklu 6 sanığın tahliyesini kararlaştırdı.
İddianameden
Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, 38 müşteki, 1 müşteki sanık, Gülnihal Çiçek ve Alisya Bahar Candan’ın da aralarında bulunduğu 21 sanık yer alıyor.
İddianamede, Onur Apaydın ve İlker Oflu’nun şebekenin elebaşları olduğu, dolandırıcılık ve tefecilik suçlarından gelir elde etmek üzere teşekkül eden organize suç örgütünün üyesi olan şüphelilerin, örgüt yapısı ve iş bölümünün sağladığı kolaylıktan faydalanarak suç dünyasında “sazan sarmalı” olarak tabir edilen dolandırıcılık yöntemini uyguladıkları belirtiliyor.
İddianamede, Alisya Bahar Candan’ın ablası Gülnihal Çiçek’e göre suç örgütü içinde daha etkin rol oynadığı, sanık Çiçek’in tutuklulukta geçirdiği süre dikkate alınıp adli kontrol şartıyla tahliye edildiği anlatılıyor.
Alisya Bahar Candan’ın, “suç örgütüne üye olmak” ve “kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle dolandırıcılık” suçlarından 14 yıldan 44 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep ediliyor.
Gülnihal Çiçek’in ise aynı suçlardan 8 yıldan 24 yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyor.
Diğer sanıklar hakkında ise farklı suçlardan değişik sürelerde hapis cezası talep ediliyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ÇANAKKALE’de bisiklet turuna katılmak için antrenman yapan üniversite öğrencisi Zeliha Güneş’e (23) çarpıp ölümüne neden olduğu ileri sürülen kamyonet sürücüsü S.Ç. (56), tutuksuz yargılandığı davanın duruşmasında, “Kamyonetimle en fazla 60-70 kilometre hızımla seyir halindeyken birden maktul bisikleti ile kamyonetimin sağ tarafına çarptı. Sola manevra yapmaya çalışsam da kazaya mani olamadım” dedi.
Kaza, 28 Nisan’da saat 19.00 sıralarında Eceabat ilçesi Kocadere köyü yakınlarında meydana geldi. S.Ç. yönetimindeki 17 UR 284 plakalı kamyonet, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisi Zeliha Güneş’in kullandığı bisiklete çarptı. 5 Mayıs’ta düzenlenen 11’inci Geleneksel Yeşilay Bisiklet Turu’na katılmak için antrenman yapan Güneş, kaldırıldığı Eceabat Devlet Hastanesi’nde kurtarılamadı. Kazanın ardından gözaltına alınan S.Ç., çıkarıldığı mahkeme tarafından adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Kazaya ilişkin bilirkişi raporu hazırlandı. S.Ç. hakkında Zeliha Güneş’e karşı ‘Taksirle ölüme neden olma’ suçundan 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası istemiyle 2’nci Asliye Ceza Hakimliği’nde dava açıldı.
‘BİSİKLET SÜRÜCÜSÜ BİRKAÇ METRE SAĞ TARAFA SAVRULDU’
Davanın ilk duruşması bugün görüldü. Duruşmaya sanık S.Ç. ve hayatını kaybeden Zeliha Güneş’in yakınları katıldı. S.Ç., duruşmadaki savunmasında, “Olay günü kullandığım 17 UR 284 plakalı kamyonetim ile Gökçeada’dan Eceabat istikametine gidiyordum. Kamyonetim boştu. Olay yeri olan eski toprak mahsulleri ofisi mevkiine geldiğimde yolun sağ tarafında yani tali yolda 2 bisikletliyi gördüm. Bisikletliler yan yana tali yoldaydı. Kamyonetimle en fazla 60-70 kilometre hızımla seyir halindeyken birden maktul bisikleti ile kamyonetimin sağ tarafına çarptı. Sola manevra yapmaya çalışsam da kazaya mani olamadım. Bisiklet sürücüsü birkaç metre sağ tarafa savruldu. Az ileride durdum. Hemen düşen yolcunun başına geldim. Baktığımda maktul cansız vaziyette, genç bir delikanlının kucağındaydı. Hemen 112’yi aradım, ambulans çağırdım. Ambulans geldi, onları alıp götürdü ve jandarma geldi. O sırada alkollü değildim. Ehliyetimi 2012 yılında aldım. Daha önce hiç kaza yapmamıştım. Suçsuzum. Kazada kusurum yoktur. Bu nedenle beraatimi istiyorum. Ben de trafik kazasında 4 yaşındaki torunumu kaybettim. Bu acıyı bilirim, huzurunuzda müştekilerden özür diliyorum, acılarını paylaşıyorum, başsağlığı diliyorum. Kazadan sonra kendilerine ulaştık. Taziye için görüşmek istedik fakat kabul etmediler. Buna da saygı duyuyorum. Müteveffanın anne babasının varsa maddi, manevi zararlarını karşılamak isterim” diye konuştu.
‘3 EVLADIM VARDI, 1’İ BU ŞEKİLDE VEFAT ETTİ’
Duruşmada Zeliha Güneş’in babası Satılmış Güneş ise “Kızım Zeliha Güneş kazada vefat etmiştir. Evladım 23 yaşındaydı. Kazayı görmedim. Kazadan sonra sanık hiçbir şekilde bize ulaşmadı. Bir başsağlığı dahi dilenmedi. Perişan olduk, akıl sağlığım bozuldu. 3 evladım vardı, 1’i bu şekilde vefat etti. Acım çok büyük. Kendisi üniversite öğrencisiydi. Kızım çocukluğundan beri bisiklet kullanır. Yeşilay’ın tertip ettiği bisiklet maratonuna dahi iştirak etmiştir” ifadelerini kullandı.
‘MANEVİ ACILARIMIZI BİR NEBZE HAFİFLETMEK İSTİYORSANIZ BU KİŞİNİN TUTUKLANMASINA KARAR VERMENİZİ TALEP EDİYORUM’
Anne Gülsüm Güneş de “Kızımın olay sırasında üzerinde bulunan sırt çantasını size gösteriyorum. Kızımın ayakkabıları ve her yeri kana bulandığı halde sırt çantasında en ufak bir kan izi yoktur. ve gördüğünüz gibi sırt çantasının askıları kopmuştur. Bu çantayı delil olarak dosyaya sunuyorum. Demek istediğim kamyonetin aynası veya başka bir yeri sırt çantasına takılmış ve sırt çantasının bağcıkları, askıları böylelikle kopmuştur. Kızımın bütün kemikleri kırılmış, çok feci halde can vermiştir. Kendisi durduğunu ve 112’yi aradığını söylemektedir fakat bu beyan yalandır. Olay yerinden kaçarken motosikletli bir çocuk kendisini durdurmuş. 112’yi de oradan geçen bir kadın avukat aramış, buna dair çokça görgü tanığımız vardır. Bu avukat kadın bizimle iletişime geçmiştir. 5 aydır 1 saat uyku uyumuş değilim, acım çok büyüktür. Kendisi tutuklanmamıştır. Bizim manevi acılarımızı bir nebze hafifletmek istiyorsanız bu kişinin tutuklanmasına karar vermenizi talep ediyorum” dedi.
Tarafların dinlenmesinin ardından hakim S.Ç.’nin adli kontrol şartıyla tutuksuz yargılanmasına, 4 Kasım’da olay yerinde keşif yapılmasına ve dosyadaki eksikliklerin giderilmesine karar verip, duruşmayı 6 Aralık’a ertelendi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bahar Candan:
“Bizi soruşturmaya rock grubu gibi dahil ettiler kameralara gülümseyelim diye”
Bahar Candan:
“Ablam ve benim bu dosyada olmamız dikkat dağıtıyor ve gerçeğin ortaya çıkmasına engel oluyor”
İSTANBUL – Dolandırıcılık ve suç örgütüne üye olmak suçlarından Alisya Bahar Candan’ın 44 yıla kadar, Nihal Candan adıyla bilinen Gülnihal Çiçek’in ise 24 yıla kadar hapsi istenen 21 sanıklı davanın görülmesine devam edildi. Duruşmada cumhuriyet savcısı sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verilmesini talep etti. Öte yandan savunma yapan Bahar Candan “Bizi soruşturmaya rock grubu gibi dahil ettiler kameralara gülümseyelim diye. Ablam ve benim bu dosyada olmamız dikkat dağıtıyor ve gerçeğin ortaya çıkmasına engel oluyor” dedi.
Dolandırıcılık ve suç örgütüne üye olmak suçlarından Alisya Bahar Candan’ın 14 yıldan 44 yıla kadar, Nihal Candan adıyla bilinen Gülnihal Çiçek’in ise 8 yıldan 24 yıla kadar hapsi istenen davanın görülmesine devam edildi.
Küçükçekmece 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada tutuklu sanık Bahar Candan ile bir kısım diğer tutuklu sanıklar hazır bulundu. Duruşmaya tutuksuz sanık Nihal Candan ile babaları da katıldı.
Duruşmada bir müşteki beyanda bulunduğu sırada Nihal Candan kardeşi Bahar Candan’a “Seni çok seviyorum. Kıyafetlerini yerleştirdim” dedi.
Beyanların ardından görüşü sorulan cumhuriyet savcısı, müştekilerin zararlarının giderilmesi için süre verilmesine, hakkında adli kontrol kararı olan sanıkların bu halinin devamına ve tutuklu sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verilmesini talep etti.
Ardından savunma yapan Bahar Candan “Ben hesabıma 13 milyon gelmiş gibi bir paylaşımda bulundum. Halbuki hesabımda 1 milyon TL para var. Gerçek değil bu. Yok böyle bir para. Bizi soruşturmaya rock grubu gibi dahil ettiler kameralara gülümseyelim diye. Ablam ve benim bu dosyada olmamız dikkat dağıtıyor ve gerçeğin ortaya çıkmasına engel oluyor. Ben yine suçluların en ağır cezayı alması için medyada en ağır yükü omuzlarıma alırım ama bu durum maddi gerçeğin ortaya çıkmasına engel oluyor” dedi.
Bahar Candan savunma yaptıktan sonra ablası Nihal Candan “Harikaydın” dedi.
Duruşma sanık avukatlarının savunmaları ile sürüyor.
İddianameden
Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede 38 müşteki, 1 müşteki şüpheli ve Nihal ile Bahar Candan’ın aralarında bulunduğu 21 sanık yer almıştı. İddianamede tutuklu Gülnihal Çiçek’in tutuklulukta geçirdiği süre dikkate alınarak adli kontrol şartıyla tahliye edildiği de aktarılmıştı. İddianamede Onur Apaydın ve İlker Oflu’nun liderliğindeki şebekenin ucuza araç sattıklarını söyleyerek vatandaşları sazan sarmalı yöntemiyle dolandırdığı belirtilmişti. Bahar ve Nihal Candan’ın suç örgütünün hiyerarşik ve organik yapısı içerisinde yer aldığı iddianamede kaydedilmişti. İddianamenin devamında “Şüphelilerin önceki tarihlerde çeşitli televizyon programlarına uzun süre katıldığı, ünlü olduktan sonra magazin programlarında da yer aldığı, sosyal medya platformunda çok sayıda takipçiye ulaşması sebebiyle günümüzde sosyal medya fenomeni ve ekran yüzü olarak tabir edilen bir sıfatının bulunduğu, dolayısıyla toplumun geniş kesimleri tarafından tanınan bir sima olduğu, bu özelliği sebebiyle de suç örgütü tarafından dolandırıcılık eylemlerine yönelik düzenlenen özel toplantılarda mağdurların kandırılmasında etkin rol oynadığı” ifade edilmişti. İddianamede örgüt lideri Onur Apaydın’ın örgüt içerisinde ‘gizli muhasebeci ve kasa’ konumunda olan Alisya Bahar Candan üzerinden bankacılık faaliyetlerini gerçekleştirdiği ve elde edilen suç gelirinin aklandığı belirtilmişti. Öte yandan mağdur temin etme görevlisi olan şüpheli Hacı İsrafil Sağlam iddianamede yer verilen ifadesinde örgüt toplantılarına katıldığını söyleyerek “Toplantılara üst kademeden herkes katılıyordu. Saha elemanları ve alt kademe asla katılamazdı. Örgütün üst yönetimindeki herkes iştirak ediyordu. Toplantıların ikisinde Nihal Candan’ı gördüm. Nihal Candan örgüt lideri Onur Apaydın’ın sevgilisiydi. Diğer şahıslar Nihal Candan’a saygı gösteriyor ve mesafeli davranıyordu. Nihal Candan’ın yanında örgütün iç işleyişine ilişkin konular araba alım satım işler konuşuldu” şeklinde beyanda bulunduğu da iddianamede ifade edilmişti. İddianamede Bahar Candan’ın ‘suç örgütüne üye olmak’ suçundan 2 yıldan 4 yıla kadar ‘kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle dolandırıcılık’ suçundan ise 2 kez 12 yıldan 40 yıla kadar olmak üzere toplamda 14 yıldan 44 yıla kadar hapisle, Nihal Candan’ın ise aynı suçlardan 8 yıldan 24 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edildi. Öte yandan diğer 20 şüpheli hakkında ise değişen oranlarda hapis cezası istenmişti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
ATV’nin beğeniyle izlenen yarışması Kim Milyoner Olmak İster, her hafta olduğu gibi bu hafta da izleyicilerin büyük beğenisini kazandı.

Artık Oktay Kaynarca’nın sunumuyla ekranlara gelen yarışmada, bu hafta başarılı performanslar yer aldı.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Yarışmaya katılan Kayra Özyar isimli yarışmacı, başarılı bir performans sergiledi.

BEŞİNCİ SORUDA KURTLAR VADİSİ SORUSU ÇIKTI
Yarışmacının beşinci soruda karşısına, “43. Bölümde vuruldu, 45. Bölümde öldü” diyen bir ‘Kurtlar Vadisi’ hayranının bahsettiği karakter hangisidir?” sorusu çıktı.

OKTAY KAYNARCA DUYGUSAL ANLAR YAŞADI
Soruyu yarışmacıya okuyan ünlü sunucu Oktay Kaynarca, duygusal anlar yaşadı.
Kim Milyoner Olmak İster’de Oktay Kaynarca’yı duygulandıran soru! İşte Milyoner’e damga vuran o an!
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Emre Kabakuşak’ın yönetmenliğini üstlendiği, Eda Tezcan’ın kaleme aldığı, dizinin kadrosunda ise Burak Deniz, Su Burcu Yazgı Coşkun’un Gürkan Uygun, Mesut Akusta, Rüçhan Çalışkur, Kenan Bal, Yıldız Kültür, Özlem Türkad, Eren Vurdem, İrem Altuğ, Kerem Aslanoğlu, Emel Çölgeçen, Ecem Çalhan, Nazan Diper, gibi çok başarılı isimler de yer alıyor.

Heyecan dolu 2.bölümü ile Bir Gece Masalı 10 Eylül Salı akşamı atv’de.
Bir Gece Masalı 2.Bölüm Fragmanı yayınlandı izle!
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
2015 yılında dünyaevine giren Ceyda Düvenci ve Bülent Şakrak, dostça ayrılmaya karar vermiş, 8 yıllık evliliklerini 10 Temmuz 2023’te resmen bitirmişti.

Boşanma sonrası adeta kendini baştan yaratan Ceyda Düvenci, önce fazla kilolarından kurtuldu sonra gönül defterinde yeni bir sayfa açtı.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

2024 yılı Ceyda Düvenci için yeni başlangıçların yılı oldu.

Bülent Şakrak ile yollarını ayırdıktan sonra kalbini radyocu Güçlü Mete’ye kaptıran Ceyda Düvenci’nin şu sıralar aşkı doruklarında yaşıyor.

El ele davetlere katılan Ceyda Düvenci – Güçlü Mete çifti birbirlerine olan aşklarını her fırsatta haykırıyor.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
‘KAZIKÇI’ ALGISI!
Öte yandan ticarette hesabını kitabını yapar, öyle iş yeri açarsın. “Küçük esnafı koruyacaklar” diye kimse bir işe başlamaz.
Özellikle turistik ya da lüks semtlerde bazı küçük esnaflar, çevrede zincir market yoksa ya da marketler kapalıysa gelen müşteriyi “Bana gelmeye mecbur kaldı” diye düşünüp yüksek fiyattan ürün satıyorlar.
Su fiyatına isyan eden vatandaşın dediği gibi marketten biraz pahalıya satsınlar ama 3,5 TL’lik küçük suyu 10 TL satınca ‘kazıkçı küçük esnaf’ algısı oluşuyor.
Oto tamircisinden restoranına, manavından tesisat ustasına kadar birçok meslek ve sektörde küçük esnaf tutturabildiğine fiyat çekiyor.
Böyle olunca da vatandaş zincir marketleri, kurumsal firmaları ve servis hizmetlerini tercih ediyor.
***
FINDIĞI DA AFRİKALILAR TOPLUYOR
Giresun’da fındık toplayan Afrikalı öğrenciler haber oldu.
Üreticiler, Afrikalı öğrencilerin çalışma performansından, öğrenciler de para kazanmaktan memnun.
Bu tarz haberleri çok sık okumaya başladık. Koyunlara Afgan çobanlar bakıyor, tarlada, tekstil fabrikalarında Suriyeli göçmenler çalışıyor, çayı Afrikalılar topluyor vs.

Gençlerimiz ise işsizlik garantili üniversitelerde, kafelerde, sosyal medyada yıllarını boşa harcıyor!
Gençlerimizde verilen maaşı ve işi beğenmeme huyu da var. Ama bazı işverenler de düşük maaşa köle gibi işçi çalıştırmak istiyor.
İşveren kim düşük ücretle çok çalışırsa onu tercih ediyor.
Acaba kaçak, sigortasız çalışan göçmenlerin SGK primleri ödense piyasa nasıl şekillenir?
***
6 KİŞİYİ EZ, 10 AY YAT!
KONYA’da, otomobiliyle yayalara çarpıp üçü çocuk, altı kişinin ölümüne, dört kişinin de yaralanmasına neden olan Sefa Selvi (20), 10 aydır cezaevindeydi.
Davası sonuçlandı iyi hal indirimi uygulanarak beş yıl hapis cezasına çarptırılıp ehliyetine iki buçuk yıl süreyle el konularak tahliye edildi.
Kazada asıl kusurlu olanlar yaya geçişi olmayan bir yerden şoförün göremeyeceği bir noktadan aniden yola çıkan yayalar.

Ancak sürücü de hız limitinin 80 olduğu yerde 110-120 ile gitmiş.
Fren izi 90 metre!
Kazada tam altı kişi ölmüş ve Selvi sadece 10 ay hapis yatmış!
Bu kadar insanın öldüğü bir kazada sürücünün de hatası varsa verilen ceza çok az!
***
ŞANSSIZ KRAL
İngiliz Kraliyet Ailesi’ne yakın bir kaynak, kanser hastası Kral 3’üncü Charles’ın iyileşmekte olduğu izlenimini verildiğini ancak hâlâ çok hasta olduğunu iddia etti.
Kralın dışarı adım attığı an çok yorulduğu ve ziyaretlerin sürelerinin kısaldığı da ileri sürüldü.
Haberde böyle durumlarda Kraliyet Ailesi’nde en küçük ölüm ihtimali bile dikkate alınarak cenaze hazırlıklarına başlandığı bilgisi de yer alıyor.
Kraliçe Elizabeth, 96 yaşında hayata veda ettiği son güne kadar inatla tahtı oğlu Charles bırakmadan tam 70 yıl kraliçe kalmıştı.

Charles kral olmayı bekleyerek yaşlandı.
Tam kral oldu, kansere yakalandı.
Şimdi 75 yaşında tahtın başında ama sağlık sorunlarıyla boğuşuyor.
Charles şanssız kral olarak tarihe geçecek gibi gözüküyor.
Galler Prensi William ise babasına göre şanslı. 42 yaşında ve genç sayılabilecek yaşlarda kral olacak gibi gözüküyor.
Birçokları Kral 3’üncü Charles’ın ölen eşi Prenses Diana’nın ahını aldığına inanıyor.
Ölünün arkasından konuşulmaz lakin Diana da koskoca Galler Prensi’ni defalarca aldatmıştı!
***
HABER OLMASAYDI
ANKARA’da iş kazasında yaralanan bir işçiye, sigortası yapılana kadar müdahale edilmedi.
İşçinin dört aydır sigortasız çalıştırıldığı, işletmenin ceza yememek için sigorta girişini yaptıktan sonra sağlık ekibi çağırdığı iddia edildi.

Bunların Allah’tan korkusu yok! Sigorta yaptırana kadar ambulans çağırmamak büyük vicdansızlık.
Neyse ki, olay basına yansıdı. SGK müfettişleri işverene ağır bir ceza keser!
Ya bu haber basına yansımasaydı ne olacaktı? İşçiyi biraz para verip sustururlardı herhalde. Yıl olmuş 2024 hâlâ sigortasız işçi çalıştıran işverenler var! Kim bilir kaç kişi sigortasız çalıştırılıyor?
***
Altyazı
“Doğru bir insan olmanın çok zor olduğu bir çağdayız. Sonsuz sayıdaki karakterlerin arasından seçilmiş kişilik özelliklerinin toplamından ibaretiz. Ve hepimiz kendimizi rollerimize kaptırmışken ruh eşi gibi bir şeyin olması mümkün değildir. Çünkü ruhlarımız bile sahte.” (Gone Girl)

Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Çöldeki bu müzik ve sanat festivalinin Türk müdavimleri arasında, Şeyma Subaşı, Belçim Bilgin, Yağmur Ünal, Süreyya Yalçın, Oğulcan Engin, Hacı Sabancı ve Elisabeth Mas gibi daha pek çok isim vardı. Ancak festivalin ana fikri olan dünyevi zevklerin geri planda bırakılmasına ters düştüğü için internet erişimi kısıtlanınca ünlülerimiz yavaş yavaş ayağını kesmeye başlamıştı!

Önceki gün festival sona erince paylaşımlar başladı. Ancak baktım ki, Türk müdavimlerden ses soluk yok. Bir tek ünlü model Şevval Şahin’in paylaşımlarına rastladım. Görünen o ki, bu yıl kendini çöle vuran ve tozun toprağın içinde birkaç gün geçiren sadece Şevval Şahin olmuş. Bizimkiler “İnternet yoksa biz de yokuz” diyor anlaşılan…
DİKKAT KARAVANDABEBEK VAR!
Haziran 2019’da basketbolcu Caner Erdeniz ile evlenen ve aynı yıl kasımda kızı Vina’yı dünyaya getiren ünlü oyuncu Müge Boz, 1 Haziran’da da oğlu Rika’yı kucağına almıştı. Müge Boz- Caner Erdeniz, henüz üç aylık olan Rika’yı tatile çıkardı.

Hem de karavanla… Evet yanlış okumadınız; ünlü çift, kızları Vina ile her yıl olduğu gibi yine karavan tatiline çıktı. Bu kez yanlarında üç aylık Rika da var. Vina’yı karavana alıştırdılar ama üç aylık Rika ile tatilleri nasıl geçecek merak ediyorum doğrusu…
BAE’DEN MİSAFİRİ GELDİ
Mücevher markasıyla dünyaca ünlü birçok ismin radarına giren Milka Karaağaçlı İnce, geçtiğimiz günlerde Arap dünyasından önemli bir ismi İstanbul’da konuk etti.

Aldığı ödüllerle kadınlara ilham veren, girişimci ve motivasyon konuşmacısı olan Birleşik Arap Emirlikleri’nden Sara Al Madani, Milka Karaağaçlı İnce’nin davetlisi olarak Türkiye’ye geldi. Milka Hanım ile kadınların gücüne vurgu yapan bir podcast yayını yapan Madani, gelmişken İstanbul’u da keşfetti. Özellikle tarihi mekanlara büyük ilgi gösteren Madani, gördüklerini sosyal medyadaki yaklaşık 1.5 milyon takipçisiyle de paylaştı.
NÖBETÇİ TATİLCİLERDAVETTE BULUŞTU
İstanbul’un elitleri, Bodrum’u terk edip şehre döndü ama geride nöbetçi bırakmayı da ihmal etmediler. Bodrum’a sahip çıkan nöbetçi tatilciler, önceki gün bir davette buluştu. Selçuk Tümay ve eşi Evin Tümay, Bodrum’da bu yaz ilk sezonunu geçiren bir otelde şık bir davet verdi.

Bodrum’da tatil yapmaya devam eden iş ve cemiyet hayatından ünlü isimlerin bir araya geldiği davet kokteyl ile başlayıp yemekle devam etti. Muhteşem manzarada yenen yemekteki en önemli konu tabii ki, tatildi! Bodrum’da sezonun nasıl geçtiğini değerlendirilip yeni tatil planları yapıldı…
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Sevgililer, geçenlerde Mustafa Mert Koç’un sahne aldığı mekanda iki ayrı masada eğlendi. Yan yana görüntülenmek ve dikkat çekmek istemeyen çift, ayrı ayrı yerlerde durup birbirlerine kaçamak bakışlar atarak Koç’u dinledi. Balıkçılığa meraklı Çağatay Ulusoy, sevgilisine de bu hobisini aşılamış olacak ki Sümeyye Aydoğan da bir anda balıkçılık ile ilgili paylaşımlara başladı. Çift son olarak İsviçre’de baş başa tatil yaptı. Bakalım ikili daha ne kadar saklanacak.
HER AY YENİ SİNGLE
TÜRK müziğinin önemli isimlerinden Mustafa Keser’in oğlu Emrah Keser, 2018 yılında babasının bestelerinden oluşan bir albüm çıkarmıştı. Keser, uzun bir aradan sonra ‘Kul Olurum Sana’ isimli hareketli single çalışmasıyla tekrar müzik piyasasına giriş yaptı…

Babasından farklı bir tarz seçip bundan sonraki süreçte de aynı tarz şarkılar yapmaya devam edeceğini söyleyen Emrah Keser’in her ay bir single şarkı çıkaracağını öğrendim.
‘KORKMA SENİ YEMEYİZ ÖZCAN DENİZ!’
Alaçatı sokaklarında belirli haftalarda manasız bir itiş-kakış yaşanıyor. Ve bu olay nedense hep Özcan Deniz’in sahne aldığı gün oluyor. Özcan Deniz sahneden indikten sonra, korumalarının “Yolu açın” nidaları eşliğinde, yüzünde bir tebessüm ile yürüyor.

Geçen gün aynı hadisede kadının biri “Ne yapayım Özcan Deniz’i” diyerek güzel bir kapak yaptı kendisine… Bir diğer vatandaşın ise “Korkma seni yemeyiz Özcan” diye bağırdığı duyuldu. Bu sözleri duyunca yüzü bir anda asılan Deniz, hızla minibüsüne bindi. Bazı isimlerin böyle egosal hareketlere girdiğini görünce beni bir kahkaha alıyor sormayın gitsin… Böyle janjanlı gösteriler mazide kaldı!
BABA-OĞULDÜETİ
MUSTAFA Topaloğlu ve oğlu Çağlayan Topaloğlu, müzikseverlere unutulmaz bir sürpriz yaptı.

Baba-oğulun birlikte seslendirdiği ‘Harbi Tutuldum’ son günlerin en çok konuşulanları arasında… Özellikle Z kuşağı, “Beni kendi kuşağım anlamadı gençler siz anlayın” diyen Mustafa Topaloğlu’nun ciddi fanı olmuş.
FRAGMAN KONUŞULDU
Sezonun iddialı komedisi ‘Meşru Gayrimeşru’ filmi 27 Eylül’de sinemaseverlerle buluşuyor. Filmin yayınlanan uzun fragmanı oldukça ses getirdi.

Yapımcılığını Orhan Şeddatlı’nın üstlendiği, Ömer Kaydı tarafından yazılıp yönetilen filmde Kemal Uçar, Şahin Sarsu, İbrahim Temizoğlu, Yusuf Uyar, Barış Akkoyun gibi genç kuşak oyunculara duayen Erkan Can eşlik ediyor. Film, telefon dolandırıcılarının eline düşen, aynı zamanda baktığı davalar yüzünden baskı gören bir hukuk profesörünün yaşadıklarını anlatıyor.
FİYAT TARTIŞMASI
ANADOLU yakasında ‘Gülmeyen kokoreççi’ olarak nam salan Durmuş Usta’nın fiyat tarifesi günlerdir sosyal medyada çok konuşuluyor.

Yarım ekmek kokoreç 280, çeyrek 250 lira… Birçok kişi böyle bir matematiğin nasıl ortaya çıktığını tartışıyor.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>GENÇ VE OTORİTER BAŞHEKİM GELİYOR
Gazeteci Birsen Altuntaş’ın haberine göre; Büşra Pekin, Asena Bülbüloğlu’nun yapımcılığını üstlendiği MF Yapım imzalı dizinin başhekim Süreyya’sını oynayacak. Genç ve otoriter başhekim Süreyya’nın hastaneye gelişi dengeleri değiştirecek. Neslihan Yeşilyurt’un yönetmen koltuğunda oturduğu, Ayça Üzüm ve ekibinin yazdığı dizinin yeni sezon çekimleri 5 Eylül’de başlayacak. Dizinin planlanan yeni sezon ilk bölümü ise 17 Eylül’de ekrana gelecek.


Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Manken ve oyuncu Yaşar Alptekin her şeyi ardından bırakmış ve maneviyata yönelmişti.

Yaşar Alptekin, son olarak Eminönü’ndeki Marputçular Camii’nde verdiği vaazı sosyal medya hesabından paylaşmıştı.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Yaşar Alptekin, verdiği vaazda cemaate hayatındaki değişimden bahsederek anne-babanın hayır duasının önemini anlatmıştı.

Kendine bambaşka bir hayat kuran Yaşar Alptekin evinin kapısını merak edenler için açtı.

Yaşar Alptekin’in eşi ile yaşadığı 4 katlı villası adeta bir müze gibi.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
1.Bölüm Özeti:
“Gelin ata binmiş ya nasip demiş…”
Babası görev yeri Denizli’de bir suikast sonucunda şehit edilen Mahir, yirmi yıl sonra bir komiser olarak babasının katilinden intikam almak için şehre döner.

Ancak şehre geldiği ilk gün mistik bir şekilde tanıştığı güzeller güzeli bir Yörük kızına aşık olur. Adını bir türlü öğrenemediği bu masal perisi gibi kıza Şehrazad ismini takar.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Bir yandan aşık olduğu Şehrazad’ı ararken bir yandan babasının katili Kürşat Kilimci’nin açık vermesini bekleyen Mahir beklediği fırsatı Kürşat’ın kızının düğününde yakalayacağını anlar.
Bir Gece Masalı 1. Bölüm Fragmanı izle

Ancak henüz bilmese de bu düğün Mahir’in hayatının sonsuza kadar değişeceği ve bir gece masalının başlayacağı yerdir.

DİĞER FOTOĞRAFLAR İÇİN İLERLEYİNİZ
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Yer aldığı filmlerle adını tüm Türkiye’ye duyuran Yeşilçam’ın en güzel kadın oyuncularından Ahu Tuğba 69 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Uzun bir süredir ABD’de kızı Anjelik ile yaşayan Ahu Tuğba, geçtiğimiz nisan ayında büyük bir trafik kazası geçirmiş, 8 saatlik operasyonun ardından 3 hafta yoğun bakımda tedavi görmüştü.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Bu süreçte bir türlü toparlanamayan Ahu Tuğba ile Miami’deki evinde kızı Anjelik ilgileniyordu.

Ölümü ile sanat camiasını yasa boğan Ahu Tuğba’nın son anlarında da yanında kızı Anjelik vardı

Ahu Tuğba, dün Miami’deki evinde hayata veda etti.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Bir dönem çılgın danslarıyla ekranlarda yer alan, özellikle Ahu Tuğba’nın büyük aşkı olarak nam salan, modellik ve oyunculuk yapan Meriç Erkan geçmişe sünger çekti ve kendini maneviyata verdi.

Meriç Erkan, bir döneme damga vuran isimlerin arasındaydı. Cüppe ve sarıklı haliyle gündem olan Meriç Erkan, yaşadığı değişimi anlatırken gözyaşlarına boğulmuştu.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Bir dönem televizyon programlarının en meşhur isimleri arasında yer alan Meriç Erkan, katıldığı izdivaç programları ile hafızalara kazınmıştı.

Artık bambaşka bir hayat yaşayan Ahu Tuğba’nın eski aşkı Meriç Erkan maneviyata yönelmiş ve hem görüntüsünü hem adını değiştirmişti.

Ahu Tuğba’nın 69 yaşında hayatını kaybetmesi ile Meriç Erkan yeniden gündeme geldi.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Mehmet Ali Erbil’in büyük kızı Sezin Erbil, 2009 yılında Evren Yazgan ile hayatını birleştirmişti. 5 yıl kadar önce anneliği tadan Sezin Erbil’in kızına Elisa adını vermişti. Mehmet Ali Erbil’den torunu Esila ile kalpleri ısıtan paylaşım geldi…

3 çocuk babası ünlü şovmenin büyük kızı Sezin Erbil’den olan torunu Esila büyüdü de okullu oldu.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Dede olma mutluluğunu Esila ile yaşayan Mehmet Ali Erbil son olarak sosyal medya hesabından torununun okula başlayacağını paylaştığı kare ile duyurmuştu.

Mehmet Ali Erbil “Torunum okula başlıyor” demiş hayranlarından Esila’ya “Maşallah” yorumları yağmıştı.

Mehmet Ali Erbil torunu Elisa’yı okulun ilk günü yalnız bırakmadı…
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
1978 yılında Türkan Şoray’la başrolü paylaştığı “Sultan” filmindeki Kemal rolüyle yıldızı parlayan Bulut Aras, uzun yıllar sonra yürüyüş yaparken böyle görüntülendi.

71 yaşındaki usta oyuncu değişimiyle dikkat çekerken sevenlerine selam ve sevgilerini iletti: “Beni sevenlere, sayanlara selam ve sevgilerimi sunuyorum. Her şey için çok teşekkür ederim” dedi.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

DİĞER FOTOĞRAFLAR İÇİN İLERLEYİNİZ

BULUT ARAS KİMDİR?
15 Mart 1953’te Denizli’nin Yukarışamlı köyünde 10 çocuklu bir ailede doğdu. Çocuk yaşlarda pamuk tarlalarında ırgatlık yaptı.

Denizli Ticaret Lisesi’ni bitirdikten sonra, Marmara Üniversitesi Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oldu.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Yer aldığı Yeşilçam filmleri ile hafızalara kazınan Ahu Tuğba, uzunca bir süredir ABD’de yaşıyordu. 69 yaşındaki sanatçı Ahu Tuğba’dan dün gelen acı haber sevenlerini ve sanat camiasını hüzne boğdu.

Ahu Tuğba, Miami’deki evinde hayata gözlerini yumdu.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Ahu Tuğba, bir süredir ileri seviye astımla mücadele ediyordu.

Oyuncu, geçtiğimiz nisan ayında da trafik kazası geçirmiş, 8 saatlik operasyonun ardından 3 hafta yoğun bakımda tedavi görmüştü.

Yeşilçam yıldızı Ahu Tuğba’nın ölümü biricik kızı Anjelik’i yıktı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>MF Yapım’ın imza attığı, hikayesi ve oyuncu kadrosuyla ekranın en özel dizileri arasında yer alan Taş Kağıt Makas Hayatın Oyunu dizisinin okuma provası yapıldı. Başarılı oyuncu, Uğur Güneş’in yazdığı dizinin yeni karakteri yeraltı dünyasının kilit ismi Mafya Marko’yu oynayacak. Dizinin sevilen oyuncuları yeni sezon öncesi okuma provasında bir araya geldi. Yeni sezonda neler yaşanacağı ise merak konusu oldu.




Ecem AltanHaberler.com – Magazin
Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Ticaret Bakanlığı, fenomenlere nefes aldırmıyor. Gizli reklam yapanlara tek tek cezalar gelmeye devam ediyor.
Kitabının linkini verdiği için ceza yiyen bir isim de klinik psikolog ve yazar Esra Ezmeci oldu.
550 BİN TL ÖDEDİ
Show Haber’e konuşan Ezmeci, bu cezanın kendisine önce yazılı olarak geldiğini dile getirdi ve tam tamına 550 bin TL ödediğini açıkladı. Bu cezayı fazla bulan Ezmeci, “Oradaki linki verirken bir ibare yazmamız gerekiyormuş. Bunu o dönem bilmiyordum.Oldukça caydırıcı, çok doğru bir şey.” ifadelerini de kullandı.
Daha önce beş farklı markanın reklamını yaptığı ve gizlediği için 550 bin TL para cezası ödemişti.

Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Ekranlarda yer alan birçok başarılı projede rol alan güzel oyuncu Melisa Şenolsun, Masumlar Apartmanı dizisinde canlandırdığı ‘Rüya’ karakterini canlandırmıştı.
“Aşk Evlilik Boşanma” dizisi için anlaşma sağlayan Şenolsun yeni sezon öncesi tatile çıktı.
Renkli bikinisi ile havuz kenarında poz veren Melisa Şenolsun, iddialı pozlarını deniz kızı ve güneş emojisi ile paylaştı.


Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Ünlü oyuncu Murat Yıldırım, yeni sezonun iddialı dizisi Gizli Bahçe ile anlaşma sağlamıştı.
GÖZÜNDEN AMELİYAT OLDU
Recai Karagöz’ün yönettiği dizide Demir adlı karizmatik bir mimara hayat verecek olan Murat Yıldırımdizi çekimlerine başlamışken küçük bir operasyon için ameliyat masasına yat,tı.
Seti rahatsızlığı yüzünden bir hafta durduran Yıldırım’ın yeniden sağlığına kavuşup yakında sete dönmesi bekleniyor.
İstanbul’un yanı sıra ilk bölüm sahnelerinin bir kısmı Fas ve Kıbrıs’ta çekildi.

Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Deren ve Derin Talu’nun annesi Defne Samyeli, tatilini sürdürüyor.
1 Temmuz’da 52 yaşına basan güzel isim, tatilde verdiği karelerle adından söz ettiriyor.
Tatilde verdiği pozları hayranlarının beğenisine sunan ünlü isim, kusursuz fiziğiyle hayranlarından yorum aldı.
GENÇ KIZLARI SOLLADI
1991’de Türkiye Güzeli seçilen Defne Samyeli, genç kızlara adeta taş çıkartıyor.
Samyeli, son olarak siyah bikinisiyle objektif karşısına geçti. Güzel isim Instagram’ın özelliğini de kullanarak, birkaç tane fotoğrafı aynı anda sıraladı.
GENÇLİK SIRRI HAKKINDA KONUŞTU
Defne Samyeli, daha önce gençlik sırrı hakkında; “Genetik çok önemli. Anneanneme çekmişim. Kendime bakmayı çok seviyorum. Bu yaşlanmama konusu insanlarda hastalık konusu haline geldi. Benim çocuklarım büyüdü. Ben yeniden 20’li yaşlarıma dönmüş gibi hissediyorum.” demişti.




Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
REHA MUHTAR YOĞUN BAKIMA KALDIRILDI
Reha Muhtar, evvelsi gece evinin merdivenlerinden düşmesi sonucu yaralanarak, kaldırıldığı hastanede entübe edilmişti. Muhtar’ın tedavisi hastanede devam ederken, velayeti babası Muhtar’da olan Poyraz’ın annesi oyuncu Deniz Uğur, şarkıcı Nilüfer ve evlat edindiği kızı Ayşe Naz Yumlu tarafından oğlunun alıkonulduğunu iddia etmişti. Deniz Uğur, avukatı aracılığıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına şarkıcı Nilüfer ve kızı Ayşe Naz Yumlu hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Savcılığa sunulan dilekçede, Poyraz hakkında Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü Çocuk Büro Amirliği’ne kayıp ihbarı yapıldığı da yer almıştı.

MUHTAR’IN ESKİ EŞİ BASIN TOPLANTISI DÜZENLEDİ
Deniz Uğur, yaptığı basın açıklamasında yasal olarak oğlu Poyraz’ın kendisinde olması gerektiğini belirterek, şunları söyledi: “Benden önce Seren Serengil hastaneye ulaştı. Ben o sırada 112’yi aradım. Dedim ki, ‘Çocuğumun nerede olduğunu bilmiyorum, hastaneden bilgi alamıyorum. Babası yoğun bakımda olduğu için benim yanımda olması gerekir. Çünkü çocukla ilgilenecek durumda değilken annesi olarak bana teslim edilmesi gerekir. Nerede olduğunu bilmiyorum’ dedim.
“ÇOCUĞUMUN AYŞE YUMLU’NUN YANINDA OLDUĞUNU SEREN SERENGİL SÖYLEDİ”
Polisler babasının evine gittiler, orada kapıyı açan olmadı. Oğlumun yanında Ayşe Nazlı Yumlu’nun bulunduğunu ben hastaneye gitmeden önce Seren Serengil’den öğrendim. Seren, ‘Poyraz burada, yanında Ayşe Nazlı var’ dedi. Derhal hastaneye gittim, yönetimle konuştum. ‘Çocuğum nerede?’ dedim. Babasının durumunu ve kaç gün hastanede kalacağını öğrenmek istedim. Hastane yönetimi bana bilgi olarak Reha Muhtar’ın durumunun ne olacağını henüz söyleyemeyeceklerini belirtti.

“ÇOCUĞUM KAZA ANINDA YANINDAYMIŞ”
Çocuğum da kaza anında yanındaymış, ambulansı o çağırmış. Dolayısıyla çocuğumun da bir psikolojik desteğe ihtiyacı var. Hastaneden Ayşe Nazlı ile ayrıldığını söylediler. Sorumluluk yasal olarak o an tamamen bende olmasına rağmen Ayşe Naz Yumlu’yla beraber hastaneden ayrıldığını söylediler. Nilüfer Hanım’ın menajerine ulaştık. Oğlumun benim yanıma getirilmesi gerektiğini söyledik. Bize telefonlarını vermedikleri gibi onlara da ulaşamadıklarını söylediler. Avukatım da bir yandan ulaşmaya çalışıyordu, polis de ulaşmaya çalışıyordu.”
“POLİSLER NİLÜFER’İN EVİNDE KİMSEYİ BULAMADILAR”
Bu olayın çocuk kaçırma olduğunu vurgulayan Uğur sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Ben hastaneden çıktıktan sonra işlemleri başlatmak üzere ve şikayetçi olmak üzere çocuk kaçırma suçundan hemen karakola gittim. Polisler de Nilüfer Hanım’ın evine gittiler, orada da kimseyi bulamadılar. Çocuğumun nerede olduğunu hiç kimse öğrenemedi. Ben neye üzüleceğimi şaşırmış durumdayım. Ben ne yapacağımı bilmiyorum şu anda. Ben 24 saatten fazladır çocuğuma ulaşmaya çalışıyorum, çocuğum benimle konuşturulmuyor.

“BU ÇOCUK KAÇIRMADIR”
Yanında çocuğum hakkında hiçbir yetkisi olmayan insanlarla. Bu olayın magazinle bir alakası yok, bu adli bir olay. Bu çocuk kaçırmadır. Dış kapının mandalı olan insanlar hiçbir yasal hakları, yükümlülükleri olmamasına rağmen benim çocuğumu benden kaçırıyorlar. Bir şey mi saklıyorlar? Poyraz’ı neden benden ve devlet görevlilerinden uzak tutmaya çalışıyorlar? Kazanın olduğu gecenin daha erken saatlerinde Reha Bey’in oğlumla birlikte bir restoranda olduğunu, çok yüksek miktarda alkol tükettiğini, sonra kendinde olmayan bir şekilde yere kapaklandığını, hala arabayı kendisinin kullanmak istediğini, oğlumun orada sinir krizi geçirdiğini, ‘Baba ne olur arabayı sen kullanma’ dediğini görgü tanıkları söylüyorlar.
“ÇOCUK ZORLA ARABAYA BİNDİRİLMİŞ”
Bu herkesin gözü önünde olmuş bir şey. Ardından da çocuk zorla arabaya bindirilmiş ve gidilmiş. Bu insan beyin kanaması geçirdiyse yolda da geçirebilirdi. Alkol aldığı için kaza yapmış olabilirdi, benim oğlum bugün hayatta olmayabilirdi. Hukuki olarak suç duyurusunda bulundum. Yargılanacaklar. Reha Muhtar’ın içkiyi fazla kaçırdığında saldırganlaştığını ve çocuğun üstüne yürüdüğünü Seren Serengil mahkemede anlatmıştı. Her şey olmuş olabilir.”
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Melisa Sözen, Fransız ‘Le Bureau des Legendes’ dizisinin üçüncü sezonunda yer aldı. Dizide YPJ’li bir kadın terörist rolünü canlandıran Sözen’in dizideki fotoğraflarının sosyal medyada yayılması, oyuncuya tepkileri beraberinde getirdi. Öte yandan Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu’nun 25 Haziran tarihinde oyuncu Sözen ile bir araya geldiği sosyal medya paylaşımı bazı kullanıcılar tarafından tepkilere sebep oldu. Sosyal medya platformu X üzerinden “Sanatın farklı dallarında harikalar yapan kıymetli dostlarım Hasibe Eren, Melisa Sözen ve Harun Tekin’e nazik ziyaretlerinden dolayı teşekkür ederim” notuyla paylaşım yapan Etimesgut Belediye Başkanı Beşikçioğlu’na sosyal medya kullanıcıları tepki gösterdi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İzmir, Bolu, Aydın ve Manisa’da çıkan orman yangınlarının ardından, ekiplerin müdahalesi sürüyor.
Ekipler söndürmek için canla başla çalışıyor ancak yanan yerlerde de hasar büyük…
Yangınların sona ermesinin akabinde yeniden yeşillendirme çalışmaları yapılacak.
Bu çalışmalara ise Demet Akalın da destek vermek istiyor…
ÇAĞRI YAPTI
Sosyal medya hesabını aktif kullanan Akalın, yeni bir paylaşım daha yaptı ve ünlü isimlere bir çağrıda bulundu. Şarkıcı, İzmir’den fidan dikimi başlatılmasını teklif etti.

“BÜYÜK FİDAN DİKİMİ”
Demet Akalın çağrısında, “Sanatçılar başta olmak üzere büyük fidan dikimi başlatalım İzmir’den..” ifadelerine yer verdi.

Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Ünlü oyuncu Aydemir Akbaş’ın ardından bir isim daha aramızdan ayrıldı…
Unutulmaz ‘Hababam Sınıfı’ filminde ‘Bacaksız’ lakaplı öğrenci rolüyle tanınan Tuncay Akça (60) kalp krizi geçirdi.
KALP KRİZİ NEDENİYLE YAŞAMINI YİTİRDİ
Ünlü oyuncu kalp krizi sonucu İstanbul’da hayatını kaybetti.
Akça’nın ölüm haberini menajeri Kıvanç Terzioğlu sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla duyurdu.

SON YOLCULUĞUNA UĞURLANDI
Öte yandan Akça’ya sevenleri son görevini yerine getirdi.
Hababam Sınıfı’nda ‘Bacaksız’ rolüyle tanınan oyuncu Tuncay Akça, Üsküdar Şakirin Camii’nde son yolculuğuna uğurlandı.
Akça’nın cenazesine Hababam Sınıfı’ndaki rol arkadaşları Ahmet Arıman ve Teoman Ayık da katıldı.
Törene Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürü Birol Güven, Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel, sinema oyuncuları Ahmet Arıman ve Teoman Ayık ile birlikte Akça’nın ailesi, rol arkadaşları ve çok sayıda seveni katıldı.
Tuncay Akça’nın cenazesi, ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

“ÇOK GÜZEL HATIRALAR BIRAKTI BİZE”
Cenaze töreninde konuşan Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürü Birol Güven, “Türk sinemasının en büyük özelliği gerçekten çok sıcak duygular yaşattılar bize. Çok sıcak yapımlardı, mahalle duygusu, aile duygusu. Bunu inşa eden tabi ki başrol oyuncularıydı ama yan rollerimiz belki de onlardan bile daha önemliydi. Bunun da tabi ki Tuncay Bey çok güzel bir örneğiydi. Çok güzel hatıralar bıraktı bize” dedi.
“ÇOK GÜZEL HATIRALAR BIRAKTI BİZE”
Cenaze töreninde konuşan Birol Güven, “Biliyorsunuz ki Türk sinemasının en büyük özelliği gerçekten çok sıcak duygular yaşattılar bize. Çok sıcak yapımlardı, mahalle duygusu, aile duygusu. Bunu inşa eden tabi ki başrol oyuncularıydı ama yan rollerimiz belki de onlardan bile daha önemliydi. Bunun da tabi ki Tuncay bey çok güzel bir örneğiydi. Çok güzel hatıralar bıraktı bize. Ne diyelim hayat böyle, biraz genç yaşta kaybettik kendisini. Mekanı cennet olsun” diye konuştu.

“HALKIMIZIN ÇOK SEVDİĞİ, ÇOK DÜZGÜN BİR İNSANDI”
Sinema oyuncusu Ahmet Arıman, “Çok kötüyüz, ben hala şoktayım. Hala daha bir şey atlatamadım gibi hissediyorum. Biz bugün yemeğe gidecektik onunla beraber. Sabahleyin gelen haberle biz mahvolduk. Öyle bir hastalığı tamam ama hastaneye yatması gibi bir durum yoktu yani. Bizim her gün beraber olduğumuz, her gün işlere gittiğimiz mesai arkadaşımız, çok yakın birisi bizim için. Halkımızın çok sevdiği bir insan, çok sevdiği çok düzgün bir insandı” dedi.

“ÇOCUKLUĞUNDAN BERİ FİLMLERDE YER ALIYORDU”
Akça’nın rol arkadaşı Teoman Ayık ise, “Tuncay benim için çok değerli ama Türk sineması için de değerli bir arkadaşımızdı. Türk sinemasından bence bir yıldız kaydı. Çocukluğundan beri filmlerde yer alıyordu. Bizim birlikte kurduğumuz Yeşilçam grubu da vardı. O grupla önümüzdeki hafta programımız vardı, 2 gün önce buluştuk ama kısmet değilmiş” dedi.

TUNCAY AKÇA KİMDİR?
16 Aralık 1963 yılında Kastamonu’da dünyaya geldi. Tuncay Akça, Hababam Sınıfı’nda “Bacaksız” lakaplı rolü ile tanındı.
Yol Filminde Yusuf karakterini oynadı. 1995-2002 yılları arasında ise Bizimkiler dizisinde manav Adem rolüne hayat verdi.


Haber Kaynağı: Demirören Haber Ajansı (DHA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Galatasaray’ın yıldız futbolcusu Mauro Icardi ile Wanda Nara’nın evliliklerinde yaşanan ayrılık haberleri gündeme gelmişti.
Bir süredir ayrı yaşamlarını sürdüren çiftin, yakında tamamen ayrılmaları bekleniyor.
Sosyal medya paylaşımlarına devam eden Wanda Nara, Instagram hesabından paylaştığı bir fotoğrafla dikkatleri üzerine çekti. Nara, ünlü bir şarkıcıyla dudak dudağa olduğu anları takipçileriyle paylaştı.

KONSERDE DUDAK DUDAĞA ÖPÜŞTÜ
Arjantin’de Buenos Aires’in en büyük konser alanlarından biri olan Movistar Arena’da sahne alan Wanda Nara, şarkı söylediği anlarda Arjantinli ünlü şarkıcı Catriel Guerreiro ile dudak dudağa poz verdi.
O anlar kısa sürede viral oldu ve sosyal medyada geniş yankı uyandırdı.


Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Dilan Çıtak ve İbrahim Tatlıses arasında soğuk rüzgarlar esiyor…
Babasıyla daha önce mal paylaşımı nedeniyle tartışan Çıtak geçtiğimiz aylarda arayı düzeltti.
Ancak baba-kızın ilişkisine nazar değdi ve ipler bu defa tamamen koptu. Çıtak, sosyal medyadan soyadını kaldırmak için harekete geçti.
SAHNEDEN GÖNDERME YAPTI
Yaşanan bu gelişmelerin ardından Dilan Çıtak, bir hamle daha yaptı ve Ercan Saatçi’nin sahnesine konuk oldu.
Burada küs olduğu babasının “Aramam” şarkısını seslendiren Çıtak, göndermede bulundu. Dilan Çıtak’ın şarkıyı seslendirmesi ise seyircilerden de büyük alkış aldı.

İBRAHİM TATLISES: “DERDİ İDO”
İbrahim Tatlıses ise geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, “Benim soyadımı kullanmasın! Dilan Çıtak’ın tek derdi İdo Bey’dir.” demişti.

Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail Golan Tepeleri’ne yönelik saldırının ardından Orta Doğu’da savaşı yayma noktasına getirdi. Geçtiğimiz günlerde misilleme olarak Lübnan’ın başkenti Beyrut’u vurarak çok sayıda sivilin ölümüne yol açan İsrail, Lübnan’ı yine vurdu.
İsrail’in Orta Doğu’daki peş peşe saldırılarının ardından ülkeler bir bir vatandaşlarına “Lübnan’ı ve Tel Aviv’i terk edin” çağrılarında bulundu. Ayrıca çok sayıda hava yolu şirketi İsrail ve Lübnan’a uçuşları durdurdu. Son olarak İngiltere’den dikkat çeken bir açıklama geldi.
İNGİLTERE: ASKERİ OPERASYONA HAZIRIZ
İngiltere, Lübnan’dan tahliye operasyonuna ihtiyaç duyulması halinde askeri varlıklarının hazır olduğunu açıkladı. İngiltere Dışişleri Bakanlığı, bölgedeki büyükelçiliklere destek sağlamak için “Gerekirse İngiliz askeri kuvvetleri Orta Doğu’ya gönderilecek” açıklamasında bulundu.
İngiliz askeri nakliye helikopterleri Lübnan için yüksek alarm durumuna geçti. İngiliz ordusu, gerek duyulması halinde diplomatik personellerinin Orta Doğu’dan tahliye edilmesine hazır olduğunu bildirdi.
İSVEÇ BEYRUT BÜYÜKELÇİLİĞİNİ TAŞIYOR
İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billstrom İsveç Radyosu’na yaptığı açıklamada, elçilik personeline Beyrut’tan Kıbrıs’a gitmelerini söylediklerini ve Beyrut Büyükelçiliği’ni geçici olarak başka bir yere taşımayı planladıklarını söyledi.
Billstrom, kararın başlangıçta Ağustos ayı için alındığını ancak güvenlik durumuna bağlı olarak uzatılabileceğini aktardı.
ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ UYARDI!
ABD’nin Beyrut Büyükelçiliği, vatandaşlarına yaptığı güvenlik uyarısında, “Lübnan’dan ayrılmak isteyenleri, uçuş hemen olmasa veya tercih ettikleri rota takip edilmese bile kendilerine uygun herhangi bir bileti almaya teşvik ediyoruz.” ifadesini kullandı.
Büyükelçilikten ülkedeki vatandaşlara yapılan uyarıda, birtakım hava yolu şirketlerinin “bölgeye uçuşlarını iptal ettiği” ancak ticari uçuşların devam ettiği belirtildi.
RUSYA: LÜBNAN’I TERK EDİN
Rusya, vatandaşlarına Lübnan’ı derhal terk etmeleri çağrısında bulundu.
Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, olası bir savaş ihtimaline karşı vatandaşlarından Lübnan’ın terk edilmesi istendi.
THY UÇUŞLARI DURDURDU
Türk Hava Yolları (THY), bu gece İran’a yapılması planlanan bazı uçak seferlerini iptal ettiğini duyurdu. Seferlerin sabah saatlerinde yapılacağı öğrenildi.
Pegasus Hava Yolları, İran, Irak ve Ürdün’e yapacağı seferlerde değişikliğe gitti. Uçuş güvenliği nedeniyle alınan yeni kararla, Pegasus tarafından İran, Irak ve Ürdün’e planlanan gece seferleri gündüz yapılacak.
AİR FRANCE BEYRUT UÇUŞLARINI ASKIYA ALDI
Fransız hava yolu şirketi Air France’ın, Lübnan’ın başkenti Beyrut’a 6 Ağustos’a kadar uçuşlarını askıya aldığı bildirildi.
Air France yolcu hizmetlerinden edindiği bilgiye göre, Fransa’nın başkenti Paris ile Beyrut arasındaki uçuşların tamamı, bölgedeki güvenlik durumu nedeniyle 6 Ağustos’a kadar iptal edildi.
AZERBAYCAN
Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, bölgede hızla değişen güvenlik durumu dikkate alınarak, Azerbaycan vatandaşlarının zorunlu olmadıkça Lübnan’ı ziyaret etmemeleri ve ülkede yaşayan vatandaşların en kısa sürede oradan ayrılması gerektiği belirtildi.
Açıklamada ayrıca Lübnan’da bulunan Azerbaycan vatandaşlarının korunma ve güvenlik kurallarına uymaları ve nüfusun yoğun olduğu yerlerden uzak durmaları istendi.
POLONYA VE MACARİSTAN UÇUŞLARI DURDURDU
Orta Doğu’da artan gerilim hava yolu şirketlerini etkiledi. Polonya hava yolu şirketi LOT tarafından dün yapılan açıklamada Polonya-İsrail ile Polonya-Lübnan uçuşlarının askıya alındığı belirtildi. Bölgede gerilim ve çatışmaların artması nedeniyle uçuşların askıya alındığı aktarılırken, İsrail uçuşlarının çift taraflı olarak 4, 5 ve 6 Ağustos’u da kapsayacak şekilde uzatıldığı bildirildi.
Öte yandan, Macar hava yolu şirketi Wizzair de geçici olarak tüm İsrail ve Ürdün uçuşlarını çift taraflı olarak askıya aldığını duyurdu. Bölgede durumun giderek gerginleşmesi dolayısıyla böyle bir karar aldıklarını duyuran Wizzair, söz konusu karardan etkilenen yolculara bilet ücretlerini iade edeceklerini aktarırken, arzu eden yolcuların ise bilet tarihlerini ücretsiz şekilde değiştirebileceklerini bildirdi.
İSVİÇRE
İsviçre Uluslararası Hava Yolları (Swiss), Orta Doğu yaşanan son gelişmeler nedeniyle Zürih ile Tel Aviv arasındaki uçuşları karşılıklı durdurdu.
Zürih ile Tel Aviv arasındaki uçuşlar, 8 Ağustos’a kadar “mürettebat ve yolcuların güvenliği” gerekçesiyle askıya alınırken, 29 Temmuz’da Zürih ile Beyrut arasındaki uçuşların askıya alınma süresi de 12 Ağustos’a kadar uzatıldı.
ALMANYA
Alman hava yolu firması Lufthansa, güvenlik gerekçesiyle Beyrut ve Tel Aviv’e uçuşlarını askıya aldı. Hava yolu şirketinden yapılan açıklamada, 8 Ağustos’a kadar Tel Aviv’e uçulmayacağı ve daha önce alınan Beyrut’a uçmama kararının kapsamının da 12 Ağustos’a kadar uzatıldığı belirtildi.
Karara gerekçe olarak bölgede kötüleşen güvenlik durumu gösterildi, uçuşların yeniden başlatılmasıyla ilgili “sahadaki durumun izleneceği” kaydedildi.
HİNDİSTAN
Hindistan hava yolu firması Air India, Orta Doğu’daki gelişmeler nedeniyle Tel Aviv’e ve bu kentten yaptığı uçuşları durdurma kararı aldı.
Hava yolu şirketinden yapılan açıklamada, “Orta Doğu’nun bazı bölgelerinde devam eden durum göz önünde bulundurularak, Tel Aviv uçuşlarımızı 8 Ağustos’a kadar askıya aldık.” ifadesi kullanıldı.
İTALYA
İtalya’nın bayrak taşıyıcı hava yolu firması ITA’nın X hesabından yapılan açıklamada, Tel Aviv’e ve bu kentten planlanan uçuşların 6 Ağustos’a kadar askıya alındığı belirtildi.
Açıklamada, karara gerekçe olarak “Orta Doğu’daki gelişmeler ile yolcu ve mürettebatının güvenliği” gösterildi.
POLONYA
Polonya haber ajansı PAP’ın haberinde, Polonya’nın ulusal hava yolu şirketi LOT’un güvenlik gerekçesiyle 3-4 Ağustos’ta Lübnan ve İsrail’e planlanan 8 uçuşunu iptal ettiği bilgisine yer verildi.
Hollanda Kraliyet Havayolu KLM de İsrail uçuşlarını 26 Ekim tarihine kadar iptal ettiğini duyurdu.
FRANSA VE YUNANİSTAN
Lübnan’ın başkenti Beyrut’a uçuşlarını askıya alan hava yolu şirketleri arasında Yunanistan’ın Aegean Havayolları ve Almanya’nın Condor Havayolları da yer aldı.
Aegean ve Condor Havayolları, Orta Doğu’da artan gerilim nedeniyle Atina’dan Beyrut’a uçuşlarını 1 Ağustos’a kadar askıya aldığını duyurmuştu. Air France da Paris-Charles de Gaulle ile Beyrut havalimanları arasındaki uçuşlarını 2 günlüğüne durdurduğunu duyurmuştu.
SİNGAPUR
Singapur Havayollarından (SIA) yapılan açıklamada, Orta Doğu’da yükselen gerilim nedeniyle uçuşlarda İran hava sahasının kullanılmayacağı ve alternatif rotalara başvurulacağı belirtildi.
“Amsterdam, Brüksel, Kopenhag, Frankfurt, İstanbul, Londra, New York, Manchester, Milano, Münih, Paris, Roma ve Zürih” uçuşlarının bu durumdan etkileneceği ifade edilen açıklamada, “Orta Doğu’daki durumu yakından izlemeye devam edeceğiz ve uçuş rotalarımızı gerektiği gibi ayarlayacağız.” ifadesi kullanıldı.
BEN GURION HAVALİMANINDA SON DURUM
İsrail basınına göre, Tel Aviv’deki Uluslararası Ben Gurion Havalimanı’nın resmi internet sitesi geçici bir arıza nedeniyle çökerken, havalimanı normal faaliyetine devam ediyor.
Havalimanı işletmesinden yapılan açıklamada, arızanın siteye yapılan girişlerin yoğunluğundan kaynaklandığının anlaşıldığı ve sorunun giderilmeye çalışıldığı ifade edildi.
GOLAN TEPELERİ SALDIRISI
27 Temmuz Cumartesi akşamı, Mecdel Şems kasabasındaki futbol sahasına bir roket düştü. Azınlık Dürzi topluluğundan 12 İsrailli çocuk ve genç öldürüldü.
İsrail, Hizbullah’ın saldırıyı Lübnan içinden atılan İran yapımı bir roketle düzenlediğini iddia etti. ABD de Hizbullah’ı suçladı. Hizbullah ise kesin bir dille saldırının arkasında olmadığını söyledi.
BEYRUT VURULDU, ŞÜKÜR ÖLDÜRÜLDÜ
Hizbullah, Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta düzenlenen İsrail saldırısında üst düzey komutanlarından Fuad Şükür’ün öldürüldüğünü doğruladı.
Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesinde düzenlenen saldırıda, en az 4 kişi daha öldürüldü, 10’larca masum sivil yaralandı. Ölenler arasında iki çocuk da bulunuyor. 10 yaşındaki Hassan ve 6 yaşındaki kız kardeşi Amira toprağa verildi. Saldırıda bölgedeki birçok ev hasar aldı.
]]>Sincar’ın Gopel köyünden İsmail Guli Mahmud, 10 yıldır kamplarda yaşıyor.
AA’ya konuşan Mahmud, “Sincar’da emniyet yok. Durum çok kötü. Hâlihazırda daha da kötüye gidiyor. PKK var, Haşdi Şabi var ve başka silahlı güçler de var. Sincar’da nelerin yaşandığını bilemiyoruz. Su yok, elektrik yok. Gittiğimde suyu satın almak zorunda kalacağım. Buna benzer temel sorunlar var. Döndüğümüzde kalacak bir evimiz yok.” dedi.
Irak hükümetine çağrı yapan Mahmud, hükümetin geri dönebilenlere evlerini yapabilecekleri şekilde maddi yardımda bulunması gerektiğini söyledi.

– “SİNCAR’A GİDENLER TEKRAR KAMPLARA GERİ DÖNMEK ZORUNDA KALIYOR”
Mahmud, “Evine dönmek isteyenlere ayrıca iş imkanları da oluşturulamadı. Mesela evine dönenler ne iş yapacak?. Irak hükümetinin vereceği 4 milyon dinar (yaklaşık 2 bin 700 dolar) çok yetersiz. Bu parayla bir oda bile yapamazsınız.” şeklinde konuştu.
PKK mağduru Sincarlı Mahmud, şöyle devam etti:
“Sincar güvenli hale gelirse, istikrar olursa, su ve elektrik gelirse dönmek isteriz. Şu an Sincar’a gidenler tekrar kamplara geri dönmek zorunda kalıyor. Çünkü orada yaşam imkanları yok. Çadırların altındaki yaşam, DEAŞ’ın elindeki şartlar gibidir. Sürekli olarak çadırlarımız yanıyor. Irak hükümeti bu konuya el atmalı ve Yezidilerin bu haline çare bulsun.”

– “ANNELERİMIZ VE KIZ KARDEŞLERİMİZ HALA DEAŞ’IN ELİNDE”
Sincar’ın Tilbenat köyünden Salim Kori de 3 Ağustos 2014’te DEAŞ’tan kaçan Yezidilerden biri.
Kori, “3 Ağustos tarihi bizim için çok acı bir gün ve bu tarihi her sene büyük bir hüzünle anıyoruz. Annelerimiz ve kız kardeşlerimiz hala DEAŞ’ın elinde. Kadınlarımızı DEAŞ’ın elinden kurtaramadık.” dedi.
– “SINCAR’IN İDARESİNİN KİMİN ELİNDE OLDUĞUNU BİLMİYORUZ”
Kamptaki çadırlarda yaşamak istemediklerini dile getiren Kori, 10 yıldır sürdürdükleri bu durumun çekilmez boyutta olduğunu anlattı.
DEAŞ’tan kaçıp ve PKK nedeniyle evine dönemeyen Kori, şunları kaydetti:
“Çocuklar, kadınlar, erkekler ve gençler kimse bir gelecek göremiyor. Sincar’ın idaresinin kimin elinde olduğunu bilmiyoruz. Şehirde kim var emin değiliz. Orada hala Kaymakam yok. Nahiyelerde müdür yok. Kim yönetecek orayı? Şehrin kimin tarafından yönetileceğini bilseydik geleceğimizin ne olacağını tahmin edebilirdik. Uluslararası kamuoyu da gözünü Yezidilerin sorunlarına kapatmış durumda.”
Yıllardır kamp yaşamını sürdürmek zorunda kalan Sincar’ın Hanesor köyünden Usame Süleyman ise “Sincar’da istikrar yok. Orada her türlü değişik gruplar var. Çadırlarda yaşamaya mecburuz, çünkü gidecek başka yerimiz yok. Keşke Sincar’da başımızı sokabileceğimiz bir evimiz olsaydı da bu güneşin altında yaşamaktan daha iyiydi. Ancak Sincar’da yaşam çok zor.” ifadelerini kullandı.

– “SİNCAR ŞEHİR MERKEZINDE YASA DIŞI SİLAHLI GRUPLAR (TERÖR ÖRGÜTÜ PKK) VARLIĞI SÜRÜYOR”
Yezidilerin kutsal mekanlarından Laleş Tapınağı sorumlusu Said Cerdo ise DEAŞ tarafından kaçırılan veya öldürülen 3 bin kişinin akıbetinden hala haber alınamadığını söyledi.
“Sincar trajedisinin üzerinden 10 yıl geçti ancak Yezidilerin yaraları henüz iyileşmedi.” diyen Cerdo, Yezidiler’in hala kamplarda yaşayıp evlerine dönemediklerine işaret etti.
Cerdo, Sincar’da güvenli ortam oluşturulamadığını vurgulayarak, “Sincar şehir merkezinde yasa dışı silahlı grupları (terör örgütü PKK) varlığı sürüyor. Orada siyasi çekişme ortamı var. Sincar sığınmacılarına herhangi bir tazminat ödenmedi. Sincar’a yönelik bölgesel müdahaleler de Yezidilerin dönüşünün önünde engel teşkil etmektedir.” değerlendirmesi yaptı.

Erbil ile Bağdat arasında imzalanan Sincar Anlaşması’nın uygulanmamasını da eleştiren Cerdo, şöyle devam etti:
“Ne yazık ki Sincar’ın normalleştirilmesini öngören Erbil ve Bağdat arasında imzalanan Sincar Anlaşması hayata geçmedi. Irak hükümetinin bu anlaşmayı uygulama noktasında geri adım attığını görüyoruz. Irak hükümeti üzerinde bu anlaşmanın uygulanmaması için bölgesel bir baskı var. Irak hükümeti bu konuda cesur adım atmalı ve Sincar’daki şartların normalleşmesi için uluslararası kamuoyunun da desteğini almalı. Ancak Bağdat hükümeti, Yezidilerin evlerine dönebilmesi için şartları uygun hale getiremedi. O yüzden kampların kapatılması kararı yanlıştı. Her aileye 4 milyon dinar (2 bin 700 dolar) evlerine dönmeleri için yeterli değildir. Bu para ile hiçbir şey yapamazlar. Irak onlara çok iyi bir yardım sunmalıydı. Sincar olaylarından sonra Yezidilerin yurt dışına gidişi devam ediyor. Hükümet bu nedenleri ortadan kaldırmalıdır. O nedenlerden bir tanesi de Sincar’ın siyasi hesapların merkezi haline gelmesidir. Sincar ile ilgili alınan kararlar uygulanmıyor. Irak Anayasası ihlal ediliyor ve Yezidi soykırımı davası unutulmuş durumda.”



Bir dava adamı İsmail Haniye’nin portresi: Hayatını Filistin’e adadı



















Son dakika haberi: İran Devrim Muhafızları, önceki gün Tahran’da şehit edilen Hamas lideri İsmail Haniye’ye düzenlenen saldırının detaylarıyla ilgili yeni açıklama yaptı.
“HANİYE’YE SUİKASTI SİYONİST OLUŞUM GERÇEKLEŞTİRDİ”
Haniye’ye yönelik düzenlenen suikastın konutun Hamas liderinin kaldığı konutun dışından ateşlenen 7 kilogram savaş başlığı taşıyan kısa menzilli bir mermiyle düzenlendiği belirtilen açıklamada, “Suikastı Siyonist oluşum gerçekleştirdi ve ABD tarafından desteklendi” ifadelerine yer verildi.
İran, “İntikamın en uygun zamanda alınacağını” da vurguladı.
İRAN DAHA ÖNCE “FÜZE ÜLKE DIŞINDAN ATILDI” DEMİŞTİ
Suikasttan saatler sonra açıklama yapan İran, saldırının yerel saatle gece 02.00‘de ülke sınırları dışından atılan bir füzeyle gerçekleştiğini açıklamıştı.
BİNANIN DİĞER KISIMLARINDA HASAR YOK
Haniye’nin ağırlandığı İran Cumhurbaşkanlığı’na ait kompleksin içerisindeki misafirhanenin saldırı sonrası çekilen görüntülerinde misafirhane binasında sadece Haniye’nin bulunduğu katın vurulduğu ve binanın diğer kısımlarında hasar olmadığı görüldü.

CENAZESİ KATAR’DA DEFNEDİLDİ
Haniye için Katar’da cenaze töreni düzenlendi. Arap ve İslam dünyasından çok sayıda liderin katıldığı törende Türkiye heyeti de hazır bulundu. Haniye, Doha’nın 15 kilometre kuzeyindeki Luseyl kentinde defnedildi. Cenazede İsrail karşıtı sloganlar atıldı.

Türkiye’den de geniş bir heyet Doha’daki programda hazır bulundu.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın ile birçok milletvekili törene katıldı.

ABD MEDYASI: BOMBA 2 AY ÖNCE YERLEŞTİRİLDİ
ABD merkezli New York Times gazetesine bilgi veren kaynaklar, Haniye’nin kaldığı konuta 2 ay önce yerleştirilen bombanın uzaktan kumandayla patlatıldığını söyledi.
Haniye, daha önce Tahran’a geldiğinde birkaç kez bu misafirhaneyi kullanmıştı.

İran Devrim Muhafızları, ABD’nin suikastı desteklediğini söyledi. ABD’den ise yapılan açıklamada, “Saldırıdan haberimiz yoktu” denilmişti. Filistin Yasama Konseyi Üyesi Mustafa Bargusi de suikastın ABD’nin bilgisi olmadan gerçekleşmesinin “imkansız” olduğunu vurgulayarak, “Bildiğim bir şey var ki o da İsrail’in bu suikastı ABD’nin bilgisi olmadan gerçekleştirmiş olmasını hayal etmek çok zor” ifadelerini kullanmıştı.

Haniye’ye düzenlenen suikasttan hemen önce işgalci İsrail’in Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD’yi ziyaret etmiş ve Kongre’de konuşma yapmıştı. Netanyahu’nun Kongre üyeleri tarafından alkışlanması tüm dünya kamuoyunda tepkiyle karşılanmıştı.
HANİYE, AİLESİNDEN BİRÇOK KİŞİYİ ŞEHİT VERDİ
Hayatı mücadeleyle geçen İsmail Haniye, ailesinden 60’a yakın ismi şehit verdi. Nisan ayında oğulları Hazem, Amir ve Muhammed, Şati Kampı’nda içinde bulundukları aracı İsrail’in bombalaması sonucu şehit olmuştu. Haniye’nin gelini İnas Haniye, acı haberden sonra yayımladığı videoda, “Bu dünya fanidir ve Allah’ın izniyle buluşmamız cennette olacaktır. Elveda milletin lideri” dedi.

Türkiye, suikasta sert tepki veren ülkelerden oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Siyonist barbarlık bugüne kadar olduğu gibi emellerine yine ulaşamayacaktır” dedi. Erdoğan ayrıca, Haniye’nin ailesini de telefonla arayarak başsağlığı diledi.

301 GÜNDÜR SOYKIRIM VAR
İsrail’in Gazze’deki 2,3 milyon Filistinliyi hedef aldığı soykırımda 301 gün geride kaldı. 7 Ekim 2023’ten bu yana 3 bin 457 katliam gerçekleştirildi, 39 bin 480 Filistinli şehit oldu. Öldürülenlerin 16 bin 314’ü çocuk, 10 bin 980’i ise kadın.

TV YAYIN AKIŞI 4 AĞUSTOS 2024 PAZAR
TV100 4 Ağustos 2024 Pazar yayın akışı
00:30 Haber Bülteni
01:30 Ali İhsan Varol İle Alfapetek
02:30 Gündem Özel
04:30 Haber Bülteni
05:00 Hafta Sonu Ana Haber
06:00 Haber Bülteni
06:30 Günden Kalan
07:00 Gün Uyanıyor
09:00 Magazin Hattı
10:00 Haber Bülteni
11:00 Haber Bülteni
12:00 Haber Bülteni
13:00 Haber Bülteni
14:00 Haber Bülteni
15:15 Ebru Doğdu İle Eğitim Yolculuğu
15:45 Haber Bülteni
17:00 Haber Bülteni
18:00 Ali İhsan Varol İle Alfapetek
19:00 Hafta Sonu Ana Haber
20:30 Başak Şengül İle Doğru Yorum
23:30 Cansu Canan Özgen İle Gündem Dışı
TV8 4 Ağustos 2024 Pazar Yayın Akışı
06:00 Dizi
07:00 Tuzak
08:00 Doğduğun Ev Kaderindir
09:00 Gençlik Rüzgarı
10:00 Yabancı Sinema / Sara’ya İki Katır
11:45 MasterChef Türkiye
15:00 Gazete Magazin Yaz / Yeni Bölüm
20:00 MasterChef Türkiye / Yeni Bölüm
00:15 MasterChef Türkiye
02:45 Gazete Magazin Yaz
04:00 Gençlik Rüzgarı
04:45 Yabancı Sinema
TRT 1 4 Ağustos 2024 Pazar Yayın Akışı
06:23 İstiklal Marşı ve Günün Program Akışı
06:25 Beni Böyle Sev
08:20 Yedi Numara
09:15 Yeditepe İstanbul
10:15 Alparslan: Büyük Selçuklu
13:00 Tugay Başyayla İle Lezzetli Tavsiye
14:05 Seksenler
16:40 Kod Adı Kırlangıç
19:00 Ana Haber
20:00 Yabancı Sinema “Bumble Bee”
22:15 Yabancı Sinema “Labirent Son İsyan”
01:00 Yabancı Sinema “Bumble Bee”
02:50 Alparslan: Büyük Selçuklu
STAR TV 4 Ağustos 2024 Pazar Yayın Akışı
07:00 İki Aile
09:00 Sefirin Kızı
10:30 Aramızda Kalsın
12:00 Vahe ile Tatildeki Mutluluk
14:15 Kiralık Aşk
16:30 Erkenci Kuş
19:00 Star Haber
20:00 Çok Güzel Hareketler 2
23:15 İstanbullu Gelin
02:00 Kiralık Aşk
03:30 Aramızda Kalsın
05:00 Türk Müziği
06:00 Erkenci Kuş
Show TV 4 Ağustos 2024 Pazar yayın akışı
06:00 Güzel Günler
08:00 İstasyon
10:00 Pazar Sürprizi
13:00 Şabaniye
15:15 Bahar
18:25 Hafta Sonu Ana Haber
20:00 Korkusuz Korkak
21:45 İyi Aile Çocuğu
23:30 Şabaniye
01:30 Korkusuz Korkak
03:00 İyi Aile Çocuğu
04:15 İstasyon
KANAL D 4 Ağustos 2024 Pazar Yayın Akışı
07:00 Yabancı Damat
09:45 Magazin D Pazar
13:00 Evrim Akın ile Ev Gezmesi
14:00 Masal Şatosu: Peri Hırsızı
16:15 Yalan
18:30 Kanal D Haber Hafta Sonu
20:00 Turnike
22:45 Password
01:30 Güneşi Beklerken
03:30 5N1K
04:15 Ya Çok Seversen
Kanal 7 4 Ağustos 2024 Pazar yayın akışı
06:30 Kanal 7’de Sabah
07:45 Yemin
10:50 TV Filmi
12:40 Şoray Uzun Yolda
14:50 Gezelim.com- Yeni Bölüm
15:10 Özlem Tunca İle Dünyayı Geziyorum- Yeni Bölüm
16:00 Her Halimle Sev
18:00 Hafta Sonu Haberleri
19:00 Emanet
21:20 Senindir Sol Yanım
23:15 Diriliş Ertuğrul
01:50 Masum
03:10 Seninle Yeniden
NOW TV 4 Ağustos 2024 Pazar Yayın Akışı
08:30 Çalar Saat Hafta Sonu
10:00 Şevkat Yerimdar
13:00 Yasak Elma
16:15 Hudutsuz Sevda
19:00 Now Ana Haber Hafta Sonu
20:00 Delibal
22:30 Kirli Sepeti
01:15 Delibal
03:15 Yasak Elma
04:45 Son Yaz
06:00 Fatih Ürek İle Gelin Görümce
ATV 4 Ağustos 2024 Pazar Yayın Akışı
07:00 Bahtiyar Ölmez
10:00 Ankara’nın Dikmeni
14:05 Alan
17:00 Şansımı Seveyim
19:00 ATV Ana Haber
20:00 Kim Milyoner Olmak İster?
00:20 Gizli Görev- Yabancı Sinema
02:50 Ateş Kuşları
05:30 Kaçak
Levy, İsrail’in Hamas ve Hizbullah liderlerine düzenlediği suikastların “bazı İsrailli kabadayıların egosunu” tatmin etmekten başka bir amaca hizmet etmediğine dikkati çekti.
Suikastların ne İsrail’in çıkarlarına ne de güvenliği oluşturmaya hizmet ettiğini söyleyen Levy, “Bu herkesin kendilerinin ne kadar sofistike olduklarını göstermek için James Bond olmak istediği çocuk oyunu gibi.” dedi.
Levy, Netanyahu’nun “Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’yi öldürmenin Hamas’ı ortadan kaldıracağını ve İsrail’in hedefine ulaşacağını” düşündüğünü ancak bunun tamamen gerçeklikten kopuk bir düşünce olduğunu vurguladı.
Hamas’ın Netanyahu’nun düşüncesinin aksine siyasi açıdan 7 Ekim öncesinden “çok daha güçlü” olduğunu aktaran Levy, “Siyasi olarak Hamas bugün Batı Şeria’da, Arap dünyasında, belki de tüm dünyada çok daha popüler, çok daha fazla kabul görüyor.” diye konuştu.
Levy, geçmişte suikasta uğrayan Hamas liderlerini hatırlatarak, İsrail’in her seferinde Hamas’ın ortadan kaldırıldığını öne sürdüğünün ancak “birkaç ay sonra daha güçlü bir Hamas görüldüğünün” altını çizdi.
– “NETANYAHU ÇATIŞMANIN BİTMESİNİ İSTEMİYOR”
Son zamanlarda düzenlenen suikastların Netanyahu’nun Gazze’deki çatışmanın devam etmesini istediğine işaret ettiğini kaydeden Levy, ateşkes görüşmelerinin “müzakerecilerden biri öldürüldüğünde” devam edemeyeceğinin altını çizdi.
Levy, ateşkes görüşmelerinin uzun bir süre erteleneceğini belirterek, “Ya görüşmelere devam edersin ya da suikastlara, ikisini birlikte yapamazsın.” şeklinde konuştu.
Yakın zamanda bölgesel bir savaş ile karşı karşıya kalınabileceğini aktaran Levy, böyle bir durumda ateşkes konusunun değerlendirilmeyeceğini ve kimsenin İsrail’le diyaloğa girmeyeceğini dile getirdi.
Levy, İsrailli esirlerin geri alınmasının hiçbir zaman Netanyahu’nun hedefi olmadığının altını çizerek, Başbakan’ın “gerilimi tırmandırmak istiyormuş” gibi davrandığını belirtti.
Aklı başında kimsenin Heniyye’nin öldürülmesinin İsrailli esirlerin geri alınmasına katkı sağlayacağını düşünmediğini anlatan Levy, bu suikastın aksine bunu ertelediğini ancak Netanyahu’nun “amacının da” bu olduğunu kaydetti.
Levy, “Netanyahu çatışmanın bitmesini istemiyor; çatışmanın sona ermesini ve ateşkesi ertelemek için mümkün olan her şeyi yapıyor. Bunun yüzünden de esirlerin hayatlarıyla oynuyor.” ifadelerini kullandı.
Bölgesel savaş olasılığını anımsatan Levy, İran’ın bu senaryoya dahil olacağını düşünmediğini kaydetti.
– NE OLMUŞTU?
Hizbullah’ın üst düzey komutanlarından Fuad Şükür, İsrail ordusunun 30 Temmuz’da Lübnan’ın başkenti Beyrut’a düzenlediği saldırıda öldürülmüştü.
Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye de 31 Temmuz’da İran’ın başkenti Tahran’da suikasta uğramıştı.
İran ile Hamas, saldırının arkasında İsrail’in olduğunu belirtirken, Tel Aviv yönetimi bu suikasta ilişkin suskunluğunu sürdürüyor.
– İsrail’in Gazze’yi işgalinde 7 Ekim sonrası
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 16 bin 314’ü çocuk, 10 bin 980’i kadın olmak üzere 39 bin 480 Filistinli öldü, 91 bin 128 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 331’i karadan işgal sürecinde olmak üzere 684 askerinin öldüğünü duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail askerleri ile Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin saldırılarında 594 Filistinli hayatını kaybetti.

ABD VE 9 ÜLKE İSRAİL, İRAN VE LÜBNAN’A PLANLANAN UÇUŞLARINI DURDURDU
Orta Doğu’da büyüyen güvenlik krizi sebebiyle ABD hava yolu şirketlerinden New York ile İsrail arasında haftada 14 sefer yapan United Havayolları, 6 Ağustos’a kadar İsrail seferlerini durdurdu.
İNGİLTERE
Delta Havayolları, 2 Ağustos’a kadar İsrail uçuşlarını askıya almış, İngiltere’nin önde gelen hava yolu şirketlerinden British Airways (BA) de bu ülkeye dünkü uçuşlarını iptal etmişti.

İSVİÇRE
İsviçre Uluslararası Hava Yolları (Swiss), Orta Doğu yaşanan son gelişmeler nedeniyle Zürih ile Tel Aviv arasındaki uçuşları karşılıklı durdurdu.
Zürih ile Tel Aviv arasındaki uçuşlar, 8 Ağustos’a kadar “mürettebat ve yolcuların güvenliği” gerekçesiyle askıya alınırken, 29 Temmuz’da Zürih ile Beyrut arasındaki uçuşların askıya alınma süresi de 12 Ağustos’a kadar uzatıldı.
ALMANYA
Alman hava yolu firması Lufthansa, güvenlik gerekçesiyle Beyrut ve Tel Aviv’e uçuşlarını askıya aldı.
Hava yolu şirketinden yapılan açıklamada, 8 Ağustos’a kadar Tel Aviv’e uçulmayacağı ve daha önce alınan Beyrut’a uçmama kararının kapsamının da 12 Ağustos’a kadar uzatıldığı belirtildi.

Karara gerekçe olarak bölgede kötüleşen güvenlik durumu gösterildi, uçuşların yeniden başlatılmasıyla ilgili “sahadaki durumun izleneceği” kaydedildi.
HİNDİSTAN
Hindistan hava yolu firması Air India, Orta Doğu’daki gelişmeler nedeniyle Tel Aviv’e ve bu kentten yaptığı uçuşları durdurma kararı aldı.
Hava yolu şirketinden yapılan açıklamada, “Orta Doğu’nun bazı bölgelerinde devam eden durum göz önünde bulundurularak, Tel Aviv uçuşlarımızı 8 Ağustos’a kadar askıya aldık.” ifadesi kullanıldı.
İTALYA
İtalya’nın bayrak taşıyıcı hava yolu firması ITA’nın X hesabından yapılan açıklamada, Tel Aviv’e ve bu kentten planlanan uçuşların 6 Ağustos’a kadar askıya alındığı belirtildi.
Açıklamada, karara gerekçe olarak “Orta Doğu’daki gelişmeler ile yolcu ve mürettebatının güvenliği” gösterildi.

POLONYA
Polonya haber ajansı PAP’ın haberinde, Polonya’nın ulusal hava yolu şirketi LOT’un güvenlik gerekçesiyle 3-4 Ağustos’ta Lübnan ve İsrail’e planlanan 8 uçuşunu iptal ettiği bilgisine yer verildi.
HOLLANDA
Hollanda Kraliyet Havayolu KLM de İsrail uçuşlarını 26 Ekim tarihine kadar iptal ettiğini duyurdu.
FRANSA
Lübnan’ın başkenti Beyrut’a uçuşlarını askıya alan hava yolu şirketleri arasında Yunanistan’ın Aegean Havayolları ve Almanya’nın Condor Havayolları da yer aldı.
Aegean ve Condor Havayolları, Orta Doğu’da artan gerilim nedeniyle Atina’dan Beyrut’a uçuşlarını 1 Ağustos’a kadar askıya aldığını duyurmuştu.
Air France da Paris-Charles de Gaulle ile Beyrut havalimanları arasındaki uçuşlarını 2 günlüğüne durdurduğunu duyurmuştu.
SİNGAPUR
Singapur Havayollarından (SIA) yapılan açıklamada, Orta Doğu’da yükselen gerilim nedeniyle uçuşlarda İran hava sahasının kullanılmayacağı ve alternatif rotalara başvurulacağı belirtildi.
“Amsterdam, Brüksel, Kopenhag, Frankfurt, İstanbul, Londra, New York, Manchester, Milano, Münih, Paris, Roma ve Zürih” uçuşlarının bu durumdan etkileneceği ifade edilen açıklamada, “Orta Doğu’daki durumu yakından izlemeye devam edeceğiz ve uçuş rotalarımızı gerektiği gibi ayarlayacağız.” ifadesi kullanıldı.

İSRAİL SİBER SALDIRIYLA KIVRANIYOR
İsrail basınına göre, Tel Aviv’deki Uluslararası Ben Gurion Havalimanı’nın resmi internet sitesi geçici bir arıza nedeniyle çökerken, havalimanı normal faaliyetine devam ediyor.
Havalimanı işletmesinden yapılan açıklamada, arızanın siteye yapılan girişlerin yoğunluğundan kaynaklandığının anlaşıldığı ve sorunun giderilmeye çalışıldığı ifade edildi.
Açıklamada, “Havaalanı her zamanki gibi faaliyette.” ifadesi kullanıldı ve havalimanı idaresinin resmi duyurularının takip edilmesi tavsiye edildi.

Ankara’da gerçekleşen takas operasyonu kapsamında ABD’den iki, Almanya, Polonya, Slovenya, Norveç ve Rusya’dan birer uçak olmak üzere 7 uçak ile 26 kişi Türkiye’ye nakledildi.
Operasyon kapsamında ikisi çocuk 10 kişinin Rusya’ya, 13 kişinin Almanya’ya, 3 kişinin de ABD’ye nakli sağlandı.
Operasyonda takas edilenler arasında The Wall Street Journal muhabiri Evan Gershkovich, ABD’li eski Deniz Piyadesi Paul Whela, Almanya vatandaşı paralı asker Rico Krieger, Rus muhalif İlya Yashin, Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) subayı Vadim Krasikov öne çıkıyor.
Operasyon dünya basınında geniş yer bulurken birçok haberde Türkiye’nin oynadığı role dikkat çekildi.
ABD
New York Times (NYT) gazetesi, MİT’in tutuklu takası operasyonunu “Rusya kapsamlı tutuklu takasında Evan Gershkovich’i serbest bıraktı” başlığıyla sayfasına taşıdı. Haberde, Wall Street Journal (WSJ) muhabiri ve diğerlerinin Rusya ile Batı arasında “on yıllardır gerçekleşen en geniş kapsamlı takasla” Türkiye’de serbest bırakıldığı bildirildi.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana Moskova’nın ilk kez “önde gelen muhalifleri” serbest bıraktığı belirtilen haberde, “Anlaşmanın kapsamının Sovyet sonrası dönemde çok az örneği var” ifadesine yer verildi.
Washington Post (WP) gazetesi de Gershkovich’in serbest bırakılmasını ön plana taşıdığı başlığında takas operasyonu “dönüm noktası” olarak nitelendirildi. Haberde 7 ülkenin “Soğuk Savaş’ın zirvesinden bu yana yapılan en büyük tutuklu takasında en az iki düzine kişiyi değiş tokuş” ettiği kaydedildi.
Takasın “tarihteki en karmaşık takaslardan biri” olduğu vurgulanan haberde, bunun ABD-Rusya ilişkilerinin “hiç olmadığı kadar kötü bir savaş döneminde” gerçekleştiği ifade edildi. MİT’in operasyonu iki ülke arasında yapılan önceki takaslarla kıyaslanarak, “Perşembe günkü takas çok daha karmaşıktı çünkü yedi ülkeyi kapsıyordu” denildi.
Wall Street Journal (WSJ) gazetesi ise takas operasyonunu “WSJ muhabiri Evan Gershkovich serbest bırakıldı” başlığıyla duyurdu. “Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük Doğu-Batı tutuklu takası” ifadesi kullanılan haberde, 32 yaşındaki gazetecinin serbest bırakılmasının sağlandığı vurgulandı.
CNN, Gershkovich ve Paul Whelan’ın serbest bırakılmasına vurgu yaptığı haberinde MİT’in yönettiği operasyonu “tarihi tutuklu takası” olarak nitelendirdi.
Associated Press’in haberinde ise MİT’in yürüttüğü operasyon, “Sovyet sonrası tarihin en büyük tutuklu takası” olarak duyurularak, bunun Washington-Rusya ilişkilerinin Soğuk Savaş’tan sonra “en düşük noktada” olduğu bir dönemde gerçekleşmesine dikkat çekildi. Haberde, “kapsamı şaşırtıcı” olarak nitelendirilen takasın “yıllar süren gizli görüşmelerin” ardından uygulandığı ifade edildi.
İngiltere
İngiltere’de The Times gazetesi, takas operasyonunun Türkiye’nin başkentinde yapıldığını belirterek, “Takas, geçmişteki takaslarda kilit rol oynayan bir ülkenin başkenti olan Ankara’da gerçekleşti” ifadesine yer verdi.
Haberde, Türkiye’nin 2022’de de Washington ile Moskova arasında tutuklu takası gerçekleştirdiği hatırlatılarak, bunun ABD’de uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla hapiste bulunan Rus pilot Konstantin Yaroshenko ile Rusya’da polise saldırı suçlamasıyla hapiste bulunan eski ABD deniz piyadesi Trevor Reed’i kapsadığı aktarıldı.
Sky News haberinde de takas operasyonunun Ankara’da gerçekleştiği vurgulanarak, bu operasyonun, “Soğuk Savaş’tan bu yana yapılan en büyük takas” olduğu ve “bir dizi yüksek profilli ismin serbest bırakıldığına” dikkat çekildi.
BBC’nin haberinde, operasyonun “modern tarihin en büyük ve en sıra dışı tutuklu takaslarından biri olduğu” değerlendirmesine yer verildi. Haberde, “Sadece 24’e varan çok sayıdaki bireysel tahliye açısından değil, aynı zamanda ABD, Rusya, Almanya ve diğer 3 Avrupa ülkesi olmak üzere ülke sayısı açısından da sıra dışı” ifadesi kullanıldı.
İngiliz The Guardian gazetesinin haberinde de Rusya’da tutuklu bulunan çok sayıda yabancı ülke vatandaşı ile Rus siyasilerin serbest bırakılmasını içeren “büyük takasın” Ankara’da gerçekleştiği kaydedildi.
İsviçre
İsviçre kamu yayın kuruluşu RSI haberinde, takasın MİT’in koordinesinde Ankara’da yapıldığına yer verdi.
Ülkede Almanca yayın yapan SRF Televizyonu da MİT’in koordinasyonuyla gerçekleşen operasyonda toplam 7 ülkeden 26 kişinin takas edildiği bildirildi. Haberde, operasyona 7 uçağın katıldığı da yer aldı.
Almanca yayın yapan Tages-Anzeiger gazetesi ise Türkiye’de Rusya, ABD, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri arasında büyük bir tutuklu değişimi yapıldığını belirtti.
Haberde, “Türkiye, her iki tarafla olan bağları sayesinde Moskova ile Batı arasındaki esir değişiminde tartışmasız önemli bir rol oynadı” ifadeleri kullanıldı.
Hollanda
Hollanda kamu yayın kuruluşu NOS’nin haberinde, takasın Cumhurbaşkanlığından duyurulduğu belirtildi. Haberde, takasın MİT’in koordinesinde Ankara’da yapıldığına yer verildi.
AD gazetesi, konu hakkındaki haberinin başlığında “Rusya ve Batı arasında Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük esir değişimi” ifadesi kullanılırken takasın Türkiye’nin başkenti Ankara’da gerçekleştirdiği aktarıldı.
Trouw gazetesinde takasın “Soğuk Savaş’tan bu yana gerçekleşen en büyük tutuklu takası olduğu” vurgulanırken, MİT’in koordinasyonuyla gerçekleşen operasyonda toplam 7 ülkeden 26 kişinin takas edildiği bildirildi. Haberde, takasa Türk hükümetinin arabuluculuk yaptığını bildirilerek, operasyona 7 uçağın katıldığı bilgisi de yer aldı.
NRC gazetesinin haberinde Türkiye’de Rusya, ABD, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri arasında büyük bir “tutuklu değişimi” yaşandığını belirtildi. Haberde, takasın Türkiye’nin koordinasyonunda gerçekleştiği ve Türk yetkililerin Amerikalı gazeteci Evan Gershkovich ve eski deniz piyadesi Paul Whelan’ın serbest bırakıldığını doğruladığı aktarıldı.
Fransa
Fransız gazetesi Le Parisien’deki haberde, Rus ve Batılı 26 tutuklunun Ankara’da takas edildiği bildirilerek, bu takasının “Soğuk Savaş’tan bu yana en önemli takaslardan biri” olduğu vurgulandı. Haberde, takas edilenler arasında Amerikalı gazeteci Evan Gershkovich ve eski ABD Deniz Piyadesi Paul Whelan’ın isimlerinin öne çıktığı aktarıldı.
Ülkenin önde gelen gazetelerinden Le Monde’da da Türkiye’nin arabulucuğu ile Rusya ile “büyük bir tutuklu takasının” yapıldığı, 7 ülkeyi kapsayan takasın Ankara’da koordine edildiği belirtildi.
Liberation gazetesi ise Ankara’da Rusya ve çok sayıda Batılı ülke arasında 26 kişinin takas edildiğini ve bunun “Rusya ile Soğuk Savaş’tan bu yana yapılan en büyük tutuklu takası” olduğunu kaydetti.
Belçika
Ülkenin önde gelen gazetelerinden Flamanca yayın yapan De Morgen’in haberinde, takasın Ankara’da yapıldığı belirtilerek, Türkiye’nin “büyük mahkum takasında” rol oynadığı kaydedildi.
Takasın MİT tarafından koordine edildiği aktarılan haberde, teşkilatın “önemli bir arabuluculuk rolü” üstlendiğini ifade edildi. Habere, bu takasın Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana “en büyük tutuklu takası” olduğuna dikkat çekildi.
Asya-Pasifik
Avustralya Yayın Kurumu (ABC), MİT’in operasyonunu “Tutuklu Amerikalılar Evan Gershkovich ve Paul Whelan büyük küresel tutuklu takasında serbest bırakıldı” başlığıyla gündeme taşıdı. Haberde, “Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük uluslararası tutuklu takasını” Türkiye’nin koordine ettiği aktarıldı.
Avustralya merkezli News.com.au sitesinin haberinde “Bu, Soğuk Savaş’tan bu yana tek seferde gerçekleştirilen en büyük tutuklu takası” ifadesi kullanıldı.
Hindistan’da yayın yapan India Today gazetesi ise takas operasyonunu ABD vatandaşlarının Rusya tarafından serbest bırakılması üzerinden gördü. Haberde, “ABD ve Rusya’nın Sovyetler Birliği sonrası tarihin en büyük tutuklu takasını” gerçekleştirdiği ifade edildi.
FÜZE VEYA BOMBA
Nitekim İsrail basınındaki haberlere göre füze, İran dışından değil içinden ateşlendi. Bu haberlerde, saldırının büyük ihtimalle 25 kilometre menzilli ve omuzdan atılan Spike füzesi ile yapılmış olabileceği söyleniyor.
Askeri uzmanların üzerinde durduğu bir diğer iddia ise, saldırının, İran hava sahasına fark edilmeden giren F-35’lerce yapıldığı. Buna göre, F-35’in üstün radara yakalanmama özellikleri kullanılarak Tahran’a yaklaşıldı ve füze atışı yapıldı. Nokta atışının ancak bu şekilde mümkün olduğunu belirten uzmanlar, F-35’in İran’in çok katmanlı hava savunma sistemlerine yakalanmayacak kapasiteye sahip olduğunu belirtti. Bir başka iddia da, saldırıda “uzaktan kumandalı bomba” kullanıldığı yönünde. “New York Times” gazetesi, Haniye’nin füzeyle değil Tahran’da kaldığı misafirhaneye gizlice sokulan uzaktan kumandalı bombayla öldürüldüğünü öne sürdü. Aralarında iki İranlı ve bir ABD’li yetkilinin de bulunduğu yetkililere dayandırılan habere göre, patlayıcı cihaz, yaklaşık 2 ay önce Tahran’daki Devrim Muhafızları binasına gizlice sokuldu. Gazeteye konuşan yetkililer, binada çok az hasar olduğuna dikkat çekiyor.
BİNANIN ARKASI DAĞ
Öte yandan Haniye’nin Tahran’da suikasta uğradığı binanın fotoğrafları da doğrulandı. İran basınında yer alan fotoğrafta binanın bir kısmının hasar aldığı görülüyor. Uydu şirketi Maxar Technologies tarafından, sadece 6 gün önce, 25 Temmuz’da çekilen aynı binanın başka bir görüntüsünde hasar ve yeşil branda görünmüyor. Bu da hasarın yeni olduğunu doğruluyor. Açık erişimli uydu görüntülerinde, Haniye’nin bulunduğu binanın, Sadabat Sarayı Parkı yakınında, Devrim Muhafızları’nın koruduğu yerleşke içinde, kısmen kent tarafına ama büyük ölçüde dağlara bakan geniş bir cepheye sahip olduğu fark ediliyor. Bina, yerleşkenin uzağından ya da dağlık araziden rahatlıkla görülebiliyor. Bölgede yaşayanlar, suikastın gerçekleştiği anlarda küçük bir patlama sesi duyduklarını ifade ediyor. Hamas’ın Gazze Şeridi’ndeki Başkan Yardımcısı Halil el-Hayya, görgü tanıklarının Haniye’nin bulunduğu odaya füze isabet ettiğini doğruladığını söylerken, odanın tahrip olduğunu ve binadaki bazı cam, pencere, kapı ve duvarlarında hasar oluştuğunu aktardı.
Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye, İran Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan’ın yemin töreni için bulunduğu Tahran’da uğradığı suikast sonucu öldürüldüğü bina dikkat çekti. Görüntülerde, konutta yalnızca Haniye’nin bulunduğu katın vurulduğu ve diğer kısımların zarar görmediği ortaya çıktı.
O görüntüleri Milliyet’e yorumlayan Bahçeşehir Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Başkanı Abdullah Ağar, “Olasılıklardan biri bomba. Neden bomba? Bir bina gösteriliyor o binadaki o tahribatı ne yapar? Bu görüntülere baktığımızda, binanın içerisine yerleştirilmiş bir bomba olasılığının olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bir patlama görüntüsü var, o görüntülerde patlama içten dışa doğru gerçekleşiyor. Eğer bu görüntüler gerçekten buraya aitse, bomba olasılığı daha da artıyor. Ancak şu an için net bir şey olmadığından tüm bunları olasılık olarak değerlendiriyoruz” dedi.
Söz konusu dönemde restoran zincirinin ABD satışları yüzde 0,7, “Uluslararası İşletilen Piyasalar” segmenti satışları yüzde 1,1 ve franchising haklarını stratejik ortaklara lisansladığı restoranların bulunduğu “Uluslararası Gelişmiş Lisanslı Pazarlar” segmenti satışları yüzde 1,3 düştü.
Bilanço açıklamasında, “Orta Doğu’daki savaşın devam eden etkisi ve Çin’deki olumsuz karşılaştırılabilir satışlar, Latin Amerika ve Japonya’daki karşılaştırılabilir olumlu satışlarla dengelendi” değerlendirmesi yer aldı.

Şirketin geliri ve karı beklentilerin altında kaldı
McDonald’s’ın geliri, yılın ikinci çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine kıyasla neredeyse yatay seyrederek 6,49 milyar dolar oldu. Şirketin geliri, bu dönemde 6,61 milyar dolar olan piyasa beklentilerinin altında kaldı.
McDonald’s’ın net karı ise ikinci çeyrekte yüzde 12 azalışla 2,02 milyar dolara gerileri. Şirket geçen senenin aynı döneminde 2,31 milyar dolar kar elde etmişti.
Geçen senenin ikinci çeyreğinde 3,15 dolar olan şirketin hisse başına karı da 2024’ün ayını döneminde 2,80 dolara geriledi. Şirketin hisse başına karı da bu dönemde 3,08 dolar olan piyasa beklentilerini karşılayamadı.
McDonald’s Üst Yöneticisi (CEO) Chris Kempczinski, finansal sonuçlara ilişkin açıklamasında, tüketicilerin harcamaları konusunda daha seçici davrandığını belirtti.

Boykotlardan olumsuz etkilendi
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları nedeniyle boykotların hedefi haline gelen McDonald’s’ın finansal sonuçları, geçen yılın son çeyreği ile bu yılın ilk çeyreğinde Orta Doğu’daki çatışmalardan olumsuz etkilenmişti.
Restoran zincirinin geliri, geçen yılın son çeyreğinde Orta Doğu’daki çatışmaların şirketin satışlarını etkilemesiyle piyasa beklentilerinin altında kalırken, bu yılın ilk çeyreğinde Orta Doğu’daki restoranlarını da içeren pazar grubundaki satışları gerilemişti.

Starbucks da kan kaybediyor
ABD’li kahve zinciri Starbucks’ın küresel satışları, nisan-haziran döneminde yüzde 3 düştü. Mali takviminde 30 Haziran’da sona eren üç aylık dönemi üçüncü çeyrek olarak kabul eden kahve zinciri Starbucks, bilançosunu açıkladı.
Buna göre, Starbucks’ın küresel karşılaştırılabilir mağaza satışları söz konusu dönemde yüzde 3 azaldı. Şirketin Kuzey Amerika’daki satışları yüzde 2 ve uluslararası satışları yüzde 7 geriledi.
Geliri beklentilerin altında
Starbucks’ın toplam net geliri, nisan-haziran döneminde yüzde 0,6 azalışla 9,11 milyar dolara indi. Şirketin toplam net geliri geçen yılın aynı döneminde 9,16 milyar dolar olarak kaydedilmişti.
Piyasa beklentileri şirketin gelirinin bu dönemde 9,24 milyar dolar olması yönündeydi.
Starbucks’ın geçen senenin nisan-haziran döneminde 99 sent olan hisse başına karı da bu yılın aynı döneminde 93 sente indi.
Şirketin hisse başına karı bu dönemde piyasa beklentilerine paralel bir seyir izledi.

Starbucks’ın küresel satışında ilk düşüş
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları nedeniyle protesto ve boykot kampanyalarıyla karşı karşıya kalan şirketlerden biri olan Starbucks’ın finansal sonuçları, son iki çeyrekte olumsuz etkilenmişti.
Kahve zinciri, geçen yıl ekim-aralık döneminde, kısmen Orta Doğu’daki mağazalardaki satışların olumsuz etkilenmesi nedeniyle yıllık satış tahminini düşürmüştü.
Şirketin geliri, ocak-mart döneminde yüzde 2 azılırken, küresel satışları yüzde 4 azalışla 2020 sonunda bu yana ilk düşüşünü kaydetmişti.

DÜNYANIN GÖRMEZDEN GELDİĞİ VAHŞET
7 Ekim 2023’ten bu yana her gün ortalama 131 Filistinlinin hayatını kaybettiği İsrail saldırıları, dünyanın büyük ölçüde görmezden geldiği trajik boyutlarda bir vahşettir. İsrail rakamlarına göre, Hamas savaşçılarının güney İsrail’deki bölgelere saldırması, 1.200 kişiyi öldürmesi ve 250 kişiyi rehin almasının ardından İsrail, Gazze’ye savaş açtı.
Dünya çapındaki ateşkes çağrılarına rağmen İsrail kanlı savaşa devam ediyor. Filistinliler savaşın başlamasının 300. gününü anarken, İsrail ordusunun gerçekleştirdiği vahşetin bir özeti sizler için ele aldık.
KÜLTÜRÜ YOK ETMEK
Geçtiğimiz ekim ayından bu yana İsrail’in aralıksız saldırıları nedeniyle Gazze’deki hastaneler ve evler de dahil olmak üzere binaların yarısından fazlası ve yüzlerce kültürel ve dini öneme sahip mekan hasar gördü veya yok edildi.
ŞEHRİN YÜZDE 50’Sİ YOK OLDU
Uydu görüntüleri analizinde Gazze’deki toplam yapıların yaklaşık yüzde 50’sinin ve tüm evlerin yaklaşık yüzde 62’sinin hasar gördüğü veya yıkıldığı ortaya çıktı.
Dini ve kültürel öneme sahip yerlere yönelik hedefli top atışları ve hava saldırıları Gazze’yi çirkinleştirirken, topraklarıyla ve tarihleriyle bağlarını koparmamak için İsrail’e karşı mücadele eden Filistinliler için Gazze bir hatıra haline geldi.
EN ESKİ CAMİYİ YIKTILAR
Gazze’deki en büyük ve en eski cami olan ve antik bir Filistin tapınağının yerinde bulunduğu düşünülen Büyük Ömer Camii, yıkılan yerler arasında. MS 444’e tarihlenen beşinci yüzyıl Bizans kilisesi Jabalia da öyle. Levant’taki en önemli kiliselerden biri olan kilise, moloz haline gelmeden önce mozaik zeminlerinde üç yıllık bir restorasyon geçirmişti.

‘SOYKIRIM İŞLENİYOR’
Güney Afrika’nın hukuk ekibi, Uluslararası Adalet Divanı’ndaki (UAD) davada, Gazze’nin inşa edilmiş çevresinin ve kültürel mirasının yok edilmesini delil olarak göstererek, İsrail’in soykırım ve diğer savaş suçları işlediğini ileri sürüyor.
Ocak ayında ilk kez görülen davada, “İsrail’in Filistin’e ait müzeler, kütüphaneler, arşivler, üniversiteler, dini ve arkeolojik alanlar da dahil olmak üzere çok sayıda öğrenim ve kültür merkezine zarar verdiği ve onları yok ettiği” belirtiliyordu.
TOPLU MEZARLAR
BM’ye göre, Gazze’deki Nasır ve El Şifa hastanelerinde Filistinli kurbanların elleri bağlı ve çırılçıplak halde bulunduğu toplu mezarların bulunmasının ardından İsrail ciddi savaş suçları işlemekle suçlanıyor .
Mart ayında Gazze’deki en büyük hastane olan el Şifa Hastanesi’ne yönelik 14 günlük İsrail kuşatmasının ardından iki toplu mezardan en az 30 Filistinlinin cesedi çıkarıldı. Hastane, İsrail’in 1 Nisan’da çekilmesinin ardından büyük ölçüde harabeye dönmüştü.
İsrail ordusunun dört ay süren kara işgalinin ardından 7 Nisan’da şehirden çekilmesinin ardından Han Yunus’taki Nasır Hastanesi’nde açılan toplu mezarda 283 ceset daha bulundu.

BM ‘DEHŞETE DÜŞTÜ’
BM hakları şefi “dehşete düştüğünü” söyledi. ABD ayrıca İsrail’den “inanılmaz derecede rahatsız edici” raporlar hakkında bilgi istedi.
KAMPI 63 KEZ BOMBALADI
Uluslararası toplumun tepkisizliği İsrail’i daha da cesaretlendirdi; İsrail, sadece iki hafta önce Gazze’deki Nuseyrat mülteci kampını yedi gün içinde 63 kez bombaladı ve 90’dan fazla kişiyi öldürdü.
Gazze’deki en yoğun nüfuslu kamplardan biri olan Nuseyrat kampı 250.000 Filistinliye ev sahipliği yapıyordu. İsrail saldırılarının ardından 250’den fazla yaralının yüzde 75’inden fazlası yanıklarla hastanelere kaldırıldı. Gazze hükümetinin medya ofisi, İsrail’in termal ve kimyasal silahlar kullandığını söyledi.
UAD’NİN KARARI
Mayıs ayının başlarında Uluslararası Adalet Divanı, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı davada bir dizi güçlü ve hukuken bağlayıcı geçici tedbir kararı almıştı.
Mahkeme, İsrail’in askeri saldırılarını derhal durdurmasını, soykırım iddialarını soruşturmak üzere BM tarafından yetkilendirilen herhangi bir kuruma engelsiz erişim sağlamasını ve acil ihtiyaç duyulan temel hizmetler ve insani yardımların engelsiz bir şekilde sağlanması için Mısır ile olan Refah sınırı da dahil olmak üzere açık kara sınır kapılarını korumasını emretti. Ayrıca İsrail’in, alınan tüm tedbirlerle ilgili olarak bir ay içinde mahkemeye rapor sunması emredildi.
KARARIN KORKUNÇ NEDENLERİ
Karar, İsrail’in yaklaşık 10 aydır sürdürdüğü soykırım amaçlı askeri operasyonlarını yoğunlaştırmasıyla Gazze’deki Filistinlilerin karşı karşıya kaldığı eşi benzeri görülmemiş ve kötüleşen insani durum ışığında alındı.
İSRAİL YİNE İSTEDİĞİNİ YAPTI
Ancak İsrail, çatışmaların derhal durdurulması ve insani yardıma erişimin sağlanması yönündeki BM kararlarını ve Uluslararası Adalet Divanı kararlarını hiçe saymaya devam etti.

HANİYE SUİKASTİ NASIL KARŞILANDI?
İsrail, Filistinli üst düzey müzakereci Haniye’yi öldürerek ve aynı zamanda Beyrut’taki Hizbullah’ın üst düzey bir liderini hedef alarak bölgeye saldırganlık mesajı gönderiyor ve savaş çanlarını çalıyor .
İsrail’in abluka altındaki Gazze’deki kaygılı sakinler, onun şehadetinin Filistin topraklarını harap eden savaşı daha da uzatacağından endişe duyduklarını dile getirdiler.
Söz konusu bıçaklı saldırının gerçekleştirdiği yerin yakınlarında bulunan caminin çevresinde Merseyside polisi yoğun güvenlik önlemi aldı.
“Spekülasyonların kimseye faydası yok”
Olaya ilişkin açıklama yapan Merseyside polisi, aşırı sağcı İngiliz Savunma Ligi (EDL) destekçisi olduğu düşünülen grubun camiye saldırdığını ifade etti.
Yerel saatle 19.45’te (TSİ 21.45) cami önünde toplanan gruba müdahale eden polise şişe ve çöp kovaları atıldığı belirtilen açıklamada, bir polisin burnunun kırıldığı, bir polis minibüsünün ise ateşe verildiği aktarıldı.
Açıklamada değerlendirmelerine yer verilen Merseyside Emniyet Müdür Yardımcısı Alex Gloss, “Üç çocuğun trajik şekilde hayatını kaybetmesiyle sarsılan bir toplumda bunun yaşandığını görmek iğrenç” ifadesini kullandı.
Gloss, polis ve acil servis çalışanlarının, hayatlarının en kötü manzarasıyla karşı karşıya kalmışken şimdi saldırıya uğradığını belirterek, “Bu akşam Southport’taki olaya, Merseyside bölgesinde yaşamayan, Merseyside insanını umursamayanlar katıldı” değerlendirmesini yaptı.
Bıçaklı saldırının 17 yaşındaki şüphelisinin kimliğine ilişkin spekülasyonların şiddet olayları için kullanıldığına işaret eden Gloss, “Şahsın zaten gözaltında bulunduğunu ve Birleşik Krallık doğumlu olduğunu açıkladık. Şu aşamada spekülasyonların kimseye faydası yok. Polis memurlarımızın bunlarla karşı karşıya kalmaması lazımdı ancak bu akşam yeterince acı çeken yerel halkın güvenliğini sağlayacak ve suça karışanları gözaltına alacaklar” ifadelerini kullandı.
Aşırı sağcı hesaplar doğruluğu şüpheli bilgiler paylaştı
İngiliz medyasında yer alan habere göre, bazı sosyal medya hesaplarında gözaltındaki kişinin kimliğine ilişkin doğruluğu şüpheli bilgiler paylaşıldı.
İçişleri Bakanı Yvette Cooper, konuya ilişkin parlamentoda yaptığı değerlendirmede, “Sosyal medya şirketlerinin sorumluluk alması gerek.” ifadesini kullandı ve halka spekülasyonlara inanmama çağrısı yaptı.
The Guardian gazetesi ise şüphelinin kimliğine ilişkin detayların, İngiltere ve ABD’den bilgiler aktaran haber platformu izlenimi veren siteden yayıldığını öne sürdü.
Bu sitede, saldırı şüphelisinin geçen yıl ülkeye kaçak giren “Ali” isimli sığınmacı olduğu iddia edildi.
The Guardian’ın haberinde, sosyal medya platformu TikTok’ta ise aşırı sağcı Reform UK Partisi destekçisi bir kişinin paylaştığı iddiaların 800 bin izlenmeye ulaştığı bilgisine yer verildi.
Southport’taki bıçaklı saldırı
İngiltere’nin Liverpool kentine yaklaşık 35, Manchester kentine yaklaşık 70 kilometre uzaklıktaki Southport’ta 29 Temmuz öğle saatlerinde bir saldırganın, aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda kişiyi bıçakladığı açıklanmıştı.
Hart Caddesi’ndeki binada yaşanan olayın ardından bölgeye giden polis, şüpheliyi saldırıda kullandığı belirtilen bıçakla gözaltına almıştı. Görgü tanıkları, yaralılar arasında çok sayıda çocuğun bulunduğunu, olayın Amerikalı şarkıcı Taylor Swift temalı etkinlikte yaşandığını anlatmıştı.
Merseyside Emniyet Müdürü Serena Kennedy de saldırıya ilişkin düzenlenen ortak basın toplantısında, yerel saatle 11.47’de (TSİ 13.47) polise “dans okulunda bıçaklı saldırı olduğu” ihbarının geldiğini kaydetmişti.
Aldıkları bıçak darbeleri nedeniyle 2 çocuğun yaşamını yitirdiğini, 6’sı ağır 9 çocuğun yaralandığını açıklayan Kennedy, 2 yetişkinin de ağır yaralı olduğunu, bu kişilerin çocukları korumaya çalışırken yaralandıklarını söylemişti.
Kennedy, olayla ilgili 17 yaşındaki erkek zanlının cinayet şüphesiyle gözaltında olduğunu ve sorgusunun sürdüğünü kaydederek, şüphelinin Lancashire bölgesindeki Banks’ten geldiği ancak aslen Galler’in başkenti Cardiff’ten olduğu bilgisini paylaşmıştı.
Olaydan bir gün sonra, yaralı bir çocuğun daha hayatını kaybettiği açıklanmıştı.
Saldırının ardından hükümetten tepki açıklamaları gelmişti. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, X hesabından yaptığı açıklamada, Southport’tan gelen haberlerin korkunç ve şok edici olduğunu belirtmişti.
Starmer, olay yerine hemen ulaşan polis ve sağlık ekiplerine teşekkür ederek, kendisinin sık sık gelişmeler konusunda bilgilendirildiğini kaydetmişti.
İçişleri Bakanı Yvette Cooper, X’ten yaptığı paylaşımda, bölgedeki güvenlik güçleriyle temasta olduğunu ve çalışmalara tam destek verdiğini ifade etmişti.
Haber7-ÖZEL
Hamas’ın lideri İsmail Haniye‘ye yönelik Tahran’da düzenlenen suikast sonucu şehit olduğu haberi dünya gündemine bomba gibi düştü. Haniye suikasti sonrası askeri olarak dünyanın ve Ortadoğu’nun en güçlü ülkelerinden biri olduğunu iddia eden İran’da son yıllarda yaşanan suikast ve ölümler tartışılmaya başlandı. İran’ın kendi ülkesinde ve ülke sınırları dışarısında Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere devlet yöneticilerinin güvende olmadığı ve basit operasyonlarla hedef alınabildiği gözler önüne serildi.
İran’ın Irak‘a ziyarete giden generalini koruyamaması, Cumhurbaşkanı’nın helikopterde hayatını kaybetmesinin aydınlatılamaması ve ülkesine ziyarete gelen bir bürokratı bile koruyamaması ‘Bölgesel güç’ iddialarının sorgulanmasına kapı araladı. İran’da yaşanan suikastlere ilişkin konuşan uzmanlar da yaşanan büyük zafiyete ve askeri-istihbari başarısızlığa dikkat çekti.
KASIM SÜLEYMANİ SUİKASTİ
İran’ın son yıllarda yaşadığı en büyük suikastlerden biri 2020 yılında meydana geldi. Irak’a giden İranlı General Kasım Süleymani 3 Ocak 2020‘de ABD’nin Bağdat Havalimanı’nda insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırıyla öldürüldü. ABD’nin düzenlediği saldırıda İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Süleymani’nin yanı sıra 5 İranlı da hayatını kaybetti.

Kasım Süleymani İran için çok büyük önem arz eden komutanlardan biri olarak öne çıkıyordu. Süleymani, Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Lübnan‘a İran’ın bölgedeki politikalarını belirleyen en önemli isimlerden biri olarak biliniyordu. Süleymani, İran lideri Ayetullah Ali Hamaney‘den sonra ülkenin güvenlik politikalarının belirlenmesinde en büyük etkiye sahip isimlerin başında geliyordu.
SÜLEYMANİ SUİKASTİ SONRASI DANIŞIKLI SALDIRI
Süleymani‘nin öldürülmesinin ardından İran, Irak’taki Ayn el-Esed Hava Üssü‘ne balistik füzelerle basit bir saldırı gerçekleştirerek vatandaşlarını sakinleştirmeyle yetindi. Dönemin ABD Başkanı Donald Trump Ocak 2020’de ABD tarafından öldürülmesinin ardından İranlı yetkililerin kendisiyle iletişime geçtiğini, ABD üssüne düzenlenecek bir saldırıyı önceden haber verdiğini söylemişti.

Trump, “Bizi aradılar ve dediler ki, ‘Dinleyin, başka seçeneğimiz yok. Sizi vurmak zorundayız çünkü kendimize saygımız var’. Bunu anlıyordum. Onları vurmuştuk ve bir şeyler yapmaları gerekiyordu” ifadelerini kullanmıştı.
REİSİ’NİN HELİKOPTER KAZASI
İran’da yaşanan bir diğer muammalı ölüm de Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin ölümde ortaya çıktı. Doğu Azerbaycan eyaletinden baraj açılışına giden İran Cumhurbaşkanı Reisi dönüş yolunda kaza geçirdi. 3 helikopterle çıkılan yolda diğer 2 helikopter hedefine ulaşırken İran Cumhurbaşkanı’nı taşıyan helikopter bilinmeyen bir nedenle 20 Mayıs 2024‘te düştü.

Reisi‘nin helikopter kazasının ardından İran Devleti kendi cumhurbaşkanlarının yerini bile tespit edemedi. Türkiye’den gönderilen Akıncı ile tespit edilen İran Cumhurbaşkanı Reisi’nin kaza yerinde cesedi bulundu. Ancak birkaç ay önce yaşanan bu olayın kaza mı suikast mi olduğu hala ortaya çıkarılamadı.
MİSAFİR GELEN HANİYE’Yİ DE KORUYAMADILAR
İran’da yaşanan bu kaza ve suikastler henüz gündemden düşmeden bu kez de İran yeni bir suikaste daha sahne oldu. , İran’da cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan Mesud Pezeşkiyan‘ın yemin törenine katılmak üzere Tahran‘a giden Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye başkentte kaldığı sözde güvenli bir konutta saldırıya uğrayarak şehit edildi.

Gece 02.00’de gerçekleştirilen suikastin güdümlü füze ile gerçekleştirildiği belirtilirken, İran makamları misafirlerine yönelik düzenlenen saldırının nereden yapıldığını bile bilmediğini açıkladı. Yapılan güdümlü füzeli suikaste karşı İran hava savunma sistemlerinin devreye girmediğinin belli olduğu suikastte, saldırıyı gerçekleştirdiği iddia edilen İsrail makamlarına Haniye‘nin sözde güvenli konutunun konumunun bilgisinin nasıl gittiği ise merak konusu oldu.
ASLAN: HANİYE’Yİ KORUYAMAMAK BÜYÜK ZAFİYET
Hasan Kalyoncu Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Aslan, İran’ın “savunma” stratejileriyle ilgili eleştirilerde bulundu. Aslan, Haniye’yi şehit eden füzenin başka ülkeden fırlatıldığına dair yapılan açıklamaları “inandırıcı bulmadığını” ifade etti.
Aslan, olayla ilgili mühimmatın türü ve parçaları hakkında yeterli bilgi bulunmadığını belirtti. Aslan, “Eğer büyük bir füze ateşlendiyse, bu durumun İran hava savunma sistemlerini de gözden geçirmemizi gerektirdiğini” vurguladı.
İran’ın hava savunma sistemlerinin etkinliğine dair daha önce yapılan açıklamaları hatırlatan Aslan, “İran’ın hava savunma sistemlerinin etkili olmadığı” ve bu iddiaların gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi.
Aslan, Tahran’ın hava savunma kapasitesini sorgularken, “İran Batı kamuoyuna ve kendi halkına ideolojik mesajlar vermek amacıyla vekil örgütler üzerinden hareket ediyor olabilir” şeklinde değerlendirmede bulundu.
Aslan, İran’ın Hamas lideri Haniye’yi koruyamamasının büyük zafiyet olduğunu ve bu durumun “affedilemeyecek bir husus” olduğunu ifade etti.
İRAN KORUMADI MI?
Konuyla ilgili Haber7‘ye konuşan Gazeteci Mustafa Uzun Haniye’nin Tahran’ın göbeğinde suikaste uğramasının oldukça manidar olduğunu belirtirken Dış Politika ve Güvenlik Uzman Ömer Özkızılcık ise “Bunu beklemiyorduk. İsrail’in uzun zamandır Hamas liderlerine yönelik suikast arayışında olduğunu biliyorduk. Ama genel varsayım İsrail’in bunu İran’da yapamayacağı üzerineydi. Burada en büyük beklenmeyen olay İran’ın Haniye’yi koruyamamış olmasıdır veya korumamayı tercih etmesidir.” ifadelerini kullandı.
Haber7-ÖZEL
Hamas’ın lideri İsmail Haniye‘ye yönelik Tahran’da düzenlenen suikast sonucu şehit olduğu haberi dünya gündemine bomba gibi düştü. Haniye suikasti sonrası askeri olarak dünyanın ve Ortadoğu’nun en güçlü ülkelerinden biri olduğunu iddia eden İran’da son yıllarda yaşanan suikast ve ölümler tartışılmaya başlandı. İran’ın kendi ülkesinde ve ülke sınırları dışarısında Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere devlet yöneticilerinin güvende olmadığı ve basit operasyonlarla hedef alınabildiği gözler önüne serildi.
İran’ın Irak‘a ziyarete giden generalini koruyamaması, Cumhurbaşkanı’nın helikopterde hayatını kaybetmesinin aydınlatılamaması ve ülkesine ziyarete gelen bir bürokratı bile koruyamaması ‘Bölgesel güç’ iddialarının sorgulanmasına kapı araladı. İran’da yaşanan suikastlere ilişkin konuşan uzmanlar da yaşanan büyük zafiyete ve askeri-istihbari başarısızlığa dikkat çekti.
KASIM SÜLEYMANİ SUİKASTİ
İran’ın son yıllarda yaşadığı en büyük suikastlerden biri 2020 yılında meydana geldi. Irak’a giden İranlı General Kasım Süleymani 3 Ocak 2020‘de ABD’nin Bağdat Havalimanı’nda insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırıyla öldürüldü. ABD’nin düzenlediği saldırıda İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Süleymani’nin yanı sıra 5 İranlı da hayatını kaybetti.

Kasım Süleymani İran için çok büyük önem arz eden komutanlardan biri olarak öne çıkıyordu. Süleymani, Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Lübnan‘a İran’ın bölgedeki politikalarını belirleyen en önemli isimlerden biri olarak biliniyordu. Süleymani, İran lideri Ayetullah Ali Hamaney‘den sonra ülkenin güvenlik politikalarının belirlenmesinde en büyük etkiye sahip isimlerin başında geliyordu.
SÜLEYMANİ SUİKASTİ SONRASI DANIŞIKLI SALDIRI
Süleymani‘nin öldürülmesinin ardından İran, Irak’taki Ayn el-Esed Hava Üssü‘ne balistik füzelerle basit bir saldırı gerçekleştirerek vatandaşlarını sakinleştirmeyle yetindi. Dönemin ABD Başkanı Donald Trump Ocak 2020’de ABD tarafından öldürülmesinin ardından İranlı yetkililerin kendisiyle iletişime geçtiğini, ABD üssüne düzenlenecek bir saldırıyı önceden haber verdiğini söylemişti.

Trump, “Bizi aradılar ve dediler ki, ‘Dinleyin, başka seçeneğimiz yok. Sizi vurmak zorundayız çünkü kendimize saygımız var’. Bunu anlıyordum. Onları vurmuştuk ve bir şeyler yapmaları gerekiyordu” ifadelerini kullanmıştı.
REİSİ’NİN HELİKOPTER KAZASI
İran’da yaşanan bir diğer muammalı ölüm de Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin ölümde ortaya çıktı. Doğu Azerbaycan eyaletinden baraj açılışına giden İran Cumhurbaşkanı Reisi dönüş yolunda kaza geçirdi. 3 helikopterle çıkılan yolda diğer 2 helikopter hedefine ulaşırken İran Cumhurbaşkanı’nı taşıyan helikopter bilinmeyen bir nedenle 20 Mayıs 2024‘te düştü.

Reisi‘nin helikopter kazasının ardından İran Devleti kendi cumhurbaşkanlarının yerini bile tespit edemedi. Türkiye’den gönderilen Bayraktar TB2 ile tespit edilen İran Cumhurbaşkanı Reisi’nin kaza yerinde cesedi bulundu. Ancak birkaç ay önce yaşanan bu olayın kaza mı suikast mi olduğu hala ortaya çıkarılamadı.
MİSAFİR GELEN HANİYE’Yİ DE KORUYAMADILAR
İran’da yaşanan bu kaza ve suikastler henüz gündemden düşmeden bu kez de İran yeni bir suikaste daha sahne oldu. , İran’da cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan Mesud Pezeşkiyan‘ın yemin törenine katılmak üzere Tahran‘a giden Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye başkentte kaldığı sözde güvenli bir konutta saldırıya uğrayarak şehit edildi.

Gece 02.00’de gerçekleştirilen suikastin güdümlü füze ile gerçekleştirildiği belirtilirken, İran makamları misafirlerine yönelik düzenlenen saldırının nereden yapıldığını bile bilmediğini açıkladı. Yapılan güdümlü füzeli suikaste karşı İran hava savunma sistemlerinin devreye girmediğinin belli olduğu suikastte, saldırıyı gerçekleştirdiği iddia edilen İsrail makamlarına Haniye‘nin sözde güvenli konutunun konumunun bilgisinin nasıl gittiği ise merak konusu oldu.
ASLAN: HANİYE’Yİ KORUYAMAMAK BÜYÜK ZAFİYET
Hasan Kalyoncu Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Aslan, İran’ın “savunma” stratejileriyle ilgili eleştirilerde bulundu. Aslan, Haniye’yi şehit eden füzenin başka ülkeden fırlatıldığına dair yapılan açıklamaları “inandırıcı bulmadığını” ifade etti.
Aslan, olayla ilgili mühimmatın türü ve parçaları hakkında yeterli bilgi bulunmadığını belirtti. Aslan, “Eğer büyük bir füze ateşlendiyse, bu durumun İran hava savunma sistemlerini de gözden geçirmemizi gerektirdiğini” vurguladı.
İran’ın hava savunma sistemlerinin etkinliğine dair daha önce yapılan açıklamaları hatırlatan Aslan, “İran’ın hava savunma sistemlerinin etkili olmadığı” ve bu iddiaların gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi.
Aslan, Tahran’ın hava savunma kapasitesini sorgularken, “İran Batı kamuoyuna ve kendi halkına ideolojik mesajlar vermek amacıyla vekil örgütler üzerinden hareket ediyor olabilir” şeklinde değerlendirmede bulundu.
Aslan, İran’ın Hamas lideri Haniye’yi koruyamamasının büyük zafiyet olduğunu ve bu durumun “affedilemeyecek bir husus” olduğunu ifade etti.
İRAN KORUMADI MI?
Konuyla ilgili Haber7‘ye konuşan Gazeteci Mustafa Uzun Haniye’nin Tahran’ın göbeğinde suikaste uğramasının oldukça manidar olduğunu belirtirken Dış Politika ve Güvenlik Uzman Ömer Özkızılcık ise “Bunu beklemiyorduk. İsrail’in uzun zamandır Hamas liderlerine yönelik suikast arayışında olduğunu biliyorduk. Ama genel varsayım İsrail’in bunu İran’da yapamayacağı üzerineydi. Burada en büyük beklenmeyen olay İran’ın Haniye’yi koruyamamış olmasıdır veya korumamayı tercih etmesidir.” ifadelerini kullandı.
HALİD MEŞAL SUİKASTİ
25 Eylül 1997’de Mossad, bu dönemde faaliyetlerine Ürdün’de devam eden Halid Meşal’e başkent Amman’da suikast girişiminde bulundu.
O dönemde İsrail Başbakanı bugün olduğu gibi, Binyamin Netanyahu’ydu. Netanyahu, suikastın olabildiğince gizli ve sessiz olmasını istiyordu.
ZEHİRLİ SPREY PLANI
Plan şuydu: İki Mossad ajanı bir sokakta Meşal’in arkasından yürüyecek, ajanlardan biri çalkalanmış bir soda şişesini ses çıkarıp dikkat dağıtma amacıyla açarken diğeri de Meşal’e öldürücü bir sprey püskürtecekti.
Plana dair diğer bir anlatı ise, turist kılığında Ürdün’e girecek olan İsrail ajanlarının Halid Meşal’in kulağına bir cihaz kullanarak hızlıca yayılan bir zehir enjekte edileceğiydi.
MOSSAD AJANLARI FARK EDİLDİ
Mossad ajanları 25 Eylül’de sahte Kanada kimlikleriyle, turist kisvesi altında Amman’a vardılar. Ancak işler planlandığı gibi gitmedi ve Mossad ajanları Meşal’i sessiz bir şekilde hedef alamadı. Fark edilen ajanlar zehri Meşal’in kulağına püskürtseler de fark edildiler ve kaçmaya başladılar.
Ancak kaçan ajanlar bölgedeki Hamas üyeleri ve Ürdün polisi tarafından yakalandılar. Meşal ise birkaç saat sonra ağrı, kusma ve benzeri şikayetlerle hastaneye kaldırıldı, kısa bir süre içerisinde komaya girdi.
Ajanların üzerinden çıkan pasaportlar üzerine Kanadalı diplomatlar karakola çağrıldı. Böylece iki kişinin ajan oldukları ve Kanada vatandaşı olmadıkları anlaşıldı.

ÜRDÜN VE ABD ARAYA GİRDİ
Olaylar üzerine Ürdün Kralı Hüseyin, Netanyahu’ya ulaşarak panzehirin derhal Ürdün’e teslim edilmesini, aksi takdirde 1994’te yapılan barış anlaşmasının iptal edileceğini söyledi. Fakat Netanyahu bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Kral Hüseyin, yakalanan iki Mossad ajanının idam edileceği tehdidinde bulunarak Netanyahu’yu uzlaşıya zorladı.

MEŞAL İYİLEŞEREK KOMADAN ÇIKTI
Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton da devreye girerek Netanyahu’yu anlaşmaya ikna etti. Böylece İsrail hem panzehri vermeyi, hem de Şeyh Ahmed Yasin de dahil olmak üzere 70 Hamas tutuklusunu serbest bırakmayı kabul etti. Karşılığında iki Mossad ajanı serbest bırakıldı. Ürdün’e ulaştırılan panzehirin kullanılmasıyla Meşal iyileşti ve komadan çıktı.

Hamas’ın ruhani lideri ve kurucusu Şeyh Ahmed Yasin yakın sırdaşı Haniye’yi 1997’de yardımcısı olarak atamıştı.
Bu yüksek profil, Haniyeh’in suikast hedefi haline gelmesi anlamına geliyordu. İsrail o zamana kadar Filistinli liderleri yıllar boyunca öldürme konusunda uzun bir plan oluşturmuştu.
2003’TE KILPAYI KURTULDULAR
Haniye ve Yasin, Eylül 2003’te İsrail’in Gazze Şehri’ndeki bir suikast girişiminden, İsrail hava saldırısından saniyelerle kıl payı kurtulmuşlardı.
Şeyh Yasin, 22 Mart 2004’te tekerlekli sandalyesiyle sabah namazını kıldığı camiden çıkarken İsrail ordusuna ait helikopterler tarafından atılan füzelerle hayatını kaybetti.
Dönemin İsrail başbakanı Ariel Şaron’un gözetiminde Gazze Şeridi’nde gerçekleşen suikast operasyonunda, Şeyh Yasin’in 7 arkadaşı hayatını kaybetti, 2 oğlu da yaralandı.
ŞEYH YASİN’DEN 20 YIL SONRA ŞEHİT OLDU
“Allah’ım, ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum.” diyerek Filistin davasının “yalnız bırakılmışlığından” yakınan Şeyh Yasin’in suikaste kurban gitmesi, Filistin’in yanı sıra tüm İslam dünyasında büyük tepkiye neden olmuştu.
Filistin ulusal bağımsızlık mücadelesinin yirminci yüzyıldaki önde gelen sembollerinden biri olarak kabul edilen Şeyh Yasin, 1987’de kurduğu Hamas hareketiyle Filistin sahasındaki direnişin yeni adresi olmuştu.
Haniye ise Şeyh Yasin’den tam 20 yıl sonra İsrail tarafından şehit edildi.
]]>“İNTİKAMINI ALMAYI GÖREV OLARAK ADLEDİYORUZ”
İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, X hesabından yaptığı açıklamada, “Bir seyyid gider, bir seyyid gelir” mesajını paylaştığı bir video yayınladı. Hamaney, dün İran’da Haniye ile görüşmüştü. Hamaney, hesabından daha sonra yaptığı yazılı açıklamada, “Sevgili İran halkı! Cesur lider ve önde gelen Filistinli Mücahit Sayın İsmail Haniye’nin yasını tutuyoruz. Suçlu ve terörist Siyonist rejim, evimizdeki değerli misafirimizi şehit etti, bu aynı zamanda kendi başlarına açtıkları ağır bir belanın başlangıcı demektir. Şehit Haniye, Allah yolunda şehit olmaktan korkmuyordu. İran İslam Cumhuriyeti topraklarında yaşanan bu acı olayda onun kanını yerde bırakmamayı görevimiz olarak görüyoruz.” dedi.
“TERÖRİST İŞGALCİLER, EYLEMLERİNDEN DOLAYI PİŞMAN EDİLECEK”
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, X hesabından, “Bugün İran, acıya ve sevince ortak olan, direniş yolunun daimi ve gururlu yoldaşı, Filistin direnişinin cesur lideri, Kudüs şehidi Hacı İsmail Haniye’nin yasını tutuyor. Dün onun muzaffer elini kaldırdım ve bugün onu omuzlarıma alacağım. İki gururlu millet olan İran ve Filistin arasındaki bağ eskisinden daha güçlü olacak, mazlumların direniş ve savunması kuvvetlenecektir. İran İslam Cumhuriyeti, toprak bütünlüğünü ve şerefini savunacak, terörist işgalcileri korkakça eylemlerinden dolayı pişman edecektir. Şüphesiz ki Allah çok merhametlidir ve intikam sahibidir”. dedi.
ALMANYA, ABD, RUSYA VE ÇİN’DEN AÇIKLAMA
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, ABD’nin, Hamas lideri Haniye’ye yönelik suikast planından önceden haberdar olmadığını ve hiçbir şekilde olaya müdahil olmadığını söyledi. Gazetecilere konuşan Blinken, Haniye suikastinin bölgeyi nasıl etkileyeceği sorusuna, “Bu (Haniye suikasti) haberdar olmadığımız ve dahil olmadığımız bir şey. Tahmin yürütmek çok zor.” diye cevapladı. Blinken ayrıca, Gazze’de ateşkesin zorunlu bir hal aldığını belirtti.
Alman Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sebastian Fischer, itidal çağrısı yaparak, “Daha fazla tırmanıştan ve bölgesel bir yangından kaçınmak elzemdir. Tüm aktörleri azami itidal göstermeye çağırıyoruz, kısasa kısas mantığı yanlış yoldur.” dedi. Böylelikle, Haniye’nin suikaste uğramasının ardından Avrupa’dan ilk açıklama Almanya’dan gelmiş oldu.
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Haniye’nin ölümüne neden olan saldırıyı kınadı. Saldırıdan sonra bölgede gerilimin daha da tırmanacağına dikkat çeken Peskov, “Bu tür saldırılar bölgede barışı yeniden inşa etme girişimlerini hedef alıyor ve Orta Doğu’da durumu istikrarsızlaştırıyor.” ifadelerini kullandı.
Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, “Bu kesinlikle kabul edilemez bir siyasi suikasttır ve gerilimin daha da tırmanmasına yol açacaktır.” açıklamasını yaptı. Rusya Dışişleri Bakanlığı ise, “Hamas liderinin öldürülmesinin ardından tüm tarafları Orta Doğu’da büyük çaplı bir silahlı çatışmayı tetikleyebilecek adımlardan kaçınmaya çağırıyoruz.” dedi.
Mısır Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in “son 2 günde tehlikeli gerilimi tırmandırma” politikalarını kınadı. Bu tehlikeli tırmanışın bölgede ciddi güvenlik sonuçlarına yol açacak çatışmaları tetikleyebileceği uyarısında bulunulan açıklamada, suikast politikaları ve ülkelerin egemenliğini ihlal etmenin bölgesel çatışmalara sebep olabileceğine dikkati çekildi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) ve uluslararası etkin güçlere, sorumlulukları gereği, Orta Doğu’da yaşanan bu gerilimin kontrolden çıkmadan önüne geçmeleri çağrısında bulunulan açıklamada, “Gazze Şeridi’nde ateşkes sağlanmadan bölgesel gerilimin artması, durumu daha karmaşık hale getirdiği gibi İsrail’de ateşkes isteyen bir iradenin olmadığına da işaret ediyor. Bu gerilim ayrıca Mısır ve ortaklarının Gazze Şeridi’nde savaşı durdurarak Filistin halkının acılarını hafifletmenin çabalarını da baltalıyor.” ifadeleri kullanıldı.
Katar Dışişleri Bakanlığı tarafından Haniye suikastına ilişkin yapılan açıklamada, suikastın bölgeyi kaosa sürükleyeceği ve barış şansını baltalayacağı ifade edildi. Katar Başkanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman El Sani, X’te yaptığı açıklamada, “Bir taraf diğer taraftaki müzakereciyi öldürdüğünde arabuluculuk nasıl başarılı olabilir? Barışın ciddi ortaklara ve insan hayatının hiçe sayılmasına karşı küresel bir duruşa ihtiyacı var.” dedi.
Çin Dışişleri Bakanlığı, Haniye’nin İran’da öldürülmesi kınanırken, olayın bölgesel istikrarsızlığın daha da artmasına yol açabileceğini aktardı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian, “Gazze’nin en kısa sürede kapsamlı ve kalıcı bir ateşkese ulaşması gerekiyor.” ifadesini kullandı.
Pakistan Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Haniye suikasti kınanarak, İsrail’in “bölgedeki maceraperestliği” sert bir dille eleştirdi. “Pakistan, bölgede artan İsrail maceracılığını ciddi endişeyle izliyor. İsrail’in son eylemleri, zaten istikrarsız bir bölgede tehlikeli bir tırmanışa yol açıyor ve barış çabalarını baltalıyor.” denildi.
Irak Dışişleri Bakanlığı da Haniye’nin öldürülmesini “en güçlü şekilde” kınadı. Yapılan açıklamada, “Saldırgan operasyon, uluslararası hukukun açık bir ihlali ve bölgesel güvenlik ve istikrara yönelik bir tehdittir. Bu zor zamanlarda Filistin halkı ve liderleriyle tam dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyor, uluslararası toplumu sorumluluklarını üstlenmeye ve devletlerin egemenliğine yönelik tekrarlanan saldırıları ve ihlalleri durdurmak için gerekli önlemleri almaya çağırıyoruz.” ifadelerine yer verdi.
Malezya Dışişleri Bakanlığı, “Malezya, hedef gözetilerek yapılmış suikastlar da dahil olmak üzere tüm şiddet eylemlerini kati surette kınıyor ve barışsever tüm ulusları bu tür eylemleri kınamaya çağırıyor. Bu olay, tırmanışın azaltılmasına olan acil ihtiyacın altını çiziyor ve tüm tarafların yapıcı bir diyalogda bulunma ve barışçıl çözümler peşinde olma ihtiyacını güçlendiriyor.” dedi.
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Haniye’nin suikast sonucu öldürülmesini “korkakça bir eylem ve tehlikeli bir gelişme olarak” nitelendirdi ve Filistin için birlik çağrısında bulundu.
Ürdün Dışişleri Bakanlığı, “Ürdün, İsrail’in, Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’yi (Allah ona rahmet etsin) İran’ın başkenti Tahran’da uluslararası hukuku ve uluslararası insancıl hukuku ihlal ederek suikastle öldürmesini en sert şekilde kınıyor. Bu, bölgede daha fazla gerginlik ve kaosa yol açacak tırmandırıcı bir suçtur” dedi.
Afganistan’daki Taliban hükümeti, açıklamasında, “İsmail Haniye’nin şehadeti İslam ümmeti için önemli bir kayıptır ve suikastı bir suçtur.” dedi.
Lübnan’ın geçici Başbakanı Najib Mikati, “Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’nin suikastını şiddetle kınıyoruz ve bu eylemi, bölgedeki küresel endişe ve tehlikenin kapsamını genişleten ciddi bir tehdit olarak görüyoruz.” şeklinde konuştu.
Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı el-Karadaği, “Kayıp ve acı çilesine rağmen Haniye’nin şehadeti her zaman paha biçilmez direniş ve fedakarlığın sembolü olarak kalacaktır.” dedi.
İran destekli Hizbullah’tan gelen açıklamada, “Biz Hizbullah olarak Hamas hareketindeki sevgili kardeşlerimizle bu büyük liderin kaybından duyduğumuz acıyı, düşmanın işlediği suçlardan duyduğumuz öfkeyi ve hareketlerimizdeki liderlerin halklarını ve mücahitlerini şehadete götürmelerinden duyduğumuz gururu paylaşıyoruz.” denildi.
İsrail Kültür Bakanı Amichai Eliyahu, “Dünyayı bu pislikten temizlemenin doğru yolu budur. Hayali barış anlaşmaları artık yok. Merhamet yok. Haniye’nin ölümü dünyayı biraz daha iyi hale getirecektir.” diye konuştu.
Yemen’deki Husilerin lideri Muhammed Ali el Husi, Haniye’nin öldürülmesini kınadı ve “İsmail Haniye’yi hedef almak iğrenç bir terör suçudur. Bu, kanunların açık bir ihlalidir.” dedi.
İsrail’in Menfaat Konseyi Üyesi ve eski İran Devrim Muhafızları Ordusu Başkomutanı Muhsin Rızai, İsrail’in Haniye suikastı nedeniyle “büyük bir bedel ödeyeceğini” söyledi. Rızai, “Bu tür aşağılık güç gösterilerinin, Filistin’in cesur ve yenilmez çocuklarının kahramanca yüzleşmesindeki zayıflıklarını ve çaresizliklerini telafi edebileceğini düşünenler ne kadar aptaldır. İsrail büyük bir bedel ödeyecek.” dedi.
“İNTİKAMINI ALMAYI GÖREV OLARAK ADLEDİYORUZ”
İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, X hesabından yaptığı açıklamada, “Bir seyyid gider, bir seyyid gelir” mesajını paylaştığı bir video yayınladı. Hamaney, dün İran’da Haniye ile görüşmüştü. Hamaney, hesabından daha sonra yaptığı yazılı açıklamada, “Sevgili İran halkı! Cesur lider ve önde gelen Filistinli Mücahit Sayın İsmail Haniye’nin yasını tutuyoruz. Suçlu ve terörist Siyonist rejim, evimizdeki değerli misafirimizi şehit etti, bu aynı zamanda kendi başlarına açtıkları ağır bir belanın başlangıcı demektir. Şehit Haniye, Allah yolunda şehit olmaktan korkmuyordu. İran İslam Cumhuriyeti topraklarında yaşanan bu acı olayda onun kanını yerde bırakmamayı görevimiz olarak görüyoruz.” dedi.
“TERÖRİST İŞGALCİLER, EYLEMLERİNDEN DOLAYI PİŞMAN EDİLECEK”
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, X hesabından, “Bugün İran, acıya ve sevince ortak olan, direniş yolunun daimi ve gururlu yoldaşı, Filistin direnişinin cesur lideri, Kudüs şehidi Hacı İsmail Haniye’nin yasını tutuyor. Dün onun muzaffer elini kaldırdım ve bugün onu omuzlarıma alacağım. İki gururlu millet olan İran ve Filistin arasındaki bağ eskisinden daha güçlü olacak, mazlumların direniş ve savunması kuvvetlenecektir. İran İslam Cumhuriyeti, toprak bütünlüğünü ve şerefini savunacak, terörist işgalcileri korkakça eylemlerinden dolayı pişman edecektir. Şüphesiz ki Allah çok merhametlidir ve intikam sahibidir”. dedi.
ALMANYA, ABD, RUSYA VE ÇİN’DEN AÇIKLAMA
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, ABD’nin, Hamas lideri Haniye’ye yönelik suikast planından önceden haberdar olmadığını ve hiçbir şekilde olaya müdahil olmadığını söyledi. Gazetecilere konuşan Blinken, Haniye suikastinin bölgeyi nasıl etkileyeceği sorusuna, “Bu (Haniye suikasti) haberdar olmadığımız ve dahil olmadığımız bir şey. Tahmin yürütmek çok zor.” diye cevapladı. Blinken ayrıca, Gazze’de ateşkesin zorunlu bir hal aldığını belirtti.
Haniye’nin suikaste uğramasının ardından Avrupa’dan ilk açıklama Almanya’dan geldi. Alman hükümeti de Hamas lideri Haniye’nin öldürüldüğü ve bir Hizbullah komutanının hedef alındığı ayrı ayrı İsrail saldırılarının ardından Orta Doğu’da itidal çağrısında bulundu. Alman Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sebastian Fischer, “Daha fazla tırmanıştan ve bölgesel bir yangından kaçınmak elzemdir. Tüm aktörleri azami itidal göstermeye çağırıyoruz, kısasa kısas mantığı yanlış yoldur.” dedi.
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Haniye’nin ölümüne neden olan saldırıyı kınadı. Saldırıdan sonra bölgede gerilimin daha da tırmanacağına dikkat çeken Peskov, “Bu tür saldırılar bölgede barışı yeniden inşa etme girişimlerini hedef alıyor ve Orta Doğu’da durumu istikrarsızlaştırıyor.” ifadelerini kullandı.
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Haniye’nin suikast sonucu öldürülmesini “korkakça bir eylem ve tehlikeli bir gelişme olarak” nitelendirdi ve Filistin için birlik çağrısında bulundu.
Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, “Bu kesinlikle kabul edilemez bir siyasi suikasttır ve gerilimin daha da tırmanmasına yol açacaktır.” açıklamasını yaptı. Rusya Dışişleri Bakanlığı ise, “Hamas liderinin öldürülmesinin ardından tüm tarafları Orta Doğu’da büyük çaplı bir silahlı çatışmayı tetikleyebilecek adımlardan kaçınmaya çağırıyoruz.” dedi.
Katar Dışişleri Bakanlığı tarafından Haniye suikastına ilişkin yapılan açıklamada, suikastın bölgeyi kaosa sürükleyeceği ve barış şansını baltalayacağı ifade edildi. Katar Başkanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman El Sani, X’te yaptığı açıklamada, “Bir taraf diğer taraftaki müzakereciyi öldürdüğünde arabuluculuk nasıl başarılı olabilir? Barışın ciddi ortaklara ve insan hayatının hiçe sayılmasına karşı küresel bir duruşa ihtiyacı var.” dedi.
Çin Dışişleri Bakanlığı, Haniye’nin İran’da öldürülmesi kınanırken, olayın bölgesel istikrarsızlığın daha da artmasına yol açabileceğini aktardı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian, “Gazze’nin en kısa sürede kapsamlı ve kalıcı bir ateşkese ulaşması gerekiyor.” ifadesini kullandı.
Pakistan Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Haniye suikasti kınanarak, İsrail’in “bölgedeki maceraperestliği” sert bir dille eleştirdi. “Pakistan, bölgede artan İsrail maceracılığını ciddi endişeyle izliyor. İsrail’in son eylemleri, zaten istikrarsız bir bölgede tehlikeli bir tırmanışa yol açıyor ve barış çabalarını baltalıyor.” denildi.
Irak Dışişleri Bakanlığı da Haniye’nin öldürülmesini “en güçlü şekilde” kınadı. Yapılan açıklamada, “Saldırgan operasyon, uluslararası hukukun açık bir ihlali ve bölgesel güvenlik ve istikrara yönelik bir tehdittir. Bu zor zamanlarda Filistin halkı ve liderleriyle tam dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyor, uluslararası toplumu sorumluluklarını üstlenmeye ve devletlerin egemenliğine yönelik tekrarlanan saldırıları ve ihlalleri durdurmak için gerekli önlemleri almaya çağırıyoruz.” ifadelerine yer verdi.
Malezya Dışişleri Bakanlığı, “Malezya, hedef gözetilerek yapılmış suikastlar da dahil olmak üzere tüm şiddet eylemlerini kati surette kınıyor ve barışsever tüm ulusları bu tür eylemleri kınamaya çağırıyor. Bu olay, tırmanışın azaltılmasına olan acil ihtiyacın altını çiziyor ve tüm tarafların yapıcı bir diyalogda bulunma ve barışçıl çözümler peşinde olma ihtiyacını güçlendiriyor.” dedi.
Ürdün Dışişleri Bakanlığı, “Ürdün, İsrail’in, Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’yi (Allah ona rahmet etsin) İran’ın başkenti Tahran’da uluslararası hukuku ve uluslararası insancıl hukuku ihlal ederek suikastle öldürmesini en sert şekilde kınıyor. Bu, bölgede daha fazla gerginlik ve kaosa yol açacak tırmandırıcı bir suçtur” dedi.
Afganistan’daki Taliban hükümeti, açıklamasında, “İsmail Haniye’nin şehadeti İslam ümmeti için önemli bir kayıptır ve suikastı bir suçtur.” dedi.
Lübnan’ın geçici Başbakanı Najib Mikati, “Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’nin suikastını şiddetle kınıyoruz ve bu eylemi, bölgedeki küresel endişe ve tehlikenin kapsamını genişleten ciddi bir tehdit olarak görüyoruz.” şeklinde konuştu.
Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı el-Karadaği, “Kayıp ve acı çilesine rağmen Haniye’nin şehadeti her zaman paha biçilmez direniş ve fedakarlığın sembolü olarak kalacaktır.” dedi.
İran destekli Hizbullah’tan gelen açıklamada, “Biz Hizbullah olarak Hamas hareketindeki sevgili kardeşlerimizle bu büyük liderin kaybından duyduğumuz acıyı, düşmanın işlediği suçlardan duyduğumuz öfkeyi ve hareketlerimizdeki liderlerin halklarını ve mücahitlerini şehadete götürmelerinden duyduğumuz gururu paylaşıyoruz.” denildi.
İsrail Kültür Bakanı Amichai Eliyahu, “Dünyayı bu pislikten temizlemenin doğru yolu budur. Hayali barış anlaşmaları artık yok. Merhamet yok. Haniye’nin ölümü dünyayı biraz daha iyi hale getirecektir.” diye konuştu.
Yemen’deki Husilerin lideri Muhammed Ali el Husi, Haniye’nin öldürülmesini kınadı ve “İsmail Haniye’yi hedef almak iğrenç bir terör suçudur. Bu, kanunların açık bir ihlalidir.” dedi.
İsrail’in Menfaat Konseyi Üyesi ve eski İran Devrim Muhafızları Ordusu Başkomutanı Muhsin Rızai, İsrail’in Haniye suikastı nedeniyle “büyük bir bedel ödeyeceğini” söyledi. Rızai, “Bu tür aşağılık güç gösterilerinin, Filistin’in cesur ve yenilmez çocuklarının kahramanca yüzleşmesindeki zayıflıklarını ve çaresizliklerini telafi edebileceğini düşünenler ne kadar aptaldır. İsrail büyük bir bedel ödeyecek.” dedi.
BEYRUT’DAKİ SALDIRI! FUAD ŞÜKÜR ÖLDÜ MÜ?
İsrail ordusu, dün gece Lübnan’ın başkenti Beyrut’a düzenlediği hava saldırısında Hizbullah’ın komutanlarından Fuad Şükür’ü öldürdüğünü duyurdu. İsrail ordusu yaptığı yazılı açıklamada, saldırının savaş uçaklarıyla gerçekleştirildiğini belirterek, öldürülen komutanın Hizbullah’ın lideri Hasan Nasrallah’ın “sağ kolu” olduğunu iddia etti. Hizbullah ise İsrail’in hedef aldığı üst düzey komutanın yıkılan binanın enkazı altında olduğunu, arama ve kurtarma çalışmalarının devam ettiğini duyurdu.

“HER İKİ KIRMIZI ÇİZGİ DE İSRAİL TARAFINDAN AŞILMIŞ OLDU”
Peki bu saldırıların perde arkasında neler var? TEPAV Dış Politika Programı Direktörü ve eski diplomat Gülru Gezer ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi KKTC/Lefkoşa Hukuk Fakültesi Uluslararası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Emete Gözügüzelli, Milliyet.com.tr’den Sercan Dinç’e değerlendirmelerde bulundu.
Gülru Gezer: İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’ne yönelik saldırı sonrasında İsrail’den yanıt bekliyorduk. Dün gece Beyrut’ta Hizbullah mahallesinde saldırı düzenlendi. Fuad Şükür; Nasrallah’ın en kıdemli danışmanlarından birine yönelik suikast girişimi gerçekleşti. Hizbullah için bu kırmızı çizgi. Hizbullah’ın aslında iki kırmızı çizgisi var; Birincisi Beyrut’ta vurulmak. İkincisi ise sivil kayıpların olması. Her iki kırmızı çizgi de dün gece İsrail tarafından aşılmış oldu.
Tabi bu artık savaşın çok farklı noktaya evrildiğini gösteriyor. Çünkü nisanda İran’ın Şam Büyükelçiliğinin konsolosluk birimi vurulduğundan İran, ‘Bu bizim topraklarımıza yönelik saldırıdır. Egemenliğimizin ihlalidir’ diyerek 13 Nisan’da İsrail’e yönelik geniş çaplı İran İslam Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana ilk saldırısını gerçekleştirmişti.
“GERİ DÖNÜLMEZ BİR NOKTAYA GELMİŞ BULUNUYORUZ”
Bu sefer İsmail Haniye Tahran’da öldürüldü. Buna tabi ki hem Hamas’ın bir yanıtı olacaktır, hem İran’ın bir yanıtı olacaktır. Hamas’tan gelen ilk açıklamalarda bu saldırının yanıtsız kalmayacağı ifade edildi. Savaşın çok kritik bir noktaya evrildiğini görüyoruz. Küresel etkileri olabilecek bölgesel savaşa evrilme ihtimali an meselesi. Geri dönülmez bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.
“TAKTİKSEL BİR STRATEJİ”
Doç. Dr. Emete Gözügüzelli: Bu haince bir öldürmedir ve savaş suçudur. Bu nedenle Haniye’nin Hamas’ın lideri olarak ve Beyrut’ta gerçekleştirilen saldırılara baktığımızda Netanyahu’nun stratejisi ve temel amacı bölgesel çatışma alanını genişletmek. Ve bu genişletme programında bir strateji değişikliğine gidildiğini görüyoruz. Özellikle bu mücadeleyi veren Filistin halkının direnişiyle ilgili mücadeleyi veren, destekleyen liderlerin hedef alınarak öldürülmesi yoluna gidilmesinde taktiksel bir strateji var.
O da sahada arzu ettiği başarıyı elde edemeyen Netanyahu’nun sahanın dışındaki alanlarda sivil olarak liderleri hedef alarak, demolarize olan ordusuna moral depolamak ve aynı zamanda bundan sonra genişletilecek savaş stratejisinde kamuoyunu da etkileyerek kendisine destek sağlamak.
NETANYAHU’NUN SAVAŞ STRATEJİSİ: ABD’NİN FİİLİ OLARAK BÖLGEDE ÇATIŞMAYA GİRMESİ
Bu saldırılar bize şunu da göstermektedir; Birincisi Netanyahu’nun savaş stratejisi taktiksel olarak gerginliği tırmandırıcı ve ABD’yi doğrudan fiili olarak bu çatışmaya sokacak şekilde bölgede konuşlanmayı sağlayacak bir atmosfer yaratmaya çalışıyor. Bu bilinçli bir hamledir. ABD askerlerinin bölgeye donanmasıyla yığılması ve özellikle Netanyahu’nun ortaya koyduğu savaş ve saldırı eylemlerinde önemli bir hamledir.
“SAVAŞIN ÖNÜMÜZDEKİ YIL İÇERİSİNDE DAHA BÜYÜK POTANSİYELE EVRİMLEŞECEK SÜRECE DOĞRU GİDİYORUZ”
Ne misilleme, ne haince öldürülme uluslararası hukuk kabul etmez. Netanyahu bunu yapıyorsa belli bir amaç doğrultusunda planlı yapıyor.
Uzun vadeye yayılacak şekilde bir savaş sürecine girmek ve bu savaşın özellikle önümüzdeki yıl içerisinde daha büyük potansiyele evrimleşecek sürece doğru gidiyoruz. Çok tehlikelidir. Küresel ve dünya barışının bölgemizde hissedilmesi için ivedi olarak hayata geçirilmesi gerekiyor. Netanyahu’nun BMGK’nın alacağı olağanüstü toplantıyla derhalde diğer devletlerin içişlerine müdahale etmek, egemenliklerini ihlal etmek, haince suikast planları gerçekleştirmek gibi uluslararası hukuka aykırı ilkeleri yerlebir eden Netanyahu’ya dünya kamuoyu güçlü bir şekilde karşı durmak zorundadır. Bu kabul edilemez.
ABD’DEN ALDIĞI TAKTİK VE STRATEJİK DESTEK SÖZ KONUSU
Netanyahu’nun bunu ABD Kongresi’ndeki ziyaretinden sonra gerçekleştirmesi kesinlikle ve kesinlike ABD’den aldığı taktik ve stratejik destekle söz konusudur. Çünkü ABD ve İsrail’in aslında geçmişinde suikastle adam öldürmek sorun değil.
2006 öncesinde olaylara bakıldığında ölümler yüksek mahkemeye taşınmış ve yüksek mahkeme de 5 yıl boyunca bu davaya bakmayarak nihayetinde 14 Aralık 2006 verdiği kararla ‘ne uygulanabilir, ne uygulanamaz’ demiş. Dolayısıyla bunu sürümcemede belirsiz bırakarak İsrail’e yeşil ışık yakmıştır.
PHOENİX STRATEJİSİ
İkinci Vietnam Savaşı’ndan merkez istihbarat teşkilatının Vietkong Sempatizanlarını ortadan kaldırmak için Phoenix programı uygulayarak 40 bine yakın kişiye suikastlerle öldürüldüğü ve bu ABD’nin kendi içerisinde bir istihbarat biriminin kurulduğu stratejiydi. Bu strateji özellikle de 11 Eylül sonrasında çok daha somut, net bir şekilde ‘hedefle öldürme’ stratejisine girmiş, İsrail de bu merkezden aldığı eğitimler ve taktiksel destekle birlikte askeri personeline bu yönde eğitimler verilmiştir. Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada ABD ziyareti sonrasında tamamıyla böyle bir stratejiye girilmesi aynı Phoenix Stratejisi bağlamında Vietnam’da ABD’nin uyguladığı taktikle Filistin’in önde gelen siyasi liderlerinin hedef noktasına getirilerek bu mücadeleyi, gerginliği tırmandırmak stratejisine girilmiştir.
Bunda uluslararası hukukta hedefli öldürme noktasında uygulamasının özellikle gerçekleştirilmesi ve bunun bu şekilde ortaya konması belli bir amaca hizmet ediyor. O da bölgesel çatışmayı daha fazla yaymak.
İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, X hesabından yaptığı açıklamada, “Bir seyyid gider, bir seyyid gelir” mesajını paylaştığı bir video yayınladı. Hamaney, dün İran’da Haniye ile görüşmüştü.
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, X hesabından, “Bugün İran, acıya ve sevince ortak olan, direniş yolunun daimi ve gururlu yoldaşı, Filistin direnişinin cesur lideri, Kudüs şehidi Hacı İsmail Haniye’nin yasını tutuyor. Dün onun muzaffer elini kaldırdım ve bugün onu omuzlarıma alacağım. İki gururlu millet olan İran ve Filistin arasındaki bağ eskisinden daha güçlü olacak, mazlumların direniş ve savunması kuvvetlenecektir. İran İslam Cumhuriyeti, toprak bütünlüğünü ve şerefini savunacak, terörist işgalcileri korkakça eylemlerinden dolayı pişman edecektir. Şüphesiz ki Allah çok merhametlidir ve intikam sahibidir”. dedi.
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Haniye’nin suikast sonucu öldürülmesini “korkakça bir eylem ve tehlikeli bir gelişme olarak” nitelendirdi ve Filistin için birlik çağrısında bulundu.
Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, “Bu kesinlikle kabul edilemez bir siyasi suikasttır ve gerilimin daha da tırmanmasına yol açacaktır.” açıklamasını yaptı. Rusya Dışişleri Bakanlığı ise, “Hamas liderinin öldürülmesinin ardından tüm tarafları Orta Doğu’da büyük çaplı bir silahlı çatışmayı tetikleyebilecek adımlardan kaçınmaya çağırıyoruz.” dedi.
Katar Dışişleri Bakanlığı tarafından Haniye suikastına ilişkin yapılan açıklamada, suikastın bölgeyi kaosa sürükleyeceği ve barış şansını baltalayacağı ifade edildi.
Çin Dışişleri Bakanlığı, Haniye’nin İran’da öldürülmesi kınanırken, olayın bölgesel istikrarsızlığın daha da artmasına yol açabileceğini aktardı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian, “Gazze’nin en kısa sürede kapsamlı ve kalıcı bir ateşkese ulaşması gerekiyor.” ifadesini kullandı.
Malezya Dışişleri Bakanlığı, “Malezya, hedef gözetilerek yapılmış suikastlar da dahil olmak üzere tüm şiddet eylemlerini kati surette kınıyor ve barışsever tüm ulusları bu tür eylemleri kınamaya çağırıyor. Bu olay, tırmanışın azaltılmasına olan acil ihtiyacın altını çiziyor ve tüm tarafların yapıcı bir diyalogda bulunma ve barışçıl çözümler peşinde olma ihtiyacını güçlendiriyor.” dedi.
Lübnan’ın geçici Başbakanı Najib Mikati, “Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’nin suikastını şiddetle kınıyoruz ve bu eylemi, bölgedeki küresel endişe ve tehlikenin kapsamını genişleten ciddi bir tehdit olarak görüyoruz.” şeklinde konuştu.
Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı el-Karadaği, “Kayıp ve acı çilesine rağmen Haniye’nin şehadeti her zaman paha biçilmez direniş ve fedakarlığın sembolü olarak kalacaktır.” dedi.
İsrail Kültür Bakanı Amichai Eliyahu, “Dünyayı bu pislikten temizlemenin doğru yolu budur. Hayali barış anlaşmaları artık yok. Merhamet yok. Haniye’nin ölümü dünyayı biraz daha iyi hale getirecektir.” diye konuştu.
Yemen’deki Husilerin lideri Muhammed Ali el Husi, Haniye’nin öldürülmesini kınadı ve “İsmail Haniye’yi hedef almak iğrenç bir terör suçudur. Bu, kanunların açık bir ihlalidir.” dedi.
İsrail’in Menfaat Konseyi Üyesi ve eski İran Devrim Muhafızları Ordusu Başkomutanı Muhsin Rızai, İsrail’in Haniye suikastı nedeniyle “büyük bir bedel ödeyeceğini” söyledi. Rızai, “Bu tür aşağılık güç gösterilerinin, Filistin’in cesur ve yenilmez çocuklarının kahramanca yüzleşmesindeki zayıflıklarını ve çaresizliklerini telafi edebileceğini düşünenler ne kadar aptaldır. İsrail büyük bir bedel ödeyecek.” dedi.

PEZEŞKİYAN YEMİN EDEREK GÖREVİNE BAŞLADI
Pezeşkiyan, törende yemin ederek ülkenin 9’uncu cumhurbaşkanı olarak resmen görevine başladı. Pezeşkiyan, yemin töreninde yaptığı konuşmada, kurulacak yeni hükümetin İran ve dünya için yeni fırsatlar sunacağını belirterek, “Kurulacak yeni hükümet ile birlikte ülkenin karşı karşıya olduğu tehlikeleri ve halkın sorunlarını anlama fırsatı, halkın taleplerini duyma ve yöntemsel sorunları düzeltme ve önümüzdeki tehditler karşısında milli birliği oluşturma fırsatı yakalayacağız” ifadelerini kullandı.
‘İSLAMİ VE DEVRİMCİ KİMLİĞİMİZ İLE BÖLGENİN İLK SIRASINDA YER ALAN BİR ÜLKE OLACAĞIZ’
Devlet ve toplum arasındaki güveni yeniden tesis edeceklerini kaydeden Pezeşkiyan, 14’üncü dönem hükümetinin ulusal birlik hükümeti olacağını ve halktan aldığı oy ve güvenle hareket edeceğini söyledi. Pezeşkiyan, “Anayasaya ve Dini Liderimiz Ayetullah Ali Hamaney’in vizyonuna bağlı kalarak bölgede ekonomiden kültüre ve teknolojiye kadar İslami ve devrimci kimliğimiz ile bölgenin ilk sırasında yer alan bir ülke olacağız. Ülkenin gençlerine, kadınlarına, farklı etnik gruplarına ulusal fırsat gözüyle bakmalıyız. Memleketin karşı karşıya olduğu sorunlara çözüm üretebilirler ve bu zamana kadar ülke yönetiminde kenarda bırakılmış bu fırsatları artık değerlendirmeliyiz” dedi.

Konuşmasında dış politikaya dair mesajlar da veren Pezeşkiyan, hükümeti döneminde bölge ülkeleri ile ilişkileri geliştirmeye önem vereceğini ve bu doğrultuda hareket edeceğini belirterek, “Bölge ülkeleri ortak çıkarlarını kendi aralarındaki rekabet ve gerilimler ile yok etmemelidir. Hükümet olarak güçlü bir bölgesel işbirliğinden yanayız” ifadelerini kullandı.
‘MÜSLÜMANLARA İNSANLIK DERSİ VEREMEZLER’
ABD’nin İsrail’e verdiği desteğe ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ABD Kongresi’ndeki konuşmasına değinen Pezeşkiyan, “Gazzeli çocukları öldürenlere silah temin edenler, Müslümanlara insanlık dersi veremezler. Gazze’de kadın ve çocuklar ile savaşan ve onları bombalayan bir rejimin liderinin teşvik edilmesi ve alkışlarla karşılanmasını dünyada hiç kimse kabul edemez” dedi.

‘BENİM HÜKÜMETİM HİÇBİR ŞEKİLDE BASKI VE ZORBALIĞA TESLİM OLMAYACAKTIR’
ABD’nin İran’a yönelik uyguladığı maksimum baskı politikasında başarısız olduğunu kaydeden Pezeşkiyan, “Benim hükümetim hiçbir şekilde baskı ve zorbalığa teslim olmayacaktır. Şu ana kadarki duruşumuz ve müzakereler, her zaman taahhütlerimize bağlı kaldığımızı göstermiştir. İran milletine karşı baskı ve yaptırımlar sonuç vermemiştir ve bu millet ile gereken saygıyı göstererek konuşmanız gerekir” dedi.

İRAN’DAN BATILI ÜLKELERE ÇAĞRI
İran dış politikasının ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda küresel ve bölgesel istikrar ve barışı sağlamak üzerine olacağını kaydeden Pezeşkiyan, dünyaya açılmak ve küresel ticarette yer almak istediklerini söyledi. Pezeşkiyan, “Dünyada yeni yükselen güçlü oyuncular ile ilişkilerimizi güçlendireceğiz. Doğuda yer alan komşularımız ve Farsça konuşan ülkeler ile işbirliğimizi artıracağız. Batılı ülkeleri gerçekçi olmaya ve karşılıklı saygı çerçevesinde ilişki geliştirmeye çağırıyoruz. İran’ın dünya ile ticaretini ve ekonomisini normalleştirmek istiyorum ve İran’a yönelik zalimce yaptırımları kaldırmak için çalışacağım” ifadelerini kullandı.
NE OLMUŞTU?
İran’da 5 Temmuz’da yapılan 14’üncü cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Türk kökenli Tebriz Milletvekili Mesut Pezeşkiyan, oyların yüzde 53.7’sini alarak ülkenin yeni cumhurbaşkanı olmuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’in Gazze’deki katliamlarına yönelik yaptığı son çıkış Tel Aviv’de geniş yankı uyandırdı. Erdoğan’ın “Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, nasıl Libya’ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız.” açıklaması İsrail basınının manşetlerinde yer aldı.
Türkiye’nin askeri gücüne dikkat çekildi. Ankara’nın İsrail’le savaşan gruplara silah ve askeri destek sağlayabileceğine vurgu yapıldı.
İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz ise Türkiye’yi NATO üzerinden hedef almaya çalıştı.
TEL AVİV’İ ENDİŞELENDİREN AÇIKLAMALAR
Türkiye Gazze’deki katliama sessiz kalmıyor, her platformda sesini çıkarıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu katliamın durması için sıkı bir diplomasi trafiği yürütüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’e yönelik açıklamaları Tel Aviv’i endişelendiriyor.
KATZ HADDİNİ AŞTI
İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, haddini aştı. Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan hadsiz paylaşımlar yaptı. Katz, bu kez NATO üzerinden Türkiye’yi hedef almaya çalıştı. İsrailli diplomatlara seslendi. Tüm NATO üyeleriyle acilen temasa geçmeleri talimatını verdi. Türkiye’nin kınanması çağrısı yaptı.
Ayrıca Türkiye’nin NATO’dan ihraç edilmesi gerektiğini de söyledi. Türkiye’nin Gazze diplomasisi İsrail’de endişe kaynağı oluşturdu. Zira Ankara batılı ülkeler ve NATO içinde İsrail’e karşı duran sayılı ülkeler arasın yer alıyor.
Katz’ın NATO çıkışını da bu bağlamda okumak gerekiyor. Çünkü NATO’nun İsrail’e destek vermemesinin önündeki engel Türkiye olarak görülüyor.
CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN ALTINI ÇİZMİŞTİ
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington’daki NATO Zirvesi sonunda yaptığı basın toplantısında İsrail’in NATO ile ortak ilişkisine izin vermeyeceklerinin altını çizmişti.
Bunun farkında olan İsrail basını da Erdoğan’ın “Karabağ ve Libya’ya girdik aynısını Filistinliler için yaparız” açıklamasını manşetlere taşıdı.
‘ERDOĞAN ASKERİ ADIM ATMAYACAK ANCAK BAŞKA CİDDİ KAYGILAR VAR’
Yediot Ahronot Gazetesi “Erdoğan askeri adım atmayacak ancak başka ciddi kaygılar var” başlığını attı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’e savaş açmayacağını yazan Yediot Ahronot Gazetesi, ancak İsrail’e karşı savaşan herkese yardım edebileceği veya silah sağlayabileceğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu çıkışı Tel Aviv’i kaygılandırdığını vurguladı.
Çünkü Ankara BM’de, uluslararası arenada ve NATO’da etkili bir ülke.
Gazete, Ankara’nın bu diplomatik gücüyle İsrail’e zarar verme ihtimali olduğunu yazdı.
Batılı ülkelerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları karşısında sessiz kalmasının ise İsrail’de hayal kırıklığına yol açtığını belirtti.
ESKİ BÜYÜKELÇİ LİEL’DEN YORUM ALDILAR
Globes, Ankara’nın Hamas’ın yakın dostu olduğunu hatırlattı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’e saldırmasının şaşırtıcı olmadığı yorumunu yaptı.
Haberde, “Ancak, dışişleri bakanlığı koridorlarında dahi Erdoğan’ın sözlerini duyunca çok şaşırdılar” denildi.
Gazete, İsrail’in Türkiye’deki eski Büyükelçisi Alon Liel’in de yorumunu aldı. Liel Türkiye’nin İsrail ile savaşan güçlere finansal veya askeri kaynak sağlayabileceğinin altını çizdi.
“CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN, ORTA DOĞU’NUN EN BÜYÜK ORDULARINDAN BİRİNİN BAŞKOMUTANI”
Israel Hayom Gazetesi ise, “Erdoğan orta Doğu’daki çatışmalara böyle müdahale ediyor” manşetini tercih etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerini “alışılmadık” diye niteledi.
Türk liderin Orta Doğu’nun en büyük ordularından birinin başkomutanı olduğunu yazdı. Gazeteye göre, Türk ordusunun özellikle günümüzde en fazla öne çıkan unsuru, oyunun kurallarını değiştiren silah “Erdoğan’ın ‘drone ordusu.” görülüyor
Gazete, bu bağlamda Türk SİHA’larının Libya ve Karabağ’daki etkisini de hatırlattı.
“İSRAİL, LÜBNAN’A GİRERSE BÖLGEYE ASKER GÖNDERİLEBİLECEK” İDDİASI
Jerusalem Post Gazetesi de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarını haberleştirdi. Türkiye ilişkilerinde uzman isimlerin görüşlerine yer verdi. Buna göre, eğer İsrail Lübnan’a girerse Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bölgeye asker gönderebileceğine dikkati çekti.
Gazete, Erdoğan’ın doğrudan İsrail’e askeri bir harekette bulunmayacağını da yazdı.
]]>TECAVÜZCÜ DOKUZ ASKER
İsrail devlet televizyonu KAN’ın, dün Sde Teiman Askeri Üssü’nde 9 askerin cinsel işkence ve darp ettikleri bir Filistinlinin ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldığı haberini yayımlamasıyla askeri polis, konu hakkında soruşturma başlattı, askerler gözaltına alındı.

‘NEDEN ASKERLERİMİZ GÖZ ALTINDA?’
Bu haberin ardından aralarında askerlerin de bulunduğu İsrailli aşırı sağcılardan oluşan silahlı ve yüzleri maskeli bir grup, cinsel işkence yapmakla suçlanan askerlerin gözaltına alınmasını protesto ederek askeri üsse baskın düzenledi.
‘YEMEN TARLASI’
İsrail ordusu güney komutanlığının sorumluluğunda olan Sde Teiman Askeri Üssü adını, 1949 ile 1950 arasında Yemen’den İsrail’e getirilen 49 bin Yemenli Yahudi’nin ilk etapta yerleştirildiği bölge olmasından alıyor. Bu nedenle “Yemen tarlası” ismini taşıyor.

TOPLAMA KAMPI OLDU
İsrail, bu askeri üste 2008 ve 2014’te Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılar sırasında alıkoyduğu yüzlerce Filistinli için toplama kampları kurdu.
‘YASA DIŞI SAVAŞÇILAR’
Ordu, 7 Ekim 2023’ten sonra “yasa dışı savaşçılar” oldukları iddiasıyla Gazze Şeridi’nden yüzlerce Filistinli sivili bu üste insanlık dışı şartlar altında tutmayı sürdürdü.

İSRAİLLİ STK İNSANLIK DIŞI MUAMELELERİ YAZDI
İsrailli sivil toplum örgütü “İsrail Sivil Haklar Derneği (ACRI)”, söz konusu üste oldukça kötü alıkonulma şartlarını açığa çıkaran bir makale yayımladı.
İSRAİLİN İŞKENCE ÇEŞİTLERİ
‘DERHAL KAPATILMALI’
ACRI, ülkedeki 5 STK’dan biri olarak bu hapishanenin derhal kapatılması için İsrail Yüksek Mahkemesine başvuranlar arasında yer alıyor.
Mahkemeye sunduğu dilekçede ACRI, son birkaç ayda söz konusu hapishanede “hayal etmesi dahi mümkün olmayan olaylara” dair birçok delilin biriktiğini kaydetti.
ACRI’N DİLEKÇESİ
“Anestezi olmaksızın cerrahi operasyonlar yapılıyor, tutuklular günlerce ağır şartlarda tutuluyor, organlarının kesilmesine yol açacak şekilde uzuvları kelepçeli kalıyor, tıbbi tedavi ve tuvalet ihtiyaçları karşılanırken dahi gözleri uzun süre bağlı tutuluyor ve alıkonulan bazı Filistinliler darp ve ihlallerle dolu şekilde sürekli gözetim altında tutuluyor.”
Dilekçede, üssün bir hapishane olması için kanuna göre alıkonulanların “sağlık ve onurlarını zedelemeyecek” şartları sağlaması gerektiğine işaret edildi.
“Alıkonulanlar için asgari oranda insani şartları sağlamadığımız takdirde bizler de insan olmayacağız” ifadelerine yer verilen dilekçede, alıkonulan kişilere uygulanan muamelenin yasa dışı olduğu kaydedildi.

İŞKENCE TANIKLARI KONUŞTU
Haaretz gazetesinin, askeri üsteki tanıklardan aldığı bilgiye göre, esirlerin korunması görevini üstlenen “Birim 100” üyeleri, son aylarda çok sayıda şiddet olayına karıştı.
Sde Teiman’da görev yapan bir asker, “Birim 100” üyelerinin alıkonulan Filistinlilerin bulunduğu alana pimi çekilmiş el bombası attıklarını söyledi. Tanıklık yapan asker, şiddetli darptan dolayı bazı Filistinlilerin dişlerinin ve kaburga kemiklerinin de kırıldığını aktardı.
Söz konusu üste tutulan Filistinlerin sayısına ilişkin İsrail makamlarından henüz açıklama yapılmadı.
TUTUKLARIN SAĞLIK GÜVENCESİ YOK
Haaretz’in haberine göre hükümet, İsrail Yüksek Mahkemesine 15 Temmuz’da Sde Teiman’daki tutukluların çoğunun başka yerlere naklinin yapılacağını iletti. Haberde ayrıca 7 Ekim’den bu yana aktif olarak kullanılan Sde Teiman üssünde tutulan Filistinli esirlerden 36’sının öldürüldüğü kaydedildi.
İsrail’de Gazze’den alıkonulan Filistinlilerin tutulduğu Sde Teiman askeri üssündeki bir Filistinliye cinsel istismar ve işkencede bulundukları suçlamasıyla 9 askerin gözaltına alınmasıyla başlayan kriz, askerlerin sorgu için götürüldüğü askeri üste devam etti.
İsrail basınındaki haberlere göre, yaklaşık 100 kişilik İsrailli aşırı sağcı grup, gözaltına alınan 9 İsrail askerinin çıkarıldığı askeri mahkemenin de içinde bulunduğu Beit Lid askeri üssüne girdi.
Basına ve sosyal medyaya yansıyan görüntülerde, askeri mahkemeye zorla giren İsrailli aşırı sağcı göstericiler ve onları önlemeye çalışan askerler arasında arbede yaşandı.
İsrail askerleri ve polislerinin, göstericileri askeri üsten çıkarmaya çalışırken kargaşa yaşandığı görüldü.
Beit Lid askeri mahkemesinden çıkarılan İsrailli aşırı sağcılar, askeri üssün gözaltı merkezinin önünde gösterilerine devam etti.
İsrailli aşırı sağcı gruplar, askeri hapishanenin bulunduğu bölümdeki demir kapıyı yumrukladı.
İsrail askerleri, göstericileri alandan uzaklaştırmak için askeri üsten sıktıkları tazyikli suya başvurdu.
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı aşırı sağcı Itamar Ben-Gvir, polise kanunu çiğneyenlere karşı harekete geçme talimatı verdiğini açıkladı.
İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’nin de bölgedeki askeri üsse geldiği bildirildi.
İsrail muhalefetinden eski Savunma Bakanı Benny Gantz, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, iktidar koalisyonu içindeki “şiddete çağrı yapan aşırıcı figürleri” eleştirerek İsrail’in sorrumlu kararlar alacak bir hükümete ihtiyaç duyduğunu belirtti.
9 İsrail askerinin bir Filistinliye cinsel işkence yapma suçlamasıyla gözaltına alınması
İsrail’de, Gazze Şeridi’nde alıkonulanların tutulduğu Sde Teiman gözaltı tesisinde Filistinlilere cinsel işkence yapmak ve cinsel istismar etmekle suçlanan 9 İsrail askerinin gözaltına alındığı haberleri ülkede siyasetin merkez gündemi oldu.
CİNSEL İŞKENCEYE MARUZ KALAN FİLİSTİNLİ YÜRÜYEMİYOR
Olayın kurbanı Filistinlinin hastaneye kaldırıldığı ve yürüyemediği İsrail basınında yer aldı.
Gözaltına alınan bazı askerlerin, askeri savcılığın gönderdiği askerlere göz yaşartıcı gaz sıktığı, taraflar arasında sözlü atışmalar yaşandığı görüntüler sosyal medyaya yansımıştı.
İsrailli aşırı sağcı milletvekillerinin de aralarında yer aldığı onlarca kişilik aşırı sağcı gösterici grubu, Sde Teiman askeri üssüne zorla girerek baskın düzenlemişti.
İsrail basınına yansıyan görüntülerde, aşırı sağcı Milletvekili Zvi Sukkot’un askeri üssün zincirli kapısını aralayarak içeri girmeye çalıştığı, askerlerin kendisini engellemeye çalıştığı görülmüştü.
Bunun ardından kalabalığın askeri üssün demir kapısını tutmaya çalışan askerleri zorlayarak içeri girdiği görülmüştü. Göstericilerin, askeri üssün içine doğru koşuşturduğu askerlerin bazılarını engellemeye çalıştığı anlar ile arbede ve kargaşa görüntüleri sosyal medyaya yansımıştı.
Ordu radyosunun haberine göre, silahlı ve üniformalı bazı yedek askerler de göstericilere destek olmak üzere bölgeye gelmişti.
Katil Binyamin Netanyahu, askeri üsse düzenlenen baskını kınayarak sükunet çağrısı yapmıştı.
İsrail’de iktidar koalisyonundaki sağ ve aşırı sağ partiler, askeri savcılığın askerleri gözaltına alma girişimine karşı çıkmıştı. Buna karşın muhalefet, “bağımsız yapıların soruşturmalarını yürütmesi gerektiği, kimsenin hukuktan üstün olmadığı” vurgusu yapmıştı.
SDE TEİMAN GÖZALTI MERKEZİ İŞKENCELERLE GÜNDEMDE
İsrail’in güneyinde yer alan ve alıkonan Gazzelilerin tutulduğu Sde Teiman gözaltı merkezi sık sık işkencelerle gündeme geliyor.
New York Times gazetesinde geçen ay çıkan haberde, Sde Teima gözaltı merkezinde alıkonan Gazzelilerin etrafı açık bir alanda gözleri bağlı olarak günde 18 saate kadar elleri kelepçeli şekilde yerde sessiz şekilde oturtulduğu belirtilmişti.
Haberde, gözaltı merkezine getirilen Filistinli tutukluların burada 3 aya kadar kaldığı ve sorgulama süreçlerinde birçok kişinin insanlık dışı muameleye ve işkenceye maruz kaldığı kaydedilmişti.
Burada tutulan ve daha sonra serbest bırakılan bazı Gazzeliler, Sde Teima’da maruz kaldıkları işkenceleri dile getirmişti.
]]>Habere göre, bir Filistinli mahkum alıkonulduğu İsrail’deki cezaevinde gardiyanlar tarafından dövüldü ve kaburgaları kırılarak öldürüldü.
Filistinli mahkumlardan biri, kronik hastalığının tedavi edilmemesi, diğeri de saatlerce yardım çığlıkları atmasına rağmen müdahale edilmemesi sonucunda hayatını kaybetti.
“İsrail-İnsan Hakları İçin Doktorlar” (PHRI) adlı STK tarafından doğrulanan otopsi raporlarına göre, bu üç kişi, 7 Ekim’den bu yana İsrail hapishanelerinde ölen Batı Şeria veya İsrail’den gelen 13 Filistinli arasında yer alıyor. Gazze’den getirilen ve yaşamını yitiren mahkumların sayısı ise tam olarak bilinmiyor.
İnsan hakları örgütleri, İsrail’in “tıka basa” dolu olan cezaevlerindeki koşulların tehlikeli şekilde kötüleştiğini ve yaygın olarak şiddet uygulandığını bildirdi.
Merkezi İsrail’de bulunan insan hakları örgütü “Hamoked”in icra direktörü Jessica Montell, WP’ye yaptığı açıklamada, “Şiddet her yere yayılmış durumda. Aşırı kalabalık. Görüştüğümüz her mahkum 30 kilo vermiş.” diye konuştu.
İsrail’deki İşkenceye Karşı Halk Komitesi’nin İcra Direktörü Tal Steiner, İsrail’in söz konusu hak ihlallerinin, ülkedeki “intikam atmosferi”nden kaynaklandığını belirtti.
Steiner, cezaevlerindeki şiddetin, politika yapıcıların desteğinin ve hesap verebilirlik eksikliğinin bir “kombinasyonu” olarak nitelendirdi.
Tanıklar, gardiyanların “çıldırmışçasına” mahkumlara saldırdığını söyledi
İsrail’deki cezaevinde Aralık 2023’te gardiyanlar tarafından şiddetli şekilde dövülmesinin ardından yaşamını yitiren 23 yaşındaki Abdulrahman Bahash’ın 2 mahkum arkadaşı, isimlerinin açıklanmaması koşuluyla arkadaşlarını ölüme götüren o günü WP’ye anlattı.
Tanıklar, gardiyanların koğuştaki tüm hücreleri bastığını ve mahkumları dövmeden önce kelepçelediğini kaydetti.
Görgü tanıklarından 28 yaşındaki eski bir mahkum da gardiyanların kendilerine “çıldırmışçasına” saldırdığını, coplarla tekmelerle vurduğunu söyledi.
Tanık, Bahash ve hücresindekilerin “tecrit odalarından” oluşan bir alana götürüldüğünü, daha sonra Bahash’ın vücudunda morluklarla döndüğünü ve kaburgalarının kırılmış olabileceğini söylediğini aktardı.
Bahash’ın ayakta duramaz hale geldiğini dile getiren tanık, arkadaşının olaydan 3 hafta sonra 1 Ocak’ta hayatını kaybettiğini ifade etti.
İsrailli yetkililer, mahkumun ailesinin otopsi raporunu ve Bahash’ın cesedini görmesine izin vermedi.
Bahash’ın ailesi adına otopsi sonucunu gören PHRI doktoru Daniel Solomon’un bildirdiğine göre, otopsi raporu, Bahash’ın “kaburga kırıkları ve dalak yaralanması”nın muhtemelen saldırı sonucu meydana geldiğini gösteriyor.
“DOKTORA İHTİYACIM VAR!”
Kasım 2023’te Megiddo Hapishanesinde hayatını kaybeden 33 yaşındaki Abdul Rahman al-Maari’nin kardeşi İbrahim, Maari’nin Şubat 2023’te geçici kontrol noktasında alıkonulduğunu, Hamas’la bağlantılı olmak ve ateşli silah bulundurmakla suçlandığını dile getirdi.
İbrahim, 7 Ekim’den sonra kardeşiyle irtibatı kaybettiklerini belirtti.
PHRI’den Doktor Danny Rosin’in incelediği otopsi raporunda, Maari’nin kaburgalarının kırıldığı; sırt, kalça, sol kol, baş ve boyun taraflarında çürüklerin görüldüğü bilgisi yer alıyor.
Aynı bölümde tutulan 32 yaşındaki Khairy Hamad, hücre araması yapılırken gardiyanlara cevap verdiği gerekçesiyle Maari’nin, elleri kelepçeli şekilde merdivenlerden aşağı atıldığını ve başından kanlar geldiğini aktardı.
Tanıklardan Sariy Khourieh, saatlerce acı içinde feryat edişini dinledikleri Maari’nin “Doktora ihtiyacım var!” diye bağırdığını anlattı.
Khourieh, saat 04.00 sularında Maari’nin sustuğunu, ilerleyen saatlerde de gardiyanların onun cesedini gördüğünü ifade etti.
İsrail’deki bir cezaevinde tutulan 21 yaşındaki Muhammed al-Sabbar ise Hirschsprung (kalın bağırsak felci) hastalığının tedavi edilmemesinin ardından 28 Şubat’ta hayatını kaybetti.
Otopsi raporuna göre kronik rahatsızlığının düzgün bir şekilde tedavi edilmesi durumunda Sabbar’ın ölümü önlenebilirdi.
Ekipler, ayrıca Hilal Şahin’e ailesinin Yusuf Gença’dan ayrılması ya da nikah kıyması yönünde baskı yaptığını belirledi. Cinayeti Abidin Uçar ile A.D.’nin (17) gerçekleştirdiği, saldırıyı Hilal Şahin’in ailesinin azmettirdiği tespit edildi. Ekipler, Hilal Şahin’in eski eşi Abidin Uçar, babası Hacı Şahin (58), kardeşi Şahan Şahin (31), amcası Musa Şahin (52), kuzenleri Biran Şahin (23), Mehmet Sait Sızmaz (37), eşi Meltem Sızmaz’ı (37) ve A.D.’yi gözaltına aldı. Baba Hacı Şahin, kardeşi Musa Şahin ve oğlu Şahan Şahin, eski damatları Abidin Uçar’ı eve çağırarak cinayeti planladıklarını belirlendi.

SALDIRI ÖNCESİ ÇARŞAF GİYDİ
Olay günü amca Musa Şahin, kara çarşaf giyen Abidin Uçar ile şapka takan A.D.’yi otomobille eve yakın parka getirdiği tespit edildi. Uçar ile A.D.’nin dikkat çekmemek için kol kola girip aile gibi davranarak sokakta yürüdükleri sonrasında da Yusuf Gença’nın evine gittikleri tespit edildi. Şüpheli A.D.’nin kapıyı çaldığı, Abidin Uçar’ın da kapının açılması üzerine içeri girip önce eski eşinin birlikte Yusuf Gença’ya ardından da eski eşi Hilal Şahin’e ateş ettikten sonra kaçtı. Gença ölürken, Hilal Şahin ise ağır yaralandı.
DAVA AÇILDI
Olaydan sonra yakalanıp tutuklanan Abidin Uçar, A.D., Hacı Şahin, Musa Şahin, Şahan Şahin, Biran Şahin ile adli kontrolle serbest bırakılan Mehmet Sait Sızmaz ve eşi Meltem Sızmaz hakkındaki soruşturma tamamlandı. Savcı, sanıkların ‘tasarlayarak ve töre saiki ile öldürme’ ile ‘öldürmeye teşebbüs’ suçlarından ağırlaştırılmış müebbet ve ayrıca 20’şer yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırladı. Adana 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen davaya devam edildi. Duruşmaya tutuklu sanıklar Abidin Uçar, A.D., Hacı Şahin ve Musa Şahin ile olayda ağır yaralanan Hilal Şahin, öldürülenin babası Esef Gença ile tarafların avukatları katıldı. Yargılama sırasında daha önce tahliye edilen Şahan Şahin ve Biran Şahin ise duruşmaya katılmadı.

‘EŞİM ÇOCUKLUK ARKADAŞIMLA KAÇTI’
Sanık Abidin Uçar, 10 yıllık eşi Hilal Şahin’in çocukluk arkadaşı olan Yusuf Gença ile kaçtığını söyledi. 3-5 ay geçtikten sonra eşinin kötü yola düştüğünü iddia eden Uçar, “Yusuf’a birkaç defa sosyal medyadan yazdım, ‘Onu kötü yola sokma’ dedim. Yusuf da ‘Benim malım seni ilgilendirmez’ dedi. Daha sonra çocuklarımı yanıma aldım. Kızımın vücudunda morluklar vardı. Yusuf, kızıma cinsel istismarda bulunmuş. Kızımın karakolda bu yönde ifadesi var” dedi.
‘AYAKLARINA SIKACAKSIN’
Kayınpederi Hacı Şahin’ın kızı Hilal’in kötü yola düştüğünü öğrendiğini ve kendisine ‘Ayaklarına sıkacaksın’ dediğini iddia eden Abidin Uçar, savunmasında şunları söyledi:


‘CİNAYETTEN HABERİM YOKTU’
12-13 yaşından bu yana uyuşturucu kullandığını belirten sanıklardan A.D. de olayın böyle olacağını bilmediğini cinayetten haberini olmadığını ileri sürdü.

Diğer sanıklar da olayla ilgilerinin olmadığını belirterek, suçlamaları kabul etmedi.

‘AİLEMDEN ŞİKAYETÇİ DEĞİLİM’
Hilal Şahin, eski eşi Abidin Uçar tarafından uyuşturucuya alıştırıldığını söyledi.

Daha sonra Yusuf Gença ile kaçtığını belirten Hilal Şahin, “Olay günü kapı çaldı. 2 kişi içeri girdi. Biri peçeliydi, diğer şapkalıydı. Önce Yusuf’a, sonra bana ateş edildi. Benim öldüğümü düşünerek başımda kelime-i şahadet getirdi. Sesinden hatırladığım kadarıyla bu şahıs eski eşim Abidin’dir. Sadece Abidin’den şikayetçiyim, ailemden şikayetçi değilim” dedi.

Mahkeme heyeti, tutuklu sanıkların tutukluluğunun devamına karar verirken duruşmayı eksiklerin tamamlanması için erteledi.

ÖNCE TEHDİT GELDİ SONRA UYARILAR SIRALANDI
İsrail ordusu saldırıdan direkt Hizbullah’ı sorumlu tutarken, Hizbullah ise saldırıyla bir bağlantısının olmadığını savundu. İsrail hükümetinin Lübnan’a yönelik Mecdel Şems saldırısına sert bir misilleme yapacağı tehdidinin ardından başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere bazı ülkelerden vatandaşlarına uyarı geldi.

ABD’DEN ‘SAVAŞ KORKUSU’
ABD’nin Beyrut Büyükelçiliği tarafından yapılan açıklamada, Mecdel Şems olayından kaynaklı bölgede artan tansiyon nedeniyle Lübnan’daki uçak seferlerini aksatan değişikliğin meydana geldiği belirtilerek ABD vatandaşlarına Lübnan’a seyahat etmemeleri uyarısı yapıldı.
Açıklamada, “Lübnan’da tam kapsamlı bir savaş korkusu, İsrail ile İran destekli Hizbullah arasındaki şiddetli çatışmalar son haftalarda arttı” ifadesi yer aldı.

AVUSTRALYA ‘DERHAL HAREKET EDİN’ DEDİ
Avustralya hükümeti de vatandaşlarına daha önce yayınlanan ve mevcut gelişmelerin ardından güncellenen Lübnan’a seyahat etmemeleri yönündeki çağrısını yineledi.
Hükümetin açıklamasında, “Güvenlik durumunun istikrarsızlığı ve güvenlik durumunun daha da kötüleşme riski nedeniyle Lübnan’a seyahat etmemenizi tavsiye etmeye devam ediyoruz. Lübnan’daki Avustralyalılar, ticari uçuşlar devam ederken derhal ülkeyi terk etmelidir. Beyrut havalimanı kapanabilir ve uzun bir süre boyunca ülkeyi terk edemeyebilirsiniz” ifadeleri kullanıldı.
‘DURUM KÖTÜYE GİDERSE ‘DIŞARI ÇIKAMIYABİLİRSİNİZ’
Norveç’in Beyrut’taki Büyükelçiliğinin sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, Norveç vatandaşlarına ülkeyi terk etme çağrısı yapıldı ve ülkeye mevcut seyahat uyarıları yinelendi.
Lübnan’da Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmanın arttığı uyarısı yapılan paylaşımda, durumun daha kötüye gitmesi halinde Lübnan dışına seyahat seçeneklerinin sınırlı hale gelebileceği de kaydedildi. Paylaşımda, böyle bir durumun yaşanması karşısında Norveç Büyükelçiliğinin, vatandaşlarının ülkeyi terk etmelerine yardımcı olmak için çok sınırlı kaynaklara sahip olacağı da hatırlatıldı.
OLASILIKLAR ‘GÖZ ARDI EDİLEMEZ’
Almanya da diğer ülkeler gibi daha önceki Lübnan’a seyahat uyarısını güncelledi.
26 Haziran’daki güncellemeye göre Alman vatandaşlarına Lübnan’a seyahat etmemeleri konusunda uyarıda bulunulan yazılı açıklamada, Alman vatandaşlarına acilen Lübnan’dan ayrılmaları çağrısı yapıldı.
Açıklamada, bölgedeki güvenlik durumunun oldukça değişken olduğu ve Lübnan ile İsrail arasındaki sınır bölgesinde askeri çatışmaların son haftalarda yoğunlaştığı belirtilerek, “Durumun daha da şiddetlenmesi ve çatışmanın genişlemesi göz ardı edilemez.” ifadesi kullanıldı.
Gerilimin daha da artmasının Refik Hariri Havalimanı’ndaki hava trafiğinin tamamen durmasına da yol açabileceği uyarısında bulunulan açıklamada, bu durumda Lübnan’ı hava yoluyla terk etmenin mümkün olmayacağı kaydedildi.
‘ŞAHSİ TAHLİYE PLANI’
İngiltere’nin, Ekim 2023’te vatandaşlarına yaptığı ülkeyi terk etme tavsiyesi ise geçerliliğini koruyor.
İngiltere Dışişleri Bakanlığınca yayımlanan güncel seyahat uyarısında, “Bakanlık, İsrail ile Lübnan Hizbullah’ı ve Lübnan’daki diğer gruplar arasındaki çatışmalar nedeniyle Lübnan’a tüm seyahatlere karşı uyarıyor.” açıklaması yapıldı.
İsrail-Lübnan sınırında karşılıklı füze ve top atışları olduğunu belirtilen uyarıda, Beka Vadisi ile Litani nehrinin kuzeyinde de riskler bulunduğu kaydedildi. Seyahat uyarısında Lübnan’daki yabancı misyonların etrafında protestolar yapıldığı anımsatılan uyarıda, şunlar kaydedildi:
“Tansiyonun yüksek olduğu bölgede gerginlik çok kısa sürede artabilir, Lübnan’dan çıkış rotalarını etkileyebilir. Siyasi ve güvenlik durumlarının kötüye gitmesi halinde Lübnan dışına ticari seferler ciddi şekilde aksayabilir, kısa süre kala iptal edilebilir, tüm ülkedeki yollar kapatılabilir. İngiliz Büyükelçiliğinin sağlayabileceği yardım kısıtlı olabilir. Eğer şu an Lübnan’daysanız ayrılmanızı tavsiye ediyoruz.”
Dışişleri Bakanlığının acil durumda tahliye gerçekleştiremeyebileceği de vurgulanan seyahat uyarısında, herkesin şahsi tahliye planı yapması tavsiye edildi.
BELÇİKA’DAN AÇIKLAMA
Belçika Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, bölgedeki son gelişmeler ışığında İsrail, Filistin toprakları ve Lübnan’a tüm seyahatlerin iptal edilmesi tavsiye
‘ASKERİ ÇATIŞMA ÖNLENMELİ’
Fransa Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’nde bulunan Mecdel Şems beldesine yönelik saldırı şiddetle kınandı.
“Yeni bir askeri çatışmayı tırmandırmayı önlemek için her şeyin yapılması” gerektiği belirtilen açıklamada, Fransız vatandaşlarının Lübnan, İsrail ve Filistin topraklarına seyahat etmemeleri tavsiye edildi.
‘ÜLKEYİ TERK EDİN!’
İsveç Dışişleri Bakanlığı sayfasından yapılan duyuruda, “Lübnan’daki durum tehlikeli ve öngörülmez, bu nedenle İsveç vatandaşlarının ülkeyi terk etmesini tavsiye ediyoruz” ifadesi kullanıldı.
İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström de X hesabından yaptığı paylaşımda, “Defalarca söyledim, yine söylüyorum: İsveç vatandaşlarının Lübnan’ı terk etmesi veya söz konusu ülkeye gitmekten kaçınması gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.
DANİMARKA’DAN UYARI
Danimarka Dışişleri Bakanlığı ise X hesabından yaptığı paylaşımda, vatandaşlarının Lübnan’a yapacakları seyahatleri durdurmasını tavsiye ederken, ülkeyi terk etmelerini istedi.
‘KIRMIZI KOD’
Hollanda Dışişleri Bakanlığının, Lübnan’a seyahatten kaçınılması ve bu ülkedekilerin acilen ayrılmaları yönünde 26 Haziran’da verdiği uyarının hala devam ettiği bilgisine yer verilen internet sayfasında, “Lübnan için seyahat tavsiyesinin renk kodu kırmızıdır. Durumunuz ne olursa olsun oraya seyahat etmeyin. Başınız belaya girerse Hollanda Büyükelçiliği size her zaman yardımcı olamayabilir” ifadeleri yer alıyor. Hollanda merkezli Transavia Havayollarının Amsterdam-Beyrut seferleri iptal edilirken, bilet satış sayfasında gelecek 1 hafta boyunca Beyrut’a sefer olmadığı görülüyor.
‘GERGİNLİK TIRMANABİLİR’
İrlanda da daha önce yaptığı Lübnan’a seyahat uyarısını güncelledi.
27 Haziran’da İsrail-Lübnan sınırında yükselen tansiyon nedeniyle İrlanda, Lübnan’da bulunan vatandaşlarına “ülkeyi terk etme ve bu ülkeye seyahatlerini iptal etme” çağrısı yapmıştı. İrlanda Dışişleri Bakanlığının yayımladığı seyahat uyarısında, İsrail-Lübnan sınırındaki gerginliğin kısa sürede daha da fazla tırmanabileceği belirtilmişti.
Bu durumun Lübnan’dan ayrılmayı da etkileyebileceğine işaret edilen açıklamada, “Bakanlık, tüm İrlanda vatandaşlarına imkan varken ticari seferlerle ülkeden ayrılmayı şiddetle tavsiye ediyor” ifadesi kullanılmıştı.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM), hakkında tutuklama kararı çıkardığı İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ABD Kongresi’nde alkışlarla karşılanması uluslararası hukukçular ve Birleşmiş Milletler (BM) yetkililerini çileden çıkardı.

ABD’li uluslararası hukukçu ve eski BM İnsan Hakları Yetkilisi Craig Mokhiber, sosyal medya platformu X’teki hesabı aracılığıyla Netanyahu’nun ABD Kongresi’nde çekilen fotoğrafı ile Adolf Hitler’in yandaşları arasında çekilmiş fotoğrafını yan yana koyarak, “Tarih her şeyi yazıyor” notunu paylaştı. Mokhiber’in mesajını yanıtlayan BM Raportörü Francesca Albanese de gönderiye yorum olarak, “Tam da bugün bunu düşünüyordum” diye yazdı. Albanese’nin cevabı, İsrail ve onun en başta gelen iki destekçisi ABD ve Almanya’yı harekete geçirdi.

ABD: GÖREVİNDE DURAMAZ
İsrail’in Gazze’de işlediği katliamlara karşı yönelttiği sert eleştirilerle bilinen Albanese’nin X’teki mesajına tepki gösteren ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Lindha- Thomas Greenfield, mesajı anti-semitizm şeklinde değerlendirerek, “İnsan haklarını desteklemekle görevli BM yetkililerinin anti-semitik tavırlarına yer yok. ABD olarak, Albanese’nin bu tavrını kesinlikle tasvip etmediğimizi vurgularken kendisinin bu görevi sürdürmek için elverişli olmadığını düşündüğümüzü bildirmek istiyoruz” diyerek Albanese’nin görevinden alınmasını istedi.

ALMANYA ERİŞİM YASAĞI GETİRDİ
Albanese’nin mesajı, Almanya’yı da harekete geçirdi. Mesajın altına yorum yazan Alman kullanıcılar, BM Raportörüne ağza alınmayacak hakaretler savurdu. Craig Mokhiber ise hakaretleri yanıtlayarak, “Bu tür durumlarda genellikle Alman trollerin harekete geçtiğini ve utanmazca yaklaşık 40 bin insanı katleden savaş suçlusu bir lideri savunduğunu” dile getirdi. Hamzajazaeri adlı bir diğer kullanıcı ise Almanya’da yaşadığını ve bir süre sonra Mokhiber’in mesajına erişim yasağı uygulanmaya başlandığını görsel paylaşarak teyit etti.
İSRAİL’E MEYDAN OKUDU
Mokhiber’in yayınladığı mesaja tepki gösteren İsrail Dışişleri Bakanlığı, resmi X hesabı üzerinden yayınladığı açıklamada, Albanese’yi BM’deki görevini bir kalkan gibi kullanarak “Holokost’un anısını suistimal etmek”, “Nefret yaymak” ve “Anti-semitizm” yapmakla suçladı. Albanese ise İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına karşı geri adım atmadı. Açıklamayı alıntılayan Albanese, “Holokost’un anısı dünyadaki vicdanlı insanlar sayesinde duruyor. Kurumsal bağırışlarınız ve seçici öfkeniz nihayet harekete geçen uluslararası adaleti durduramayacak” diyerek İsrail’e karşı UCM ve UAD’de işletilen hukuki sürece vurgu yaptı.

SOYKIRIMA KARŞI DİK DURUŞ
İşgalci İsrail güçlerinin 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’ye yönelik sürdürdüğü saldırılarda ölü sayısı 39 bini aşarken yaralı sayısı ise 90 bine yaklaştı. Gazze’deki Filistinlilere insani yardım, sağlık malzemesi ve yakıt ulaştırılmasını engelleyen İsrail’e, BM platformlarından en sert tepki gösterenlerden biri Francesca Albanese olmuştu. İsrail’in 27 Mayıs’ta Gazze’nin güneyindeki Refah’ta bir çadır kenti vurarak yüzlerce Filistinliyi öldürmesini “Soykırım” olarak niteleyen Albenese, İsrail’in hesap vermekten kaçmasının engellenmesi için dünyaya çağrı yapmıştı.

Zehirlendikleri değerlendirilen 12 kişi, Atatürk Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil yoğun bakımda gözetim altına alındı.
Atatürk Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Mevlana Gül, gazetecilere, hastaların 96 saat gözetim altında tutulacağını söyledi.
Mantar alırken dikkatli olunması gerektiğini belirten Gül, “Şu an yoğun bakımda 12 hastayı mantar zehirlenmesi açısından takip ediyoruz. Şu anda henüz böbrek, karaciğer yetmezliği yaşayan bir hastamız yok, uygun antidot tedavisiyle takip ediyoruz. Her şey kontrol altında ama ilerleyen saatlerde neler gelişebileceğini tahmin edemiyoruz.” dedi.
Gül, bilinçsiz şekilde mantar tüketilmemesi gerektiğini vurgulayarak şöyle konuştu:
“Kültür mantarı olsa dahi temizliğine dikkat etmeden pişirildikten sonra ısıtıp tekrar yenildiği sürece iyice yıkanmamışsa böbrek yetmezliğine götürebilecek ishale sebep olabilir ama toplama mantarlarda 96 saat sonra bile çok hızlı ilerleyen karaciğer yetmezliğine sebep olabildiği için bunlara dikkat etmek gerekiyor. Geçmiş haftalarda artan yağışlar nedeniyle çok fazla mantar zehirlenmesiyle karşılaşmaktayız. Bunun sebebi halkın bilinçsiz şekilde toplaması, pişirmesine ve yıkamasına dikkat etmeden tüketmeleri. Ciddi bir uyarıda bulunmak istiyorum. Lütfen denetimden geçmemiş ve paketlenmemiş, üzerinde son kullanma ve paketleme tarihini görmediğiniz mantarları tüketmeyin. Marketten alınan kültür mantarlarında da paketlemenin çok düzgün, temiz ve parlak göründüğünden emin olunmalı.”
Rengi değişmiş mantarların da tüketilmemesi gerektiğini ifade eden Gül, “Mantar zehirlenmesiyle gelen hastalarımıza kaç kişiyle yedikleri, nereden aldıkları, kaç kişide bu semptomların görüldüğünü soruyoruz. Eğer birlikte yenilendiyse sadece bize başvuran değil, diğer yiyen kişilerde de aynı semptomların gelişebileceği, erken tanı ve tedaviyle kontrol altına alınabileceğini bildirmek isteriz.” dedi.
– “DIĞER ZEHiRLENENLER DE BiZiMLE AYNI YERDEN ALAN AiLELER”
Mantardan zehirlenen 67 yaşındaki emekli öğretmen Fevzi Aydemir de mantarı yedikten birkaç saat sonra ciddi derecede ağrısı olduğunu söyledi.
Aydemir, eşinin ve kızının da zehirlendiğini belirterek şunları kaydetti:
“Köye giderken bir marketin yanında mantar satıyorlardı. Bu sene hiç mantar almamıştık, alayım da yiyelim dedim. Kendi topladığımız mantarları yemedik, oradan aldığımız mantarları akşam 20.00 gibi yedik, gece 04.00’te ailecek eşim ve kızımla kıvranmaya başladık. İlk mantardan olduğunu düşünmedik, sonra aklımıza gelince herhalde zehirlendik dedim ve ambulans çağırdım. Hastaneye geldik, müdahale ettiler. Biz 3 kişi geldik, 2 de torunum vardı, Allah’tan onlar yemedi. Aslında mantarın mevsimi geçti, bu yıl yağışlardan dolayı mantarların olduğunu ve zehirli olabileceğini anlamadık. Diğer zehirlenenler de bizle aynı yerden alan aileler, onlar da zehirlenmiş şekilde geldiler. Çok sıkıntı çektik, halkımıza tavsiyem, satın alacağız mantarlara dikkat edin, sakın sokaktan mantar almayın. Bir daha yemeyi bırak mantar bile almayacağım.”
Gazze Şeridi’ndeki İsrailli esirlerin getirilmesi için anlaşma imzalanması çağrısı yapılan, Netanyahu hükümetine karşı her hafta cumartesi günü düzenlenen protestolar devam etti.
Binlerce kişi, Gazze’deki esirlerin geri getirilmesi konusunda siyasi iradenin kayıtsızlığı ve savaşın yönetimini eleştirerek, ülke tarihinin “en sağcı hükümetinin” istifasını ve erken seçim talep ettikleri protestolarını yineledi.

Tel Aviv, Hayfa ve Batı Kudüs’ün yanı sıra Netanyahu’nun konutunun bulunduğu kuzeydeki Kayserya kenti ile ülkenin çeşitli noktalarında hükümetin istifasını ve esirlerin geri getirilmesini talep etti.
Protestoların merkezi, binlerce İsraillinin akşam saatlerinde toplandığı başkent Tel Aviv’de yer alan, Netanyahu hükümetinin yargı düzenlemelerine karşı yapılan gösterilerde sembolleşen, polisin demir bariyerlerle kapattığı Kaplan Caddesi oldu.
Ellerinde İsrail bayrakları bulunan protestocular, Başbakan Netanyahu ve hükümetindeki siyasetçiler aleyhinde yazıların yer aldığı pankart, afiş ve dövizler taşıdı. Caddede kurulan platformda hükümetin eleştirildiği konuşmalar yapıldı.
Gazze Şeridi’ndeki İsrailli esirlerin yakınları da yakındaki Menachem Begin Caddesi’nde Savunma Bakanlığının önünde Netanyahu ve hükümete eleştirilerini yöneltti. İsrailli esir yakınları, Netanyahu ve kabine üyelerini, “esirleri geri getirecek anlaşmaya engel olmakla” suçladı, Netanyahu’nun ABD Kongresinde yaptığı konuşmada “esir takası anlaşmasına değinmemesini” eleştirdi.

İsrailli esirlerin bir an önce evlerine dönmesi çağrısı yaparak davul ve düdük çalan protestocular, “Hepsi hemen eve”, “Yardım” yazılı dövizler taşıdı, Netanyahu’yu suçlayan sloganlar attı. Göstericiler, “(Netanyahu) Bibi esirleri serbest bırak.”, “Sen baştasın, sen suçlusun.” diye bağırdı.
Kaplan Caddesi’nden yürüyerek bakanlık binasının önündeki Menachem Begin Caddesi’ne gelen hükümet karşıtı protestocular, esir takası talep eden göstericilerle eylemlerini sürdürdü.
Netanyahu’nun evinin önünde de gösteri yapıldı
Sahil kenti Hayfa’nın yanı sıra kuzeyde Kayserya kentinde Netanyahu’nun şahsi konutunun çevresinde de binlerce gösterici, İsrail bayrakları, meşaleler, davul ve düdüklerle toplandı. Göstericiler, “Sen baştasın, sen suçlusun.” sloganları atarak hükümetin istifasını ve erken seçim talep etti.
Batı Kudüs’te de İsrailliler, esirlerin serbest bırakılması için hükümetin anlaşma yapması talebiyle yürüdü.
Hükümetin istifası ve Gazze Şeridi’ndeki esirlerin geri getirilmesi için bir an önce anlaşma imzalanmasını isteyen İsrailliler, ülkenin çeşitli noktalarındaki yolları ve kavşakları kapattı. İsrail polisinin bazı noktalarda göstericilere güç kullanması sonucu arbede yaşandı.
Netanyahu, İsrail ve uluslararası kamuoyunda siyasi nedenlerle Hamas ile esir takası anlaşması yapmamakla suçlanıyor.
İsrail’in 7 Ekim’de Gazze Şeridi’ne başlattığı saldırıların durdurulması için taraflar arasında uzunca süredir müzakereler devam ediyor.
İsrail basınındaki haberlere göre, güvenlik teşkilatı ve müzakereleri yürüten istihbarat teşkilatları anlaşma yapılması yönünde görüş bildirmişti. Buna karşın Netanyahu’nun hükümetindeki aşırı sağcı koalisyon ortaklarının baskısı karşısında anlaşmaya yanaşmadığı ifade edilmişti.
Esir takası müzakerelerinin ivme kazandığı geçen haftalarda Netanyahu, Refah Sınır Kapısı ve Gazze’nin Mısır sınırındaki İsrail işgalinin devam etmesinin olası mutabakatın şartlarından biri olduğunu söylemişti.
İsrail basınında, Netanyahu’nun yeni talepleriyle esir takası müzakerelerini zora soktuğuna dair haberler yer almıştı.
HABER7
7 Ekim’den bu yana 10 aydır Gazze Şeridi’ne saldıran terör devleti İsrail 3 esiri kurtarma dışında hiçbir başarı elde edemezken, Gazze’de istiklal mücadelesi veren Hamas’ın oluşturduğu direniş tünellerinin karmaşık ağı hâlâ çözülemedi. İsrail ordusunun keşfedip kimisini incelemeye aldığı, kimisini bombaladığı tünellerin hem yan kollarının bulunduğu hem de süratle yeniden restore edilebildiği belirtildi. Gazze’nin hudut bölgelerinden İsrail’e çok yakın noktalarda hala tünel ağının mevcudiyetini koruduğu kaydedildi. Filistinli mücahidlerin 7 Ekim’deki Aksa Tufanı benzeri yeni bir operasyon yapabilmesinin imkanının bulunduğu vurgulandı.
| Hamas’ın Gazze’deki hakimiyetini koruyabilmek için geliştirdiği teknolojiler arasında, yer altına ördüğü tünel ağı geliyor. İçerisinde haberleşmenin olduğu, kamera sistemlerinin bulunduğu, internet hizmetinin kesintiye uğramadığı savaş tünelleri, modern dünyanın en spesifik olguları arasında yer alıyor. 7 Ekim’den bu yana süren Gazze savaşında sivilleri öldürmekten başka bir şey yapamayan İsrail ordusunun gerçek manada kabusu olan tünellerde Hamas, şimdiye kadar yankı uyandıran başarılar elde etti. Kaç kilometre olduğu, yer altında kaç katlı ve hangi derinlikte yapılar olduğu hiçbir zaman öğrenilemeyen Hamas tünellerinde ciddi mühendislik başarısı bulunduğu belirtiliyor. |
‘ENDİŞE VERİCİ’ DİYEREK DUYURDULAR
İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (İDF) Gazze tünelleriyle ilgili raporu, İsrail merkezli medya kuruluşu N12’de yayınlandı. Amit Segal imzalı haberde, “Hamas’ın Gazze’nin altında kazdığı tünel ağının İDF için büyük baş ağrısı oluşturduğu, güvenlik yetkililerinin bu tünel sistemini ‘örümcek ağına’ benzettiği ve bir tünel kesildiğinde alternatif yolların hemen devreye girdiği” ifade edildi.
İsrail medyasında “İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin son değerlendirmesi endişe verici” ifadesiyle yayınlanan rapora göre İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde devam eden çatışmalar sırasında Hamas’ın tünel sisteminin yüksek kalitede olduğunu ve çoğu tünelin restore edildiğini değerlendirdi.

TABURLAR HALA AKTİF, KUZEYDEN GÜNEYE İRTİBAT KURULABİLİYOR
Hamas’ın kuzey ve güneydeki askerî bağlantısının hala aktif olduğuna değinilen haberde, “Taburlar ve tugaylar arasında bağlantı var ve Gazze Şeridi’nin kuzeyi ile güneyi arasında da bağlantı var. Burada Hamas açısından stratejik kollar ve arterlerden bahsediyoruz. Çünkü ancak onlar aracılığıyla mücadelede ve karar alma süreçlerinde sürekliliği koruyabilirler” denildi.
Özellikle Han Yunus’ta hasarlı tünellerin büyük kısmının onarıldığı ve bunun, tünellerin inşası için gerekli bileşenler de dahil olmak üzere beton fabrikalarının restorasyonuna ek olarak yapıldığı belirtildi.
İşgalci ordunun değerlendirmesine göre, Hamas’ın merkez kampları ile Gazze merkezindeki Şucaiye ve gündeydeki Refah’ta tünellerin büyük bölümü oldukça yüksek kalitede.

HAMAS BAŞARDI
N12’deki haberde görüşüne yer verilen fakat ismi açıklanmayan bir subay, “Gazze Şeridi boyunca tamamen iletişim kurabilen ve birbirine bağlanabilen Hamas, yeraltında kaybolmayı başardı ve manevra yapan kuvvetlere aniden saldırılar başlatmaya muvaffak oldu. Tünellere güvenerek kimi nereye ve ne zaman göndereceğini biliyorlardı.” dedi.

İSRAİL ORDUSU TÜNELLERLE İLGİLİ HER ŞEYİ BİLMEDİĞİNİ BİLİYOR
Hamas’ın Gazze’nin altında kazdığı tünel ağlarını iyi bilen bir güvenlik yetkilisinin, “Bu bir örümcek ağı gibi. Bir tüneli keserseniz, otomatik olarak alternatif tüneller ortaya çıkıyor. O da var olmaya devam edebiliyor” şeklindeki görüşü aktarıldı.
Başka bir uzman ise Hamas tünelleriyle ilgili, “Bu, sistemi tutan damarlar gibi, içlerinden kan akıyor.” benzetmesi yapıyor.
Haberde, “İDF, devasa tünel projesi ve yeraltı şehri hakkında her şeyi bilmediklerini biliyor.” deniliyor.

İSRAİL’DE BASKIN KORKUSU
Refah’taki mevcut durumun, savaş sonrasında Kassam Tugayları’na sınıra yakın noktalarda cephanelik oluşturma ve baskın düzenleme kabiliyeti sağladığı tespiti aktarıldı.

SANSÜR MESAJI
N12’deki haberde “Burada yayınlanan her şeyin sansür tarafından yayına onaylandığını belirtiyoruz” sözlerine yer vermesi ise dikkat çekti. İsrail’de medyaya uygulanan sansürün boyutunu gözler önüne seren bu ifadeler, işgal ülkesinde basına yönelik baskının boyutunu gösterdi.
Ülkede 10 adayın katılacağı devlet başkanlığı seçimi yarışı, Büyük Vatansever Kutup (Gran Polo Patriotico) adayı Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve muhalefet koalisyonu Birleşik Demokratik Platform (PUD) adayı Edmundo Gonzalez arasında geçecek.
Devlet başkanı adaylarından Gonzalez’in seçimi kazanması durumunda, iktidardaki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) 25 yıllık yönetimi son bulacak.
Maduro ise devlet başkanlığı seçimini kazandığı takdirde göreve üçüncü kez seçilmeye hak kazanacak. Venezuela’da 10 yıl sonra ilk kez tüm muhalefet partileri seçimi boykot etmeme kararı aldı.
Devlet Başkanı Maduro, 26 Temmuz’da Bolivar Bulvarında düzenlediği seçim kampanyasının kapanışında son yılların en kalabalık mitingine hitap etti.
Gonzalez ise seçim kampanyasının son gününde başkent Karakas’taki Las Mercedes semtinde, az sayıda toplanan destekçileriyle bir araya geldi.
Şehrin en sembolik cadde ve meydanları Maduro’nun dev afişleriyle donatılırken, muhalefetin seçim kampanyası ise bu konuda beklenen etkiyi gösteremedi.
– ANKETLERDE BELİRSİZLİK HAKIM
Ülkenin en büyük medyası Telesur’un haberine göre, Uluslararası Danışmanlık Hizmetleri tarafından yayımlanan anketlerde, Maduro, ortalama yüzde 71 ile önde görünürken, en yakın rakibi Gonzalez ise yüzde 23,9 ile ikinci sırada yer alıyor.
Muhalefete yakın medya tarafından yayımlanan anketlerde ise Gonzalez, ortalama yüzde 60 ile en yakıp rakiplerine büyük fark atıyor.
– ADAYLARIN VAATLERİ
Seçimin favorilerinden Maduro, kazandığı takdirde 6 yıllık görev süresinde ihracata yönelik ekonomik dönüşüm, komşu ülke Guyana ile yaşanan ihtilaflı Esequibo bölgesindeki Venezuela’nın haklarının korunması, sosyal programların devam ettirilmesi, konut yardımı ve istihdamın arttırılması için yeni paketlerin açıklanacağını söyledi.
61 yaşındaki Maduro, seçim kampanyası sırasında yaptığı konuşmalarda, ülke ekonomisinin güçlendirilmesi, enflasyonla mücadele, Amazon Ormanlarının ve diğer doğal rezervlerinin de korunması için adımlar atacaklarını bildirdi.
Muhalefet koalisyonu adayı, eski Arjantin ve Cezayir Büyükelçisi emekli diplomat Gonzalez ise seçimleri kazandıktan sonra ülkedeki kurumların güçlendirileceğini, ekonominin yeniden canlandırılması için teşvik paketleri açıklayacaklarını duyurdu.
Siyasi yasaklı olduğu için devlet başkanı adayı olamayan eski milletvekili Maria Corina Machado, mitinglerde 74 yaşındaki Gonzalez’e “büyük” destek verdi ve halktan oy istedi.

– “MADURO’NUN EN GÜÇLÜ ŞEKİLDE YANINDA DURACAĞIZ”
AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Venezuelalılar, destekledikleri adayların seçimden galip çıkacağına inandıklarını belirtti.
Seçimde Maduro’yu destekleyeceğini dile getiren Silvano Morales, “Aşırıcılar, halkı temsil etmiyor. Daha çok Kuzey Amerika imparatorluğunu temsil ediyorlar (ABD’yi kastederek) bunlar, vatanı sattı ve birçok ölümden sorumlular. Maduro’nun en güçlü şekilde yanında duracağız.” ifadesini kullandı.
Ramon Martinez, ülkeye uygulanan ekonomik ambargolardan muhalefeti sorumlu tutarak, “Ülkeye daha fazla ekonomik ambargo uygulanması için ABD’ye çağrıda bulundular. Bunlar, bu halka ihanet ediyor. Dünkü mitingde binlerce kişi toplandı, inanıyorum ki Maduro, bu seçimden zaferle çıkacak.” diye konuştu.
Venezuelalı Simon Bolivar da Devlet Başkanı Maduro’yu destekleyeceğini ve seçimlerden galip çıkacaklarına inandığını kaydetti.
– “ÖZGÜR VE ADİL SEÇİMLERİ HAK EDİYORUZ”
Stefania isimli üniversite öğrencisi, seçimde muhalefet koalisyonu adayı Gonzalez’i destekleyeceğini ve mevcut hükümetin değişmesi gerektiğini vurguladı.
Machado ve Gonzalez’in mitingine insanların gönüllü katıldığını savunan Stefania, “Halk, artık çok yorgun ve değişim istiyor. Halk, Gonzalez’in kazanmasını istiyor. Özgür ve adil seçimleri hak ediyoruz.” diye konuştu.
Bir başka Venezuelalı İan Consuegra da muhalefet adayı Gonzalez için oyunu atacağını belirterek, “Bizleri 20 yıldan fazladır yöneten bu mevcut hükûmetin gitmesini istiyoruz. Özgür bir Venezuela’da hayatımı sürdürmek istiyorum. Umarım bu hükümet, yenilgiyi olgunluk ve saygıyla karşılar.” dedi.
Seçimlerden zaferle çıkan aday, 10 Ocak 2025’te ülkenin yeni devlet başkanı olarak yemin edecek.
Aralarında Türkiye’nin de olduğu çok sayıda ülke, Venezuela’daki seçimlere gözlemci gönderdi. Venezuela Ulusal Seçim Konseyi’nin (CNE) talebi üzerine Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne bağlı 4 uzman da seçimlerde gözlemci olarak görev yapacak.
Paris’te düzenlenen 2024 Olimpiyat Oyunları kapsamında dün Sen Nehri’nde yapılan açılış töreninde, 6 bin 800 sporcu 85 tekneyle 6 kilometrelik güzergahta geçit yaptı.
Yaklaşık 4 saat süren tören, canlı performansların yanı sıra hazırlanan videolarla desteklenen televizyon yayınlarıyla dünya genelinde takip edildi.
ELEŞTİRİLERİN HEDEFİ OLDU
Törende sergilenen performanslar ise, LGBT propagandası yapıldığı ve Leonardo da Vinci’nin Hz. İsa’nın havarileri ile yediği yemeği konu alan “Son Akşam Yemeği” isimli tablosunun “drag queen” gösterisiyle canlandırılmasıyla dine hakaret içerdiği gerekçesiyle eleştirilerin hedefi oldu.
FRANSA KATOLİK KLİSESİ TEPKİLİ
Fransa Katolik Kilisesine ait X hesabından, Olimpiyat Oyunları açılış törenine ilişkin Fransız piskoposların görüşü yayımlandı.
Törende Hristiyanlıkla alay eden sahnelerin yer aldığı belirtilen açıklamada, “Bu tören maalesef Hristiyanlıkla alay eden sahneleri içeriyordu, bu durumu derin bir üzüntüyle karşılıyoruz.” ifadeleri kullanıldı.
Açıklamada, bu durum karşısında Hristiyanlarla dayanışma ifade eden diğer dinlerin mensuplarına teşekkür edildi.
“Bu sabah düşüncelerimiz, bazı sahnelerin aşırılığı ve provokasyonu nedeniyle incinen tüm kıtalardaki Hristiyanlarla beraber.” ifadelerine yer verilen açıklamada, Olimpiyat Oyunları’nın bazı sanatçıların ideolojik önyargılarının ötesinde bir durum olduğunun farkına varılması istendi.
Açıklamada, sporun, sporcuların ve izleyicilerin kalbine derinden işleyen bir faaliyet olduğu vurgulanırken, dini inançlara saygı çerçevesinde, sporda ve Olimpiyat Oyunları sırasında paylaşılan tüm değerlere herkesin ihtiyacı olduğu kaydedildi.
“BU GERÇEKTEN GEREKLİ MİYDİ?”
Avrupa Parlamentosu’nun (AP) aşırı sağcı Fransız üyesi Marion Marechal, X hesabından, “Paris 2024 açılış törenini izleyen ve Son Akşam Yemeği’nin bu ‘drag queen’ parodisi karşısında hakarete uğradığını hisseden dünyadaki tüm Hristiyanlar, şunu bilin ki konuşan Fransa değil, her türlü provokasyona hazır solcu bir azınlık.” açıklamasını yaptı.
Aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in yeğeni olan Marechal, bu olayın kendisini temsil etmediğini “Benim adıma değil” etiketini paylaşarak gösterdi.
Aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partili milletvekili Laure Lavalette ise X hesabından, Son Akşam Yemeği tablosu ve törendeki performansının yer aldığı bir resmi paylaşarak tepkisini ortaya koydu.
Lavalette, Macron’a hitap ederek, “Sayın Cumhurbaşkanı, hepimiz Paris 2024 Olimpiyat Oyunları nedeniyle çok mutluyuz ve bu akşam siyaset konuşmak istemiyorum. Ancak bu gerçekten gerekli miydi?” ifadelerini kullandı.
FRANSIZ AVUKAT MAHKEMEYE TAŞIYACAK
Fransız avukat Fabrice di Vizio, X hesabından yaptığı açıklamada, Hz. İsa’nın havarileri ile yediği yemeği konu alan “Son Akşam Yemeği” tablosunun Olimpiyat Oyunları açılışında “drag queen” gösterisiyle canlandırılmasına ilişkin, 29 Temmuz’da suç duyurusunda bulunacağını duyurdu.
Di Vizio, şunları kaydetti:
“Ben bir Katolik olarak Tanrı önünde yemin ederim ki (şikayet) edeceğim. Bunu pazartesiden itibaren yapacağım ve tüm Hristiyanları, uğradığımız manevi zararın giderilmesi için bana eşlik etmeye davet ediyorum. Bana ‘dine hakaret hakkından’ ve ifade özgürlüğünden bahsetmesinler.”
KÜSTAH ALAYCILIK
Törene, Fransa dışından tepki verenler arasında ABD’nin Minnesota eyaletinden Winona-Rochester Piskoposu Robert Barron da yer aldı.
Katolik din adamı Barron, X hesabından yaptığı videolu paylaşımda, daha önce Fransa’da 3 yıl yaşadığını ve olimpiyatların açılış törenlerini izlemekten zevk aldığını söyledi.
Paris’teki törende “Son Akşam Yemeği”yle dalga geçildiğini ve bu görüntülerin tüm dünyaya yayıldığını kaydeden Barron, “Fransa, kültürünü öne çıkarmak isterken Hristiyanlığın merkezinde yer alan son akşam yemeğiyle, Hz. İsa’nın çarmıha gerilme beklentisiyle kanını ve etini vermesiyle dalga geçti.” diye konuştu.
Gösteriyi, “Bir tür iğrenç, küstah alaycılık” sözleriyle niteleyen Barron, Fransa’nın Hristiyanlıkta önemli bir ülke olduğunu ifade etti.
Barron, böylesine bir Fransa’nın Hristiyanlık inancıyla dalga geçme yolunu seçtiğini belirterek, “İslam’la bu şekilde dalga geçmeye cesaret edebilirler miydi? Kur’an’dan bir sahneyle böyle açıkça dalga geçebilirler miydi?” diye sordu.
Piskopos Barron, Hristiyanların sessiz kalmaması ve sesini duyurması gerektiğini de sözlerine ekledi.

28 TEMMUZ 2024 PAZAR TV YAYIN AKIŞI
28 Temmuz TRT 1, ATV, Kanal D, TV8, Now TV, SHOW TV ve Kanal 7 yayın akışı şu şekildedir;
TRT 1 Yayın Akışı (28 Temmuz 2024)
05.08 İstiklal Marşı ve Günün Program Akışı
05.10 Beni Böyle Sev
07.25 Yedi Numara
08.25 Yeditepe İstanbul
09.30 Alparslan: Büyük Selçuklu
13.00 Turgay Başyayla İle Lezzetli Tavsiye
14.05 Seksenler
16.10 Kod Adı Kırlangıç
19.00 Ana Haber
20.00 Yabancı Sinema “Buz Yolu”
22.15 Yabancı Sinema “Labirent: Alev Deneyleri”
00.40 Yabancı Sinema “Buz Yolu”
02.35 Alparslan: Büyük Selçuklu
ATV Yayın Akışı (28 Temmuz 2024)
07: 00 Bahtiyar Ölmez
10: 00 Ankara’nın Dikmen’i
13: 40 Alan
16: 40 Pi’nin Yaşamı / Yabancı Sinema
19: 00 atv Ana Haber
20: 00 Kim Milyoner Olmak İster?
00: 20 Alan
03: 00 Ateş Kuşları
05: 40 Kaçak
Kanal D Yayın Akışı (28 Temmuz 2024)
07:00 Yabancı Damat
08:30 Konuştukça
09:45 Magazin D Pazar
13:00 Password
15:30 Ayazın Sonu Güneş
18:30 Kanal D Haber Hafta Sonu
20:00 Yalan
22:45 Password
01:30 Mezar İstilacısı
03:00 Güneşi Beklerken
04:30 5N1K
05:00 Ya Çok Seversen
TV 8 Yayın Akışı (28 Temmuz 2024)
06:00 Dizi
07:00 Tuzak
08:00 Doğduğun Ev Kaderindir
09:00 Gençlik Rüzgarı / Yeni Bölüm
10:00 MasterChef Türkiye
13:30 Yabancı Sinema / Büyük Mücadele
15:00 Gazete Magazin Yaz
20:00 MasterChef Türkiye / Yeni Bölüm
00:15 MasterChef Türkiye
02:45 Gazete Magazin Yaz
04:45 Yabancı Sinema
Now Tv Yayın Akışı (28 Temmuz 2024)
08.30 Çalar Saat Hafta Sonu
10.00 Şevkat Yerimdar
13.00 Yasak Elma
16.15 Hudutsuz Sevda
19.00 NOW Ana Haber Hafta Sonu
20.00 Romantik Komedi
22.15 Kirli Sepeti
01.15 Romantik Komedi
03.15 Yasak Elma
04.30 Son Yaz
05.30 Fatih Ürek İle Gelin Görümce
SHOW TV Yayın Akışı (28 Temmuz 2024)
06:00 Aşk Laftan Anlamaz
08:00 Bir Dağ Masalı
10:00 Pazar Sürprizi
13:00 İbo ile Güllüşah
15:00 Bahar
18:25 Hafta Sonu Ana Haber
20:00 Sahte Kabadayı
21:45 Petrol Kralları
23:45 Mucize Aşk
02:15 Sahte Kabadayı
03:30 İbo ile Güllüşah
Kanal 7 TV yayın akışı (28 Temmuz 2024)
06:30 Kanal 7’de Sabah
07:45 Yemin
10:50 TV Filmi
12:40 Şoray Uzun Yolda
14:50 Gezelim.com- Yeni Bölüm
15:10 Özlem Tunca İle Dünyayı Geziyorum- Yeni Bölüm
16:00 Her Halimle Sev
18:00 Hafta Sonu Haberleri
19:00 Emanet
21:20 Öylesine Derin
22:45 Diriliş Ertuğrul
01:50 Masum
03:10 Seninle Yeniden
ABD Başkanı Joe Biden partisinin içindeki siyasi baskılara daha fazla dayanamadı. Kasım ayında gerçekleşecek seçimlerden çekildiğini açıkladı. Biden geçtiğimiz günlerde başkanlık adaylığından ayrılmayacağını duyurmuş; Kararı parti içinde ve seçmenler tarafından tepkiyle karşılanmıştı.
Art arda gerçekleştirdiği gaflar, sağlık sorunları hakkında spekülasyonlar ve rakibi Trump’ın canlı yayında kendisine karşı üstün performansı, Biden’ın kritik kararında önemli faktörler kuşkusuz…
Biden çekilirken, yardımcısı Kamala Harris’i destekleyeceğini belirtti. Yüksek olasılıkla aday gösterilmesi beklenen Harris ise durumu olumlu karşıladı ve memnuniyet duyacağını duyurdu. Parti içinde önemli bir konuma sahip olan eski başkan Barak Obama’nın ve tecrübeli siyasetçi Nancy Pelosi’nin Harris’e destek açıklamamaları ise kafa karıştırdı. Beyaz Saray muhabirlerinin isim vermeden aktardığı raporlara göre, Obama’nın eşi Mişel Obama’yı aday olarak düşündüğü iddia edildi. Pelosi’nin de “adayları görmek gerekiyor” şeklindeki açıklaması, kuşkusuz Harris’ten farklı opsiyonların da masada olduğunun kanıtı.
Trump’ın rakibi 19-22 Ağustos tarihlerindeki kongrede belli olacak. Delegelerin yarısından fazlasının oyunu alan adayın kim ya da kimler olacağı netlik kazanmamışken; Harris’in başarılı kariyeri oldukça dikkat çekici.
HARRIS HIRSIYLA ÖN PLANA ÇIKAN BİR SİYASETÇİ KONUMUNDA
Kamala Harris, 1964’te Kaliforniya’nın Oakland kentinde, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Harris liseyi Kanada’da okudu. Howard Üniversitesi’nde siyaset bilimleri ve ekonomi eğitimi aldı. Ardından da San Franciso’da hukuk eğitimini tamamladı.
Kamala Harris, 1990 yılında hukuk fakültesini bitirdi. 2003’te San Francisco’nun ilk kadın eyalet savcısı oldu. 2010’da ise 32. Kaliforniya Eyalet Başsavcısı seçildi.
Yıllar geçtikçe siyasete olan ilgisi artan Kamala Harris 2015’te Senato’ya aday oldu. 2017’de seçildi. Harris’in Senato’ya girişinde, eski başkan Obama ve mevcut başkan Biden’ın etkisi büyüktü.
Harris Senato’ya girdikten iki yıl sonra başkanlık adaylığına talip olduğunu açıkladı. Ancak yıl içerisinde desteğini yitirdi ve adaylıktan çekildi. Demokratlar daha tecrübeli bir siyasetçi olan Joe Biden’ın, Trump’ı mağlup edebileceğini değerlendi. Nitekim bu tahmin başarılı oldu ve Biden seçimi kazandı. Bu seçim galibiyetinde ise yardımcısı Harris’ti.
Trump’ın kazanma yolunda ilerlediği bir yarışta Harris bir anda kendisini mücadelenin içinde bulacak gibi görünüyor. Eğer seçimden galibiyetle ayrılırsa, Birleşik Devletler Tarihi’nin ilk siyahi ve Güney Asya kökenli kadını durumunda olacak.
YAŞ HARRIS İÇİN BİR AVANTAJ OLABİLİR
Nikki Haley Cumhuriyetçilerin önseçimleri sırasında seksen yaşındaki adayını değiştiren ilk partinin kazanacağı söylemişti. Bunu kendisinin seçilmesi için söylemişti ancak yaptığı dinamiklik vurgusu önemliydi. 81 yaşındaki Biden’ın aksine 59 yaşındaki Harris oldukça dinç bir görüntüye sahip ve sadece bu gerçek bile Trump’ın en güçlü saldırı hatlarından birini etkisiz hale getiriyor. Nitekim devam eden seçim kampanyası boyunca Trump, Biden’ın yaşından dolayı Başkanlık görevini yürütemediğini vurgulamış; Biden yarıştan çekildiğini açıklarken bile “bu söylediklerini yarın unutacak” yorumunda bulunmuştu.
Harris’e karşı ise ciddi bir argümanı olmadı. “O sürekli kahkaha atan biri, ilginç hareketler sergiliyor, Biden’dan daha kolay yenebileceğim bir rakip” açıklamasıyla yetinmek durumunda kaldı.
Realiteye baktığımızda, Harris eski bir savcı, Trump hüküm giymiş bir suçlu durumunda bulunuyor. Dolayısıyla halk nezdinde daha iyi bir imaja sahip olduğu kuşkusuz. Anketler, seçmenlerin kayda değer bir kısmının Trump’ın suç işlediğini düşündüğünü ancak yine de ona oy vermeyi planladığını gösteriyor. Bu durum oldukça önemli zira, seçmenin, rakibi görevini yerine getiremediğine inandıkları Biden yerine, kötünün iyisi olarak Trump’a yönelmelerine işaret ediyor olabilir. Harris’in adaylığı ise bu durumu tersine çevirme ihtimaline sahip.
Son kamuoyu yoklamalarında Harris, Trump’ın 2 puan gerisinde, %46’ya %48 durumunda. Biden ise Trump’ın 3 puan gerisinde bulunuyordu. Harris’in destekçilerinin bilhassa Afro-Amerikalılar, genç seçmenler ve kadınlar olduğu biliniyor.
Kuşkusuz bu denklemde Harris’in muhtemel rakiplerini de incelemek gerekiyor. Kaliforniya Valisi Gavin Newsom bu adaylardan biri. Newsom, karizmatik bir tarza sahip ve Biden’a yönelik eleştirileriyle dikkat çekiyor. Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, 10 yetişkin Amerikalıdan altısı Newsom’u tanıyor. Ancak ona karşı olumlu bakış açısının Kaliforniya yönetimindeki aksaklıklar gerekçe gösterilerek olumsuza doğru yöneldiği değerlendiriliyor.
HARRIS’IN PARTİ İÇİNDEKİ RAKİPLERİNİN ESAS HEDEFİ 2028 SEÇİMLERİ
Michigan Valisi Gretchen Whitmer ise bir başka önemli aday olarak görülüyor. Whitmer, birçok yorumcunun 2028’de başkanlık yarışına gireceği yönünde spekülasyon yaptığı, popülerliği giderek artan, ülkenin orta batı bölümünden bir Demokrat. Geçmişte Biden için kampanya yürütmüştü..
Whitmer, daha önce New York Times’a yaptığı açıklamada 2028’de X kuşağından bir başkan görmek istediğini söylemiş; Ancak kendi ismini öne çıkartmaktan kaçınmıştı.
Kentucky Valisi Andy Beshear, Maryland Valisi Wes Moore, Senatörler Amy Klobuchar ve Cory Booker diğer olası adaylar. Michelle Obama’nın adaylığı ise oldukça zayıf bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.
Anketlerse, Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump’ın başarılı seçim kampanyasıyla, Kamala Harris de dahil olmak üzere tüm rakiplerinin önünde olduğunu gösteriyor. Ancak kesin bir yargıya ulaşmak henüz mümkün değil.
]]>İktisadi Kalkınma Vakfı’nın 2023 verilerine göre, Türkiye 1 milyon 55 bin 885 başvuruyla en çok vize başvurusu yapan 2. ülke olarak konumlanıyor. Başvurular sonucunda 612 bin 841 kişiye çok girişli uniform Schengen vizesi verilirken, ret oranı ise 2022’ye göre 6 puan yükselerek yüzde 21,7’ye çıktı.
Birleşik Arap Emirlikleri tarafından direkt yetkilendirilmesi bulunan resmi acente DubaiVizeAl Yönetim Kurulu Üyesi Burak Akdemir, başvuruların reddedilmesiyle popüler hale gelen yerlerin başında Dubai olduğunu ve 1 günle vize alınabildiğini anlattı.
ONAYLANMAYAN VİZE SORUNU
Sorunsuz tatil yapmak isteyenlerin kolay vize ya da vizesiz ülkelere seyahat seçeneklerini değerlendirdiklerini belirten DubaiVizeAl Yönetim Kurulu Üyesi Burak Akdemir, “Schengen vize başvurularında son dönemde gözle görülür bir artış var. Ancak vize başvurusu için gerekli olan randevular ileri tarihlere veriliyor, hatta bazen gerçekleştirilmek istenen seyahat tarihinden bile geç gerçekleştirilebiliyor. Başvuruların reddedilmesi ya da randevunun geç verilmesi sonucu başvuru yapanların hem yatırdıkları harçlar yanıyor hem de tatil için ödedikleri bedelin belli bir kısmı ceza olarak kesilebiliyor. Üstelik, ilkinde reddedilen vize başvurularının sonraki başvurularda çıkma ihtimali daha da düşüyor. Vatandaşlarımız, bu kadar stresin üstüne bir de istedikleri tatili gerçekleştirmiyorlar” ifadelerini kullandı.
VİZESİZ YERLER TERCİH EDİLİYOR
“Türk tatilciler daha kolay erişilebilir ve vizesiz destinasyonlara yöneliyor. Bu durum, Dubai gibi turistik cazibe merkezlerine olan talebi artırıyor” diyen Burak Akdemir, “Dubai Vizesi Yetkili Başvuru Merkezi olarak, eşsiz turistik yerleri, Türk damak tadına yakın yemek seçenekleriyle, deniziyle kumuyla, alışverişiyle, gece hayatıyla gidenlerin tekrar gitmek istediği Dubai’ye online başvuruyla 1 günde vize hizmeti veriyoruz. Dubai vizesi, Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan yedi emirlikte geçerli. Dubai, son derece çekici turistik aktiviteleri ve göz alıcı şehir hayatı ile biliniyor. Dubai’nin sunduğu eşsiz deneyimler, Türk tatilcileri her geçen gün yeni keşifler için bu gözde şehre çekmeye devam ediyor. Türk tatilciler için alternatif bir destinasyon olarak öne çıkıyor” şeklinde konuştu.
TATİLİNİ RİSKE ATMAK İSTEMEYENLERİN ALTERNATİFİ BELLİ
30 ve 60 günlük tek ya da çok girişli Dubai vizelerinin yanı sıra 2 yıllık freelancer serbest çalışma vizesi, ekspres vize de verildiğini dile getiren Akdemir, “Vatandaşlarımız, tatil planlarını riske atmak istemiyor ve Dubai gibi daha erişilebilir destinasyonları tercih ediyor. Türkiye’den Dubai’ye seyahat eden tatilciler için vizenin yanı sıra havalimanı karşılama ve istenilen noktaya transfer, araç kiralama, seyahatini en güzel hâtıralarla ölümsüz kılmak isteyenler için Dubai’nin olmazsa olmazı çöl safari turu, helikopter turu ve kişiye özel rehberlerimizle şehir turu hizmetleri de sunuyoruz” diye konuştu.
Akdemir, yeni popüler seyahat rotaları arasında Mısır, Bali, Umman, Katar gibi alternatif destinasyonların da yer aldığını belirtti.
FBI ajanlarının mitingde neler olduğunu öğrenmek için “yorulmadan” çalıştıklarını aktaran Wray, FBI’ın soruşturma boyunca tüm kaynakları kullandığını söyleyerek, “Altına bakılmadık taş bırakmayacağız. Saldırgan ölmüş olabilir ama FBI’ın soruşturması devam ediyor” dedi.
ÇATIDA 8 BOŞ MERMİ KOVANI BULUNDU
Saldırganın öldürülmeden önce 8 el ateş edip etmediği sorulan Wray, saldırganın bulunduğu çatıda sekiz mermi kovanı bulunduğunu ve saldırganın bir dronu olduğunu teyit etti. Şu anda saldırganın herhangi bir suç ortağına ulaşılamadığını ifade eden Wray, saldırganın evinde 1 ve aracında 2 patlayıcı cihaz ve telefonunda şifreli mesajlaşma uygulamaları bulunduğunu açıkladı. Wray, saldırganın telefonuna girmeyi başardıklarını aktardı. Patlayıcıların uzaktan patlatılmalarını sağlayabilecek alıcılara sahip olduğunu söyleyen Wray, saldırganın kendisinde de bir verici olduğunu belirtti.

SALDIRGAN MİTİNG ÖNCESİ BÖLGEDE DRON UÇURMUŞ
Wray, saldırganın olay günü yerel saatle 15.50 ya da 16.00 sularında mitingden 2 saat önce miting alanında sahnenin 200 metre ötesinde dron uçurduğunu belirterek, dronun yaklaşık 11 dakika boyunca havada olduğunu ifade etti. FBI’ın saldırganın dronun uçuş rotasını tersine mühendislikle belirlediğini söyleyen Wray, saldırganın dron ile çektiği görüntülerin incelendiğini açıkladı.
SALDIRGANIN EVİNDE 14 SİLAH BULUNDU
Wray, FBI ajanların saldırganın evinde yaptıkları aramada 14 silah bulduğunu söyleyerek, “Suikast girişiminde kullandığı silah, yasal olarak satın alınan AR tarzı bir tüfekti. Anladığım kadarıyla onu ilk satın alan kişi olan babasından satın aldı. Yine yasal olarak” dedi.

SALDIRGAN DAHA ÖNCE FBI’IN RADARINA GİRMEMİŞ
Wray, silahlı saldırganın suikast girişiminden önce FBI’ın radarında olmadığını söyleyerek, saldırgan hakkında FBI veri tabanında bilgi olmadığını ifade etti. Wray, “Henüz saldırganın neden saldırdığına dair net bir resme sahip değiliz” dedi.
Wray, saldırganın kullandığı silahın katlanabilir dipçikli olduğunu ve bu nedenle ateş etmeden önce silahlı olduğunun fark edilmediğini belirtti. Wray, FBI’ın saldırganı henüz onu silahla dolaşırken gören herhangi bir tanık bulamadığını söyledi.
SALDIRGAN, SUİKAST GİRİŞİMİ ÖNCESİ KENNEDY SUİKASTINI ARAŞTIRMIŞ
Saldırganın 6 Temmuz’da 1963’te eski Başkan John F. Kennedy’ye suikast düzenleyen Lee Harvey Oswald’ın Kennedy’den ne kadar uzakta olduğunu araştırdığını belirten Wray, “Bu, onun ruh hali açısından açıkça önemli olan bir arama” ifadelerini kullandı. Wray, aynı gün saldırganın Trump’ın mitingi için kayıt yaptırdığını belirtti.

DONALD TRUMP’A SUİKAST GİRİŞİMİ
ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı ve eski Başkan Trump’a Pensilvanya eyaletine bağlı Butler kentinde 13 Temmuz’da düzenlediği seçim mitinginde 20 yaşındaki Thomas Matthew Crooks tarafından suikast girişiminde bulunulmuş, Trump açılan ateş sonucu kulağından yaralanmıştı. Crooks, Gizli Servis ajanları tarafından vurularak etkisiz hale getirilmişti.
BU SÜRECE NASIL GELİNDİ?
FARC, 1964 yılında Marksist-Leninist bir ideoloji doğrultusunda kuruldu ve Kolombiya’nın kırsal alanlarında gerilla mücadelesi verdi. 2016 yılında Kolombiya hükümeti ile FARC arasında tarihi bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, FARC’ın silah bırakmasını ve siyasi bir parti olarak faaliyet göstermesini öngörüyordu. Ancak, anlaşmanın ardından FARC içerisindeki bazı fraksiyonlar silah bırakmayı reddetti ve mücadeleye devam etti.
FARC’ın en büyük fraksiyonu olan Estado Mayor Central, barış anlaşmasını ihanet olarak nitelendirmiş ve silahlı mücadeleyi sürdürme kararı almıştır. Bu grup, uyuşturucu ticareti ve yasadışı altın madenciliği gibi faaliyetlerle kendini finanse etmekte ve Kolombiya’nın kırsal bölgelerinde etkinlik göstermektedir. Kolombiya hükümeti, Estado Mayor Central’ın barış sürecini tehdit ettiğini ve güvenlik risklerini artırdığını öne sürerek, ateşkesi sona erdirme kararı aldı. Hükümet, bu fraksiyona karşı kararlı bir duruş sergilemekte ve askeri operasyonlarla bu tehdidi bertaraf etmeye çalışmaktadır.
GELECEKTE NELER OLACAK?
Ateşkesin sona erdirilmesi, Kolombiya için ciddi güvenlik riskleri doğuruyor. Estado Mayor Central’ın yeniden silahlı mücadeleye dönmesi, ülkenin bazı bölgelerinde şiddet olaylarının artmasına yol açabilir. Bu durum, Kolombiya’daki güvenlik ve istikrarı olumsuz etkileyecek ve barış sürecine olan güveni sarsacaktır.
Kolombiya hükümetinin askeri operasyonları artırması, kısa vadede Estado Mayor Central’ı zayıflatabilir. Ancak, bu operasyonların uzun vadede kalıcı bir çözüm getirmesi zor görünüyor. Estado Mayor Central, köklü bir örgüt yapısı ve geniş bir destek ağına sahip. Bu nedenle, askeri operasyonların yanı sıra siyasi ve sosyal çözümler de üretilmelidir.
KALICI BARIŞ İÇİN NE YAPILMALI?
Kolombiya’da kalıcı bir barışın sağlanması için, hükümetin ve FARC’ın yeniden masaya oturması gerekmektedir. Müzakerelerin yeniden başlaması, her iki taraf için de güven artırıcı adımlar atılmasıyla mümkün olabilir. Hükümetin özellikle kırsal kesimlerde yaşayan halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesi, sağlık, eğitim ve altyapı hizmetlerinin artırılması gerekmektedir. Aynı zamanda, FARC’ın da silah bırakma konusunda kararlı olması ve barış sürecine tam anlamıyla sadık kalması gerekmektedir.
Uluslararası toplumun da Kolombiya’daki barış sürecine destek vermesi önemlidir. Birçok ülke ve uluslararası örgüt, Kolombiya’da barışın sağlanması için çaba göstermektedir. Bu çabaların artırılması ve Kolombiya hükümeti ile Estado Mayor Central arasında yeniden müzakerelerin başlaması için baskı yapılması gerekmektedir. Uluslararası toplumun sağlayacağı maddi ve manevi destek, barış sürecinin başarılı olmasında kritik bir rol oynayacaktır.
Kolombiya’da barışın sağlanması, sadece ülke için değil, aynı zamanda bölge ve dünya için de büyük bir kazanım olacaktır. Bu zorlu süreçte, tüm tarafların barışa olan inançlarını koruması ve yapıcı adımlar atması gerekmektedir. Kolombiya halkı, yıllardır süren çatışmalardan sonra hak ettiği barış ve huzura ancak bu şekilde kavuşabilir.
Son olarak, Kolombiya’da barış sürecinin başarıya ulaşması, diğer çatışma bölgelerine de örnek teşkil edebilir. Bu nedenle, Kolombiya’da barışın sağlanması, sadece yerel değil, küresel bir öneme sahiptir. Kolombiya hükümeti, FARC ve uluslararası toplum, birlikte hareket ederek bu zorlu süreci başarıya ulaştırabilir ve Kolombiya’yı barışa kavuşturabilir.
]]>
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un himayelerinde, İstanbul Üniversitesi (İÜ) ve Cihannüma Dayanışma ve İşbirliği Derneği tarafından İÜ Rektörlük binasında, “Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. Yılında Uluslararası Kıbrıs Sempozyumu” düzenlendi.
Sempozyumda konuşan Tatar, Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. yılında Türkiye’de olmaktan büyük mutluluk duyduğunu söyledi.
Tatar, Kıbrıs Türkü’nün tek yürek halinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yaşatılması, güçlendirilmesi için birlikte mücadeleyi sürdürmek zorunda olduğunu belirterek, “Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. yıl dönümünü kutlarken, Doğu Akdeniz’de her türlü tahakküme, her türlü saldırıya rağmen Türk Devleti’nin varlığıyla büyük bir başarıya imza attığımızı beyan etmek istiyorum.” diye konuştu.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni güçlendirmek, ekonomik, sosyal ve kültürel mirasını devam ettirmek için büyük bir çaba içerisinde olduklarını dile getiren Tatar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uluslararası toplum insan hakları ihlaliyle bize diz çökertmeye çalışıyor. Bu çağda seyahat, ticaret ve sporda bile ambargo uygulanması onların ne kadar samimiyetten uzak olduğunu gösteriyor. Kıbrıs Türkü’nü umutsuzluğa, federasyona sürüklemek istiyorlar. Federasyonun tehlikelerinin farkındayız. Federasyonun ön şartı ‘Sıfır asker, sıfır garantidir.’ Bu nedir? Türkiye Cumhuriyeti olmadığı için garantörlük hakkı ortadan kalkacak, Kıbrıs Türkü kendini Avrupa’nın kucağında bulacak. Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin sağlanması için Türkiye’nin tam desteğiyle çalışıyoruz.”
Tatar, 1974 Barış Harekatı’nın çok başarılı bir harekat olduğunu; bu harekat sonrası Türkiye’nin çok büyük ambargolarla karşı karşıya kaldığını kaydetti.
“Kıbrıs meselesi Türkiyesiz çözülemez”
Ersin Tatar, 18 Temmuz’da, “Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. Yıl Dönümü” başlıklı başkanlık tezkeresinin TBMM’de ittifakla kabul edilmesinden büyük mutluluk duyduğunu vurgulayarak, “Bu tezkere bizim için çok önemli ve kıymetliydi çünkü bir kez daha Türkiye iki devletli siyaseti nasıl desteklediğini ittifakla, oy birliğiyle belli etti. İlk tezkere 1974 Barış Harekatı dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinin adaya çıkmasını temin eden bir tezkeredir. 50 yıl sonra, 18 Temmuz 2024’de Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçen tezkerede barış harekatına atıfta bulunuluyor.” dedi.
Türklerin Kıbrıs’taki varlığının 500. senesini kutlayacağı süreçte bu durumun kimse tarafından sorgulanamayacağının altını çizen Tatar, sözlerini şöyle tamamladı:
“Tarihi mücadelelerle dolu mücahit halkın elbette kendi devletini kurması en doğal hakkıdır. Biz de bunu yaptık. Bizim kurumsal ve konjonktürel varlığımız her zaman olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti ile bu yolu yürümemizden geçer. Kıbrıs meselesi Rauf Denktaş’ın söylediği gibi Türkiyesiz çözülemez. Türkiye, her zaman ana vatan olarak orada olacaktır ve bu süreci birlikte yöneteceğiz. Ben, Türkiye ve Ankara ile istişare etmeden bu konuda adım atmam ve bu benim en büyük hakkımdır çünkü bölgenin en büyük ülkesi Türkiye’dir. Bu ada Türkiye’nin burnunun dibindedir ve Türkiye garantör ülkedir.”
İsrail’den gelen eleştirilerin ardından Adidas, Filistinlilerin hakları konusunda uzun süredir sesini yükselten Hadid’i ayakkabı reklamından çıkardı.
HADİD’E DESTEK ADİDAS’A BOYKOT
Daily Mail’in konuyla ilgili bilgi sahibi bir kaynağa dayandırdığı haberine göre Hadid, hukuki süreçler için konuyu avukatlarına bildirirken marka ise reklam kampanyasının “neden olduğu herhangi bir üzüntü veya sıkıntı” için özür diledi.
Şirketin kararının ardından çok sayıda sosyal medya kullanıcısı Hadid’i savunarak Adidas’a tepki gösterdi.
Sosyal medya kullanıcısı bir kişi “Bella Hadid bir kahraman! Umarım Adidas boykottan zarar görür.” derken başka bir kullanıcı da “Üzgünüm çocuklar, Bella Hadid’e yaptıkları korkakça muamele yüzünden Adidas almıyorum.” ifadelerini kullandı.
Adidas’a yönelik tepkiler boykot çağrılarına evrilirken kullanıcılar, “Bella Hadid olayından sonra güle güle Adidas diyeceğiz. Soykırım suçlularını cesaretlendirenler, dürüstçe kazandığımız paradan hiç para almamalı. Araplar ve Filistin yanlısı boykot Starbucks ve McDonald’s’ta deprem oluyor… Adidas, adios!” paylaşımları yaptı.
Siyasi analist Sami Hamdi, boykotların, Gazze Şeridi’ne yönelik ölümcül saldırılarını sürdüren İsrail’i desteklediği düşünülen diğer şirketler üzerindeki etkisine dikkati çekti.
Hamdi, “McDonald’s, Starbucks, KFC ve diğer markalar, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerdeki boykot hareketlerinin etkilerini şimdiden yaşamaya başladı ve bu markaların birçoğu birçok şubesini kapatmak zorunda kaldı. Adidas’ın da aynı şekilde boykot edilmesi yönünde çağrılar yapılmaya başlandı bile.” dedi.

TEL AVİV’DE BÜYÜYEN PANİK!
Hamdi, Tel Aviv’in, kamuoyunda kendisine yönelik gün geçtikçe artan olumsuz algı nedeniyle giderek daha fazla sıkıntı yaşadığına işaret etti.
“Tel Aviv’de, İsrail’in kamuoyu söylemi üzerindeki tekelini kaybettiğine dair artan bir panik var.” diyen Hamdi, İsrail’in müttefiklerinin giderek artan Filistin yanlısı kamuoyu baskısından rahatsızlık duymaya başladığını söyledi.
Hamdi, “Bu nedenle İsrail, kamuoyu belirlemede çok etkili olan Filistinli sesleri boğmak için umutsuz bir çabayla Filistin sempatisini uzaktan da olsa ima eden markalara saldırıyor. Bella Hadid’in önce işe alınması, sonra da işten çıkarılması, Almanya ve Adidas’ın, geçmişte yaşanan bir soykırımla ilgili vicdan azabını, bugün yaşanan soykırımı kınayan ve sesi giderek daha gür çıkan bir kamuoyuyla birlikte nasıl yönetecekleri konusundaki kafa karışıklığını ve belirsizliği yansıtıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
KARLAR RİSK ALTINDA
Adidas’ın 2023 yıllık raporu, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’nın, 8,2 milyar avroluk satışıyla şirketin toplam satışlarının yüzde 39’unu oluşturarak en büyük paya sahip olduğunu gösteriyor.
Asya-Pasifik bölgesinde satışlar aynı yıl 2,3 milyar avro (küresel satışların yüzde 11’i) olarak gerçekleşirken dünyanın bu 4 bölgesi Adidas’ın satışlarının yüzde 50’sine denk geliyor.
Bu bölgelerdeki önemli Müslüman nüfus göz önüne alındığında, Adidas’ın duruşunun 2024 satışlarını nasıl etkileyeceği konusunda soru işaretleri ortaya çıkarken İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının ardından Starbucks ve McDonald’s gibi markaların yakın zamanda karşı karşıya kaldığı tepkiler akıllara geliyor.
Şubat ayında McDonald’s, çatışmanın 2023’ün son çeyreğinde, özellikle Orta Doğu’da ve Malezya ve Endonezya gibi Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerdeki satışlarını “önemli ölçüde etkilediğini” duyurmuştu.
Starbucks ise boykotlar nedeniyle Orta Doğu’da çalışan yaklaşık 2 bin kişiyi işten çıkardığını açıklamıştı.
BBC News muhabiri Victoria Gill’in haberine göre Güneş ışığının nüfuz edemediği 5 km derinlikte, oksijenin deniz suyunu hidrojen ve oksijene ayıran doğal olarak oluşan metalik “nodüller” tarafından üretildiği tespit edildi. Birkaç madencilik şirketi, deniz bilimcilerinin yeni keşfedilen süreci bozabileceğinden ve oksijene bağımlı deniz yaşamına zarar verebileceğinden endişe ettiği bu nodülleri toplamayı planlıyor.
İskoç Deniz Bilimleri Derneği’nden baş araştırmacı Prof. Andrew Sweetman, “Bunu ilk kez 2013’te gördüm, deniz tabanında tamamen karanlıkta muazzam miktarda oksijen üretiliyordu. Bunu görmezden geldim çünkü bana öğretilen şey şuydu: Oksijeni yalnızca fotosentez yoluyla elde edersiniz.“ sözlerini kullandı.
“Sonunda, yıllardır bu potansiyel olarak büyük keşfi görmezden geldiğimi fark ettim” açıklamasında bulunan Prof. Andrew Sweetman ve meslektaşları araştırmalarını Hawaii ve Meksika arasındaki derin deniz bölgesinde gerçekleştirdiler.

BBC’nin haberinde yer alan bilgilere göre bulunan nodüller, deniz suyunda çözünmüş metal parçalar veya diğer döküntüler üzerinde toplandığında oluşuyor ve bu milyonlarca yıllık bir süreçten geçiyor. Bu nodüller lityum, kobalt ve bakır gibi pil yapımında kullanılan metalleri içerdiğinden, birçok madencilik şirketi bunları toplayıp yüzeye çıkarmak için teknoloji geliştiriyor. Prof. Sweetman, ürettikleri koyu oksijenin deniz tabanındaki yaşamı da destekleyebileceği bilgisini paylaştı.
YAŞAM ALANLARININ YOK OLMASINA NEDEN OLABİLİR
Nature Geoscience dergisinde yayınlanan keşfi, önerilen derin deniz madenciliği girişimlerinin riskleri hakkında yeni endişeler doğuruyor. Keşfin yapıldığı Clarion-Clipperton Bölgesi, halihazırda çok sayıda deniz tabanı madenciliği şirketi tarafından araştırılan bir alan olup, bu şirketler nodülleri toplayıp yüzeydeki bir gemiye taşımak için teknoloji geliştiriyorlar.
ABD Ulusal Oşinografi ve Atmosfer İdaresi, deniz tabanı madenciliğinin “deniz tabanı yaşam alanlarının yok olmasına yol açabileceği” uyarısında bulundu.
44 ülkeden 800’ü aşkın deniz bilimci, çevresel risklere dikkat çeken ve madencilik faaliyetlerine ara verilmesini talep eden bir dilekçeye imza attı.
Derin okyanusta sürekli olarak yeni türler keşfediliyor – Ay’ın yüzeyi hakkında derin deniz hakkında bildiğimizden daha fazla şey bildiğimiz sıklıkla söylenir. Ve bu keşif, nodüllerin kendilerinin orada yaşamı desteklemek için oksijen sağlayabileceğini düşündürüyor. Deniz tabanı madenciliği dilekçesini imzalayan bilim insanlarından biri olan ve Edinburgh Üniversitesi’nden deniz biyoloğu Prof. Murray Roberts, BBC News’e verdiği demeçte, “Derin deniz nodül alanlarında şerit madenciliğinin, zar zor anlayabildiğimiz ekosistemleri yok edeceğine dair ezici kanıtlar var. Bu alanlar gezegenimizin çok büyük alanlarını kapladığı için, bunların önemli bir oksijen üretim kaynağı olabileceğini bilerek derin deniz madenciliğine devam etmek çılgınlık olur.” dedi.
Prof. Sweetman şunları ekledi: “Bu çalışmanın madenciliğe son vereceğini düşünmüyorum. Bunu daha ayrıntılı bir şekilde keşfetmemiz ve gelecekte derin okyanusa girip onu mümkün olan en çevre dostu şekilde çıkarmak istiyorsak bu bilgileri ve topladığımız verileri kullanmamız gerekiyor.”
Gazze katliamının ilk günlerinden itibaren Suriye ve Irak’tan götürülen 2.000’i aşkın PKK’lı terörist, İsrail ordusu ile birlikte soykırıma ortak oldu. Katliama destek amacı ile bölgeden 2 bin 500 kişilik yeni bir ekip daha yola çıkma hazırlığı yapıyor.
Son katliam kafilesinde PKK’lıların yanında 600’den fazla DEAŞ’lı terörist de yer alıyor. Bu kapsamda başta Deyrizor, Rakka, Tabka, Guveran, Sinai, el-Alaya, Şeddadi ve el-Kisra gibi hapishanelerde tutulan 1.000 DEAŞ’lı serbest bırakıldı.
İSRAİL’DEN 18 GÜNLÜK EĞİTİM
İsrail’den gelen ve aralarında Ezidi-Kürt subaylar ve MOSSAD ajanlarının da yer aldığı özel ekip, seçilen PKK ve DEAŞ’li teröristlere Sincar’da 18 günlük özel eğitim veriyor. Sonrasında ise sahte pasaportlarla bu teröristler Erbil üzerinden Gazze’ye taşınıyor. Teröristler Gazze’de Avrupa, Kafkasya, ABD ve Sırbistan gibi farklı coğrafyalardan gelen paralı teröristler ve özel eğitimli ABD ve İsrail ordu mensupları ile müşterek hareket edecek.
HAMAS’I HEDEF GÖSTERDİLER
Bir dönem Suriye ve Irak’ta sayıları 65 bini aşan DEAŞ terör örgütü mensubundan 3-4 bini ABD ordusu ve CIA tarafından Badiye Çölü’ne taşındı. Suriye savaşı ile birlikte ortaya çıkan terör aparatı DEAŞ’ın 2015-2024 aralığında 8 binden fazla üyesi, PKK saflarına katıldı. Bu terörist geçişlerinin özellikle TSK’nın Suriye operasyon süreçlerinde gerçekleştiği görüldü.
Kritik dönemlerde devreye giren DEAŞ faktörünün aradan geçen dokuz aya rağmen Gazze’de ciddi bir askeri başarı elde edemeyen İsrail’in isteği ile desteğe gittiği öğrenildi. DEAŞ’ın son salıverilme tiyatrosu ile eş zamanlı yayınlanan örgüt bildirisinde HAMAS, mürtet (dinden çıkmış) ve savaşılması farz olan bir yapı olarak nitelendirildi. DEAŞ sözde sözcüsünün fetvası İsrail’e terörist transferinin de işaret fişeği olarak yorumlandı.

AYNI TAKTİĞİ UYGULUYORLAR
Suriye ve Irak’tan Gazze katliamı için yapılan terörist transferinde de Türkiye pasaportlularla aynı yöntemler uygulanıyor. Başta Kürt İsrail dostluk Birliği, Salti Vakfı, Kürt Enstitüsü, İsrailli Yahudi Kürtler Birliği, Bat İlan Enstitüsü ve benzeri sekiz sözde sivil toplum örgütü aktif rol üstleniyor.
İsrail Meclis Başkanı Mickey Levy, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın yakın dostu olduğu belirtilen Ofra Bengio ve Efraim İnbar gibi bir çok ismin de bu sürece yoğun katkısı var. Bölgeye gönderilen Kürt asıllı asker ve MOSSAD temsilcileri Gazze’de savaşan ve Babil, Dicle, Mezopotamya, Barzan, Rojova, Ninova gibi isimler verilen Kürt Siyonist silahlı gruplarının görüntülü mesajlarını ve davetlerini izletiyor.

Soykırıma destek amaçlı götürülen isimler dil ve adaptasyon amaçlı küçük gruplara bölünerek Gazze ile ilgili detaylı eğitimlere tabi tutuluyor. İsrailli Kürtlerin yaşadığı Kiryat, Afula, Kiryat Malachi gibi yerleşkelerden getirilen 100’ü aşkın Kürt asıllı siyonist bu teröristlere tercümanlık ve rehberlik desteği sunuyor. İsrail’de hâlen 320 bin Kürt kökenli Yahudi yaşamakta. Erbil’den Tel Aviv’e aktarmalı günlük ortalama 55-60 uçuş seferi düzenleniyor. Suriye ve Irak’tan giden ve Gazze’de öldürülenler büyük oranda İsrail’e defnedilmekte.
Gazze katliamının ilk günlerinden itibaren Suriye ve Irak’tan götürülen 2.000’i aşkın PKK’lı terörist, İsrail ordusu ile birlikte soykırıma ortak oldu. Katliama destek amacı ile bölgeden 2 bin 500 kişilik yeni bir ekip daha yola çıkma hazırlığı yapıyor.
Son katliam kafilesinde PKK’lıların yanında 600’den fazla DEAŞ’lı terörist de yer alıyor. Bu kapsamda başta Deyrizor, Rakka, Tabka, Guveran, Sinai, el-Alaya, Şeddadi ve el-Kisra gibi hapishanelerde tutulan 1.000 DEAŞ’lı serbest bırakıldı.
İSRAİL’DEN 18 GÜNLÜK EĞİTİM
İsrail’den gelen ve aralarında Ezidi-Kürt subaylar ve MOSSAD ajanlarının da yer aldığı özel ekip, seçilen PKK ve DEAŞ’li teröristlere Sincar’da 18 günlük özel eğitim veriyor. Sonrasında ise sahte pasaportlarla bu teröristler Erbil üzerinden Gazze’ye taşınıyor. Teröristler Gazze’de Avrupa, Kafkasya, ABD ve Sırbistan gibi farklı coğrafyalardan gelen paralı teröristler ve özel eğitimli ABD ve İsrail ordu mensupları ile müşterek hareket edecek.
HAMAS’I HEDEF GÖSTERDİLER
Bir dönem Suriye ve Irak’ta sayıları 65 bini aşan DEAŞ terör örgütü mensubundan 3-4 bini ABD ordusu ve CIA tarafından Badiye Çölü’ne taşındı. Suriye savaşı ile birlikte ortaya çıkan terör aparatı DEAŞ’ın 2015-2024 aralığında 8 binden fazla üyesi, PKK saflarına katıldı. Bu terörist geçişlerinin özellikle TSK’nın Suriye operasyon süreçlerinde gerçekleştiği görüldü.
Kritik dönemlerde devreye giren DEAŞ faktörünün aradan geçen dokuz aya rağmen Gazze’de ciddi bir askeri başarı elde edemeyen İsrail’in isteği ile desteğe gittiği öğrenildi. DEAŞ’ın son salıverilme tiyatrosu ile eş zamanlı yayınlanan örgüt bildirisinde HAMAS, mürtet (dinden çıkmış) ve savaşılması farz olan bir yapı olarak nitelendirildi. DEAŞ sözde sözcüsünün fetvası İsrail’e terörist transferinin de işaret fişeği olarak yorumlandı.

AYNI TAKTİĞİ UYGULUYORLAR
Suriye ve Irak’tan Gazze katliamı için yapılan terörist transferinde de Türkiye pasaportlularla aynı yöntemler uygulanıyor. Başta Kürt İsrail dostluk Birliği, Salti Vakfı, Kürt Enstitüsü, İsrailli Yahudi Kürtler Birliği, Bat İlan Enstitüsü ve benzeri sekiz sözde sivil toplum örgütü aktif rol üstleniyor.
İsrail Meclis Başkanı Mickey Levy, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın yakın dostu olduğu belirtilen Ofra Bengio ve Efraim İnbar gibi bir çok ismin de bu sürece yoğun katkısı var. Bölgeye gönderilen Kürt asıllı asker ve MOSSAD temsilcileri Gazze’de savaşan ve Babil, Dicle, Mezopotamya, Barzan, Rojova, Ninova gibi isimler verilen Kürt Siyonist silahlı gruplarının görüntülü mesajlarını ve davetlerini izletiyor.

Soykırıma destek amaçlı götürülen isimler dil ve adaptasyon amaçlı küçük gruplara bölünerek Gazze ile ilgili detaylı eğitimlere tabi tutuluyor. İsrailli Kürtlerin yaşadığı Kiryat, Afula, Kiryat Malachi gibi yerleşkelerden getirilen 100’ü aşkın Kürt asıllı siyonist bu teröristlere tercümanlık ve rehberlik desteği sunuyor. İsrail’de hâlen 320 bin Kürt kökenli Yahudi yaşamakta. Erbil’den Tel Aviv’e aktarmalı günlük ortalama 55-60 uçuş seferi düzenleniyor. Suriye ve Irak’tan giden ve Gazze’de öldürülenler büyük oranda İsrail’e defnedilmekte.
]]>İsrail’in Hudeyde Limanı’na saldırısı, Binyamin Netanyahu hükümetinin açıklamasına göre, Husilerin 19 Temmuz’da Tel Aviv’e gerçekleştirdiği insansız hava araçlı saldırıya karşılık olarak verildi.
İsrail devlet televizyonu KAN’ın haberine göre, Husilerin Tel Aviv’deki ABD konsolosluk binası yakınlarına düzenlediği bu saldırıda, bir İsrailli öldü, 10 kişi yaralandı.

Evimiz İsrail Partisi lideri Avigdor Liberman, İsrail’in saldırdığı Hudeyde Limanı’nın “tamamen yok edilmesi” yönünde çağrıda bulundu.
Husiler, İsrail’in Gazze’deki saldırılarına tepki gerekçesiyle 31 Ekim 2023’ten beri Yemen açıklarında İsrailli şirketlere bağlı olduğunu belirttikleri ticari gemilere el koyuyor ve bazılarına da insansız hava araçları ve füzelerle saldırılar düzenliyor.
Husiler, Gazze Şeridi ve Filistin ile dayanışma çerçevesinde, dini, ahlaki ve insani görevlerinin gereği olarak, İsrail’in Kızıldeniz, Umman Denizi ve Hint Okyanusu’ndaki gemilerini veya bağlantılı gemileri işgal altındaki Filistin’in (İsrail) limanlarına yönelmesini engelleme kararlarını, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki saldırıları sona erip bölgedeki abluka bitene kadar uygulamaya devam edeceğini duyurmuştu.
ABD öncülüğünde kurulan koalisyon ise 12 Ocak 2024’ten bu yana, Husilerin bu saldırılarına karşılık Yemen’in çeşitli bölgelerindeki hedefleri vurmaya başladı.
Washington ve Londra’nın müdahalesi ve gerilimin tırmanmasıyla, Husiler, artık tüm ABD ve İngiliz gemilerini askeri hedefleri arasında gördüğünü duyurdu.
Yemen’in dünyaya açılan kapısı
Hudeyde limanı, Yemen’in Kızıldeniz üzerindeki batı kıyılarının orta kesimlerinde yer alıyor ve ülkenin başlıca dış ticaret limanı sayılıyor.
Bölgenin Doğu ile Batı arasındaki küresel ticaret hareketine yakınlığı nedeniyle liman, 1961 yılında dönemin Sovyetler Birliği’nin desteğiyle inşa edildi.
Önünden doğudan batıya çeşitli emtia ve petrol ticareti yapan gemiler geçen limanın yakınında da tam tersi yönde, doğu ile batı arasındaki uluslararası internet hatları, deniz alanının tabanından geçiyor.
Limandan, aynı zamanda, savaştan bu yana ülkeye ulaşan insani yardımların yanı sıra, çeşitli ihracat ve ithalat ürünleri ile Yemen’in geçmişte tanık olduğu ve halen devam eden büyüme ve gelişme sürecinin gerektirdiği her türlü emtianın geçişi gerçekleşiyor.
Hudeyde Limanı, Kızıldeniz kıyısındaki diğer limanlara göre stratejik konumu, uluslararası nakliye hatlarına yakınlığı, dalgalardan ve su akıntılarından doğal koruması ve muson rüzgarlarına maruz kalmaması gibi bir dizi avantaja sahip olması bakımından benzersiz sayılıyor.
Nakliye şeridi 10 bin 433 deniz mili uzunluğunda, 200 metre genişliğinde ve yaklaşık 10 metre derinliğinde olan liman, maksimum 31 bin ton yük kapasiteli konteyner gemilerini kabul etme kapasitesine sahip.
Limanda, 2014 yılına kadar, 250 metre uzunluğunda iki rıhtımın yanı sıra toplam bin 461 metre uzunluğunda 8 rıhtım bulunuyordu ve liman rıhtımı petrol tankerleri ve diğer petrol ürünlerinin boşaltılmasına ayrılmıştı.
Hayati tesislerin hedef alınması
Yangının ve yükselen dumanın büyüklüğünü ortaya koyan görüntülerde, İsrail’in Hudeyde Limanı’ndaki petrol ve petrol ürünlerinin depolarını kasten bombaladığı görülüyor.
İsrail’in bu saldırısı, Yemen’i artan yakıt ihtiyacını karşılamakta ek zorluklarla karşı karşıya bırakıyor.
Zorlu insani koşullar tehlikeli bir şekilde tırmanırken, Hudeyde kentinin en önemli enerji santrallerinden birinin yanı sıra, petrol tesisi ofisleri de İsrail tarafından vuruldu.
Yemen hükümetinin 2010 yılına ait verilerine göre, limandaki toplam alanı bir milyon metrekareyi aşan 12 depo kısmen veya tamamen İsrail bombardımanına maruz kaldı.
Husiler, şu ana kadar, limandaki toplam hasarın boyutunu, kargo gemilerini ve insani yardım karşılama imkanının kalıp kalmadığına ilişkin bir açıklama yapmadı.
Son olarak, Gazze’deki Sağlık Bakanlığı 18 Temmuz’da yaptığı açıklamada, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ile koordinasyonlu olarak atık sulardan alınan numunelerde yapılan incelemelerde çocuk felci virüsünün tespit edildiğini ve binlerce kişinin çocuk felcine yakalanma riskiyle karşı karşıya olduğunu duyurmuştu.
– ÇOCUKLARI BEKLEYEN HASTALIK TEHLİKESİ
Gazze’nin kuzeyindeki okullardan birinde 3 çocuğuyla yaşayan Tamir Gaben, çocuklarının çocuk felcine yakalanmasından korktuğunu söyledi.
Gaben, “Okullarda durum çok kötü. Yiyecek yok, içecek yok. Çocuklar çöplüklerin yakınında oynuyor. Hastalanıp ölenler oldu. Saldırılarda ölmeseler bile virüse yakalanıp hastalanarak ölecekler.” dedi.
İsrail’in evlerini bombalamasının ardından bir okula yerleştiklerini anlatan Zaim ez-Zaim (48) ise virüs ve hastalıklarla dolu atık su göletleriyle çevrili bir yerde yaşadıklarını ancak başka seçenekleri olmadığını vurguladı.
Atık sular ve çöpler nedeniyle hastalandıklarını kaydeden Zaim, şimdi de çocuk felci tehlikesinin kapıda olduğunu dile getirdi.
Bir atık su birikintisinin yakınında yaşayan Edhem en-Nemr (55) ise çocukları ve torunlarının savaşın başından bu yana hastalıklar mücadele ettiğini dile getirdi.
İsrail’in su kuyularını ve arıtma tesislerini tahrip ettiğini ve temiz su bulamadıklarını belirten Nemr, çevrede akan ya da birikinti halini alan atık suların hastalıkların yayılmasının başlıca sebebi olduğunu aktardı.

– CİLT HASTALIKLARINDA GÖRÜLMEMİŞ BİR ARTIŞ YAŞANIYOR
Gazze’nin kuzeyindeki Kemal Advan Hastanesinde görev yapan doktor Sahir Nasr ise atık sulardan kaynaklı hastalıklara yakalanan çok sayıda kişinin hastaneye müracaat ettiğini dile getirdi.
Nasr, “Son zamanlarda cilt hastalıkları, bakteriyel, viral hastalıklar ve mantar hastalıkları ile hepatitte anormal bir artış gözlüyoruz. Mantar hastalıklarının da bağışıklığı düşük olan insanlarda görüldüğünü hatırlatmak gerekir. Savaştan önce böyle bir şey yoktu. Hastaneye müracaat eden 5 hastadan 3 ya da 4’ü cilt hastalığına yakalanmış oluyor. Daha önce görmediğimiz hastalıklarla da karşılaşıyoruz.” dedi.
Bu hastalıkların çoğunlukla bağışıklığın düşük olması, yetersiz beslenme, ilaç eksikliği ve kişisel temizliğin yapılamamasından kaynaklandığına dikkati çeken Nasr, okullarda içme suyuna atık su karıştığını, bunun da hastalıklara yol açtığını ifade etti.
Nasr, yeterli miktarda gıda, vitamin, antibiyotik, ilaç ve merhemin bulunmayışının da hastalıkların yayılmasını kolaylaştırdığını aktardı.

– ALT YAPININ TAHRIP EDİLMESİ
Gazze Belediyeler Birliği Koordinatörü Hüsni Muhenna, “İsrail, Gazze’de altyapıyı tahrip ederek, atık suların sokaklarda ve alçak bölgelerde taşmasına ve bazı bölgelerde deniz kıyısına sızmasına yol açtı ve bu da bir çevre felaketine sebep oldu.” dedi.
Muhenna, İsrail’in, belediyelerin ekipman ve çalışanlarına yönelik saldırıları nedeniyle gereken hizmeti veremediklerini ve gerçek ve tehlikeli bir kriz yaşadıklarını dile getirdi.

Son olarak, Gazze’deki Sağlık Bakanlığı 18 Temmuz’da yaptığı açıklamada, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ile koordinasyonlu olarak atık sulardan alınan numunelerde yapılan incelemelerde çocuk felci virüsünün tespit edildiğini ve binlerce kişinin çocuk felcine yakalanma riskiyle karşı karşıya olduğunu duyurmuştu.
– ÇOCUKLARI BEKLEYEN HASTALIK TEHLİKESİ
Gazze’nin kuzeyindeki okullardan birinde 3 çocuğuyla yaşayan Tamir Gaben, çocuklarının çocuk felcine yakalanmasından korktuğunu söyledi.
Gaben, “Okullarda durum çok kötü. Yiyecek yok, içecek yok. Çocuklar çöplüklerin yakınında oynuyor. Hastalanıp ölenler oldu. Saldırılarda ölmeseler bile virüse yakalanıp hastalanarak ölecekler.” dedi.
İsrail’in evlerini bombalamasının ardından bir okula yerleştiklerini anlatan Zaim ez-Zaim (48) ise virüs ve hastalıklarla dolu atık su göletleriyle çevrili bir yerde yaşadıklarını ancak başka seçenekleri olmadığını vurguladı.
Atık sular ve çöpler nedeniyle hastalandıklarını kaydeden Zaim, şimdi de çocuk felci tehlikesinin kapıda olduğunu dile getirdi.
Bir atık su birikintisinin yakınında yaşayan Edhem en-Nemr (55) ise çocukları ve torunlarının savaşın başından bu yana hastalıklar mücadele ettiğini dile getirdi.
İsrail’in su kuyularını ve arıtma tesislerini tahrip ettiğini ve temiz su bulamadıklarını belirten Nemr, çevrede akan ya da birikinti halini alan atık suların hastalıkların yayılmasının başlıca sebebi olduğunu aktardı.

– CİLT HASTALIKLARINDA GÖRÜLMEMİŞ BİR ARTIŞ YAŞANIYOR
Gazze’nin kuzeyindeki Kemal Advan Hastanesinde görev yapan doktor Sahir Nasr ise atık sulardan kaynaklı hastalıklara yakalanan çok sayıda kişinin hastaneye müracaat ettiğini dile getirdi.
Nasr, “Son zamanlarda cilt hastalıkları, bakteriyel, viral hastalıklar ve mantar hastalıkları ile hepatitte anormal bir artış gözlüyoruz. Mantar hastalıklarının da bağışıklığı düşük olan insanlarda görüldüğünü hatırlatmak gerekir. Savaştan önce böyle bir şey yoktu. Hastaneye müracaat eden 5 hastadan 3 ya da 4’ü cilt hastalığına yakalanmış oluyor. Daha önce görmediğimiz hastalıklarla da karşılaşıyoruz.” dedi.
Bu hastalıkların çoğunlukla bağışıklığın düşük olması, yetersiz beslenme, ilaç eksikliği ve kişisel temizliğin yapılamamasından kaynaklandığına dikkati çeken Nasr, okullarda içme suyuna atık su karıştığını, bunun da hastalıklara yol açtığını ifade etti.
Nasr, yeterli miktarda gıda, vitamin, antibiyotik, ilaç ve merhemin bulunmayışının da hastalıkların yayılmasını kolaylaştırdığını aktardı.

– ALT YAPININ TAHRIP EDİLMESİ
Gazze Belediyeler Birliği Koordinatörü Hüsni Muhenna, “İsrail, Gazze’de altyapıyı tahrip ederek, atık suların sokaklarda ve alçak bölgelerde taşmasına ve bazı bölgelerde deniz kıyısına sızmasına yol açtı ve bu da bir çevre felaketine sebep oldu.” dedi.
Muhenna, İsrail’in, belediyelerin ekipman ve çalışanlarına yönelik saldırıları nedeniyle gereken hizmeti veremediklerini ve gerçek ve tehlikeli bir kriz yaşadıklarını dile getirdi.

Teknopark Ankara’da saha ve trafik güvenliği alanlarında faaliyet gösteren MESAN Elektronik Sanayi Ticaret AŞ, güvenlik güçleriyle diğer kamu kurum ve kuruluşlarına kritik görevlere yönelik cihaz ve sistemler sağlıyor.
AR-GE çalışmalarıyla yurt dışından temin edilen çeşitli cihaz ve ekipmanlara daha gelişmiş yerli alternatifler geliştiren MESAN, yurt içindeki ihtiyacı karşılamaya devam ederken, ihracat gerçekleştirdi ve geliştirdiği çözümü patentle tescilledi.
MESAN Genel Müdürü Mustafa Ünlü, Medar MTS’nin LiDAR (lazer) tabanlı bir mobil hız tespit sistemi olduğunu ve araç üzerinde, yol kenarında tripod üzerinde ya da bir direk üzerinde kullanılabildiğini söyledi.
3 YILDIR 81 İLDE AKTİF KULLANILIYOR
2020 öncesine kadar Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığına doppler tabanlı hız tespit sistemleri temin ettiklerini belirten Ünlü, teknoloji ilerledikçe LiDAR tabanlı sistemlere geçişin gündeme geldiğini ve ihtiyaç oluşturduğunu dile getirdi.
AR-GE faaliyetlerini bu çerçevede ilerletip LiDAR tabanlı bir mobil hız tespit geliştirdiklerini anlatan Ünlü, 3 yıllık AR-GE çalışması sonucu Jandarma Genel Komutanlığı trafik timleri için yeni tip hız tespit sistemini geliştirdiklerini belirtti. Ünlü, ardından onaylanan sistemin seri üretimine geçilerek Jandarma Genel Komutanlığına teslim edildiğini ve bugün itibarıyla ürünün 3 yılı aşkın süredir 81 ilde aktif olarak kullanıldığını vurguladı.
Son dönemde LiDAR teknolojisinin öne çıktığına işaret eden Ünlü, şöyle konuştu:
“Hem donanımsal anlamda önü çok açık, hem de yazılımsal anlamda vermiş olduğu keskin verilerle, geliştirme anlamında size çok fazla iş yapabilmenizi sağlıyor. Trafik sektöründe de çok ciddi anlamda kullanılabilir hale geldi. Özellikle global oyunculara da baktığınız zaman doppler tabanlı çalışan sistemlerin üretici ve geliştiricilerinin yüzde 80’e yakınının LiDAR teknolojisine geçmiş durumda olduğu ve tüm yatırımların da buraya odaklandığı görülüyor.
NEDEN LİDAR?
Hız tespit uygulamasında yol kenarına tripod üzerine ya da araç üzerine sistemi monte ettiğinizde 4-5 şeritli bir yola baktığınız zaman yoğun trafikte araç kaçırılmaması gerekli. Trafikte hayalet okumaların önüne geçilmesi şart, yani araç geçmediği halde yol kenarında bir levha veya bir bileşen rüzgardan dolayı salınım yapıyorsa araç gibi yansıma almamanız gerekli. Tampon tampona trafikte araçları birbirinden ayırt edebilmeniz şart. Büyük bir sinyal kümesi içerisinden her hedefi doğru şekilde ayırt etmek ve bu sorunları klasik doppler çözümleriyle bertaraf etmek zordur. Ancak LiDAR ile nokta atışı yaparsanız ki bizim sistemimiz bu yaklaşımla çalışıyor; yolu örümcek ağı gibi sarıyoruz; bu sayede araçları birbirinden rahatlıkla ayırıyor ve yanlış okumaların/araç kaçırmaların önüne geçiyoruz. Biz bu sebeple LiDAR teknolojisini tercih ettik.”
Mustafa Ünlü, ana hedeflerinden birinin ihracat olduğunu, buna da yurt içindeki projelerin vesile olduğunu söyledi. Jandarma Genel Komutanlığına 300 sistem teslim ettiklerini belirten Ünlü, sahadan gelen geri dönüşlerle sistemi sürekli geliştirdiklerini, ilave edilmesi gereken unsurları sisteme kazandırdıklarını ifade etti. Ünlü, bu sayede sistemin anlık hız tespiti yanında plaka tanıma gerçekleştirip, merkezde araç sorgulamalarını yapıp aranan araç uyarısının tekrar ekibe aktarabilir hale gelmesini sağladığını belirtti.
Sistemi rakiplerinden ayıran bir özelliğin de detaylı araç sınıflaması yapabilir hale gelmesi olduğunu anlatan Ünlü, başlangıçta 2 olan araç sınıflandırmasının 5’e çıktığını ve bu sayede şerit ihlalini de tespit etme imkanına kavuştuklarını kaydetti. Ünlü, “LiDAR teknolojisiyle hem araç sınıflarını hem şeridi hem de araç hızlarını çok keskin şekilde oluşturabiliyoruz. Dolayısıyla bütün bu verileri harmanlayıp farklı farklı uygulamaları da yapabilir hale geldik. Yani tek bir sistemle plaka tanıma, şerit ihlali tespiti yapabildiğiniz, trafik istatistik raporları oluşturabildiğiniz, anlık hız tespiti gerçekleştirebildiğiniz bir çözüm oluşturduk.” değerlendirmesini yaptı.
ABD VE BAE’DEN BİZE SATIN TALEBİ
“Milli ve özgün mobil hız tespit sistemiz Medar MTS bu kapsamında ülkemizin ilk ve tek patente sahip çözümü oldu.” diyen Ünlü şu ifadeleri kullandı;
“Amerika kıtası ve Hollanda’daki büyük trafik güvenliği fuarlarında boy gösterdik. Çok ciddi talepler aldık, beklediğimiz üzerinde bir ilgi gördük. Çünkü market bazı global oyuncular tarafından penetre edilmiş durumda ve kullanıcılar artık oradan farklı ve yenilikçi sistemlere yönelmek istiyorlar. Rakip ürünlerin fiyatları çok yüksek, bu tip firmalar zaten satış yaptıkları için ürünlerine yenilikçi özellikler katmayı pek tercih etmiyorlar. Bizim gibi yenilikçi firmalar orada yeni sistemlerle, yeni teknolojilerle yer aldığında çok ilgi çekiyor. Bu faaliyetler ve yurt dışı pazarlama çalışmaları sonucu 3 ülkeye ihracat yaptık. Şu an 7 farklı son kullanıcı tarafından ülkemizle birlikte 4 ülkede ürünlerimiz kullanılıyor. Yeni pazarlara da açılıyoruz. İnşallah yakın zamanda da haberlerini vereceğiz. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Arap Emirlikleri ve bir Türk cumhuriyeti ülkesine satış yaptık.”
Trafik güvenliği alanında ürün gamını genişletmeye yönelik AR-GE çalışmaları bulunduğunu, 2025 yılında 2 yeni ürünü duyurmayı planladıklarını aktaran Ünlü, bunlardan birinin istatistik tabanlı diğerinin ise yine özel konseptte hız tespiti ve güvenlik amaçlı olacağını belirtti.
Yurt dışı pazar payını artırmak için ciddi çaba sarf ettiklerini vurgulayan Ünlü, sözlerini, “Yurt içinde ise Jandarma Genel Komutanlığı gerçekten oldukça vizyoner bir yaklaşımla avantajları ve günümüz teknolojisini takip ederek LiDAR tabanlı mobil hız tespit sistemine geçme kararı verdi. Benzer şekilde önemli hedeflerimiz arasın Emniyet Genel Müdürlüğümüze de kendi sistemlerimizi kazandırmak istiyoruz. Bunun için de çalışmalarımızı sürdürüyoruz. HAB bölgesinde 11 bin metrekare alan içinde kurduğumuz yeni tesisimiz ile bölge gücü olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz.” diye tamamladı.
]]>
SON 48 SAATTE 7 FARKLI KATLİAM
İsrail ordusunun son 48 saatte Gazze’nin çeşitli bölgelerinde 7 “katliam” gerçekleştirdiği, söz konusu saldırılarda 71 Filistinlinin daha hayatını kaybettiği, 163 kişinin yaralandığı belirtildi.
İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda ölenlerin sayısının 38 bin 919’a, yaralananların sayısının da 88 bin 622’ye yükseldiği kaydedildi.
ÇOK SAYIDA CESET HALEN ENKAZ ALTINDA!
Açıklamada ayrıca hâlâ enkaz altında ve yol kenarlarında cesetlerin bulunduğu ancak İsrail’in engellemeleri nedeniyle sağlık ekipleri ile sivil savunma görevlilerinin cenazelere ulaşamadığı yinelendi.

KATİL İSRAİL’İN GECE SALDIRILARINDA EN AZ 24 FİLİSTİNLİ ŞEHİT OLDU
Öte yandan İsrail ordusunun gece boyunca Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu en az 24 Filistinli hayatını kaybetti, onlarca kişi yaralandı.
Filistin resmi haber ajansı WAFA’da yer alan habere göre, İsrail ordusu Gazze’nin farklı bölgelerini hava saldırıları ve topçu atışlarıyla hedef aldı.
İsrail topçu birlikleri, Gazze kentinin güneybatısındaki Tel el-Heva Mahallesi’ni gece boyunca bombaladı.
Filistin Kızılayına bağlı ambulans ekipleri, Tel el-Heva Mahallesi’ndeki “Toplum Fakültesi” yakınlarına düzenlenen saldırıda ölen 6 kişinin cesetlerini El-Ehli Baptist Hastanesi’ne nakletti.

Kurtarma ve sivil savunma ekipleri İsrail ordusunun, Gazze’nin kuzeyindeki Şeyh Rıdvan Mahallesi’ne düzenlediği hava saldırısına hedef olan Ayyad Ailesi’ne ait evin enkazından 6 kişinin cenazesini çıkardı. Saldırıda yaralanan 10 kişi El-Ehli Baptist Hastanesi’ne nakledildi. Enkazda arama kurtarma çalışmalarının devam ettiği, ölü sayısının artabileceği belirtildi.
İsrail ordusuna ait savaş uçakları Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nusayrat Mülteci Kampı’nda Şureyhi Ailesi’nin evini bombaladı. Saldırıda Yasin Şureyhi isimli Filistinli, eşi ve 2 çocuğuyla beraber can verdi. Şureyhi ailesinin evin enkazından çıkarılan cansız bedenleri Avde Hastanesi’ne kaldırıldı.

Cibaliya Mülteci Kampı’nın El-Alemi bölgesinde Ebu Casir Ailesi’ne ait ev İsrail savaş uçakları tarafından bombalandı. Saldırıda hayatını kaybeden 4 kişinin cenazeleri Kemal Advan Hastanesi’ne nakledildi.
İsrail savaş uçakları Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El-Beric Mülteci Kampı’nda El-Butran Ailesi’nin evini bombaladı, saldırıda 3 kişi yaşamını yitirdi. Kamptaki Şehitler Kavşağı çevresinde sivillerin yaşadığı bir diğer ev de İsrail savaş uçaklarının hedefi oldu.

SİYONİSTLER HAN YUNUS VE REFAH’I “GELİŞİGÜZEL” BOMBARDIMANA TUTTU
Haberde, İsrail topçu birliklerinin gece boyunca Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus ve Refah kentini bombaladığı belirtildi.
Sivil yerleşim yerlerini “gelişigüzel” hedef almaya devam eden İsrail güçleri, Han Yunus’un kuzeyindeki 5. Cadde’de bisikletiyle ilerleyen bir sivili insansız hava aracıyla (İHA) doğrudan hedef aldı. Hayatını kaybeden bisiklet sürücüsünün cenazesi sivil savunma ekipleri tarafından Nasır Hastanesi’ne götürüldü.
Savaş uçakları, Nusayrat Mülteci Kampı’nda Ebu Sidre Ailesi’ne ait sivillerin yaşadığı evi bombaladı. Saldırıda ölenlerin olduğu, arama kurtarma çalışmalarının devam ettiği bildirildi.

DSÖ’DEN KORKUTAN AÇIKLAMA
Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus ile orta kesimindeki Deyr el-Belah kentlerinde tip iki çocuk felci virüsü tespit edildiğini bildirdi.
Ghebreyesus, sosyal medya platformu X’ten yaptığı açıklamada, Han Yunus ile Deyr el-Belah kentinde alınan numunelerde yapılan incelemeler sonucu 6 örnekte tip iki çocuk felci virüsü saptandığını kaydetti.
Bölgede henüz felç vakasına rastlanmadığını belirtilen Ghebreyesus, DSÖ, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ve diğer ortaklarının, virüsün yayılmasını durdurmak ve gerekli müdahale yöntemlerini belirlemek için risk değerlendirmesi yaptığını aktardı.
Ghebreyesus, Gazze’de sağlık sisteminin çökmesi, nüfusun sürekli yerinden edilmesi, tıbbi malzeme sıkıntısı, su kalitesinin düşük olması gibi birçok olumsuz etkenin, çocuk felci de dahil olmak üzere aşıyla önlenebilir hastalık riskini artırdığını vurguladı.
Bu olumsuz etkenlerin çocuk felci gibi hastalıkların yayılması için uygun ortam yarattığına işaret eden Ghebreyesus, “(Hastalıklarla) etkili bir müdahale için ateşkes şart.” ifadesini kullandı.


SON 48 SAATTE 7 FARKLI KATLİAM
İsrail ordusunun son 48 saatte Gazze’nin çeşitli bölgelerinde 7 “katliam” gerçekleştirdiği, söz konusu saldırılarda 71 Filistinlinin daha hayatını kaybettiği, 163 kişinin yaralandığı belirtildi.
İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda ölenlerin sayısının 38 bin 919’a, yaralananların sayısının da 88 bin 622’ye yükseldiği kaydedildi.
ÇOK SAYIDA CESET HALEN ENKAZ ALTINDA!
Açıklamada ayrıca hâlâ enkaz altında ve yol kenarlarında cesetlerin bulunduğu ancak İsrail’in engellemeleri nedeniyle sağlık ekipleri ile sivil savunma görevlilerinin cenazelere ulaşamadığı yinelendi.

KATİL İSRAİL’İN GECE SALDIRILARINDA EN AZ 24 FİLİSTİNLİ ŞEHİT OLDU
Öte yandan İsrail ordusunun gece boyunca Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu en az 24 Filistinli hayatını kaybetti, onlarca kişi yaralandı.
Filistin resmi haber ajansı WAFA’da yer alan habere göre, İsrail ordusu Gazze’nin farklı bölgelerini hava saldırıları ve topçu atışlarıyla hedef aldı.
İsrail topçu birlikleri, Gazze kentinin güneybatısındaki Tel el-Heva Mahallesi’ni gece boyunca bombaladı.
Filistin Kızılayına bağlı ambulans ekipleri, Tel el-Heva Mahallesi’ndeki “Toplum Fakültesi” yakınlarına düzenlenen saldırıda ölen 6 kişinin cesetlerini El-Ehli Baptist Hastanesi’ne nakletti.

Kurtarma ve sivil savunma ekipleri İsrail ordusunun, Gazze’nin kuzeyindeki Şeyh Rıdvan Mahallesi’ne düzenlediği hava saldırısına hedef olan Ayyad Ailesi’ne ait evin enkazından 6 kişinin cenazesini çıkardı. Saldırıda yaralanan 10 kişi El-Ehli Baptist Hastanesi’ne nakledildi. Enkazda arama kurtarma çalışmalarının devam ettiği, ölü sayısının artabileceği belirtildi.
İsrail ordusuna ait savaş uçakları Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nusayrat Mülteci Kampı’nda Şureyhi Ailesi’nin evini bombaladı. Saldırıda Yasin Şureyhi isimli Filistinli, eşi ve 2 çocuğuyla beraber can verdi. Şureyhi ailesinin evin enkazından çıkarılan cansız bedenleri Avde Hastanesi’ne kaldırıldı.

Cibaliya Mülteci Kampı’nın El-Alemi bölgesinde Ebu Casir Ailesi’ne ait ev İsrail savaş uçakları tarafından bombalandı. Saldırıda hayatını kaybeden 4 kişinin cenazeleri Kemal Advan Hastanesi’ne nakledildi.
İsrail savaş uçakları Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El-Beric Mülteci Kampı’nda El-Butran Ailesi’nin evini bombaladı, saldırıda 3 kişi yaşamını yitirdi. Kamptaki Şehitler Kavşağı çevresinde sivillerin yaşadığı bir diğer ev de İsrail savaş uçaklarının hedefi oldu.

SİYONİSTLER HAN YUNUS VE REFAH’I “GELİŞİGÜZEL” BOMBARDIMANA TUTTU
Haberde, İsrail topçu birliklerinin gece boyunca Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus ve Refah kentini bombaladığı belirtildi.
Sivil yerleşim yerlerini “gelişigüzel” hedef almaya devam eden İsrail güçleri, Han Yunus’un kuzeyindeki 5. Cadde’de bisikletiyle ilerleyen bir sivili insansız hava aracıyla (İHA) doğrudan hedef aldı. Hayatını kaybeden bisiklet sürücüsünün cenazesi sivil savunma ekipleri tarafından Nasır Hastanesi’ne götürüldü.
Savaş uçakları, Nusayrat Mülteci Kampı’nda Ebu Sidre Ailesi’ne ait sivillerin yaşadığı evi bombaladı. Saldırıda ölenlerin olduğu, arama kurtarma çalışmalarının devam ettiği bildirildi.

DSÖ’DEN KORKUTAN AÇIKLAMA
Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus ile orta kesimindeki Deyr el-Belah kentlerinde tip iki çocuk felci virüsü tespit edildiğini bildirdi.
Ghebreyesus, sosyal medya platformu X’ten yaptığı açıklamada, Han Yunus ile Deyr el-Belah kentinde alınan numunelerde yapılan incelemeler sonucu 6 örnekte tip iki çocuk felci virüsü saptandığını kaydetti.
Bölgede henüz felç vakasına rastlanmadığını belirtilen Ghebreyesus, DSÖ, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ve diğer ortaklarının, virüsün yayılmasını durdurmak ve gerekli müdahale yöntemlerini belirlemek için risk değerlendirmesi yaptığını aktardı.
Ghebreyesus, Gazze’de sağlık sisteminin çökmesi, nüfusun sürekli yerinden edilmesi, tıbbi malzeme sıkıntısı, su kalitesinin düşük olması gibi birçok olumsuz etkenin, çocuk felci de dahil olmak üzere aşıyla önlenebilir hastalık riskini artırdığını vurguladı.
Bu olumsuz etkenlerin çocuk felci gibi hastalıkların yayılması için uygun ortam yarattığına işaret eden Ghebreyesus, “(Hastalıklarla) etkili bir müdahale için ateşkes şart.” ifadesini kullandı.


RESMEN TERÖRİST İLAN EDİLDİ
Pakistan hükümeti, TLP’nin bir hafta süren Gazze’ye destek gösterileri ardından, parti ile masaya otururken, yapılan toplantı sonucu tarafların anlaşmaya vardığı belirtildi.
DÜNYAYA AYNISINI YAPMAYA DAVET EDECEK
Anlaşma dahilinde Pakistan hükümeti, İsrail Başbakanı’nı resmen “terörist” olarak tanıyacak ve uluslararası toplumu da aynısını yapmaya davet edecek.
Federal hükümet ile TLP’yi temsil eden Allama Ghulam Abbas Faizi ve Shafique Amini arasında 18 Temmuz’da başlayan görüşmeler sonucu hükümetin, “İsrail’in zulmüne maruz kalan Filistinli kurbanlarına” yönelik desteğin hızlandırılacağını açıklandı.
İMZALAR ATILDI
Anlaşma, Pakistan Başbakanı’nın Siyasi İşler Danışmanı Sanaullah ve Enformasyon Bakanı Tarar tarafından imzalandı.
Sanaullah, TLP’nin Filistin halkına yönelik çabalarını tebrik ederek, hükümetin Gazze’ye daha fazla insani yardım sevkiyatı yapılacağını bildirdi.
Filistin’e 31 Temmuz’a kadar 1000 tondan fazla gıda ve ilaç sevkiyatı yapılacağını duyuran Sanaullah, hükümetin, Filistin halkına tıbbi yardım sağlanması ve bölgeye sağlık personeli gönderilmesi konusunda da mutabık kalındığını söyledi.
Filistin hükümetinin gerekli düzenlemeleri yapması halinde yaralı Filistinlilerin tedavileri için Pakistan’a getirileceğini belirten Sanaullah, ülkedeki okul ve hastanelerin Filistinlilere eğitim ve tıbbi imkanlar sağlamak üzere açık olduğunu da kaydetti.
NETANYAHU BİR TERÖRİST
Sanaullah, İsrail’i “terörist devlet” ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu da uluslararası yasalara göre savaş suçlusu olarak tanımlayarak, Pakistan’ın Filistinlilere yardım etmek ve İsrail’i kınamak için mümkün olan her yolu kullanacağını aktardı.
Netanyahu’nun yargılanmasını talep eden Sanaullah, “Netanyahu bir terörist ve savaş suçlarının failidir.” ifadesinin ardından, “Netanyahu, İsrail tarafından Filistin’de işlenen vahşetten sorumludur. Biz onu terörist olarak adlandırıyor ve uluslararası kamuoyundan İsrail Başbakanı Netanyahu’yu terörist olarak tanımasını talep ediyoruz” çağrısında bulundu.

İSRAİL’İ DESTEKLEYEN ŞİRKETLERİN TESPİTİ İÇİN KOMİTE KURULDU
“Sadece İsrail’i değil, İsrail ile ilişkili tüm ürünleri ve bu zulme doğrudan veya dolaylı olarak karışan veya bunlara yardım eden şirketleri boykot edeceğiz.” diyen Sanaullah, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını finansal olarak destekleyen şirketleri tespit edilmesi ve bu şirketlerin ürünlerinin yasaklanması için komite kurulduğunu açıkladı.
Pakistan hükümetinin, Filistinlilere karşı savaş suçu işleyen İsrail güçlerine doğrudan ya da dolaylı olarak yardım eden şirketlerin ürünlerinden ya da hizmetlerinden faydalanmayacağını aktaran Sanaullah, uluslararası camiayı da Netanyahu’yu yaptıklarından sorumlu tutmaya ve adalete teslim etmeye davet etti.
Sanaullah, TLP’nin Filistin halkına olan tutkusunu tebrik ederek hükümetin, ABD’de tutuklu Aafia Sıddıki’nin serbest bırakılması için çabaların hızlandırılması konusunda parti ile mutabık kaldığını kaydetti.
TLP ise anlaşmaya varılmasının ardından, Ravalpindi şehrinin Faizabad ilçesinde düzenlediği eylemi önceki akşam sonlandırmıştı.
]]>Gazze Şeridi’ne yönelik 7 Ekim 2023’ten bu yana devam eden saldırılar ile İsrail ordusunun verdiği kayıplar, askerlikten muaf olan Haredilerin de silah altına alınması tartışmalarını yeniden gündeme getirdi.
75 YIL SONRA İLK CELPLER GÖNDERİLECEK
İsrail ordusunun, 21 Temmuz itibarıyla 1949’dan bu yana zorunlu askerlik muafiyetinden yararlanan binlerce Haredi’ye askerlik hizmeti için celp göndermeye başlaması bekleniyor.
Haredilerin on yıllardır İsrail’de sahip olduğu bu muafiyet İsrail’deki halkçı ve laik kesim tarafından sert şekilde eleştiriliyor.
Açıklamaları Haredilere yönelik dini bir fetva olarak kabul edilen kıdemli hahamlar ise zorunlu askerliğin reddedilmesi, hatta celp emirlerinin yırtılması yönünde çağrıda bulunuyor.
ORDUYA ÖZEL İSTEK
Haredilerin kadınlarla bir arada bulunmamak, özel yiyecek sağlanması ve Şabat’a saygı gösterilmesi gibi orduya özel düzenlemeler getiren “özel istekleri” bulunuyor.
Şas Partisi ve Birleşik Tevrat Yahudiliği partileri, Haredilerin askerlik hizmetine karşı çıkıyor. Bu partilerin halihazırda hükümetten çekilme kararı almamaları, 2022’nin son aylarında kurulan koalisyon hükümetinin dağılmasından endişe eden Netanyahu’ya bir çıkış yolu sundu.
Ancak, özellikle iki partinin tabanını oluşturan Haredilerin İsrail’de askere alınmasına karşı protestoların artması durumunda, koalisyon hükümetinden çekilme her iki siyasi partinin de gündeminde bir seçenek olmayı sürdürüyor.

HAREDİLER ASKERLİK YAPMAMA HAKKINA SAHİPTİ
Hayatlarını Tevrat’ı okumaya adadıklarını söyleyen Harediler, laik dünyaya entegrasyonun dini kimliklerini ve toplumlarının devamlılığını tehdit ettiğini düşünüyor.
Harediler dini okullara devam ederek tecil haklarını askere alınma yaşı olan 18’den askerlikten muaf tutulma yaşı olan 26’ya kadar kullanıp askerlik yapmama hakkına sahip olabiliyorlar.
ASKERE ALINAN HAREDİ SAYISININ 4 BİN 800 OLMASI BEKLENİYOR
İsrailli gözlemciler, ordunun Haredilere askerlik celbi gönderme nedenini, Haredilerin kendi iradeleriyle askerlik şubelerine gidip teslim olmayı istememelerinin bir işareti olarak değerlendiriyor.
İsrail gazetesi “Maariv”e göre, ilk aşamada, askere alınacak 1800 Haredi’ye ek olarak 2024 yılı boyunca 3 bin genç Haredi askere alınacak ve sayı bu sene için 4 bin 800’e çıkacak.
Aynı şekilde 2025 ve 2026’da da her sene 4 bin 800 Haredi’nin askere alınması planlanıyor.
Askere alınan Haredilerin yüzde 50’sini 18-21 yaş arası, yüzde 40’ını 21-23 yaş arası ve geri kalan yüzde 10’nu da 23 yaş üstü Harediler oluşturacak.
Gazze Şeridi’nde 7 Ekim’den bu yana devam eden saldırılar, işgal altındaki Batı Şeria’daki yoğun baskınlar ve 8 Ekim’den itibaren Lübnan Hizbullahı ile karşılıklı saldırılar gölgesinde İsrail ordusu aylardır personel sıkıntısı çekiyor.

YOĞUN PROTESTOLAR
Ordunun askerlik çağrısı niyetini duyurmasının ardından yüzlerce Haredi, 16 Temmuz Salı günü Ultra Ortodoksların kalesi kabul edilen Bney Brak şehrinde gösteri yaptı.
İsrail polisinden yapılan yazılı açıklamada, göstericilerin bir yolu kapattığı ve “Naziler” sloganı atarak polise saldırdıkları” belirtildi.
Polisin güç kullanmak zorunda kaldığı ifade edilen açıklamada 9 Haredi Yahudi’nin kamu düzenini ihlal suçlamasıyla gözaltına alındığı aktarıldı.
Bu protestodan saatler önce Harediler, bir haham ile orduya katılma planlarını görüşmek üzere şehre gelen iki subaya saldırdı.
İsrail devlet televizyonu KAN, eski hahambaşı Yitzhak Yosef’e ait olduğu belirtilen ve Haredileri zorunlu askerliği reddetmeye ve askerlik celplerini yırtmaya çağıran bir ses kaydı yayımladı.

Haredilerin askere alınması konusunda bölünmüş hükümet koalisyonunun çökmesinden korkan Netanyahu, Haredilerin askerlik hizmetinden muafiyetini koruyacak eski bir yasa tasarısını geçirmeye çalıştı.
Ancak Yüksek Mahkeme daha önce benzeri görülmemiş bir kararla Netanyahu’nun yolunu tıkadı.
İsrail Yüksek Mahkemesi, 25 Haziran’da oy birliğiyle Ultra Ortodoks Yahudi erkeklerin zorunlu askerlikten muaf tutulmasının yasal dayanağının bulunmadığına ve askerliğe uygun olanların göreve alınması gerektiğine karar vermişti.
Kararda, askere alınmayanların kamu tarafından finanse edilen sosyal yardım ve eğitim yardımlarından da yararlanamayacaklarına yer verilmişti.
Ultra Ortodoks Yahudileri askerlik hizmetinden kurtaran yasal muafiyet Mart 2024’te sona ererken askerlik yapmayı reddedenler, artık devlet desteği alamayacak.
Çoğu dini gerekçelerle askere gitmeyi reddeden Harediler, 9 milyonluk ülkede nüfusun yaklaşık yüzde 12’sini oluşturuyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti, 1959 yılında Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve Kıbrıs Türkleri ile Rumlar arasında imzalanan Zürih ve Londra anlaşmalarıyla kuruldu.
Bu anlaşmalarda yer alan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantör devletleri olarak kabul edildi.
1960 yılında, uluslararası antlaşmalar uyarınca ve Türkler ile Rumlar arasındaki ortaklık temelinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, iki halkın da eşit siyasi hak ve statüye sahip olmasını öngörüyordu.
Ancak, Rum tarafı, Ortaklık Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından;
Kıbrıs Türklerini devlet kurumlarından uzaklaştırma, adadaki varlıklarını sona erdirme ve adanın Yunanistan’a bağlanması amacına yönelik faaliyetlerini sürdürmeye devam etti.
Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslı Rumların tek taraflı güç kullanımıyla Anayasa’yı feshetmelerinin ardından 1963’te fiilen son buldu.
Rumlar, Enosis’e ulaşma hedefiyle silahlanarak, Yunanistan’ın da desteğiyle, 1963-1974 yılları arasında Kıbrıs Türklerine karşı baskı, zulüm ve ambargoyu durmaksızın devam ettirdi.
Takvimler Kasım 1973’ü gösterirken, Yunanistan’da Dimitrios Yoannidis’in önderliğinden bir grup albay ihtilal yaparak ülkenin yönetimini ele geçirdi.
Komşuda yaşanan askeri darbe kısa bir süre sonra Atina’nın dış politikasını da etkiledi.
Cunta rejimi yönünü hızla Kıbrıs’a çevirdi ve adada kontrolü ele geçirmek için çalışmalarını yoğunlaştırdı.
ATİNA’DA DARBE KIBRIS’TA TÜRKLERE YÖNELİK ŞİDDETİ KÖRÜKLEDİ
Nihai amaca ulaşılabilmesi için İslam ve Türk karşıtı EOKA örgütünün kullanılmasına karar verildi.
EOKA, Yunan ordusundaki Rum bir subay olan Yeoryos Grivas tarafından kurulmuş;
Dünya Savaşları’nda ve komünizm karşıtı silahlı mücadelede faaliyet göstermişti.
EOKA, yapı olarak Filistin’de gerilla yöntemlerini kullanarak İngilizler ile savaşan Yahudilerin terör örgütü Irgun’u örnek almıştı.
Yunan İç Savaşı’nda Yunan komünistlere karşı mücadele eden Grivas, 1951 yılında adada gönüllüler toplayarak Yunanistan’a eğitime götürmüş;
1954 yılında eğitimi alan savaşçılar ile Kıbrıs’a geri dönmüştü..
EOKA 1 Nisan 1955 tarihinde ilk sabotaj eylemini gerçekleştirmişti.
Örgüt, ilerleyen günlerde Makarios karşıtı faaliyetlerini yoğunlaştırdı.
Diplomatik görüşmelerin kesilmesinden kısa bir süre sonra, 15 Temmuz 1974 sabahına, Kıbrıslılar silah ve top sesleriyle uyandı.
Ancak bu kez saldırıya maruz kalan sistematik olarak katledilmeye başnana Türkler değil, Makarios’un Başkanlık Sarayı’ydı.
Yunan subayların komutasındaki, Rum Milli Muhafız Ordusu ve EOKA darbe düzenledi.
Öldü denilen Makarios, kaçmayı başardı.
“Yaşıyorum, direnişe devam” mesajı verdi.
Ardından da adadaki İngiliz üslerinden Malta’ya oradan da İngiltere’ye kaçmayı başardı.
Darbede hayatını zor kurtaran Makarios, 19 Temmuz 1974’te BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada; hem Yunanistan’ın amacını açık biçimde ortaya koydu.
Hem yapılan katliamları hem de Kıbrıs Türklerini bekleyen tehlikeleri anlattı.
Makarios tarihi konuşmasında “Güvenlik Konseyi üyelerine, Atina darbesi tarafından yaratılan bu anormal duruma son vermek için ellerinden geleni yapmaları çağrısında bulunuyorum” dedi.
“Kıbrıs’taki olaylar sadece Kıbrıslı Rumların iç meselesi değildir. Kıbrıs Türkleri de etkilenmektedir.
Yunan cuntasının darbesi bir işgaldir ve sonuçlarından hem Rumlar hem de Türkler olmak üzere tüm Kıbrıs halkı zarar görmektedir.” ifadelerini kullandı.
Darbenin başarılı olmasının ardından EOKA’nın tanınan simalarından Nikos Sampson yeni hükûmetin geçici devlet başkanı olarak ilan edildi.
Makarios yandaşı 2 bin kadar Yunan öldürüldü.
Binlerce kişi hapishaneye gönderildi.
Kısa bir süre sonra da “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti” kuruldu.
ANKARA SOYKIRIMI ÖNLEMEK İÇİN HAREKETE GEÇTİ
Darbe ve Rumlar arasında yaşanan çatışmalar, Kıbrıs Türklerini de harekete geçirdi.
Darbe haberini, uzun yıllar Türk Ajansı Kıbrıs Müdürü olarak görev yapan Kemal Aşık’tan alan Rauf Denktaş;
Kıbrıs Türklerine olayın Rumlar arasında bir mesele olduğunu aktardı.
Çatışmalara müdahil olunmaması gerektiğini söyledi.
Öte yandan Ankara’ya mesaj göndererek Enosis için son adımın atıldığını belirtti.
Müdahaleden başka bir çare olmadığının altını çizdi.
Denktaş’ın mesajı, Türkiye’de karşılık buldu.
Ankara ilk olarak İngiltere ile birlikte adaya ortak müdahalede bulunma fikrini değerlendirdi.
Düşüncelerini paylaşmak için başkent Londra’ya hareket etti.
Ancak diplomatik temaslardan sonuç alamadı.
Kısa bir süre sonra Türk Büyük Millet Meclisi Ada’ya tek başına müdahale etme kararı aldı.
BARIŞ HAREKATI SABAH SAATLERİNDE BAŞLADI
Türk ordusu, adaya saat 06.05’ten itibaren havadan indirme ve denizden çıkarma yapmaya başladı.
İlk taburlar inerken ciddi bir ateşle karşılaşmadılar.
Denizden çıkarmaysa Karaoğlanoğlu Plajı’na yapıldı.
Harekâtın ikinci günü Rumlar, havadan inen birliklerle denizden çıkan birliklerin birleşmesini engellemek istedi.
Saldırılarını yoğunlaştırdı..
Savaş sürerken haberleşme ve koordinasyon eksikliğinden dolayı Kocatepe muhribi, Türk uçaklarınca batırıldı ve 54 asker şehit düştü.
Dış baskıların artması neticesinde Ankara, BMKG’nin 353 sayılı kararını kabul etti.
Harekatın üçüncü gününde saat 17.00’den itibaren ateş kesmeye karar verdi.
Başarılı bir operasyonla ateşkes başlamadan Girne-Lefkoşa hattı da birleştirildi.
25 Temmuz 1974’te toplanan 1. Cenevre Konferansı, 30 Temmuz 1974’te imzalanan Cenevre Deklarasyonu ile son buldu.
Deklarasyonda, Yunanistan ve Rumlar tarafından işgal edilen Türk acilen boşaltılması ile Ada’da barışın ve anayasal düzenin yeniden tesisini teminen;
Dışişleri bakanları arasında müzakerelere devam edilmesi kararı alındı.
Öte yandan deklarasyonla Ada’da Kıbrıs Türk toplumu ile Kıbrıs Rum toplumu olmak üzere iki özerk yönetimin mevcudiyeti ilkesel olarak tanındı..
YUNANİSTAN ULUSLARARASI HUKUKU HİÇE SAYDI
Konferansın 8 Ağustos’ta başlayan ikinci aşamasında, Yunan yönetimi uluslararası hukukun kararını reddetti.
Ada’da yeni anayasal düzenin kurulmasına yönelik tüm teklifleri olumsuz karşıladı
Ve anayasaya ilişkin varılacak bir uzlaşma için Türk birliklerinin geri çekilmesini ön koşul olarak ileri sürdü.
2. Cenevre Konferansı görüşmelerinden de bir sonuç çıkmayınca 14 Ağustos’ta “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla Kıbrıs Barış Harekatı’nın ikinci aşaması başladı.
Ve 16 Ağustos’ta tekrar ateşkes ilan edildi.
İkinci harekat sırasında geri çekilen Rum askerleri, geçtikleri Türk köylerini yakarak silahsız insanları katletti.
Toplu katliamlar, katliam çukurları ve mezarlar, harekatın bitiminde ortaya çıkarıldı.
Kıbrıs Barış Harekatı sırasında, Türk ordusu 498 şehit verirken Kıbrıs Türk tarafı ise 70’i mücahit, 270 kişiyi kaybetti.
Kıbrıs Türkleri genel olarak ise 1672 şehit verdi.
TÜRK ORDUSU’NUN OPERASYONU ATİNA’NIN DENGESİNİ BOZDU
Türkiye’nin başlattığı harekat başarıyla sonuçlanırken Ada’da yaşayan Kıbrıs Türk halkının güvenliği de sağlandı ve Ada’ya barış hakim oldu.
Kıbrıs’ta mevcut sınırların çizilmesine olanak sağlayan harekatın peşine Kıbrıslı Türkler, 1 Ekim 1974’te Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi’ni kurdu.
Ardından Kıbrıs Türklerinin devlet yapısını kökleştirme, anayasa yapma ve çok partili sisteme geçme gibi tecrübeler yaşadığı Kıbrıs Türk Federe Devleti 13 Şubat 1975’te ilan edildi.
KTFD Meclisi, 15 Kasım 1983’te oy birliğiyle aldığı bir kararla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti..
Gelişmelerin ardından Yunanistan’daki cunta idaresi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki Nikos Sampson Hükûmeti görevini bıraktı.
Askeri hükûmet ise idareyi sivillere devretme kararı aldı.
Ve yedi yıldır Fransa’da sürgünde bulunan Konstantin Karamanlis’i hükûmeti kurması için Yunanistan’a çağırdı.
Karamanlis’in 24 Temmuz 1974’te hükûmeti kurması ile 1967’den beri devam eden cunta rejimi de son bulmuş oldu.
]]>Divan, yarın açıklayacağı danışma görüşünde İsrail’in Filistin’i işgali, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki ilhak uygulamaları, Doğu Kudüs’ün statüsünü değiştirme çabaları, apartheid ve ayrımcı uygulamaların hukuka aykırılığı, bunların başta İsrail olmak üzere tüm devletler ve uluslararası kuruluşlar açısından doğuracağı sonuçlar hakkında kanaatini açıklayacak.
Divan Başkanı Lübnanlı Yargıç Nawaf Salam tarafından halka açık oturumda okunacak danışma görüşünde, İsrail’in Filistin’i işgalinin hukuka aykırı olduğu, İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal ettiği, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin hukuka aykırı olduğu, Filistinlilere yönelik ayrımcı ve ırkçı uygulamaların hak ihlali teşkil ettiğinin teyit edilmesi bekleniyor.
49 ÜLKE BEYANDA BULUNDU
Hollanda’nın idari başkenti Lahey’deki Barış Sarayı’nda faaliyetlerini sürdüren Divan’da, 19-26 Şubat 2024 tarihlerinde yapılan duruşmalarda, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 49 ülke, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Afrika Birliği, İsrail’in Filistin topraklarını işgal ve ilhakına ilişkin kendi görüşlerini sözlü olarak Divan’a sunmuştu.
Bunun öncesinde de yine aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 54 devlet ve 3 uluslararası kuruluş Ağustos 2023’e kadar yazılı beyanlarını Divana ulaştırmıştı.
Türkiye, İsrail’in Filistin’i işgali, Batı Şeria’daki ilhakı ve özellikle Doğu Kudüs’ün statüsünün korunmasına ilişkin olarak Divan’a yazılı beyanını ilk ulaştıran ülke olmuştu.
Divan önünde, danışma görüşünde ilk defa bu kadar çok sayıda devletin yazılı ve sözlü beyanda bulunduğu görülürken, yazılı beyanda bulunan İsrail’in sözlü duruşmalarda yer almaması dikkati çekmişti.
UYGULAMALAR HUKUKA AYKIRI
Duruşmalara katılan devletlerin büyük çoğunluğu, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalinin ve Filistinlilere yönelik uygulamalarının hukuka aykırı olduğunu savunmuştu.
Belçika, İsviçre, İrlanda, İspanya ve Norveç gibi batılı ülkeler dahil çoğunluğu Orta Doğu’dan olan ülkelerin yer aldığı, 19-26 Şubat 2024 tarihinde gerçekleşen duruşmalarda, “İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde egemenlik hakkının bulunmadığı”, “İlhak yoluyla toprak edinmenin hukuka aykırı olduğu”, “Filistin topraklarındaki ilhak ve yerleşimci uygulamalarının demografik yapıyı zorla değiştirmek anlamına geldiği”, “Diğer devletlerin, İsrail’in Filistin’deki işgalini tanımama yükümlülüğü olduğu” ve “İsrail’in Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellediği” savunulmuştu.
TÜRKİYE FİLİSTİN İŞGALİNE KARŞI ÇIKTI
Türkiye, UAD’nin danışma görüşü oluşturulması sürecinde 26 Şubat 2024’te yaptığı sunumda, İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellediğini ve bu sebeple işgali “derhal ve koşulsuz olarak” sona erdirmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Sunumunda, İsrail’in Filistin’deki işgaline son vermesi ve 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören kalıcı ve sürekli bir çözüme ulaşılması çağrısını yineleyen Türkiye, uluslararası toplumu ve kuruluşları, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet etmişti.
Türkiye, özellikle Doğu Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesinin uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına aykırılık teşkil ettiğini belirtmişti.
– ABD ve İngiltere, İsrail’in tezlerini savundu
ABD ve İngiltere ise İsrail’in tezlerini savunarak, Divan’dan herhangi bir danışma görüşü vermemesini istemişti.
İngiltere, İsrail-Filistin uyuşmazlığının ikili müzakereler yoluyla çözülmesi ve Divan önüne getirilmemesi gerektiğini savunurken, ABD tarafı ise İsrail’in Filistin’i işgalini “güvenlik endişeleri” gerekçesiyle meşru göstermeye çalışmıştı.
BM Genel Kurulu, UAD’den görüş istemişti
BM Genel Kurulu 30 Aralık 2022 tarihli kararında UAD’den, Divan Statüsü’nün 65. maddesine dayanarak 1967’deki savaştan bu yana İsrail’in Filistin’deki işgalinin hukuki neticelerine ilişkin iki soru yöneltti.
BM Genel Kurulunun Divana sunduğu sorular, şu şekilde:
“1- İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal etmesinin, işgali sürdürmesinin, 1967’den bu yana Filistin topraklarındaki yerleşim ve ilhak faaliyetlerinin, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin ve ilgili ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
2- İsrail’in, ilk soruda belirtilen uygulamaları, işgalin hukuki statüsünü nasıl etkilemektedir ve bu durumun tüm devletler ve Birleşmiş Milletler için doğurduğu hukuki sonuçlar nelerdir?”
Danışma görüşü talebi 17 Ocak 2023’te BM Genel Sekreteri tarafından UAD’ye ulaştırılırken Divan, BM üyesi devletlere ve Filistin’e, danışma görüşü istenen sorular hakkında yazılı ve sözlü beyanda bulunma haklarına ilişkin bildirim yaptı.
Danışma görüşü nedir?
Birleşmiş Milletlerin temel yargı organı Divan’ın görevleri arasında ilk olarak, devletler arasında ortaya çıkan hukuki ihtilafları uluslararası hukuka uygun şekilde çözmek, ikinci olarak da kendisine yönlendirilen hukuki konularda danışma görüşü bildirmek bulunuyor.
BM organları ve faaliyet alanlarıyla ilgili olması şartıyla BM yetkili kuruşları uluslararası hukuka ilişkin konu hakkında UAD’den danışma görüşü isteyebilir. Devletler, Divan’dan danışma görüşü isteyemez.
UAD bu meselede İsrail’in, işgal ettiği Filistin’deki politikaları ve uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin bağlayıcı olmayan danışma görüşünü açıklayacak.
Danışma görüşünün etkisi nedir?
UAD’nin verdiği danışma görüşleri her ne kadar bağlayıcı olmasa da birçok devlet ve kuruluş tarafından dikkate alındığı ve verilen görüşe uygun hareket edildiği belirtiliyor.
Danışma görüşleri, ileride açılabilecek benzer konulardaki davalarda Divan’ın ne yönde karar verebileceğini de gösterirken, danışma görüşü aleyhine hareket eden devletler açısından politik baskı aracı olarak kullanılabiliyor.
Divan’ın, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği duvara dair 2004’te verdiği danışma görüşünde, duvarın hukuka aykırı olduğunu tespit etmesinin ardından birçok devlet ve şirketin, söz konusu duvarın inşasına katkı sunmaktan imtina etmesi, İsrail’e sattıkları inşaat malzemelerinin duvarın yapımında kullanılmaması şartı koyması dikkati çekiyor.
Yine UAD’nin 22 Temmuz 2010’da, uluslararası hukukta bir devletin tek taraflı olarak bağımsızlık ilan etmenin yasaklanmadığı yönünde verdiği danışma görüşünün ardından, Kosova’nın bağımsızlığının meşruiyeti arttı ve bağımsızlığını tanıyan devlet sayısı çoğaldı.
UAD’nin görüşünün, işgalin uluslararası hukuka aykırı olduğu yönünde olması durumunda, bunun İsrail ve diğer ülkeler açısından getirdiği sonuçları da tespit etmesiyle, İsrail’in Gazze’de ve diğer Filistin topraklarında uyguladığı ihlallerin sonlandırılması yönündeki baskının artması bekleniyor.
Buna ek olarak, İsrail’e askeri, siyasi ve mali destek veren ülkelerin de uluslararası toplum tarafından bu desteklerini sonlandırmaları yönünde gelecek çağrıları yanıtlamak zorunda kalmaları öngörülüyor.
Danışma görüşü, İsrail’in Adalet Divanında yargılandığı davadan farklı
Güney Afrika’nın, İsrail aleyhine, Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali sebebiyle Uluslararası Adalet Divanında açtığı dava, iki ülke arasında çekişmeli yargılama anlamına gelirken, yarın başlayacak danışma görüşü, iki devletin karşı karşıya geldiği bir dava niteliği taşımıyor.
Danışma görüşünde, davalı-davacı şeklinde ayrım bulunmuyor ve UAD, BM organları ya da kuruluşlarının faaliyet alanlarına ilişkin yönelttiği sorular hakkındaki görüşünü açıklıyor.
Divan Statüsü’nün 66. maddesi gereği, BM üyesi ülkeler, danışma görüşü istenen konular üzerine yazılı ve sözlü beyanda bulunma hakkına sahip.
Çekişmeli davalardan farklı olarak herhangi bir ad-hoc hakim atanmadığından, danışma görüşü kararını UAD’nin daimi 15 hakimi verecek.
Buna ek olarak soykırım davası sadece Gazze’de işlenen soykırım suçlarını ve ihlalleri ele alırken, yarın açıklanacak danışma görüşünün kapsamında, Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria ve Doğu Kudüs dahil olmak üzere tüm Filistin topraklarındaki başta işgal ve ilhak olmak üzere birçok uluslararası hukuk kuralının ihlali yer alıyor.
Serbest bırakıldıktan sonra Gazze Şeridi’nin merkezindeki Deyr el-Belah kentindeki Aksa Şehitleri Hastanesi’nde tedavi altına alınan Filistinliler, alıkonuldukları süre boyunca aç bırakıldıklarını ve İsrail askerleri tarafından işkence gördüklerini anlattı.
İsrail, dün Gazze Şeridi’nde alıkoyduğu, aralarında yaşlı bir kadının da bulunduğu 16 Filistinliyi serbest bıraktı. Deyr el-Belah’ın doğusundaki Kissufim askeri bölgesinden giriş yapan Filistinlilerden 13’ü sağlık durumlarının kötü olması nedeniyle Aksa Şehitleri Hastanesi’ne götürüldü.
İsrail ordusu, 7 Ekim’den bu yana Gazze’de aralarında çocuk, kadın, gazeteci, sağlık çalışanı olmak üzere binlerce Filistinliyi alıkoydu, bunlardan bir kısmını serbest bırakırken, kalanların akıbetinin ne olduğu bilinmiyor.
“Her gün açlık, susuzluk ve işkenceyle geçti”
Görme engelli Nadur Halid Gaseliyye (27), Gazze Şeridi’nin kuzeyinde sığındıkları bir barınma merkezinde aralarında yaşlıların da bulunduğu 10 kişiyle birlikte alıkonulduğunu söyledi.
Gaseliyye, görme engelli olmasına ve bunu belirtmesine rağmen İsrail askerlerinin diğer Filistinlilere yaptıkları gibi onun da gözlerini bağladığını ifade etti.
“Alıkonulma çok zordu, her gün açlık, susuzluk ve işkenceye maruz bırakıldık. Son günlerde suyumuzu kesmeye başladılar” diyen Gaseliyye, bu süre boyunca yaşadığı zorlukları şu sözlerle aktardı:
“Cezaevinde hava çok sıcaktı. Çok terliyordum. Gözlerimdeki bağ şiddetli ağrı ve yanmaya neden oluyordu. Yüzümü suyla yıkamalarını istedim ama reddettiler. Nakil sırasında şiddetli dayak da dahil olmak üzere çeşitli işkencelere maruz kaldık. Silahların dipçiğiyle sırtımıza ve omurgamıza vurdular. Bazı insanlar bu yüzden öldü. Dayakların şiddetinin yanı sıra üzerimize köpekleri salıyorlardı ve elektrikli cop kullanıyorlardı.”
Filistinliler en korkunç işkence ve aşağılanmalara maruz kalıyor
Serbest bırakılan 35 yaşındaki Muhammed Habib ise “ağır dayaklara, çıplak aramaya ve çok kötü muamelelere maruz kaldıklarını” belirtti.
Tutuldukları hapishanede “insanların dayanılmaz trajik koşullarda yaşam mücadelesi verdiğine ve insan haklarının ayaklar altına alındığına” dikkati çeken Habib, uluslararası toplumun ve insan hakları kuruluşlarının sessizliğinden güç alan İsrail güçlerinin hapishanelerde Filistinlilere en korkunç işkence, aşağılama ve kötü muamelede bulunduğunu vurguladı.
İşgal altındaki Doğu Kudüs’e gittiği sırada yolda alıkonulan 64 yaşındaki Filistinli kadın Necah Safi, İsrail askerlerinin “Batı Şeria’da bulunma süresi bittiği” gerekçesiyle kendisini alıkoyduğunu ifade etti.
Hasta kız kardeşine tedavisi sırasında refakat etmek için Batı Şeria’ya geldiğini belirten Safi, kardeşinin ölümünden sonra İsrail saldırıları nedeniyle Gazze Şeridi’ne dönemediğini ve Batı Şeria’da mahsur kaldığını dile getirdi.
Hapishanelerde çıplak arama yapılıyor
Askerlerin kendisini kelepçeledikten sonra bir sorgu merkezine götürdüğünü ve bütün gece orada kaldığını, ardından Remle hapishanesine nakledildiğini söyleyen Safi, yaşadığı şiddeti şu sözlerle anlattı:
“İsrailli kadın askerler Filistinlileri soydu ve güvenlik görevlilerinin önünde çıplak olarak arama yaptı. Askerler fotoğrafımı çekmek için beni başörtümü çıkarmaya zorladı. Başörtümü çıkarmayı reddettiğim için bana küfür ve hakaret yağdırdılar.”
Cezaevi idaresinin 27 günden uzun bir süre zarfında ailesiyle iletişim kurmasına ve onlara nerede tutulduğunu söylemesine izin vermediğini belirten Safi, askerlerin alıkoydukları tüm Filistinli kadınları hücrelerde tecrit altında tuttuklarını ve her gün hakaret ve küfür yağdırarak hem psikolojik hem fiziksel şiddet uyguladıklarını anlattı.
Filistinli yaşlı kadın, İsrail askerlerinin kendisini Deyr al-Belah’a götürerek serbest bıraktıktan sonra bulundukları bölgeye doğru ateş açtıklarını aktardı.
İsrail ordusu geçtiğimiz aylarda sağlık durumları kötüleşen onlarca esiri ayrı gruplar halinde serbest bıraktı.
Gazze’deki hükümetin Medya Ofisi’nden yapılan son açıklamaya göre, İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde 310 sağlık personeli ile 36 gazetecinin de aralarında bulunduğu 5 bin kişiyi alıkoymuştu.

‘OYLAMAYLA İKİ DEVLETİ ÇÖZÜM YOK EDİLEMEZ’
Birleşmiş Milletler (BM), İsrail meclisinin “Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan” önergeyi kabul etmesine tepki göstererek, “Oylamayla iki devletli çözüm yok edilemez.” açıklamasında bulundu.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in daha önce yaptığı açıklamada mevcut gelişmelerin “iki devletli çözümü kalbinden bıçakladığını” söylediğini anımsatan Dujarric, Guterres’in İsrail meclisinin aldığı karar karşısında hayal kırıklığına uğradığını dile getirdi.

Dujarric, “Oylamayla iki devletli çözüm yok edilemez.” diyerek, BM’nin 1967 sınırlarınca iki devletli çözümü desteklediğinin altını çizdi.
İsrail meclisinin aldığı kararın BM kararları, uluslararası hukuk ve daha önce varılan anlaşmalarla uyumsuz olduğunu kaydeden Dujarric, “Guterres, taraflara iki devletli çözümden uzaklaştıracak tüm adımlardan kaçınma çağrısı yapıyor.” mesajını verdi.
ABD: KARARA SEVİNMEDİK
ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail meclisinde “Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan” önergenin kabul edilmesi kararına “çok sevinmediklerini” duyurdu.

Önerge hakkında birebir konuşamayacağın belirten Patel, “ABD, hem İsrailliler hem de Filistinliler için barış inşa etme konusunda kararlı.” ifadelerini kullandı.
HAMAS: ÖNERGENİN KABUL EDİLMESİ BMGK KARARLARININ HAFİFE ALINMASIDIR!
Hamas’tan yapılan açıklamada da, “Siyonist Knesset’te Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan önergenin kabul edilmesi, Filistin topraklarında hiçbir meşruiyeti olmayan işgalci bir tarafın verdiği geçersiz bir karardır.” ifadeleri kullanıldı.

‘ULUSLARARASI TOPLUM CİDDİ OLARAK HAREKETE GEÇMELİ’
Açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Filistin halkımızın, Siyonist terör hükümetinin kendisine karşı yürüttüğü faşist imha savaşı karşısında direnişini, mücadelesini ve meşru savunmasını sürdüreceğini teyit ediyoruz. Bu karar uluslararası topluma bir meydan okuma mesajı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Filistin’e Birleşmiş Milletlere tam üyelik verilmesini destekleyen kararlarının hafife alınması anlamına geliyor.”
Hamas, “İsrail Meclisinin bu suç niteliğindeki kararlarını, uygulamalarını durdurmak ve Filistin halkının tüm haklarına erişmesini sağlamak için uluslararası toplumun ciddi olarak harekete geçmesi gerektiğini” vurguladı.
ÖNERGENİN KABUL EDİLMESİ FRANSA’DA ŞAŞKINLIK YARATTI
Fransa Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tarafından kabul edilen kararlara aykırı olarak İsrail Meclisinde “Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan” önergenin kabul edilmesinden duyulan “şaşkınlık” vurgulandı.
İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in İsrail polisi eşliğinde işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya düzenlediği baskının “sorumsuz” olarak nitelendirildiği açıklamada, bu tür eylemlerin bölgeyi istikrarsızlaştırdığı duyuruldu.

İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜM VURGUSU
Açıklamada, Fransa’nın söz konusu baskını kınadığı, “barış ve güvenlik içinde yan yana yaşayan iki devletli çözümün acilen hayata geçirilmesi gerektiği” kaydedildi.
“Sadece iki devletli bir çözüm hem İsraillilere hem de Filistinlilere adil ve kalıcı bir barış getirebilir ve bölgede istikrarı garanti altına alabilir” ifadesi kullanılan açıklamada, “İsrailli ve Filistinli siyasi liderlerin barışa yönelik gönüllü ve cesur bir taahhütte bulunmalarının” gerekliliğinin altı çizildi.
Kudüs’teki kutsal yerlerin tarihi statüsünün korunmasının önemi hatırlatılan açıklamada, Ürdün’ün bu konudaki “özel rolüne” dikkati çekildi.

NE OLMUŞTU?
İsrail meclisinde “Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan” önerge kabul edilmişti.
Söz konusu önergede, “Filistin devletinin kurulmasının İsrail devleti ve vatandaşları için tehdit oluşturacağı” iddiasına yer verilmişti.
]]>STEAM OYUN PLATFORMUNA GÖNDERİLEN MESAJ
İsmini vermek istemeyen soruşturma ekibinden 3 kaynak, ABC’ye, Crooks’un suikast girişiminin arkasında yatan nedeni belirlemek için çalışan müfettişlerin, “Steam” adlı oyun platformuna gönderilen bir mesaj bulduklarını açıkladı. Kaynaklar, Crooks tarafından yazıldığına inandıkları mesajda, “13 Temmuz prömiyerim olacak, olup biteni izleyin” ifadesinin kullanıldığını belirtti.
MERMİNİN UZUN MESAFEDE RÜZGARA KARŞI GİDİŞATI
Crooks’un elektronik aletlerinde incelemeleri sürdüren yetkililerin, telefonda Trump ve başkan Joe Biden’in resimlerini bulduğu, ayrıca internet kayıtlarında “merminin uzun mesafede rüzgara karşı gidişatı” konusunda aramalara rastladığı kaydedildi.
1 SAAT ÖNCEDEN FOTOĞRAFI ÇEKİLİP POLİSLE PAYLAŞILMIŞ
Diğer yandan olay günü Crooks silahını ateşlemeden önce seçim mitingi alanında yaşananalar hakkında da yeni detaylar ortaya çıkıyor. Gizli Servis ve Federal Soruşturma Bürosu (FBI) yetkililerinin dün Senato üyelerine verdiği kapalı brifingten sızan bilgilere göre, Crooks’un Trump kürsüye çıkmadan 1 saatten önce sırtında çanta ile meydanda dolaştığı, elindeki telemetre aleti ile ölçümler yaparken kolluk kuvvetlerinin dikkatini çektiği belirtildi.
AP’ye konuşan, söz konusu brifingten bilgisi olan 8 güvenlik yetkilisine göre, Crooks’un “şüpheli” durumunun telsizle üst makamlara haber verildiği, alandan fotoğrafının çekilip paylaşıldığı ancak bu süreçte Crooks’un gözden kaybolarak Trump kürsüye çıktıktan sonra 135 metre uzaklıktaki binanın çatısında görüldüğü aktarıldı.
ÇATIYA ÇIKAN POLİSE SİLAH DOĞRULTMUŞ
Mitinge katılanların uyarısı üzerine bina yakınında bulunan yerel bir polis memurunun çatıya çıkmaya çalıştığı, ancak Crooks’un kendisine silah doğrultması üzerine karşılık veremeden geri çekildiği belirtildi. Hemen sonra da Crooks’un Trump’ı hedef alarak silahını ateşlediği bildirildi.
Gizli Servis yetkilileri, Crooks’un saldırıyı gerçekleştirdiği alanın güvenliğinin yerel ve eyalet polislerinin görev alanı içinde olduğunu savunurken, yerel kolluk kuvvetleri de en üst yetkili birim olarak Gizli Servisin böyle bir görevlendirme yapmadığı ve de personel sayılarının buna yeterli olmadığı şeklinde karşılık veriyor.
CUMHURİYETÇİLER GİZLİ SERVİS DİREKTÖRÜNE TEPKİLİ
Trump’a yönelik suikast girişimini engellemede başarısız olmakla eleştirilen ABD Gizli Servisi üzerinde de baskılar gittikçe artıyor. Kongre’de Senato üyelerine verilen brifingten sonra dün Milwaukee şehrinde devam eden Cumhuriyetçi Parti Ulusal Kongresi’ne katılan Gizli Servis Direktörü Kimberly Cheatle, burada bir grup Cumhuriyetçi Kongre üyesinin tepkisiyle karşılaştı.
Tennessee Senatörü Marsha Blackburn, kongre alanında yürüyen Cheatle’nin peşinden giderek, “Bu bir suikast girişimiydi. İnsanlara cevap borçlusun. Başkan Trump’a cevap borçlusunuz” diye bağırdı.
Gruptaki Wyoming Senatörü John Barrasso da Cheatle’nin hiçbir cevap vermeden yürümeye devam etmesine tepki göstererek, “Bu sessizlik gerçeklere karşı duvar örmektir” ifadesini kullandı.
Sosyal medya hesaplarından paylaşılan görüntülerde Cheatle’nin daha sonra durup etrafını çeviren Kongre üyelerini başını sallayarak dinlediği, sordukları sorulara ise “Burası bunlara cevap vermenin yeri ve zamanı değil.” diyerek yanıtsız bıraktığı duyuldu.
Blackburn ve Barrasso, dün Senato üyelerine verilen brifingten sonra yaptığı açıklamalarda, Gizli Servisin, Trump’a suikast girişimi öncesi zanlıyı “şüpheli” olarak bir saat önceden bildiğini duyurmuş, buna rağmen saldırının engellenememesi nedeniyle Cheatle’ye istifa çağrısında bulunmuştu.
TRUMP’A SUİKAST GİRİŞİMİ
Eski ABD Başkanı Trump, 13 Temmuz’da Pensilvanya’da Butler bölgesinde mitingde kürsüden destekçilerine hitap ettiği sırada silahlı saldırıya uğramıştı. Saldırıda mitinge katılan 1 kişi ölmüş, 2 kişi yaralanmış, ABD Gizli Servisi saldırganın etkisiz hale getirildiğini açıklamıştı. FBI, saldırıyı suikast girişimi olarak tanımlamış, incelemelerin ardından suikast girişiminde bulunan ve olay mahallinde öldürülen kişinin 20 yaşındaki Thomas Matthew Crooks olduğunu bildirmişti.
]]>
‘OYLAMAYLA İKİ DEVLETİ ÇÖZÜM YOK EDİLEMEZ’
Birleşmiş Milletler (BM), İsrail meclisinin “Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan” önergeyi kabul etmesine tepki göstererek, “Oylamayla iki devletli çözüm yok edilemez.” açıklamasında bulundu.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in daha önce yaptığı açıklamada mevcut gelişmelerin “iki devletli çözümü kalbinden bıçakladığını” söylediğini anımsatan Dujarric, Guterres’in İsrail meclisinin aldığı karar karşısında hayal kırıklığına uğradığını dile getirdi.

Dujarric, “Oylamayla iki devletli çözüm yok edilemez.” diyerek, BM’nin 1967 sınırlarınca iki devletli çözümü desteklediğinin altını çizdi.
İsrail meclisinin aldığı kararın BM kararları, uluslararası hukuk ve daha önce varılan anlaşmalarla uyumsuz olduğunu kaydeden Dujarric, “Guterres, taraflara iki devletli çözümden uzaklaştıracak tüm adımlardan kaçınma çağrısı yapıyor.” mesajını verdi.
HAMAS: ÖNERGENİN KABUL EDİLMESİ BMGK KARARLARININ HAFİFE ALINMASIDIR!
Hamas’tan yapılan açıklamada da, “Siyonist Knesset’te Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan önergenin kabul edilmesi, Filistin topraklarında hiçbir meşruiyeti olmayan işgalci bir tarafın verdiği geçersiz bir karardır.” ifadeleri kullanıldı.

‘ULUSLARARASI TOPLUM CİDDİ OLARAK HAREKETE GEÇMELİ’
Açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Filistin halkımızın, Siyonist terör hükümetinin kendisine karşı yürüttüğü faşist imha savaşı karşısında direnişini, mücadelesini ve meşru savunmasını sürdüreceğini teyit ediyoruz. Bu karar uluslararası topluma bir meydan okuma mesajı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Filistin’e Birleşmiş Milletlere tam üyelik verilmesini destekleyen kararlarının hafife alınması anlamına geliyor.”
Hamas, “İsrail Meclisinin bu suç niteliğindeki kararlarını, uygulamalarını durdurmak ve Filistin halkının tüm haklarına erişmesini sağlamak için uluslararası toplumun ciddi olarak harekete geçmesi gerektiğini” vurguladı.
ÖNERGENİN KABUL EDİLMESİ FRANSA’DA ŞAŞKINLIK YARATTI
Fransa Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tarafından kabul edilen kararlara aykırı olarak İsrail Meclisinde “Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan” önergenin kabul edilmesinden duyulan “şaşkınlık” vurgulandı.
İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in İsrail polisi eşliğinde işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya düzenlediği baskının “sorumsuz” olarak nitelendirildiği açıklamada, bu tür eylemlerin bölgeyi istikrarsızlaştırdığı duyuruldu.

İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜM VURGUSU
Açıklamada, Fransa’nın söz konusu baskını kınadığı, “barış ve güvenlik içinde yan yana yaşayan iki devletli çözümün acilen hayata geçirilmesi gerektiği” kaydedildi.
“Sadece iki devletli bir çözüm hem İsraillilere hem de Filistinlilere adil ve kalıcı bir barış getirebilir ve bölgede istikrarı garanti altına alabilir” ifadesi kullanılan açıklamada, “İsrailli ve Filistinli siyasi liderlerin barışa yönelik gönüllü ve cesur bir taahhütte bulunmalarının” gerekliliğinin altı çizildi.
Kudüs’teki kutsal yerlerin tarihi statüsünün korunmasının önemi hatırlatılan açıklamada, Ürdün’ün bu konudaki “özel rolüne” dikkati çekildi.

NE OLMUŞTU?
İsrail meclisinde “Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan” önerge kabul edilmişti.
Söz konusu önergede, “Filistin devletinin kurulmasının İsrail devleti ve vatandaşları için tehdit oluşturacağı” iddiasına yer verilmişti.
]]>Dünyanın en büyük futbol organizasyonlarından birisi sayılan EURO 2024 tarihi bir finalle sona erdi ve İngiltere’yi 2-1 mağlup eden İspanya Avrupa Şampiyonu oldu.
Almanya’nın ev sahipliğinde 14 Haziran-14 Temmuz tarihleri arasında düzenlenen EURO 2024 maçları tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de soluksuz izlendi ve bu büyük ilgi izlenme oranlarına da rekor olarak yansıdı.
Sahip olduğu uluslararası yayıncılık deneyimi ve sayısız organizasyon yayıncılığı tecrübesi ile TRT, EURO 2024 süresince dünya standartlarında yayınlara imza attı. Bu büyük heyecan yalnızca TRT 1 ekranlarından değil, TRT Spor, tabii platformu ve Radyo 1 aracılığıyla da yaşandı.
Turnuvanın başından itibaren UEFA’nın özellikle Türkiye’ye yönelik uyguladığı katı sinyal düşürme ve şifreleme politikaları ile büyük bir mücadele ortaya koyan TRT, başta A Milli Takımın maçları olmak üzere EURO 2024’ün tüm heyecanını futbolseverlerle buluşturdu.

EKRANLARIN TOZUNU ATTIRAN TRT, REKOR RATİNGLERLE ZİRVEDE
Ay yıldızlı ekibin maçlarında TRT, tarihinin en yüksek izlenmesine ulaşarak izlenme oranlarında rekor üstüne rekor kırdı. Yapılan ölçümlerde TRT yayınları, özellikle A Milli Futbol Takımının gurup aşamasını geçtikten sonra oynadığı Avusturya ve Hollanda maçlarında rekor izlenme oranlarına ulaştı. Mert Günok’un A Milli Takımını çeyrek finale taşıyan unutulmaz kurtarışı sonrası “Ahtapot musun? Örümcek misin?” tasviri ile akıllara kazınan Avusturya ile oynadığımız maçta TRT 1; 67,87 share ile tarihin en yüksek rakamını görerek rekor kırdı. Bu rekor, 16 yıl sonra çıktığımız çeyrek finalde oynadığımız Hollanda – Türkiye karşılaşmasında 73,42 share ile yine TRT 1 tarafından kırıldı. Türk televizyon tarihine geçen rekorların kırıldığı bu maçlarda TRT, UEFA ile yaşanan tartışmalara rağmen açık olan her 4 televizyondan 3’ünde kendini izletmeyi başardı.
TRT ailesi, yalnızca maç yayınlarıyla değil karşılaşmaların öncesi ve sonrasında üretilen birbirinden özel içeriklerle de futbolseverlere büyük heyecanı anbean yaşattı. Karşılaşmalara ev sahipliği yapan şehirlerin tarihi ve kültürel yapısını anlatan izlenim bantları, Avrupa’nın dört bir yanından turnuvayı takip etmeye gelen futbolseverlerle yapılan röportajlar ve efsane futbolcularla, teknik adamlarla gerçekleştirilen röportajlar aracılığıyla Avrupa Futbol Şampiyonası’nın ruhunu izleyicilere aktaran TRT, bu turnuvada bazı yayıncılık ilklerine de imza attı. A Milli Takımının oynadığı kritik maçlar öncesi TRT Spor yorumcuları, ilk düdüğe dakikalar kala başlama vuruşunun yapıldığı noktadan gerçekleştirilen yayınlarla izleyicilerin stadyumlardaki atmosferi hissetmesini sağladı. Yine TRT 1 ve TRT Spor ortak yayınlarıyla maçların öncesi ve sonrasındaki tüm detaylar, sıcağı sıcağına yapılan röportajlar, detaylı analizler futbolseverlerle buluştu.

14 MİLYON KİŞİ EURO 2024’Ü Tabii’DEN İZLEDİ
Dünya çapında böylesine büyük bir organizasyonda TRT’nin uluslararası dijital platformu tabii, ilk spor yayın tecrübesine rağmen şampiyona boyunca sorunsuz bir izleme deneyimi yaşattı. Bir ay boyunca 14 milyon kişi, EURO 2024 maçlarını tabii üzerinden izledi.
Platform, A Milli Takımının oynadığı her karşılaşmada ortalama 2 milyon izleyiciye ulaştı. Yüzbinlerce yeni üyenin katıldığı tabii, EURO 2024’te toplamda 4,6 milyon saat boyunca izlendi ve HD kalitesinde anlık olarak bir dijital platformda bugüne kadar gerçekleşen en yüksek rakamları elde etti.
RADYO SEVERLER EURO 2024 HEYECANINI TRT İLE YAŞADI
EURO 2024 futbol şöleninde TV başında olamayanlar da unutulmadı. A Milli Futbol Takımının oynadığı karşılaşmalar TRT Radyo 1 aracılığıyla canlı anlatımlarla futbolseverlerle buluştu.
Turnuva boyunca dinleyicilerden büyük ilgi gören Radyo 1 ve TRT Dinle uygulaması özellikle Ay-Yıldızlı ekibin maçlarında tarihinin en yüksek takip edilme rakamlarına ulaştı.
Geçmişte olduğu gibi bu büyük turnuvada da Ay-Yıldızlı ekibin unutulmaz anlarını en üst seviyede izleyici ve dinleyici ile buluşturan TRT, ayrıca turnuvanın heyecanını tüm detaylarıyla yansıttığı yayıncılık anlayışı sayesinde bir kez daha milyonlarca kişiye “Maç TRT’de izlenir” dedirtmeyi başardı.
]]>AP’nin en büyük grubu Avrupa Halk Partisi’nin (EPP) aday gösterdiği ve 6-9 Haziran’da yapılan seçimlerin ardından AB liderlerinin üzerinde uzlaşarak AP’ye önerdiği von der Leyen, Genel Kurul’da güvenoyu aldı.
Kapalı zarf usulüyle yapılan oylamada milletvekillerinin 401’i “evet” , 284’ü “hayır” oyu verirken, 15’i ise çekimser kaldı.
Von der Leyen böylece 2019’dan bu yana yürüttüğü AB Komisyonu Başkanı görevine 5 yıl daha devam etme hakkı kazandı.
URSULA VON DER LEYEN KİMDİR?
İkinci kez AB Komisyonu Başkanlığı görevine getirilen von der Leyen, 8 Ekim 1958’de Belçika’da doğdu.
Alman bir ailede dünyaya gelen von der Leyen’in babası Ernst Albrecht, AB’nin atanan ilk yetkililerinden biri ve Aşağı Saksonya Eyalet Başkanı’ydı.
Von der Leyen’in siyasetle iç içe geçen çocukluk ve gençlik yılları, onun gelecekteki kariyerinin temelini oluşturdu.
Alman siyasetçi, üniversite hayatına ekonomi alanında başlasa da Hannover Tıp Fakültesinde 1987’de tıp diplomasını aldı.
Siyasi kariyeri 1990’da Almanya Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) partisine katılmasıyla başlayan von der Leyen, Aşağı Saksonya Parlamentosu üyeliği ve eyalet hükümetinde çeşitli bakanlık pozisyonlarında görev aldı.
Von der Leyen, 2005’te, Dönemin Başbakanı Angela Merkel’in kabinesinde Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanı olarak atanmasıyla federal hükümette yer almaya başladı.
2009-2013 döneminde Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı olarak görev yapan Von der Leyen, 2013’te Almanya’nın ilk kadın Savunma Bakanı olarak bir ilke imza attı ve bu görevi, 2019’a kadar sürdürdü.
Von der Leyen’in, AB Komisyonu Başkanı olma yolculuğu Temmuz 2019’da aday gösterilmesiyle başladı. Tecrübeli siyasetçi, AP’nin ve AB liderlerinin çoğunluğunun desteğini arkasına olarak Komisyon’a Başkan olarak seçilen ilk kadın olarak 1 Aralık 2019’da görevi devraldı.
Von der Leyen’in görev süresi boyunca karşılaştığı krizler ve sıcak çatışmalar karşısında takındığı tutum, sıklıkla eleştirildi.
Kovid-19 salgını sırasında AB’nin ilk aşı tedarik süreci ve dağıtım gecikmeleri nedeniyle eleştirilere maruz kalan von der Leyen’e bu konuda “görevi ve unvanı kötüye kullanmak” gibi çeşitli suçlamalarla dava açıldı.
Von der Leyen’in iddialı iklim politikaları için yaptığı baskı da bunların ekonomik etkilerinden endişe duyan bazı üye ülkelerin ve aşırı sağ partilerin muhalefetiyle karşılaştı.
Von der Leyen’in, İsrail’in 7 Ekim 2023’te Gazze’ye başlattığı saldırıların ardından takındığı tavır ve İsrail’e sunduğu “koşulsuz destek”, Avrupa’da yaşayanların yanı sıra AB yönetimi ve AP içinde tepkilere neden oldu.
Saldırıların başladığı günlerde İsrail’e “destek” ziyaretinde bulunan ilk liderlerden biri olan von der Leyen’in sivil kayıplara rağmen “İsrail’in kendini savunma hakkına” vurgu yapan söylemleri, Filistinli sivillerin karşı karşıya kaldığı insani krize karşı duyarsızlık suçlamalarına yol açtı.
AB’nin yürütme organı Komisyon’a başkanlık edecek von der Leyen, kanun teklifleri sunarak yasama sürecini başlatacak, AB müktesebatını ve bütçeyi uygulayacak, idari denetim yapacak ekibin başında olacak.
Divan, yarın açıklayacağı danışma görüşünde İsrail’in Filistin’i işgali, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki ilhak uygulamaları, Doğu Kudüs’ün statüsünü değiştirme çabaları, apartheid ve ayrımcı uygulamaların hukuka aykırılığı, bunların başta İsrail olmak üzere tüm devletler ve uluslararası kuruluşlar açısından doğuracağı sonuçlar hakkında kanaatini açıklayacak.
Divan Başkanı Lübnanlı Yargıç Nawaf Salam tarafından halka açık oturumda okunacak danışma görüşünde, İsrail’in Filistin’i işgalinin hukuka aykırı olduğu, İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal ettiği, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin hukuka aykırı olduğu, Filistinlilere yönelik ayrımcı ve ırkçı uygulamaların hak ihlali teşkil ettiğinin teyit edilmesi bekleniyor.
49 ÜLKE BEYANDA BULUNDU
Hollanda’nın idari başkenti Lahey’deki Barış Sarayı’nda faaliyetlerini sürdüren Divan’da, 19-26 Şubat 2024 tarihlerinde yapılan duruşmalarda, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 49 ülke, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Afrika Birliği, İsrail’in Filistin topraklarını işgal ve ilhakına ilişkin kendi görüşlerini sözlü olarak Divan’a sunmuştu.
Bunun öncesinde de yine aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 54 devlet ve 3 uluslararası kuruluş Ağustos 2023’e kadar yazılı beyanlarını Divana ulaştırmıştı.
Türkiye, İsrail’in Filistin’i işgali, Batı Şeria’daki ilhakı ve özellikle Doğu Kudüs’ün statüsünün korunmasına ilişkin olarak Divan’a yazılı beyanını ilk ulaştıran ülke olmuştu.
Divan önünde, danışma görüşünde ilk defa bu kadar çok sayıda devletin yazılı ve sözlü beyanda bulunduğu görülürken, yazılı beyanda bulunan İsrail’in sözlü duruşmalarda yer almaması dikkati çekmişti.
UYGULAMALAR HUKUKA AYKIRI
Duruşmalara katılan devletlerin büyük çoğunluğu, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalinin ve Filistinlilere yönelik uygulamalarının hukuka aykırı olduğunu savunmuştu.
Belçika, İsviçre, İrlanda, İspanya ve Norveç gibi batılı ülkeler dahil çoğunluğu Orta Doğu’dan olan ülkelerin yer aldığı, 19-26 Şubat 2024 tarihinde gerçekleşen duruşmalarda, “İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde egemenlik hakkının bulunmadığı”, “İlhak yoluyla toprak edinmenin hukuka aykırı olduğu”, “Filistin topraklarındaki ilhak ve yerleşimci uygulamalarının demografik yapıyı zorla değiştirmek anlamına geldiği”, “Diğer devletlerin, İsrail’in Filistin’deki işgalini tanımama yükümlülüğü olduğu” ve “İsrail’in Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellediği” savunulmuştu.
TÜRKİYE FİLİSTİN İŞGALİNE KARŞI ÇIKTI
Türkiye, UAD’nin danışma görüşü oluşturulması sürecinde 26 Şubat 2024’te yaptığı sunumda, İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellediğini ve bu sebeple işgali “derhal ve koşulsuz olarak” sona erdirmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Sunumunda, İsrail’in Filistin’deki işgaline son vermesi ve 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören kalıcı ve sürekli bir çözüme ulaşılması çağrısını yineleyen Türkiye, uluslararası toplumu ve kuruluşları, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet etmişti.
Türkiye, özellikle Doğu Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesinin uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına aykırılık teşkil ettiğini belirtmişti.
– ABD ve İngiltere, İsrail’in tezlerini savundu
ABD ve İngiltere ise İsrail’in tezlerini savunarak, Divan’dan herhangi bir danışma görüşü vermemesini istemişti.
İngiltere, İsrail-Filistin uyuşmazlığının ikili müzakereler yoluyla çözülmesi ve Divan önüne getirilmemesi gerektiğini savunurken, ABD tarafı ise İsrail’in Filistin’i işgalini “güvenlik endişeleri” gerekçesiyle meşru göstermeye çalışmıştı.
BM Genel Kurulu, UAD’den görüş istemişti
BM Genel Kurulu 30 Aralık 2022 tarihli kararında UAD’den, Divan Statüsü’nün 65. maddesine dayanarak 1967’deki savaştan bu yana İsrail’in Filistin’deki işgalinin hukuki neticelerine ilişkin iki soru yöneltti.
BM Genel Kurulunun Divana sunduğu sorular, şu şekilde:
“1- İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal etmesinin, işgali sürdürmesinin, 1967’den bu yana Filistin topraklarındaki yerleşim ve ilhak faaliyetlerinin, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin ve ilgili ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
2- İsrail’in, ilk soruda belirtilen uygulamaları, işgalin hukuki statüsünü nasıl etkilemektedir ve bu durumun tüm devletler ve Birleşmiş Milletler için doğurduğu hukuki sonuçlar nelerdir?”
Danışma görüşü talebi 17 Ocak 2023’te BM Genel Sekreteri tarafından UAD’ye ulaştırılırken Divan, BM üyesi devletlere ve Filistin’e, danışma görüşü istenen sorular hakkında yazılı ve sözlü beyanda bulunma haklarına ilişkin bildirim yaptı.
Danışma görüşü nedir?
Birleşmiş Milletlerin temel yargı organı Divan’ın görevleri arasında ilk olarak, devletler arasında ortaya çıkan hukuki ihtilafları uluslararası hukuka uygun şekilde çözmek, ikinci olarak da kendisine yönlendirilen hukuki konularda danışma görüşü bildirmek bulunuyor.
BM organları ve faaliyet alanlarıyla ilgili olması şartıyla BM yetkili kuruşları uluslararası hukuka ilişkin konu hakkında UAD’den danışma görüşü isteyebilir. Devletler, Divan’dan danışma görüşü isteyemez.
UAD bu meselede İsrail’in, işgal ettiği Filistin’deki politikaları ve uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin bağlayıcı olmayan danışma görüşünü açıklayacak.
Danışma görüşünün etkisi nedir?
UAD’nin verdiği danışma görüşleri her ne kadar bağlayıcı olmasa da birçok devlet ve kuruluş tarafından dikkate alındığı ve verilen görüşe uygun hareket edildiği belirtiliyor.
Danışma görüşleri, ileride açılabilecek benzer konulardaki davalarda Divan’ın ne yönde karar verebileceğini de gösterirken, danışma görüşü aleyhine hareket eden devletler açısından politik baskı aracı olarak kullanılabiliyor.
Divan’ın, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği duvara dair 2004’te verdiği danışma görüşünde, duvarın hukuka aykırı olduğunu tespit etmesinin ardından birçok devlet ve şirketin, söz konusu duvarın inşasına katkı sunmaktan imtina etmesi, İsrail’e sattıkları inşaat malzemelerinin duvarın yapımında kullanılmaması şartı koyması dikkati çekiyor.
Yine UAD’nin 22 Temmuz 2010’da, uluslararası hukukta bir devletin tek taraflı olarak bağımsızlık ilan etmenin yasaklanmadığı yönünde verdiği danışma görüşünün ardından, Kosova’nın bağımsızlığının meşruiyeti arttı ve bağımsızlığını tanıyan devlet sayısı çoğaldı.
UAD’nin görüşünün, işgalin uluslararası hukuka aykırı olduğu yönünde olması durumunda, bunun İsrail ve diğer ülkeler açısından getirdiği sonuçları da tespit etmesiyle, İsrail’in Gazze’de ve diğer Filistin topraklarında uyguladığı ihlallerin sonlandırılması yönündeki baskının artması bekleniyor.
Buna ek olarak, İsrail’e askeri, siyasi ve mali destek veren ülkelerin de uluslararası toplum tarafından bu desteklerini sonlandırmaları yönünde gelecek çağrıları yanıtlamak zorunda kalmaları öngörülüyor.
Danışma görüşü, İsrail’in Adalet Divanında yargılandığı davadan farklı
Güney Afrika’nın, İsrail aleyhine, Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali sebebiyle Uluslararası Adalet Divanında açtığı dava, iki ülke arasında çekişmeli yargılama anlamına gelirken, yarın başlayacak danışma görüşü, iki devletin karşı karşıya geldiği bir dava niteliği taşımıyor.
Danışma görüşünde, davalı-davacı şeklinde ayrım bulunmuyor ve UAD, BM organları ya da kuruluşlarının faaliyet alanlarına ilişkin yönelttiği sorular hakkındaki görüşünü açıklıyor.
Divan Statüsü’nün 66. maddesi gereği, BM üyesi ülkeler, danışma görüşü istenen konular üzerine yazılı ve sözlü beyanda bulunma hakkına sahip.
Çekişmeli davalardan farklı olarak herhangi bir ad-hoc hakim atanmadığından, danışma görüşü kararını UAD’nin daimi 15 hakimi verecek.
Buna ek olarak soykırım davası sadece Gazze’de işlenen soykırım suçlarını ve ihlalleri ele alırken, yarın açıklanacak danışma görüşünün kapsamında, Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria ve Doğu Kudüs dahil olmak üzere tüm Filistin topraklarındaki başta işgal ve ilhak olmak üzere birçok uluslararası hukuk kuralının ihlali yer alıyor.
BMGK’da, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un başkanlığında Filistin’deki durum hakkında oturum düzenlendi.
Lavrov, konuşmasına başlamadan önce, BMGK’ye giren ve kimliği bilinmeyen iki kadın ellerinde resimlerle “Esirleri serbest bırakın.” diye bağırdı. Lavrov, gösteri düzenleyenlere “Derdiniz ne? Biriniz gelin, açık bir şekilde anlatın.” dedi. Söz konusu kişilerden cevap gelmeyince göstericiler güvenlik tarafından dışarıya çıkarıldı.
Bunun ardından Lavrov, konuşmasına geçti.
“Orta Doğu daha önce benzeri görülmemiş güvenlik riskleriyle karşı karşıya.” uyarısında bulunan Lavrov, akan kanı durdurmak ve sivillerin acısını dindirmek için dürüst diyaloğa ihtiyaç olduğunu söyledi.
Lavrov, Rusya’nın tarihsel olarak bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler yürüttüğünü belirterek, ülkesinin Filistin’in BM üyeliğini de desteklediğini, halihazırda BM üyesi 150 ülkenin Filistin’i tanıdığını kaydetti.
BMGK’nin son 10 ayda bakanlar düzeyinde Filistin’deki durumu görüşmek için 4. kez bir araya geldiğini, 4 BMGK kararının kabul edildiğini ifade eden Lavrov, “Ancak işgal altındaki Filistin topraklarında akan kan, bu kararların sadece kağıtta mürekkep olduğunu gösteriyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Lavrov, “Dostu ABD’nin desteğiyle İsrail’in kapsamlı askeri operasyonu son 10 ayda çok korkunç bir yıkıma yol açtı.” dedi.
Gazze’de 10 ayda 40 bine yakın sivilin öldürüldüğünü ifade eden Lavrov, bunun Ukrayna’nın güneydoğusunda “10 yıldır süren ihtilafta” ölenlerin iki katı olduğunu söyledi.
Lavrov, (BM Genel Sekreteri Antonio) Guterres’in 2009’da söylediği gibi “Gazze’deki ihtilaf, dünyada insanların kaçmasına bile izin vermeyen tek ihtilaf” olduğunu belirterek, durumun daha da kötüleştiğine işaret etti.
Rusya Dışişleri Bakanı, Orta Doğu’da kötüleşen durumdan ABD politikalarını sorumlu tuttu.
Filistin’in BM Daimi Temsilcisi Mansur: Gazze en çok belgelenen soykırım olarak tarihe geçecek
Filistin’in BM Daimi Temsilcisi Riyad Mansur ise “Gazze en çok belgelenen soykırım olarak tarihe geçecek.” ifadelerini kullandı.
İsrail’in aylardır kıtlık, susuzluk ve hastalığı silah olarak kullanarak bir insani facia yarattığını aktaran Mansur, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Filistin halkı ve esirleri umursamadığını dile getirdi.
Mansur, Netanyahu’nun uluslararası hukuk ve insan onurunu da umursamadığını, sadece siyasi yaşamını düşündüğünü belirtti.
“Size soruyorum BM Güvenlik Konseyi, bu akıl hastasının Filistin halkına yönelik soykırımını kim durduracak? Kim onun karar vermesini engelleyecek?” sorularını yönelten Mansur, artık değişim zamanı olduğunu vurguladı.
İsrail’in Gazze’de yaptığı toplu cezalandırmadır”
“Uluslararası toplumun Gazze’deki duruma tepki vermekte başarısız” olduğuna işaret eden Lavrov, konuya ilişkin alınan hiçbir BM Güvenlik Konseyi kararının uygulanmadığının altını çizdi.
7 Ekim saldırılarının kabul edilemez olduğunu belirten Lavrov, “İsrail’in Gazze’de yaptığı toplu cezalandırmadır.” ifadesini kullandı.
Toplu cezalandırmanın uluslararası insancıl hukukun ihlali olduğunu dile getiren Lavrov, “Bir ihlalle başka ihlaller yaparak savaşamazsınız.” dedi.
BM Genel Sekreteri’nin ofisini de “çifte standart” uygulamakla suçlayan Lavrov, Gazze’ye yönelik saldırılardan bahsederken saldırının kim tarafından yapıldığını açık şekilde söylemediklerini ancak söz konusu Ukrayna olunca hemen Rusya’yı suçladıklarını kaydetti.
Lavrov, BM çalışanlarının tüm üyelere karşı tarafsız olması zorunluluğunun altını çizdi.
“İsrail, gerginliği artırmak istiyor”
Orta Doğu’da gerginlik ve İran’ın dahil olma ihtimaline ilişkin soruya Lavrov, “İran gerginliği artırmak istemiyor. İsrail istiyor.” dedi.
Lavrov, Hizbullah’ın da itidalli davrandığını ancak ABD ve İsrail’in çatışmayı körüklemeye, “kapsamlı savaş” başlatmaya çalıştığını söyledi.
Rusya Dışişleri Bakanı, Batı’nın gerginliği azaltmak için ihtiyaç olan tüm çabayı sarf etmesi gerektiğini ifade etti.
“İstanbul’da barış sağlanmak üzereydi”
Ukrayna’daki durum hakkında da konuşan Lavrov, “Minsk Anlaşması uygulansaydı Ukrayna, Kırım hariç 1991 sınırlarını muhafaza ederdi.” diye konuştu.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin “barış önerisinin” tek taraflı ve kabul edilemez olduğunu vurgulayan Lavrov, İstanbul’da 2022’de yürütülen müzakerelerde barışın sağlanmak üzere olduğunu anımsatarak, “Dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Ukrayna’ya imzalamayın talimatını verdi ve masadan kalktılar.” ifadesini kullandı.
Lavrov, “Ukrayna’ya silah pompalamayı bırakırsanız savaş sona erer.” dedi.
“Avrasya güvenlik modelini savunuyoruz”
NATO’nun adil olmayan ve agresif bir politikası bulunduğunu kaydeden Lavrov, kendilerinin Avrasya güvenlik modelini savunduklarını söyledi.
Lavrov, bu modelin eşitlik temelli olacağını ve herkesin çıkarlarını gözeteceğini belirtti.
“ABD halkının seçeceği her liderle çalışmaya hazırız”
Eski ABD Başkanı Donald Trump ve Ukrayna’ya desteğin kesilmesini savunan yeni başkan yardımcısı adayı J.D Vance’in seçilmesi durumunda ilişkilerin nasıl olacağının sorulması üzerine Lavrov, “ABD halkının seçeceği her liderle çalışmaya hazırız.” dedi.
Lavrov, Trump’ın başkan olduğu dönemde Rusya’ya yoğun ekonomik ve diplomatik yaptırım uygulandığını ancak buna rağmen “diyalog kanallarının en üst seviyede açık” olduğunu bildirdi.
Mevcut ABD yönetimiyle diyaloğun bulunmadığını ifade eden Lavrov, ilişkilerin saygılı ve eşit zeminde yürümek zorunda olduğunun altını çizdi.

15 Temmuz şehitlerinin ve gazilerin anısına hazırlanan ve Türk halkının kalbine dokunacak filmin yapımcılığını Uğur Uzunok üstlendi. Filmin yönetmenliğini ise Berat Özdoğan yaptı.
“İNSANIN KÖTÜ ANILARINI HATIRLAMASI GEREKİR”
TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı, resmi sosyal medya hesabından destansı filmin fragmanını paylaşarak, “İnsanın kötü anılarını hatırlaması gerekir. Kirli zihinlerin ülkemiz üzerine yaptıkları karanlık planları yerle yeksan ettiğimiz #15Temmuz gecesini anlatan yeni filmimiz “Ben ve Babam – Vatan”, bu akşam 20.00’de @trt1’de. Hatırlamak ve hatırlatmak için…” dedi.

SIRADAN İNSANLAR O GECE BİRER KAHRAMANA DÖNÜŞTÜ
Filmin yapımcısı ve senaristi Uğur Uzunok, Ben ve Babam-Vatan filminin 15 Temmuz 2016’da Ankara’da yaşanan olayları el aldığını belirterek, bugüne kadar yapılan filmlerin daha çok politik taraflarıyla anlatıldığının altın çizdi. Uzunok, “15 Temmuz’u tüm memleket beraber yaşadık. Herkesin bir hikayesi var. Biz bu hikayelerden sadece birine odaklandık ama bütün hikayeleri de içinde saklıyor. Bu yüzden herkes Ben ve Babam-Vatan filminde kendinden bir şeyler bulacak” dedi ve sözlerine filmdeki karakterleri anlatarak devam eden Uzunok, “Mühendis bir baba, çok bilmiş bir çocuk, mobese merkezinde çalışan bir anne. Sevdiğinin darbeci olduğundan habersiz bir genç kadın, babası 28 Şubat mağduru bir çalışan. 15 Temmuz gecesi TÜRKSAT’ta darbecilere direnip şehit olan Ahmet Abi. Nefsiyle baş başa kalanlar ve cesaretle sokağa çıkanlar. Her karakter o geceki ruhun bir simgesi. Türkiye’yi sevenler, 15 Temmuz gecesi gözünü kırpmadı. Hepimiz sınırda nöbet bekleyen askerlere dönüştük. Sıradan insanların o gece nasıl birer kahramana dönüştüklerini gördük. 15 Temmuz, Türk milletinin her ferdini kader ipiyle birbirine bağlayan bir düğümdür. O bağa bağlı olanlarla, o bağdan ayrı olanlar; Çanakkale harbinde, Kurtuluş Savaşı’nda karşı tarafa çalışan gayri-namuslarla, varını yoğunu ortaya döküp milleti için savaşanların ayrıştığı gibi ayrışır. 15 Temmuz’da gaflet uykusundan uyandık, bizi bir daha da uyutamayacaklarını gösterdik. Bu filmi maziye ve istikbale hatırlatmak için çektik. Sıkıntılarla karşılaşınca ara ara kendime dur, diyorum. 15 Temmuz’u düşün. Yorganını o gecenin ümidiyle doldur ve örtün. Bir sarkaçta gidip gelen memleketi bu millet 15 Temmuz gecesi bir kez daha kazandı” açıklamasında bulundu.

“TANK SAHNESİ EN KRİTİK OLANIYDI”
İki ayda filmi tamamladıklarını belirten Uğur Uzunok, çekimlerin ise İstanbul ve Ankara’da olduğunu söyledi. Uzunok, “Özellikle Ankara’yı yansıtan mekanlar seçtik. Gençlik Parkı bu mekanlardan biri. İletişim merkezlerini bulmak ve kurmak da bizim için önemliydi. Belki de izleyicinin ilk defa göreceği görkemde iletişim merkezleri kurduk. Askeri hazırlıklarımızı yaptık. Silah konusunda uzman ekiplerle çalıştık. Belki de bizim için en kritik sahnemiz tank sahnesiydi. Sincan’da bir sokağa tank getirdik. Çok özel kurumlarda çekimler yaptık. İzin süreçleri bile kritikti bizim için” dedi.

BEN VE BABAM – VATAN FİLMİ KONUSU NEDİR?
Ben ve Babam-Vatan filmi hayatta hep çekingen ve ürkek olan bir babanın ailesini ve vatanını korumak için kimseden beklenmeyen bir cesaret serüvenini ele alıyor. Ayrılma eşiğinde olan eşiyle arasını düzeltip ailesini kurtarmak için her yolu denerken, kendisini 15 Temmuz gecesi oğluyla darbenin merkezinde. TÜRKSAT’ta mühendis olarak çalışan Cihangir, büyük bir cesaretle darbecilerin yayınları keserek halkın direnişini kırma girişimlerini engellemeye çalışır. Eğer darbeciler yayınları kesmeyi başarırlarsa halk gerekli çağrıları duyamayacak, sokaklara çıkamayacak ve direniş başlayamayacaktır. Vatanını hain darbecilere karşı savunmaya çalışan Cihangir bir yandan da oğlunu koruma ve ailesini geri kazanmaya çalışmaktadır. Sonunda galip gelen Cihangir, oğlu Can’ın doğum gününde darbecilere gösterdiği mücadeleyle gerçek bir kahramana dönüşür.
BEN VE BABAM – VATAN FİLMİ OYUNCU KADROSU
Ben ve Babam – Vatan filminin oyuncu kadrosu şu şekildedir;
Ümit Kantarcılar
Sevcan Yaşar
Hazım Körmükçü
Burak Sarımola
Erkan Meriç
Cansu Fırıncı
Toprak Kıvılcım
Burcu Kirman
İlayda Yıldırım
Merve Üçer
Yusun Aytekin
Necip Karakaya
Hakan Boyav
Erdal Özyağcılar
Güzin Özyağcılar
TRUMP İLE KONUŞMAMIZ SAMİMİYDİ
Olay sonrasında Trump ile yaptığı konuşmaya değinen Biden, “Çok samimiydi. Ona ne kadar endişeli olduğumu ve nasıl olduğunu bildiğimden emin olmak istediğimi söyledim. Sesi iyi geliyordu. İyi olduğunu söyledi ve onu aradığım için teşekkür etti” dedi. “Bu silahlı saldırı yarışın gidişatını değiştirdi mi?” sorusu karşısında “Bunu ben bilmiyorum. Siz de bilmiyorsunuz” diyen Biden, güvenlik açığı olup olmadığı sorusuna ise “Durum Odası’nda FBI ve Gizli Servis ile iki toplantı yaptım. Ve hepsinden tamamen bağımsız bir analiz istedim. Bu analizin sonucu geldiğinde ne olacağını göreceğiz” yanıtını verdi.
HATASINI KABUL ETTİ
Joe Biden, suikast girişiminden günler önce bağışçılarıyla yaptığı özel telefon görüşmesinde “(Eski ABD Başkanı) Trump’ı hedef alma zamanı geldiğini” söylemesinin “hata” olduğunu belirterek, “Ona odaklanalım demek istemiştim.” dedi.
28 KEZ YALAN SÖYLEDİ
Soru üzerine Trump ile gerçekleştirdiği seçim münazarasına da değinen Biden, daha sonra münazaranın tamamını izlemediğini ifade etti. Basının yalnızca kendi performansını gündeme getirmesine tepki gösteren Biden, Trump’a ithafen “Neden söylediği yalanlar hakkında konuşmuyorsunuz? Bu konuda neredesiniz? Basın neden bundan hiç bahsetmiyor? O tartışmada 28 kez yalan söylediği doğrulandı” ifadelerini kullandı.
“ONDAN SADECE 3 YAŞ BÜYÜĞÜM”
İlerleyen yaşı nedeniyle yapılan ABD başkanlık yarışından çekilme çağrılarına yanıt veren Biden, “Ben yaşlıyım. Ama Trump’tan sadece üç yaş büyüğüm ve zihinsel durumum oldukça iyi” ifadelerini kullandı. “Üç buçuk yılda herhangi bir başkanın uzun zamandır yapamadığını yaptım” diyen Biden, “İnsanların neden ‘Tanrım, adam 81 yaşında’ dediklerini anlıyorum. Vay be! 83, 84 yaşına geldiğinde ne olacak? Bu makul bir soru” şeklinde konuştu. Demokrat seçmenlerin ön seçim döneminde kendisini liste başı olarak seçtiğini hatırlatan Biden, “Onları dinliyorum” dedi.
Seçim yarışında kalmak ya da yarıştan çekilmek gibi konularda kime danıştığı sorusuna ise Biden, “Kendime. Bunu uzun zamandır yapıyorum” yanıtını verdi.
TRUMP KIŞKIRTICI DİL KULLANIYOR
8 Temmuz’da bağışçılarla yaptığı bir telefon görüşmesi sırasında kullandığı “Trump’ı hedefe koymanın zamanı geldi” ifadelerine açıklık getiren Biden, “Bu kelimeyi kullanmak bir hataydı” şeklinde konuştu. “Ona odaklanın demek istedim. Ne yaptığına odaklanın. Politikalarına odaklanın, münazarada söylediği yalanların sayısına odaklanın” diyen Biden, “Ben ‘İlk günden diktatör olmak istiyorum’ diyen adam değilim. Seçimin sonucunu kabul etmeyi reddeden adam ben değilim. Bu seçimin sonucunu otomatik olarak kabul etmeyeceğini söyleyen adam değilim. Ülkenizi sadece kazandığınızda sevemezsiniz. Dolayısıyla odak noktamız onun söyledikleriydi” diye konuştu.
Kullandığı dilin kışkırtıcı olabileceği konusunda vicdan muhasebesi yapıp yapmadığı sorulan Biden, “Birilerini kışkırtabilirim diye bir şey söylemiyor musunuz?” yanıtını verdi. Kendisinin değil, rakibi Trump’ın kışkırtıcı bir dil kullandığını söyleyen Biden, “Ben böyle bir dil kullanmadım. Rakibim böyle bir dil kullanıyor. Kaybederse ortalığın kan gölüne döneceğinden bahsediyor, Kongre Binası’nda yaşananlar nedeniyle tutuklanan ve hapse mahkum edilen herkesi nasıl affedeceğinden bahsediyor” dedi.
TRUMP İLE KONUŞMAMIZ SAMİMİYDİ
Olay sonrasında Trump ile yaptığı konuşmaya değinen Biden, “Çok samimiydi. Ona ne kadar endişeli olduğumu ve nasıl olduğunu bildiğimden emin olmak istediğimi söyledim. Sesi iyi geliyordu. İyi olduğunu söyledi ve onu aradığım için teşekkür etti” dedi. “Bu silahlı saldırı yarışın gidişatını değiştirdi mi?” sorusu karşısında “Bunu ben bilmiyorum. Siz de bilmiyorsunuz” diyen Biden, güvenlik açığı olup olmadığı sorusuna ise “Durum Odası’nda FBI ve Gizli Servis ile iki toplantı yaptım. Ve hepsinden tamamen bağımsız bir analiz istedim. Bu analizin sonucu geldiğinde ne olacağını göreceğiz” yanıtını verdi.
28 KEZ YALAN SÖYLEDİ
Soru üzerine Trump ile gerçekleştirdiği seçim münazarasına da değinen Biden, daha sonra münazaranın tamamını izlemediğini ifade etti. Basının yalnızca kendi performansını gündeme getirmesine tepki gösteren Biden, Trump’a ithafen “Neden söylediği yalanlar hakkında konuşmuyorsunuz? Bu konuda neredesiniz? Basın neden bundan hiç bahsetmiyor? O tartışmada 28 kez yalan söylediği doğrulandı” ifadelerini kullandı.
“ONDAN SADECE 3 YAŞ BÜYÜĞÜM”
İlerleyen yaşı nedeniyle yapılan ABD başkanlık yarışından çekilme çağrılarına yanıt veren Biden, “Ben yaşlıyım. Ama Trump’tan sadece üç yaş büyüğüm ve zihinsel durumum oldukça iyi” ifadelerini kullandı. “Üç buçuk yılda herhangi bir başkanın uzun zamandır yapamadığını yaptım” diyen Biden, “İnsanların neden ‘Tanrım, adam 81 yaşında’ dediklerini anlıyorum. Vay be! 83, 84 yaşına geldiğinde ne olacak? Bu makul bir soru” şeklinde konuştu. Demokrat seçmenlerin ön seçim döneminde kendisini liste başı olarak seçtiğini hatırlatan Biden, “Onları dinliyorum” dedi.
Seçim yarışında kalmak ya da yarıştan çekilmek gibi konularda kime danıştığı sorusuna ise Biden, “Kendime. Bunu uzun zamandır yapıyorum” yanıtını verdi.
“Hedef” ifadesine açıklık getirdi
TRUMP KIŞKIRTICI DİL KULLANIYOR
8 Temmuz’da bağışçılarla yaptığı bir telefon görüşmesi sırasında kullandığı “Trump’ı hedefe koymanın zamanı geldi” ifadelerine açıklık getiren Biden, “Bu kelimeyi kullanmak bir hataydı” şeklinde konuştu. “Ona odaklanın demek istedim. Ne yaptığına odaklanın. Politikalarına odaklanın, münazarada söylediği yalanların sayısına odaklanın” diyen Biden, “Ben ‘İlk günden diktatör olmak istiyorum’ diyen adam değilim. Seçimin sonucunu kabul etmeyi reddeden adam ben değilim. Bu seçimin sonucunu otomatik olarak kabul etmeyeceğini söyleyen adam değilim. Ülkenizi sadece kazandığınızda sevemezsiniz. Dolayısıyla odak noktamız onun söyledikleriydi” diye konuştu.
Kullandığı dilin kışkırtıcı olabileceği konusunda vicdan muhasebesi yapıp yapmadığı sorulan Biden, “Birilerini kışkırtabilirim diye bir şey söylemiyor musunuz?” yanıtını verdi. Kendisinin değil, rakibi Trump’ın kışkırtıcı bir dil kullandığını söyleyen Biden, “Ben böyle bir dil kullanmadım. Rakibim böyle bir dil kullanıyor. Kaybederse ortalığın kan gölüne döneceğinden bahsediyor, Kongre Binası’nda yaşananlar nedeniyle tutuklanan ve hapse mahkum edilen herkesi nasıl affedeceğinden bahsediyor” dedi.
Zelenskiy, ABD’de yapılacak başkanlık seçimlerine ilişkin, “Eğer Sayın Donald Trump başkan olursa kendisiyle çalışacağız. Bundan korkmuyorum.” dedi.
ABD’de Cumhuriyetçi Parti’de çoğunluğun Ukrayna’yı ve halkını desteklediğini belirten Zelenskiy, “İki partinin de desteğine sahibiz ve ABD siyasetinin Cumhuriyetçi kanadıyla güçlü ilişkilerimiz var.” ifadesini kullandı.
“KASIMDA HAZIRLANMIŞ BİR PLANIMIZ OLACAĞINA DAİR HEDEF BELİRLEDİM”
Zelenskiy, Ukrayna Barış Zirvesi çerçevesinde yapılacak görüşmeler hakkında bilgi vererek, ağustos başında güvenlikten sorumlu danışmanlar düzeyinde ilk toplantının Katar’da yapılacağı bilgisini paylaşarak, “Bu toplantı enerji güvenliğiyle ilgili olacak. Toplantıda enerji güvenliğine ilişkin plan hazır olacak.” diye konuştu.
Ağustosta Türkiye’de serbest seyrüsefer konusuna ilişkin bir toplantı düzenleneceğini belirten Zelenskiy, bu toplantıda gıda güvenliği konusunun gündeme geleceğini kaydetti.
Zelenskiy, eylülde de Kanada’da esir değişimi ve Ukraynalı çocukların geri dönüşünün insani yönüne ilişkin bir toplantı düzenleneceğini, bu toplantıda bir plan geliştirileceğini aktardı.
“Bu 3 maddeden sonra, eğer başarılı olursa tüm maddeleri uygulama planı, tam olarak hazır olacak. Kasımda hazırlanmış bir planımız olacağına dair hedef belirledim.” diyen Zelenskiy, söz konusu planın İkinci Barış zirvesi için hazır olacağını, Rusya temsilcilerinin de bu zirveye katılması gerektiğini ifade etti.
“F-16’LARDAN DAHA FAZLASINI BEKLİYORUZ”
Ukrayna’nın, ortaklarıyla 23 ikili güvenlik işbirliği anlaşması imzaladığını hatırlatan Zelenskiy, “Bu anlaşmalar paradan silaha, insani yardımdan yeniden inşaya, siber güvenlikten hava savunmasına kadar her şeyi içeriyor. Bu anlaşmaların yaklaşık tutarı 38 milyar dolardır. Bunun güçlü bir sonuç olduğuna inanıyorum.” dedi.
Zelenskiy, Batılı ülkelerin, ülkesine F-16 uçaklarını verme sözüne değinerek, “ortakların yıl sonuna kadar teslim etme sözü verdiği F-16 uçaklarının Rus hava filosuyla aynı düzeyde savaşmak için yetersiz olduğunu, daha fazlasını beklediklerini” kaydetti.
Devlet Başkanı Zelenskiy, Ukraynalı pilotların F-16’larda eğitim süresinin azaltılması, eğitim üssünün genişletilmesi ve uçak sayısının 4-5 yıl içinde değil, yakın gelecekte artırılması gerektiğinin altını çizdi.
“25 HAVA SAVUNMA SİSTEMİNE İHTİYACIMIZ VAR”
Ukrayna’nın ne kadar “Patriot” hava savunma sistemine ihtiyacı olduğuna ilişkin Zelenskiy, “Hava savunma sistemi yapımız açısından askerlerimize göre 25 sisteme ihtiyacımız var. Bununla Ukrayna’nın hava sahası tamamen kapatılacaktır.” diye konuştu.
Zelenskiy, askeri yardımlarla gelen silahların Rusya topraklarında kullanılması için izin alma konusuna ilişkin soruyu yanıtlarken, “uzun menzilli silahların kullanımı konusunda bazı olumlu sinyaller almaya başladıklarını” aktardı.
“(BATILI SİLAHLARIN RUSYA TOPRAKLARINDA KULLANILMASI) BU KESİNLİKLE ADİL BİR YANITTIR”
Batılı ülkelerin Ukrayna’ya verdiği silahların Rusya topraklarında kullanılmasını “kesinlikle adil” olarak nitelendiren Zelenskiy, “Bir füze veya bombanın atıldığı nokta var. Biz bunun nereden geldiğini anlıyoruz ve buna yanıt veremememiz adil değil. Bu hakkımız olan kesinlikle adil bir yanıttır.” diye konuştu.
Zelenskiy, Ukrayna’nın ortaklarının daha önce yerli üretim silahlarla Rusya’yı vurmayı onaylamadığını belirterek, “Şimdi bu konu gündeme bile gelmiyor ve bu kötü değil.” dedi.
Ülkesinin enerji sisteminin savunulmasına değinen Zelenskiy, “Enerji sistemimizin korunması kısmen Rusya’nın enerji üretim tesislerine güçlü darbe vurmuş olmamıza bağlıdır. Şimdi ortaklarımızla enerji güvenliği konusunu çözmeyi görüşebiliriz. Çünkü enerji güvenliği herkes için çok önemli hale geldi.” ifadelerini kullandı.
“(MACARİSTAN İLE) İLİŞKİLER KURMAYI DENEMELİYİZ”
Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın Ukrayna ziyaretini de değerlendiren Zelenskiy, “Ziyaretin Ukrayna’ya yapılmış olması her halükarda iyi bir şey. Çünkü somut ilişkilerimiz yoktu. Komşuyuz. Macarlarla savaş durumunda değiliz. Güçlü, dostane, en azından pragmatik ilişkiler kurmalıyız.” şeklinde konuştu.
Orban’ın Ukrayna’dan sonra Rusya’ya yaptığı ziyareti doğru bulmadığını söyleyen Zelenskiy, şu ifadeleri kullandı:
“Onun Ukrayna’ya yaptığı ziyaretin doğru olduğuna inanıyorum. Eğer Ukrayna’yı daha sonra Rusya’ya gitmesini kolaylaştırmak için kullandıysa bence bu yanlıştır. Bu arada o Kiev’deyken onun Rusya’yı ziyaret edeceğinden haberim yoktu. Rusya ziyaretini desteklemiyorum. Ancak bu onun kararıdır.”
Zelenskiy, Macaristan ile devletler arası ilişkiler kurmanın önemli olduğunu vurgulayarak, “Ülkeler arasında ilişkiler kurmaya çalışmamız gerektiğine gerçekten inanıyorum. Bunu denemeliyiz.” sözlerini kaydetti.
]]>Haber7 – ÖZEL
Tarihinin en çalkantılı dönemini geçiren Amerika Birleşik Devletleri’nde yaklaşan kritik başkanlık seçimlerine kan bulaştı. Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump, Pensilvanya’daki mitinginde suikaste uğrarken, bütün dikkatler 3. Dünya Savaşı’nın yüksek sesle dillendirildiği mevcut süreçte yaşanan bu hadiseye çevrildi.
Dünyaya güvenlik ve demokrasi taşımakla övünen ABD’de iç güvenlik zafiyetinin ileri seviyeye ulaştığını gözler önüne seren saldırının arkasında hangi derin odakların yer aldığı tartışma konusu oldu.
Trump’a yönelik suikast girişimiyle ilgili Güvenlik Uzmanı Coşkun Başbuğ, Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Furkan Kaya ve gazeteci yazar Kemal Bozkurt Haber7‘ye değerlendirmelerde bulundu.

BAŞBUĞ: GÖZDAĞI VERDİLER
Konuyu emniyet tedbirleri açısından değerlendiren Terör ve Güvenlik Uzmanı Coşkun Başbuğ, zafiyet vurgusu yaptı.
Coşkun Başbuğ şöyle konuştu:
Başbuğ, kullanılan silah açısından da organizasyonda acemilikler bulunduğunu kaydederek, “Amatörce bir iş yapıldığı ortada. Bu bilerek mi böyle yapıldı yoksa imkan kabiliyet buna mı el veriyordu tartışılır ancak arkasında bir derin devlet anlamı çıkmasın diye bu şekilde yapıldığı kanaatindeyim.” diye konuştu.

KAYA: 61 YIL SONRA İLK
Doç. Dr. Furkan Kaya bu suikastin geçmiş yıllardaki vakaları hatırlattığını belirterek şunları söyledi:
“John Kenedy, 1963’de Dallas’ta makam arabasında halkı selamlarken 2 el ateş edilerek hayatını kaybetmişti ve yine kafasından vurulmuştu. O tarihten beri çeşitli suikast girişimleri haberleri duyduk ama belki de ilk defa bu şekilde bir olayla karşılaştık. “
KÜRESELCİLERE SAVAŞ AÇAN BAŞKAN
ABD içerisinde küreselciler ve ulusalcılar arasında ciddi bir mücadele olduğuna vurgu yapan Kaya, “Trump da bu anlamda önce Amerika diyerek ve Trumpizm adında bir Amerikan milliyetçiliği meydana getirerek küreselcilerin politikalarına karşı bir duruş sergilediğini ifade ediyor.” dedi.
Suikastin oluş şekline atıfta bulunan Furkan Kaya, suikastçinin çatıda olmasının ve ihtimallere karşı neden önlem alınmadığının halen bir soru işareti olduğunu söyledi. Ardından da sözlerini şöyle sürdürdü:
“En basit koruma tedbirlerinde bile muhakkak çatılarda güvenlik güçlerinin veya polislerin veya servisin elemanları yer alır. Ama bu oalyda böyle bir durum görmedik. Dolayısıyla Trump’a karşı bir yapılanmanın olabileceğini ifade edebiliriz.”

OLAY TRUMP’IN LEHİNE
Son olarak bu olayın Trump’a avantaj olarak döneceğini söyleyen ve kurgu iddialarına inanmadığını söyleyen Furkan Kaya, “Trump zaten öndeydi. Bu olay da kasım ayındaki seçimlere pozitif olarak etki yapacaktır. Kurgu iddiaları ihtimaldir ama ben böyle bir şeye inanmıyorum. Olayı ciddi bir suikast girişimi olarak düşünüyorum.” dedi.

BOZKURT: GİZLİ BİR GÜÇ DEVREYE GİRDİ
MÜSİAD ABD Başkan Yardımcısı ve habername.com Genel Yayın Yönetmeni Kemal Bozkurt, kızışan seçim sürecinde gizli güçlerin devreye girdiğini ifade etti.
Joe Biden’ın seçim çalışmalarını artırdığını dikkat çeken Bozkurt, gizli güçlerin devreye girdiğini belirterek “ Trump zaten öndeydi ama Demokrat Partililer ve Biden da seçimi kazanmak için var gücüyle çalışmaya başlayınca, tahminimi söylüyorum; gizli güçler bu ‘suikast oyunu‘nu yaparak Trump’ı alenen açık ara seçimi kazandırtma yoluna gittiler diye düşünüyorum.“ifadelerini kullandı.
Olayın kime yaradığını sorgulayan Bozkurt, “Trump açısından seçimi iyice avantajlı hale getirdiğini düşünüyorum.” yorumunda bulundu.
Başka ihtimallerin de söz konusu olabileceğini vurgulayan Bozkurt, “Trump ‘Ben iktidara gelirsem bütün savaşları da bitireceğim.’ diye söz verdi. Öyle ki, bir önceki başkanlık döneminde de son yüzyılda hiçbir savaşa katılmayan tek Amerikan başkanıydı.” diyerek cümlelerini sonlandırdı.
Ülkeyi dehşete düşüren ve öfkelendiren olayda, Nairobi’nin Mukuru gecekondu mahallesinde bulunan bulguların ardından Kriminal Soruşturma Müdürlüğü (DCI) Cumartesi günü terk edilmiş taş ocağından beş çanta daha çıkarıldığını, bunlardan üçünde kesik bacaklar ve iki gövde olmak üzere kadın vücut parçaları bulunduğunu duyurdu.

HENÜZ KİMLİKLER TESPİT EDİLMEDİ
Cuma günü polis en az altı kadının cesedini bulduğunu bildirirken, devlet tarafından finanse edilen polis gözlemcisi, çöp denizinde yüzen çuvallarda yedisi kadın olmak üzere dokuz cesedin bulunduğunu söyledi.
Kriminal Soruşturma Müdürlüğü (DCI) Cumartesi günü terk edilmiş taş ocağından beş çanta daha çıkarıldığını, bunlardan üçünün kesik bacaklar ve iki gövde de dahil olmak üzere kadın vücut parçaları içerdiğini söyledi. Soruşturma sürdürülürken olay yerine güvenlik şeridi çekildi.
Keşifler, Kenya’nın geçen yıl Hint Okyanusu kıyısına yakın bir ormanda, dünyanın en kötü tarikat katliamlarından biri olan, yüzlerce kıyamet tarikatına mensup kişinin cesetlerinin bulunduğu toplu mezarların keşfedilmesinin ardından başladı.
Geçtiğimiz ay hükümet karşıtı gösterilerde onlarca kişinin öldürülmesinin ardından ülkenin kolluk kuvvetleri de inceleme altına alındı. Hak grupları, kolluk kuvvetlerini aşırı güç kullanmakla ve protestocuları kaçırmakla suçluyor.

HALK SAKİNLİĞE DAVET EDİLDİ
DCI sözcüsü yaptığı açıklamada, “Kamuoyuna soruşturmalarımızın kapsamlı olacağını ve tarikat üyelerinin olası faaliyetleri ve seri cinayetler dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere geniş bir alanı kapsayacağını temin etmek istiyoruz.” dedi. Yapılan açıklamalarda aynı zamanda halk sakinliğe davet edildi ve “Halkımıza sakin kalmaları ve dedektiflerimize bu korkunç sahnenin kurbanlarına adaleti ulaştırma şansı vermeleri çağrısında bulunuyoruz.” sözleri kullanıldı.
Kenya geçen yıl Hint Okyanusu kıyısındaki bir ormanda, korkunç tarikat bağlantılı katliamlarından biri olan, kıyamet günü tarikatının yüzlerce müridinin cesetlerinin bulunduğu toplu mezarların bulunmasıyla sarsılmıştı.
Geçen ay hükümet karşıtı gösteriler sırasında onlarca kişinin öldürülmesinin ardından ülkenin kolluk kuvvetleri de mercek altına alınırken, hak örgütleri polisleri aşırı güç kullanmak ve protestocuları kaçırmakla suçluyor.
Cuma günü polis Mukuru’da en az altı kadın cesedi bulduğunu bildirirken, devlet tarafından finanse edilen polis gözlemcisi yedisi kadın dokuz ceset bulunduğunu söyledi. Mukuru bölgesinde gerginlik yükselirken, yerel medyada polisin öfkeli kalabalığı dağıtmak için havaya ateş açtığı bildiriliyor.
Yerel halk, Cuma günü Nairobi’nin Mukuru gecekondu mahallesindeki çöplükte cesetlerin bulunduğu çöplükte toplandı ve çöplerden bulunan cesetlerin ardından endişelerini dile getirdi.
Elde edilen bilgilere göre DCI, dedektiflerden ve adli tıp uzmanlarından oluşan bir ekibin olay yerine girmesi öfkeli üyeleri tarafından engellendi.

DAHA FAZLA CESET OLMASI BEKLENİYOR
İnsan hakları grubu Vocal Africa’nın yöneticisi Hüseyin Halid, CNN’e yaptığı açıklamada, “Burası cesetlerin atıldığı bir yer gibi görünüyor ve daha fazlasının da olabileceğini düşünüyorum”dedi. Tüm cesetlerin aynı renk kurdelelerle bağlandığını belirtilerek şu açıklama yapıldı: “Hepsi kadındı, hepsi aynı renk kurdelelerle bağlanmış, hepsi aynı renk çuvallarla taşınmıştı.'”
Bağımsız Polis Denetim Otoritesi (IPOA) Cuma günü, korkunç olayda herhangi bir polis müdahalesinin olup olmadığını araştırdığını söyledi.
Açıklamada, “Çuvallara sarılmış ve naylon iplerle sabitlenmiş cesetlerde işkence ve sakatlama izleri görüldü” denildi ve çöplüğün polis karakoluna 100 metreden daha yakın bir mesafede olduğu belirtildi.
Sosyal medyada bazı kişiler bu kişileri kadın cinayeti kurbanları olarak tanımlanırken, Kenya Devlet Başkanı William Ruto Cumartesi günü yaptığı açıklamada hiçbir Kenyalının hayatını kaybetmesi için “hiçbir gerekçe” olmadığını belirterek “Biz hukukun üstünlüğü tarafından yönlendirilen demokratik bir ülkeyiz. Nairobi’de ve ülkenin herhangi bir yerinde gizemli cinayetlere karışanlardan hesap sorulacaktır” dedi.
Kenya’nın korkulan polis gücü sık sık yargısız infazlar ve diğer hak ihlalleriyle suçlanıyor ancak mahkumiyet kararları nadiren çıkıyor.
Pazartesi günü, kıyamet günü tarikatı lideri Paul Nthenge Mackenzie, İsa ile buluşmak için açlıktan ölmeye teşvik etmekle suçlandığı 400’den fazla takipçisinin ölümüyle ilgili olarak 94 sanıkla birlikte yargılanmaya başladı.
Kendisi ve diğer sanıklar ayrıca “Shakahola orman katliamı” olarak adlandırılan olayla ilgili ayrı davalarda cinayet, adam öldürme ve çocuklara zulüm suçlamalarıyla karşı karşıya.
Cumhuriyetçi Parti’den başkanlık için yarışan eski ABD Başkanı Trump, Pensilvanya’da bir mitingde kürsüden destekçilerine hitap ettiği sırada silahlı saldırıya uğradı.
Sağ kulağından yaralanan Trump’ın, sağlık durumunun iyi olduğu bildirilmişti.
Olayda, mitinge katılanlardan 1 kişi de hayatını kaybetmişti.

ABD Gizli Servisi, şüpheli bir saldırganın, miting alanının dışındaki yüksek bir yerden kürsünün bulunduğu noktaya birçok kez ateş ettiğini açıklamıştı.
ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI), saldırıyı suikast girişimi olarak tanımlamıştı.

DÜNYADAN PEŞ PEŞE TEPKİLER
ÇİN
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in, eski ABD Başkanı Donald Trump’a miting sırasında düzenlenen suikast girişimine ilişkin üzüntüsünü ifade ettiği bildirildi.
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Trump’a yönelik suikast girişimine ilişkin açıklama yaptı.
Eski ABD Başkanı Trump’a, Pensilvanya’daki seçim mitingi sırasında düzenlenen silahlı saldırıya ilişkin gelişmeleri takip ettiklerini belirten Sözcü, Çin Devlet Başkanı Şi’nin, Trump için üzüntüsünü ifade ettiğini belirtti.
RUSYA
Dünyanın dört bir yanında liderler saldırıyı kınayan açıklamalar yayımlarken, Rusya savaşta olduğu Ukrayna’nın en büyük destekçisi ABD’ye iğneleyici bir gönderme yaptı.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, ABD’de başkan ve başkan adaylarına yönelik suikast girişimlerinin ülkenin iç siyasi yaşamında “gelenek” olduğunu söyledi.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova yaptığı açıklamada, yaşanan silahlı saldırının ardından ABD’nin “nefreti kışkırtma” politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. ABD’nin Ukrayna’ya sağladığı yardımlara değinen Zaharova, bu fonların saldırıları körüklemek için kullanıldığını iddia etti. Zaharova, “Belki de bu parayı Amerikan polisini ve ABD’de de kanun ile düzeni sağlaması gereken diğer hizmetleri finanse etmek için kullanmak daha iyi olurdu” ifadelerini kullandı.
ABD Başkanı Joe Biden’ın, ülkede başkan, başkan adaylarına, tanınmış kişilere ve siyasi şahsiyetlere yönelik suikast girişimlerinin ABD’nin iç siyasi yaşamının acı verici tezahürleri olduğunu belirttiğini kaydeden Zaharova, “Ama onun tam söylemediklerini söylemek isterim. Biden bunun yalnızca ABD iç siyasi yaşamının acı verici bir tezahürü olmadığını, aynı zamanda bir ‘gelenek’ olduğunu da söylemeliydi.” ifadelerini kullandı.
JAPONYA
Japonya Başbakanı Kişida Fumio, ABD’deki seçim kampanyası sırasında eski Başkan Donald Trump’ın saldırıya uğraması sonrası “demokrasiye meydan okuyan şiddete karşı durma” çağrısı yaptı.
Başbakan Kişida, sosyal medya hesabı X üzerinden yayımladığı mesajında, “Demokrasiye meydan okuyan her türlü şiddete karşı kararlı bir şekilde durmalıyız. Eski Başkan Trump’ın hızlı bir şekilde iyileşmesi için dua ediyorum” dedi.
İktidardaki Liberal Demokrat Parti (LDP) Genel Sekreter Vekili ve eski Savunma Bakanı Inada Tomomi ise açıklamasında, siyasetçilere yönelik protesto ve muhalefetin “daha radikal hale geldiğini hissettiğini” söyledi.
Japonya’da Temmuz 2022’de eski Başbakan Abe Şinzo’nun da seçim kampanyasında suikasta kurban gitmesini anımsatan Inada, “Söylem alanı radikalleşti. ‘Ne istersen yapabileceğin’ bir vaziyet oluşması durumunda seçimlerin adaleti ve güvenliği tehlikeye girecek. Böyle olursa demokrasinin kendisi korunamaz.” ifadesini kullandı.
İNGİLTERE
İngiltere Başbakanı Keir Starmer, “Başkan Trump’ın mitingindeki şok edici sahneler karşısında dehşete düştüm. Kendisine ve ailesine en iyi dileklerimizi iletiyoruz.” dedi.
İngiltere Başbakanı Keir Starmer de sosyal medya hesabından saldırıya tepki gösterdi. Starmer paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
“Başkan Trump’ın mitingindeki şok edici sahneler karşısında dehşete düştüm ve kendisine ve ailesine en iyi dileklerimizi iletiyoruz.
Siyasi şiddetin hiçbir türünün toplumlarımızda yeri yoktur ve düşüncelerim bu saldırının tüm kurbanlarıyla birliktedir.”
İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy de “Birleşik Krallık hükümeti her türlü siyasi şiddeti en güçlü şekilde kınamaktadır. Pensilvanya’daki şok edici gelişmeleri izlerken, düşüncelerimiz ve en iyi dileklerimiz Başkan Trump’ın yanı sıra tüm kurbanlar ve aileleriyle birliktedir.” dedi.
MEKSİKA
Meksika Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador, Trump’a yapılan saldırıya X hesabından tepki göstererek, “Nasıl olursa olsun, eski Başkan Donald Trump’ın başına gelenleri kınıyoruz. Şiddet mantıksız ve insanlık dışıdır.” ifadesini kullandı.
2 Haziran’daki seçimi kazanan Meksika’nın seçilmiş ilk kadın Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum da saldırıyı kınayarak, “Eski Başkan Donald Trump’ın iyi olduğunu bilmek sevindirici. Bu saldırıyı kınadığımızı ve her türlü siyasi şiddeti reddettiğimizi bir kez daha yineliyoruz. Barış ve demokrasi her zaman tek seçenek olmalı.” değerlendirmesinde bulundu.
VENEZUELA
Venezuela’da seçim mitingi sırasında, Trump’a yapılan saldırının haberini alan Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Trump’a yönelik saldırıyı “şiddetle” kınadıklarını dile getirerek, “Trump’ın kısa zamanda iyileşmesini diliyorum. Tanrı Amerikan halkına huzur ve sükunet versin.” diye konuştu.
Bolivya Devlet Başkanı Luis Arce de sosyal medya hesabından Pensilvanya’daki saldırıyı kınayarak, “Derin ideolojik ve politik farklılıklarımıza rağmen, nereden gelirse gelsin şiddet her zaman herkes tarafından kınanmalı.” ifadesini kullandı.
Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, X hesabındaki açıklamasında, şiddetin her türlüsünü kınadıklarını belirtti.
Küba’nın 65 yıldır saldırıların ve terörizmin kurbanı olduğunu hatırlatan Canel, “Silah ticareti ve ABD’deki politik şiddetin tırmanması, bu tür olaylara yol açmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.
BREZİLYA
Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva ise X hesabından saldırıya tepki göstererek, “Eski Başkan Donald Trump’a yönelik saldırı herkes tarafından şiddetle kınanmalı. Bugün gördüklerimiz kabul edilemez.” dedi.
Ekvador Devlet Başkanı Daniel Noboa, sosyal medya hesabındaki paylaşımında, Trump ile dayanışma içerisinde olduğunu kaydetti.
Uruguay Devlet Başkanı Luis Alberto Lacalle de X hesabındaki açıklamasında, şiddettin her türlüsünü reddettiklerini, Trump ve ABD halkıyla dayanışma içerisinde olduklarını söyledi.
PARAGUAY
– “Son olaylardan derin üzüntü duyuyoruz”
Paraguay Devlet Başkanı Santiago Pena, sosyal medya hesabından kınama mesajı yayımlayarak, “Tüm şiddet eylemlerini en güçlü şekilde kınıyoruz. Eski Başkan Donald Trump ile dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyor ve son olaylardan derin üzüntü duyuyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
FRANSA
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Düşüncelerim, bir suikast girişiminin kurbanı olan ve kendisine acil şifalar dilediğim Başkan Donald Trump ile birlikte. Bir aktivist hayatını kaybetti ve çok sayıda kişi de yaralandı. Bu demokrasilerimiz için bir trajedidir. Fransa, Amerikan halkının şokunu ve öfkesini paylaşmaktadır” dedi.
MACARİSTAN
Macaristan Başbakanı Viktor Orban, mesaj yayımlayan ilk liderlerden oldu. Orban açıklamasında, “Bu karanlık saatlerde düşüncelerim ve dualarım Başkan Donald Trump ile birlikte” dedi.
AVUSTURYA
Avusturya Başbakanı Karl Nehammer, “Donald Trump’ın Pennsylvania’daki mitinginde uğradığı suikast girişimi karşısında dehşete düştüm ve kendisine acil şifalar diliyorum. Siyasi şiddetin toplumumuzda yeri yoktur. Düşüncelerim bu saldırının tüm kurbanlarıyla birlikte” ifadelerini kullanırken, İrlanda Başbakanı Simon Harris, “Dün gece Pennsylvania’da gördüklerimiz ürkütücü ve yanlıştı. Eski Başkan Trump’ın güvende olması ve suikast girişiminden sağ kurtulması sevindiricidir. Kalplerimiz öldürülen ve ağır yaralanan masum izleyicilerle birlikte. Siyasi şiddetin yeri olamaz” dedi.
HOLLANDA
Hollanda Başbakanı Dick Schoof, saldırıyı gördüğünde şoka uğradığını belirterek, “Eski başkan ve mevcut başkan adayı Donald Trump’a yapılan saldırı karşısında şok olduk. Yaralarının hafif olması sevindiricidir. Kendisine acil şifalar diliyor, kendisine ve ailesine en iyi dileklerimi gönderiyorum. Düşüncelerim bu saldırıdan etkilenen herkesle birlikte. Siyasi şiddet tamamen kabul edilemez” ifadelerini kullandı.
İSPANYA
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, “Donald Trump’a Pennsylvania’daki bir mitingde yapılan saldırıyı en güçlü şekilde kınadığımı ifade etmek istiyorum. Şiddet ve nefretin demokrasilerde yeri yoktur. Eski Başkan Trump’a ve diğer yaralılara acil şifalar dilerken, hayatını kaybedenlerin ailelerine en içten taziyelerimi iletiyorum” derken, Japonya Başbakanı Fumio Kishida, “Demokrasiye meydan okuyan her türlü şiddete karşı sağlam durmalıyız. Eski Başkan Trump’ın bir an önce iyileşmesi için dua ediyorum” dedi.
ALMANYA
Almanya Başbakan Olaf Scholz, saldırıyı ‘alçakça’ olarak nitelendirerek, “ABD başkan adayı Donald Trump’a yapılan saldırı alçakçadır. Kendisine acil şifalar diliyorum. Düşüncelerim aynı zamanda saldırıdan etkilenen insanlarla birlikte. Bu tür şiddet eylemleri demokrasiyi tehdit etmektedir” dedi.
YUNANİSTAN
Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, “Eski Başkan Trump’a yönelik saldırı karşısında dehşete düştük. Demokratik toplumlarımızda siyasi şiddet kabul edilemez. Kendisine tam ve hızlı bir iyileşme diliyoruz. Ayrıca saldırıda hayatını kaybeden ya da yaralanan görgü tanıklarının ailelerine de en içten taziyelerimizi sunuyoruz” ifadelerine yer verdi.
UKRAYNA
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, ABD’nin bu olaydan daha güçlü çıkmasını dilediğini belirterek, “Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın Pennsylvania’daki mitinginde vurulduğunu öğrendiğimde dehşete kapıldım. Bu tür bir şiddetin hiçbir haklı gerekçesi ve dünyanın hiçbir yerinde yeri yoktur. Şiddet asla galip gelmemelidir. Donald Trump’ın şu anda güvende olduğunu öğrendiğim için rahatladım ve kendisine acil şifalar diliyorum. Bu saldırının kurbanı olan miting katılımcısının yakınlarına başsağlığı diliyorum. Bu olay karşısında dehşete düşen herkese güç dileklerimi iletiyorum. Amerika’nın bu olaydan daha güçlü çıkmasını diliyorum” dedi.
NATO
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Trump’a yönelik saldırıyı kınadığını belirterek, “Eski Başkan Trump’a yönelik suikast girişimi karşısında şok oldum. Kendisine acil şifalar diliyorum ve düşüncelerim saldırıdan etkilenenlerle birlikte. Bu saldırıyı kınıyorum. Siyasi şiddetin demokrasilerimizde yeri yoktur. NATO Müttefikleri özgürlüğümüzü ve değerlerimizi savunmak için bir arada durmaktadır” dedi.
AVRUPA BİRLİĞİ
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, X hesabından yaptığı paylaşımda, Trump’ın uğradığı saldırı karşısında şoke olduğunu ifade etti.
“Siyasi temsilcilere yönelik kabul edilemez şiddet eylemlerine bir kez daha tanık olunduğunu” kaydeden Borrell, Trump’a yönelik suikast girişimini “şiddetle kınadığını” belirtti.
]]>Sinema Feriye’de gerçekleştirilen programda Massoud, oyunculuğun bir meslek olarak yapılmamasını temenni ettiğini, hayallerin sanat yoluyla mesleki olmadan daha rahat anlatılabileceğini söyledi.
Massoud, oyunculuk yaparken kendini daha özgür hissettiğini ifade ederek, “‘Oyunculuk yapabilir miyim’ diye şüphelerim vardı. Ben kırsal kesimde yetişmiş biriyim. Dolayısıyla ortam oyunculuğa müsait değildi. Kırsalda yaşayan aileler, öncelikle çocuklarının çalışmalarını isterler. Kırsalda yaşayan kişiler ile şehirlerde yaşayanların hedefleri farklıdır. Bazı aileler de dini açıdan oyunculuğu kabul etmez. Bu benim için de bir zorluktu. Ama babam bu konulara vakıftı ve beni anlayışla karşıladı.” dedi.

– “HAYALİMİN PEŞİNDE KOŞTUM”
Öncelikle Arapça’yı çok iyi öğrenmeye çalıştığını anlatan Massoud, “Babam fıkıh alanında çalışmamı istiyordu. Onun bu isteğini de yerine getirdim ama daha sonra kendi hayalimin peşinde koştum.” diye konuştu.
Usta oyuncu, bir sanatçının aynı zamanda akademisyen olmasının gerektiğinin altını çizerek, şöyle devam etti:
“Akademiden mezun değil, dolayısıyla sanatçı olamaz gibi bir şey yok. Tabii akademisyen olunca sanatçılık farklı bir hal alır. Yetenek de önemli ama yetenek tek başına yetmez. Yetenekle birlikte oyuncunun akademiye de yönelmesi, yani oyunculuğun teknik yönlerini de bilmesi gerekiyor. Yani oyuncunun siyaset, politika, kültürel olsun her alanda kendisini geliştirmesi gerekiyor. Ben de bu şekilde düşünerek oyunculuğu okudum. Tarihi de yeterince okumak istedim. Bilgi de çok önemli. Hz. Ebubekir’in neler yaptığını bildim, Selahaddin Eyyubi’nin neler yaptığını bildim. Eğer onları bilmeseydim, oyunculukta kullanamazdım.”
Genç oyunculara da tavsiyelerde bulunan Ghassan Massoud, “Çok ama çok çalışmak gerekir. Başaramam kaygısıyla yaşamayın. Her zaman hedefinizi göz önünde bulundurun. Kendinize odaklanın. Aynı zamanda oyunculuk ve sanatın da tarihini okumanızı tavsiye ederim. Gece gündüz mutlaka okumanız gerekiyor. Tarih de çok önemli. Böylece eskiyi ve şimdiki farklı görmüş olursunuz.” ifadelerini kullandı.

– “BİRAZ EGO OLACAK AMA HOLLYWOOD’DA OLACAĞIMI HİSSEDERDİM”
Massoud, televizyon ve tiyatronun farklarına da değinerek, şunları kaydetti:
“Tiyatro için ‘tam bir sanatçılık’ derdim. Bazıları bana kızardı. Televizyon için de ‘tiyatronun dörtte biridir, sanatın tamamı tiyatroda vardır’ derdim. Bunun sebebi şudur; tiyatroda sesinizi nasıl kullanacağınızı, nasıl hareket edeceğinizi öğrenirsiniz, size oyunculuk yaparken birçok şey kazandırır. Ama televizyonda sadece sizin belli bir konuşma alanınız vardır ve yüzü alırlar, konuşursunuz. Televizyon sizden birçok şeyi ister, ‘şöyle böyle yapmalısınız’ diye. Dolayısıyla istemediğiniz şeyi de size yaptırabilir. Fakat bu tiyatroda olmaz. Oyuncu içindeki bütün yeteneklerini sahnede ortaya çıkarır. Sinemada ise durum tamamen farklıdır. Belli bir süre içinde yeteneklerinizi sergilemeniz gerekir. Yönetmen iyiyse kısa sürede yeteneğinizi ortaya çıkarmayı sağlayabilir.”
Suriye’de başlayan oyunculuk serüveninin Hollywood’a kadar uzanmasına ilişkin de Massoud, “Sahabeden önemli şahsiyetleri canlandırdım. Londra’da FOX stüdyolarında çalışan bir kadın vardı. Kendisinden bu karakterleri oynayacak birini aramalarını istemişler, o da beni aradı. 1500 aday arasında beni de denemek istiyorlardı. Benim çok ümidim yoktu. Çünkü 1500 aday çok fazlaydı. Bir ay boyunca ısrar ettiler ve sonunda gittim. İngilizce olarak 2 satır okudum. Daha sonra ‘işte bu adamımı seçmemiz gerekiyor’ dediler. Benim için bu kadar kolay oldu. Böyle başladı, daha sonra İspanya’ya gittim. Belki biraz ego olacak ama Hollywood’da olacağımı hissederdim.” diye konuştu.
– “İNANCIMA KARŞI OLDUĞU İÇİN TERÖRİST ROLLERI REDDETTİM”
Massoud, Hollywood’da yaklaşık 15 filmde terörist rolü oynaması için teklif aldığını, fakat hiçbirini kabul etmediğini söyleyerek, şunları anlattı:
“Birçok filmde Müslüman ama terörist rolü oynamam istendi. Ben bunların hiçbirisini kabul etmedim. Daha sonra Selahaddin Eyyubi rolünü oynadım. Yaklaşık 20 filmde oynadım. Hiçbir zaman güzel olmayan rollerde oynamak istemedim. ‘Kurtlar Vadisi Irak’ta oynamıştım. Kadiri tarikatının bir şeyhi olarak rol aldım. Gaziantep’te çekim oldu, benim için güzel bir roldü. Dolayısıyla bu rolden sonra bir terörist rolü oynayamazdım. Bana ve bir Müslüman’a da yakışmazdı. İnancıma karşı olduğu için birçok rolü reddettim. Bu yüzden Hollywood’da sadece 5 filmde yer aldım. Benim kırmızı çizgilerim var. Bunları kimse aşamaz. Ben belli bir toplumdan geldim ve o toplumu temsil ediyorum. Vücudumu gösteren uygunsuz rollerde de oynamak istemedim. Ben sahabe rollerini oynadım, dolayısıyla sonra deniz kenarında gidip kendimi gösterecek bir rolde oynayamazdım. Yaşlı olsam bile bunu kabul edemem.”
Hollywood’a başladığında 46 yaşında olduğunu ve o güne kadar oyunculuk anlamında belli bir tecrübe kazandığını dile getiren usta oyuncu, “Bütün teknik kusurlarımızı biliyordum. Hollywood biliyorsunuz sinemanın zirvesi. Ben orada mutlu olacak şekilde oynamam gerekiyordu. Los Angeles ile Şam’ı kıyaslamamam gerekiyordu. Hollywood’da oturduğunuz sandalyeler, karavanlar bütün her şey farklı. Bütün bunlar benim için göz kamaştırıcıydı ve her şey senin hizmetine veriliyor. Ama Arap dünyasında tam tersi biz her şeye hizmet ediyoruz, yani biz kameramana hizmet ediyorduk. Çekim yerlerinde kamerayı bile biz taşıyorduk.” değerlendirmesini yaptı.
Massoud, oyunculuğun uluslararası bir dil olduğunu ve bir oyuncunun sanatını kendi içinde taşıdığına dikkati çekerek, oyunculuk serüvenine dair şu bilgileri verdi:
“Tiyatroyu öncelikle Şam’da üniversitede okudum. Daha sonra 5 yıl farklı farklı ülkelere gittim. 1980’li yılların sonlarında Suriye’nin Avrupa ülkeleriyle ilişkileri çok güzeldi. Almanya’da, Fransa’da oyunculuk üzerine eğitim aldım. Yüksek enstitüde aynı zamanda profesörlük yaptım. Bütün bunlar tiyatrodaki oyunculuğumla beraber devam etti. Bu zamanlarda televizyonda değildim, zamanım yoktu. Tiyatroyu çok seviyordum ve Suriye’de tiyatroda güzel işler yaptım. Farklı kültürlerin sanatını öğrendim. Arap dünyasının ve Batı’nın sanat anlayışına dair bilgiler edinerek, kendi sanatımı harmanladım. Farklı alanlarda da yer aldım. Birçok farklı rol oynadım, yönetmenlik yaptım. Yaklaşık 16 yıl tiyatro üzerine eğitim verdim. Galiba çalışmayı çok seviyordum.”
Cumhuriyetçi Parti’den başkanlık için yarışan eski ABD Başkanı Trump, Pensilvanya’da bir mitingde kürsüden destekçilerine hitap ettiği sırada silahlı saldırıya uğradı.
Sağ kulağından yaralanan Trump’ın, sağlık durumunun iyi olduğu bildirilmişti.
Olayda, mitinge katılanlardan 1 kişi de hayatını kaybetmişti.

ABD Gizli Servisi, şüpheli bir saldırganın, miting alanının dışındaki yüksek bir yerden kürsünün bulunduğu noktaya birçok kez ateş ettiğini açıklamıştı.
ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI), saldırıyı suikast girişimi olarak tanımlamıştı.

DÜNYADAN PEŞ PEŞE TEPKİLER
ÇİN
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in, eski ABD Başkanı Donald Trump’a miting sırasında düzenlenen suikast girişimine ilişkin üzüntüsünü ifade ettiği bildirildi.
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Trump’a yönelik suikast girişimine ilişkin açıklama yaptı.
Eski ABD Başkanı Trump’a, Pensilvanya’daki seçim mitingi sırasında düzenlenen silahlı saldırıya ilişkin gelişmeleri takip ettiklerini belirten Sözcü, Çin Devlet Başkanı Şi’nin, Trump için üzüntüsünü ifade ettiğini belirtti.
JAPONYA
Japonya Başbakanı Kişida Fumio, ABD’deki seçim kampanyası sırasında eski Başkan Donald Trump’ın saldırıya uğraması sonrası “demokrasiye meydan okuyan şiddete karşı durma” çağrısı yaptı.
Başbakan Kişida, sosyal medya hesabı X üzerinden yayımladığı mesajında, “Demokrasiye meydan okuyan her türlü şiddete karşı kararlı bir şekilde durmalıyız. Eski Başkan Trump’ın hızlı bir şekilde iyileşmesi için dua ediyorum” dedi.
İktidardaki Liberal Demokrat Parti (LDP) Genel Sekreter Vekili ve eski Savunma Bakanı Inada Tomomi ise açıklamasında, siyasetçilere yönelik protesto ve muhalefetin “daha radikal hale geldiğini hissettiğini” söyledi.
Japonya’da Temmuz 2022’de eski Başbakan Abe Şinzo’nun da seçim kampanyasında suikasta kurban gitmesini anımsatan Inada, “Söylem alanı radikalleşti. ‘Ne istersen yapabileceğin’ bir vaziyet oluşması durumunda seçimlerin adaleti ve güvenliği tehlikeye girecek. Böyle olursa demokrasinin kendisi korunamaz.” ifadesini kullandı.
İNGİLTERE
İngiltere Başbakanı Keir Starmer, “Başkan Trump’ın mitingindeki şok edici sahneler karşısında dehşete düştüm. Kendisine ve ailesine en iyi dileklerimizi iletiyoruz.” dedi.
İngiltere Başbakanı Keir Starmer de sosyal medya hesabından saldırıya tepki gösterdi. Starmer paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
“Başkan Trump’ın mitingindeki şok edici sahneler karşısında dehşete düştüm ve kendisine ve ailesine en iyi dileklerimizi iletiyoruz.
Siyasi şiddetin hiçbir türünün toplumlarımızda yeri yoktur ve düşüncelerim bu saldırının tüm kurbanlarıyla birliktedir.”
İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy de “Birleşik Krallık hükümeti her türlü siyasi şiddeti en güçlü şekilde kınamaktadır. Pensilvanya’daki şok edici gelişmeleri izlerken, düşüncelerimiz ve en iyi dileklerimiz Başkan Trump’ın yanı sıra tüm kurbanlar ve aileleriyle birliktedir.” dedi.
MEKSİKA
Meksika Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador, Trump’a yapılan saldırıya X hesabından tepki göstererek, “Nasıl olursa olsun, eski Başkan Donald Trump’ın başına gelenleri kınıyoruz. Şiddet mantıksız ve insanlık dışıdır.” ifadesini kullandı.
2 Haziran’daki seçimi kazanan Meksika’nın seçilmiş ilk kadın Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum da saldırıyı kınayarak, “Eski Başkan Donald Trump’ın iyi olduğunu bilmek sevindirici. Bu saldırıyı kınadığımızı ve her türlü siyasi şiddeti reddettiğimizi bir kez daha yineliyoruz. Barış ve demokrasi her zaman tek seçenek olmalı.” değerlendirmesinde bulundu.
VENEZUELA
Venezuela’da seçim mitingi sırasında, Trump’a yapılan saldırının haberini alan Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Trump’a yönelik saldırıyı “şiddetle” kınadıklarını dile getirerek, “Trump’ın kısa zamanda iyileşmesini diliyorum. Tanrı Amerikan halkına huzur ve sükunet versin.” diye konuştu.
Bolivya Devlet Başkanı Luis Arce de sosyal medya hesabından Pensilvanya’daki saldırıyı kınayarak, “Derin ideolojik ve politik farklılıklarımıza rağmen, nereden gelirse gelsin şiddet her zaman herkes tarafından kınanmalı.” ifadesini kullandı.
Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, X hesabındaki açıklamasında, şiddetin her türlüsünü kınadıklarını belirtti.
Küba’nın 65 yıldır saldırıların ve terörizmin kurbanı olduğunu hatırlatan Canel, “Silah ticareti ve ABD’deki politik şiddetin tırmanması, bu tür olaylara yol açmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.
BREZİLYA
Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva ise X hesabından saldırıya tepki göstererek, “Eski Başkan Donald Trump’a yönelik saldırı herkes tarafından şiddetle kınanmalı. Bugün gördüklerimiz kabul edilemez.” dedi.
Ekvador Devlet Başkanı Daniel Noboa, sosyal medya hesabındaki paylaşımında, Trump ile dayanışma içerisinde olduğunu kaydetti.
Uruguay Devlet Başkanı Luis Alberto Lacalle de X hesabındaki açıklamasında, şiddettin her türlüsünü reddettiklerini, Trump ve ABD halkıyla dayanışma içerisinde olduklarını söyledi.
PARAGUAY
– “Son olaylardan derin üzüntü duyuyoruz”
Paraguay Devlet Başkanı Santiago Pena, sosyal medya hesabından kınama mesajı yayımlayarak, “Tüm şiddet eylemlerini en güçlü şekilde kınıyoruz. Eski Başkan Donald Trump ile dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyor ve son olaylardan derin üzüntü duyuyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
FRANSA
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Düşüncelerim, bir suikast girişiminin kurbanı olan ve kendisine acil şifalar dilediğim Başkan Donald Trump ile birlikte. Bir aktivist hayatını kaybetti ve çok sayıda kişi de yaralandı. Bu demokrasilerimiz için bir trajedidir. Fransa, Amerikan halkının şokunu ve öfkesini paylaşmaktadır” dedi.
MACARİSTAN
Macaristan Başbakanı Viktor Orban, mesaj yayımlayan ilk liderlerden oldu. Orban açıklamasında, “Bu karanlık saatlerde düşüncelerim ve dualarım Başkan Donald Trump ile birlikte” dedi.
AVUSTURYA
Avusturya Başbakanı Karl Nehammer, “Donald Trump’ın Pennsylvania’daki mitinginde uğradığı suikast girişimi karşısında dehşete düştüm ve kendisine acil şifalar diliyorum. Siyasi şiddetin toplumumuzda yeri yoktur. Düşüncelerim bu saldırının tüm kurbanlarıyla birlikte” ifadelerini kullanırken, İrlanda Başbakanı Simon Harris, “Dün gece Pennsylvania’da gördüklerimiz ürkütücü ve yanlıştı. Eski Başkan Trump’ın güvende olması ve suikast girişiminden sağ kurtulması sevindiricidir. Kalplerimiz öldürülen ve ağır yaralanan masum izleyicilerle birlikte. Siyasi şiddetin yeri olamaz” dedi.
HOLLANDA
Hollanda Başbakanı Dick Schoof, saldırıyı gördüğünde şoka uğradığını belirterek, “Eski başkan ve mevcut başkan adayı Donald Trump’a yapılan saldırı karşısında şok olduk. Yaralarının hafif olması sevindiricidir. Kendisine acil şifalar diliyor, kendisine ve ailesine en iyi dileklerimi gönderiyorum. Düşüncelerim bu saldırıdan etkilenen herkesle birlikte. Siyasi şiddet tamamen kabul edilemez” ifadelerini kullandı.
İSPANYA
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, “Donald Trump’a Pennsylvania’daki bir mitingde yapılan saldırıyı en güçlü şekilde kınadığımı ifade etmek istiyorum. Şiddet ve nefretin demokrasilerde yeri yoktur. Eski Başkan Trump’a ve diğer yaralılara acil şifalar dilerken, hayatını kaybedenlerin ailelerine en içten taziyelerimi iletiyorum” derken, Japonya Başbakanı Fumio Kishida, “Demokrasiye meydan okuyan her türlü şiddete karşı sağlam durmalıyız. Eski Başkan Trump’ın bir an önce iyileşmesi için dua ediyorum” dedi.
ALMANYA
Almanya Başbakan Olaf Scholz, saldırıyı ‘alçakça’ olarak nitelendirerek, “ABD başkan adayı Donald Trump’a yapılan saldırı alçakçadır. Kendisine acil şifalar diliyorum. Düşüncelerim aynı zamanda saldırıdan etkilenen insanlarla birlikte. Bu tür şiddet eylemleri demokrasiyi tehdit etmektedir” dedi.
YUNANİSTAN
Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, “Eski Başkan Trump’a yönelik saldırı karşısında dehşete düştük. Demokratik toplumlarımızda siyasi şiddet kabul edilemez. Kendisine tam ve hızlı bir iyileşme diliyoruz. Ayrıca saldırıda hayatını kaybeden ya da yaralanan görgü tanıklarının ailelerine de en içten taziyelerimizi sunuyoruz” ifadelerine yer verdi.
UKRAYNA
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, ABD’nin bu olaydan daha güçlü çıkmasını dilediğini belirterek, “Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın Pennsylvania’daki mitinginde vurulduğunu öğrendiğimde dehşete kapıldım. Bu tür bir şiddetin hiçbir haklı gerekçesi ve dünyanın hiçbir yerinde yeri yoktur. Şiddet asla galip gelmemelidir. Donald Trump’ın şu anda güvende olduğunu öğrendiğim için rahatladım ve kendisine acil şifalar diliyorum. Bu saldırının kurbanı olan miting katılımcısının yakınlarına başsağlığı diliyorum. Bu olay karşısında dehşete düşen herkese güç dileklerimi iletiyorum. Amerika’nın bu olaydan daha güçlü çıkmasını diliyorum” dedi.
NATO
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Trump’a yönelik saldırıyı kınadığını belirterek, “Eski Başkan Trump’a yönelik suikast girişimi karşısında şok oldum. Kendisine acil şifalar diliyorum ve düşüncelerim saldırıdan etkilenenlerle birlikte. Bu saldırıyı kınıyorum. Siyasi şiddetin demokrasilerimizde yeri yoktur. NATO Müttefikleri özgürlüğümüzü ve değerlerimizi savunmak için bir arada durmaktadır” dedi.
AVRUPA BİRLİĞİ
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, X hesabından yaptığı paylaşımda, Trump’ın uğradığı saldırı karşısında şoke olduğunu ifade etti.
“Siyasi temsilcilere yönelik kabul edilemez şiddet eylemlerine bir kez daha tanık olunduğunu” kaydeden Borrell, Trump’a yönelik suikast girişimini “şiddetle kınadığını” belirtti.
]]>Sağ kulağından yaralanan Trump’ın, sağlık durumunun iyi olduğu bildirilmişti.
Olayda, mitinge katılanlardan 1 kişi de hayatını kaybetmişti.

ABD Gizli Servisi, şüpheli bir saldırganın, miting alanının dışındaki yüksek bir yerden kürsünün bulunduğu noktaya birçok kez ateş ettiğini açıklamıştı.
ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI), saldırıyı suikast girişimi olarak tanımlamıştı.

DÜNYADAN PEŞ PEŞE TEPKİLER
JAPONYA
Japonya Başbakanı Kişida Fumio, ABD’deki seçim kampanyası sırasında eski Başkan Donald Trump’ın saldırıya uğraması sonrası “demokrasiye meydan okuyan şiddete karşı durma” çağrısı yaptı.
Başbakan Kişida, sosyal medya hesabı X üzerinden yayımladığı mesajında, “Demokrasiye meydan okuyan her türlü şiddete karşı kararlı bir şekilde durmalıyız. Eski Başkan Trump’ın hızlı bir şekilde iyileşmesi için dua ediyorum” dedi.
İktidardaki Liberal Demokrat Parti (LDP) Genel Sekreter Vekili ve eski Savunma Bakanı Inada Tomomi ise açıklamasında, siyasetçilere yönelik protesto ve muhalefetin “daha radikal hale geldiğini hissettiğini” söyledi.
Japonya’da Temmuz 2022’de eski Başbakan Abe Şinzo’nun da seçim kampanyasında suikasta kurban gitmesini anımsatan Inada, “Söylem alanı radikalleşti. ‘Ne istersen yapabileceğin’ bir vaziyet oluşması durumunda seçimlerin adaleti ve güvenliği tehlikeye girecek. Böyle olursa demokrasinin kendisi korunamaz.” ifadesini kullandı.
İNGİLTERE
İngiltere Başbakanı Keir Starmer, “Başkan Trump’ın mitingindeki şok edici sahneler karşısında dehşete düştüm. Kendisine ve ailesine en iyi dileklerimizi iletiyoruz.” dedi.
İngiltere Başbakanı Keir Starmer de sosyal medya hesabından saldırıya tepki gösterdi. Starmer paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
“Başkan Trump’ın mitingindeki şok edici sahneler karşısında dehşete düştüm ve kendisine ve ailesine en iyi dileklerimizi iletiyoruz.
Siyasi şiddetin hiçbir türünün toplumlarımızda yeri yoktur ve düşüncelerim bu saldırının tüm kurbanlarıyla birliktedir.”
İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy de “Birleşik Krallık hükümeti her türlü siyasi şiddeti en güçlü şekilde kınamaktadır. Pensilvanya’daki şok edici gelişmeleri izlerken, düşüncelerimiz ve en iyi dileklerimiz Başkan Trump’ın yanı sıra tüm kurbanlar ve aileleriyle birliktedir.” dedi.
MEKSİKA
Meksika Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador, Trump’a yapılan saldırıya X hesabından tepki göstererek, “Nasıl olursa olsun, eski Başkan Donald Trump’ın başına gelenleri kınıyoruz. Şiddet mantıksız ve insanlık dışıdır.” ifadesini kullandı.
2 Haziran’daki seçimi kazanan Meksika’nın seçilmiş ilk kadın Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum da saldırıyı kınayarak, “Eski Başkan Donald Trump’ın iyi olduğunu bilmek sevindirici. Bu saldırıyı kınadığımızı ve her türlü siyasi şiddeti reddettiğimizi bir kez daha yineliyoruz. Barış ve demokrasi her zaman tek seçenek olmalı.” değerlendirmesinde bulundu.
VENEZUELA
Venezuela’da seçim mitingi sırasında, Trump’a yapılan saldırının haberini alan Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Trump’a yönelik saldırıyı “şiddetle” kınadıklarını dile getirerek, “Trump’ın kısa zamanda iyileşmesini diliyorum. Tanrı Amerikan halkına huzur ve sükunet versin.” diye konuştu.
Bolivya Devlet Başkanı Luis Arce de sosyal medya hesabından Pensilvanya’daki saldırıyı kınayarak, “Derin ideolojik ve politik farklılıklarımıza rağmen, nereden gelirse gelsin şiddet her zaman herkes tarafından kınanmalı.” ifadesini kullandı.
Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, X hesabındaki açıklamasında, şiddetin her türlüsünü kınadıklarını belirtti.
Küba’nın 65 yıldır saldırıların ve terörizmin kurbanı olduğunu hatırlatan Canel, “Silah ticareti ve ABD’deki politik şiddetin tırmanması, bu tür olaylara yol açmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.
BREZİLYA
Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva ise X hesabından saldırıya tepki göstererek, “Eski Başkan Donald Trump’a yönelik saldırı herkes tarafından şiddetle kınanmalı. Bugün gördüklerimiz kabul edilemez.” dedi.
Ekvador Devlet Başkanı Daniel Noboa, sosyal medya hesabındaki paylaşımında, Trump ile dayanışma içerisinde olduğunu kaydetti.
Uruguay Devlet Başkanı Luis Alberto Lacalle de X hesabındaki açıklamasında, şiddettin her türlüsünü reddettiklerini, Trump ve ABD halkıyla dayanışma içerisinde olduklarını söyledi.
PARAGUAY
– “Son olaylardan derin üzüntü duyuyoruz”
Paraguay Devlet Başkanı Santiago Pena, sosyal medya hesabından kınama mesajı yayımlayarak, “Tüm şiddet eylemlerini en güçlü şekilde kınıyoruz. Eski Başkan Donald Trump ile dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyor ve son olaylardan derin üzüntü duyuyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
Sağ kulağından yaralanan Trump’ın, sağlık durumunun iyi olduğu bildirilmişti.
Olayda, mitinge katılanlardan 1 kişi de hayatını kaybetmişti.

ABD Gizli Servisi, şüpheli bir saldırganın, miting alanının dışındaki yüksek bir yerden kürsünün bulunduğu noktaya birçok kez ateş ettiğini açıklamıştı.
ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI), saldırıyı suikast girişimi olarak tanımlamıştı.

DÜNYADAN PEŞ PEŞE TEPKİLER
JAPONYA
Japonya Başbakanı Kişida Fumio, ABD’deki seçim kampanyası sırasında eski Başkan Donald Trump’ın saldırıya uğraması sonrası “demokrasiye meydan okuyan şiddete karşı durma” çağrısı yaptı.
Başbakan Kişida, sosyal medya hesabı X üzerinden yayımladığı mesajında, “Demokrasiye meydan okuyan her türlü şiddete karşı kararlı bir şekilde durmalıyız. Eski Başkan Trump’ın hızlı bir şekilde iyileşmesi için dua ediyorum” dedi.
İktidardaki Liberal Demokrat Parti (LDP) Genel Sekreter Vekili ve eski Savunma Bakanı Inada Tomomi ise açıklamasında, siyasetçilere yönelik protesto ve muhalefetin “daha radikal hale geldiğini hissettiğini” söyledi.
Japonya’da Temmuz 2022’de eski Başbakan Abe Şinzo’nun da seçim kampanyasında suikasta kurban gitmesini anımsatan Inada, “Söylem alanı radikalleşti. ‘Ne istersen yapabileceğin’ bir vaziyet oluşması durumunda seçimlerin adaleti ve güvenliği tehlikeye girecek. Böyle olursa demokrasinin kendisi korunamaz.” ifadesini kullandı.
İNGİLTERE
İngiltere Başbakanı Keir Starmer, “Başkan Trump’ın mitingindeki şok edici sahneler karşısında dehşete düştüm. Kendisine ve ailesine en iyi dileklerimizi iletiyoruz.” dedi.
İngiltere Başbakanı Keir Starmer de sosyal medya hesabından saldırıya tepki gösterdi. Starmer paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
“Başkan Trump’ın mitingindeki şok edici sahneler karşısında dehşete düştüm ve kendisine ve ailesine en iyi dileklerimizi iletiyoruz.
Siyasi şiddetin hiçbir türünün toplumlarımızda yeri yoktur ve düşüncelerim bu saldırının tüm kurbanlarıyla birliktedir.”
İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy de “Birleşik Krallık hükümeti her türlü siyasi şiddeti en güçlü şekilde kınamaktadır. Pensilvanya’daki şok edici gelişmeleri izlerken, düşüncelerimiz ve en iyi dileklerimiz Başkan Trump’ın yanı sıra tüm kurbanlar ve aileleriyle birliktedir.” dedi.
MEKSİKA
Meksika Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador, Trump’a yapılan saldırıya X hesabından tepki göstererek, “Nasıl olursa olsun, eski Başkan Donald Trump’ın başına gelenleri kınıyoruz. Şiddet mantıksız ve insanlık dışıdır.” ifadesini kullandı.
2 Haziran’daki seçimi kazanan Meksika’nın seçilmiş ilk kadın Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum da saldırıyı kınayarak, “Eski Başkan Donald Trump’ın iyi olduğunu bilmek sevindirici. Bu saldırıyı kınadığımızı ve her türlü siyasi şiddeti reddettiğimizi bir kez daha yineliyoruz. Barış ve demokrasi her zaman tek seçenek olmalı.” değerlendirmesinde bulundu.
VENEZUELA
Venezuela’da seçim mitingi sırasında, Trump’a yapılan saldırının haberini alan Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Trump’a yönelik saldırıyı “şiddetle” kınadıklarını dile getirerek, “Trump’ın kısa zamanda iyileşmesini diliyorum. Tanrı Amerikan halkına huzur ve sükunet versin.” diye konuştu.
Bolivya Devlet Başkanı Luis Arce de sosyal medya hesabından Pensilvanya’daki saldırıyı kınayarak, “Derin ideolojik ve politik farklılıklarımıza rağmen, nereden gelirse gelsin şiddet her zaman herkes tarafından kınanmalı.” ifadesini kullandı.
Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, X hesabındaki açıklamasında, şiddetin her türlüsünü kınadıklarını belirtti.
Küba’nın 65 yıldır saldırıların ve terörizmin kurbanı olduğunu hatırlatan Canel, “Silah ticareti ve ABD’deki politik şiddetin tırmanması, bu tür olaylara yol açmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.
BREZİLYA
Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva ise X hesabından saldırıya tepki göstererek, “Eski Başkan Donald Trump’a yönelik saldırı herkes tarafından şiddetle kınanmalı. Bugün gördüklerimiz kabul edilemez.” dedi.
Ekvador Devlet Başkanı Daniel Noboa, sosyal medya hesabındaki paylaşımında, Trump ile dayanışma içerisinde olduğunu kaydetti.
Uruguay Devlet Başkanı Luis Alberto Lacalle de X hesabındaki açıklamasında, şiddettin her türlüsünü reddettiklerini, Trump ve ABD halkıyla dayanışma içerisinde olduklarını söyledi.
PARAGUAY
– “Son olaylardan derin üzüntü duyuyoruz”
Paraguay Devlet Başkanı Santiago Pena, sosyal medya hesabından kınama mesajı yayımlayarak, “Tüm şiddet eylemlerini en güçlü şekilde kınıyoruz. Eski Başkan Donald Trump ile dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyor ve son olaylardan derin üzüntü duyuyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
5 Kasım’daki başkanlık seçimlerindeki aday adaylarından eski Başkan Trump, Pennsylvania’daki mitinginde konuştuğu sırada kürsüde silahlı saldırıya uğradı.

Trump, saldırıda kulağından yaralanırken 20 yaşında olduğu belirtilen saldırgan öldürüldü, mitingde bulunan 1 kişi hayatını kaybetti.
ABD’DE 4 BAŞKAN SUİKAST SONUCU HAYATINI KAYBETTİ
Eski ABD Başkanı Abraham Lincoln, 14 Nisan 1865’te eşi Mary Todd Lincoln ile Washington’da “Amerikalı Kuzenimiz” adlı komedi oyununun özel bir gösterimine katıldıkları sırada suikasta uğradı.
Saldırıdan bir gün sonra hayatını kaybeden Lincoln, öldürülen ilk ABD başkanı oldu.
Suikasttan iki yıl önce İç Savaş sırasında Lincoln, Konfederasyon içindeki kölelere özgürlük tanıyan Özgürlük Bildirgesi’ni yayınlarken, siyahların haklarına verdiği destek öldürülme sebebi olarak gösterildi.
ABD’de suikasta kurban giden ikinci başkan ise 2 Temmuz 1881’de James Garfield oldu.
Garfield, görevinin 6. ayında silahlı saldırıya uğradı.
Ülkede üçüncü suikast ise 6 Eylül 1901’de 25. ADB Başkanı William MCKinley’e yapıldı.
MCKinley, New York’ta yaptığı bir konuşmanın ardından insanlarla tokalaşırken vuruldu.
ABD’de ölümle sonuçlanan son suikast ise Kasım 1963’te 25. ABD Başkanı John F. Kennedy’ye düzenlendi.

Kennedy, eşi Jacqueline Kennedy ile birlikte Dallas’ı ziyareti sırada silahlı saldırıya uğradı.
Hastaneye kaldırılan Kennedy kısa bir süre sonra hayatını kaybetti.
ABD ESKİ BAŞKANLARI SALDIRIDAN KURTULDU
ABD’de eski başkanlar, ikinci dönemi için yürüttüğü kampanyalarda hedef haline gelirken, Eski ABD Başkanı Theodore Roosevelt, ikinci kez aday olduğu seçim kampanyası sırasında 14 Ekim 1912’de kurşunların hedefi oldu.
Roosevelt, Milwaukee’deki bir mitingde göğsünden vurulduğu bu saldırıyı yaralı atlattı.
5 Eylül 1975’e gelindiğinde suikastların hedefi bu sefer 38. ABD Başkanı Gerald Ford oldu.
Ford, aynı yıl birkaç hafta içinde iki suikast girişimine maruz kalırken bunları yara almadan atlattı.
İlk suikast girişiminde Ford, saldırganın silahının ateşlenmemesi sonucu kurtulurken 22 Eylül’de ise San Francisco’da bir otelin dışında kadın saldırganın ıskalaması sonucu kurşunların hedefi olmaktan kurtuldu.
40. ABD Başkanı Ronald Reagan ise Mart 1981’de başkent Washington bir konuşmasından çıkıp konvoyuna doğru yürürken uğradığı silahlı saldırı sonucu yaralandı.
Ülkenin 43. Başkanı George W. Bush’a ise 2005’te Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili ile Tiflis’te katıldığı bir mitingde konuşması esnasında el bombası atıldı. El bombasının pimi, mendil çok sıkı sarılı olduğundan takılı kalınca bomba infilak etmedi.
ABD BAŞKAN ADAYLARI SALDIRILARIN HEDEFİNDE
Silahlı şiddet olaylarının sıklıkla gerçekleştiği ABD’de, başkanların yanı sıra başkan adayları da suikast ve saldırıların hedefi oldu.
Eski Adalet Bakanı ve demokratların başkan adayı Robert F. Kennedy, 1968 Kaliforniya ön seçimlerini kazanması dolayısıyla yaptığı zafer konuşmasından birkaç dakika sonra Los Angeles’ta gerçekleştirilen silahlı saldırıda öldürüldü.
Kennedy, New York’tan ABD senatörü ve 5 yıl önce suikasta kurban giden Başkan John F. Kennedy’nin kardeşiydi.
1972’de ise bu sefer silahlı saldırının hedefi eski Alabama Valisi ve başkan aday adaylarından George Wallace oldu.
Maryland’de bir seçim kampanyası sırasında uğradığı saldırı sonucu Wallace’ın belden aşağısı felç kaldı.
]]>Irak Dışişleri Bakanı Fuat Hüseyin, NATO Zirvesi çerçevesinde bulunduğu ABD’nin başkenti Washington’da el-Hurra kanalına röportaj verdi.

TÜRKİYE VE SURİYE HEYETLERİ BAĞDAT’TA BİR ARAYA GELECEK
Bakan Hüseyin, Suriye krizini görüşmek üzere yakın zamanda Irak’ın başkenti Bağdat’ta Suriyeli ve Türk yetkililerin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirileceğini ifade etti.
Irak’ın Ankara ile Şam arasında arabuluculuk girişimi olduğunu belirten Hüseyin, Washington’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile konuyu ele aldığını söyledi.

TOPLANTI TARİHİ HENÜZ NETLEŞMEDİ
Irak’ın aynı zamanda Suriye tarafıyla da görüştüğünü kaydeden Hüseyin, iki ülke yetkililerinin hazır bulunacağı toplantının tarihine dair bilgi vermedi. Hüseyin, ülkesinin bölgenin istikrarı için dost ve müttefik ülkelerle iletişimde olduğunu vurguladı.

SURİYE’DEN JET HIZINDA YANIT: 2011 ÖNCESİNE GERİ DÖNÜLMELİ
Suriye Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığı da konuya dair açıklamada bulundu. Bakanlıktan yapılan açıklamada normalleşmenin iki ülkenin ve halkının ortak çıkarlarına hizmet ettiğinin vurgulayarak,
‘NORMALLEŞME İKİ ÜLKENİN ÇIKARINA HİZMET ETMEKTEDİR’
“Aynı bağlamda Suriye, Suriye-Türkiye ilişkilerini düzeltmeye yönelik girişimleri göz önünde bulundurdu. Bu girişimlerin sonucunun medyanın bir hedefi olmadığına inanıyor. Aksine, mevcut gerçeklere dayanan ve iki ülke arasındaki ilişkiyi yönlendiren, temeli egemenliğe, bağımsızlığa ve toprak bütünlüğüne saygı olan belirli ilkelere dayanan amaca yönelik bir yoldur. Kendi güvenliklerini ve istikrarlarını tehdit eden her şeyle yüzleşmenin yanı sıra, iki ülkenin ve iki halkın ortak çıkarlarına hizmet etmektedir.” ifadeleri kullanıldı.

TERÖR ÖRGÜTLERİYLE ORTAK MÜCADELE VURGUSU
Bakanlık, “Suriye Arap Cumhuriyeti, iki ülke arasındaki ilişkilerin normal durumuna dönmesiyle temsil edilen arzu edilen sonuçlara ulaşılmasını sağlamak için bu konudaki her türlü girişimin açık temeller üzerine inşa edilmesi gerektiğini vurguluyor” açıklamasında bulunan Bakanlık, “Bu temellerin başında yasadışı olarak bulunan güçlerin Suriye topraklarından çekilmesi ve sadece Suriye’nin değil, Türkiye’nin güvenliğini de tehdit eden terör örgütleriyle mücadele gelmektedir.” ifadelerini sözlerine ekledi.
Açıklamada, “Suriye-Türkiye ilişkilerine ilişkin pozisyon ve açıklamaların devam ettiği bir dönemde, Suriye Arap Cumhuriyeti, gerçekler ve olayların kanıtladığı üzere, bir yandan halklar ile diğer yandan Suriye’ye ve ülkelerine zarar veren hükümetlerin politika ve uygulamaları arasında net bir ayrım yapmak konusunda her zaman istekli olduğunu hatırlatmak ister.

Suriye, ülkelerin çıkarlarının çatışma veya düşmanlığa değil, aralarındaki sağlam ilişkilere dayandığına dair katı bir inanca dayanıyordu ve hala da öyle. Buna dayanarak Suriye, kendisi ve bu ülkeler arasındaki ilişkileri geliştirmek için ortaya konan çeşitli girişimlere olumlu yaklaşma konusunda istekliydi.
‘İKİ ÜLKE ARASINDAKİ NORMAL İLİŞKİNİN GERİ DÖNÜŞÜ, 2011 ÖNCESİNDEKİ DURUMA GERİ DÖNÜŞE DAYANIYOR’
Suriye Arap Cumhuriyeti, Suriye-Türkiye ilişkilerinin düzeltilmesi için samimi çaba gösteren kardeş ve dost ülkelere teşekkür ve takdirlerini ifade ederken, iki ülke arasındaki normal ilişkinin geri dönüşünün, iki ülkenin güvenlik, emniyet ve istikrarının temeli olan 2011 öncesindeki durumun geri dönüşüne dayandığını vurguluyor.” denildi.

“SONUNDA YARGILANACAK OLAN İSRAİL DEVLETİ OLACAK”
Başbakan Binyamin Netanyahu da dahil olmak üzere pek çok İsrailli yetkili hakkında “tutuklama kararı” çıkartılacağını öngördüğünü belirten Olmert, “Ancak sonunda yargılanacak olan İsrail devleti olacak.” dedi.

“HAKKINIZDA TUTUKLAMA KARARI ÇIKARILACAĞI GÜN YAKLAŞIYOR”
Olmert, “İsrail’in, hükümet desteğiyle, Batı Şeria’da her gün işlediği ve sizin (Netanyahu) de kasıtlı olarak göz yumduğunuz suçlardan dolayı hakkınızda tutuklama kararı çıkarılacağı gün yaklaşıyor.” ifadesini kullandı.

“NETANYAHU VE ORDU KOMUTANLARI TÜM BU SUÇLARDAN HABERDAR”
“Arap düşmanı İsrail vatandaşlarının” Batı Şeria’da her gün Filistinlileri evlerinden, topraklarından kovmak niyetiyle suç işlediğini belirten Olmert, Netanyahu ve ordu komutanlarının bütün bu gelişmelerden haberdar olduğunu vurguladı.

“İSRAİL’E CİDDİ VE ACI VERİCİ YAPTIRIMLAR UYGULANACAK”
Batı Şeria’da işlenen suçlara ilişkin Netanyahu ve hükümet üyelerine uyarılarda bulunan Olmert, söz konusu suçlara sessiz kalmaya devam edildiği takdirde “İsrail’e ciddi ve acı verici yaptırımlar uygulanacak ve iyi bir savunmamız olmayacak.” dedi.

“SİZİ SAVUNABİLECEK TEK BİR KİŞİ BİLE BULUNAMAYACAK”
Olmert, konuştuğu bir kaç ordu yetkilisinin dahi Batı Şeria’da yapılanlardan utandığını vurgulayarak, “Sayın Başbakan, bu suçlamalar size yöneltildiğinde, aramızda veya bizi destekleyen uluslararası arenada sizi savunabilecek vicdan sahibi tek bir kişi bile bulunamayacak.” değerlendirmesinde bulundu.
Eski Başbakan Olmert, masum insanlara saldıran, yağmalayan, yok eden, yakan ve öldüren yasa dışı yerleşimcilere ilişkin raporlardan herkesin haberdar olduğunu da belirtti.

Söz konusu suçları işleyen İsraillilerden çok azının cezalandırıldığını vurgulayan Olmert, “(Ulusal Güvenlik Bakanı) Ben-Gvir’in polis memurları tarafından yere atılan, dövülen ve aşağılanan protestocuların sayısından kesinlikle daha az” olduğunu vurguladı.

“HÜKÜMETİ BİR “ZORBA GİBİ KONTROL EDEN TİKTOK BAKANI BEN-GVIR”
İşlenen suçların hiçbirinin ülkenin en üst düzey liderlerinin desteği olmaksızın gerçekleşemeyeceğini belirten Olmert, bu isimlerden ilkinin ve en önemlisinin hükümeti bir “zorba gibi kontrol eden TikTok bakanı Itamar Ben-Gvir” olduğunu kaydetti.
Olmert, aşırı sağcı Bezalel Smotrich’in de yasa dışı Yahudi işgalcilerin Gazze Şeridi’ne ve Lübnan’ın güneyine yerleşmesini desteklediğini hatırlattı.

UAD, İSRAİL’İN FİLİSTİN’İ İŞGALİNİN HUKUKI SONUÇLARINA İLİŞKİN GÖRÜŞÜNÜ AÇIKLAYACAK
Uluslararası Adalet Divanı (UAD), İsrail’in, işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin kararını 19 Temmuz Cuma günü açıklayacağını bildirmişti.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 30 Aralık 2022 tarihli kararında UAD’ye, Divan Statüsü’nün 65. maddesine dayanarak 1967’deki savaştan bu yana İsrail’in Filistin’deki işgalinin hukuki neticelerine ilişkin iki soru yöneltmişti.

NETANYAHU İÇİN YAKALAMA KARARI BAŞVURUSU
Ayrıca Gazze’de işlenen suçlara ilişkin Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han, 20 Mayıs’ta, Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında “yakalama kararı” başvurusunda bulunduğunu açıklamıştı.
Han, Netanyahu ve Gallant’ın 8 Ekim 2023’ten itibaren Gazze Şeridi’nde “savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan cezai sorumluluk taşıdığına inanmak için makul gerekçeler bulunduğunu” bildirmişti.

Roma Statüsü’nün ilgili maddelerinin ihlal edildiğine dikkati çeken Han, İsrailli yetkililere yöneltilen suçlar arasında “savaş suçu olarak sivillerin aç bırakılması”, “kasten büyük acılara veya vücutta ya da sağlıkta ciddi yaralanmalara neden olmak” ve “savaş suçu olarak zalimce muamelenin” yer aldığını kaydetmişti.

Tarihi zirve kapsamında gerçekleştirdiği ikili görüşmeleri ve alınan kararları değerlendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan önemli açıklamalarda bulundu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın basın mensuplarına yaptığı açıklamalardan öne çıkan başlıklar şu şekilde;
“NATO Zirvesi öncesinde Şanghay İşbirliği Örgütü Devlet Başkanları Zirvesi’ndeydiniz. Türkiye’nin üye olma talebini de ifade ettiniz. Batı basınına baktığımızda da NATO üyesi ülkelerin liderleri arasında “Putin ile görüşebilen, tek lider” olarak sizi tanımladılar ve yorumladılar. Dolayısıyla Türkiye tam bir denge merkezinde görülüyor. Biraz önce de Tahıl Koridoru’yla ilgili yeni çalışmaları, Rusya-Ukrayna meselesindeki son durumu ifade ettiniz. Türkiye bu açıdan uluslararası politika bakımından da önümüzdeki bu netameli süreç bakımından da nasıl bir denge politikası yürütüyor?”
‘RUSYA, ÇİN VE BELARUS’LA MÜNASEBETLERİMİZİ DEVAM ETTİRİYORUZ’
Gerek Rusya, gerek Çin, hatta Belarus’la kırmadan, dökmeden münasebetlerimizi devam ettiriyoruz. Şanghay İşbirliği Teşkilatı Zirvesi’nde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile çok samimi bir havada görüştük.

Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin’le de, Belarus Devlet Başkanı Sayın Lukaşenko ile de güzel görüşmelerimiz oldu. Bütün bu temasların bana göre getirisi er veya geç olacak. Bunu göreceğiz.
Bu arada bakan arkadaşlarımızın da görüşmeleri gerçekleşti. Partimizin üst düzey yönetimi Çin’deydi. Çin’de iktidar partisiyle üst düzey çok verimli görüşmeler yaptılar. Bu görüşmelerle ilgili arkadaşlarım bana brifing verdiklerinde “kendilerine çok üst düzey muamelesi yaptıkları.” aktardılar.
ÇİN LİDERİ Şİ CİNPİNG’DEN, BAŞKAN ERDOĞAN’A DAVET
Bu denli güzel ve başarılı bir ziyareti arkadaşlarımız gerçekleştirdi. Arkasından da biz Sayın Şi Cinping ile Astana’da bir araya geldik.
Onunla bu şekilde görüşmelerimizi yaptık. Kendisi bizi yeniden Çin’e davet etti. Ben de kendisini ülkemize davet ettim. “Önümüzdeki yıl iade-i ziyaretimi yapayım.” dedi. Bu şekilde de aramızdaki gerek siyasi, gerek ticari bütün bunları görüşme fırsatını da yakaladık.

Şimdi büyük ihtimalle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısından sonra bizim bir Çin ziyaretimiz olabilir. Ama 2025’te de inanıyorum ki Sayın Şi Cinping, bize iade-i ziyaretini yapacaktır.
‘BATI, UKRAYNA’DA BEKLEDİKLERİ NETİCEYİ HENÜZ ALABİLMİŞ DEĞİL’
Rusya-Ukrayna savaşı ve Batılı ülkelerin Rusya üzerinde uyguladıkları baskılara da değinen Erdoğan, “Dünya süratle bir değişim yaşıyor. Bu hızlı değişim içerisinde güçler özellikle büyük rol oynuyor. Güçlü olanların cirit attığı bir dünya düzeni ile karşı karşıyayız. Mesela Rusya, Çin ile dayanışma içinde. Bu durum Batı’yı ciddi manada rahatsız ediyor.
Batı, Ukrayna’ya gerek parasal, gerekse ayni noktada bütün imkanlarıyla, silah, mühimmat dahil her türlü desteği veriyor. Bütün bu desteklere rağmen şu anda Ukrayna’da bekledikleri neticeyi henüz alabilmiş değiller.
‘BİZ HEM RUSYA HEM UKRAYNA İLE İLETİŞİM HALİNDEYİZ’
Bu noktada en büyük güvenceleri NATO’nun varlığı. NATO büyük bir güç ve onları biraz rahatlatıyor. Bu Batılı ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri geliyor.

Amerika’nın yanında Almanya, Fransa, İngiltere gibi Batı ülkeleri yer alıyor. Böylece bu güç takviye oluyor. Bu takviyeye rağmen büyük güç rekabetinde arzu ettikleri neticeyi elde edemeyişleri bu ülkeleri ister istemez belli bir noktaya taşıyor.
‘TAHIL KORİDORUNU BİZ YENİDEN AÇALIM DİYORUZ, RUSYA VE UKRAYNA İLE GÖRÜŞÜYORUZ’
Burada Türkiye olarak bizim konumumuz ise farklı. Biz, hem Rusya hem Ukrayna ile iletişim halindeyiz. Bunu yaparken de mümkün olduğunca adilane yaklaşmanın gayreti içerisindeyiz.
Bu durum zaman zaman Rusya’yı da Ukrayna’yı da rahatsız edebiliyor. Ama biz diyoruz ki, “Her ikiniz hem bize komşusunuz, geçmişten bu yana aramızda ciddi münasebetlerimiz var. Örneğin Karadeniz Tahıl Koridorunda adil bir adım attık. Rusya’nın da Ukrayna’nın da taleplerini karşıladık. “Batı’ya bu tahıl koridorundan aldıklarınızdan verin ama bunun yanında Afrika’ya da verin, Türkiye olarak siz de alın.” dediler.

Biz de bunu elimizden geldiğince yapmaya çalıştık. Şimdi diyoruz ki; tahıl koridorunu biz yeniden açalım. Şimdi bunun görüşmelerini hem Rusya hem Ukrayna’yla yapıyoruz. Henüz bu konuda bir netice alamadık.
Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin’le son görüşmem bunun üzerindeydi. NATO Zirvesinde Ukrayna Devlet Başkanı Sayın Zelenski ile yine bu konuları görüştük. Ukrayna tarafıyla da tahıl koridorunu çalıştırmak istiyoruz. Temenni ederim ki bu koridoru yeniden işletmeye başlarız.

‘3. DÜNYA SAVAŞI RİSKİ GÖRMÜYORUM’
Dünyanın dört bir yanında patlak veren savaşlar nedeniyle son yıllarda tüm dünyada sıkça dile getirilmeye başlayan olası 3. Dünya Savaşı riskine yönelik kendisine yöneltilen, “: 3. Dünya Savaşı riski hiç olmadığı kadar sık belirtilmeye başlandı. Siz son 2 büyük uluslararası zirveye katıldığınız. Şangay Zirvesi, sonrasında NATO Zirvesi. Bu iki zirvenin sonunda bu riskin yüksek olduğunu görüyor musunuz? Böyle bir kaygınız var mı?” sorusunu yanıtlayan Erdoğan, savaştan çok barışı konuşmalıyız diyerek şunları söyledi:

Doğrusu ben görmüyorum, görmek de istemiyorum. Dünyayı bundan önce savaşa sürükleyen gerekçeleri ve alınmayan önlemleri düşündüğümüzde bugün o hatalara düşmemeye özen göstermenin gerektiği ortadadır.
Savaştan çok barışı söylemeli, barışı konuşmalıyız. Attığımız her adımı gerilim değil barış için atmalı, planlarımızı barışı sağlamak ve kalıcı hale getirmek üzere yapmalıyız.
Bütün ülkelerin gerilim değil, barış ve huzur iklimini inşa edecek çabaları hayata geçirmesi gerekiyor.
‘BAZI EVLER TAMAMEN YANMIŞ’
AA’nın aktardığına göre, Gazze’deki Sivil Savunma Birimi Sözcüsü Mahmud Basal yaptığı yazılı açıklamada, İsrail ordusunun Tel El Hava Mahallesi’nin sanayi bölgesinden ve Hasta Dostları Hastanesi’nden Tel El Hava’nın güneyine doğru geri çekildiğini söyledi. Basal, sivil savunma ekiplerinin Tel El Hava ve sanayi bölgesinde Filistinlilerin yakılmış cesetlerini bulduğunu ve bazı evlerin tamamen yandığını belirtti.
Sivil Savunma Sözcüsü, açıklamasında, Tel El Hava Mahallesi ile sanayi bölgesinden sürekli imdat çağrıları aldıklarını kaydederek, “Sanayi bölgesindeki ara sokaklarda ve evlerin içinde onlarca Filistinlinin cesedi bulundu” ifadelerine yer verdi.
El-Ehli Baptist Hastanesi’nden AA’ya verilen bilgilere göre ise Tel El Hava Mahallesi’nin çeşitli bölgelerinde 56 Filistinlinin cesedine ulaşıldığı kaydedildi. Gazze’deki hükümetin Medya Ofisi’nden yapılan açıklamada ise “İsrail’in Tel El Hava Mahallesi’nde gerçekleştirdiği katliamlara ilişkin bilgiler var” ifadeleri kullanıldı.
ICRC: GÜNDE 500 İLA 2 BİN 500 TELEFON ALIYORUZ
ICRC ise Gazze’deki duruma ilişkin açıklama yaparak 7 Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 6 bin 400 Filistinlinin kendilerine kayıp olarak bildirildiğini duyurdu.
The Guardian’ın haberine göre, bu kişilerin çoğunun enkaz altında olduğuna ya da kimlik tespiti olmadan gömüldüğüne inanılıyor. Bazı kayıpların İsrail tarafından gözaltına alındığı düşünülürken bazıları ile ise iletişim kurulamadığı değerlendiriliyor. ICRC, nisan ayından bu yana kendilerine bildirilen yeni kayıp vakalarından yaklaşık 1100’ünün halen bulunamadığını kaydetti. ICRC Sözcüsü Sarah Davies, “Her hafta yardım hattımıza 500 ile 2 bin 500 çağrı geliyor; bunların çoğu kayıpların aile üyelerinden” dedi.
‘SALDIRI YA DA TAHLİYE EMRİ OLDUĞUDA DAHA ÇOK TELEFON ALIYORUZ’
Alınan çağrı ve taleplerin Gazze’deki duruma göre değişiklik gösterdiğini anlatan Davies, yüksek sayıda insanın yaşadığı yerlere yönelik saldırılar olduğunda ya da İsrail tarafından tahliye emirleri verildiğinde yardım hattına daha fazla telefon geldiğini söyledi. Davies, “Maalesef bunun gibi kaotik durumlarda insanlar kolayca birbirinden ayrılabiliyor. İnsanlar panikliyor, bazen karanlık oluyor, görmek zorlaşıyor; eğer yakınlarda patlamalar olursa, yakınlarındaki insanlar kaçıyor ve birbirini kaybediyor” diye konuştu.
Davies, insanlar yaralanıp ambulansla hastaneye kaldırıldığında aile üyelerinin yakınlarının hangi hastanede olduğunu her zaman bilemediğini belirterek, “İnsanlar telefonlarını kaybedebiliyor, iletişim kopabiliyor, SIM kartlar değişiyor. İnsanların savaş alanında birbirinden ayrılması için tarifsiz sebepler var” değerlendirmesinde bulundu.
BM: BİR ÇOCUK NESLİNİ TAMAMEN KAYBETMENİN EŞİĞİNDEYİZ
Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) İletişim Direktörü Juliette Touma, İsrail saldırıları altındaki Gazze’de bir çocuk neslinin tamamını kaybetmenin eşiğinde olduklarını duyurdu.
BM Cenevre Ofisinin resmi X (eski adıyla Twitter) hesabından paylaşılan videoda, Touma, İsrail saldırıları altındaki Gazze’de çocukların durumuna ilişkin bilgi verdi. İsrail saldırılarının başladığı günden bu yana en az 600 bin çocuğun okula gidemediğini belirten Touma, pek çok okulun kapandığını, UNRWA okullarının ise sığınma yerlerine dönüştürüldüğünü kaydetti. Touma, “Bu demek oluyor ki, eğer bu savaş devam ederse bir çocuk neslinin tamamını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız” dedi.
Çocukların okuldan uzak kalma süresinin eğitimdeki kayıplarının telafisini zorlaştıracağının altını çizen Touma, son olarak çocuklar için ateşkes yapılması çağrısında bulundu.
KDP lideri Mesut Barzani, 3 Temmuz’da Bağdat’ı ziyaret etti. Altı yıl aradan sonra gerçekleşen ziyaret, bölge için oldukça kritik bir adım olarak yorumlandı. Barzani’nin görüşmesinde Şii siyasi liderlerin yanı sıra Sünni ve Türkmen toplumunun temsilcileriyle bir araya gelmesi de dikkat çekiciydi.
KDP ile İran hükümetine yakın mevcut Irak yönetiminin bir araya gelmesi jeopolitik açıdan yeni gelişmelerin kapısını aralayabilir. Irak’taki mevcut iç siyasi çekişme ve çatışmaların sona erdirilmesi için yeni bir adım atılması bölge istikrarı için oldukça önemli. Zira bölgedeki DEAŞ ve PKK terör örgütleri çatışmalardan besleniyor ve saldırılarını oluşan otorite boşluklarından faydalanarak artırabiliyor. Bu kapsamda Ankara’nın Bağdat ile müşterek hareket etme kararının ardından Kuzey Irak’taki operasyonlarını hızlandırması da dikkat çekici bir gelişme.
Türkiye ile iyi ilişkilere sahip KDP’nin de bu bağlamda Bağdat’a yakınlaşması başta güvenlik konusu olmak üzere birçok noktada fırsatlar oluşturabilir. Görüşmede memur maaşlarından petrol ihracatına kadar geniş ve bürokratik konuların ele alınması da tarafların istikrar arzusunu yansıtan cinsten.
İran’da Mesud Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte, önümüzdeki dönemde İran-KDP yakınlaşmasının da mümkün olduğu değerlendirmeleri yapılıyor. Zira Pezeşkiyan, İran’ın etkin olduğu Irak’ta yeni bir çatışma alanı yaratılmamasından yana. Tahran ilerleyen dönemde Süleymaniye’deki Talabani yönetimine verdiği desteği azaltarak, Kürt bölgesinin meşru yönetimini KDP olarak tanıyabilir. Nitekim Talabani yönetimi İran’la yakın ilişkiler yürütse de aynı zamanda PKK ve ABD ile de denge kurmayı amaçlıyor.
Taraflar arasında en son gerilim Kerkük kentinde yaşanmıştı. DEAŞ’ın kente saldırı tehdidinin sona ermesiyle birlikte bölgede bulunan peşmerge güçleri bölgeyi terk etmek istememiş; Irak Ordusu ve Şii milisler şehre girerek peşmergelerin merkezden ayrılmasını sağlamıştı. Bu dönemde çatışmaların geniş çaplı bir noktaya ulaşmaması daha büyük bir kaosun önüne geçmişti. Tarafların itidalli davranmasıyla birlikte açılan yeni pencere, Irak’ın ihtiyacı olan istikrar için umut verici olarak yorumlanıyor.
Şİİ MİLİSLERİN VARLIĞI GÜÇ REKABETİNİ BERABERİNDE GETİRİYOR
Bölgedeki güç dengelerini anlamak için Irak’taki Şii milislerin varlığı ve peşmergenin gücünü değerlendirmek gerekir. İran destekli milisler, onlarca farklı fraksiyona ayrılmış olsalar da genel anlamdaki siyasetleri Tahran’ın menfaatlerini korumak üzerine şekilleniyor.
Irak Hizbullahı, Asaib el Hak, Bedir Hareketi, Mehdi Organizasyonu gibi yapıların binlerce silahlı milisi bulunuyor. ABD tarafından DEAŞ’a karşı Musul Operasyonu’nda onlarca zırhlı araç ve hava desteği alan gruplar ağır silahlara sahip.
Dolayısıyla her ne kadar Irak’ın isteği dahilinde ve Irak Ordusu ile koordineli olarak hareket ediyor olsalar da; Bağdat’ın bağımsızlığı yönünden, olası bir çıkar çatışması durumunda, ülkeyi iç savaşa sürükleyebilecek kadar büyük bir gücü barındırıyor.
Siyasi şartlar sebebiyle Şii milislerin dağıtılması şu aşamada mümkün değil. Bundan ötürü “bağımsız” politikalar izlemeye kararlı olan Bağdat yönetimi müttefiklerini artırarak gücünü yükseltmeyi hedefliyor. Askeri ve siyasi müttefiklerin artışıyla birlikte ekonomik şartların iyileştirilmesi için de adımların atılması gerektiği için, kalkınma projeleri oluşturuluyor. Doğalgaz hatlarının korunması için çalışmalar yürütülüyor. Onarım çalışmaları gerçekleştiriliyor.
ERBİL YÖNETİMİ BAĞIMSIZLIK HAREKETİNDEN VAZGEÇMEK DURUMUNDA KALMIŞTI
ABD tarafından destek alan bir başka yönetim olan KDP’nin ise bölgesel varlığını sürdürebilmesi için meşruluğunu artırması gerekiyor. Barzani yönetiminin bağımsızlık referandumu kararının ardından Beyaz Saray’ın kendisine sırt çevirmesi, ABD’nin desteğinin ne ölçüde olduğunu da göstermiş oldu. Erbil, bu doğrultuda başta Irak yönetiminden gelebilecek varoluşsal tehditlerin yanı sıra terör örgütleriyle de çetin bir sınav geçiriyor.
Kürt halkının temsilcisi olduğunu savunan PKK’lı militanlar propaganda çalışmalarıyla Erbil’i “işbirlikçilikle” suçluyor. DEAŞ militanları ise Erbil’i dinsiz bir yönetim olarak adlandırarak hedef tahtasına koymuş durumda. Tüm bu faktörler Süleymaniye’den gelen Kürtlerin tek temsilcisi olma amaçlarıyla da birleşince Erbil’i Bağdat’la yakın ilişkiler kurma noktasında ikna etmiş olarak gözüküyor.
Sonuç olarak, Barzani’nin yıllar sonra gerçekleştirdiği ziyaret yeni bir konjüktre işaret ediyor. Dengelerin istikrar üzerine kurulduğu, tarafların çatışmadan ziyade koordinasyonu ön plana aldığı; Terörle mücadele başta olmak üzere birçok konuda birlikte hareket etme zorunluluğu hem Erbil hem de Bağdat için kritik bir öneme sahip. Ve bu doğrultuda adımlar atılmaya devam etmesi beklenebilir. Bu süreçte yönetimlerin dikkat etmesi gereken konu ise kuşkusuz sabotaj denemeleri ve provokasyon çabaları olacaktır.
]]>“İSRAİL VE HAMAS TARAFINDAN KABUL EDİLDİ”
ABD’nin, Gazze’de ateşkes ve esirleri geri getirmek için aylardır çalıştığını dile getiren Biden, “6 hafta önce ortaya koyduğum detaylı plan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, G7, İsrail ve Hamas tarafından kabul edildi.” ifadesini kulandı.
Joe Biden, bunların karmaşık konular olduğunu vurgulayarak, hala bazı eksiklikler olduğunu, ancak ilerleme kaydettiklerini söyledi.
“Gidişat olumlu” diyen Biden, “Bunu başarma ve savaşı sonlandırma konusunda kararlıyım.” vurgusunu yaptı.
Biden, en başından beri bölgede taraflarla irtibat kurduğunu, Gazze’ye daha fazla yardım, gıda ve ilaç sokmak için çaba sarf ettiğini savundu.

“İSRAİL İŞBİRLİĞİ GÖSTERMEDİ”
“İsrail çok fazla işbirliği göstermedi” ifadesini kullanan Biden, İsrail’deki savaş kabinesinin, şimdiye kadar İsrail tarihinde gördüğü “en muhafazakar savaş kabinesi” olduğunu aktardı.
İsrail’e kendilerinin Afganistan’da yaptığı hatayı yapmamaları için uyarıda bulunduğunu belirten Biden, “Bizim yaptığımız hatayı yapmayın, size kötü adamları bulmanız için yardımcı oluruz dedim.” sözlerini sarf etti.
Joe Biden, “Bir yeri işgal etmeye gerek yok, kötü adamları yakalamak yeterli” diyerek, İsrail’in, Hamas’ın peşinden gidebileceğini kaydetti.
İSRAİL’E 1 TONLUK BOMBA SEVKİYATI ASKIYA ALINDI
İsrail’e 1 tonluk bomba sevkiyatının askıya alındığını anımsatan Biden, “Bunlar Gazze’de kullanılamaz. Büyük bir insani trajedi ve yıkım yaratıyorlar.” açıklamasında bulundu.
Biden, İsrail’i geçmişte ateşkese ikna edemediği için pişmanlık duyduğuna işaret ederek, “Şimdi bu savaşı sonlandırma zamanı.” görüşünü paylaştı.
ABD Başkanı Biden, İsrail’de popülaritesinin kendi ülkesinden daha yüksek olduğunu dile getirdi.
“UKRAYNA’YA SIRTIMI DÖNMEYECEĞİM”
Rusya’nın, Kiev’in 1 haftada düşeceğini öngördüğünü kaydeden Biden, sağlanan destek sayesinde “Kiev bugün hala ayakta ve NATO da hiç olmadığı kadar daha güçlü.” dedi.
Biden, güçlü bir NATO’nun, Amerika’nın güvenliği için de çok önemli olduğuna dikkati çekerek, NATO’nun kolektif savunma taahhüt eden 5. maddesinin kutsal olduğunu belirtti.
“(Rusya Devlet Başkanı Vladimir) Putin’e boyun eğmeyeceğim” diyen Biden, NATO’yu güçlü tutmaya devam edeceğini, Amerika’nın kendini dünyadan soyutlayamayacağını söyledi.
Joe Biden, “Ukrayna’ya sırtımı dönmeyeceğim.” mesajını verdi.

“DÜNYADA BAŞ EDEMEYECEĞİM BİR LİDER YOK”
Putin gibi liderlerle 4 yıl daha baş edip edemeyeceğinin sorulması üzerine Biden, “Dünyada baş edemeyeceğim bir lider yok.” değerlendirmesinde bulundu.
Biden, Putin, davranışlarında değişlik göstermeye hazır olduğunu belirttiğinde onunla konuşabileceğini aktardı.
Putin’in büyük bir sorununun olduğunu ifade eden Biden, Rusya’nın kazandığını iddia ettikleri savaşı kazanamadığını, Ukrayna topraklarının sadece yüzde 17,4’ünü ele geçirdiğini anımsattı.
HARRİS’E “TRUMP” DEDİ
Fiziksel ve zihinsel sağlığıyla ilgili sorulara cevaben Biden, “Bu işi en iyi şekilde yapabilecek kişiyim.” savunmasını yaptı.
Avrupalı müttefiklerin kendisine, “Trump’ı yenmek zorundasın” dediğini aktaran Biden, Ukrayna’nın başarılı olması ve NATO’nun güçlü kalması için kendisine ihtiyaç olduğuna işaret etti.
Biden’ın, ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris hakkında konuşurken “Eğer Trump’ın iyi bir başkan yardımcısı olacağını düşünmeseydim, başkan olabileceğini düşünmeseydim, onu seçmezdim.” ifadelerindeki gaf ise dikkati çekti.
“UKRAYNA KONUSUNDA BAŞKOMUTANIMDAN TAVSİYE ALIYORUM”
Ukrayna’nın silah sevkiyatında tüm sınırlamaların kaldırılması çağrısına ilişkin bir soruyu cevaplarken Biden, “Ukrayna konusunda Başkomutanımdan tavsiye alıyorum.” dedi.
Başkanlığın yanı sıra aynı zamanda Başkomutan sıfatı da bulunan Biden, hatasını fark edince, savunma bakanı, istihbarat birimi ve Genelkurmay Başkanı’ndan tavsiye aldığını dile getirdi.
NATO Zirvesi kapsamında tüm basın mensupları tarafından yakından izlenen basın toplantısı, yaklaşık 1 saat sürdü.
İsrail’in Gazze’deki saldırıları başta olmak üzere terörle mücadele ve NATO ülkeleriyle ilişkileri hakkında birçok soruyu cevaplayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, zirvenin başarıyla tamamlandığını söyledi.

“BARIŞ İÇİN GARANTÖRLÜĞE HAZIRIZ”
NATO Zirvesi’nde tüm devlet ve hükümet başkanları ile Gazze’de yaşanan katliamı görüştüğünü söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İsrail’e askeri desteğin sürdürülmesi kabul edilemez. İttifakımızın temel değerlerini ayaklar altına alan İsrail yönetiminin NATO ile ilişkisini sürdürmesi kabul edilemez. Bu alanda girişimler Türkiye tarafından onaylanmayacaktır” dedi.
İki devletli çözüm için bir kez daha dünyaya çağrı yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Tüm baskılara rağmen Filistin’i tanıyan ülkelerin artmasından memnunuz. Barış için garantörlüğe hazırız” açıklamasını yaptı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şu şekilde:
Bir NATO Zirvesini daha başarıyla tamamladık. Rusya – Ukrayna savaşı karşısında müttefikler olarak uluslararası hukuktan yana bir duruş sergiliyoruz. Ukrayna bağlamında aldığımız kararları gözden geçirdik, yeni somut adımlar üzerinde mutabık kaldık.
Zirvenin ilk oturumunda ittifak savunmasını ilgilendiren konuları istişare ettik. Türkiye’nin her zaman olduğu gibi müttefiklerini savunma sorumluluklarını yerine getirdiğini vurguladık. İttifak hareket ve misyonlarına bu alanda en fazla katkı sağlayan ülkelerden biriyiz. 75 yıllık Washington anlaşması ortadayken, müttefikler arasındaki savunma sanayii ticaretindeki bazı kısıtlamalar olmamalı.

TERÖRLE MÜCADELE
Terörle mücadele alanında ortak adımlar önemlidir. NATO’nun terörizmle mücadele politikası geçtiğimiz yıl güncellendi. Sayın Genel Sekreter de terörizmle özel koordinatör atamasını gerçekleştirdi. Türkiye, terörün vahşi ve kanlı yüzünü iyi bilen bir ülkedir. DEAŞ’la göğüs göğüse çarpışan ülkeyiz. Müttefiklerimizden terörle mücadelede bu alanda destek bekliyoruz. Bazı müttefiklerimizin terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısıyla kurduğu çarpık ilişkiyi kabul edemeyiz. Bu hatalı politikalardan vazgeçilmesi çağrısını yapıyorum.
GAZZE’DE İSRAİL KATLİAMI
Gazze’de 7 Ekim’den bu yana büyük bir katliam yaşanıyor. Tüm temaslarımda Gazze başta olmak üzere işgal edilmiş Filistin topraklarında yaşananları görüştüm. İsrail soykırım suçlamasıyla yargılandığı davada gerekenleri ısrarla uygulamıyor. Netanyahu yönetimi tüm bölgenin güvenliğini tehlikeye atmaktadır. Hiçbir hukuk tanımayan bir yapıyla karşı karşıyayız. İsrail’e askeri desteğin sürdürülmesi kabul edilemez. İttifakımızın temel değerlerini ayaklar altına alan İsrail yönetiminin NATO ile ilişkisini sürdürmesi kabul edilemez. Bu alanda girişimler Türkiye tarafından onaylanmayacaktır. Uluslararası camianın 1967 sınırları temelinde iki devletli çözüm için el ele vermesi önemlidir. Tüm baskılara rağmen Filistin’i tanıyan ülkelerin artmasından memnunuz. Barış için garantörlüğe hazırız.
Dünyamız zaten yeterince gerilim yaşamaktadır, buna yenilerini eklemenin hiçbir manası yoktur.

RUSYA-UKRAYNA SAVAŞI
Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ülkemizin destek verdiğinin altını çizdik. NATO’nun Ukrayna savaşında bir taraf olmasına asla geçit vermemesi gerekir. Ortaya koyduğumuz dengeli, soğukkanlı ve hakkaniyetli tavrı bundan sonra da devam ettireceğiz.
Birçok ülke başkanları ile görüşmelerimiz oldu. Görüşmelerimizde ikili ilişkilerimizi geliştirmenin yollarını ve NATO’daki iş birliklerimizi görüştük. Yeni Genel Sekreter olarak göreve başlayacak Sayın Rutte’ye başarılar diliyorum. Başarılı hizmetleri için Sayın Stoltenberg’e de şükranlarımı sunuyorum.
TÜRKİYE’NİN FİLİSTİN’E YARDIMLARI
Her türlü adımları attık. Buna gıda yardımı, sağlık desteği dahil. 40 bine yakın insan bölgede öldü. Hastanelerimizi devreye soktuk. Yaralıları tedavi altına alıyoruz. Gıda desteği olarak 40 bine yakın tır, uçak tüm bunları bölgeye gönderiyoruz. Yardımlarımız devam ediyor, bundan sonra da devam edecek. Biz Filistinli kardeşlerimizi yalnız bırakamayız, onları terk edemeyiz. Başta Kızılay olmak üzere tüm kurumlarımız gereken destekleri sağlıyor.
Biz İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na şikayet ettik. Bununla ilgili özellikle Adalet Bakanlığımız başta olmak üzere süreci çalıştırıyor. Diğer ülkelerin de biz şikayetçi olmasını bekliyoruz. İsrail’in anladığı dili kullanmamız lazım. Sayı ne kadar artarsa o kadar faydalı olur.

ABD’DEN F-16 TEDARİKİ
Dün akşam ve bugün sayın Biden ile görüştük. 3-4 hafta içinde F-35’lerin problemini çözeceğini söyledi. Parçalarla ilgili konuyu da sürekli görüşüyoruz.
ERDOĞAN-ESED GÖRÜŞMESİ NE ZAMAN?
Sayın Esed’e ‘Ya ülkeme gel ya da üçüncü bir ülkede yapalım’ çağrımı 2 hafta önce yaptım. Bu konuyla Dışişleri Bakanım ilgileniyor. Bu dargınlığı bitirip yeni bir süreci başlatalım istiyoruz.
“ŞANGHAY’A DAİMİ ÜYE OLMAK İSTİYORUZ”
Türkiye artık Şanghay İşbirliği Teşkilatı’na daimi üye olarak katılmalıdır. Tüm daimi üyelerden bu konuda destek istedim.
ABD’DE SEÇİMLER
Buradaki yarışın biz tarafı değiliz. Bu yarış içinde kalan sürede kararı ABD’deki halk verecek. Bu eyaletlerin vereceği karar önemli. Türkiye olarak en hayırlı kararı verecek ABD delegesinin vereceği kararı izleyeceğiz.
EUROFİGHTER ALIMI
Scholz olumsuz bir yaklaşımda bulunmadı. Savunma Bakanları da olumlu bir istikamette görüşme sağladı. Almanya ve İngiltere tarafında da olumlu gelişmeler var.
TÜRKİYE’NİN NATO EVSAHİPLİĞİ
Henüz hangi şehirde olacağı kararlaştırılmadı. Büyük ihtimalle İstanbul’a yakışır. Böyle bir büyük organizasyon yaparız. NATO ile birlikte dünyaya selamımızı çakarız.

“HERKES BARIŞTAN YANA”
Herkes barıştan yana. Hangi liderle görüştüysem aynı fikirdeler. Barış burada eninde sonunda egemen olacak. Bizde yapılacak zirve barışın taçlandığı zirve olacak diye düşünüyorum. Temennimiz Dışişleri Bakanlığımızla birlikte yapacağımız görüşmelerle bu işin altyapısını oluşturacağız.
Sayın Putin ile Karadeniz Tahıl Girişimi’ni konuştuk. İki tarafı bütünleştirebilirsek temelleri atacağız. Beklentimiz bu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şu şekilde:
Bir NATO Zirvesini daha başarıyla tamamladık.
Zirvenin ilk oturumunda ittifak savunmasını ilgilendiren konuları istişare ettik. Türkiye’nin her zaman olduğu gibi müttefiklerini savunma sorumluluklarını yerine getirdiğini vurguladık. İttifak hareket ve misyonlarına bu alanda en fazla katkı sağlayan ülkelerden biriyiz. 75 yıllık Washington anlaşması ortadayken, müttefikler arasındaki savunma sanayii ticaretindeki bazı kısıtlamalar olmamalı.
Terörle mücadele
Terörle mücadele alanında ortak adımlar önemlidir. NATO’nun terörizmle mücadele politikası geçtiğimiz yıl güncellendi. Sayın Genel Sekreter de terörizmle özel koordinatör atamasını gerçekleştirdi. Türkiye, terörün vahşi ve kanlı yüzünü iyi bilen bir ülkedir. DEAŞ’la göğüs göğüse çarpışan ülkeyiz. Müttefiklerimizden terörle mücadelede bu alanda destek bekliyoruz. Bazı müttefiklerimizin terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısıyla kurduğu çarpık ilişkiyi kabul edemeyiz. Bu hatalı politikalardan vazgeçilmesi çağrısını yapıyorum.
Gazze’de İsrail katliamı
Gazze’de 7 Ekim’den bu yana büyük bir katliam yaşanıyor. Tüm temaslarımda Gazze başta olmak üzere işgal edilmiş Filistin topraklarında yaşananları görüştüm. İsrail soykırım suçlamasıyla yargılandığı davada gerekenleri ısrarla uygulamıyor. Netanyahu yönetimi tüm bölgenin güvenliğini tehlikeye atmaktadır. Hiçbir hukuk tanımayan bir yapıyla karşı karşıyayız. İsrail’e askeri desteğin sürdürülmesi kabul edilemez. İttifakımızın temel değerlerini ayaklar altına alan İsrail yönetiminin NATO ile ilişkisini sürdürmesi kabul edilemez. Bu alanda girişimler Türkiye tarafından onaylanmayacaktır. Uluslararası camianın 1967 sınırları temelinde iki devletli çözüm için el ele vermesi önemlidir. Tüm baskılara rağmen Filistin’i tanıyan ülkelerin artmasından memnunuz. Barış için garantörlüğe hazırız.
Dünyamız zaten yeterince gerilim yaşamaktadır, buna yenilerini eklemenin hiçbir manası yoktur.
Rusya-Ukrayna savaşı
Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ülkemizin destek verdiğinin altını çizdik. NATO’nun Ukrayna savaşında bir taraf olmasına asla geçit verilmemesi gerekir. Ortaya koyduğumuz dengeli, soğukkanlı ve hakkaniyetli tavrı bundan sonra da devam ettireceğiz.
Birçok ülke başkanları ile görüşmelerimiz oldu. Görüşmelerimizde ikili ilişkilerimizi geliştirmenin yollarını ve NATO’daki iş birliklerimizi görüştük. Yeni Genel Sekreter olarak göreve başlayacak Sayın Rutte’ye başarılar diliyorum. Başarılı hizmetleri için Sayın Stoltenberg’e de şükranlarımı sunuyorum.
Türkiye’nin Filistin’e yardımları
Her türlü adımları attık. Buna gıda yardımı, sağlık desteği dahil. 40 bine yakın insan bölgede öldü. Hastanelerimizi devreye soktuk. Yaralıları tedavi altına alıyoruz. Gıda desteği olarak 40 bine yakın tır, uçak tüm bunları bölgeye gönderiyoruz. Yardımlarımız devam ediyor, bundan sonra da devam edecek. Biz Filistinli kardeşlerimizi yalnız bırakamayız, onları terk edemeyiz. Başta Kızılay olmak üzere tüm kurumlarımız gereken destekleri sağlıyor.
Biz İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na şikayet ettik. Bununla ilgili özellikle Adalet Bakanlığımız başta olmak üzere süreci çalıştırıyor. Diğer ülkelerin de biz şikayetçi olmasını bekliyoruz. İsrail’in anladığı dili kullanmamız lazım. Sayı ne kadar artarsa o kadar faydalı olur.
ABD’den F-16 tedariki
Dün akşam ve bugün sayın Biden ile görüştük. 3-4 hafta içinde F-35’lerin problemini çözeceğini söyledi. Parçalarla ilgili konuyu da sürekli görüşüyoruz.
Erdoğan-Esed görüşmesi ne zaman?
Sayın Esed’e ‘ya ülkeme gel ya da üçüncü bir ülkede yapalım’ çağrımı 2 hafta önce yaptım. Bu konuda Dışişleri Bakanım konuyla ilgileniyor. Bu dargınlığı bitirip yeni bir süreci başlatalım istiyoruz.
“Şanhay’a daimi üye olmak istiyoruz”
Türkiye artık Şanhay İşbirliği Teşkilatı’na daimi üye olarak katılmalıdır. Tüm daimi üyelerden bu konuda destek istedim.
ABD’de seçimler
Buradaki yarışın biz tarafı değiliz. Bu yarış içinde kalan sürede kararı ABD’deki halk verecek. Bu eyaletlerin vereceği karar önemli. Türkiye olarak en hayırlı kararı verecek ABD delegesinin vereceği kararı izleyeceğiz.
Almanya’dan Eurofighter alımı
Scholz olumsuz bir yaklaşımda bulunmadı. Savunma Bakanları da olumlu bir istikamette görüşme sağladı. Almanya ve İngiltere tarafında da olumlu gelişmeler var.
Türkiye’nin NATO ev sahipliği
Henüz hangi şehirde olacağı kararlaştırılmadı. Büyük ihtimalle İstanbul’a yakışır. Böyle bir büyük organizasyon yaparız. NATO ile birlikte dünyaya selamımızı çakarız.
Rusya-Ukrayna savaşı
Herkes barıştan yana. Hangi liderle görüştüysem aynı fikirdeler. Barış burada eninde sonunda egemen olacak. Bizde yapılacak zirve barışın taçlandığı zirve olacak diye düşünüyorum. Temennimiz Dışişleri Bakanlığımızla birlikte yapacağımız görüşmelerle bu işin altyapısını oluşturacağız.
Sayın Putin ile Karadeniz Tahıl Girişimi’ni konuştuk. İki tarafı bütünleştirebilirsek temelleri atacağız. Beklentimiz bu.
]]>

ZİRVEDE TERÖRLE MÜCADELENİN ALTI ÇİZİLDİ
Zirve öncesinde terörle mücadele konusunun altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu konuda Müttefiklerin ittifak ruhuyla hareket etmesi gerektiğini vurgulamıştı. Zirve Bildirgesi’nde Ukrayna’dan sonra en fazla zikredilen konu terörle mücadele. Önümüzdeki dönemde NATO’daki büyük değişim dalgasından ilk nasibini alacak belgeyse “Terörle Mücadeleye İlişkin Güncellenmiş Politika Kılavuz İlkeleri ve NATO’nun Uluslararası Toplumun Terörle Mücadelesindeki Rolünün Güçlendirilmesine İlişkin Güncellenmiş Eylem Planı”.

Belgede güncellenecek kısımlara bakıldığındaysa Türkiye’nin PKK ve DEAŞ’a karşı yürüttüğü operasyonlarda karşılaştığı sorunlar dikkate alınmış gözüküyor. Unutulmamalı ki bazı müttefikler, PKK terör örgütünün Suriye kolu olan PYD’yi “halk” ya da “özgürlük” savaşçısı olarak tanımlamış; Türkiye aleyhinde çeşitli suçlamalarda bulunmuştu. Bu güncellemelerle beraber, terör tanımına ilişkin müttefiklerin görüşlerinin dikkate alınması gerektiğine karar verildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Newsweek dergisinde yayınlanan röportajında da müttefiklerimizden temel beklentimiz benzer bir terörle mücadele yaklaşımı benimsemeleri ifadelerini kullanması, Türkiye’nin masadan galip kalkan taraf olduğunu gösteriyor.
MÜTTEFİKLERİN SURİYE VE IRAK ÖZELİNDEKİ ÖNYARGILARI KIRILDI
2011 Suriye İç Savaşı sonrasında 2014’te DEAŞ terör örgütünün önce Irak daha sonra da Suriye’ye doğru genişlemesi, terörle mücadele konusunda müttefikleri teyakkuza geçirmişti. BM uhdesinde kurulan DEAŞ ile Mücadele Koalisyonu’na ABD ile birlikte eşbaşkanlık eden Türkiye’nin teröre karşı tavrı hep netti. Terörle nerede ve ne şartla olsun mücadele ilkesiyle 2015’te DEAŞ terör örgütüne darbe indirmeye başlayan Türkiye, 2016’da Fırat Kalkanı, 2018’de Zeytin Dalı, 2019’da Barış Pınarı ve akabinde Pençe-Kartal Harekatları ile Suriye’de DEAŞ’a harekat alanı bırakmadı. Bu dönemde bir diğer terör örgütü PYD ile de aktif mücadelesini sürdüren Türkiye, bazı müttefikler tarafından eleştirilere maruz kaldı. Müttefiklik ruhuna aykırı kararlara imza atan bazı müttefiklere rağmen Türkiye, insani ve girişimci dış politikası çerçevesinde teröre geçit vermedi. Bugün yayınlanan NATO Zirve Bildirgesi’nde başta Irak olmak üzere Suriye’de terör örgütleriyle aktif mücadelede bulunma taahhüdünün müttefiklerce kabul edilmesi, 9 yıl aradan sonra Türkiye’nin tezlerinin sonunda kabul gördüğünün işareti. 1990’lardan bugüne Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazımak için hem askeri hem de ekonomik hamlelerde bulunan Türkiye’nin haklı gerekçeleri Irak özelinde de anlaşılmış durumda. Zirve Bildirgesi’nde Irak’a vurgu yapılması ve ülkede NATO misyonunun kapsamının genişletilmesi ve Irak güvenlik makamlarına verilen desteğin artırılması, Türkiye’nin Basra Kalkınma Yolu vizyonuyla ortaya koyduğu bölgesel istikrar vizyonun ne kadar yerinde bir hamle olduğunu bir kanıtı niteliğinde.

TÜRKİYE’NİN KARADENİZ’DE ATTIĞI ADIMLAR TAKDİR GÖRÜYOR
1990’larda merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın vizyonuyla kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün meyveleri bu günlerde toplanmaya başladı. Denizlerde hır gürün artmasına rağmen Karadeniz’deki barış ve istikrar diğer bölgelere örnek teşkil ediyor. Bölgede sükûnetin garantörüyse Türkiye. 1936 Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar’ın yegane sahibi Türkiye, izlediği akil politikalarla tansiyonun yükselmesine izin vermiyor. 2014’te Kırım’ın ilhakı ve 2022’de başlayan Rusya – Ukrayna Savaşı’nda Türkiye’nin yüklendiği arabuluculuk vazifesi, savaşın yayılmasının önüne geçti. Dünyanın en büyük hububat ihracatçısı iki ülke arasında patlak veren savaştan başta kıtlıkla cebelleşen Afrika olmak üzere diğer coğrafyaların mağdur olmaması için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabiriyle “elini taşın altına koyan” Türkiye, Türk diplomasisinin başarılı hamlelerinden olan Tahıl Koridoru ile beraber sadece bölgesel değil küresel istikrarın da garantörü konumuna yükseldi. 11 Haziran’da Türkiye’nin önderliğinde Romanya ve Bulgaristan’ın Karadeniz güvenliğini tehdit eden deniz mayınlarını temizleme girişimi, Zirve Bildirgesi’nde takdire mazhar oldu.

AVRUPA’NIN KAYNAYAN KAZANI BALKANLAR BİR BARIŞ HAVZASINA DÖNÜŞTÜ
Türk diplomasinin öngörüsü ve vizyonu, bir zamanlar çatışma ve istikrarsızlıkların coğrafyası olarak görülen Balkanları bir barış havzasına dönüştürdü. 1996 yılında kurulan Güneydoğu Avrupa İş Birliği Süreci ve Türkiye’nin önderliğinde tesis edilen Hırvatistan – Sırbistan ve Sırbistan – Bosna Hersek üçlü dayanışma mekanizmaları, bölgedeki gerilimlerin önüne geçti. Balkanlar artık bir yatırım havzası ve Türkiye’nin Balkanların dönüşümündeki payı yadsınamaz. Bu durum Rusya ve Çin’e odaklanmış NATO’nun dikkatinden kaçmadı ve Balkanlardaki siyasi atmosfer Zirve Bildirgesi’nde alkışlandı.

TÜRKİYE NATO’YA DEĞER KATIYOR
Küresel vicdanın sesi olarak dünyadaki adaletsizlikleri her platformda dillendiren Türkiye, NATO için vazgeçilmez bir müttefik. Askeri bir savunma ittifakı olmanın ötesinde ortak değerleri vurgulayan bir örgüte dönüşen NATO’nun bu söylemini devam ettirebilmesi için Türkiye’ye ihtiyacı var. Terörle mücadele ve insan hakları konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan önderliğindeki Türk diplomasisinin vizyonu sadece müttefiklerin güvenliği için değil, aynı zamanda uluslararası barış ve istikrarın muhafazası için de hayati önem taşıyor. Rusya – Ukrayna Savaşı’nda da görüldüğü üzere sahada ve masada her türlü yükü göğüsleyen Türkiyesiz bir NATO, bir savunma örgütünün ötesine geçemeyecek bir yapılanmaya sahip.



KAYNAK: TRT HABER
]]>Haaretz gazetesinin haberine göre, ismi açıklanmayan bir İsrailli, “hâlâ cevaplanmamış önemli sorular olduğunu” söyledi.
İSRAİL ORDUSU BAŞARISIZLIĞINI KABUL ETTİ
İsrail ordusunun resmi sitesinde yayınlanan raporda, yürütülen resmi soruşturma neticesinde, “İsrail ordusunun, 101 kişinin öldüğü ve 32 kişinin esir alındığı Be’eri’deki İsrail vatandaşlarını koruma misyonunu yerine getiremediği” sonucuna varıldığı belirtildi.
Rapor, İsrail ordusunun 7 Ekim’de yaşanan kapsamlı sızma senaryosuna hazırlıklı olmadığını doğruladı.
“KİBUTZ SAKİNLERİ YARDIM ÇIĞLIKLARI ATARKEN ORDU NEDEN İÇERİ GİRMEDİ?”
Bir başka İsrailli de yetkililere, “Kibutz (İsrail’de ortak çalışma esaslarına göre oluşturulmuş tarımsal topluluk) yanarken ve sakinleri yardım çığlıkları atarken, neden kibutzun kapısında toplanan ordu güçlerinin birçoğu saatlerce içeri girmedi?” sorusunu yöneltti.
“GELEN ASKERLER ASIL AMAÇLARININ SİVİLLERİ SAVUNMAK OLDUĞUNUN FARKINDA MIYDI?”
Be’eri’deki bir diğer İsrailli de “Hamas’ın sızma planını gerçekleştirmesini sağlayan istihbarat başarısızlığının nedeni neydi ve İsrail ordusunun anlık tepkisi olmadan sınır ihlali nasıl gerçekleşti? Kibbutza gelen askerler asıl amaçlarının sivilleri savunmak olduğunun farkında mıydı?” sorularıyla istihbarat zaafına ve ordunun başarısızlığına ilişkin eleştirilerini ifade etti.
Gazze Şeridi sınırında yer alan Be’eri yerleşim birimindeki İsrailliler, “İsrail ordusunun, böylesine tam bir başarısızlık nedeniyle suçluluk ve hesap verebilirliği kabul etmesine” büyük önem verdiklerini vurguladı.
Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’deki 22 Yahudi yerleşim birimi ve 11 askeri üsse düzenlediği saldırılar yüzlerce İsraillinin ölümüne ve yaralanmasına yol açmıştı.
İsrailli siyasi ve askeri yetkililer, saldırıyı, “istihbarat zaafı ve askeri başarısızlık” olarak değerlendirmişti.
Kibutz’a (İsrail’de ortak çalışma esaslarına göre oluşturulmuş tarımsal topluluk) düzenlenen saldırıda 31 asker ve güvenlik personelinin hayatını kaybettiği, onlarca kişinin de yaralandığı kaydedilen raporda, yaklaşık 340 silahlı Filistinlinin Be’eri’ye sızdığı, aralarında bulunan Hamas’ın yaklaşık 100 seçkin mensubunun tamamına yakınının öldürüldüğü ifade edildi.
Haaretz’in üst düzey yetkililere dayandırdığı dünkü haberine göre, İsrail ordusunun, 7 Ekim’de Be’eri’de yaşanan çatışmalara dair yürüttüğü soruşturmanın sonucuna ilişkin hazırladığı raporda, askerlerin çatışmayı yürütme biçiminde “ciddi kusurlar” tespit edildiği belirtilmişti.
İSRAIL’İN KENDİ VATANDAŞLARINI ÖLDÜRDÜĞÜ “HANNİBAL PROTOKOLÜ”
Kurulduğu günden bu yana rehine krizleriyle boğuşmak zorunda kalan İsrail, bu durumun kendisine son derece büyük bedeller ödettiğini düşünerek 1986 yılında bir protokol hazırlamıştı.
Rehinelerin kurtarılma imkanı yoksa onları alanlarla birlikte ortadan kaldırılmasını öngören Hannibal Protokolü, yaklaşık 20 sene gizlenmişti. 2003’te İsrailli doktor Avner Shiftan tarafından öğrenilen protokol, Haaretz gazetesi aracılığıyla kamuoyuna duyurulmuştu.
İsrail’de 7 Ekim 2023’teki saldırılarda sivil ölümlerin araştırılması sırasında, görgü tanıklarının şahitliği ve bölgede ağır ateşli silahların kullanılması üzerine Hannibal Protokolü’nün uygulandığı iddiaları gündeme gelmişti.
Yakınlarını Nova Müzik Festivali’nde kaybedenler 2 Ocak’ta İsrail güçlerinin “sorumluluğunun araştırılması” hakkında ihmal davası açarken, Be’eri yerleşim biriminde ölenlerin aileleri 6 Ocak’ta Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’ye, olayın kapsamlı ve şeffaf şekilde soruşturulmasını isteyen bir mektup göndermişti.
İsrail medyasında, 7 Ekim saldırısı sırasında, İsrail ordusunun esirleri de öldürmeyi öngören Hannibal Protokolü’nü uyguladığı haberleri yer almış, olayla ilgili soruşturma açılması çağrıları yapılmıştı.
İsrail ordusunun 6 Şubat’ta, orduya ait tankın 7 Ekim günü Yahudi yerleşim birimindeki bir evi bombalaması sonucu İsrailli 12 esirin ölmesiyle ilgili soruşturma başlattığı belirtilmişti.
Ruandalı yetkililer tarafından yapılan açıklamada, İngiltere’nin göçmenleri Orta Afrika ülkesi olan Ruanda’ya göndermeyi amaçladığı plandan aldığı milyonlarca doları geri ödemek zorunda olmadığı duyuruldu. Ruanda Devlet Başkanı daha önce bu paranın iade edilebileceğini söylemişti.
Anlaşmanın bir parçası olarak İngiltere, göçmenleri kabul etmesi karşılığında Ruanda’ya yaklaşık yarım milyar dolar kalkınma fonu verecekti. İngiltere’nin bağımsız kamu harcamaları gözlemcisi mart ayı başında yaptığı açıklamada, hiçbir sığınmacının Ruanda’ya gönderilmemiş olmasına rağmen ülkeye 280 milyon dolar ödediğini söyledi.
GERİ ÖDEME MADDESİ ANLAŞMADA YOK
İngiltere’nin yeni başbakanı Keir Starmer, geçen hafta ülkenin liderliğini devraldıktan sonra planı rafa kaldırdı. Girişim, İngiltere’nin Muhafazakar Parti yönetimindeki önceki hükümeti tarafından, göçmenleri güvenli olmayan teknelerle Manş Denizi’ni geçerek İngiltere’ye ulaşmaktan caydırmak amacıyla tasarlanmıştı.
Ruanda Hükümet Sözcüsü Yardımcısı Alain Mukuralinda anlaşmanın bir geri ödeme maddesi içermediğini söyledi. Mukuralinda, Ruanda Yayın Ajansı tarafından sosyal medyada yayınlanan videoda “İngilizler uzun bir süre işbirliği talebinde bulunmaya karar verdi ve bunun sonucunda iki ülke arasında anlaşma yapıldı. Şimdi, eğer gelip işbirliği talep eder ve sonra da geri çekilirseniz, bu sizin kararınızdır. İyi şanslar” dedi.
İngiltere ile göç ortaklığı koordinatörü Doris Uwicyeza Picard, ülkesinin parayı iade etme “yükümlülüğü” altında olmadığını söyledi. Ruanda’nın bir sonraki adımlar konusunda İngiliz yetkililerle “sürekli görüşmeler” halinde olacağını söyleyen Picard, bu adımların neler olabileceği ya da bu görüşmelerin ne zaman başlayacağı konusunda ayrıntılı bilgi vermedi.
DEVLET BAŞKANI PARAYI İADE EDEBİLECEKLERİNİ SÖYLEMİŞTİ
Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame ocak ayında BBC’ye verdiği demeçte anlaşma kapsamında sığınmacı gönderilmemesi halinde Ruanda’nın İngiltere’ye geri ödeme yapabileceğini söylemiş ve “Eğer gelmezlerse parayı iade edebiliriz” demişti. Anlaşmanın bir parçası olarak, taraflardan biri diğerine yazılı olarak bildirimde bulunarak anlaşmayı feshedebilir. İngiltere’nin bu yazılı bildirimi yapıp yapmadığı belli değildi, ancak Starmer görevdeki ilk tam gününde göçmen planını çöpe attı ve “Başlamadan öldü ve gömüldü” dedi.
DOLANDIRICILIK OLARAK ADLANDIRILDI
İngiltere’nin kolluk kuvvetleri, göç ve ulusal güvenlikten sorumlu yeni içişleri bakanı Yvette Cooper, haber kaynaklarına yaptığı açıklamada ofisinin “para, mevzuat ve süreçlerle ilgili tüm ayrıntıları” denetleyeceğini ve Parlamento’ya daha fazla ayrıntı vereceğini söyledi. Cooper “Tüm planı denetliyoruz. Açıkça görülüyor ki bu tam bir dolandırıcılık” dedi.
Göç ortaklığı, ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı yoksul bir ülke olan Ruanda için önemli bir destek olacaktı. Dünya Bankası rakamlarına göre Ruanda’nın yıllık ekonomik çıktısı yaklaşık 14 milyar dolar, dolayısıyla göçmen anlaşması, ekonomisine oldukça büyük bir destek olacak. Ruandalı yetkililer, anlaşma kapsamında İngiltere’den gönderilen paranın, göçmenlerin beklenen varışına hazırlanmak ve ekonomik büyümeyi desteklemek için operasyonel maliyetler için kullanıldığını söylüyor. Paranın bir kısmı da başkent Kigali’nin dış mahallelerinden biri olan Gahanga’da göçmenlerin Ruandalılarla birlikte yaşaması beklenen uzun vadeli konutlar inşa etmek için kullanıldı. Göç ortaklığı iptal edilmiş olsa da Picard, Ruanda hükümetinin projeyi tamamlayacağını ve Ruandalılar için sosyal konutlar için kullanacağını söyledi.
SADECE KOMŞU ÜLKELERE EV SAHİPLİĞİ YAPILMIYOR
Bu politika aynı zamanda Kagame’nin küresel göçe kalıcı çözümler bulma hedefiyle de örtüşüyor. Kendisi ve hükümetinin pek çok üyesi Ruanda’nın 1994’teki soykırımından önce ve sonra Uganda, Kongo ve başka yerlerde mülteci olarak büyümüş ve savaşların masum insanlara yaptığı adaletsizlik hakkında defalarca konuşmuşlardı. Kagame, ülkesinin sadece komşu ülkelerden gelen mültecilere değil, aynı zamanda Libya’dan tahliye edilen Afrikalılara ve Taliban’dan kaçan Afgan kız öğrencilere de ev sahipliği yaptığını dile getiriyor.
PLANLAMA 2021 YILINDA BAŞLADI
İngiltere’nin göçmenleri Ruanda’ya gönderme planı 2021 yılında, sığınmacıları işlem için üçüncü ülkelere sınır dışı etme niyetinden bahseden dönemin başbakanı Boris Johnson döneminde şekillenmeye başladı. Bu fikir, Ruanda’nın sığınmacıların taleplerini işleme koymak için ne güvenli ne de yeterince hazır olduğunu söyleyen hak grupları, Birleşmiş Milletler yetkilileri ve İngiliz mahkemelerinin tepkisiyle karşılaştı. Aktivistler ayrıca Ruanda’daki siyasi ve medya baskısına ve on yıllardır iktidarda olan Kagame’yi eleştirenlerin adil olmayan yargılamalara ve kötü muameleye maruz kaldığına dikkat çekti. Bazıları da sığınmacıların yakından izleneceğinden, gazeteciler ve insan hakları araştırmacılarıyla özgürce konuşamayacaklarından endişe ediyor.
NİSAN AYINDA ‘GÜVENLİ ÜÇÜNCÜ ÜLKE’ İLAN EDİLMİŞTİ
Aktivistlere ve mültecilerle yapılan röportajlara göre Ruanda’da koruma arayan mülteciler öldürüldü, taciz edildi ve sınır dışı edildi. Kagame’nin askerleri ayrıca madenleri yağmalamak, katliamlar yapmak ve komşu Kongo’da büyük bir yerinden edilme dalgasına yol açmakla suçlanıyor. Ancak İngiltere’nin Rishi Sunak yönetimindeki bir önceki hükümeti tüm bu faktörleri göz ardı ederek nisan ayında Ruanda’yı güvenli üçüncü ülke ilan eden bir yasa çıkardı.
Londra’nın kuzeyindeki Bushey kasabasında yaşanan cinayete kurban gidenlerin BBC’nin at yarışı yorumcusu John Hunt’ın eşi ve iki kızı olduğu ortaya çıktı.
Polis, kapsamlı bir operasyonla cinayetin şüphelisi 26 yaşındaki genç adamı gözaltına aldı.
Yaralı bir şekilde bulunduğu belirtilen Kyle Clifford tedavi için hastaneye götürüldü.
Cinayetle ilgili tüm detaylar henüz ortaya çıkmadı ve Clifford’ın cinayeti neden işlediği bilinmiyor.
Polis ise, şüphelinin kurbanları tanıdığı ve hedef göstererek saldırıyı gerçekleştirdiği ihtimalini değerlendiriyor.

OLAY HAKKINDA NE BİLİNİYOR?
Salı günü yerel saatle 19:00 sularında Londra’nın kuzeyinde yer alan Hertfordshire bölgesindeki Bushey kasabasında yaşayanlar, çığlıklar duyduklarını söyleyerek polisi aradı.
Ashlyn Close sokağına gelen polis, üç kadını ağır yaralı halde bulundu.
Kurbanlar sağlık ekiplerinin müdahalesine rağmen kurtarılamadı.
Tatar yayı olarak da bilinen arbaletle saldırıya uğradıkları anlaşılan üç kadın olay yerinde öldü.
Londra’nın kuzeyindeki Enfield’da yaşadığı tespit edilen şüpheli Kyle Clifford’ın bulunması için kapsamlı bir insan avı başlatıldı.
Polis, arbaletin hâlâ elinde olabileceğini söyleyerek insanlara karşılaşırlarsa şüpheliye yaklaşmamaları uyarısında bulundu.
Silahlı polis görevlileri ve arama ekipleri, Enfield ve Londra’nın kuzeyindeki farklı ilçelerin yanı sıra, cinayetin işlendiği Bushey’de konuşlandırıldı.
Çarşamba öğle saatlerinde, polis ve ambulans görevlileri, içinde arama yapılan Enfield’daki bir evin yakınlarında bir mezarlıkta görüldü.
Mezarlık güvenlik kordonuyla çevrilerek kapatıldı ve bir helikopter ambulans bölgeye yaklaştı.
Herfordshire polisinin yaptığı açıklamaya göre Clifford, polis tarafından “ateş açılmadan” burada yakalandı.
Yaralı halde bulunan Clifford’ın hastanede tedavi gördüğü belirtildi.

KURBANLAR KİM?
Cinayete kurban gidenlerin; BBC’nin at yarışı yorumcusu John Hunt’ın 61 yaşındaki eşi Carol Hunt ile, çiftin üç kızından ikisi olan 25 yaşındaki Louise ve 28 yaşındaki Hannah oldukları belirlendi.
ŞÜPHELİ HAKKINDA NE BİLİNİYOR?
Cinayet şüphelisi Kyle Clifford hakkında bilinenler sınırlı.
Ancak şüphelinin 2022’de kısa süreliğine İngiliz Ordusu’nda hizmet verdiği ve sonra ordudan ayrıldığı düşünülüyor.
Polis, “hedefli” bir saldırı olduğunu söylediği cinayetin arkasındaki Clifford’ın kurbanları tanıdığını düşünüyor.
Polis yetkililerinden yapılan açıklamaya göre, cinayetle ilgili soruşturma hızla ilerliyor.
Şüpheli gözaltına alınırken, şu aşamada polis soruşturmasında aranan başka biri olmadığı belirtildi.

‘İNANILMAZ BİR TRAJEDİ’
John Hunt, BBC 5 Live radyosunun at yarışı yorumcularından biri.
Hunt’ın eşi ve iki kızının öldürüldüğü saldırı kamuoyunda da şok etkisi yarattı.
BBC’nin bir sözcüsü, “John Hunt’ın ailesiyle ilgili haberler kahredici. John’a her türlü desteği vereceğiz” diye konuştu.
İngiltere’deki at yarışı yorumcuları da baş sağlığı dileklerini paylaştı.
Sky Sports’tan Alex Hammond, X hesabından yaptığı açıklamada olayı “inanılmaz bir trajedi” diye niteledi.
İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, cinayetin “gerçek anlamda şok edici” olduğunu söyleyerek polis soruşturmasını yakından takip ettiğini ifade etti.
Londra’nın kuzeyindeki Bushey kasabasında yaşanan cinayete kurban gidenlerin BBC’nin at yarışı yorumcusu John Hunt’ın eşi ve iki kızı olduğu ortaya çıktı.
Polis, kapsamlı bir operasyonla cinayetin şüphelisi 26 yaşındaki genç adamı gözaltına aldı.
Yaralı bir şekilde bulunduğu belirtilen Kyle Clifford tedavi için hastaneye götürüldü.
Cinayetle ilgili tüm detaylar henüz ortaya çıkmadı ve Clifford’ın cinayeti neden işlediği bilinmiyor.
Polis ise, şüphelinin kurbanları tanıdığı ve hedef göstererek saldırıyı gerçekleştirdiği ihtimalini değerlendiriyor.

OLAY HAKKINDA NE BİLİNİYOR?
Salı günü yerel saatle 19:00 sularında Londra’nın kuzeyinde yer alan Hertfordshire bölgesindeki Bushey kasabasında yaşayanlar, çığlıklar duyduklarını söyleyerek polisi aradı.
Ashlyn Close sokağına gelen polis, üç kadını ağır yaralı halde bulundu.
Kurbanlar sağlık ekiplerinin müdahalesine rağmen kurtarılamadı.
Tatar yayı olarak da bilinen arbaletle saldırıya uğradıkları anlaşılan üç kadın olay yerinde öldü.
Londra’nın kuzeyindeki Enfield’da yaşadığı tespit edilen şüpheli Kyle Clifford’ın bulunması için kapsamlı bir insan avı başlatıldı.
Polis, arbaletin hâlâ elinde olabileceğini söyleyerek insanlara karşılaşırlarsa şüpheliye yaklaşmamaları uyarısında bulundu.
Silahlı polis görevlileri ve arama ekipleri, Enfield ve Londra’nın kuzeyindeki farklı ilçelerin yanı sıra, cinayetin işlendiği Bushey’de konuşlandırıldı.
Çarşamba öğle saatlerinde, polis ve ambulans görevlileri, içinde arama yapılan Enfield’daki bir evin yakınlarında bir mezarlıkta görüldü.
Mezarlık güvenlik kordonuyla çevrilerek kapatıldı ve bir helikopter ambulans bölgeye yaklaştı.
Herfordshire polisinin yaptığı açıklamaya göre Clifford, polis tarafından “ateş açılmadan” burada yakalandı.
Yaralı halde bulunan Clifford’ın hastanede tedavi gördüğü belirtildi.

KURBANLAR KİM?
Cinayete kurban gidenlerin; BBC’nin at yarışı yorumcusu John Hunt’ın 61 yaşındaki eşi Carol Hunt ile, çiftin üç kızından ikisi olan 25 yaşındaki Louise ve 28 yaşındaki Hannah oldukları belirlendi.
ŞÜPHELİ HAKKINDA NE BİLİNİYOR?
Cinayet şüphelisi Kyle Clifford hakkında bilinenler sınırlı.
Ancak şüphelinin 2022’de kısa süreliğine İngiliz Ordusu’nda hizmet verdiği ve sonra ordudan ayrıldığı düşünülüyor.
Polis, “hedefli” bir saldırı olduğunu söylediği cinayetin arkasındaki Clifford’ın kurbanları tanıdığını düşünüyor.
Polis yetkililerinden yapılan açıklamaya göre, cinayetle ilgili soruşturma hızla ilerliyor.
Şüpheli gözaltına alınırken, şu aşamada polis soruşturmasında aranan başka biri olmadığı belirtildi.

‘İNANILMAZ BİR TRAJEDİ’
John Hunt, BBC 5 Live radyosunun at yarışı yorumcularından biri.
Hunt’ın eşi ve iki kızının öldürüldüğü saldırı kamuoyunda da şok etkisi yarattı.
BBC’nin bir sözcüsü, “John Hunt’ın ailesiyle ilgili haberler kahredici. John’a her türlü desteği vereceğiz” diye konuştu.
İngiltere’deki at yarışı yorumcuları da baş sağlığı dileklerini paylaştı.
Sky Sports’tan Alex Hammond, X hesabından yaptığı açıklamada olayı “inanılmaz bir trajedi” diye niteledi.
İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, cinayetin “gerçek anlamda şok edici” olduğunu söyleyerek polis soruşturmasını yakından takip ettiğini ifade etti.
Milliyet’in haberinde yer alan bilgilere göre, en büyük gemi kazalarından biri 2012’deki Costa Concordia Faciası olmuştu. 32 kişinin hayatını kaybettiği kazada ise 7 kişi hiç bulunamazken, bu kazadan 7 yıl sonra, kimsenin hayatını kaybetmediği bir başka kaza yaşandı. Okyanus ötesine nakliyat yapan Golden Ray gemisi 7 bin 400 araç kapasitesiyle çıktığı son yolculuğunda alabora oldu. Tıpkı Costa Concordia gibi yan yatan Golden Roy gemisi yanmaya başladığında ise yapılacak tek şey 23 kişilik mürettebatı kurtarmaktı.

GOLDEN RAY’DA YAŞANANLAR
Golden Ray gemisi, 19 Ağustos 2019 günü son yolculuğuna çıktı ve sonraki 2 hafta boyunca gemiye çeşitli limanlardan lüks araçlar yüklendi. Veracruz, Altamira ve Freeport o limanlar arasındaydı. Oradan sonra 6 Eylül’de Jacksonville’e ve kazadan 1 gün önce, 8 Eylül’de Brunswick’e ilerledi. Burada bazı araçlar boşaltıldı ve yeni araçlar yüklendi. Geminin bundan sonraki rotası Baltimore, Wilmington, Beyrut, Cidde, Sohar, Jebel Ali, Dammam ve Kuveyt yönüne planlanmıştı. Ancak her an yaşanması mümkün olsa da kimse tarafından beklenmeyen bir şey yaşandı. Gemi bir anda alabora oldu ve büyük bir kısmı suya gömülmeye başladı.
23 kişilik mürettebatın hayatını tehlikeye atan bu olay, milyonlarca dolarlık zarara yol açtı. Golden Ray, içinde sıfır kilometre araçlar bulunan bir gemiydi ancak gemi alabora olduktan sonra araçlar tamamen hurdaya dönmüştü. Gemi alabora olduktan bir süre sonra yanmaya başladı fakat bu durumun arkasında herhangi bir hasar veya kaza bulunmuyordu. Edinilen bilgilere göre gemi, herhangi bir şeyle çarpışmadı ve önemli bir gövde hasarı almadı.
YAZIM YANLIŞI ALABORAYA NEDEN OLDU
Dev gemi, 200 metre uzunluğunda ve 71 ton ağırlığındaydı ve bir dakika içinde 60 derecelik bir açıyla yan yattı. Geminin sağa dönüşü sırasında hızla sola yatan gemi, 90 derecelik bir açıyla durdu. Kaptan Jonathan Tennant, geminin limandan çıkarılması sırasında her şeyin normal göründüğünü belirttiği bir kamuoyu duruşmasında konuşmuştu. Geminin ilk mühendisi Junyong Kim de geminin yana yatmasına kadar herhangi bir olağandışı durum olmadığını ifade etti.
Daha sonra yapılan incelemede, kaza yaklaşık 2 saat önce gemideki iki su geçirmez kapının açık bırakıldığı keşfedildi. Golden Ray’ın 1 dakika içinde yaşadığı talihsizlik sırasında, yana yatmayı engellemek için pruva pervanesi ve geri motor emirleri verildi. Geminin kaptanı daha önce, ayrılışını hazırlamak için güverte 5’teki liman tarafındaki pilot kapısının 01.08’de açılmasını emretmişti. Ancak su, açık pilot kapısından gemiye girmeye başladı, makine ve dümen takımı odalarını su bastı. Römorkörler gemiyi derin kanaldan ittikçe, gemi liman tarafına oturdu. Birleşik Devletler Sahil Güvenlik (USCG) müdahale botu Sahil Güvenlik İstasyonu Brunswick’ten, suya indirildi ve botlar sırasıyla 02.05 ve 03.00’te Golden Ray’a ulaştı.
Gemideki 23 mürettebatın tamamı ve bir Amerikalı kaptan hayatta kaldı. Hayatta kalmayı başaranlar arasında olay sırasında geminin makine dairesinde bulunan üç mühendis de vardı. Kaptan ve 23 mürettebattan 19’u ilk gece ilk müdahale ekipleri tarafından kurtarıldı. O gece kurtarılan son kişi 06.45 geminin başmühendisi oldu. 04.30’da ilk müdahale ekipleri, geminin içindeki araçları yakan yangın nedeniyle sancak tarafından çıkan duman ve alevleri fark etti. Zehirli duman ve ısı, yangın kendi kendine sönene kadar kurtarma operasyonlarına engel oldu. 24 saat süren yangının ardından kayıp olan kalan dört mürettebat üyesi de kurtarıldı.
YAZIM HATASI FARK EDİLMEDİ
Yaşananların tek bir sebebi vardı. Yolculuğun başında mürettebat her şeyin yolunda olduğuna karar vermişti ancak kimse denge sistemine yanlış veriler girilerek yazım hatası yapıldığı fark etmemişti. Yani gemi günlerce tesadüfen sorunsuz ilerlemişti.
8 Eylül 2019’da alabora olan geminin okyanustan çıkarılması ise 2 yıl sürdü. Çalışmalar 5 Eylül 2021’de tamamlandı.
SREBRENİTSA KATLİAMINDA HAYATINI KAYBEDEN 14 KİŞİ DAHA TOPRAĞA VERİLECEK
Bosna Hersek’in doğusundaki Srebrenitsa’da 1995’te Sırplar tarafından yapılan soykırımda öldürülen ve kimlikleri tespit edilen soykırım kurbanlarından 14’ü daha bugün düzenlenecek cenaze töreninin ardından toprağa verilecek.
Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan en büyük insanlık trajedisi olarak nitelendirilen soykırımda öldürülen ve kimlik tespiti yapılan 14 kurban için öğleden sonra cenaze namazı kılınacak.
Cenaze namazı öncesinde Srebrenitsa Anıt Merkezi’nde soykırımın 29. yılı dolayısıyla anma programı düzenlenecek.
Bugün toprağa verilecek kişilerin isimleri şöyle:
“Beriz Mujic, Hamed Salic, Hasib ve Camil Efendic kardeşler, Mehmed Krdzic, Sabrija Omic, Musan Siljkovic, Sakib Harbas, Ahmet Jasarevic, Nevres Salihovic, İbrahim Salkic, Midhat Basic, Hajdin Mustafic, Latif Mandzic.”
SREBRENİTSA KATLİAMINDA NELER YAŞANDI
Srebrenitsa’nın 11 Temmuz 1995’te Ratko Mladic komutasındaki Sırp birliklerince işgal edilmesinin ardından Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki Hollandalı askerlere sığınan sivil Boşnaklar, daha sonra Sırplara teslim edildi.
Kadın ve çocukların Boşnak askerlerin kontrolündeki bölgeye ulaşmasına izin veren Sırplar, en az 8 bin 372 Boşnak erkeği ormanlık alanlar, fabrikalar ve depolarda katletti. Katledilen Boşnaklar toplu mezarlara gömüldü.
Savaşın ardından kayıpları bulmak için başlatılan çalışmalarda, toplu mezarlarda cesetlerine ulaşılan kurbanlar, kimlik tespitinin ardından her yıl 11 Temmuz’da Potoçari Anıt Mezarlığı’nda düzenlenen törenle toprağa veriliyor.
Bu yılki törenin ardından anıt mezarlıkta toprağa verilen kurbanların sayısı 6 bin 765’e yükselecek.
AVRUPA’NIN ORTASINDA KATLİAM
Srebrenitsa Katliamı ya da Srebrenitsa Soykırımı 1991-1995 Yugoslavya İç Savaşı (Hırvatistan Savaşı ve Bosna Savaşı)’nda Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun Srebrenitsa’ya karşı giriştiği Krivaya ’95 Harekâtı esnasında Temmuz 1995’te yaşanan ve en az 8.372 Boşnak’ın Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentinde general Ratko Mladiç komutasindaki ağır silahlarla donatılmış Bosna Sırp ordusu tarafından öldürülmesine verilen addır.
Katliamda bir kısım kadın ve küçük yaşta çocuğun da öldürüldüğü, belgelerle kanıtlanmıştır. Bosna Sırp ordusunun dışında katliama “Akrepler” olarak tanınan Sırbistan özel güvenlik güçleri de katılmıştır. Birleşmiş Milletler Srebrenitsa’yı güvenli bölge ilan etmiş olmasına karşın 400 silahlı Hollanda barış gücü askerinin varlığı katliamı önlemedi.
Srebrenitsa katliami II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olması ve Avrupa’daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım olması açısından da önem taşıyor.
SİLAHLARI ELİNDEN ALINAN HALK KATLEDİLDİ
Yugoslavya’nın çöküşü üzerine 1992 yılında Sırpların Bosna’da başlattıkları soykırımın ardından bölgeye zoraki olarak müdahale eden Birleşmiş Milletler’in güvenli bölge ilan edilen 6 bölge arasında Srebrenitsa da bulunmaktaydı.
Savaştan önce nüfüsu 24 bin civarı olan kentin nüfusu diğer bölgelerden gelen mülteci göçleriyle 60 bin civarına gelmişti. Artık Srebrenitsa ‘açlık’ ve ‘hastalıklar’ ile mücadele eden bir ‘toplama kampı’na dönüşmüştü.Müslümanların elindeki silahlar BM Barış Gücü tarafından koruma gerekçesiyle toplanmıştı.
Ratko Mladiç komutasındaki Sırplar Srebrenitsa’ya olan saldırılarını sıklaştırdıklarında müslümanların toplanan silahlarını geri almak için yaptıkları başvuru, sorumlu Hollanda komutanı Thom Karremans tarafından reddedildi. BM yalnızca iki F16’yı kent üzerinde bir uçuş yaptırmakla yetindi.
Hollandalı askerler bir gece yarısı Bosna’daki BM Barış Gücü komutanı Hollandalı generalden aldıkları emir doğrultusunda kenti boşalttılar. Savaş sırasında şehrin güvenliğinden sorumlu olan Hollandalı Komutan Thom Karremans kendisine sığınan 25 bin mülteciyi ve şehri Sırplara teslim etti.
Daha sonra orataya çıkan bir video kasedinde Sırp generalin kenti boşaltan Hollandalı komutana bir hediye verirken görüntüleri çekilecekti.Bir hafta süren katliam II. Dünya Savaşı’ından sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak arşivlerde yer aldı.
Lahey Adalet Divanı bir hafta süren katliamın bir ‘soykırım’ olarak kabul etti; ancak Sırbistan’ın sorumlu tutulmayacağına karar verdi.
SOYKIRIM KARARI VE SUÇLULARI
Hollanda’nın Lahey kentideki Uluslararası Adalet Divanı, 2007’deki kararında, ICTY’den gelen kanıtlar doğrultusunda, Srebrenitsa ve civarında yaşananları “soykırım” olarak nitelendirdi.
Sırp komutan Ratko Mladic, ICTY’de geçen kasım ayında sonuca bağlanan davada, aralarında Srebrenitsa soykırımının da bulunduğu birçok suçtan müebbet hapse mahkum edildi.
Aynı mahkeme, 2016’da sonuca bağladığı davada, Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karadzic’e Srebrenitsa soykırımı dahil 10 ayrı suçtan 40 yıl hapis cezası verdi.
Mahkeme ayrıca, Srebrenitsa soykırımındaki suçları nedeniyle eski Sırp general Radislav Krstic’i 35 yıl, Vidoje Blagojevic’i 15 yıl, Vujadin Popovic ve Ljubisa Beara’yı ömür boyu, Drago Nikolic’i 35 yıl, Ljubomir Borovcanin’i 17 yıl, Vinko Pandurevic’i 13 yıl, Radivoje Miletic’i 19 yıl, Milan Gvero’yu 5 yıl hapse mahkum etti. Bosna Hersek Mahkemesinde görülen davada ise 13 Temmuz 1995’te bine yakın Boşnak sivilin öldürülmesiyle suçlanan Milorad Trbic, 30 yıl hapse mahkum edildi.
Farklı mahkemelerde görülen Srebrenitsa davalarında bugüne kadar 45 Sırp, toplam 699 yıl hapis cezası aldı.
Eski Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Milosevic de Srebrenitsa’daki soykırımla suçlanmış ancak ICTY’deki yargılanması devam ederken tutuklu bulunduğu cezaevinde yaşamını yitirdi.
]]>Demokrasi ve Özgürlükler Adası’nda gerçekleştirilen basın toplantısına katılan Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Likoğlu, fotoğraf yarışmasının ana temasının fotoğrafçılığa olan tutkusuyla, geride bıraktığı eserlerle Mustafa Cambaz’ı anmak olduğunu söyledi.
Likoğlu, Mustafa Cambaz’ın 15 Temmuz darbe girişiminde, darbeciler tarafından şehit edildiğinin altını çizerek, yarışmanın 15 Temmuz’u unutturmamak ve 15 Temmuz’da kimin ne yapmak istediğini anlatmak için bir fırsat oluşturduğunu kaydetti.
“BİZE, 15 TEMMUZ DİRENİŞİNİDAİMA DİRİ TUTMA GÖREVİ VERDİ”
Yarışmadaki katılımcı sayısının her geçen gün arttığına işaret eden Likoğlu, şunları aktardı:
“İnşallah önümüzdeki yıllarda çok daha yoğun katılımla, belki birkaç yıl sonra uluslararası katılımları da kabul edeceğimiz bir yarışmaya dönüşür. Çünkü Mustafa Cambaz, ortaya koyduğu eserler ve bize bıraktığı mirasla bu şekilde anılmayı hak ediyor. Aynı zamanda 15 Temmuz şehidi olarak bize, 15 Temmuz’u unutturmama, 15 Temmuz iradesini, direnişini daima diri tutma görevi verdiğini düşünüyorum. Biz de bu yarışmayla bize verilen bu görevi yerine getirmiş olacağız.”
Hüseyin Likoğlu, Cambaz’ın fotoğrafçılık alanında birçok hayali olduğunun altını çizerek, “Şehit olduğu için bu hayallerini gerçekleştiremedi. Bu yarışmayla belki onun hayallerini gerçekleştirecek fotoğrafseverlerin, fotoğraf sanatçılarının ortaya çıkacağını düşünüyoruz. Bu vesileyle bu yarışmanın da böyle bir sonuca hizmet etmesini arzu ediyoruz.” ifadelerini kullandı.
“Şehit olduğu güne kadar hem arkadaşımızdı hem dostumuzdu hem de çok sevdiğimiz meslektaşımızdı”
Mustafa Cambaz’ın 1999’da mesleğe başladığını aktaran Likoğlu, şu bilgileri verdi:
“Tanıştığımız günden şehit olduğu güne kadar hem arkadaşımız hem dostumuz hem de çok sevdiğimiz meslektaşımızdı. NNeredeyse meslek hayatımızın tamamını birlikte aynı kurumda geçirdik. Cambaz, Gümülcineli. İlkokulu okuduktan sonra Türkiye’ye geliyor. Türkiye’de ortaokul, lise ve üniversite okudu. Türkiye’de 1990’lı yıllarda hem ekonomik hem de siyasi olarak çalkantılı dönemler yaşandı. Avrupa’ya gitme hevesi olanların sayısı oldukça fazlaydı. Mustafa Cambaz, Yunanistan vatandaşı olmasına rağmen hiçbir zaman Türkiye’den ayrılmayı düşünmemiş ve Yunanistan’a askerlik için çağrıldığı zaman da askere gitmeyerek Yunanistan vatandaşlığını kaybetmiş. Türkiye’de de şehit olduğu güne kadar vatandaş olamamış bir arkadaşımızdı. Geçici kimlikle Türkiye’de hem meslek hayatını hem de yaşamını sürdürdü.”
Likoğlu, Cambaz’ın Türkiye’ye her zaman bağlı olduğunu, 28 Şubat sürecinde de mağdurun yanında kaldığını sözlerine ekledi.
Mustafa Cambaz’ın sadece haber fotoğrafçısı olmadığının da altını çizen Likoğlu, 10 binden fazla tarihi ve sanatsal fotoğraf çektiğini dile getirdi.
YARIŞMA HAKKINDA
Yeni Şafak tarafından düzenlenen yarışmaya, başvuruların açıldığı mayıs ayından itibaren 8 bin fotoğraf gönderildi.
Anadolu Ajansı Görsel Haberler Direktörü Fırat Yurdakul, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği Temsilcisi Ümit Bektaş, fotoğraf sanatçısı Süleyman Gündüz, Yeni Şafak foto muhabiri Sedat Özkömeç ve fotoğraf sanatçısı Gül Işık’ın jürisinde yer aldığı yarışmada, kazanan fotoğraflar, ödül töreninin ardından Demokrasi ve Özgürlükler Adası’nda sergilenecek.
“Haber Fotoğrafları”, “Kültürel ve Tarihi Fotoğraflar”, “Yeni Nesil Fotoğraflar/Cep Telefonu Çekimi-Serbest Haber”, “Yeni Nesil Fotoğraflar/Drone Çekimi-Serbest Haber”, “Hikayeyi Tamamla Demokrasi ve Özgürlükler Adası” ile “Gazze Özel Ödülü” kategorilerinde kazanan eserlerin sahiplerine toplam 800 bin lira ödül verilecek.
GİZLİ AKŞAM YEMEĞİ
Solcu Liberation gazetesi, Macron ittifakında yer alan Horizon Partisinin Genel Başkanı ve eski Başbakan Philippe’in ve hükümetten bazı isimlerin aşırı sağcı RN lideri Le Pen ile aralık ayında “gizli” akşam yemeklerinde buluştuklarını ortaya çıkarması ülke gündeminde tartışmaya yol açtı.
TEHLİKELİ AKŞAM YEMEĞİ
Gazetenin “Macroncuların ve RN’nin gizli yemekleri: Tehlikeli ilişkiler’ başlığı ile servis ettiği haberde, Macron ittifakında yer alan eski Başbakan Philippe’in ve Savunma Bakanı Sebastien Lecornu’nun eski milletvekili Thierry Solere’in evinde aralık ayında aşırı sağın önde gelen ismi Le Pen ve RN Başkanı Jordan Bardella ile “gizlice” buluştuğu belirtildi.
Macron’un aşırı sağın yükselişini önlemek için gittiği erken genel seçimlerden mağlup çıkmasının ardından merkez sol ile koalisyon hükümeti kurma çabaları sürerken, kendi ittifakından bazı isimlerin, aşırı sağcılarla “gizli” yakınlaşması siyaset arenasını gerdi.
Philippe, TF1 kanalında katıldığı programda Le Pen ile yemek yediğini kabul ederek, “Bu yemeğin sonunda birçok konuda çok derin fikir ayrılıklarımız olduğunu fark ettik.” dedi.
İçişleri Bakanı Gerald Darmanin, açıklamasında, “Philippe istediği kişiyle akşam yemeği yiyebilir ama ben Le Pen ile yemeğe çıkmayacağım.” dedi.
Eski Başbakan Philippe’in siyasi tecrübelerine atıf yapan Darmanin, “Ülkemizin daha iyiye gitmesine yardımcı olacağını umuyorum.” ifadelerini kullandı.
Başkent Paris’i de kapsayan Ile-de-France bölgesinin Başkanı Valerie Pecresse ise katıldığı televizyon programında, Philippe’in Le Pen ile akşam yemeğine çıkmasını “rahatsız edici” buldu. “Yakın olduğumuz kişilerle akşam yemeği yeriz” diyen Pecresse, kendisinin Le Pen ve Bardella ile böyle bir paylaşımının olamayacağını söyledi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya yönelik ifadeleri nedeniyle Fransız Radyosundaki işinden olan komedyen Guillaume Meurice ise X hesabından yaptığı paylaşımda, Philippe-Le Pen yemeğine mizahi bir yaklaşımda bulundu. Meurice paylaşımında, “Bu akşam Edouard Philippe’te yiyoruz. (Philippe) İnsanlarla buluşmayı seviyor.” ifadelerine yer verdi.
FRANSA SEÇİMLERİ
Fransa’da ilk turu 30 Haziran ve ikinci turu 7 Temmuz’da yapılan erken genel seçimler, solcu 4 partinin oluşturduğu Yeni Halk Cephesinin galibiyetiyle sonuçlanmıştı. Seçim sonuçlarıyla toplam 577 milletvekilinin görev yapacağı mecliste hiçbir parti ya da ittifak hükümet kurmak için gerekli salt çoğunluğa ulaşamazken, seçimin kaybedeni Macron ittifakının koalisyon arayışları sürüyor.
Fransa’da son üç seçimdir oylarını artırmaya devam eden aşırı sağcı RN partisinin, en son 9 Haziran’daki Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde yüzde 31,4 oyla galip gelmesi üzerine Macron, meclisi feshederek erken seçime gitme kararı almıştı.
Genel seçimlerde Yeni Halk Cephesi ittifakı 178 milletvekiliyle mecliste en fazla sandalyenin sahibi olmuştu.
İmam Hatiplilerden büyük başarı… 47 öğrenci 500 tam puanla Türkiye birincisi oldu



















Haber7 – ÖZEL
CHP yandaşı Cumhuriyet gazetesi, geçtiğimiz yıl Lise Giriş Sınavı’ndaki başarısıyla göz dolduran imam hatip okullarını hedef aldı.
İSLAMİ YAPILARI VE İMAM HATİP OKULLARI ÜZERİNDEN KARA PROPAGANDA!
“İmam hatipler dinci yapıların kadrolaşma alanına dönüştü, tarikatların önü açılıyor” başlığıyla imam hatip okullarını hedef alan Cumhuriyet, CHP İstanbul 3. Bölge milletvekili aday adayı, şahsi sitesinde Fatih Mesleki Eğitim Merkezi’nde Matematik Öğretmenliği yaptığı belirtilen Maksut Balmuk‘un ifadelerine yer verdi.

Adeta kara propaganda yapılan haberde, 8 imam hatip okulunu proje kapsamına aldığını ve proje okulların yaygınlaştırıldığı yazıldı.
İmam hatip proje okullarında cemaat ve tarikatların “cirit attığını” iddia eden Balmuk, proje okullarının sayısı 2 bin 700’lere dayandığını iddia etti.

BAŞARILI İMAM HATİPLER NEDEN HEDEF ALINIYOR?
Din ve vicdan hürriyeti kapsamında olması gereken laikliği, İslam’ı yaşamak isteyen Müslümanlara karşı adeta sopa olarak kullanan seküler medya, dini eğitimin ağırlıklı olarak verildiği imam hatip okullarından rahatsız oluyor. Sürekli hedef alınarak kara propaganda haline dönüştürülen cemaatler ve tarikatları karalayan Cumhuriyet‘in, çeşitli vegan, köpeksever, masonik, LGBT yandaşı, terör örgütü PKK bağlantılı yapılar tarafından okullarda gerçekleştirdiği ortaya çıkan ‘devşirme’ faaliyetleri ise hiçbir şekilde gündeme getirmiyor.
Peki imam hatip okullarında sadece din eğitimi mi veriliyor? İmam hatip okulları fen ve matematik başta olmak üzere müfredattaki diğer derslerde geri mi kalıyor?
İşte CHP medyası ve CHP’li isimlerin karaladığı imam hatip okularının başarısı…
LGS’DE BÜYÜK BAŞARI: 53 ÖĞRENCİ 500 TAM PUAN ALDI
2023’te medyaya yansıyan verilere göre; imam hatip ortaokullarından 53 öğrenci 500 tam puan tam puan aldı, binlerce imam hatip öğrencisi en üst dilimlerde yer aldı. Hafızlık proje okullarından mezun öğrencilerin başarısı da dikkatleri çekti.
YKS’DE DE BÜYÜK BAŞARI YAKALADI
2022 YKS’de İmam Hatip Liseliler YKS’de önemli başarılara imza attı. TYT ve AYT’de dört ilden birinci çıktı. 2022-YKS’de Temel Yeterlilik Testinin (TYT) oturumunda birinci Kocaeli’den çıktı. Alan Yeterlilik Testleri (AYT) oturumunda, sayısalda birincilik Kayseri, eşit ağırlıkta birincilik İzmir, sözelde birincilik yine Kayseri illerinden oldu. Yabancı Dil Testinin (YDT) birincileri ise Almanca, Arapça, Rusça ve Fransızca, İstanbul; İngilizce, Kocaeli illerinden belirlendi.
2020’de 28 ilde ilk bine 279 öğrenci girebilmişken bu rakam 2022’de 43 il ve 436 dereceye yükseldi.

HEM BİREYSEL HEM DE KİTLESEL BAŞARILARA İMZA ATILDI
Milli Eğitim Bakanlığınca (MEB), üniversiteye hazırlık ve kariyer planlama sürecinde yapılan yeni çalışmalarla, Anadolu imam hatip liseleri Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nda (YKS) hem bireysel hem de kitlesel başarılara imza attı.

Temel Yeterlilik Testi (TYT) ile Yabancı Dil Testi (YDT) İngilizce Türkiye birincisi Zeynep Dila Kuyucu olurken, AYT Eşit Ağırlık”ta Selin Aşıkiraz birincilik elde etti.
Anadolu İmam Hatip Liseleri YKS 2022’de ilk 100’de 57 derecenin sahibi oldu.

ÖNLERİNİ KESME ÇABALARI VE KARA PROPAGANDA BOŞA ÇIKTI
2022 YKS sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte İmam Hatip Liseleri’nin başarısı da bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Türkiye’nin en kaliteli okulları olarak nitelendirilen liselerle boy ölçüşür seviyeye gelen İmam Hatipler, önlerini kesme çabalarına ve kara propagandaya rağmen yılmadan ilk 100 arasına 20 öğrenci sokmayı başardı.
AİHL’de ilk 100 binde yer alan öğrenci sayısı 2022’de 37 bin 888 oldu.

İMAM HATİPLERİN BAŞARISI TÜRKİYE ORTALAMASININ ÜZERİNDE
Dönemin Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürü Mehmet Nezir Gül, 2022’deki başarının ardından bir açıklama yaptı. Gül, 2022-YKS Alan Yeterlilik testlerindeki alanların çoğunluğunda Anadolu imam hatip lisesi öğrencilerinin başarı ortalamasının Türkiye ortalamasının üstünde olduğunu açıkladı.
‘ATEŞKES İÇİN YALVARIYOR’
Hamas’ın “çöktüğünü” ileri süren Smotrich, Filistinli grubun “ateşkes için yalvardığını” iddia etti.
Filistin karşıtlığıyla tanınan aşırı sağcı Smotrich, Gazze’ye yönelik saldırıların şu an durdurulmasının “Hamas’ın toparlanarak bölgede yeniden savaşmasına izin vermek” anlamına geleceğini öne sürdü.

AÇIKLAMANIN ZAMANLAMASI DİKKAT ÇEKTİ
Smotrich’in Gazze’ye saldırıların sürdürülmesine ilişkin açıklamasının, Tel Aviv ile Hamas arasında esir takası müzakerelerinin gündemde olduğu bir dönemde gelmesi dikkati çekti.
‘YENİDEN SALDIRABİLME HAKKI’
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da dün yaptığı açıklamada, Gazze’de varılacak herhangi bir ateşkes anlaşmasının, “savaşın hedeflerini gerçekleştirene kadar İsrail’in yeniden Gazze’ye saldırabilme hakkını güvence altına alması gerektiğini” savunmuştu.

DİREKTÖR MISIR’DA
İsrail İç İstihbarat Teşkilatı Şin-Bet’in (Şabak) Direktörü Ronen Bar liderliğindeki İsrailli müzakere heyeti, esir takası müzakereleri ve Refah Sınır Kapısı’nın idaresi hakkındaki görüşmelere katılmak üzere bu sabah Mısır’ın başkenti Kahire’ye gitti.
‘GAZZE’DE 186.000’DEN FAZLA KAYIP’
İngiltere’de yayımlanan The Lancet dergisinde, Rasha Khatib, Martin McKee ve Salim Yusuf imzasıyla “Gazze’de ölü sayımı: Zor ancak gerekli” başlığıyla makale yayımlandı.
Gazze’de 19 Haziran itibarıyla hayatını kaybedenlerin sayısının 37 bin 396 olduğu belirtilen makalede, bölgedeki yıkım nedeniyle Gazze’deki Filistin Sağlık Bakanlığının veri toplamasının zor olduğu vurgulandı.

YÜZDE 30 BELİRLENEMEDİ
Bakanlığın, ölü sayısı ile kimliği belirlenen ölü sayılarını ayrı açıkladığına işaret edilen makalede, Gazze’de hayatını kaybedenlerin yaklaşık yüzde 30’unun kimliğinin belirlenemediğinin altı çizildi.
Makalede, Orta Doğu’daki hava saldırılarını izleyen ve arşivleyen sivil toplum kuruluşu Airwars’ın, hava saldırılarının bazı kimliği belirlenebilir kurbanların isimlerinin bakanlık listelerinde yer almadığını ortaya çıkardığı da ifade edildi.
ENKAZ ALTINDAKİ KAYIPLAR
Gazze’deki binaların yüzde 35’inin yıkıldığına yönelik verilere de değinilen açıklamada, hala enkaz altında olan cenaze sayısının 10 binden fazla olduğu vurgulandı.
Savaşların, sadece şiddet olaylarına değil sağlık sorunlarına da neden olduğuna dikkat çekilen makalede, savaşlar sona erse dahi ardından gelen yıllarda etkilerinin görüldüğü belirtildi.

‘DOLAYLI ÖLÜM’
Gazze’de saldırıların neden olduğu dolaylı ölüm oranı 3 ila 15 kat daha yüksek
Sağlık kurumlarının yok olması, su, gıda ve barınak yetersizliği, güvenli yaşam alanlarının bulunmaması gibi nedenlerle dolaylı ölüm sayılarının yüksek olacağı kaydedilen makalede, dolaylı ölümlerin, doğrudan ölümlere göre 3 ila 15 kat daha yüksek olduğu aktarıldı.
NÜFUSUN %7,9’U
Makalede, “Bildirilen 37 bin 369 ölüme karşı dört dolaylı ölüm şeklinde ılımlı yaklaşımla tahminde bulunulduğunda Gazze’deki saldırılara 186 binden fazla ölüm atfetmek mantıksız olmaz. Gazze’nin 2022 nüfus tahmini olan 2 milyon 375 bin 259 ele alındığında tahmin edilen ölü sayısı, tüm nüfusun yüzde 7,9’una denk gelmektedir.” ifadeleri kullanıldı.
ATEŞKES SAĞLANMASSA YAŞANACAKLAR
Şubatta yapılan değerlendirmeye göre, ateşkesin sağlanmayıp saldırıların aynı yoğunlukta devam etmesi halinde ölü sayısının, 6 Ağustos’ta 58 bin 260, salgın hastalıklar ve gerilimin yükselmesi de hesaba katıldığında 85 bin 750 olacağı tahmini de makalede yer aldı.
Bu nedenle Gazze’de acil ateşkese ihtiyaç olduğu vurgulanan makalede, gerekli tıbbi yardımın, gıda, su ve temel ihtiyaçların dağıtımının hayati önemine işaret edildi.
‘HER ŞEY HESAPLANMALI’
Makalede, Gazze’de ortaya çıkan ölü sayısı ve yıkımın hesaplanmasının, gelecekte hesap sorma, savaşın getirdiği yıkımın ölçüsünü belirleme, savaş sonrası iyileştirme, altyapının yenilenmesi ve insani yardımlar için önemli olduğu belirtildi.
ZORUNLU GÖÇ
Bölgedeki binlerce Filistinli, yoğun saldırlar nedeniyle kuzeye doğru kaçmaya başladı.İsrail savaş uçakları ve topçuları gece boyu Gazze kent merkezinin doğu, batı ve orta bölgelerini saatler boyunca ağır bombalarla hedef aldı.Saldırılar nedeniyle bölgede onlarca ölü ve yaralı olduğu aktarıldı.
Ateşkes görüşmeleri hakkında bilgi sahibi olan yetkililer, İsrail’in Katarlılarla görüştüğünü belirterek, “Onlarla Hamas’ın cevabını görüştüler ve İsrail’in cevabını birkaç gün içinde vereceklerine söz verdiler” dedi.
ATEŞKESİ ONAYLAMAK İÇİN NETANYAHU’DAN ŞAKA GİBİ ŞARTLAR
Hamas ve İsrail arasında, Gazze’de bir ateşkes ve karşılıklı esir takasına ilişkin müzakerelerde ilerleme kaydedildiği aktarılırken İsrail Başbakanlığı Basın Ofisi, olası bir anlaşmada temel şart olarak talep ettiği maddeleri açıkladı.
Netanyahu, birinci talep olarak “hedeflerine ulaşana kadar İsrail’in Gazze’ye yeniden saldırabilme hakkını elinde tutma” şartını duyurdu.

Ayrıca Mısır’dan Gazze’ye “silah kaçırılmasına” ve binlerce silahlı Hamas mensubunun Gazze’nin kuzeyine dönmesine izin verilmeyeceği aktarıldı.
Olası bir anlaşmada, Gazze’den serbest bırakılacak İsrailli esirlerin sayısının en yüksek rakama çıkartılmasının sağlanması istendi.
Açıklamada, İsrail’in kabul ettiği ve ABD Başkanı Joe Biden’ın memnuniyetle karşıladığı planın, İsrail’in “savaştaki hedeflerini gölgelemeyeceği” belirtildi.

İsrail, Gazze’ye saldırılarında hedefini “Hamas’ın askeri becerilerini yok etmek ve Hamas’ın Gazze’de yeniden hakim güç olmasını engellemek” olarak açıklamıştı.
İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari, 19 Haziran’da bir televizyon kanalına verdiği röportajda, “Hamas’ı askeri olarak yok etmenin mümkün olmadığını, Hamas’ın bir fikir olduğunu” belirtmiş, “böyle bir hedef koymanın kamuoyunun gözünü boyamak anlamına geldiğini” ifade etmişti.

İSRAİL, GAZZE’YE SALDIRILARA DEVAM ETMEKTE ISRARCI
İsrail, ateşkes ve karşılıklı esir takasının gerçekleşmesinin ardından Gazze’ye saldırılarına devam etmekte ısrar ediyor. Buna karşın, Hamas, bir anlaşma sağlanması halinde bunun kalıcı bir ateşkese dönüşmesi için arabuluculardan güvence talep ediyor.
Netanyahu, İsrail ve uluslararası kamuoyunda siyasi nedenlerle Hamas ile esir takası anlaşması yapmamakla suçlanıyor. Netanyahu’nun koalisyonundaki aşırı sağcı siyasilerin, Gazze’ye saldırıların durması halinde, başbakanı, hükümeti devirmekle tehdit ettiği biliniyor.
İsrail’in 7 Ekim’de Gazze Şeridi’ne başlattığı saldırıların durdurulması için taraflar arasında uzunca süredir müzakereler devam ediyor. Arabulucuların hazırladığı son ateşkes taslağını Hamas heyetinin onayladığı bildirilmişti.
İsrail Dış İstihbarat Teşkilatı Mossad Direktörü David Barnea, hafta sonu Doha’ya gidip temaslarda bulunmuştu. İsrailli yetkililer, “tarafların ilk defa bir anlaşmaya bu kadar yakın olduğunu” belirtmişti.
İsrail’in bu hafta müzakerelere devam etmesi için bir heyeti Kahire’ye göndermesi bekleniyor. ABD dış istihbarat teşkilatı CIA Direktörü William Burns’un de aynı şekilde görüşmelere katılacağı aktarılıyor.

İSRAİL’İN GAZZE’Yİ İŞGALİNDE 7 EKİM SONRASI
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 694’ü çocuk, 10 bin 279’u kadın olmak üzere 38 bin 153 Filistinli öldü, 87 bin 828 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 323’ü karadan işgal sürecinde olmak üzere 679 askerinin öldüğünü duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti. Gazze Şeridi’nde hala daha bir kısmı hayatta bir kısmı ölü 120 kadar İsrailli esir bulunduğu aktarılıyor.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail askerleri ile Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin saldırılarında 570 Filistinli hayatını kaybetti.
Fransa’da 49 milyonu aşkın seçmenin Ulusal Mecliste halkı temsil edecek milletvekillerinin belirlendiği erken genel seçimin ikinci turu için oy verme işlemi, devam ediyor.
Başkent Paris’te vatandaşlar genel seçimlerin ikinci turunu AA muhabirine değerlendirdi.
Paris’in 9. bölgesinde oy veren Mael isimli seçmen, Macron’un Meclisi feshederek “sorumsuzca” davrandığını ifade etti.
Mael, erken genel seçimlerin birkaç hafta gibi bir sürede hazırlanmasına ilişkin, “Partilerin seçimlere hazırlanması için çok kısa (bir süre) olduğunu düşünüyorum.” dedi.
Aşırı sağın anketlerde ve seçim sonuçlarında yüksek olmasının kaygıya neden olduğunu belirten Mael, bu seçimlerin aceleyle düzenlenmesinin aşırı sağın yükselişinde payı olduğunu savundu.
Mael, seçime katılımın yüksek olmasından memnuniyet duyduğunu dile getirerek, “Bunun ne gibi sonuçlar getireceğini göreceğiz.” diye konuştu.
Seçime ilişkin değerlendirmede bulunan 32 yaşındaki Camille Olivier ise erken seçim sürecinin biraz zorlu geçtiğini, AP seçimlerinin Fransa’da değişiklik getireceğini bildiklerini belirtti.
AP seçimlerinde aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisinin sandıktan birinci çıkması hakkında Olivier, “Belki de bir partinin diğerlerinden daha fazla öne çıkmasını beklemiyorduk, bu biraz sürpriz oldu. Ben Cumhurbaşkanı’nın Meclisi feshetmesini de hiç beklemiyordum.” ifadesini kullandı.
Olivier, seçim sürecinin kısa olduğuna dikkati çekerek, “Çok fazla hızlı geçti, hazırlanmak, biraz anlamak için 2 haftamız bile yoktu. Fransa’da tüm siyasi partilerde durum biraz karışıktı.” şeklinde konuştu.
Seçimde oyunu aşırı sağa karşı cephe almak için kullandığını aktaran Olivier, kimsenin Mecliste salt çoğunluğu alamayacağını düşündüğünü kaydetti.
Olivier aşırı sağın çoğunluğu alması halinde, bunun büyük bir karmaşa yaratacağını, böyle bir olasılığın kendisini endişelendirdiğini söyledi.
“Bu ülkeyi tanıyamıyorum”
Öğrenci olan 20 yaşındaki Eva ise ülkede aşırı sağın yükselmesinin çok üzücü olduğunu belirterek, “Bu ülkeyi tanıyamıyorum.” dedi.
Gençlerin seçim sürecinde aşırı sağa karşı harekete geçmesinin umut verici olduğunu anlatan Eva, “Oy verebilme şansımız var. Aşırı sağa karşı oy kullanmaya gitmek gerekiyor.” diye konuştu.
Eva, aşırı sağın içi boş bir siyaset güttüğünü savunarak, Fransa’nın “zengin beyazlardan” oluşan bir ülke olmadığının altını çizdi.
Fransa’nın erken seçime gidişi
Fransa’da son 3 seçimdir oylarını artırmaya devam eden aşırı sağcı RN, en son 9 Haziran’daki Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde yüzde 31,4 oy alarak en yakın rakibi olan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un partisi Rönesans’ı ikiye katlamıştı.
Aşırı sağın AP seçimlerindeki galibiyeti üzerine Macron, 9 Haziran gecesi Meclisi feshederek 30 Haziran-7 Temmuz’da erken seçime gitme kararı almıştı.
Macron, bu kararını, “AP seçim sonuçlarına demokratik bir cevap vermeliydik.” sözleriyle savunmuş ancak ülkenin 26 Temmuz-11 Ağustos’ta ev sahipliği yapacağı 2024 Paris Olimpiyatlarının hemen öncesinde erken seçime gidecek olması, siyasi istikrarsızlık ve toplumsal huzursuzluk yaratabileceği gerekçesiyle kamuoyunda endişeyle karşılanmıştı.
Ülkedeki son genel seçimlerde bir türlü ittifak kuramayan solcu partiler, bu seçimlerde aşırı sağa karşı kısa sürede “Yeni Halk Cephesi” İttifakı altında bir araya gelmiş ve tek aday çıkaracaklarını duyurmuştu. Yeni Halk Cephesi İttifakı’nda ülkenin önde gelen sol partilerinden Sosyalist Parti (PS), Boyun Eğmeyen Fransa (LFI), Fransa Komünist Partisi (PCF) ve çevreci parti Yeşiller (EELV) yer alıyor.
Aşırı sağcı RN ise merkez sağdaki Cumhuriyetçiler (LR) Partisinin lideri Eric Ciotti ve bazı LR üyeleriyle ittifak yaparken iktidar partisi Rönesans ile ortakları MoDem ve Ufuklar Partisi de “Cumhuriyet İçin Hep Birlikte” İttifakı’nı kurmuştu.
Seçimin ilk turunda, aşırı sağcı ittifak yüzde 33 civarında oyla sandıktan birinci çıkmış, Yeni Halk Cephesi İttifakı yüzde 28 ile ikinci, Macron’un “Cumhuriyet İçin Hep Birlikte” ittifakı ise yüzde 20 oyla üçüncü sıraya yerleşmişti.
Seçimin ilk turunda 76 milletvekili seçilirken, bunların 39’u aşırı sağ, 32’si sol ittifak, 2’si Macron ittifakı ve kalan 3’ü merkez sağdaki Cumhuriyetçiler ve diğer sağ partilerin adayları olmuştu.
İsrail basınındaki haberlere göre, ülkedeki hükümet karşıtı grupların çağrısı üzerine “direniş günü” sloganıyla düzenlenen gösterilerde Başbakan Binyamin Netanyahu ve hükümeti protesto ediliyor.
GÖSTERİCİLERE MÜDAHALE
Başkent Tel Aviv ve diğer kentlerde göstericiler, sabah saatlerinden itibaren bazı yolları ve kavşakları trafiğe kapattı. İsrail polisi, yolu açmak için bazı noktalarda göstericilere güç kullanarak müdahale etti.
Protestocu bazı gruplar da hükümet karşıtı sloganların yazılı olduğu ve marşların çalındığı araçlarla konvoylar gerçekleştiriyor.
Onlarca gösterici, Savunma Bakanı Yoav Gallant, Dışişleri Bakanı Yisrael Katz ve diğer kabine üyeleri ile milletvekillerinin evlerinin önünde toplandı.
Bazı göstericiler de Batı Kudüs’teki tramvay yolunda eylem yaparak hattı bir süreliğine kapattı.
Protestocu gruplar, yaptıkları ortak açıklamada, İsrail’deki hükümeti “Gazze’deki esirlere ve sokaktaki göstericilere karşı kayıtsız kalmakla” suçlarken erken seçim çağrısıyla gün boyu protesto, yürüyüş ve eylemlerine devam edeceklerini bildirdi.
Akşam saatlerinde de Tel Aviv’de İsrail’in en büyük işçi sendikası Histadrut’un genel merkezi önünde “genel greve gidilmesi” talebiyle eylem yapılacak. Batı Kudüs’te ise Netanyahu’nun konutuna doğru yürüyüşler düzenlenmesi planlanıyor.
Netanyahu, İsrail ve uluslararası kamuoyunda siyasi nedenlerle Hamas ile esir takası anlaşması yapmamakla suçlanıyor.
İsrail’in 7 Ekim’de Gazze Şeridi’ne başlattığı saldırıların durdurulması için taraflar arasında uzunca süredir müzakereler devam ediyor. Arabulucuların hazırladığı son ateşkes taslağını Hamas heyetinin onayladığı bildirilmişti.
İsrail Dış İstihbarat Teşkilatı Mossad Direktörü David Barnea, hafta sonu Doha’ya gidip temaslarda bulunmuştu. İsrailli yetkililer, “tarafların ilk defa bir anlaşmaya bu kadar yakın olduğunu” belirtmişti.
İsrail’in bu hafta müzakerelere devam etmesi için bir heyeti Kahire’ye göndermesi bekleniyor. ABD dış istihbarat teşkilatı CIA Direktörü William Burns’un de aynı şekilde Katar’da görüşmelere katılacağı aktarılıyor.
GAZZE’DE 7 EKİM SONRASI
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 694’ü çocuk, 10 bin 279’u kadın olmak üzere 38 bin 98 Filistinli öldü, 87 bin 705 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 323’ü karadan işgal sürecinde olmak üzere 679 askerinin öldüğünü duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeyi sürdürdü.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail askerleri ile Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin saldırılarında 570 Filistinli hayatını kaybetti.
]]>Tokayev, Azerbaycan’ın Şuşa şehrinde düzenlenen “TDT Devlet Başkanları Gayriresmi Zirvesi”nde konuştu.
Zirvenin, Türk devletleri arasındaki kardeşliği pekiştirmedeki önemli rolüne işaret eden Tokayev, zirvenin “ulaştırma bağlantısı ve iklim hareketi ile sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek” temasıyla gerçekleştirilmesinin de tüm TDT üyesi ülkelerin çıkarlarını karşıladığını söyledi.
Tokayev, TDT dönem başkanlığının Kazakistan’da olduğunu dile getirerek, “Türk Devletleri Teşkilatının uluslararası otoritesini artırmak için çabalayacağız. Bu kapsamda ‘Türk Devri’ sloganı adı altında teşkilatın etkileşimini genişletmeyi sürdüreceğiz.” ifadelerini kullandı.
Astana’da eylülde 5. Dünya Göçebe Oyunları’na ev sahipliği yapacaklarını hatırlatan Tokayev, “Dünya Göçebe Oyunları, Türk kültürünü daha geniş kitleye yayacak önemli bir etkinliktir. Bu vesileyle kardeş ülkelerin sporcularını bu etkinliğe katılmaya davet ediyorum.” diye konuştu.
Tokayev, Kazakistan’ın dış politikasında küresel güvenliği ve istikrarı sağlama konusunun hep ön planda olacağını ve Türk halklarının her zaman birlik içinde olması gerektiğini vurgulayarak, “Bizim gücümüz birliğimizdir.” dedi.
“GEÇEN YIL ORTA KORİDOR ÜZERİNDEN TAŞINAN YÜK HACMİ YÜZDE 65 ARTARAK 3 MİLYON TONA YAKLAŞTI”
Kazakistan’ın barışa yönelik adımları destekleyeceğini, şu anda dünyanın siyasi ve ekonomi alanda büyük değişimler geçirdiğini anlatan Tokayev, “Böylesine dengesiz bir dönemde TDT’yi daha da geliştirmek önemli.” değerlendirmesinde bulundu.
Tokayev, bu bağlamda teşkilata üye ülkeler arasında karşılıklı ticareti artırmanın önemine dikkati çekerek, şöyle devam etti:
“(Hazar Denizi geçişli) Trans Hazar Uluslararası Taşımacılık Koridoru’nun potansiyelini tam anlamıyla kullanmak gerek. Bugün de bu koridor üzerinden taşınan yük hacmi hızla artıyor. Biz bu alanda yüklerin geçiş süresini azaltmak için ‘Dijital Ticaret Koridoru’ adıyla bir platform oluşturduk. Bu alanda Azerbaycan ile sıkı çalışma yürütüyoruz. Halihazırda iki tarafın demiryolu idareleri arasında entegrasyon süreci tamamlandı. Bu sayede geçen yıl Orta Koridor üzerinden taşınan yük hacmi yüzde 65 artarak 3 milyon tona yaklaştı.”
Tokayev, Kazakistan’ın Hazar Denizi kıyısındaki limanları üzerinden yük taşıyan kardeş ülkelerin nakliyecileri için özel indirim uygulamayı planladıklarını bildirdi.
TOKAYEV’DEN ‘BÜYÜK TÜRK DİLİ MODELİ’ ÖNERİSİ
Telekomünikasyon sektöründeki işbirliğinde de önemli projelerin hayata geçirildiğini anlatan Tokayev, “Hazar Denizi’nin dibinde fiber optik ağı oluşturulmasına yönelik çalışmalar sürüyor. Bu proje, ülkelerimiz arasındaki iletişim kalitesini artıracak. Aynı zamanda bölgenin sosyo-ekonomik kalkınmasına önemli fırsatlar sunacak.” ifadelerine yer verdi.
Ülkeleri için öz kültürlerini ve ana dillerini korumanın önemini vurgulayan Tokayev, yapay zekayı kullanarak “Büyük Türk Dili Modeli” geliştirmeyi önerdi.
Tokayev, iklim değişikliği konusunun da TDT ülkeleri için önemini dile getirerek, “Türk Dünyası ile birleşerek iklim değişikliği alanında işbirliğini güçlendirmeye hazırız.” dedi.
Hazar Denizi’ndeki çevre sorununun göz ardı edilmemesi gerektiğini kaydeden Tokayev, “En büyük sorunumuz, Hazar Denizi’nin suyunun çekilmesidir. Hazar’ı kurtarmak için somut kararlara ihtiyaç var. Bu alanda Türk devletlerinden uzmanların etkileşimini canlandırmanın zamanı geldi. Aral Gölü’nün kuruması ve çöle dönüşmesi de diğer bir önemli konu.” ifadelerini kullandı.
Burada önemli görüşmeler gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, dönüşte uçakta, aralarında Kanal 7 Genel Yayın Yönetmeni Zahid Akman’ın da bulunduğu gazetecilerin sorularını yanıtladı.
PUTIN’LE NELER KONUŞTU?
SORU: NATO İttifakı içinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile açık ve olumlu ilişki yürüten tek lidersiniz. Bu ilişki sayesinde başta tahıl krizi olmak üzere birçok sorunda önemli adımlar atılabildi. Dolayısıyla dünyanın gözü Astana’da Putin ile yaptığınız görüşmedeydi. Görüşme sonrası Ukrayna, konusunda “adil bir barış mümkün” dediniz. Sizce barış konusunda umut verici adımlar gelecek mi? Rusya ile iş birliğine dair güçlü mesajlar verdiniz. Nasıl bir süreç bekliyorsunuz? Rusya’nın Türkiye’den beklentileri neler? Ukrayna konusunda Putin, tansiyonu yükseltmeyi mi yoksa düşürmeyi mi planlıyor? Nasıl bir izlenim edindiniz?
CEVAP: Rusya Devlet Başkanı Sayın Vladimir Putin ve Ukrayna Devlet Başkanı Sayın Volodimir Zelenskiy ile çatışmaların başladığı ilk günden itibaren görüşüyoruz. Bu görüşmelerde “arabuluculuğumuz nereye varabilir, nereye kadar tesiri olabilir?” bunları konuları ele alma imkanımız oldu. Nitekim, Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin ile yaptığım görüşmede arabuluculuk konusunu ele aldık. Özellikle Karadeniz Tahıl Koridoru konusunda çok iyi bir başlangıç yaptık. Biliyorsunuz koridordan 30 milyon ton tahıl nakli gerçekleştirdik. Burada yeni bir süreci başlatmayı, kendilerinin ısrarla üzerinde durduğu gibi Batı’ya tahıl sevkiyatını bir kenara bırakarak, Afrika ve diğer gıda güvenliği bakımından hassas bölgelere Türkiye üzerinden bir koridor oluşturma fikrine nasıl yaklaştıklarını sordum. Sayın Putin, “Ben, bu konuda İstanbul Tahıl Girişimi hedefini aynen koruyorum” yanıtını verdi. Bunu geliştirmemizde fayda var. Çünkü Putin’in Avrupa’ya karşı bir bakışı var. Bu süreçte Avrupa, Rusya’yı hedefe koyduğu için, Rusya da Avrupa’ya ve Batı’ya olumsuz bakıyor. “Benim imkanlarımdan orası istifade etmeyecek” diyor. Afrika ile ilgili ise “Onlar yoksul oldukları için tüm imkanlarımla ben seferber olurum” yaklaşımı içindeler. Türkiye’yi zaten bu konuda farklı bir yere koyuyorlar. Onun için biz bu çerçevede görüşmelerimizi devam ettireceğiz. Şimdilik koridorun Rusya ayağında “nasıl bir mesafe alabiliriz, onların bize ne gibi desteği olur?” bunu çalışacağız. Bu konuda da alacağımız neticeyle inşallah Karadeniz Tahıl Koridoru’nu yeniden işler hale getireceğimize inanıyorum. Bu savaş ne Rusya’ya ne Ukrayna’ya kazandırıyor. Savaşın tek kazananı kan ve ölüm tüccarlarıdır. Ben artık tansiyonun düşürüleceğine ve barış zemininin inşa edilebileceğine inanmak istiyorum. Biz o zemini oluşturmak ve korumak noktasında, bugüne kadar olduğu gibi, üzerimize düşeni yapmaya hazırız.
ESAD’LA OLASI GÖRÜŞME VE SURİYE’NİN GELECEĞİ
SORU: Türkiye-Rusya-Suriye ve İran 4’lü görüşmelerinin yeniden başlatılması sürecini sormak istiyorum. Bu bağlamda “Suriye ile yeniden diplomatik ilişkileri kurmamak için bir sebebimiz yok” demiştiniz. Görünürde Beşar Esad ile bir araya gelmeniz için hangi şartların yerine getirilmesi ya da ne tür gelişmelerin yaşanması gerekiyor?
CEVAP: Suriye ile yeni bir süreci başlatabileceğimizi Cuma günü, Cuma namazı çıkışında zaten söylemiştim. Bizim Sayın Putin ile Beşar Esad’a bir davetimiz olabilir. Sayın Putin, Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirebilirse, bu yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. Suriye sahasında aradan geçen onca yıl herkese kalıcı çözüm mekanizmasının kurulması gerektiğini net bir şekilde göstermiştir. Altyapısı yok olmuş, halkı darmadağın hale gelmiş Suriye’nin yeniden ayağa kalkması ve istikrarsızlığın son bulması elzemdir. Sahada son zamanlarda sağlanan sükunet, akıllıca politikalar ve önyargılardan uzak ve çözüm odaklı yaklaşımlarla barış kapısını aralayabilir. Bölgedeki istikrarsızlığın başta PKK/PYD/YPG olmak üzere terör örgütlerine hareket alanı sağlaması, bir sorundur. El birliği ile ayrımsız bir biçimde bu terör yapılarının kökünün kazınması, Suriye’nin geleceğinin inşası için mühimdir. Suriye’nin demokratik altyapısının inşası, kapsayıcı ve onurlu bir barışın sağlanması ve tüm bunlara Suriye’nin toprak bütünlüğü temelinde yaklaşılması önemlidir. Suriye’de esecek barış rüzgarları ve bütün Suriye’de hayat bulacak barış iklimi, çeşitli ülkelere dağılmış milyonlarca insanın ülkelerine geri dönmeleri açısından da gereklidir. Biz komşumuz Suriye’ye dostluk elimizi daima uzattık ve uzatırız. Adil, onurlu ve kapsayıcı yeni bir toplum sözleşmesi temelinde kucaklaşan, müreffeh, bir ve bütün Suriye’nin her zaman yanında oluruz. Yeter ki Suriye, bu büyük kucaklaşmayı başlatsın ve her alanda toparlansın.
RUSYA TDT’YE; TÜRKİYE ŞİÖ’YE ÜYE OLUR MU?
SORU: Rusya kendi içindeki Türk halkları nedeniyle, Türk Devletleri Teşkilatı’na çok ciddi ilgi duyduğunu sıkça dillendiriyor. Türk Devletleri Teşkilatı’nın geleceğinde Rusya ile ortaklık söz konusu olabilir mi? Putin bu konuyu sizle görüşmelerinde dile getiriyor mu?
CEVAP: Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nın yapısına bakıldığında Rusya’nın Türk Devletleri ile ilişkilerinin olduğu çok açık net ortada. Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nda ağırlıklı olarak zaten Türk devletleri bulunuyor. Bu Türk devletlerinin buradaki gücü daha da artacak. Biz de Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Rusya ve Çin ile olan münasebetlerimizi daha da geliştirelim diyoruz. Bizi de buraya diyalog ortaklığı şeklinde değil de diğerleri gibi Teşkilat’a ortak olarak alsınlar diyoruz. İran en sonunda Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girdi. Bunun yanında yine Pakistan orada üye. Şu anda 9 daimi üye bulunuyor. Türkiye’yi bu ülkeler arasında yer alamaz diye bir şey yok, bu belki biraz zaman alır.
NATO’NUN İKİNCİ ADAMI TÜRK MÜ OLACAK?
SORU: NATO Genel Sekreteri değişti, Mark Rutte oldu. İkili ilişkilerinizin iyi olduğu biliniyor. Bu ilişki Türkiye’nin NATO içerisindeki sorunlarının aşılması noktasında katkı sağlayacak mı? NATO’nun ikinci adamının bir Türk olacağı konuşuluyordu, bu konuda bir gelişme var mı? Böyle bir isim göreve gelecek mi, gelecekse de Türkiye’nin tercihi kimden yana olur?
CEVAP: Bunları Sayın Rutte ile görüştük. Rutte beni ziyarete geldiğinde kendisine bu beklentimi (ikinci adamın Türk olacağı konusu) söyledim. O da doğrusu olumsuz bir yaklaşım içerisine girmedi. Türkiye’ye böyle bir şeyin yakışabileceği mealinde bir yaklaşımı oldu. Görevi tam manasıyla devralmadan önce de Türkiye’ye bir ziyaret yapacağını bana söyledi. Ben de kendisine “memnun olurum” dedim. Hatta Eski Genel Sekreter Jens Stoltenberg ile bir boğaz seyahati yaptık. Bir boğaz seyahati için de kendisini davet ettik. Türkiye’nin NATO’dan beklentilerini her fırsatta dile getiriyoruz. İttifakın birliğinin, insicamının güçlendirilmesi, dayanışma ruhunun korunması ve zenginleştirilmesi önemlidir. Özellikle terör başta olmak üzere karşı karşıya kaldığımız küresel konularda NATO ülkelerinin güvenlik ve çıkarlarına hizmet eden bir anlayışla hareket edilmesi gerekir. Türkiye, yıllardır terörle ayrımsız mücadele etmektedir. Bu mücadelede müttefiklerimizin bizi, NATO’nun birliktelik ruhuna aykırı olarak, yalnız bırakmaları, hatta terörist yapılanmalara cesaret veren tutum sergilemeleri üzücüdür. Sayın Rutte ile bu konulardaki görüşlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz. Sadece Sayın Genel Sekreter ile değil, NATO Zirvesi başta olmak üzere tüm platformlarda müttefiklerimizle karşı karşıya olduğumuz tüm sınamalarda ne düşündüğümüzü, neler önerdiğimizi ve yaptığımızı bir bir anlatacağız.
SON GÜNLERDE YÜKSELEN 3. DÜNYA SAVAŞI TAMTAMLARI
SORU: NATO ve Rusya cephesinden gelen 3. Dünya Savaşı ile ilgili açıklamalardan sonra, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanlığı’ndan da açıklamalar oldu 3. Dünya Savaşı tehlikesiyle ilgili. Sizin böyle bir tehlike hakkındaki yorumunuz nedir? Konu bu zirvede de gündeme geldi mi? Sayın Putin ile yaptığınız görüşmede Rusya-Ukrayna savaşının büyüme tehlikesi gündeme geldi mi? Dünyanın gündemindeki nükleer silahlar hem Putin ile yaptığınız görüşmede hem zirvede konuşuldu mu?
CEVAP: Ne yazık ki Batı’da bu işi kaşıyan ülke ve kesimler var. 3. Dünya Savaşı’na çanak tutan bir yaklaşım içindeler. Malum silah tüccarlarına pazar lazım. Silah tüccarlarının da pazarı Batı. Bu konuyla ilgili olarak da Sayın Putin, barıştan yana olduğunu son açıklamalarında söyledi. Çünkü taraflarda bir yorgunluk olduğu da açıkça ortada. Biz de kendilerine “barışa ne zaman ereceğiz?” dedik. Onlar “bu işin bir zamanı yok, bütün mesele burada sizler gibi arabulucuların ağırlığını koymasında” noktasındalar. Biz şimdi ağırlığımızı koymaya gayret ediyoruz. Temennimiz odur ki Rusya-Ukrayna arasında bu savaş artık bir nihayete ersin. Devam ediyoruz, takip ediyoruz. Dışişleri Bakanım Hakan Fidan Bey, Milli Savunma Bakanım Yaşar Güler Bey bu işin takipçisi durumundalar. Bir an önce temennim odur ki neticeye varalım. Yıllardır dillendirdiğimiz “Dünya 5’ten büyüktür” ve “Daha adil bir dünya mümkün” tezlerimiz bu olumsuz havayı dağıtmak, büyük savaş riskini ortadan kaldırmak için ortaya koyduğumuz somut çözümlerdir. Hala bunları uygulamak mümkündür. Yapmamız gereken küresel sistemi revize etmek, herkesin ayrımsız uluslararası hukuka uymasını sağlamak, terörizmi topyekün bir anlayışla yok etmek, adaleti ve hakkaniyeti temel alan bir küresel paylaşım sistemini hayata geçirmektir.
Kremlin Sarayı’ndan yapılan açıklamaya göre, görüşmenin basına açık kısmında konuşan Putin, Orban ile Moskova’da görüşmekten memnuniyet duyduğunu dile getirerek, “Buraya yalnızca uzun dönemli ortak olarak değil, aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) Konseyi dönem başkanı olarak geldiniz.” dedi.

Rusya Dışişleri Bakanlığında ülkesinin Ukrayna konusundaki barış planını sunduğu bir konuşma yaptığını anımsatan Putin, “Konuşmamdan muhtemelen haberdarsınızdır. Orada olası bir barışçıl çözüme ilişkin yaklaşımımızı ortaya koyduk. Ukrayna ile ilgili nüansları konuşmak için geldiniz. Umarım sizin ve AB’nin pozisyonu konusunda bilgi vereceksiniz.” ifadelerini kullandı.
Rusya ile Macaristan arasındaki ticaret hacminde önemli bir düşüş yaşandığını kaydeden Putin, “Ama genel olarak üzerinde çalışılacak şeyler bulunuyor ve ortak projeler hayata geçiriyoruz. Her halükarda konuşacak konularımız var.” diye konuştu.
Putin, Orban’ı ve Macar heyeti ağırlamaktan memnuniyet duyduklarını söyledi.
“BU GÖRÜŞMEMİZ DAHA ÖZEL”
Macaristan Başbakanı Orban ise Putin ile son yıllarda birçok kez görüştüklerini belirterek, “Ancak bugünkü görüşmemiz diğerlerine göre daha özel.” dedi.
Ukrayna krizine değinen Orban, “Bununla ilgili her iki tarafla da görüşebilen ülke sayısı gittikçe azalıyor. Yakında Macaristan, Avrupa’da her iki tarafla da görüşebilen tek ülke olacak. Sizinle bazı önemli konuları görüşmek ve Avrupa için bazı önemli konularla ilgili pozisyonunuzu duymak istiyorum.” diye konuştu.
AB YÖNETİMİNDEN ORBAN’A TEPKİ
Orban’ın Rusya ziyareti AB yönetiminin tepkisine neden olmuştu.
AB Konseyi Başkanı Charles Michel, “AB dönem başkanlığının AB adına Rusya ile temas kurma yetkisi yoktur.” uyarısında bulunmuştu.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, ziyaretle ilgili değerlendirmesinde, “Orban, Moskova’yı ziyaret ediyor. Putin, yatıştırılarak durdurulamaz. Ukrayna’da kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışın yolunu ancak birlik ve kararlılık açacaktır.” ifadesini kullanmıştı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell de “Başbakan Orban, Moskova’yı ziyaret etmek için AB Konseyinden herhangi bir talimat almadı. Bu pozisyon, AB ile (Rusya Devlet Başkanı Vladimir) Putin arasındaki resmi temasları kapsamıyor. Dolayısıyla Macaristan Başbakanı, hiçbir şekilde AB’yi temsil etmiyor.” demişti.
BUDAPEŞTE-BRİKSEL-MOSKOVA HATTI
Macaristan, AB üyesi ülkeler arasında 6 ayda bir dönüşümlü üstlenilen dönem başkanlığını 1 Temmuz’da devralmıştı. Orban, dönem başkanlığını üstlendikten sonra ilk dış ziyaretini Ukrayna’nın başkenti Kiev’e yapmış, burada Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenksiy ile görüşmüştü.
AB-Rusya ilişkileri, 2014’te Kırım’ın Rusya tarafından yasa dışı ilhakının ardından gerilemiş ve 2022’de Ukrayna-Rusya savaşının başlamasıyla maslahatgüzarlık seviyesine indirilmişti.
Macaristan ile AB arasında, Ukrayna-Rusya savaşı, Ukrayna’ya askeri ve mali destek ile Ukrayna’nın AB üyeliği gibi konularda anlaşmazlıklar yaşanıyor.
Savaşa yönelik AB’den farklı politika sergileyen Orban sıklıkla “Rus yanlısı” olmakla suçlanırken, Macar lider bu iddiaları reddediyor.
Burada önemli görüşmeler gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, dönüşte uçakta, aralarında Kanal 7 Genel Yayın Yönetmeni Zahid Akman’ın da bulunduğu gazetecilerin sorularını yanıtladı.
PUTIN’LE NELER KONUŞTU?
SORU: NATO İttifakı içinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile açık ve olumlu ilişki yürüten tek lidersiniz. Bu ilişki sayesinde başta tahıl krizi olmak üzere birçok sorunda önemli adımlar atılabildi. Dolayısıyla dünyanın gözü Astana’da Putin ile yaptığınız görüşmedeydi. Görüşme sonrası Ukrayna, konusunda “adil bir barış mümkün” dediniz. Sizce barış konusunda umut verici adımlar gelecek mi? Rusya ile iş birliğine dair güçlü mesajlar verdiniz. Nasıl bir süreç bekliyorsunuz? Rusya’nın Türkiye’den beklentileri neler? Ukrayna konusunda Putin, tansiyonu yükseltmeyi mi yoksa düşürmeyi mi planlıyor? Nasıl bir izlenim edindiniz?
CEVAP: Rusya Devlet Başkanı Sayın Vladimir Putin ve Ukrayna Devlet Başkanı Sayın Volodimir Zelenskiy ile çatışmaların başladığı ilk günden itibaren görüşüyoruz. Bu görüşmelerde “arabuluculuğumuz nereye varabilir, nereye kadar tesiri olabilir?” bunları konuları ele alma imkanımız oldu. Nitekim, Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin ile yaptığım görüşmede arabuluculuk konusunu ele aldık. Özellikle Karadeniz Tahıl Koridoru konusunda çok iyi bir başlangıç yaptık. Biliyorsunuz koridordan 30 milyon ton tahıl nakli gerçekleştirdik. Burada yeni bir süreci başlatmayı, kendilerinin ısrarla üzerinde durduğu gibi Batı’ya tahıl sevkiyatını bir kenara bırakarak, Afrika ve diğer gıda güvenliği bakımından hassas bölgelere Türkiye üzerinden bir koridor oluşturma fikrine nasıl yaklaştıklarını sordum. Sayın Putin, “Ben, bu konuda İstanbul Tahıl Girişimi hedefini aynen koruyorum” yanıtını verdi. Bunu geliştirmemizde fayda var. Çünkü Putin’in Avrupa’ya karşı bir bakışı var. Bu süreçte Avrupa, Rusya’yı hedefe koyduğu için, Rusya da Avrupa’ya ve Batı’ya olumsuz bakıyor. “Benim imkanlarımdan orası istifade etmeyecek” diyor. Afrika ile ilgili ise “Onlar yoksul oldukları için tüm imkanlarımla ben seferber olurum” yaklaşımı içindeler. Türkiye’yi zaten bu konuda farklı bir yere koyuyorlar. Onun için biz bu çerçevede görüşmelerimizi devam ettireceğiz. Şimdilik koridorun Rusya ayağında “nasıl bir mesafe alabiliriz, onların bize ne gibi desteği olur?” bunu çalışacağız. Bu konuda da alacağımız neticeyle inşallah Karadeniz Tahıl Koridoru’nu yeniden işler hale getireceğimize inanıyorum. Bu savaş ne Rusya’ya ne Ukrayna’ya kazandırıyor. Savaşın tek kazananı kan ve ölüm tüccarlarıdır. Ben artık tansiyonun düşürüleceğine ve barış zemininin inşa edilebileceğine inanmak istiyorum. Biz o zemini oluşturmak ve korumak noktasında, bugüne kadar olduğu gibi, üzerimize düşeni yapmaya hazırız.
ESAD’LA OLASI GÖRÜŞME VE SURİYE’NİN GELECEĞİ
SORU: Türkiye-Rusya-Suriye ve İran 4’lü görüşmelerinin yeniden başlatılması sürecini sormak istiyorum. Bu bağlamda “Suriye ile yeniden diplomatik ilişkileri kurmamak için bir sebebimiz yok” demiştiniz. Görünürde Beşar Esad ile bir araya gelmeniz için hangi şartların yerine getirilmesi ya da ne tür gelişmelerin yaşanması gerekiyor?
CEVAP: Suriye ile yeni bir süreci başlatabileceğimizi Cuma günü, Cuma namazı çıkışında zaten söylemiştim. Bizim Sayın Putin ile Beşar Esad’a bir davetimiz olabilir. Sayın Putin, Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirebilirse, bu yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. Suriye sahasında aradan geçen onca yıl herkese kalıcı çözüm mekanizmasının kurulması gerektiğini net bir şekilde göstermiştir. Altyapısı yok olmuş, halkı darmadağın hale gelmiş Suriye’nin yeniden ayağa kalkması ve istikrarsızlığın son bulması elzemdir. Sahada son zamanlarda sağlanan sükunet, akıllıca politikalar ve önyargılardan uzak ve çözüm odaklı yaklaşımlarla barış kapısını aralayabilir. Bölgedeki istikrarsızlığın başta PKK/PYD/YPG olmak üzere terör örgütlerine hareket alanı sağlaması, bir sorundur. El birliği ile ayrımsız bir biçimde bu terör yapılarının kökünün kazınması, Suriye’nin geleceğinin inşası için mühimdir. Suriye’nin demokratik altyapısının inşası, kapsayıcı ve onurlu bir barışın sağlanması ve tüm bunlara Suriye’nin toprak bütünlüğü temelinde yaklaşılması önemlidir. Suriye’de esecek barış rüzgarları ve bütün Suriye’de hayat bulacak barış iklimi, çeşitli ülkelere dağılmış milyonlarca insanın ülkelerine geri dönmeleri açısından da gereklidir. Biz komşumuz Suriye’ye dostluk elimizi daima uzattık ve uzatırız. Adil, onurlu ve kapsayıcı yeni bir toplum sözleşmesi temelinde kucaklaşan, müreffeh, bir ve bütün Suriye’nin her zaman yanında oluruz. Yeter ki Suriye, bu büyük kucaklaşmayı başlatsın ve her alanda toparlansın.
RUSYA TDT’YE; TÜRKİYE ŞİÖ’YE ÜYE OLUR MU?
SORU: Rusya kendi içindeki Türk halkları nedeniyle, Türk Devletleri Teşkilatı’na çok ciddi ilgi duyduğunu sıkça dillendiriyor. Türk Devletleri Teşkilatı’nın geleceğinde Rusya ile ortaklık söz konusu olabilir mi? Putin bu konuyu sizle görüşmelerinde dile getiriyor mu?
CEVAP: Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nın yapısına bakıldığında Rusya’nın Türk Devletleri ile ilişkilerinin olduğu çok açık net ortada. Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nda ağırlıklı olarak zaten Türk devletleri bulunuyor. Bu Türk devletlerinin buradaki gücü daha da artacak. Biz de Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Rusya ve Çin ile olan münasebetlerimizi daha da geliştirelim diyoruz. Bizi de buraya diyalog ortaklığı şeklinde değil de diğerleri gibi Teşkilat’a ortak olarak alsınlar diyoruz. İran en sonunda Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girdi. Bunun yanında yine Pakistan orada üye. Şu anda 9 daimi üye bulunuyor. Türkiye’yi bu ülkeler arasında yer alamaz diye bir şey yok, bu belki biraz zaman alır.
NATO’NUN İKİNCİ ADAMI TÜRK MÜ OLACAK?
SORU: NATO Genel Sekreteri değişti, Mark Rutte oldu. İkili ilişkilerinizin iyi olduğu biliniyor. Bu ilişki Türkiye’nin NATO içerisindeki sorunlarının aşılması noktasında katkı sağlayacak mı? NATO’nun ikinci adamının bir Türk olacağı konuşuluyordu, bu konuda bir gelişme var mı? Böyle bir isim göreve gelecek mi, gelecekse de Türkiye’nin tercihi kimden yana olur?
CEVAP: Bunları Sayın Rutte ile görüştük. Rutte beni ziyarete geldiğinde kendisine bu beklentimi (ikinci adamın Türk olacağı konusu) söyledim. O da doğrusu olumsuz bir yaklaşım içerisine girmedi. Türkiye’ye böyle bir şeyin yakışabileceği mealinde bir yaklaşımı oldu. Görevi tam manasıyla devralmadan önce de Türkiye’ye bir ziyaret yapacağını bana söyledi. Ben de kendisine “memnun olurum” dedim. Hatta Eski Genel Sekreter Jens Stoltenberg ile bir boğaz seyahati yaptık. Bir boğaz seyahati için de kendisini davet ettik. Türkiye’nin NATO’dan beklentilerini her fırsatta dile getiriyoruz. İttifakın birliğinin, insicamının güçlendirilmesi, dayanışma ruhunun korunması ve zenginleştirilmesi önemlidir. Özellikle terör başta olmak üzere karşı karşıya kaldığımız küresel konularda NATO ülkelerinin güvenlik ve çıkarlarına hizmet eden bir anlayışla hareket edilmesi gerekir. Türkiye, yıllardır terörle ayrımsız mücadele etmektedir. Bu mücadelede müttefiklerimizin bizi, NATO’nun birliktelik ruhuna aykırı olarak, yalnız bırakmaları, hatta terörist yapılanmalara cesaret veren tutum sergilemeleri üzücüdür. Sayın Rutte ile bu konulardaki görüşlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz. Sadece Sayın Genel Sekreter ile değil, NATO Zirvesi başta olmak üzere tüm platformlarda müttefiklerimizle karşı karşıya olduğumuz tüm sınamalarda ne düşündüğümüzü, neler önerdiğimizi ve yaptığımızı bir bir anlatacağız.
SON GÜNLERDE YÜKSELEN 3. DÜNYA SAVAŞI TAMTAMLARI
SORU: NATO ve Rusya cephesinden gelen 3. Dünya Savaşı ile ilgili açıklamalardan sonra, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanlığı’ndan da açıklamalar oldu 3. Dünya Savaşı tehlikesiyle ilgili. Sizin böyle bir tehlike hakkındaki yorumunuz nedir? Konu bu zirvede de gündeme geldi mi? Sayın Putin ile yaptığınız görüşmede Rusya-Ukrayna savaşının büyüme tehlikesi gündeme geldi mi? Dünyanın gündemindeki nükleer silahlar hem Putin ile yaptığınız görüşmede hem zirvede konuşuldu mu?
CEVAP: Ne yazık ki Batı’da bu işi kaşıyan ülke ve kesimler var. 3. Dünya Savaşı’na çanak tutan bir yaklaşım içindeler. Malum silah tüccarlarına pazar lazım. Silah tüccarlarının da pazarı Batı. Bu konuyla ilgili olarak da Sayın Putin, barıştan yana olduğunu son açıklamalarında söyledi. Çünkü taraflarda bir yorgunluk olduğu da açıkça ortada. Biz de kendilerine “barışa ne zaman ereceğiz?” dedik. Onlar “bu işin bir zamanı yok, bütün mesele burada sizler gibi arabulucuların ağırlığını koymasında” noktasındalar. Biz şimdi ağırlığımızı koymaya gayret ediyoruz. Temennimiz odur ki Rusya-Ukrayna arasında bu savaş artık bir nihayete ersin. Devam ediyoruz, takip ediyoruz. Dışişleri Bakanım Hakan Fidan Bey, Milli Savunma Bakanım Yaşar Güler Bey bu işin takipçisi durumundalar. Bir an önce temennim odur ki neticeye varalım. Yıllardır dillendirdiğimiz “Dünya 5’ten büyüktür” ve “Daha adil bir dünya mümkün” tezlerimiz bu olumsuz havayı dağıtmak, büyük savaş riskini ortadan kaldırmak için ortaya koyduğumuz somut çözümlerdir. Hala bunları uygulamak mümkündür. Yapmamız gereken küresel sistemi revize etmek, herkesin ayrımsız uluslararası hukuka uymasını sağlamak, terörizmi topyekün bir anlayışla yok etmek, adaleti ve hakkaniyeti temel alan bir küresel paylaşım sistemini hayata geçirmektir.
Bereke, son ateşkes girişimi ve Hamas hareketinin bu konudaki tutumu hakkında AA’ya değerlendirmelerde bulundu.
Bereke, “Hamas ve Filistin direniş grupları, kalıcı ateşkes, siyonist işgal ordusunun Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesi, yerinden edilenlerin evlerine dönüşü ve Gazze’nin yeniden imar ve inşası başta olmak üzere Filistin halkının taleplerini gerçekleştirecek her türlü girişime açıktır.” dedi.
Hareketin, Mısır ve Katar’ın ateşkese yönelik yeni girişimlerine “olumlu yanıt verdiğini” belirten Bereke, arabuluculara Filistin halkının bu taleplerini gerçekleştirecek her türlü girişimi desteklediğini bildirdiğini söyledi.
Bereke, “Hamas hareketi olarak bizim görevimiz işgale karşı koymak, topraklarımızı özgürleştirmek, kutsallarımızı yeniden tesis etmek ve Filistin halkımızı savunmak için çalışmaktır. Eğer yeni girişim, Filistin halkına yönelik saldırganlığa son verir ve işgal ordusunun geri çekilmesini sağlarsa, biz de bunu olumlu karşılayacağız.” ifadelerini kullandı.
NETANYAHU KALICI ATEŞKESİ REDDEDİYOR
Bereke, müzakerelerin mevcut durumu ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ateşkese dair olumsuz tutumuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Top İsrail’de. Çünkü suçlu (İsrail Başbakanı Binyamin) Netanyahu kalıcı ateşkesi reddediyor ve her zaman Filistin halkına yönelik saldırganlığını sürdürmek istediğini vurguluyor. Netanyahu, her zaman hileli dövüşüyor, yalan söylüyor ve savaşı uzatmak istiyor. Çünkü savaş durduğunda yolsuzluk suçlaması nedeniyle siyonist oluşumda yargılanacak. Bu nedenle bu savaşı erteliyor, uzatıyor ve bu savaşı kendisi için şahsi bir savaş olarak görüyor.”
Netanyahu’nun “Filistin halkına karşı bir soykırım savaş ve gerçek bir açlık savaşı” yürüttüğünü vurgulayan Bereke, bu uygulamaların “İsrail işgalinin hapishanelerindeki esirleri tehdit ettiğini ve Filistin halkına baskı yaptığını” ifade etti.
“Netanyahu’nun suçları, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi suçlarını aştı” değerlendirmesinde bulunan Bereke, uluslararası topluma ve Uluslararası Adalet Divanına “Netanyahu ve ekibinin insanlığa karşı savaş suçlusu olarak cezalandırılması” çağrısını yineledi.
İsrail Dış İstihbarat Servisi Mossad, 3 Temmuz’da, esir takası müzakerelerinde arabuluculuk yapan tarafların (Katar ve Mısır), Hamas’ın ateşkes teklifine verdiği yanıtı İsrailli müzakere ekibine ilettiğini duyurmuştu.
İsrail Yayın Kurumu, dün, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Tel Aviv ile Hamas arasında esir takası anlaşmasına varılması için yapılacak müzakerelere İsrail’den bir heyet göndermeyi kararlaştırdığını bildirmişti.
Adı açıklanmayan İsrailli bir yetkili, “Hamas’ın savaşı sona erdirmek için garanti alma talebinden vazgeçmesinin” ardından İsrail’in daha kapsamlı şekilde anlaşmaya varma konusunda iyimser olduğunu belirtmişti.
İsrail Yayın Kurumu, Mossad Direktörü David Barnea’nın Hamas’la esir değişimi görüşmeleri ve Gazze’de ateşkes için müzakere heyetine başkanlık edeceğini öne sürdü.
Esir takasının ele alınacağı bir sonraki müzakerenin nerede yapılacağı henüz bilinmiyor. Daha önce İsrail ile Hamas arasında esir takası için yapılan dolaylı müzakerelere Mısır’ın başkenti Kahire ve Katar’ın başkenti Doha ev sahipliği yapmıştı.
İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın esir yakınlarıyla yaptığı görüşmede, Tel Aviv yönetiminin Gazze Şeridi’ndeki Filistinli gruplarla esir takası anlaşmasına “her zamankinden daha yakın olduğunu” söylediği aktarılmıştı.
Netanyahu’nun Hamas’ın yanıtını ele almak için dün Güvenlik Kabinesi’ni toplayacağı bildirilmişti.
‘ORTA VE KISA MENZİLLİ FÜZE ÜRETİMİ İÇİN İLGİLİ TALİMATLARI VERDİM’
Orta ve kısa menzilli füze sistemleri üretimine başlamaya hazırlandıklarını anlatan Putin, “Üretim için ilgili talimatları verdim. Konuşlandırılmalarına gelirsek, eğer Amerikan yapımı sistemler, orta ve kısa menzilli füzeler, (dünyada) bir yerde ortaya çıkarsa, o zaman mütekabiliyet gereği hareket etme hakkımızı saklı tutuyoruz.” diye konuştu.

Putin, ABD’nin orta ve kısa menzilli füze sistemlerini dünyanın çeşitli noktalarına konuşlandırdığını belirterek, “Bu saldırı sistemlerini üretmeye başlamamız ve sonrasında, gerekirse güvenliğimizi sağlamak için bunları nereye konuşlandıracağımıza karar vermemiz gerekiyor.” dedi.
PUTİN, TRUMP’A GÖZ KIRPTI
ABD’de yapılacak başkanlık seçimlerinde aday olan Donald Trump’ın Ukrayna’daki savaşı bitirmeye yönelik söylemlerde bulunduğunu anımsatan Putin, “Bunu oldukça ciddiye alıyoruz. Olası tekliflerini ve bunu nasıl yapacağını elbette bilmiyorum. Buradaki asıl soru da aslında budur ancak söylediklerinde samimi olduğundan şüphem yok.” ifadesini kullandı.
Putin, ABD’deki seçimlerin ardından kabinenin kurulmasını beklediklerini, Rusya’nın ABD ile görüşmeye hazır olduğunu söyledi.

PUTİN’DEN TÜRKİYE AÇIKLAMASI: ERDOĞAN’IN SİYASİ İRADESİ BİZE YARDIMCI OLUYOR
Putin, “Rusya-Türkiye ilişkilerinde en büyük sorun nedir? Ne veya kim bize sorun yaratıyor?” şeklindeki soruyu yanıtlayarak,
“Ne bize sorun yaratıyor iyi biliniyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi iradesi bu konuda bize yardımcı oluyor.” dedi.
Putin, “Bazı objektif unsurlar var ve bunlar başkalarının bize engel koymasıyla değil yaşanan gelişmelerle ilgili.” diye konuştu.
Putin, mevcut durumun yerel üretim ve ikili ilişkilerin gelişimiyle ilgili olduğunu belirterek, “Tüm sorunlar çözülebilir.” ifadesini kullandı.

‘PEK OLASI OLMADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM’
Putin, Ukrayna ile müzakereleri reddetmediklerine işaret ederek, “Sorun şu ki çatışmayı arabulucuların yardımıyla ve yalnızca onlar aracılığıyla sonuçlandırmak bana pek mümkün görünmüyor. Her şeyden önce, bir arabulucunun nihai belgeleri imzalama yetkisine sahip olması pek olası değil.” diye konuştu.
Konunun arabulucuların yetkinliğiyle ilgili olmadığını dile getiren Putin, “Sorun arabulucuların yetkisi. Arabuluculara son noktayı koyacak ve bu çıkmaza son verecek yetkiyi kim verebilir? Bunun pek olası olmadığını düşünüyorum.” dedi.
CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’I ÖRNEK GÖSTERDİ
Arabuluculuk konusunu genel olarak memnuniyetle karşıladıklarını vurgulayan Putin, “Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’daki müzakere sürecinde yaptığı gibi.” ifadesini kullandı.

‘UKRAYNA’NIN ATACAĞI ADIMLARDAN EMİN OLMADAN ATEŞKES SAĞLANAMAZ’
Ukrayna tarafının anlaşma sağlanması yönünde adım atması gerektiğinin altını çizen Putin, “Ancak bu adımların vazgeçilmez ve Rusya için uygun olması gerekiyor. Anlaşma sağlanmadan ateşkesin sağlanması mümkün değil. Ukrayna’nın atacağı adımlardan emin olmadan ateşkes sağlanamaz.” şeklinde konuştu.
Putin, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin görev süresinin sona erdiğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:
“Ukrayna’daki yönetici ‘elit kesim’, yasa dışı şekilde iktidarda bulunuyor ve (Ukrayna Devlet Başkanı’nın) yetkilerinin onaylanması için Anayasa Mahkemesine başvuruda bile bulunmuyor. Ukrayna Anayasa Mahkemesinin 2015’te kabul ettiği yasaya göre, başkanın görev süresi 5 yıl ve bu sürenin Anayasa’ya uygun şekilde uzatılması için herhangi bir gerekçe yok.”
]]>Narendra Modi’nin başbakanlığı döneminde, Hindistan ile İsrail arasındaki bağlar gün geçtikçe daha da güçleniyor. Gazze’deki soykırıma rağmen Modi yönetimi ve destekçileri Tel Aviv’e koşulsuz bağlılıklarını yineliyor. İlişkilerin güçlendirilmesi gerektiğini savunarak, İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu savunuyor.
Bu yakınlaşma sadece politik düzeyde değil, aynı zamanda sosyal düzeyde de mevcut. Ülke çapında yapılan anketlerde İsrail vatandaşları da Hindistan’la ilişkilerin iyi olmasını destekliyor. Modi hükümetinin başarılı bir siyaset izlediğini öne sürüyor. Hindu milliyetçilerinde de aynı tutumu görmek mümkün. 7 Ekim’den sonra çok sayıda Hindistan merkezli sosyal medya hesabı İsrail yanlısı bir anlatıyı güçlendiriyor ve Tel Aviv’i mağdur pozisyonunda gösteriyor.
Hindistan, 1947’de İsrail’in kurulmasına yol açan Birleşmiş Milletler planına oy vermemiş olsa da, 1950’de İsrail’i tanımış ve 1992’de ilişkileri tamamen normalleştirmiştir. Hindistan tüm bunların yanında 1988’de Filistin’i tanıyan ilk Arap olmayan devlet olarak da tarihe geçerek dünya kamuoyunu şaşırtmıştı..
HİNDİSTAN’DAKİ İSRAİL SEMPATİSİ HİNDU MİLLİYETÇİLERİNİN POLİTİKASI HALİNE GELDİ
Hindistan’da son otuz yılda İsrail yanlısı hissiyatın artışını üç faktör açıklıyor. Birincisi, Hindistan’da terör saldırıları konusunda İsrail’e karşı bir güven duygusu mevcut. İstihbarat alışverişi, lojistik destek gibi konular iki ülke arasında işbirliğini güçlendiriyor. Hindistan’ın Pakistan ile yaşadığı gerilim ve İsrail’in karşısındaki İran tehdidi, Yeni Delhi ve Tel Aviv’i ortak çizgiye getiriyor.
İkinci faktör olarak uluslararası ticaret görülebilir. Soğuk Savaş sonrasında Hindistan ve İsrail’in ilişkileri daha hızlı şekilde ilerledi. Hindistan, İsrail silahlarının en büyük alıcısı konumunda geldi. 2014’ten bu yana İsrail, silah ihracatının yüzde 42,1’ini Hindistan’a yapıyor. Hindistan ayrıca 2022’den bu yana İsrail, ABD ve BAE’den oluşan I2U2 grubunun da katılımcısı durumunda. Bu grup özellikle, İsrail, Suudi Arabistan ve BAE üzerinden Hindistan ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bir ulaşım koridoru inşa etmeyi amaçlamasıyla da dikkat çekiyor.
Hindistan her ne kadar Japonya, Fransa, Rusya ve diğer ülkelerle olumlu ilişkilere sahip olsa da; İsrail’e olan sempatilerinin arkasında Hindu sağının ideolojik ve politik bir model olarak İsrail’e olan yakınlığı yatıyor.
Hindistan’da, İsrail Hindu milliyetçileri için bir örnek teşkil ediyor. İsrail, onların kendi ülkeleri için tasarlamak istedikleri başarılı bir model olarak görülüyor. Düşmanlarını uluslararası hukuku çiğneyerek bile olsa gaddarca yok etmeye çalışması; Teknolojik gelişmişliği, aynı zamanda geleneksel bir yönetime sahip olması ve azınlıkların başarıyla idare edildiği bir yapıya sahip olması örnek olarak görülen önemli faktörler.
HİNDİSTAN İSRAİL’İ BATILI ÜLKELERLE İYİ İLİŞKİLER KURMAK İÇİN BİR FIRSAT OLARAK GÖRÜYOR
Üçüncü nokta ise, ABD ve Batı ile olan ilişkilerin geliştirilmek istenmesinde yatıyor. Modi yönetimi her ne kadar Müslüman azınlıklara yönelik saldırgan tutum izlese de Batı’yla ilişkilerinin de gelişmesi taraftarı. Çünkü yanıbaşında bulunan Çin’in tamamen kendine yeten sistemi ve küresel anlamda günden güne kazandığı güç; Pakistan’la yaşanan sınır gerginlikleri ve daha önceki geniş çaplı çatışmalar Yeni Delhi yönetimini tedirgin eden faktörler… Zira, Hindistan nüfus, ekonomi ve askeri olarak ne kadar büyük olsa da iki cephede aynı anda mücadele etmesi pek mümkün değil.
Bu durumdan ötürü ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerden destek alma ihtiyacı duyuyor. İsrail’in daimi müttefikleri olan ve her katliamına göz yuman bu devletlerin desteğinin de anahtarı Tel Aviv’le iyi ilişkiler yürütmekten geçiyor. Nitekim İsrail ile iyi ilişkilere sahip olmayan ülkelerin Washington başta olmak üzere birçok yönetim tarafından en hafif yaptırım olarak “eleştiriye tabii tutulduğu” biliniyor.
Hindistan iki devletli çözüme karşı olduğunu açıklamamış olsa da bölgedeki Hamas varlığından rahatsız. Çünkü İran’la iyi ilişkilere sahip bir Hamas yönetiminin hali hazırda Ortadoğu’da birçok üsse sahip Tahran yönetimini güçlendirdiği, İran’ın müttefiki olan Hizbullah gibi oluşumların; Müslümanların sempatisini kazanmasından endişe ediyor. Zira ülke içindeki tüm katı uygulamalara rağmen Müslümanlar arasında silahlı bir hareketin başlaması, ülkeyi yıllar süren bir iç savaşa götürme riskini barındırıyor.
Nitekim El Kaide ve DEAŞ terör örgütleri yapılanmalarının özellikle Keşmir bölgesinde organize olmaya çalıştığı biliniyor. Ve bu anlamda Hindistan yönetiminin istihbarat yardımına duyduğu destek de aşikar. Öyle ki 2008’deki Mumbai terör saldırıları sırasında, İsrail güvenlik güçleri Hindistan’a istihbarat ve teknik destek sağlamış; Bu olay, iki ülke arasındaki güvenlik işbirliğini daha da pekiştirmişti.
]]>Osmanlı ordusunda Yeniçeri Ocağı’na bağlı Sekban Bölüğü’nden olan ve isimleri bilinmeyen bu askerler için yapılan On Sekiz Sekbanlar Şehitliği’nde anonim bir kitabe de bulunuyor.
Tarihi belirsiz kitabede “Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleriyle ma’an teşrif buyurup bu mahalde şehiden vefat eden on sekiz sekban aleyhi rahmetuvelgufran hazretlerinin ruhu pür-fütuhlarına el fatiha” ifadesi yer alıyor.
Şehitlikte, kimliği bilinen tek mezar Sekbanlar Kethüdası Hızır Oğlu Hamza’ya ait. Cumhuriyet döneminde yenilenen şehitlik, en son 2018’de İstanbul Büyükşehir Belediyesince (İBB) restore edildi.
Şehitliğin yakınında Kadı Hüsamettin Çamaşırcı Hacı Mustafa Efendi 18 Sekbanlar Cami, İBB ve Şehzadebaşı Camisi gibi önemli mekanlar da yer alıyor.
DEFİNE İÇİN ŞEHİTLİĞİ KAZDI
On Sekiz Sekbanlar Şehitliği’ne dadanan kimliği belirsiz kişi, define bulmak için şehitliği kazdı. Gündüz vakti yapılan kazı, çevredeki güvenlik kamerasınca kaydedildi.
Define için kazı yapılan alanda incelemelerde bulunan Sanat Tarihi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Şerif Yaşar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, şehitliğe define bulmak amacıyla zarar verilmesinin çok üzücü olduğunu söyledi.
Yaşar, “Böyle bir yeri tahrip etmek için bir kişinin ciddi anlamda akli dengesinin ve akli melekelerinin yerinde olmaması ya da çok büyük bir çürümüşlüğe uğramış olması gerekiyor. Çünkü bulunduğumuz yer Suriçi’nin en önemli noktalarından biri.” dedi.
18 ÖNEMLİ ASKER YER ALIYOR
Şehitlikle ilgili bilgi veren Yaşar, “Hemen Mimar Sinan’ın Şehzade Camisi’nin karşısında, On Sekiz Sekbanlar Şehitliği’ndeyiz. Burası, İstanbul’u ilk fetheden askeri grubun içinde şehit olan 18 önemli askerin yer aldığı şehitlik. Burası manevi anlamda çok önemli. Çünkü suru delip gelen bu sekbanlar, sokak içindeki ilk çatışmayı yapıp yine burada da ilk şehit olanlardır. 17 kişinin ismi bile bilinmiyor.” diye konuştu.
Şehitliğin korunması gerektiğinin altını çizen Yaşar, büyük bir özveriyle burada canını veren insanlar için yapılan mezarlığın bu şekilde sahipsiz bırakılmasının çok anlamsız olduğunu vurguladı.
Yaşar, “Gerçekten kamu kurumlarımıza da hiç yakışmıyor. Burada İstanbul Büyükşehir Belediyesinin hemen dibindeyiz. Şikayet edilmesine rağmen güpegündüz defalarca buna nasıl izin veriliyor, kabul edilecek bir şey değil.” dedi.
Define arayışının çılgınlık haline geldiğini aktaran Yaşar, şöyle konuştu:
“Görüntülerden gördük, maalesef gündüz vakti ve bunu defalarca yapabiliyor. Toplumumuzda böyle bir definecilik çılgınlığı var. Gördükleri her tarihi alandan altın fışkıracak zannediyorlar. Ya burası bir garip şehitlik. Müslüman ülkelerde, milletlerde mezara kıymetli bir eşya, maden gömülmez. Burası tarihi ve koruma altında olan bir alan. Ne gerekiyorsa ivedilikle yapılmalı. Hem yanı başındaki İBB hem de Kültür Bakanlığı tarafından, hangi birime bağlıysa tüm birimler caydırıcı olarak ne yapılması gerekiyorsa yapmalı.”
MUTLU ASKERLER OLARAK İSİMLENDİRİLİYOR
İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Zafer Bilgi de İstanbul’un fethine katılan askerlere “Ni’mel Ceyş” denildiğini, Hz. Peygamber’in hadisinde yer alan müjdeye mazhar olmalarından dolayı “mutlu askerler” olarak isimlendirildiklerini söyledi.
Askerlerin kahramanlığını göstermek adına şehit düştükleri yere On Sekiz Sekbanlar Şehitliği’nin yapıldığını anlatan Bilgi, “Hemen yanına bir cami de yapılıyor. İstanbul’un ilk camilerinden biri olarak sayılır. Şehzade Mehmet Camisi’yle karşı karşıya. İBB’nin hemen yanındadır bu bahsettiğimiz yer. Buralara sahip çıkmak zorundayız. Bu hazireler bizim şahitlerimiz. Hem tarihe şahitlik etmiş hem de bizim kimliğimiz aslında. Geçmişimize dönük bilgiler veriyor. Şehrin genetik kodlarını oluşturan bu tarz hazireleri korumakla mükellefiz.” dedi.
Bilgi, tarihi yapılara değer verilmesi gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Şehrin göbeğinde bazen haberimiz olmadan böyle ilginç, hakikaten absürt diyebileceğimiz sahnelere rastlamak mümkün olabiliyor. İvedilikle bu yerin tekrar bir kültür envanterinin çıkarılması, bir yer altı röntgeninin çekilmesi gerekiyor. Sorumlular kimse, işte Vakıflar Genel Müdürlüğü olabiliyor, bazen İBB olabiliyor. Bazen oralar Türbeler Müdürlüğüne bağlı olabiliyor. Gözden kaçabiliyor bazen buralar. Hemen tarihi dokunun korunaklı bir şekilde kadim kültürümüze dahil edilmesi gerekiyor.”
TEDBİR ALINMASINDA FAYDA VAR
Şehitliği ziyaret eden vatandaşlardan Baki Günay, yaşanan duruma bir an önce müdahale edilmesi gerektiğini belirterek, “Ben de gördüm. Dikkatimi çekti zaten. Hatta arkaya böyle gizlenmiş mi artık orada yaşıyor mu anlayamadım. Resmi bir yetkili mi diye baktım ama değil. Berduş bir şekilde ama kazı yapıyor. Hangi yetkiyle ve kime dayanarak yapıyor bilemedim. Yetkililerin tedbir almasında fayda var.” ifadelerini kullandı.
Günay, tarihi yerlerin korunması gerektiğini vurgulayarak, şunları söyledi:
“Burada fetih dönemindeki şehitlerimiz var. Onların aziz hatırasına da saygısızlık olmaması gerekiyor. Bu tür insanlara nasıl izin verilir? Burası dağ başı değil, İstanbul’un göbeği. Hem de Şehrül-Emin’in yanında. Buna dikkat etmek, en birinci vazifesi diye düşünüyorum. O zaman eline kazma alan her yeri kazsın. Öyle bir şey olabilir mi? Devletin ve belediyenin kuralları olması gerekiyor.”
ASAYİŞİ SAĞLAYAN POLİSE BİLE SALDIRDILAR
“MOSSAD’ın oyunu öyle derindir ki, şaşar kalırsınız..” ifadesinde bulunan Karahasanoğlu, asayişi sağlayan polislere bile saldırıldığını belirtti.
Provokasyonun organize bir şekilde gerçekleştirildiğini kaydeden Karahasanoğlu, taciz videosu çeken şahsın engellemek yerine videoyu çekmeye devam etmesinin normal bir davranış olmadığını vurguladı.

EŞCİNSELLERİN TACİZLERİNE NEDEN KARŞI ÇIKMIYORSUNUZ?
Karahasanoğlu, Suriyelilere saldıran provokatörlerin, ‘onur yürüyüşü’ adı altında küçük çocuklarla hallenenlere seslerinin çıkmadığını kaydetti.
ÜMİT ÖZDAĞ, AVRUPA’NIN AVUKATI MI?
“HDP’nin bulunduğu ittifaka destek çıkan bir adamdan, Türk milliyetçisi olmaz” diyen Karahasanoğlu, Suriyelilerin Avrupa’ya geçişine karşı çıkan Ümit Özdağ’ı eleştirerek, “Geçtiğimiz günlerde bir televizyonda, kendisine soruluyor: ‘Suriyelileri niye kendi ülkelerine yollama sözü veriyorsunuz. Bırakalım, Edirne’den öteye gitsinler. Biz Batı’nın tampon alanı mıyız? Biz ülkemizde tutmayalım, nereye gitmek istiyorlarsa, oraya gitsinler.’ Ümit Özdağ itiraz ediyor: ‘Hayır, Suriye’ye göndereceğiz.’ Tekrar hatırlatılıyor, “İngiltere’ye gitsinler. Yunanistan’a gitsinler. Almanya’ya gitsinler. Siz bunların avukatı mısınız?” Bu noktada kimin, kimin adamı olduğu da ortaya çıkmış oluyor.. Suriyelilerin Yunanistan’a geçişini engelleyip, “illa da illa Suriye’ye döneceksiniz” demek.. O insanları, henüz daha, tam olarak yola gelmemiş Esed’in insafına terk etmek.. Aslında Suriye halkı ile Türkiye’nin arasını açma niyeti taşıyor.. Bir yandan Türkiye’deki Türkleri, Suriyelilere karşı kışkırtıyorlar. Diğer taraftan da, Suriye’deki Suriyelileri, Türklere karşı kışkırtıyorlar.. Nasıl da karışık, karmakarışık işler.. Nasıl da planlı, organize işler..” ifadelerinde bulundu.
SURİYELİLERE KRİTİK ÇAĞRI!
Yazısının devamında Karahasanoğlu, Suriyelilere Türklere kızmama çağrısında bulundu. Karahasanoğlu, “Türkiye’de yaşayan Suriyeliler.. Türkiye’de kendilerine ensarlık yapan kardeşlerine asla kızmasınlar.. Bir avuç ırkçının, Türkiye’yi temsil etmediğinin bilincinde olsunlar.. Yine Suriye’de yaşayan Suriyeliler de. Türkiye’de çok geniş kitlelerin, kendilerine yıllardır sahip çıktıklarını unutmasınlar..” diye yazdı.
İşte Karahasanoğlu’nun o yazısı:
Suriyeli biri, yine Suriyeli bir küçük kıza tacizde bulunuyor..
Akraba oldukları da belirtiliyor.. Hatta sanığın zihinsel engelli olduğu da ileri sürülüyor.
“Kapatalım” anlamında değil..
“Soruşturmayalım” anlamında değil..
“Bizi ilgilendirmez” anlamında değil….
Hemen bir dakikada yargılama yapıp, “sallandırın şunu” hızı ile değil..
Gözaltı işlemi yapılıp, gerekirse tutuklama kararı verilip. Ki tutuklama kararı verilmiş..
Sonrasında yargılama yapılıp, cezayı mahkemenin vermesini sağlamak için, olayın ayrıntılarındaki bu verileri aktarıyorum..
Taciz videoya çekilmiş ise..
Hele hele, videoyu çeken tacizi hemen önlemek için harekete geçeceğine..
Engelleme yerine, video çekimine devam ediyorsa..
Orada bir değil, otuz defa düşünerek bir karar vermek gerekir..
Ama daha önemlisi..
Bir kişinin suçu üzerinden, Kayseri’deki tüm Suriyelilere saldırı düzenleniyorsa..
Hatta.
Asayişi sağlamak için çaba sarfeden Türk polisine saldırılıyorsa. Polislerimizden yaralananlar var ise..
Bitmedi..
MOSSAD’ın oyunu öyle derindir ki, şaşar kalırsınız..
Hemen akabinde, Suriye topraklarındaki Türk tır’larının yolu kesilip, saldırılıyor ise..
Kayseri’de bir manyak bahane edilip masum Suriyelilere saldıranlar tekbir getirirken..
Suriye’de Türk tır’larına saldıranlar da tekbir getiriyorlarsa..
“Allah’ın en büyük olduğu”nu haykırarak, iki taraf da masum insanları hedef alıyorlarsa..
Oturup uzun uzun düşünmemiz gerekir.
Ne yapıyoruz, kime hizmet ediyoruz?

Öyle karanlık işler çevriliyor ki..
Onur yürüyüşü diyerek, 5 yaşındaki çocukları dudağından öperek gösteri yapan eşcinseller el üstünde tutuluyorken..
Ne olduğu anlaşılmayan bir görüntü üzerinden, onlarca işyeri yakılıp yıkılıyor.. Kendi polisimize bile saldırıdan geri durulmuyor..
Küçükleri korumak istiyorsanız, sadece Suriyeliyi mi koruyacaksınız?
Ki, Suriyeli küçük kızı koruyacağım derken, binlerce Suriyeliyi hedef tahtasına koymanızdaki çelişki de bir yana..

O çelişki bir yana, eşcinsellerin taciz ettikleri Türk veya başka milliyetten küçük çocukları da korusanıza..
Samimiyseniz.. Gerçekten derdiniz küçükleri korumak ise..
Herkesin gözü önünde, bir de ismini “onur” koyarak yapılan o gösterilerdeki ahlaksızlığı da kınasanıza..
Dikkat edin..
“Kınayın” demekle yetiniyorum..
“Küçükleri taciz eden, cinsel hareketlerle istismar eden eşcinsellere saldırın” demiyorum..
“Polise ihbar edin, yargılanmalarını sağlayın” diyorum..
Ümit Özdağ’ın bir avuç adamı, Kayseri’yi karıştırmayı başarıyor da..
Kayseri ile birlikte, Suriye’yi de karıştırmaya çalışıyorlar da..
Eşcinsellere bir cümle ile kınama bile yapmıyorlar..
Öylesine ilkesiz bir adam ki, bu Ümit Özdağ.
O kadar tehlikeli bir tip ki..
Geçtiğimiz günlerde bir televizyonda, kendisine soruluyor: “Suriyelileri niye kendi ülkelerine yollama sözü veriyorsunuz. Bırakalım, Edirne’den öteye gitsinler. Biz Batı’nın tampon alanı mıyız? Biz ülkemizde tutmayalım, nereye gitmek istiyorlarsa, oraya gitsinler.”
Ümit Özdağ itiraz ediyor: “Hayır, Suriye’ye göndereceğiz.”
Tekrar hatırlatılıyor, “İngiltere’ye gitsinler. Yunanistan’a gitsinler. Almanya’ya gitsinler. Siz bunların avukatı mısınız?”
Bu noktada kimin, kimin adamı olduğu da ortaya çıkmış oluyor..
Suriyelilerin Yunanistan’a geçişini engelleyip, “illa da illa Suriye’ye döneceksiniz” demek..
O insanları, henüz daha, tam olarak yola gelmemiş Esed’in insafına terk etmek..
Aslında Suriye halkı ile Türkiye’nin arasını açma niyeti taşıyor..
Bir yandan Türkiye’deki Türkleri, Suriyelilere karşı kışkırtıyorlar.
Diğer taraftan da, Suriye’deki Suriyelileri, Türklere karşı kışkırtıyorlar..
Nasıl da karışık, karmakarışık işler..
Nasıl da planlı, organize işler..

Beklentim şudur:
Türkiye’de yaşayan Suriyeliler..
Türkiye’de kendilerine ensarlık yapan kardeşlerine asla kızmasınlar..
Bir avuç ırkçının, Türkiye’yi temsil etmediğinin bilincinde olsunlar..
Yine Suriye’de yaşayan Suriyeliler de.
Türkiye’de çok geniş kitlelerin, kendilerine yıllardır sahip çıktıklarını unutmasınlar..
Suriye’deki Türklere değil zarar vermek, böylesi karışık bir dönemde dahi, MOSSAD ajanlarını “İşte şimdi yandık” dedirtecek şekilde, gördükleri hangi Türk varsa, onların Türkiye’nin temsilcileri olduğunu kabul ederek.. Yollarını açsınlar.. Ellerini öpsünler..
Bir yılın değil. 14 yılın ev sahipliğinin zorluğunu, MOSSAD ajanlarının tahriklerine rağmen, bugüne kadar milyonlarca Suriyeliye, Türkiye’de ev sahipliği yapıldığını unutmadan ödüllendirsinler.

Suriyeli küçücük çocuğu rehin alıp, fidye isteyen bir Türk üzerinden Türkiyelilere düşmanlığı tahrik edenleri ellerinin tersi ile itsinler..
O fidyecinin Türkiye’yi temsil etmediğini, Türkiye Cumhuriyetinin hiçbir ayrım yapmadan, kendi vatandaşı olduğuna bakmadan, o fidyeciyi cezalandıracağı gibi, Suriyeli hamile kadına tecavüze kalkışanın da, Türk olduğuna bakmaksızın.. İşlediği suçun cezasını vereceğinin bilinci ile yıllardır süren ensar-muhacirlik ilişkisinin bozulmasını isteyenlerin yaktığı ateşe benzinle gitmesinler..

Türkiye’deki gençlere de hatırlatayım..
Kemal Kılıçdaroğlu’ndan üç bakanlık sözü alarak, HDP’nin bulunduğu ittifaka destek çıkan bir adamdan, Türk milliyetçisi olmaz..
“PKK sizi tükürüğü ile boğar” diyenlerle birlikte hareket eden bir adamdan, Türkiye lehine bir hareket bekleyemezsiniz..
Üç bakanlık verilecek diye, “Durun siz daha. Durun.. Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini” diyen adamlara 1-2 bakanlık verileceğini açıklayanlarla işbirliği yapandan, Türk milliyetçiliği beklemeyin..
O karıştırır. Mikser gibi karıştırır..
Hem Türkiye’yi, hem Suriye’yi karıştırır..
Tabii ki tek başına değil..
İsrail’in ajanları ile birlikte..
Türkiye’de, Suriyeli düşmanlığı yaparlar.
Suriye’de, Türk düşmanlığı yaparlar.
Yaptırırlar.
Aman uyanık olalım.
Karışık işlerde, konu mankeni olmayalım..
Karışık işlerde, maskeli cellatların oyununa gelmeyelim.
İsrail ile Hamas arasında 7 Ekim‘de başlayan ve hala devam eden savaş Orta Doğu‘da gerilimi arttırdı. ABD başta olmak üzere Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesi yaşanan savaştaki tarafını İsrail’den yana kullanırken İsrail’in Lübnan’a saldırıları bölgedeki büyük savaş tehlikesini artırıyor. Türkiye başta olmak üzere ABD, Almanya ve Sırbistan gibi ülkelerden bölgede daha geniş kapsamlı bir savaşa ilişkin uyarılar gelirken Alman gazetesi Bild’in iddiası ortalığı karıştırdı.
Orta Doğu‘da büyük savaş riskinin artması ve İsrail’in Lübnan‘a olası bir saldırı düzenlemesinin bölgesel ve küresel bir savaşı tetikleyeceğinin açıklanmasının ardından Bild, İsrailli kaynaklardan aldığı bilgilerle İsrail’in savaşın fitilini ateşleyeceğini duyurdu.
“TEMMUZUN ÜÇÜNCÜ YA DA DÖRDÜNCÜ HAFTASI HAREKAT BAŞLAYABİLİR”
Almanya’nın Bild gazetesine konuşan İsrailli diplomatik kaynaklar, temmuz ayı içerisinde İsrail’in Lübnan‘a kara harekatı başlatabileceğini iddia etti. Gazeteye konuşan diplomatlar, Lübnan Hizbullahı’nın İsrail’in kuzeyine yönelik saldırılarına son vermemesi halinde İsrail Savunma Kuvvetleri‘nin (IDF) Lübnan’a harekat başlatacağını belirterek net bir tarihte açıkladı.
Bild’in aktardığı bilgilere göre, Batılı diplomat çevreleri İsrail’in temmuzun üçüncü ya da dördüncü haftasında Lübnan’ın güneyine yönelik kara harekatı başlatacağını belirtti. Son günlerde çok sayıda ülkenin artan gerilimin ardından vatandaşlarının Lübnan’dan ayrılması istediğini hatırlatan Alman gazete, pek çok habere göre İsrail’in sınırdaki kuvvetlerini güçlendirdiğine yazdı.
3. DÜNYA SAVAŞI AÇIKLAMALARI
Büyük savaşın ilk söylemi 12 Haziran’da Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic tarafından dile getirildi. Sırp lider, Rusya-Ukrayna savaşı sonrası gerilimin artması ve dünyadaki jeopolitik etkileri değerlendirirken dünyanın çok kısa bir süre içerisinde ciddi bir savaşa sürüklenebileceğini söyledi.
Vucic, İsviçre’de yayımlanan haftalık dergi “Die Weltwoche”ye 12 Haziran’da verdiği röportajda dünya savaşının çıkma ihtimali üzere sorulan soruya, “Üçüncü dünya savaşından söz edemem ama büyük bir çatışmadan söz ediyorum. Ne kadar uzaktayız? Bundan çok uzakta olmadığımıza inanıyorum. Üç ya da dört aydan fazla değil ve bunun daha önce gerçekleşmesi tehlikesi de var” diyerek cevap verdi.

HAKAN FİDAN: 3. DÜNYA SAVAŞI RİSKİ VAR
3. Dünya Savaşı ile ilgili açıklamalardan biri de geçtiğimiz gün Türkiye’den geldi. Habertürk’te gündeme dair konuşan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Rusya-Ukrayna savaşındaki gelişmelere, İsrail’in Gazze’deki katliamlarına Avrupa’da yükselen aşırı sağa ve Orta Doğu‘da yaşanan gerilimlere dikkat çekerek 3. Dünya Savaşı uyarısında bulundu.
Bakan Fidan “Dünya, 3. Dünya Savaşı riskini ciddiye almalı. Biz bunu ciddiye alıyoruz. Bu gerçekten hesabı kitabı yapılmış mesele.” ifadelerini kullandı.
FİDAN’DAN SONRA ALMANYA
Hakan Fidan’ın kritik sözlerinin ardından benzer bir açıklama da Alman makamlarından geldi. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Ortadoğu’da savaş riskinin her geçen gün arttığını belirterek “Daha fazla acının yaşanmasını önleyebilecek çözümler bulmak için ortaklarımızla birlikte yorulmadan çalışıyoruz. İstenmeyen bir gerilim ve topyekûn savaş riski her geçen gün artıyor.” açıklamasında bulundu.
ABD’DEN SAVAŞ UYARISI
Sırbistan, Türkiye ve Almanya’dan gelen ‘savaş’ uyarılarının ardından ABD de devreye girdi. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşın bölgesel bir savaşa dönüşme riski taşıdığını belirterek uyarıda bulundu.
Austin, İsrailli mevkidaşı Yoav Gallant ile Pentagon’da yaptığı görüşmede karşılıklı saldırıların bölgede savaşın yayılması endişesi oluşturduğuna dikkat çekerek ”Lübnan-İsrail sınırının her iki yakasındaki gerilimi durdurmak için diplomatik çözüme önem veriyoruz. İsrail ile Hizbullah arasındaki bir savaş kolaylıkla bölgesel bir savaşa dönüşebilir.” dedi.
]]>İsrail ile Hamas arasında 7 Ekim‘de başlayan ve hala devam eden savaş Orta Doğu‘da gerilimi arttırdı. ABD başta olmak üzere Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesi yaşanan savaştaki tarafını İsrail’den yana kullanırken İsrail’in Lübnan’a saldırıları bölgedeki büyük savaş tehlikesini artırıyor. Türkiye başta olmak üzere ABD, Almanya ve Sırbistan gibi ülkelerden bölgede daha geniş kapsamlı bir savaşa ilişkin uyarılar gelirken Alman gazetesi Bild’in iddiası ortalığı karıştırdı.
Orta Doğu‘da büyük savaş riskinin artması ve İsrail’in Lübnan‘a olası bir saldırı düzenlemesinin bölgesel ve küresel bir savaşı tetikleyeceğinin açıklanmasının ardından Bild, İsrailli kaynaklardan aldığı bilgilerle İsrail’in savaşın fitilini ateşleyeceğini duyurdu.
“TEMMUZUN ÜÇÜNCÜ YA DA DÖRDÜNCÜ HAFTASI HAREKAT BAŞLAYABİLİR”
Almanya’nın Bild gazetesine konuşan İsrailli diplomatik kaynaklar, temmuz ayı içerisinde İsrail’in Lübnan‘a kara harekatı başlatabileceğini iddia etti. Gazeteye konuşan diplomatlar, Lübnan Hizbullahı’nın İsrail’in kuzeyine yönelik saldırılarına son vermemesi halinde İsrail Savunma Kuvvetleri‘nin (IDF) Lübnan’a harekat başlatacağını belirterek net bir tarihte açıkladı.
Bild’in aktardığı bilgilere göre, Batılı diplomat çevreleri İsrail’in temmuzun üçüncü ya da dördüncü haftasında Lübnan’ın güneyine yönelik kara harekatı başlatacağını belirtti. Son günlerde çok sayıda ülkenin artan gerilimin ardından vatandaşlarının Lübnan’dan ayrılması istediğini hatırlatan Alman gazete, pek çok habere göre İsrail’in sınırdaki kuvvetlerini güçlendirdiğine yazdı.
3. DÜNYA SAVAŞI AÇIKLAMALARI
Büyük savaşın ilk söylemi 12 Haziran’da Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic tarafından dile getirildi. Sırp lider, Rusya-Ukrayna savaşı sonrası gerilimin artması ve dünyadaki jeopolitik etkileri değerlendirirken dünyanın çok kısa bir süre içerisinde ciddi bir savaşa sürüklenebileceğini söyledi.
Vucic, İsviçre’de yayımlanan haftalık dergi “Die Weltwoche”ye 12 Haziran’da verdiği röportajda dünya savaşının çıkma ihtimali üzere sorulan soruya, “Üçüncü dünya savaşından söz edemem ama büyük bir çatışmadan söz ediyorum. Ne kadar uzaktayız? Bundan çok uzakta olmadığımıza inanıyorum. Üç ya da dört aydan fazla değil ve bunun daha önce gerçekleşmesi tehlikesi de var” diyerek cevap verdi.

HAKAN FİDAN: 3. DÜNYA SAVAŞI RİSKİ VAR
3. Dünya Savaşı ile ilgili açıklamalardan biri de geçtiğimiz gün Türkiye’den geldi. Habertürk’te gündeme dair konuşan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Rusya-Ukrayna savaşındaki gelişmelere, İsrail’in Gazze’deki katliamlarına Avrupa’da yükselen aşırı sağa ve Orta Doğu‘da yaşanan gerilimlere dikkat çekerek 3. Dünya Savaşı uyarısında bulundu.
Bakan Fidan “Dünya, 3. Dünya Savaşı riskini ciddiye almalı. Biz bunu ciddiye alıyoruz. Bu gerçekten hesabı kitabı yapılmış mesele.” ifadelerini kullandı.
FİDAN’DAN SONRA ALMANYA
Hakan Fidan’ın kritik sözlerinin ardından benzer bir açıklama da Alman makamlarından geldi. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Ortadoğu’da savaş riskinin her geçen gün arttığını belirterek “Daha fazla acının yaşanmasını önleyebilecek çözümler bulmak için ortaklarımızla birlikte yorulmadan çalışıyoruz. İstenmeyen bir gerilim ve topyekûn savaş riski her geçen gün artıyor.” açıklamasında bulundu.
ABD’DEN SAVAŞ UYARISI
Sırbistan, Türkiye ve Almanya’dan gelen ‘savaş’ uyarılarının ardından ABD de devreye girdi. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşın bölgesel bir savaşa dönüşme riski taşıdığını belirterek uyarıda bulundu.
Austin, İsrailli mevkidaşı Yoav Gallant ile Pentagon’da yaptığı görüşmede karşılıklı saldırıların bölgede savaşın yayılması endişesi oluşturduğuna dikkat çekerek ”Lübnan-İsrail sınırının her iki yakasındaki gerilimi durdurmak için diplomatik çözüme önem veriyoruz. İsrail ile Hizbullah arasındaki bir savaş kolaylıkla bölgesel bir savaşa dönüşebilir.” dedi.
]]>“BM GÜVENLİK KONSEYİ’NİN ÜÇ DAİMİ ÜYESİ ÇATIŞMANIN ÇÖZÜLMESİNİ İSTEMEDİ”
Azerbaycan topraklarının Ermenistan işgali sırasında etnik temizlik, soykırıma ve yıkıma maruz kaldığını belirten Aliyev, “O dönemde çatışmanın çözümü için büyük çaba sarf ettik ancak bu çabalarımız sonuçsuz kaldı. Böylece BM Güvenlik Konseyi’nin üç daimi üyesi çatışmaya çözüm sağlayamadı, daha doğrusu istemedi. Hepsi de çeşitli nedenlerden dolayı Ermenistan’ın gerçekleştirdiği işgalin kalıcı olmasını istiyordu. Eski AGİT Minsk grubu üçlüsü ve Ermeni tarafıyla 2003 yılının sonlarından itibaren birçok kez görüştüm ancak, tüm bunlar bir sonuç getirmedi. Bunu eski Minsk grubu üyeleri ve Ermeni tarafı istemedi. Ermenistan tarafı topraklarımızı sonsuza kadar işgal altında tutmak istiyordu” dedi.

“SÜREÇ KİMSENİN MÜDAHALESİ OLMADAN İLERLİYOR”
Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki normalleşme sürecinde arabulucular olmadan ikili düzeyde daha iyi sonuçlar aldıklarını ifade eden Aliyev, “Bu süreç kimsenin müdahalesi olmadan ilerliyor. Sınırların belirlenmesi ve hatta çizilmesi konusunda anlaşmaya varabiliyoruz. Barış anlaşması henüz imzalanmadı ancak sınırların belirlenmesi süreci başarıyla devam ediyor” dedi.

“BARIŞ ANLAŞMASININ ANA MADDELERİNİ BİRKAÇ AY İÇİNDE SONUÇLANDIRABİLİRİZ”
Müzakere sürecinde oldukça hızlı ilerlediklerini belirten Aliyev, “Barış anlaşması metni üzerindeki çalışmayı, en azından ana maddelerini birkaç ay içinde sonuçlandırabileceğimizi düşünüyorum. İşgal sırasında arabulucuların planının Madrid ilkeleri olarak adlandırılan temel ilkeler üzerinde anlaşmaya varmak olduğunu belirtmek isterim. Bunların paraflanması ve daha sonra taslak haline getirilmesi gerekiyordu. Bunun bir seçenek olabileceğine inanıyoruz. Ana maddelerin üzerinde anlaşmaya varmak, bunları başlatmak ve ardından metin üzerinde çalışmak gibi. Ermenistan anayasayı değiştirirse bu gerçekleşecek” ifadelerini kullandı.

“BARIŞ ANLAŞMASININ TEMEL ŞARTI ERMENİSTAN ANAYASASININ DEĞİŞTİRİLMESİDİR”
Ermenistan ile 28 yılda üzerinde anlaşmaya varılamayan konuların 1-2 yılda çözülmesi zor olduğunu vurgulayan Aliyev, “Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki esaslı müzakereler geçtiğimiz aralık ayından itibaren başladı. Çünkü bundan önce Ermenistan, Dağlık Karabağ meselesini barış anlaşmasına dahil etmek istiyordu ve bu kabul edilemezdi. Bu konu Azerbaycan’ın iç meselesidir. Karabağ’dan bölücü rejimin ortadan kaldırılmasının ardından Aralık ayından itibaren sadece 6 aydır müzakereler devam ediyor. Bu süreç zaman alıyor ve elbette barış anlaşmasının temel şartı Ermenistan anayasasının değiştirilmesidir. Çünkü orada Azerbaycan’a karşı toprak iddiaları yer alıyor ve bu gerçekleşmeden barış anlaşması imzalanmayacak. Bu bilinen bir meseledir” dedi.

“GERİ DÖNÜŞ HAKKI BATI AZERBAYCAN TOPLULUĞU TEMSİLCİLERİNE DE SAĞLANMALIDIR”
Karabağ Ermenileri’nin geri dönmesi konusuna değinen Aliyev, “Eskiden Ermenistan’da yaşayan ‘Batı Azerbaycan Topluluğu’ temsilcileri de dahil olmak üzere karşılıklı olarak geri dönüş hakkı sağlanmalıdır. Azerbaycan halkı sonuncu defa 1988 yılında, Ermenistan topraklarından etnik olarak temizlendi ve oradaki maddi, kültürel mirasımız tamamen yok edildi” ifadelerini kullandı.
Öte yandan bazı uluslararası gözlemciler, birinci turdaki seçimlerde oyların çalındığı ve manipülasyon yapıldığı yolunda ciddi iddiaların olduğunu dile getirerek, ikinci turda seçim güvenliği konusuna uyarılarda bulundular.
Polemikhaber’in haberine göre, Dr. Seyfullah Türksoy, “İkinci turda küskün ve kararsız seçmenler sandığa giderse, reformcu Türk aday Mesud Pezeşkiyan kazanır” dedi.
İran Araştırmalar Merkezi uzmanlarından Rahim Farzam, “İkinci turda reformcu aday Mesud Perzeşkiyan’ın seçilme şansını yüksek görüyorum. Bunun için Pezeşkiyan’ın küskün ve kararsız seçmeni sandığa götürecek bir propaganda yapması gerekiyor” dedi.
Farzam, İran’da seçim güvenliği sorunundan kaynaklanan oyların çalınması ve manipülasyon iddialarının sürekli gündeme geldiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:
“5 Temmuz’da yapılacak seçimlerin kaderini iki faktör belirleyecek. Birincisi İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in tavrı. Diğeri seçimlere katılım oranının artırılması. Radikal muhafazakar aday Said Celili seçilirse yasaklı ve sert uygulamalar devam eder. Ülkedeki gerginlik ve kutuplaşma artabilir. Reformcu kesimin adayı Mesud Pezeşkiyan’ın seçilmesi durumunda ülkedeki tansiyon düşer. Bireysel özgürlükler artar, başörtüsüyle ilgili ahlak polisinin müdahaleleri, internet kısıtlamaları azalır. Zaten bu konuda Mesud Pezeşkiyan’ın bazı sözleri de var. Ülkedeki tansiyon düşer. O nedenle Hamaney’in Mesud Pezeşkiyan’ı destekleme ihtimalini yüksek görüyorum.”
İran uzmanı Rahim Farzam, Mesud Pezeşkiyan’ın seçilmesi durumunda, İran’daki Türklerin sisteme olan tepkilerinin de yumuşamaya başlayabileceğini, dolayısıyla ülkenin iç huzuru açısından da Mesud Pezeşkiyan’ın seçilmesinin yararlı olacağını belirtti.
“İRAN HALKI MUTSUZ”
Kısa adı İRAM olan İran Araştırmaları Merkezi’nin kıdemli uzmanlarından Dr. Bilgehan Alagöz, İran’da insanların uzun süredir mutsuz ve karamsar olduğuna dikkat çekerek, “özellikle ekonomik sıkıntılar çok artmış. Demokrasi ve insan haklarıyla ilgili büyük sıkıntılar var. Seçimlere katılım oranı çok düşük. Halk sandıklara gitmeyerek mevcut durumu protesto ediyor. İkinci turda küskün halkı sandığa taşımayı başaran aday seçimi kazanır” şeklinde konuştu.
Seçime iki kutuplu bir yapıyla girildiğini, bir yanda iç ve dış politikada Batı’yla uyumlu reformistlerin, diğer yanda da mevcut yapıya bağlı muhafazakar statükocuların yarıştığını belirten Dr. Bilgehan Alagöz, “Reformcuların adayı Mesud Pezeşkiyan bu kısa sürede küskün seçmeni ikna edip sandığa yönelmesini sağlayabilirse seçimi kazanabilir.” dedi.
TÜRK ADAYIN SEÇİLMESİ DEMOKRASİNİN ÖNÜNÜ AÇAR
Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız Kafkasya Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof.Dr. Hasan Oktay ise şu görüşleri dile getirdi:
“İran dünya ile giriştiği rekabeti kaybediyor sistem ciddi anlamda yara aldı, özellikle 13 Nisan’da İsrail’e yaptığı füze saldırı sonrası iran’a karşı cephe genişledi ve Cumhurbaşkanı İbrahim Raisi öldürülerek İran’a açıktan mesaj verildi. İran bu kartı gördü ve Irak modelini yani bir yerli unsurun işbirliği ile dış saldırı operasyonuna fırsat vermemek ve Suriye’de iktidara karşı silahlı muhalefetin harekete geçmesini önlemek için sistemi tamir ve tahkim etmek için ilk defa Türk ve reformcu bir adayın Cumhurbaşkanı olmasının önünü açtı. Türkiye de komşusu iran’da Irak ve suriye olayları ile karşı karşıya kalmamak için gelişmeleri yakından takip ediyor ve Mesud Pezeşkiyan’ın seçilmesi ile iran Türkleri sistemi ihata ederek gelecekte İran’da demokrasiye geçişin önü açılıyor. Azerbaycan -Türkiye – İran bölgede önemli bir güç birliği oluşturmaktadır.”
İRAN’IN ÖZGÜRLÜK BAYRAĞI TEBRİZLİLER’İN ELİNDE
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Prof.Dr. Aygün Attar, İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’in yakın tarihlerdeki bir Cuma hutbesinde “İran’ın özgürlük bayrağı Tebrizlilerin elindedir” sözünü hatırlatarak, ”O bayrak açılır mı , hep beraber bekleyip göreceğiz.” dedi.
Prof.Dr. Aygün Attar konuyla ilgili sözlerini ve Mesud Pezeşkiyan’la ilgili düşüncelerini şöyle paylaştı:
”İran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Muhafazakar cepheden Said Celili ile Reformist Cepheden Tebriz Milletvekili Mesud Pezeşkiyan ikinci tur için yarışacaklar. Pezeşkiyan , hem insan hem siyasetçi olarak toplumda çok saygı duyulan bir kalp cerrahıdır. 1993 senesinde elim bir trafik kazasında jinekolog olan eşini ve bir çocuğunu kaybettikten sonra bir daha hiç evlenmeyerek geriye kalan üç çocuğuna hem baba hem anne olan ve Tebriz Tıp Bilimleri Üniversitesi rektörü, İran’ın Sağlık Bakanı olarak görev yapmış Pezeşkiyan sadece Tebriz’in değil İran’da yaşayan tüm Türklerin parlamentodaki gururlu sesi olmuştur. 26 Şubat 2016’da parlamentonun açık oturumunda, Allah’ın kendisini bir Türk olarak yarattığını ve hiç kimsenin Türklerin dili ve kültürü ile alay etme hakkına sahip olmadığını, İran’daki Türklerin ve diğer etnik grupların Anayasa’nın 15. maddesine göre okullarda kendi dillerinde yazabilmeleri, konuşabilmeleri ve öğrenebilmeleri gerektiğini haykırdığı konuşmayı şahsen bir Tebriz gelini olarak gururla sosyal medyadan paylaşmıştım. Fanatik Traktör taraftarı olan Pezeşkiyan ‘a soyadından dolayı farklı etnik kimlik yakıştırmaları yapanlar için bir açıklama zarureti doğduğunu düşünüyorum. Yani, Farsçada soyadlarının sonuna “zade “ “oğulları” yahut filankeslerden anlamında kullanılan bir eklemedir. Hekim ailesinden geldiği için Farsça Pezeşkiyan yani Doktorlardan soyadını taşıyan uzun yıllar İslami Şurada Tebriz Üskü Azerşeher ‘in ( Doğu Azerbaycan) milletvekili olarak aktif şekilde varlık gösteren Mesut Pezeşkiyan parlamentoda İran’daki Türklerle birlikte diğer etnik gruplar için de reformlar yapılmasını daim gündemde tutan bir siyasetçi olmuştur. İkinci tur sonrası İran Cumhurbaşkanı olmasına müsaade edilecek mi ? Onun nihai kararını sandık sonuçlarıyla birlikte İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney verecektir.”
Not: Ayetullah Hamaney yakın tarihlerdeki bir Cuma hutbesinde “İran’ın özgürlük bayrağı Tebrizlilerin elindedir. O bayrak açılır mı , hep beraber bekleyip göreceğiz.” demişti
GERİLİM AZALIR
Azerbaycan Türk Evi Başkanı Tenzile Rüstemhanlı da şu görüşlere yer verdi:
“Mesud Pezeşkiyan’ın seçilmesi İran’a yeni bir soluk getirebilir, İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’la ilişkilerini daha üst bir seviyeye taşıyabilir, Batı ile ilişkilerini yumuşatabilir. İran’da yaşayan insanlar ulusal haklarından, anadillerinde okuma-yazma, kültürlerini geliştirme ve yerel özyönetim hakkından yoksun bırakılıyor, dolayısıyla büyük bir iç gerilim yaşanıyor. Mesud Bey bu yönde de durumu yumuşatabilir. Tebriz’deki mitinginde Reşid Behbudov’un “Azerbaycanım” şarkısının seslendirilmesi büyük siyasi öneme sahip bir olaydır. İran’daki reformcu kesim 5 Temmuz’da sandığa giderek Mesud Pezeşkiyan’a ses vererek ülkedeki demokratik açılımlara destek olmalıdır”
Bilindiği gibi 28 Haziran’da ülke genelinde 59 bin merkezde kurulan sandıklarda toplam 24 milyon 535 bin 185 oy kullanıldı.
İlk turu birinci sırada bitiren Pezeşkiyan 10 milyon 415 bin 191 oy alarak yüzde 42,5’lik oranla birinci olmuştu. Said Celili’nin oy oranı ise yüzde 38,6’da kalmıştı. Buna göre, reformistlerin tek adayı Pezeşkiyan ile muhafazakar Celili, 5 Temmuz’da yapılacak ikinci tur seçimlerde yeniden yarışacak.
Birinci turda İran Devrim Muhafızları’nın eski komutanı ve parlamento başkanı olan Muhammed Bakır Kalibaf yüzde 13,8 ile üçüncü, din adamı Mustafa Purmuhammedi ise yüzde 0.8 ile dördüncü sırada yer almışlardı.
]]>1981’DEN BERİ GÖRÜLEN EN YÜKSEK KATILIM ORANI
Erken genel seçimin dünkü ilk turunda sandık çıkış anketlerine göre oylarını artıran aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisi yüzde 34 ile sandıktan birinci parti çıktı.Ulusal Birlik Partisi’ni, oyların yüzde 28,1’ini alan sol ve çevreci partilerin oluşturduğu Yeni Halk Cephesi izledi. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un partisi Rönesans’ın liderliğindeki Cumhuriyet İçin Hep Birlikte İttifakı ise oyların ancak yüzde 20,3’ünü alabildi. Merkez sağdaki Cumhuriyetçiler Partisi’nin oy oranı ise yüzde 10,2 oldu.
Araştırma şirketi Elebe’nin tahminine göre, 49.5 milyon seçmenin oy kullandığı seçime katılım oranı yüzde 67,5 oldu. Bu Fransa’da, 1981’den bu yana görülen en yüksek katılım oranı.
LE PEN:MACRON’U YOK ETTİK
2027’de yeniden Ulusal Birlik Partisi’nin cumhurbaşkanı adayı olması beklenen Marine Le Pen sandık çıkış anketi sonrası yaptığı açıklamada “Demokrasi konuştu ve Fransız halkı Ulusal Birlik Partisi’ni ve müttefiklerini zirveye çıkararak Macron kampını neredeyse yok etti” dedi.
“Halk net bir şekilde 7 yıllık küçümseyici ve yıpratıcı yönetime son vermek” istiyor diyen Le Pen ikinci turda da seçmenlerden destek istedi. Le Pen, Ulusal Birlik Partisi’nin lideri Jordan Bardella’nın başbakan olarak atanabilmesi için önümüzdeki hafta Ulusal Meclis’te çoğunluğu sağlamaları gerektiğini vurguladı.
MACRON’DAN BİRLEŞME ÇAĞRISI
Sandık çıkış anketi sonrası Fransız haber ajansı AFP’ye konuşan Cumhurbaşkanı Macron ise seçmenlere, seçimin ikinci turunda, “cumhuriyetçi ve demokrat” adaylar etrafında birleşme çağrısı yaptı.
Macron, genel seçimin ilk turunda katılım oranının yüksek olmasının da, kendisini memnun ettiğini söyledi.
FRANSIZ MEDYASI: MACRON KENDİ SONUNU GETİRDİ
Fransız basını Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın açık farkla ilk sırayı alması üzerine, 9 Haziran’da Ulusal Meclis’i fesheden Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un erken seçim kararıyla kendi sonunu getirdiği değerlendirmesinde bulundu.
Challenges dergisinin “2024 genel seçimleri: Kral Macron’un saltanatının sonu” başlıklı haberinde, Macron’un Ulusal Meclis’i feshederek kendi düşüşünü tetiklediği kaydedildi.
Haberde, Macron’un eski Başbakanı Edouard Philippe, mevcut Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire ve İçişleri Bakanı Gerald Darmanin’in Macron’un düşüşünü daha da hızlandırdığı belirtilerek “Bu genel seçimler, Macronculuk saltanatının sonunu imzalayabilir.” ifadesine yer verildi.
Le Monde gazetesi, ilk sonuçlara göre seçimin ilk turunda iktidarın, rakipleri aşırı sağ ve solcuların gerisinde kalmasını “Mağlup olan Macron cephesi, üçüncü sıraya yerleşti” başlığıyla duyurdu. Gazete, bir diğer haberinde, seçimin ilk turunu 4. bitiren merkez sağcı Cumhuriyetçiler (LR) partisinin ülke genelinde güç kaybettiği değerlendirmesini yaptı.
Fransız Le Figaro gazetesi de “Genel seçimler: Macron’un kaybettiği bahis” başlığıyla geçtiği haberde, Macron’un merkezdeki “blokunun” yok olma riskiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu. Haberde, “Avrupa (Parlamentosu) seçimleri tokadından 3 hafta sonra Elysee’de yine bir mağlubiyet gecesi.” ifadesi kullanıldı.
Kamu yayıncısı Franceinfo ilk turun sonuçlarını derlediği haberde, aşırı sağcı RN partisinin seçimin ilk turuna hakim olduğunu aktarırken “Emmanuel Macron’un Ulusal Meclis’in feshedildiğini açıklamasından 3 hafta sonra, erken genel seçimlerin ilk turu aşırı sağ parti ve müttefikleri açısından benzeri görülmemiş bir başarı teşkil ediyor.” değerlendirmesine yer verildi.
İNGİLİZ MEDYASI: SONUÇ FELAKET, SİYASİ BİR DEPREMHaberin Devamı
Macron’un 3 hafta içinde aldığı ikinci yenilgi bugün Avrupa’nın da bir numaralı gündemi oldu. İngiliz medyası ilk tur sonuçlarını ‘felaket’ olarak değerlendirdi. The Telegraph gazetesi Fransa’yı ilk kez aşırı sağ liderliğin eşiğine getiren “siyasi bir deprem” olarak tanımlandı.
Independent Le Pen’in güçlenen konumuna dikkat çekti ve Macron’un hem içeride hem de dünya sahnesinde zayıfladığını öne sürdü. Guardian gazetesi ise “Macron’un grubu ve sol-yeşil ittifakı, Ulusal Cephe’yi iktidardan uzak tutmak için işbirliği yapmak zorunda kalacak, ancak bu kolay olmayacak” ifadelerini kullandı.
Politico, ‘Macron çoktan bitti. Le Pen’i durdurabilecek var mı?’ başlıklı haberinde Macron’un acı bir seçimle karşı karşıya kaldığını öne sürdü.
ABD MEDYASI:FRANSA FELÇ OLABİLİR
ABD’li Washington Post gazetesi, ilk tur seçimlerin Macron’un merkezci ittifakını parçaladığını ve ikinci turda net bir çoğunluk sağlanamaması durumunda Fransız siyasetinin felç olabileceğini yazdı. Fransa’nın eski ABD büyükelçisi Gérard Araud’ın sözlerine atıfta bulunan gazete “Fransız krizi daha yeni başladı” ifadesini kullandı.
New York Times gazetesi ise Macron’un oynadığı kumarın ters teptiğini, aşırı sağın ezici bir zafer kazandığını yazdı.
AŞIRI SAĞ KARŞITLARI SOKAĞA İNDİ
Aşırı sağ karşıtı göstericiler, başkent Paris’in sembolik önem taşıyan noktası Cumhuriyet Meydanı’nda toplandı.
Ellerinde Filistin bayrakları taşıyan göstericiler, RN karşıtı slogan attı. Öte yandan ülkenin ikinci büyük kenti Lyon’da yaklaşık 800 faşizm karşıtı, gösteri düzenledi.
Göstericiler, kamu mallarına zarar ve çöp bidonlarını ateşe verdi. Güvenlik güçleri, Cumhuriyet Sokağı’nda göstericilere biber gazıyla müdahale etti.
Yüzü maskeli bazı eylemciler, Lyon’un 1. bölgesindeki belediye binasına girmeye çalıştı ancak başarısız oldu.
]]>Paris’te oy veren vatandaşlar, genel seçimlerin ilk turunu AA muhabirine değerlendirdi.
Başkentte yaşayan soyadını vermeyen 33 yaşındaki Fransız seçmen Alex, bu seçimler karşısında herkes gibi endişelendiğini, böyle bir durumun içinde olmaktan memnun olmadığını ifade etti.
Alex, “Umarım aşırılara karşı herkes harekete geçer, barış ve paylaşım atmosferi içinde kalırız.” diyerek, Meclis’te aşırı sağın salt çoğunluğu almasının “umut verici bir perspektif olmadığını” dile getirdi.
İnsanların aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisinin hayatlarını değiştireceğini hayal ettiğini belirten Alex, bu düşüncenin gerçekle örtüşmediğini vurguladı.
Alex, seçmenlerin aşırı sağa karşı cephe almasını umduğunu söyledi.
Soyadını açıklamayan François isimli seçmen, Cumhurbaşkanı Macron’un, AP seçimlerinin ardından halka yeniden söz vermesini memnuniyetle karşıladığını ifade etti.
Seçim sürecinin birkaç hafta gibi kısa bir sürede düzenlenmesinin bir sorun teşkil ettiğine dikkati çeken François, bu süreçte oluşan ittifakların “farklı yönlere savrulduğu”nu savundu.
François, seçim kampanyasındaki müzakerelerin seviyesinin çok düşük olduğuna değinerek, “(Müzakereler) Doğru insanları ve doğru yönde seçmek için gerekli olan esaslı tartışmalar değildi, ittifak konularıydı.” dedi.
RN’nin sandıktan birinci çıkmasından yana olmadığını aktaran François, ancak ilk turda aşırı sağın birinci olacağını düşündüğünü öne sürdü.
François, şöyle devam etti:
“Ulusal Birlik iktidar olsa da (Meclis’te) salt çoğunluğu olmayacak her halükarda. Bence bir şey olmayacak. Bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar ülkede siyasi kararların biraz kilitlenme riski var.”
Paris’in 20. bölgesinde yaşayan soyadını paylaşmayan Virginie, erken seçim sürecinin zor geçtiğine işaret etti.
Virginie, ülkede mevcut belirsiz ortamda oy vermeye gitmenin önemini vurgulayarak, aşırı sağın sandıktan birinci çıkmamasını umduğunu söyledi.
Aşırı sağın ülkenin kırsal bölgesinde birinci gelmesinin öngörüldüğünü kaydeden Virginie, seçimin ilk turuna katılımının yüksek olduğuna dikkati çekti.
Virginie, aşırı sağın Meclis’te salt çoğunluğu alması durumunda 1 yıl sonra tekrar erken seçime gidilmesine olumlu baktığını kaydetti.
FRANSA’NIN ERKEN SEÇİME GİDİŞİ
Fransa’da son 3 seçimdir oylarını artırmaya devam eden aşırı sağcı RN, en son 9 Haziran’daki AP seçimlerinde yüzde 31,4 oy alarak en yakın rakibi olan Emmanuel Macron’un partisi Rönesans’ı ikiye katlamıştı.
Aşırı sağın AP seçimlerindeki galibiyeti üzerine Macron, 9 Haziran gecesi Meclis’i feshederek ilk turu 30 Haziran, ikinci turu 7 Temmuz’da olmak üzere erken seçime gitme kararı almıştı.
Macron, bu kararını, “AP seçim sonuçlarına demokratik bir cevap vermeliydik.” sözleriyle savunmuş ancak ülkenin 26 Temmuz-11 Ağustos’ta ev sahipliği yapacağı 2024 Paris Olimpiyatları’nın hemen öncesinde erken seçime gidecek olması, siyasi istikrarsızlık ve toplumsal huzursuzluk yaratabileceği gerekçesiyle kamuoyunda endişeyle karşılanmıştı.
Ülkedeki son genel seçimlerde bir türlü ittifak kuramayan solcu partiler, bu seçimlerde aşırı sağa karşı kısa sürede “Yeni Halk Cephesi İttifakı” altında bir araya gelmiş ve tek aday çıkaracaklarını duyurmuştu. Yeni Halk Cephesi İttifakı’nda ülkenin önde gelen sol partilerinden Sosyalist Parti (PS), Boyun Eğmeyen Fransa (LFI), Fransa Komünist Partisi (PCF) ve çevreci parti Yeşiller (EELV) yer alıyor.
Aşırı sağcı RN ise merkez sağdaki Cumhuriyetçiler (LR) Partisinin lideri Eric Ciotti ve bazı LR üyeleriyle ittifak yaparken iktidar partisi Rönesans ile ortakları MoDem ve Ufuklar Partisi de “Cumhuriyet İçin Hep Birlikte İttifakı”nı kurmuştu.
Ülkede aşırı sağın yükselişi protestolara neden olmuş, çok sayıda kentte gösteriler düzenlenmişti.
Görev süresi 2027’de dolacak olan Cumhurbaşkanı Macron, aşırı sağcı RN partisinin genel seçimleri kazanması durumunda istifa etmeyeceğini “Sonuç ne olursa olsun kurumlar bellidir ve cumhurbaşkanının yeri de bellidir.” sözleriyle dile getirmişti.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 6-9 Haziran’da Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisinin galibiyetinin ardından 9 Haziran’da Meclisi feshederek erken seçim kararı aldı. Seçmenler, iki turlu erken genel seçimlerde 5 yıl boyunca Ulusal Mecliste görev alacak 577 milletvekilini belirleyecek.

Ülkedeki 49,5 milyon Fransız seçmen genel seçimin ilk turu kapsamında yerel saatle 08.00’de oy kullanmaya başladı.
Oy kullanma işlemi Fransa’nın ana kara topraklarında 18.00’de sona erecek. Paris gibi büyük kentlerde ise vatandaşlar saat 20.00’ye kadar oy kullanılabilecek.
Fransa’da sandık başına gidemeyecek seçmenler, kendileri adına oy kullanması için bir başka seçmene vekalet verebiliyor. Seçime beklenmedik bir kararla gidilmesi ve seçim tarihlerinin tatil dönemine denk gelmesiyle vekaletle oy verme işlemine yönelik başvurular arttı. Bu kapsamda, Fransa İçişleri Bakanlığının verilerine göre seçimin ilk turunda oy kullanmak için vekalet verenlerin sayısı yaklaşık 2 milyon 641 bin oldu.
Ülkede 2022’deki genel seçimlerin ilk turunda bu sayı yaklaşık 1 milyon olmuştu. Bu yıl kayda değer oranda artan vekalet sayısı, ülkede erken genel seçimde sandığa gidenlerin oranının yüksek olacağının göstergesi oldu.

FRANSA GELECEK 5 YILIN 577 MİLLETVEKİLİNİ SEÇECEK
Fransa’da Parlamentonun üst kanadı Senato ve alt kanadı Ulusal Meclis yasama faaliyetini ortaklaşa yürütüyor.
Senatoda 348 sandalye bulunurken, uygulanan sistemle her 3 yılda bir senatörlerin bir bölümü yenileniyor.
Senato seçimlerinde sadece parlamenterler, bölge, vilayet ve belediye meclislerinin üyelerinden oluşan “seçilmişler” oy kullanabiliyor ve 6 yıl boyunca görev yapan senatörleri belirliyor.
Halkın doğrudan belirlediği temsilcileri olan milletvekillerinin de tıpkı senatörler gibi dokunulmazlığı bulunuyor.

Öte yandan, 18 yaşını dolduran Fransızlar, “Bourbon Sarayı” olarak adlandırılan Meclis binasında 5 yıl boyunca kendilerini temsil edecek 577 milletvekilini belirlemek üzere seçmen olmaya hak kazanıyor.
7 TEMMUZDA 2. TUR İÇİN TEKRAR SANDIĞA GİDECEK
İlk turunda 4 bin 9 milletvekili adayının yarıştığı genel seçimlerin ikinci turu, 7 Temmuz Pazar günü düzenlenecek.
Bir adayın ilk turda milletvekili seçilebilmesi için seçim bölgesinde oyların salt çoğunluğunu toplaması (yüzde 50’liden fazlasını) gerekiyor. Bu yüzdenin bölgede seçim kütüğüne kayıtlı olan seçmenlerin yüzde 25’ine tekabül etmesi gerekiyor.
Eğer herhangi bir aday ilk turda salt çoğunluğu sağlayamazsa, oyların yüzde 12,5’ini toplayan adaylar 1 hafta sonra düzenlenecek ikinci turda tekrar yarışıyor.
Ancak daha önce yapılan seçimlere de bakıldığında, milletvekillerinin ekseriyetinin ikinci turda belirlendiği gözlemleniyor.
Bu sistemle ilk turda en çok oy alan 2 aday otomatik olarak ikinci tura kalıyor. Ancak seçim bölgesinde 3 veya 4 aday da oyların en az yüzde 12,5’ini toplarsa ikinci tura çıkabiliyor.

ERKEN SEÇİM PARTİLERİ İTTİFAKA YÖNLENDİRDİ
Kurallar gereği, seçmen sayısı fazla olan partiler veya seçime ittifakla katılan partiler avantajlı oluyor.
Macron’un AP seçimleri yenilgisi sonrası aldığı erken seçim kararı, partilerin ittifaka yönelmesine neden oldu. Seçim yarışına girecek üç büyük siyasi ittifak oluştu.
Anketlerin favori gösterdiği aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisi seçime, merkez sağcı Cumhuriyetçiler (LR) partisinin lideri Eric Ciotti ve bazı LR adaylarıyla ittifak içinde katılıyor.
RN’nin Mecliste salt çoğunluğu almasından endişe eden solcu partiler Sosyalist Parti (PS), Boyun Eğmeyen Fransa (LFI), Fransa Komünist Partisi (PCF) ve çevreci parti Yeşiller (EELV) ise “Yeni Halk Cephesi” (NPF) ittifakını oluşturdu.
Fransa’yı 2017’den bu yana yöneten Macron’un partisi Rönesans da iktidarın ortakları Demokrasi Hareketi (MoDem) ve Horizons (Ufuklar) ile seçim kapsamında “Cumhuriyet İçin Hep Birlikte” başlığı altında ittifak kurdu.
Bugün yerel saat ile 20.00’de ülke genelinde sandıkların tamamı kapandıktan sonra, ulusal basın araştırma şirketleri seçiminin tahmini sonuçlarını aktarmaya başlayacak. Seçimin ilk tur gecesinde, milletvekili seçilen veya ikinci tura kalan adayların yanı sıra, Mecliste farklı parti ve ittifakların nihai milletvekili sayısı hakkında tahminler de ortaya çıkacak.
Resmi sonuçlar ise İçişleri Bakanlığı tarafından daha sonra açıklanacak.
Olağandışı bir takvimde düzenlenen erken seçim kapsamında, çok sayıda seçim bölgesinde 3 adayın ikinci turda karşı karşıya gelmesi bekleniyor.
İpsos şirketinin Genel Müdürü Brice Teinturier, kamu yayıncısı Franceinfo’ya verdiği demeçte 250 kadar seçim bölgesinde ikinci turda 3 adayın karşı karşıya kalabileceğini belirtti.
İkinci tura, seçime ittifakla katılan partilerin adaylarının kalacağı tahmin ediliyor.
Son anketler, RN’nin başı çektiği ittifakın Mecliste salt çoğunluğu elde edebileceğini gösterirken, solcuların kurduğu ittifakın sandıktan 2. çıkacağını öngörüyor.
Anketler Rönesans’ın etrafında kurulan ittifakın seçimi 3. sırada bitireceğine işaret ediyor, bu da iktidarın 2022 genel seçimlerinde elde ettiği nispi çoğunluğu da kaybetmesi anlamına geliyor.
DİKKAT ÇEKEN MACRON İHTİMALİ
Fransa’da 1958’de kabul edilen anayasa göre, cumhurbaşkanının Meclisi feshedip erken seçim düzenledikten sonra aynı kararı alabilmesi için 1 yıl beklemesi gerekiyor.
Görev süresi 2027’de dolacak olan Macron, AP seçim sonuçlarının ardından “durumu açıklığa kavuşturmak için” erken genel seçim kararı aldığını belirtmiş; aşırı sağcı RN partisinin genel seçimleri kazanması durumunda da istifa etmeyeceğini “Sonuç ne olursa olsun kurumlar bellidir ve cumhurbaşkanının yeri de bellidir.” sözleriyle dile getirmişti.
Partisi Rönesans’ın iktidar ortaklarıyla kurduğu ittifak dışında bir ittifak ya da aşırı sağın salt çoğunluğu elde ettiği bir Meclis sandıktan çıkarsa Macron, seçimi kazanan siyasi partiden bir başbakan atamak zorunda kalacak. Bu, Macron’un cumhurbaşkanı olarak kendi partisinden farklı politikalar izleyen bir başbakanla çalışmasını gerektirecek.
Solcu partilerden oluşan Yeni Halk Cephesinin henüz net bir başbakan adayı olmasa da RN partisi, seçimde galip gelirlerse liderleri Jordan Bardella’yı başbakan olarak görmek istediklerini açıkladı.
Macron’un kendi ittifakı dışında bir başbakan ataması durumda, ülkede yeniden bir koalisyon hükümeti kurulabilir. Fransa’da en son 1997-2002 yıllarında koalisyon hükümeti ülkeyi yönetti.
Koalisyon hükümetlerinin ülke yönetiminde “çift başlılığa” neden olması ve farklı partilerden olan cumhurbaşkanı ve başbakan arasında anlaşmazlıklara yol açması nedeniyle 2000’de cumhurbaşkanlığı görev süresinde değişikliğe gidildi.
Cumhurbaşkanın görev süresi 7 yıldan 5’e indirildi, böylelikle milletvekili görev süresiyle aynı oldu ve koalisyon hükümeti kurulmasının büyük ölçüde önüne geçildi.
FRANSA’NIN ERKEN SEÇİME GİDİŞİ
Fransa’da son 3 seçimdir oylarını artırmaya devam eden aşırı sağcı RN, en son 9 Haziran’daki Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde yüzde 31,4 oy alarak en yakın rakibi olan Macron’un partisi Rönesans’ı ikiye katlamıştı.
Aşırı sağın AP seçimlerindeki galibiyeti üzerine Emmanuel Macron, 9 Haziran gecesi Meclisi feshederek 30 Haziran-7 Temmuz’da erken seçime gitme kararı almıştı.
Macron, bu kararını, “AP seçim sonuçlarına demokratik bir cevap vermeliydik.” sözleriyle savunmuş ancak ülkenin 26 Temmuz-11 Ağustos’ta ev sahipliği yapacağı 2024 Paris Olimpiyatlarının hemen öncesinde erken seçime gidecek olması, siyasi istikrarsızlık ve toplumsal huzursuzluk yaratabileceği gerekçesiyle kamuoyunda endişeyle karşılanmıştı.
Ülkedeki son genel seçimlerde bir türlü ittifak kuramayan solcu partiler, bu seçimlerde aşırı sağa karşı kısa sürede “Yeni Halk Cephesi” İttifakı altında bir araya gelmiş ve tek aday çıkaracaklarını duyurmuştu. Yeni Halk Cephesi İttifakı’nda ülkenin önde gelen sol partilerinden Sosyalist Parti (PS), Boyun Eğmeyen Fransa (LFI), Fransa Komünist Partisi (PCF) ve çevreci parti Yeşiller (EELV) yer alıyor.
Aşırı sağcı RN ise merkez sağdaki Cumhuriyetçiler (LR) Partisinin lideri Eric Ciotti ve bazı LR üyeleriyle ittifak yaparken iktidar partisi Rönesans ile ortakları MoDem ve Ufuklar Partisi de “Cumhuriyet İçin Hep Birlikte” İttifakı’nı kurmuştu.
]]>ABD’nin Gazze’de 320 milyon dolar harcadığı, 12 gün dayanabilen ‘yüzer iskele’ fiyaskosu
















Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı, ‘olumsuz hava koşulları‘nı gerekçe göstererek Gazze’ye kurulan geçici limanı bir kez daha söktüğünü bildirdi. Karaya indirilen yardım malzemelerinin Gazze halkına ulaştırılamadığı için depolama alanının da dolma noktasına geldiği iddia edildi.
Pentagon Sözcü Yardımcısı Sabrina Singh, günlük basın toplantısında gazetecilerin sorularını cevapladı.
Singh, Akdeniz’deki olumsuz hava koşulları nedeniyle geçici yüzer limanın zarar görmemesi için sökülerek Aşdod Limanı‘na alındığını belirtti.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM) bugüne kadar Gazze tarafında 4 bin 500 ton insani yardım malzemesi indirdiğini dile getiren Singh, yardımların Gazzelilere ulaştırılamadığı için depolama alanının da dolma noktasına geldiğini söyledi.
Bir gazetecinin “Yardımların indirildiği alan neredeyse doldu dediniz. Bu durumda iskele yeniden kurulsa bile bir işe yaramayacak gibi görünüyor” değerlendirmesine cevap veren Pentagon Sözcü Yardımcısı Singh, yardımların Gazzelilere ulaştırılması için Birleşmiş Milletler çatısı altındaki Dünya Gıda Programı (WFP) ile ABD Uluslararası Kalkınma Ajansının (USAID) iletişim halinde olduğunu ve yardımların yeniden Filistinlilere ulaşmaya başlamasının öncelik olduğunu söylemekle yetindi.
BIDEN VE WASHINGTON YÖNETİMİ İÇİN UTANÇ KAYNAĞI
Yüzer iskelenin inşa süreci ve hava şartları nedeniyle faaliyetlerinin durdurulmasıyla ilgili önemli gelişmeler şöyle listelenmişti:
ABD Başkanı Joe Biden, 7 Mart’ta ordusunu, Gazze’ye yardımların girişi için sahile geçici liman inşa etmek üzere görevlendirdiğini duyurdu.
Pentagon, yaklaşık 1000 askerin görev yapacağı projenin 60 günde, mayıs başında tam operasyon kapasitesine ulaşmasının beklendiğini açıkladı.
AB, Gazze’ye insani deniz koridoru açma girişimiyle ilgili detayları paylaştı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), başta Avrupa Birliği (AB) ve ABD olmak üzere birçok ülkenin desteğinde Gazze’ye insani yardım ulaştırılması amacıyla bir deniz koridoru oluşturduğunu duyurdu.
ABD Başkanı Joe Biden, Gazze’ye insani yardım ulaştırılabilmesi için kıyı şeridinin birkaç kilometre açığında büyük yüzer bir iskele inşa ettiklerini belirtti.

Gazze kıyısında inşa edilmesi planlanan yüzer liman projesinde faaliyet gösterecek ABD donanmasına ait bir gemi, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Gazze Vadisi açıklarına demirledi.
Doğu Akdeniz’de fırtına mevsiminin ortasında inşaat çalışmaları başladı. İlk etapta, yüzer iskele ve onu sahile bağlayacak köprünün inşası planlandı. İskelenin tamamlanmasıyla günlük yaklaşık 90 tırlık insani yardımın Gazze’ye ulaştırılacağı, iskelenin tam operasyon kapasitesine eriştiğinde ise günlük 150 tıra yakın insani yardımın geçişine imkan tanımasının planlandığı ifade edildi.
Pentagon, yüzer iskele inşaatının yüzde 50’den fazlasının tamamlandığını bildirdi.
Kötü hava koşulları nedeniyle inşaat geçici olarak durduruldu.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), insani yardımları denizden ulaştırmak amacıyla Gazze sahiline deniz üstüne kurulacağını açıkladığı geçici liman inşaatının bittiğini açıkladı.
ABD’ye ait Sagamore adlı konteyner gemisi, GKRY Larnaka Limanı’ndan insani yardımlarla ayrıldı.
Pentagon, Gazze sahiline bir iskele kurulduğunu ve yardım akışının planlandığını duyurdu.
İskelenin bir bölümünde meydana gelen arıza nedeniyle iskelenin kullanımı geçici olarak durduruldu.
17 tır insani yardım malzemesi, Dünya Gıda Programı deposuna ulaştı.
Pentagon, lojistik zorluklar nedeniyle yüzer liman yoluyla gelen hiçbir yardımın Gazze’deki sivillere dağıtılmadığını bildirdi.

ABD Savunma Bakanlığından (Pentagon) yapılan açıklamada, Gazze’ye kurulan yüzer iskeleden iç kesimlere insani yardımların ulaştırılması için “alternatif rotalar” üzerinde görüşmelerin devam ettiği belirtildi.
ABD Merkez Komutanlığı, Gazze kıyısındaki bir transfer noktasına nakledilen insani yardımların üçte ikisinin BM tarafından Gazze’nin çeşitli bölgelerinde dağıtıldığını açıkladı.
Hava şartları nedeniyle 4 ABD gemisi ile gelen yardımlar yüzer limana aktarılamadı.
Bazı gemiler sürüklendi. İsrail ordusu gemileri kurtarma çalışması başlattı. Pentagon, iskelenin hasar gördüğünü ancak hâlâ çalışır durumda olduğunu bildirdi.

Pentagon, iskelenin çöktüğünü ve bazı kısımlarının onarılması gerektiğini duyurdu.
Pentagon, 28 Mayıs’ta, yüzer iskelenin faaliyetinin tamiri tamamlanana dek kısa süreliğine askıya alındığını açıkladı.
Amerikan ordusunun bir haftadan fazla süreceğini tahmin ettiği onarımlara başlamak üzere iskele, İsrail’in kıyı kenti Aşdod’a çekilmek üzere sökülmeye başlandı.
Fransa’da 4 bin 9 milletvekili adayının yarışacağı seçimlerin ikinci turu ise 7 Temmuz’da yapılacak. Seçimlerde yarışan adayların yüzde 41,1’i kadınlardan oluşuyor.
Fransa’da sandık başına gidemeyecek seçmenler, kendileri adına oy kullanması için bir başka seçmene vekalet verebiliyor. Bu kapsamda, Fransa İçişleri Bakanlığının verilerine göre seçimin ilk turunda oy kullanmak için vekalet verenlerin sayısı yaklaşık 2 milyon 125 bin oldu.
Ülkede 2022’deki genel seçimlerin ilk turunda bu sayı yaklaşık 1 milyon olmuştu. Bu yıl kayda değer oranda artan vekalet sayısı, ülkede erken genel seçimde sandığa gidenlerin oranının yüksek olacağının göstergesi oldu.
Oy kullanma işlemi Fransa’nın ana kara topraklarında, yerel saatle 08.00’de başlayıp 18.00’de sona erecek.
Paris gibi büyük kentlerde ise saat 20.00’ye kadar oy kullanılabilecek.
İlk turda yüzde 12,5 ve üzeri oy alan adaylar, ikinci tura katılabilecek.
Seçim 3 ana ittifak etrafında dönüyor
Seçimlere aşırı sağcı Marine Le Pen’in partisi Ulusal Birlik (RN), merkez sağcı Cumhuriyetçiler (LR) partisinin lideri Eric Ciotti ve bazı LR adaylarıyla ittifak içinde katılıyor.
Aşırı sağcıların seçimde galip gelmesinden endişe eden sol ve çevreci partiler de Halk Cephesi ittifakını kurdu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un partisi Rönesans da iktidarın ortakları Demokrasi Hareketi (MoDem) ve Horizons (Ufuklar) ile seçim için “Cumhuriyet İçin Hep Birlikte” başlığı altından ittifaka gitti.
Araştırma şirketleri sandıkların kapanmasından itibaren seçimin tahmini sonuçlarını vermeye başlayabilecek. Resmi sonuçlar daha sonra açıklanacak.
Anketlere göre aşırı sağ seçimde galibiyete koşuyor
Ülke çapında yapılan son anketler, aşırı sağcı RN liderliğindeki ittifakın bu seçimin ilk turunda oy çoğunluğu elde edeceğini gösteriyor.
Seçimlerin ilk turunda RN’nin açık ara farkla birinci çıkacağını öngören anketler, Halk Cephesinin ikinci sırada yer alacağı ve Macron’un ittifakının üçüncü sıraya gerileceğini tahmin ediyor.
Odoxa’nın Le Nouvel Obs dergisi için yaptığı ankete göre, RN koalisyonunun yüzde 33, Halk Cephesinin yüzde 28 ve iktidar kanadının yüzde 19 oy oranıyla sıralanacağı tahmin edilirken, Opinionway-Vae Solis tarafından Les Echos için yapılan ankete göre ise RN koalisyonu yüzde 35, Halk Cephesi yüzde 28 ve iktidarın kurduğu ittifak yüzde 22 oy alacak.
Ipsos anket şirketinin Le Parisien gazetesi ve Radio France için yaptığı anketlerin tahminleri ise RN ittifakının yüzde 31,5, Halk Cephesinin yüzde 29,5, iktidar kanadının ise yüzde 19,5 oy alacağı yönünde.
RN iktidar olunca göçü azaltma taahhüdünde bulundu
RN partisinin genç lideri Jordan Bardella, seçim kampanyası sırasında, Fransa’ya göç akışlarını büyük ölçüde azaltma vaadinde bulundu.
Bardella, sandıktan galip çıkarsa, ayrıca 30 yaş altı vatandaşların vergi vermeyeceğini duyururken, Ukrayna’ya Fransız askeri birlik gönderilmesine karşı olduğunu dile getirdi.
Halk Cephesinden Fransızlara “refah” sözü
Solcu ve çevrecilerin ittifakı, seçimi kazanmaları halinde, vatandaşlar için gıda, enerji ve akaryakıt fiyatlarını donduracaklarını ve asgari ücreti 1600 avroya yükselteceklerini açıkladı.
Halk Cephesi ayrıca, Macron’un cumhurbaşkanlığı döneminde yürürlüğe giren ve emeklilik yaşını kademeli olarak 62’den 64’e çıkaran tartışmalı reformunu yürürlükten kaldıracakları sözünü verdi.
Bu ittifak ayrıca, Filistin’i resmi olarak tanıyacağını vadetti.
Öte yandan, iktidar kanadı, enerji fiyatlarını düşüreceklerini ve ilk gayrimenkulünü alanlar için noter ücretini kaldıracaklarını açıkladı.
Resmi Fransız konsolosluğu verilerine göre, yurt dışında yaşayan Fransızlardan seçimin ilk turu kapsamında internet üzerinden oy verenlerin sayısı 410 bin oldu.
Paris Olimpiyatları öncesi seçime gidilmesi halkı endişelendiriyor
Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin Fransa ayağında aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisinin açık ara farkla birinci çıkmasının ardından Macron parlamentoyu feshederek, 30 Haziran-7 Temmuz tarihlerinde erken seçim kararı aldığını duyurdu.
Macron’un, 26 Temmuz-11 Ağustos’ta başkent Paris’te düzenlenecek Olimpiyat Oyunları öncesinde erken seçim kararı alması vatandaşlar üzerinde endişe yarattı.
Fransız halkının, seçimler sebebiyle oluşacak siyasi gerginliklerin sokak eylemleri ve protestolara neden olması ve bunun olimpiyatlara ev sahipliği yapacak olan başkent Paris’i olumsuz etkilemesi konusunda tedirginliği sürüyor.
]]>Bosnalı Sırpların lideri Milorad Dodik, Rusya ziyareti sırasında Sırp Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, yani Bosna Hersek’ten ayrılma konusunda referandum düzenleyeceğini açıkladı.
Bunun tam olarak ne zaman gerçekleşeceğine ise daha sonra karar verileceğini duyurdu.
Dodik, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmek üzere St. Petersburg’da gitti.
Ziyareti esnasında Kremlin’e bağlı TASS haber ajansına verdiği demeçte, ayrılık referandumu düzenleme planlarını doğruladı.
Dodik’in bölgeyi ateşe atabilecek nitelikteki açıklamasını Sırbistan’ın kadim müttefiki Rusya topraklarında yapması ise dikkat çekiciydi.
Nitekim, Moskova’nın Sırp hükümetine ve milliyetçi politikalara, bölgede NATO’nun etkisinin artmasını engellemek için destek verdiği aşikar.
RUSYA’NIN DESTEĞİYLE REFERANDUM KARARINI ALDILAR
Dodik’in gerilimi artıracak çıkışını yalnızca üstü kapalı bir tehdit ya da gönderme olarak okumak eksik olacaktır.
Bu noktada fiili adımlar da atılıyor.
Öyle ki, Haziran ayı başında “barışçıl ayrılma anlaşması” önerisini hazırlayacak bir çalışma grubu kurulmuş durumda.
Ancak bu referandum stratejisinin daha önce Rusya’nın Ukrayna’nın doğusunda uyguladığı ve sonunda askeri bir işgal hareketine dönüştürdüğü biliniyor.
Referandumdan evet çıkması halinde de Bosna Hersek yönetiminin Sırplara çatışma olmaksızın topraklarını bırakması doğal olarak mümkün değil.
Belgrad’ın böylece “çatışmaları başlatan taraf biz değiliz” algısını oluşturarak meşruiyet yaratma çabası gerçekleştirdiği söylenebilir.
21 Kasım 1995 tarihinde, ABD’deki Wright-Patterson Hava Kuvvetleri Üssü’nde hazırlanan Dayton Anlaşması, 14 Aralık 1995’de Fransa’nın başkenti Paris’te;
Bosna-Hersek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Slobodan Miloševic ve Hırvatistan Cumhurbaşkanı Franjo Tudman tarafından resmen imzalanarak yürürlüğe konulmuştu.
Anlaşmayla Yugoslav Savaşları’nın bir parçası olan ve üç buçuk yıl süren Bosna Savaşı’na da son verilmişti.
Dayton, silahları susturmayı başarsa da ülkeye dünyadaki en karmaşık siyasi sistemlerden birini getirmiş durumda.
Bosna Hersek’i siyasi anlamda bir kördüğümle baş başa bırakan anlaşma, ülkenin ekonomik gelişimi, Avrupa Birliği ve NATO’ya üyelik süreçleri gibi birçok konuda engel teşkil ediyor.
Nitekim Başkan Erdoğan da geçtiğimiz yıllarda siyasi istikrarsızlığa son verilmesi için söz konusu anlaşmanın yenilenmesi gerektiğine vurgu yapmıştı.
Anlaşmaya göre, Bosna Hersek, nüfusunun büyük çoğunluğunu Hırvat ve Boşnakların oluşturduğu Bosna Hersek Federasyonu ile Sırp nüfusunun yoğun olduğu Sırp Cumhuriyeti varlığı ile özel statüdeki BRÇKO bölgesinden oluşuyor.
Her iki yapının da kendi meclisleri, hükümetleri ve başkanları bulunuyor.
Kantonların her birinin kendi meclisi ve hükümetleri de mevcut.
Devletin en üst makamı ise Devlet Başkanlığı Konseyi. Konsey, Boşnak, Sırp ve Hırvat üç üyeden oluşuyor.
Dört yılda bir yapılan seçimlerde belirlenen üyeler, 8 aylığına dönüşümlü olarak konsey başkanlığı görevini yürütüyor.
Boşnak ve Hırvat üye Boşnak Federasyonundan, Sırp üye ise Sırp Cumhuriyeti’nden gelen oylarla belirleniyor.
Devlet düzeyinde de ayrıca bakanlar konseyi ve iki parlamento bulunuyor.
Bu karmaşık yapıda, kanton, entite ve devlet düzeyinde 5 başkan, 13 hükümet başkanı ve 130’dan fazla bakanı içinde barındırıyor.
Dayton’un getirdiği bu yapı, Bosna Hersek’te kararların alınma mekanizmasını yavaşlatıyor, birçok konuyu da çözüme kavuşturamıyor.
Dış politika gibi önemli konularda verilecek kararlar, üç üyenin de mutabık kalmasıyla alınabiliyor.
Bu kararların alınması bazen çok uzun sürüyor, bazen de hiç gerçekleşmiyor.
Ülkenin AB üyeliği konusunda her üç taraf da mutabıkken, NATO üyeliği noktasında Sırpların karşı çıkması nedeniyle ilerleme kaydedilemiyor.
NATO bu anlamda yeni bir Dayton anlaşmasından yana.
Ancak çatışma ortamının yeniden oluşmasını da istemiyor.
Sırbistan yönetimiyse daha önce kendi hakimiyet alanı olarak gördüğü topraklarda hak iddialarını sürdürüyor.
Kosova ve birçok bölgenin Sırp toprağı olduğu iddiaları zaman zaman yeniden gündeme geliyor.
ÖLÜ DOĞAN ANLAŞMANIN YENİLENMESİ GEREKİYOR
Rusya’nın kapalı kapılar ardında Sırbistan’a olan desteğini artırmasının yanı sıra, İsrail’in de Sırp yönetimiyle iyi ilişkilere sahip olması oldukça dikkat çekici.
Zira, Türkiye ve Avrupa’daki sosyalist yönetimler hariç, NATO ülkeleriyle iyi ilişkilere sahip Netanyahu hükümetinin neden Belgrad’la ilişkileri geliştirmeye çalıştığı merak konusu.
Bu konuda akıllara ilk gelen, dikkatleri Gazze’deki soykırımdan uzaklaştırarak yeni bir çatışma alanının oluşturulması stratejisi gütmek olabilir.
Bir başka nokta da İsrail’in kanlı saldırılarını sürdürebilmek ve ülkenin kuzeyinde açmayı düşündüğü yeni bir cephe için dünyanın her tarafından gelen silahlara ihtiyacı bulunuyor..
Üstelik bu ilişki tek taraflı değil.
Balkan Investigative Reporting Network ve Haaretz’in ortak araştırmasına göre Ekim 2023’ten bu yana Sırbistan İsrail’e silah satışı için altı uçak göndermiş durumda.
Ancak Sırvistan’ın bu ticaretten kazancı, ülke ekonomisini rahatlatacak cinsten bir miktarı içermiyor.
Analistler, bu sebeple, Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic’in ülkenin silah ihracatını Batı’daki konumunu güçlendirmek için kullandığını ifade ediyor.
Böylece bölgede atacakları adımlar öncesi İsrail’in lobisinden faydalanmayı umdukları değerlendiriliyor.
Tüm bu çerçeveler ışığında NATO’nun desteklediği bir Bosna Hersek ve Kosova’yla Rusya-İsrail ikilisinin arka çıktığı Sırp yönetiminin atacağı olası bir bağımsızlık referandumu adımı;
Bölgeyi anlaşmadan önceki karanlık döneme götürebilir.
Bu çerçevede hem ülkelerin liderlerinin hem de uluslararası savunma paktlarının yeni bir çatışma doğmaması için elinden geleni yapması gerekiyor.
Birinci oturumda Gazeteci yazarlar, Ekrem Kızıltaş, Şaban Sevinç, Zafer Şahin, Bahar Feyzan, ve Telif Hakları Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Şükriye Şirin Telif Hakları ve Yeni Medya Düzeni konusunda görüşlerini paylaştı.
İkinci oturumda Yeni Medya ve İletişim Teknolojileri konusunda Gazeteci Yazarlar Mehmet Acet, Serkan Fıçıcı, Cüneyt Polat ve Basın İlan Kurumu Yönetim ve Dijital Medya Koordinatörü İdris Armağan Çam konuşmacı olarak yer aldılar.
Anadolu Basın Federasyonu Genel Başkanı Sinan Burhan, açılış konuşmasında “İletişim ihtiyacı ilk insandan buyana var. Dumanla başlayan güvercinle devam eden, matbaayla, televizyon, radyo ile devam eden iletişim süreci bugün dijital yayıncılık alanında ciddi manada hayatımıza girdi. Teknolojinin değişmesi ile yeni bir medya anlayışı var artık. Yeni dönemde herkes birer gazeteci oldu. Elinizde bir telefonla sokaktan yayın yapabiliyorsunuz. Bir de telif hakları kavramı var bizlerin, medya sektörünün ürettiği içeriklerden pay alınması lazım. Google’da YouTube ’de kullanılan içeriklerin çoğu bizim ürettiğimiz içerikler, buralardan pay almamız lazım, bu mecraların denetlenmesi lazım” dedi. Burhan Sempozyuma destek ve katkılarından dolayı Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü’ne, Eseler Belediyesine, Katkılarından dolayı teşekkür etti.

Ekrem Kızıltaş, ”burada konuşacağımız konu sektörümüz adına önemli bir konu diyerek” medya ve iletişim konusunda kısa bir tarihi hatırlatma yaparak geçmişten günümüze medya profilini aktardı.
Kızıltaş, İnternet medyası ile yeni medya düzeni ile bu işle ilgilenenlerin sayısının arttığını söyledi. Ekrem Kızıltaş bu meslekle ilgilenenlerin içerik üretebilmesi için ciddi bir bütçe harcaması gerektiğinin altını çizerek içerik üreticilerinin özellikle telif hakları konusunda mağdur olduğunu anlattı. Kızıltaş bu konuda taraflar için bir çalışma yapıldığını sorunun çözümü noktasında belli bir anlaşma zemini olacak gibi.” dedi.
Telif Hakları Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Şükriye Şirin, Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün yaptığı çalışmalardan bahsederek, bu konuda teknik bir çalışma sürecine girildiğini bazı mecraların gelerek sunum yaptığını ifade ederek, bir adım atılmasının öngörüldüğünü söyledi. Şirin, basın yayıncılarına bu çalışmayla telif bedeli ödenmesi hususunda çalışmaların sürdüğünü ifade etti.
Gazeteci Zafer Şahin, ”Sağlıklı iletişime bugünkü kadar hiç ihtiyaç olmamıştı. Dijital medya çok ciddi bir şekilde geleneksel medyanın yerini almaktadır dedi. Hala geleneksel medyanın haber ve içerik üretiminde önde olduğunu söyleyen Şahin, haberler ve iletişimin altyapısını oluşturan o çok eleştirilen geleneksel medya olduğunu, buralarda çok ciddi bir fikri emeğin, personel harcamasının olduğunu ama dijital medyanın kontrolsüz bir şekilde servis ettiği haberler algıyı olgunun önüne geçirmiş durumda dedi.
Bahar Feyzan yaptığı konuşmada, ”dijital medya denen yeni medya düzeninde ben kendi kanalımı kurduktan sonra çok özgürleştim ve mesleğimi aktif bir değer haline getirebildim” dedi. Feyzan, Ana akım denen medyanın atladığı iyi muhabirleri meslekten kopardı. Dijital yayıncılık şunu yaptı. Gazetecilik pasif bir varoluş sürdürme yeri değildir. Aktif bir değerdir. O yüzden bunun çok değerli olduğunu düşünüyoru.” dedi.

Gazeteci Şaban Sevinç, “Basın, gazetecilik, medya, telif hakları… Bunlar ortaya çıktığından beri tartışılan kavramlar. Geleneksel medya ya da yeni medyanın bir tane amacı var nedir o? Bir izleyici kitle yakalayarak kendi doğrularını anlatmak ya da para kazanmak. Eskiden 90’lı yıllarda iki medya patronunun rekabeti vardı. Türkiye’de medya takip edenlerin yüzde 80’ini iki patron kontrol ediyordu. O dönem siyasi istikrarsızlıkta vardı. O dönem medya açısından medya ile siyasetin kavga ettiğim çıkar amaçlı meselelerin egemen olduğu dönemdi Türkiye o bedeli ödedi” dedi.
Sempozyumun 2. Oturumunda Yeni Medya ve İletişim Teknolojileri konusu masaya yatırıldı.
Oturumda söz alan gazeteciler dijital yayıncılık ve iletişim konusunda görüşlerini paylaştı.
Gazeteci Mehmet Acet, sempozyumun düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür ederek, konuşmacılara söz verdi.

Dijital yayıncı Cüneyt Polat ise Koronavirüs pandemi sürecinde eve kapanmaların olduğu dönemde başladı bizim hikayemiz diyerek dijital yayıncılığa nasıl başladığını nasıl büyüdüklerini anlattı. Polat, Dünyada dördüncü kuvvet olarak medyanın bilindiğini ama artık dördüncü değil birinci kuvvetin iletişim olduğunu söyledi. Zamanında ABD’nin seçilmiş başkanının hesabını Twitter kapattı diyen Polat, buna benzer sosyal medya hesapları üzerinden, Dijital yayıncılıkta çok önemli girişimler olduğunu söyledi. Dijital alanlar artık bir oyun alanı değil, insanların zihinlerine fikir ve düşüncelerine sirayet eden bir alan dedi. Polat, biz Türkiye olarak bu alanda biraz daha hızlı hareket etmezsek gemiyi kaçıracağız dedi.
Basın İlan Kurumu Yönetim ve Dijital Medya Koordinatörü İdris Armağan Çam yaptığı konuşmada, Basın İlan Kurumu hakkında bilgi aktardı.
Çam, ülkemizde yaklaşık 4 bine yakın süreli yayın olduğunu BİK görev alanında ise 2 bin kuruluş olduğunu söyledi.
Gazeteci Serkan Fıçıcı ise yaptığı açıklamada, ”Yıllar önce buradan Amerika’ya bir cümlelik haber ulaştırmak 3 ay sürerdi. Şimdi bir şey oldu. Cep telefonu, bir mesaj atıyoruz aynı saniyede cevabı geliyor. 90 günlük sürecin 1 saniyeye düşmesi zahir hayatta, madde planında düşmesi, mana planında manevi aleminde neyin değişiminin, dönüşümünün planı olabilir.” Dedi.
Dijital yayınlar, radyo, televizyon, gazete ve ajans gibi mecraları yakından ilgilendiren Telif Hakları konusunda yetkili kurum, kuruluş ve medya mecralarının katılımı ile Sempozyumda Medya sektörüne ilişkin önümüzdeki süreçte yapılması düşünülen ya da planlanan yenilikler, beklentiler ve uygulamalar, dile getirildi.
]]>Kasım, yaptığı yazılı açıklamada, “İsrail’in tehditlerinin bizi olumsuz etkilemesine kesinlikle izin vermeyeceğiz. Aksine, bunun bizi daha ihtiyatlı hazırlıklar yapmaya motive ettiğini söylemeliyim. Ama bunlar boş tehditlerdir. İsrail, sahada elde edemediğini, tehditle elde edemez.” ifadelerini kullandı. Kasım, İsrail’in sahaya çıkarsa daha fazla kayıp vereceğini ve böylece yok olma yolunda bir adım atacağını ileri sürdü.
İSRAİL’DEN GECE SALDIRISI
İsrail ordusu, Lübnan’ın güneyindeki Hadasa kasabasına hava saldırısı düzenlerken, Hizbullah da Şebaa Çiftliklerinde askeri bir mevziyi hedef aldığını duyurdu. Görgü tanıklarından alınan bilgiye göre, İsrail savaş uçakları Bint Cubeyl ilçesine bağlı Hadasa kasabasına hava saldırısı düzenledi.
Lübnan haber ajansı NNA ise söz konusu kasabanın hava saldırısından sonra topçu ateşiyle de vurulduğunu ve ilk yardım ekiplerinin bölgeye intikal ettiğini belirtti. Söz konusu saldırıda can kaybı yaşanıp yaşanmadığına ilişkin bilgi verilmedi.
Öte yandan Hizbullah yaptığı açıklamada, işgal altındaki Şebaa Çiftliklerinde bulunan Ruveysa el-Karn askeri noktasının füzelerle doğrudan hedef alındığını kaydetti.

YAZILI AÇIKLAMA GELDİ
Hizbullah Hareketi, Lübnan’ın güneyinde İsrail ile yaşanan çatışmalarda 3 Hizbullah mensubunun öldürüldüğünü duyurdu. MHareketten İsrail saldırılarına ilişkin yazılı açıklama yapıldı. Açıklamada, Lübnan’ın güneyinde İsrail ile yaşanan çatışmalarda 3 Hizbullah mensubunun hayatını kaybettiği belirtildi.
Ateş hattında kırmızı alarm! Lübnan için uyarılar peş peşe geldi: Orayı hemen terk edin!
Hizbullah daha önce yaptığı açıklamada, İsrail’in Bekaa kentinde insansız hava aracıyla düzenlediği saldırıda Ali Ahmed Alaeddin adlı mensubunun öldürüldüğünü bildirmişti.
Savaş ihtimali kuvvetlenirken, sayısız ülkeden “Lübnan’ı terk edin” çağrıları da gelmeye devam ediyor. Kanada’nın ardından ABD, Rusya, Almanya, Hollanda ve İrlanda da vatandaşlarından Lübnan’a seyahat etmekten kaçınmaları ve bu ülkedekilerin hala uçak seferleri varken acilen oradan ayrılmaları uyarısında bulundu.
Avustralya, İsrail-Lübnan sınırında yükselen gerilim nedeniyle vatandaşlarına “Lübnan’a seyahat etmeme ve uçuşlar varken ülkeden ayrılma uyarısı” yaptı. Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong, X sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Lübnan’daki durumun “son derece istikrarsız” olduğunu ifade etti.

Wong, vatandaşlarını Lübnan’a seyahat etmemeleri konusunda uyararak, “Lübnan’daki Avustralyalılar, ticari uçuşlar mevcutken ülkeyi terk etmeli.” ifadesini kullandı. Bölgedeki durumu yakından takip ettiklerini dile getiren Wong, Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki havalimanının “kısa süre içinde kapanabilme” ihtimalinin olduğunu belirtti.
Ateş hattında kırmızı alarm! Lübnan için uyarılar peş peşe geldi: Orayı hemen terk edin!
Hindistan’ın Beyrut Büyükelçiliğinden yapılan yazılı açıklamada da Lübnan’daki Hint vatandaşlarına “son derece dikkatli olmaları ve elçilikle iletişimde kalmaları” uyarısında bulunuldu.
Rusya’nın Beyrut Büyükelçisi Aleksandr Rudakov, ‘Rusya 24’ televizyon kanalına yaptığı açıklamada, Rus vatandaşlarının Lübnan seyahatlerini mümkünse ertelemeleri önerisinde bulundu.
Lübnan için bir uyarı da BM’den geldi. BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Martin Griffiths, İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşın yayılması halinde bunun bölgede ‘pimi çekilmiş bomba’ etkisi yaratabileceği uyarısında bulundu.
“LÜBNAN’I TAŞ DEVRİNE ÇEVİRİRİZ” TEHDİDİ
İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın ABD’deki temasları sırasında sarf ettiği tehditvari sözlerin ardından Hizbullah ile savaş istemedikleri ve İsrail-Lübnan sınırındaki duruma diplomatik çözüm bulmayı tercih ettikleri yönündeki açıklamalarına atıfta bulunan Kasım, İsrail Savunma Bakanı’na Gazze’deki savaşı durdurmasını, bunun herkes için gerçek bir kazanç olacağını ifade etti.
Ateş hattında kırmızı alarm! Lübnan için uyarılar peş peşe geldi: Orayı hemen terk edin!
Gallant, ABD’nin başkenti Washington’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “İsrail ordusunun, Hizbullah’la herhangi bir savaş durumunda Lübnan’ı taş devrine döndürme kapasitesine sahip olduğunu” söylemişti.
Gallant, Tel Aviv hükümetinin, İsrail-Lübnan sınırındaki duruma diplomatik bir çözüm bulmayı tercih ettiğini de sözlerine eklemişti.
]]>Gerçek adı Fahrettin Cüreklibatır olan sanatçı, Hacı Yakup ile Halise Cüreklibatır çiftinin çocuğu olarak, 8 Eylül 1937’de Eskişehir’in Karaçay köyünde dünyaya geldi.
Sırasıyla Necatibey İlkokulu, Eskişehir Ortaokulu ve Eskişehir Atatürk Lisesini bitiren sanatçı, 1962’de İstanbul Tıp Fakültesinden mezun oldu.
Arkın’ın kaleme aldığı şiir ve hikaye denemeleri, üniversitede okuduğu yıllarda çeşitli dergilerde yayımlandı.
Askerliğini Eskişehir’de yedek subay olarak yapan Arkın, vatani görevinin ardından bir dönem Adana ve civarında doktorluk yaptı.

– Artist dergisinin yarışmasında birinci oldu
Cüneyt Arkın, Göksel Arsoy’un başrol oynadığı 1963 yapımı “Şafak Bekçileri” filminin çekimleri sırasında yönetmen Halit Refiğ’in dikkatini çekti.
Aynı yıl Artist dergisinin yarışmasında birinci olan sanatçı, Halit Refiğ’in teklifi üzerine 1964’te “Gurbet Kuşları” adlı sinema filmiyle oyunculuğa başladı.
Cüneyt Arkın, 2007’de 26. İstanbul Film Festivali’nin “Sinema Onur Ödülü”ne layık görüldü. İstanbul Kültür Sanat Vakfının internet sitesinde yer alan bir yazıda Refiğ, Cüneyt Arkın hakkındaki düşüncelerini şu sözlerle aktarmıştı:
“Gurbet Kuşları’ndan sonra Cüneyt Arkın’a genellikle kadın seyirciye hitap eden, romantik genç aşık rolleri verildi. İtiraf etmeliyim ki, günün birinde onu önce Türkiye, sonra dünya çapında ünlendirecek ‘Malkoçoğlu’ ya da ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ gibi kişilikler aklımın ucundan geçmemişti. O, Cüneyt Arkın’ı bizzat kendisi yaratmıştır ve dünya sinema tarihinde bir başka benzeri yoktur.

Cüneyt Arkın, zaman zaman Alain Delon’a benzetilen yüz güzelliğiyle aşk filmlerinin ünlü bir yıldızı seviyesine ulaşmışken, İstanbul’a gelen Medrano Sirki’nde bir mevsim ücretsiz çalışıp atletik yeteneklerini geliştirmeye girişti. Atlı, kılıçlı, atlamalı zıplamalı macera filmlerindeki akrobatik gösterileri, onu dünya sinemasındaki bütün rakiplerinin ötesine taşıdı. Filmleri farklı isimlerle dünyanın dört bir yanında gösterilir hale geldi. İtalyanlar onun filmlerini George Arkin adıyla Güney Amerika’da pazarlarken, İran’da Fahrettin adıyla gönüllerde taht kurmuştu. Bu alandaki bütün başarısına rağmen Cüneyt Arkın kendisini sadece hareket gösterisine dayanan filmlerle sınırlamadı, ciddi toplumsal konuları işleyen filmlerde de rol aldı. Kendisi de filmler yönetti. Çok kimseler onun Türkiye’de kalmayı dünya yıldızı olmaya tercih etmesine akıl erdiremeyebilir. Ama o, öncelikle kendini Türkiye’nin güvenliğine ve esenliğine adayan ‘Vatandaş Rıza’dır. ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ ise işin şakası, neşemizi bulmak için bir vesiledir.”
– “Malkoçoğlu” ve “Battalgazi” ile kendine özgü bir tarz geliştirdi
Ülkü Erakalın’ın yönettiği 1964 yapımı “Gözleri Ömre Bedel” filminin finalindeki kavga sahnesi, sanatçının kariyerinde dönüm noktası oldu.
Arkın, sinemadaki ilk 2 yılında 30 kadar filmde rol aldı. Bir süre duygusal-romantik jön karakterlerini canlandıran sanatçı, Refiğ’in önerisiyle aksiyon filmlerine yöneldi.

İstanbul’da binicilik ve karate eğitimlerinin yanı sıra Medrano Sirki’nde bir süre akrobasi eğitimi alan Arkın, öğrendiklerini “Malkoçoğlu” ve “Battalgazi” serilerinde beyaz perdeye aktardı ve Türk sinemasında daha önce örneği görülmeyen bir tarz geliştirdi.
Usta sanatçı, 1964’te ilk evliliğini, kendisi gibi doktor, sınıf arkadaşı Güler Mocan ile yaptı. Çiftin kızları Filiz, 1966’da doğdu. Çift, 1968’de ayrıldı.
Aynı yıl, Fahrettin Cüreklibatır olan isminin yerine Cüneyt Arkın sahne adını kullanmaya başladı.
Cüneyt Arkın, 1969’da Betül Işıl ile nişanlandı. İkili 1970’te evlendi ancak 1971’de boşandı. Kısa süre sonra yeniden evlenen çiftin, Kaan ve Murat adını verdiği iki çocuğu oldu.
– “İnsanlar Yaşadıkça” filmiyle Altın Portakal aldı
Sanatçı, 1969 yapımı “İnsanlar Yaşadıkça” filmiyle 6. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” seçildi.
4. Altın Koza Film Festivali jürisi, 1972’de “Baba” filmindeki rolüyle Yılmaz Güney’i “En iyi erkek oyuncu” seçti. Ancak jüri, siyasi baskılar sonucu, “Yaralı Kurt” filmindeki performansıyla ikinci olan Arkın’ı “En iyi erkek oyuncu” olarak belirledi. Jürinin kararına tepki gösteren Arkın, ödülü reddetti.

Unutulmaz oyuncu Arkın, 1976’da “Mağlup Edilemeyenler” filmiyle 13. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü, 36. Antalya Altın Portakal Festivali ve 18. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri’nde “Yaşam Boyu Onur Ödülü” aldı, 2013’te ise Kültür ve Turizm Bakanlığı “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne layık görüldü.
Kısa sürede Yeşilçam’ın aranan başrol oyuncuları arasına giren sanatçı, romantik filmlerle başladığı sinema yaşantısını hareketli filmlerle sürdürdü. Kariyeri boyunca westernden komediye, maceradan toplumsal filmlere birçok farklı türde film çekti. Özellikle 1978 yapımı “Maden” ve 1979 yapımı “Vatandaş Rıza” filmleri, sanatçının kariyerinde büyük öneme sahip oldu.
Usta sanatçı, oyunculuğun yanı sıra televizyon programları hazırlayıp sundu, kısa bir süre dergi ve gazetelerde sağlıkla ilgili yazılar kaleme aldı.
Türk milliyetçisi kimliğiyle bilinen sanatçı, bir dönem siyasetle ilgilendi. 20 Ekim 1991’deki genel seçimlerinde Anavatan Partisinden Eskişehir’de 4. sıradan milletvekili adayı oldu ancak seçilemedi. Bir dönem İşçi Partisi adına düzenlenen etkinliklere katıldı.
Cüneyt Arkın, 28 Haziran 2022’de kalbinin durması nedeniyle İstanbul’da kaldırıldığı hastanede 85 yaşında yaşamını yitirdi.
– Oyunculuğun yanı sıra yönetmenlik ve senaristlik yaptı
Yeşilçam’ın usta oyuncularından Ediz Hun, Arkın’ın vefatının ardından yaptığı açıklamada, “Olağanüstü bir insandı. Her rolün üstesinden gelebilecek kabiliyete haizdi, emsalsizdi. Çok çalışkan ve çok azimliydi. O zaman Medrano Sirki vardı Dolmabahçe’de. Onların çadırında haftalarca eğitim aldı. Her türlü rolün üstesinden başarıyla gelebilmiş çok büyük bir sanatçıydı.” demişti.
Tiyatro sanatçısı Müjdat Gezen ise Arkın’ın son yıllarında Müjdat Gezen Tiyatrosunda 3 oyunda sahne aldığını belirterek, “Hiç tiyatroda oynamamıştı. Hastalanınca morali bozulmuştu. ‘Ben seni sahneye çıkaracağım.’ dedim. 62 senelik sahne hayatımda hiç bu kadar çok alkış alan birine rastlamadım. İnsanlar onu sevdi. 3 oyunda birden beraber oynadık. Çok güzel günlerimiz oldu.” ifadelerini kullanmıştı.
Kariyeri boyunca 300’ü aşkın filmde rol alan Arkın, yönetmenlik ve senaristlik de yaptı. Son olarak 2014’te çekilen “Gulyabani” filminde rol aldı. Sanatçının oynadığı filmlerden bazıları şöyle:
“Aşk ve Kin, Gözleri Ömre Bedel, Hepimiz Kardeşiz, Sokakların Kanunu, Şoför Nebahat ve Kızı, Gurbet Kuşları, Kırık Hayatlar, Dudaktan Kalbe, Serseri Aşık, İnatçı Gelin, Horasan’ın Üç Atlısı, Fakir Bir Kız Sevdim, İntikam Uğruna, Malkoçoğlu, Göklerdeki Sevgili, Cibali Karakolu, Yüzbaşı Kemal, Hacı Murat, Namus Borcu, Artık Sevmeyeceğim, Malkoçoğlu Kara Korsan, Gök Bayrak, Köroğlu, Yüzbaşının Kızı, Vatan ve Namık Kemal, Osmanlı Kartalı, Melikşah, Aşk Mabudesi, Arım Balım Peteğim, Selahattin Eyyubi, Ferhat ile Şirin, Yarım Kalan Saadet, Yusuf ile Züleyha-Hazreti Yusuf, Yumurcak Köprüaltı Çocuğu, Vahşi Çiçek, Her Şey Oğlum İçin, Battal Gazi, Malkoçoğlu Ölüm Fedaileri, Severek Ayrılalım, Nazlı ile Murat, Çöl Kartalı, Yaralı Kurt, Kara Murat: Fatih’in Fedaisi, Yumurcak Küçük Kovboy, Çaresizler, Acı Hayat, Kara Murat Fatih’in Fermanı, Oğul, Dayı, Kin, Babalık, Cemil, Deli Yusuf, Babacan, Tek Başına, Che Carambole Ragazzi, Maden”
]]>Cezayir’in Türkiye’nin ekonomik, enerji ve askeri hedeflerinin bulunduğu Mağrip politikasında stratejik bir konumda olduğu belirtilen analizde, Türkiye’nin askeri etkinliğini de arttırdığı Cezayir ile ilişkilerine büyük önem vermeye başladığı belirtildi.
Analizde ayrıca; Fransa’nın Afrika’da hem askeri hem de ekonomik olarak daha fazla güç kaybettiğine dikkat çekilerek, bu anlamda Fransa’nın boşluğunu Türkiye’nin doldurmaya başladığı belirtildi.
İşte Arab News’de yayınlanan analiz:
Cezayir, Ankara ile ilişkilerinde fırsatlar yakalarken, Türkiye’nin Afrika ekseninde müttefik olarak kilit bir konumda yer alıyor.
Cezayir Dışişleri Bakanı Ahmed Attaf geçtiğimiz hafta Ankara’yı ziyaret etti ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile kapalı kapılar ardında bir görüşme gerçekleştirdi.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki görüşmeyle ilgili herhangi bir detay açıklanmamış olsa da Türkiye-Cezayir ilişkilerine daha yakından bakmak, ilişkilerin gidişatı hakkında fikir verecektir.
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdelmadjid Tebboune’nin 2022 yılında Türkiye’ye gerçekleştirdiği devlet ziyareti ve Erdoğan’ın geçen yıl gerçekleştirdiği iade-i ziyaret, iki ülke arasında giderek güçlenen bağları pekiştirdi.
Erdoğan’ın Cezayir ziyareti sırasında Ankara ve Cezayir, ilişkilerini stratejik düzeye çıkararak Tebboune’nin göreve geldiği 2019 yılından bu yana ilişkilerde önemli bir ilerlemeye işaret etti.
1955 yılında Türkiye, Batı odaklı dış politika çizgisi nedeniyle Batı dünyasının yanında yer almış ve BM Genel Kurulu’nda Cezayir’in kendi kaderini tayin etmesine ilişkin oylamada çekimser kalmıştı. Savaş zamanındaki bağımsızlık hareketi Türkiye’nin çekimser kalmasını Fransa’nın yanında yer almak olarak algıladı.
Ancak Türkiye’nin bu tutumu NATO müttefiklerini destekleme taahhüdünden kaynaklanıyordu. 1960 yılında hükümet değişikliğinin ardından Türkiye, Cezayir’in bağımsızlığını destekleme yönünde oy kullandı.
Ortak bir tarihi mirasa sahip olmalarına rağmen Türkiye ve Cezayir, farklı siyasi ve ideolojik eğilimleri nedeniyle Soğuk Savaş dönemi boyunca mesafeli bir ilişki içinde oldular. Dönemin başbakanı Turgut Özal, 1985 yılında Türkiye’nin 1950’lerde Fransa’ya yönelik tarafgirliği için özür diledi. Bu açılımlara ve Demir Perde’nin çöküşüne rağmen iki ülke daha yakın ilişkiler kurmak için ortak bir zemin bulamadı.
Ancak Arap Baharı olarak adlandırılan 2010 yılı, olumlu bir şekilde olmasa da ilişkilere yeni bir boyut getirmiştir.
Özellikle 2010 sonrası dengeye İran boyutunu eklemek önemlidir. İran, Türkiye ile Cezayir arasındaki ilişkilerin cansız performansından faydalanmaya çalıştı. Suriye krizi İran’ın bu stratejisi için önemli bir zemin oluşturdu.
Cezayir ve İran’ın politikalarındaki artan uyum Suriye krizinden bu yana ivme kazanırken, Türkiye Cezayir-İran ekseninin karşı kampında yer aldı. İran ve Cezayir, Suriye’nin içişlerine herhangi bir dış müdahaleye kararlılıkla karşı çıktı.
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 2012’de Mekke’de yapılan ve Suriye’nin askıya alınmasının salt çoğunlukla kabul edildiği, sadece İran ve Cezayir’in itiraz ettiği toplantısında da benzer bir tutum sergilemişlerdi.
İranlı liderler birçok kez İran ve Cezayir’in yeni bir dünya düzeni yaratma kapasitesine sahip olduğunun altını çizmiş ve ilişkilerin her alanda genişletilmesi ve çeşitlendirilmesi yoluyla kardeşlik bağlarının bir örneği olabileceklerini ifade etmişlerdir. Dini Lider Ali Hamaney, Kuzey Afrika ülkesinin 1979’daki İran Devrimi’nden bu yana iyi bir ortak ve İsrail karşıtı bir direniş cephesi olduğunu birçok kez dile getirmiştir.
Cezayir ve İran’ı bir araya getiren bir diğer nokta ise anti-emperyalist duruşlarıdır. Cezayir, Batı’nın bölgedeki ortağı olarak Fas’ı tercih etmesine meydan okumak amacıyla İran’a yakınlaşmıştır.
Bu çerçevede İran, Cezayir ekseninde Türkiye için bölgesel bir rakip konumunda. Zira Tahran ve Cezayir’in birçok bölgesel dosyada ortak noktaları var.
TÜRKİYE FRANSA’NIN BOŞLUĞUNU DOLDURUYOR
Cezayir’deki Fransız etkisinin azalması Türkiye’nin işine geliyor.
Fransa, Mağrip’teki geleneksel sömürgeci etkisinde, özellikle de Fransız yanlısı bir ideolojiye daha az meyilli olan yeni elitler arasında ciddi bir düşüş görüyor.
Örneğin Cezayir hükümetinin 2021’de Fransız askeri uçaklarının hava sahasını kullanmasını yasaklama kararı, sembolizmin ötesinde önemli sonuçlar doğurdu.
Cezayir, Fransa’ya bölgedeki sömürgeci geçmişiyle şekillenen tarihsel rolünün eskisi kadar güçlü olmadığını göstermeyi amaçlıyor. Bu, Cezayirli liderler arasındaki zihniyet değişimini yansıtıyor ve Türkiye-Cezayir ilişkilerinin artmasından endişe duyan Fransa’nın boşluğunu Türkiye’nin doldurmasının önünü açıyor.
Ancak Fransa’nın endişesi sadece ekonomik ya da siyasi kayıplarla ilgili değil, aynı zamanda Mağrip’teki askeri nüfuzuyla da ilgili.
Türkiye Libya’daki siyasi ve askeri varlığını pekiştirmeye çalışıyor ve son dönemde Mısır ile bağlarını çoktan sağlamlaştırdı. Ayrıca, Tunus ve Fas ile dengeli bir ilişki sürdürmeye özen gösteriyor.
Bu bağlamda Ankara, Libya ile sınırı olan ve Türkiye’nin askeri etkinliğini arttırdığı Cezayir ile ilişkilerine büyük önem veriyor.
Cezayir aynı zamanda Türkiye’nin ekonomik, enerji ve askeri hedeflerinin bulunduğu Mağrip politikasında stratejik bir kapı konumunda. Cezayir, Afrika’nın dördüncü büyük ekonomisi ve büyük doğal kaynak rezervleri nedeniyle önemli bir enerji ülkesi.
Cezayir’deki Türk yatırımları şimdiden Çin’i geçmiş durumda ve birçok sektörde önemli bir yer tutuyor.
Ekonomik işbirliği açısından, Türkiye ve Cezayir’in BRICS grubuna muhtemel üyeliğinin bu ilişkilere yeni bir boyut kazandırması beklenmektedir.
Son dönemdeki ekonomik ve siyasi işbirliği Cezayir’i Türkiye için önemli bir ortak haline getirse de, karşılıklı çıkarlara dayalı kalıcı bir ilişki kurma arayışında olan Türk politika yapıcıları için Cezayir hala yeni bir dış politika alanıdır.
Bu bağlamda, Filistin davası konusunda işbirliği Türkiye-Cezayir ilişkileri için önemli bir yol sunmaktadır. Çünkü uzun yıllar boyunca ikili ilişkiler Ankara’nın İsrail ile yakın ilişkileri nedeniyle karmaşık bir hal almıştır.
Dolayısıyla, Cezayir Türkiye için fırsatlar sunarken, diğer ülkelerin buradaki rekabetçi etkisiyle ilgili zorlukları da beraberinde getirecektir.
Olmert, Haaretz gazetesinde, “Netanyahu’yu ihanetle suçluyorum” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
NETANYAHU İSRAİL’İ YOK ETMEK İSTİYOR
“Netanyahu İsrail’i yok etmek istiyor, daha azını değil. Onu kovma zamanı geldi.” ifadelerini kullanan Olmert, Başbakan’ın “savaşın” bitmesini, esirlerin sağsalim evlerine dönmesini istemediğini kaydetti.
ASLA BİTMEYEN BİR SAVAŞ İSTİYOR
Olmert, “Netanyahu, İsrail’in komşuları ve ABD ile ilişkilerini zayıflatırken asla bitmeyen bir savaş istiyor.” ifadesine yer verdi.
Netanyahu’nun Hamas’a karşı “kesin zafer” kazanmayı engelleyeceği argümanıyla esir takasının yapılmasını sağlayacak bir anlaşmaya yanaşmadığını, böylelikle Başbakan’ın Gazze’de tutulan İsrailli esirleri kasıtlı olarak terkettiğini belirten Olmert, “Kesin bir zafer şu anda bir seçenek değil ve Başbakan bunu ilk sunduğu günden beri de bir seçenek olmadı.”değerlendirmesini yaptı.
Öte yandan, Fransa ve ABD arabuluculuğuyla Lübnan’la mevcut şiddetli çatışmaya son verecek ve çatışmalar nedeniyle yerinden edilen on binlerce kuzey İsrail sakininin evlerine dönmesine izin verecek bir anlaşmaya yanaşmak yerine, Netanyahu’nun “savaşı genişletme ve kuzeyde Hizbullah ile doğrudan, tam kapsamlı bir askeri çatışma başlatma niyetinde” olduğunu belirtti.
KİŞİSEL ÇIKAR KAVGASI
Olmert, Netanyahu’nun, vekilleri, aile üyeleri ve çeşitli medya kuruluşlarındaki sözcüleri aracılığıyla orduya, güvenlik güçlerine ve siyasi liderliğe karşı sistematik bir kampanya yürüttüğünü kaydetti.
Netanyahu’yu İsrailli askerlerin hayatlarını kasten tehlikeye atmakla itham eden Olmert, hükümetin açıkça temsil ettikleri partilerin ve hükümeti desteklediği bilinen belirli nüfus gruplarının ve bakanların “kişisel çıkarlarını” gözettiğini savundu.

ABD İLE İTTİFAKI KASITLI OLARAK BOZMAYA ÇALIŞIYOR
Olmert, “İsrail Başbakanını, İsrail ile ABD arasındaki siyasi-güvenlik-askeri ittifakı kasıtlı olarak bozmaya çalışmakla suçluyorum.” ifadelerini kullandı.
ABD ile ilişkilerin önemine değinen Olmert, şöyle devam etti:
“İsrail’in tüm hava gücü, İsrail’i savunma konusundaki Amerikan taahhüdüne dayanmaktadır. İsrail’in kendi başına üretemeyeceği temel ekipman, mühimmat ve gelişmiş silahlar için başka güvenilir bir kaynağımız yok. Son aylarda, yüzlerce Amerikan nakliye uçağı binlerce ton gelişmiş, hayati askeri ekipman ve mühimmat taşıyarak İsrail ordu üslerine indi.”
İSRAİL HALKININ MAHKEMESİNDE YARGILANMALI
Netanyahu’nun ABD yönetimine yönelttiği, askeri ekipmanların teslimatını geciktirdikleri ve dolayısıyla İsrail’in kesin zaferinin geciktiği yönündeki suçlamaların, “sorumsuz bir kışkırtma” olduğunu ifade eden Olmert, bunun “(ABD Başkanı Joe) Biden’ın seçim kampanyasını sabote etmek için hesaplanmış bir girişim” olduğunu kaydetti.
Olmert, “Netanyahu, bu suçlamaların her biri için İsrail halkının mahkemesinde yargılanmalıdır. Bu geciktirilmemelidir. Bu lanetli adamın devletin yönetiminden sorumlu olmaya devam ettiği her bir gün, ülkenin geleceği ve varlığı için somut bir tehlike oluşturmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.
Eski Başbakan Olmert, Arap ülkeleriyle normalleşme adımlarını da kasıtlı olarak baltaladığını savunduğu Netanyahu’yu “Mısır, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi ılımlı Arap devletleri ve muhtemelen Orta Doğu’nun ötesindeki diğer Müslüman ülkeler arasında bir ortaklığa dayalı yeni bir bölgesel eksen kurma şansını kasıtlı olarak engellemekle” suçladı.

DARBE GİRİŞİMİ BAŞARISIZ OLDU, ASKERLER GERİ ÇEKİLDİ
Bolivya ordusunun yeni atanan komutanı Jose Wilson Sanchez’in emri üzerine, darbe girişimine kalkışan askerler birliklerine geri döndü.
Devlet Başkanı Luis Arce tarafından atanan yeni ordu komutanı Sanchez, basın toplantısında açıklamalarda bulundu.
Bolivya’da askerlerin hükümet binasına zorla girmesinin ardından Devlet Başkanı Luis Arce, devlet başkanlığında düzenlediği törenle ordu yönetimine yeni 3 komutan atamıştı.

ORDUNUN YENİ KOMUTANI SANCHEZ: DEMOKRASİ DIŞI EYLEMLERE İZİN VERMEYECEĞİZ!
Askeri kalkışmayı kınayan Sanchez, “Cadde ve meydanlardaki tüm askerlere ve personele birliklerine dönmelerini emrediyorum.” ifadesini kullandı.
Sanchez, “büyük” bir sorumluluk aldıklarını vurgulayarak, “Böyle bir göreve layık görülmekten onur duyuyorum. Bize güvendikleri için Devlet Başkanı ve Savunma Bakanı’na teşekkür ediyoruz. Cadde ve meydanlarda hiç kimsenin arzu etmeyeceği görüntülerle karşı karşıyayız. Ordunun yeni komutanı olarak, demokrasi dışı eylemlere izin vermeyeceğimizi bildirmek isterim.” diye konuştu.
Öte yandan Bolivya’daki darbe girişimine öncülük eden General Zuniga gözaltına alındı.

‘DARBEYE KARŞI ULUSAL SEFERBERLİK ÇAĞRISINDA BULUNUYORUZ’
Bolivya ordusunun sokağa inmesinin ardından eski Devlet Başkanı Evo Morales, “General Zuniga tarafından hazırlanan darbeye karşı demokrasiyi savunmak için Ulusal Seferberlik çağrısında bulunuyoruz” dedi.

BOLİVYA DEVLET BAŞKANI ARCE’DEN ORDUYA ÇAĞRI
Bolivya Devlet Başkanı Luis Arce, ülkede bazı askeri birliklerin usulsüz şekilde harekete geçirildiğini belirterek, ordudan, demokrasiye saygı göstermesini istedi.
X sosyal medya hesabından açıklamada bulunan Arce, “Bolivya ordusunun bazı birimleri tarafından bazı askeri birliklerin usulsüz şekilde harekete geçirilmesini kınıyoruz. Demokrasiye saygı gösterilmelidir.” ifadesini kullandı.

Yerel basında çıkan haberlerde, tank ve kapüşonlu askerlerin başkent Plaza Murillo Meydanı’ndaki sivilleri tahliye ettiği ve bölgeyi kordon altına aldığı kaydedildi.
Haberlerde, Bolivya ordusunun üst düzey komutanlarının yürütmeye el koymakla tehdit ettiği öne sürüldü.
Sosyal medyaya yansıyan haberlerde ise askeri birliklerin Genelkurmay Başkanlığı civarında konuşlandığı belirtildi.
TÜRKİYE’DEN BOLİVYA AÇIKLAMASI: ENDİŞE DUYUYORUZ
Dışişleri Bakanlığı, Bolivya’da hükümete yönelik “darbe girişimi olduğuna dair haberlerden” derin endişe duyulduğunu açıkladı.
Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, “Seçimle işbaşına gelmiş olan Bolivya Hükümeti’ne yönelik bir darbe girişimi gerçekleşmekte olduğuna dair haberlerden derin endişe duyuyoruz.” ifadesine yer verildi.

Bolivya’da demokratik düzen ve istikrar ortamının “süratle yeniden tesis edilmesinin” temenni edildiği açıklamada, şunlar kaydedildi:
“Bu vesileyle, her türlü darbe ve askeri müdahaleye karşı olduğumuzu ve meşru hükümetleri devirmeye dönük tüm eylemleri şiddetle kınadığımızı yineliyoruz.”
ABD, AB, İSPANYA, KOLOMBİYA VE BREZİLYA DARBEYİ KINADI
ABD, Bolivya’daki “askeri kalkışma” için sükunet ve itidal çağrısında bulundu.
Beyaz Saray’dan bir yetkili, Bolivya’daki gelişmeleri yakından izlediklerini belirtti.
İsmini vermek istemeyen yetkili, “ABD, Bolivya’daki durumu yakından izliyor ve sükunet ve itidal çağrısında bulunuyor.” ifadesini kullandı.

Avrupa Birliği (AB), Bolivya’da “seçilmiş hükümeti devirmeye yönelik her türlü girişimi” kınadığını bildirdi.
Borrell, “AB, Bolivya’daki anayasal düzeni bozmaya ve demokratik yollarla seçilmiş hükümeti devirmeye yönelik her türlü girişimi kınıyor.” ifadesini kullanarak Bolivya hükümeti ve halkıyla dayanışma mesajı yolladı.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Bolivya’daki “askeri kalkışmayı” şiddetle kınayarak, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne saygı çağrısında bulundu.
Sanchez, X mesajında, “İspanya, Bolivya’da askeri kalkışmayı şiddetle kınamaktadır. Bolivya hükümetine ve halkına desteğimizi ve dayanışmamızı gönderiyoruz ve hukukun üstünlüğü ile demokrasiye saygı çağrısında bulunuyoruz.” ifadesini kullandı.
Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva ise darbeye ilişkin yaptığı açıklamada, “Demokrasi aşığı olduğum için Latin Amerika’da demokrasinin her zaman hakim olmasını istiyorum. Darbe hiçbir zaman işe yaramadı.” dedi.
Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, resmi X hesabından yaptığı paylaşımla Bolivya’daki darbeyi tamamen reddettiklerini duyurdu.
Petro, “Darbeyi tamamen reddediyoruz. Tüm Bolivya halkını demokratik direnişe, sokaklara çağırıyorum. Latin Amerika’nın demokrasi adına birleşmesi gerekli. Kolombiya Büyükelçiliği zulüm görenlere sığınma hakkı sağlayacaktır.” ifadelerini kullandı.
]]>İKİ LİDER KÜRSÜDE AYAKTA TARTIŞACAK
CNN sunucuları Jake Tapper ile Dana Bash’in moderatörlüğünü yapacağı açık oturum, doğu yakası saati ile 21.00’de (TSİ 04.00) başlayacak ve 90 dakika sürecek.
“Adayların tartışmaya ayrılan süreyi en üst düzeye çıkarabilmelerini sağlamak” amacıyla 1960’dan bu yana ilk kez seyirci olmadan yapılacak başkanlık tartışması boyunca, Biden tarafının talebi üzerine, Trump’ın araya girmelerini engellemek için yalnızca söz alan konuşmacının mikrofonu açık tutulacak.
Format olarak adaylar, kürsüde ayakta durarak tartışacak. Adayların, yanlarına önceden yazılmış notlar almalarına izin verilmeyecek, sadece tartışmada not almaları için bir kalem, bir deste kağıt ve bir şişe su sağlanacak.

Oturumda Biden ve Trump’ın, ekonomi ve göçmen sorunu gibi iç meselelerin yanı sıra, Ukrayna ve Gazze gibi dış politika konuları ile yaşları ve sağlık durumlarıyla ilgili tartışmaları, gizli belgelerin saklanması başta olmak üzere kendileri veya aile üyeleriyle ilgili gündemdeki hukuki konuları masaya yatırması bekleniyor.
81 yaşındaki Biden, 19 Haziran’dan bu yana Maryland eyaletinin dağlık bölgesinde bulunan, başkanların geleneksel olarak çekildiği “Camp David” yerleşkesinde danışmanları ile yarın akşamki tartışmaya hazırlanırken, eski Başkan 78 yaşındaki Trump ise haftayı seçim kampanyalarına katılarak geçirdi.

Trump’ın tartışmaya hazırlık için daha az kaygılı bir yaklaşım benimsediği kaydedilirken eski Başkan, 22 Haziran’da Philadelphia’daki seçim mitinginde, Biden’ın günlerdir seçim tartışmasına hazırlanmasına ilişkin “Biden, orada dersine çalışmak yerine uyuyordur.” şeklinde alaycı eleştiride bulundu.
10 KİŞİDEN 6’SI EKRANA KİLİTLENECEK
Öte yandan Associated Press-NORC Halkla İlişkiler Araştırma Merkezi ile PBS News’in gerçekleştirdiği iki ayrı ankette, ABD’li her 10 yetişkinden 6’sının yarın akşamki seçim tartışmasını canlı izleyeceği belirtildi.

Tartışmayı katılımcıların yüzde 61’i canlı olarak “son derece” ilgiyle izleyeceğini, yüzde 24’ü de daha sonra haberlerden ve sosyal medyadan takip edeceğini aktarırken, yüzde 14’ü tartışmayla ilgilenmediğini kaydetti.
Trump ve Biden, kasım seçimleri öncesi ikinci ve son tartışmasını, ABC televizyonunda sunucular David Muir ve Linsey Davis’in moderatörlüğünde 10 Eylül’de gerçekleştirecek. Bu tartışma için henüz mekan açıklanmadı.
Daha önceki seçim tartışmalarını organize eden Başkanlık Tartışmaları Komisyonu (CPD), Biden ile Trump arasında 16 Eylül ile 9 Ekim tarihlerinde iki oturum planlamış ancak hem Biden hem de Trump tarafı, CPD’nin tartışma formatını ve programını beğenmediği için CNN ve ABC’nin önerilerini kabul etmişti.
CNN ve ABC, seçim tartışmasına katılım için ulusal düzeydeki en az 4 farklı ankette seçmenlerin en az yüzde 15’inin desteğine sahip olma şartı getirdiğinden, kasım seçimlerine bağımsız aday olarak giren Robert F. Kennedy Jr. ise tartışmada yer almayacak.
Biden ve Trump, en son 2020 Başkanlık Seçimi için 22 Ekim 2020’de yüz yüze canlı yayında tartışmıştı.
]]>Kentteki Aksa Şehitleri Hastanesi’ne getirilen, bedenindeki yaralarının yanı sıra psikolojik açıdan ciddi şekilde yıprandığı gözlemlenen Dahlan, Mevasi’de bulunan ailesine ulaştı.

Doktorlar, Bedir’in “İsrail hapishanelerinde maruz kaldığı işkenceler sonucu psikolojik rahatsızlık yaşadığını” ifade etti.
Eşi, kızı ve babasıyla Mevasi’de bir çadırda bulunan Dahlan’ın yakınları, Gazzeli gencin bulunduğu durum karşısında şok yaşadıklarını, alıkoyulmadan önceki haliyle şimdiki arasında çok fark olduğunu ifade etti.

“BİR GÜN ÇIKTI VE DAHA HABER ALAMADIK”
Bedir’in babası Muhammed Dahlan, Han Yunus sakinlerinden olduklarını, Refah’a zorla yerinden edildiklerini sonra da Han Yunus’taki Mevasi bölgesine göç ettirildiklerini aktardı.
Muhammed, oğlunun kaybolduğu günü şöyle anlattı:
“Bedir, bir şeyler almak için çadırdan çıktı ve bir daha haber alamadık, geri dönmedi. Onu her yerde aradık; İsrail saldırısında yaralanabileceği endişesiyle tüm hastanelere, denize bile baktık fakat bulamadık.”

“OĞLUMUN VÜCUDUNDA İŞKENCE İZLERİ BARİZ ŞEKİLDE GÖRÜLÜYOR”
Yaklaşık bir ay oğlundan hiçbir haber alamadıklarını belirten Muhammed, “20 Haziran’da telefonum çaldı ve kim olduğunu bilmediğim biri Bedir’in Aksa Şehitleri Hastanesinde olduğunu, İsrail hapishanesinden serbest bırakıldıktan sonra orada tedavi gördüğünü haber verdi.” dedi.
Tüm ailenin Bedir’i görmek için hastaneye koştuğunu ancak karşılaştıkları manzara karşısında şok geçirdiklerini kaydeden Muhammed, “oğlunun tamamen değişmiş olduğunu” belirtti.

Muhammed, oğlunun durumu hakkında şunları söyledi:
“İsrail hapishanesinden bırakılan oğlumun vücudunda işkence izleri bariz şekilde görülüyor. Başında ve ayaklarında çok derin yaralar var, ayrıca ayaklarında da yanıklar oluştu. Oğlumun psikolojisik durumunu tarif edemiyorum, ona neler olduğunu anlamıyorum.”
“Bedir, alıkoymadan önce herkes gibi çok normal bir insandı, diğerleri gibi hayatını idame ettiriyordu.” diyen Muhammed, “İsrail hapishanelerinde maruz kaldığı tutuklama ve işkencenin etkilerinden kurtulabilmesi için psikolojik tedavi görmesini temenni ediyorum.” diye konuştu.

“BENİ VE KIZINI TANIMIYOR GİBİ”
Bedir’in eşi Emani Dahlan ise “Bedir maruz kaldığı işkence nedeniyle hapishaneden anormal bir halde döndü. Sanki ne beni ne kızını tanıyor.” dedi.
Eşinin durumuna anlam veremediğini belirten Emani, şunları söyledi:
“Serbest bırakıldıktan beri çadırdan çıkmıyor öyle dalgın şekilde oturuyor. Birkaç kez çadırdan çıktığında babası kaybolabileceği endişesiyle onu takip etti.”

Emani, eşinin eskisi gibi olmasını umut ettiğini şu sözlerle aktardı:
“Bedir’in eskisi gibi sağlığına kavuşmasını umuyorum. O günleri özlüyorum. Diğer insanlar gibi eşimle güzel bir hayat yaşamayı; tekrar eskisi gibi kızıyla ilgilenmesini istiyorum.”
Bedir ise alıkonulduğu sürede yaşadıklarını “Beni delirttiler, yaktılar, elektrik verdiler.” ifadesiyle anlattı.

İSRAİL’İN GAZZE’Yİ İŞGALİNDE 7 EKİM SONRASI
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde kara saldırılarına başlamasından bu yana aralarında kadın, çocuk, sağlık ve sivil savunma çalışanlarının da bulunduğu binlerce Filistinliyi alıkoydu. Bunlardan az bir kısmı daha sonra serbest bırakılırken, diğerlerinin akıbeti ise bilinmiyor.
İsrail güçlerinin alıkoyduğu ve sonrasında serbest bıraktığı Filistinlilerin ifadelerine göre, gözaltı süresi boyunca İsrail ordusu tarafından darp, işkence, hakaret ve sorguya maruz kalınıyor.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 694’ü çocuk, 10 bin 279’u kadın olmak üzere 37 bin 718 Filistinli öldü, 86 bin 377 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
]]>ŞİDDETİN STRATEJİSİ
DAEŞ Horasan Kolu’nun stratejisi, sansasyonel ve yıkıcı saldırılarla dikkat çekmek üzerine kuruludur. Bu saldırılar, genellikle sivil hedeflere, hükümet yetkililerine, güvenlik güçlerine ve rakip terör örgütlerine yöneliktir. Örgüt, özellikle Afganistan’da Taliban ile sık sık çatışmalara girmekte ve bu iki örgüt arasındaki güç mücadelesi, bölgedeki istikrarsızlığı daha da artırmaktadır. Taliban’ın Afganistan üzerindeki kontrolü sağlamlaştırma çabaları, DAEŞ Horasan Kolu’nun kendi varlığını pekiştirme girişimleriyle çatışmaktadır. Bu durum, zaten kaotik olan güvenlik ortamını daha da karmaşık hale getirmektedir.
DAEŞ Horasan Kolu’nun saldırıları genellikle büyük çaplı ve kanlı olma eğilimindedir. Örneğin, Afganistan’da düzenlenen bombalı saldırılar ve Pakistan’daki intihar bombacıları, örgütün ne denli vahşi ve acımasız bir strateji izlediğini göstermektedir. Bu tür saldırılar, sadece fiziksel yıkıma yol açmakla kalmaz, aynı zamanda toplum üzerinde derin psikolojik etkiler bırakır. Halk arasında korku ve güvensizlik duygularının yayılmasına neden olurken, hükümetlerin ve güvenlik güçlerinin otoritesini de zayıflatmayı amaçlar.

DİJİTAL PROPAGANDA VE GENÇLİK
DAEŞ Horasan Kolu, dijital propaganda faaliyetleriyle dikkat çekmektedir. Sosyal medya ve diğer dijital platformlar üzerinden gençleri ve radikalleşmeye yatkın bireyleri hedef alan içerikler paylaşarak, yeni üyeler kazanmayı amaçlamaktadır. Bu propaganda faaliyetleri, örgütün varlığını ve etkisini küresel çapta duyurmakta ve potansiyel destekçiler üzerinde caydırıcı ve çekici bir etki yaratmaktadır. Özellikle işsiz ve umutsuz gençler, bu tür radikal ideolojilere çekilme eğilimindedir. DAEŞ Horasan Kolu’nun bu stratejisi, örgütün uzun vadeli varlığını sürdürmesine ve yeni nesil militanlar yetiştirmesine olanak tanımaktadır.
Örgütün dijital propaganda stratejileri, genellikle dinî ve ideolojik temalar etrafında şekillenir. Gençler, kahramanlık hikayeleri ve cihat çağrıları ile manipüle edilir. Ayrıca, sosyal medya üzerinden yapılan bu propaganda, gençlerin radikal ideolojilere çekilmesinde önemli bir rol oynar. Özellikle, sosyal medya platformlarında yer alan grafik ve videolar, gençlerin zihninde güçlü ve çekici bir imaj yaratır. Bu nedenle, gençlerin radikalleşmesini önlemek için dijital dünyada daha etkili karşı önlemler alınması gerekmektedir.

BÖLGESEL GÜVENLİK TEHDİTLERİ
DAEŞ Horasan Kolu’nun Afganistan ve Pakistan’daki faaliyetleri, bölgesel güvenliği ciddi şekilde tehdit etmektedir. Taliban ile süregelen çatışmalar, zaten istikrarsız olan bu bölgedeki durumu daha da kötüleştirmekte ve sivil halkın güvenliğini tehlikeye atmaktadır. Pakistan’da da faaliyet gösteren bu örgüt, bölgesel güvenlik endişelerini artırmakta ve Pakistan hükümetini ciddi önlemler almaya zorlamaktadır. DAEŞ Horasan Kolu’nun bu genişleme çabaları, Orta Asya ülkelerinin güvenlik politikalarını gözden geçirmesine ve bölgesel işbirliğini artırmasına yol açmaktadır. Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi ülkeler, bu tehdidi bertaraf etmek için sınır güvenlik önlemlerini artırmakta ve uluslararası işbirliği çağrısında bulunmaktadır.
DAEŞ Horasan Kolu’nun bölgedeki varlığı, sadece yerel hükümetler için değil, küresel güvenlik için de ciddi bir tehdittir. Bu nedenle, bölgesel işbirliği ve uluslararası destek, DAEŞ Horasan Kolu’nun faaliyetlerini engellemek için kritik öneme sahiptir. Özellikle istihbarat paylaşımı ve terörle mücadele konusunda daha etkin bir işbirliği sağlanmalıdır. Gençlerin radikalleşmesini önlemek için eğitim ve istihdam fırsatlarının artırılması, sosyal medya üzerinden yürütülen propaganda faaliyetlerine karşı daha etkili önlemler alınması gerekmektedir. Barış ve güvenlik içinde bir gelecek için, terörle mücadelede daha kararlı ve etkin adımlar atılmalıdır. Bu mücadele, yalnızca askeri operasyonlarla değil, aynı zamanda ideolojik ve sosyal düzeyde de yürütülmelidir.
GELECEĞE DAİR BEKLENTİLER
DAEŞ Horasan Kolu’nun gelecekteki faaliyetleri, birçok faktöre bağlı olarak şekillenecektir. Bunlar arasında en önemlileri, örgütün liderlik yapısındaki değişiklikler, bölgesel ve küresel güvenlik dinamikleri ve özellikle Afganistan’daki siyasi ve askeri gelişmelerdir. Taliban’ın Afganistan’daki hakimiyetini sürdürmesi ve bu süreçte uluslararası tanınma arayışı, DAEŞ Horasan Kolu’nun güç kazanma çabalarını zorlaştırabilir. Ancak, bu örgütün adaptasyon kabiliyeti ve esnek yapısı, gelecekte de ciddi bir tehdit olmaya devam edeceğine işaret etmektedir.
Taliban’ın Afganistan üzerindeki kontrolü ele geçirmesiyle birlikte, DAEŞ Horasan Kolu’nun daha da agresif bir strateji benimsemesi muhtemeldir. Taliban’ın yeni yönetimi, DAEŞ Horasan Kolu’nu bastırmak için ciddi bir mücadele vermek zorunda kalacaktır. Ancak, bu iki örgüt arasındaki güç mücadelesi, Afganistan’daki sivil halkı daha da zor durumda bırakabilir. Özellikle kırsal bölgelerde yaşayan insanlar, bu çatışmalardan en fazla etkilenen kesim olacaktır.
Yedioth Ahronoth gazetesinin haberine göre, Netanyahu, dün akşam UCM Başsavcısı Kerim Han’ın 20 Mayıs’ta kendisi ve Gallant hakkında “yakalama kararı” başvurusunda bulunmasının ele alındığı toplantıda konuştu.
Toplantıya Adalet Bakanı Yariv Levin, Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer ve Başsavcı Gali Baharav-Miara gibi isimler katıldı.
Mahkemenin, Han’ın talebi üzerine harekete geçerek kendisi ve Gallant hakkında tutuklama emrini “yakında” çıkaracağını savunan Netanyahu, kararın 24 Temmuz’da ABD Kongresi’nde yapacağı konuşmadan önce çıkarılmasının güçlü olasılık olduğunu iddia etti.
Mahkemeden söz konusu kararın çıkmasına dair henüz net bir gösterge bulunmasa da İsrailli yöneticiler bu kararla yüzleşeceklerinden endişe duyuyor. Teamüller, bu konuda kararın en geç ocak ayına kadar çıkacağına işaret ediyor.
Yargılamaya olası müdahaleyi önlemek için kararı gizlice verme ihtimali de bulunan Mahkemenin, Han’ın talebi kamuya açık olarak sunduğu göz önüne alındığında, yakalama kararını kamuoyuna açıklaması güçlü ihtimal.
YAKALAMA KARARI BAŞVURUSU
UCM Başsavcısı Kerim Han, 20 Mayıs’ta, Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında “yakalama kararı” başvurusunda bulunduğunu bildirmişti.
Han, Netanyahu ve Gallant’ın 8 Ekim 2023’ten itibaren Gazze Şeridi’nde “savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan cezai sorumluluk taşıdığına inanmak için makul gerekçeler bulunduğunu” bildirmişti.
Roma Statüsü’nün ilgili maddelerinin ihlal edildiğine dikkati çeken Han, İsrailli yetkililere yöneltilen suçlar arasında “savaş suçu olarak sivillerin aç bırakılması”, “kasten büyük acılara veya vücutta ya da sağlıkta ciddi yaralanmalara neden olmak” ve “savaş suçu olarak zalimce muamelenin” yer aldığını kaydetmişti.
Han, Netanyahu ve Gallant’a yöneltilen diğer suçlar arasında ise “kasten öldürme”, “savaş suçu olarak cinayet”, “savaş suçu olarak sivil nüfusa karşı kasıtlı saldırılar düzenlemek”, “açlıktan kaynaklanan ölümler dahil olmak üzere, insanlığa karşı suç olarak imha ve/veya cinayet”, “insanlığa karşı suç olarak zulüm” ve “insanlığa karşı suç olarak diğer insanlık dışı eylemler” olduğunu belirtmişti.
Başsavcı, işaret edilen insanlığa karşı suçların, “devlet politikası uyarınca Filistinli sivil nüfusa yönelik yaygın ve sistematik saldırının parçası olarak işlendiğini” ve bu suçların devam ettiğini vurgulamıştı.
Gazze’de açlığın “savaş silahı” olarak kullanıldığına işaret eden Han, 8 Ekim 2023’ten itibaren üç sınır kapısının “uzun süre tamamen kapatılması ve yeniden açıldıktan sonra temel malzemelerin geçişinin keyfi olarak kısıtlanması suretiyle uygulanan tam kuşatmanın” Gazze’de halkın temel insani ihtiyaçlardan mahrum bırakılmasına yol açtığını bildirmişti.
Gıda kuyruğunda bekleyen siviller ve insani yardım kuruluşu çalışanlarına yönelik saldırılara da dikkati çeken Han, saldırıların ölümlere ve kuruluşların Gazze’deki faaliyetlerini durdurma veya sınırlandırmalarına neden olduğunu aktarmıştı.
Han, Gazze’de kıtlığa neden olan bu eylemlerin İsrail’e, tehdit olarak algıladıkları Gazze’nin sivil halkını toplu cezalandırmak amacıyla “Gazzeli sivil halka karşı açlığı savaş yöntemi olarak kullanmak ve diğer şiddet eylemlerini gerçekleştirmek için ortak planın parçası olarak işlendiğini” ifade etmişti.
İsrail’e “uluslararası insancıl hukuka uyma yükümlülüğünü” hatırlatan Han, “Sahip olabilecekleri askeri hedefler ne olursa olsun, İsrail’in Gazze’de bu hedeflere ulaşmak için seçtiği araçlar, yani kasıtlı olarak sivil halkın ölümüne, aç kalmasına, büyük acılar çekmesine, vücutlarında ciddi yaralanmalara neden olmak, suç teşkil etmektedir.” değerlendirmesinde bulunmuştu.
BASİT GÖREVLERİ DAHİ YAPAMIYORLAR
Apar topar fırkateynini geri çeken Atina’nın içinde bulunduğu durumu gazetemize değerlendiren Savunma Uzmanı Turan Oğuz, Yunan donanmasının utanç duyulacak hâlde olduğunu söyledi. Kızıldeniz’e gönderilen fırkateynin Yunanistan donanmasının en donanımla fırkateyni olduğuna dikkat çeken Oğuz, “Yunan gemileri eski, bakımsız, yetersiz sensör ve silahları ile en basit görevleri dahi yerine getiremiyor. Yunanistan Mısır’a benzeme yolunda hızla ilerliyor. Aynı onlar gibi fazladan paralar ödeyip korunma umuduyla birçok ülkeden eski, yeni bakmadan farklı farklı silahlar alıyor. Ama elindekilere bakım yapacak, modernize edecek, savaşa hazırlayacak paraları yok. Sonuç olarak, aynı Mısır gibi, silahlar kâğıt üzerinde var ama harbe hazırlık oranları ağlanacak seviyede” dedi.
YUNAN GEMİLERİ DÖKÜLÜYOR
Kısa bir süre önce de bakımsız kalan Kavaloudis sınıfı Yunan hücumbotunun gövdesinin delindiğini ifade eden Turan Oğuz, 44 yaşındaki geminin kontrol ve bakımlarının neden düzenli yapılmadığı, sorunun neden oluşmadan önce tespit edilemediğinin bilinmediğini, bakımsız kalan Yunan gemilerinin döküldüğünü ifade etti. Yunan savaş gemilerinin (40-50 yaş aralığında) yetersiz bakım, demode sensör ve silah sistemleri nedeniyle sürekli sorun yaşadığının altını çizen Savunma Uzmanı Oğuz, şunları kaydetti:
“Yunanistan 32 NATO ülkesi arasında, 2024 savunma harcamaları bütçesinden operasyon, bakım, onarım ve altyapıya toplam yüzde sekiz ile en az pay ayıran ülke. Ondan sonra en az payı ayıran ülke yaklaşık iki katı ile Arnavutluk. Bu durumda gerekenleri prosedürlere uygun şekilde uygulayacak yeterli bütçeleri yok. Öyle olunca da hem araçlar hem araç personel hem bakım personeli yetersiz kalıyor. 2024 verileri değişmezse harbe hazırlık seviyeleri çok hızlı şekilde düşmeye devam edecek.”
DEMODE TEKNOLOJİYE SAHİPLER
Kızıldeniz’de görev yapan Yunan Deniz Kuvvetlerine ait HYDRA isimli fırkateynin görev süresinin, planlanandan bir ay önce sona ermesinin sebebinin teknolojik yetersizlikler olduğu belirtildi. Mürettebat “Kendi parmaklarımızın
ardına saklanmayalım. HYDRA ve SPARA gibi MEKO tipi fırkateynler eski ve demode teknolojilere sahiptir. Bölgede son nesil yüzer üniteler bulunurken, bu fırkateynler modern tehditlere cevap veremeyecek sistemlere sahiptir” dedi.
Save the Children’dan yapılan açıklamada, İsrail’in Gazze’nin güneyindeki Refah’ta artan saldırıları nedeniyle ailelerinden ayrı düşen çocuk sayısının arttığı, korumasız çocuklara sahip çıkanların ise baskı altına alındığı ifade edildi.
Gazze’de tahmini olarak 17 bin çocuğun ailesinden ayrı düşmüş veya refakatçisiz şekilde kayıp olduğu kaydedilen açıklamada, yaklaşık 4 bin çocuğun ise enkaz altında, toplu mezarlarda ya da isimsiz mezarlarda olduğunun tahmin edildiği bilgisi paylaşıldı.
Açıklamada, bilinmeyen sayıda çocuğun gözaltında olduğu ve Gazze dışına çıkarılmış olabileceği vurgulandı.
KİMLİK TESPİTLERİ ZORLAŞTI
İsrail saldırılarında enkaz altında kalan ya da çadırlarda yanarak hayatını kaybedenlerin bedenlerinin tanınmaz hale geldiği ifade edilen açıklamada, kimlik tespitinin zorlaştığı bildirildi.
Gazze’deki Sağlık Bakanlığı verilerine göre, İsrail saldırılarında 15 binden fazla çocuğun öldüğü hatırlatılarak yarısına yakınının kimliğinin tespit edilemediği kaydedildi.
Açıklamada, toplu mezarlara gömülen çocuklarda işkence izleri bulunduğuna işaret edilerek, “9 Haziran itibarıyla 250 civarında Batı Şerialı çocuk, İsrail’in gözaltı sistemi içinde kayıp. Aileleri, ekimde ziyaretlere getirilen kısıtlamalar nedeniyle çocuklarının nerede olduklarını ya da sağlık durumlarını doğrulayacak durumda değiller.” ifadeleri kullanıldı.
Birleşmiş Milletlere (BM) çok sayıda gözaltında kötü muamele, zorla kaybedilme ve toplu gözaltı ihbarı yapıldığı bilgisi de açıklamada yer aldı.
“Hiçbir ebeveyn çocuğunu bulmak için enkaz ya da mezar kazmak zorunda kalmamalı”
Açıklamada değerlendirmelerine yer verilen Save the Children Orta Doğu Bölge Direktörü Jeremy Stoner, “Sevdiklerinin nerede olduklarını bilmemek aileler için bir işkence. Hiçbir ebeveyn, çocuğunu bulmak için enkaz ya da toplu mezarları kazmak durumunda kalmamalı. Hiçbir çocuk savaş bölgesinde yalnız ve korumasız olmamalı.” ifadelerini kullandı.
Stoner, hayatta olan ve kayıp çocuklara yönelik riskin devam ettiğini hatırlatarak, Gazze’yi “çocuk mezarlığına” benzetti.
“Öldürülen çocukların kaydı tutulmalı, aileler bilgilendirilmeli, cenaze ritüellerine saygı duyulmalı ve hesap sorulmalı.” diyen Stoner, kayıp çocukların bulunması, yaşıyorlarsa aileleriyle buluşturulması ve ailelerin daha fazla parçalanmasını önlemek için acil ateşkes yapılması gerektiğini de vurguladı.
Save the Children’ın Gazze’de görev yapan bir çocuk koruma uzmanı ise açıklamasında, “Her gün daha fazla refakatçisiz çocuk buluyoruz ve onları desteklemek her gün daha da zorlaşıyor. Partnerlerimizle refakatçisiz çocukların kimliğini belirlemeye ve ailelerinin izini sürmeye çalışıyoruz ancak bu sürede onları tutabileceğimiz güvenli bir yer yok. Gazze’de güvenli bir yer yok.” ifadelerini kullandı.
Uzman, İsrail saldırıları nedeniyle sürekli yer değiştiren aileleri çocuklarıyla buluşturmanın zorluğuna dikkati çekerek, “Çocuklara sahip çıkan akraba ve komşular da çadır ve su gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekiyor. Birçok çocuk yabancılarla ya da tamamen yalnız. Bu da onların şiddete uğrama, ilgilenilmeme ve istismara maruz kalma riskini artırıyor.” değerlendirmesini yaptı.
Embankment Gardens isimli parkta toplanan eylemcilere seslenen Gazze asıllı Hala isimli protestocu, Gazze’de kurban ve ramazan bayramlarının bombardıman altında geçtiğini söyledi.
Kurban Bayramı’nda dağıtılan etlerin ihtiyaç sahiplerine yetmediğini anlatan Hala, “Herkesin aldığı etten yalnızca yarım ısırık yiyebildiğini düşünün. Bunu sadece çok az aile tadabildi. Gazze’nin kuzeyinde ise durum her geçen gün daha kötüye gidiyor. Gazze’nin güneyinde kurban edilen her 5-10 koyuna karşı kuzeyde 1 tane kesildi.” diye konuştu.
Hala, Gazze’nin kuzeyinde kurulan yardım mutfaklarında sadece pilav pişirildiğini de belirterek pilavın yanına ikinci bir yemeği ise ekleyemediklerine dikkati çekti.
Bölgede koyun fiyatlarının da binlerce dolar olduğunun altını çizen Hala, “Kıtlığın boyutu artıyor. Çocuklar çok hızla kilo kaybediyor. Yetişkinler 20-30 kilo kaybediyor. Bunlar tamamen bilinçli yapılıyor. İşgalciler bizim açlıktan ölmemizi istiyor.” dedi.
İsrail saldırılarında annesini ve bir bacağını kaybeden 15 yaşındaki Rafiq isimli bir çocuktan söz eden Hala, “Dünyanın bu çocuğa sahip çıkmasını beklerdik. Ancak son iki aydır Rafiq’in alabildiği tek yardım ağrıkesiciler oldu. Çünkü dünyada İngiltere de dahil hiçbir ülke Rafiq’i ameliyat etmiyor ve ona destek vermiyor. İngiltere’nin bugüne kadar Gazze’den aldığı hasta sayısı sıfır.” ifadelerini kullandı.
Hala, İngiltere’de yaşayan Gazzelilerin aile birleşimi vizelerine başvurmalarına rağmen sonuç alamadığının da altını çizdi.
Konuşmanın ardından protestocular gruplara ayrılarak “engel olma” eylemi yaptıklarında ya da gözaltına alındıklarında sahip oldukları yasal hakların anlatıldığı brifingleri dinledi.
GRUP DAĞILDIKTAN SAATLER SONRA BİR ARAYA GELEREK EYLEMİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ
Yaklaşık 100 eylemci, çok sayıda gruplara ayrılarak parkı terk etti. Küçük polis grupları tarafından takip edilen eylemciler, kısa süre sonra dağılsa da saatler sonra kentin en turistik mekanlarından sayılan Oxford Circus’u trafiğe kapatarak eylemlerini gerçekleştirdi.
Youth Demand’den yapılan açıklamaya göre, ünlü Oxford Caddesi ve Regent Caddesi’nin kesiştiği noktada bulunan kavşağı trafiğe kapatan eylemciler, meşaleler yakarak “Özgür Filistin” ve “Nehirden denize Filistin özgür olacak” sloganları attı.
Açıklamada değerlendirmelerine yer verilen eylemcilerden Poppy Jabelman, “İngiltere’nin İsrail’e silah satışını durdurmasını istiyoruz çünkü İngiltere’nin Filistin’de açlıktan ölen insanların ve mülteci kamplarının üzerine bomba yağarken İsrail’e satmaya devam etmesi dehşet verici.” ifadesini kullandı.
İngiltere’de 4 Temmuz’da yapılacak genel seçimlere yönelik anketlerde birinci çıkan İşçi Partisi lideri Keir Starmer’a da seslenen Jabelman, “Starmer yaşananları ‘soykırım’ olarak nitelemeyi reddediyor. İşçi Partisi daha önce görülmemiş biçimde bu seçimi kazanacak gibi görünüyor ama çocukların öldürülmesindeki işbirlikleri nedeniyle bu zaferi kutlayamazlar.” değerlendirmesini yaptı.
Eylemci Violet Powell ise açıklamasında, “Ülkemiz bir soykırımın işbirlikçisi. Ülkenin en büyük iki partisi ise bir zulüm yaşandığını redderek İsrail’e silah satışının devamını sağlıyor.” ifadesini kullandı.
Youth Demand’in açıklamasına göre, eylem sonucunda hiçbir protestocu gözaltına alınmadı.
ÖNCEKİ EYLEMDE 10 KİŞİ GÖZALTINA ALINMIŞTI
Youth Demand’in 1 Haziran’da düzenlediği protestoda polis, eylemcilerin kaldırımlardan yollara inmesini engellemiş, tüm ara sokakları ve alt geçitleri kapatarak eylemcilerin belirlenen alanın dışına çıkmasının önüne geçmişti.
Londra Metropolitan Polisi, eylemcilerin Londra’nın içinden geçen Thames Nehri’nin güneyinden kuzeyine geçmesini de gözaltı sebebi sayacağını açıklamıştı.
Eylemciler, trafiğe kapalı alanlar ve kaldırımlarda yaklaşık 1 saat kadar süren yürüyüşün ardından iki ayrı gruba bölünmüş, kısa süre sonra da kentin önemli caddelerinden York Road isimli caddeyi iki farklı noktadan trafiğe kapatmıştı.
Yapılan oturma eylemine müdahale eden polis 10 eylemciyi gözaltına almıştı.
“Polis yanlış adrese baskın yaptı”
Ercan Tümer’in babası Fatih Tümer yaptığı açıklamada, Alman polisinin isim benzerliği nedeniyle oğlunun evine baskın gerçekleştirdiğini ifade etti. Baba Tümer, “Bayramın birinci günü iki çete kavga ediyor. Yaralananlar diğerlerinden şikayetçi oluyor. Fakat o grubun liderinin adı da Ercan. Farklı bir soyadı ve doğum tarihine sahip. Bu kişi aynı caddede oturuyormuş. Fakat polislerin nasıl bir araştırma yaparak benim oğluma yöneldiğini hala aklım almıyor” diye konuştu.
Tümer, “Oğlumu, isim benzerliğinden evini sabah 4’te bombayla patlatıp yatak odasında eşinin yanında 10 özel harekat polisi darp etti. Kızımın (gelini) başörtüsünü çıkardılar.” dedi.
Oğlunun 1.5 saat boyunca şiddete maruz kaldığını belirten Tümer, “Çocuğumu kelepçelediler. Aşağı götürürken araştırma sonucu oğlumun suçsuz olduğu anlaşılıyor. Aşağı inerken kelepçeli halde bir telefon geliyor, o telefondan sonra oğlumun kelepçelerini çözüyorlar. Sonra oğlumu parmak izi almak üzere götürdüler. Beni de sabah polis aradı. Gittim çocuğumu aldım. Sonra hastaneye gittik, tedavileri oldu. Polislerin yanında bir de doktorları varmış. Demiş ki bu kişi sağlıklı, bunu polis bürosuna götürebilirsiniz. Polislerden şikayetçi olduk. Daha sonra Düsseldorf Üniversite Hastanesine gittik. Acilde çocuğumun elmacık kemiklerinin kırık olduğu anlaşıldı, röntgen çekildi. Çocuğumun gözü kan toplamıştı, şişmişti, morarmıştı. Çok büyük bir polis şiddetine maruz kalmıştı oğlum. Hakkımızı sonuna kadar arayacağız. Avukat tuttuk. Şu an devletimiz de arkamızda. (AK Parti Genel Başkan Yardımcısı) Zafer Sırakaya bizleri aradı, yardımcı oldu. Bakan, hastanede oğlumu ziyaret etti. Allah hepsinden razı olsun. İnşallah bunu yapanların yanına kalmayacak.” ifadelerini kullandı.
Baba Tümer, oğluna acımasızca şiddet uygulayan polislerin ve söz konusu doktorun cezalandırılmasını istedi.
“Şu ana kadar aileden özür dilenmemiş olması kabul edilemez bir durumdur”
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Zafer Sırakaya da olayla ilgili dün sosyal medya hesabından paylaşım yaptı. Sırakaya, “20 Haziran 2024, Perşembe sabahı saat 04.00 sularında Almanya’nın Monheim Am Rhein kentinde oturan Ercan Tümer’in evine Alman polisi tarafından bir baskın düzenlenmiştir. Düzenlenen insanlık dışı baskında vatandaşımız Ercan Tümer’in Alman polisi tarafından ağır bir şekilde darp edildiğini ve hastanede tedavi altına alındığını üzülerek öğrendik. En temel insan hakları ve uluslararası hukuk normlarından uzak bu baskının sadece bir isim benzerliğinden kaynaklandığı ortaya çıkmasına rağmen şu ana kadar aileden özür dilenmemiş olması kabul edilemez bir durumdur. Her fırsatta AB normları ve AİHM kararlarından bahseden bir ülkede yaşanan bu vahim ve insanlık dışı muamele bir iki yüzlülük ve çifte standardın dışa vurumudur. Masum bir vatandaşımızı hedef alan ve haksız-hukuksuz-keyfi bir uygulamayla ağır bir şekilde mağduriyetine neden olan bu baskını şiddetle kınıyoruz. Almanya’daki Başkonsolosluğumuz başta olmak üzere bütün kurum ve kuruluşlarımızla bu skandal baskının tüm yönleriyle aydınlatılması için her türlü hukuki ve diplomatik girişimi gerçekleştireceğiz. Mağdur vatandaşımızla telefonda görüşerek, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmiş olsun dileklerini ileterek Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak yanlarında olduğumuzu ifade ettik. Masum olduğu ortaya çıkan vatandaşımıza yönelik bu ağır ve kabul edilemez saldırıyı gerçekleştiren polisler başta olmak üzere bütün sorumluların hukuk önünde yargılanması için sürecin titiz bir şekilde yakından takipçisi olacağız. Bu süreç, sadece vatandaşımızın mağduriyetinin giderilmesi noktasında değil, Avrupa’nın her fırsatta dile getirdiği insan hakları ve evrensel hukuk normlarıyla ilgili samimiyet testi olacaktır.” ifadelerini kullandı.
“İSRAİL SADECE MASUMLARI ÖLDÜRMÜYOR; İNSAN HAKLARINI, VİCDANI, MERHAMETİ ÖLDÜRÜYOR”
Her uluslararası platformda olduğu gibi burada da İsrail’in Filistin’e yönelik gerçekleştirdiği zulme dikkat çeken Başkan Altay, “Aylardır katil İsrail yönetiminin, mazlum Filistin halkına uygulamış olduğu vahşet ve katliamlar; yüreğinde insanlık taşıyan herkesi derin bir üzüntüye sürüklemiştir. İsrail sadece yavruları, kadınları, masum insanları öldürmüyor. İnsan haklarını, ifade özgürlüğünü, vicdanı, merhameti de öldürüyor. Mevlana Celaleddin Rûmî Hazretleri; ‘Adâlet ağaçları sulamaksa, zulüm dikene su vermektir’ buyurur. Bize düşen bu zulmü önlemek ve adaleti sağlamak için birlik olmak ve en güçlü şekilde bu katliamı durdurmak için gayret göstermektir. Ben bir kez daha; barış, özgürlük ve adaletin yanında olan herkesi, Filistin’de barışın tesisi edilmesi için dayanışmaya davet ediyorum. Başta Gazze olmak üzere İsrail’in yıktığı bütün şehirlerin imar edilmesi ve yerlerinden edilen Filistinli kardeşlerimizin yaşam alanlarına döndürülmesi konusunda İsrail’e baskı yapmaya çağırıyorum” diye konuştu.
“BİRLİKTE ÇALIŞARAK, ŞEHİRLERİMİZİN DAHA PARLAK BİR GELECEĞE SAHİP OLMASINI SAĞLAYABİLİRİZ”
Dünyada küresel zorluklarla başa çıkmak ve sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak için uluslararası iş birliğinin önemine vurgu yapan Başkan Altay, şöyle devam etti:
“BRICS+ Şehirler ve Belediyeler Birliği, bu iş birliğini en üst düzeye çıkarmak, şehirlerimiz ve belediyelerimiz aracılığıyla somut projelere dönüştürmek için eşsiz bir fırsattır. İklim değişikliği ile mücadele, savaşların sona erdirilmesi, barışın inşası, mülteci sorunu ve eşitsizliklerin önlenmesi başta olmak üzere sürdürdüğümüz tüm eylemlere katkı sağlayacak BRICS+ Şehirler ve Belediyeler Birliği’nin kurulması gerçekten çok önemli bir girişimdir. Bugün burada, şehirlerimizi ve belediyelerimizi daha güçlü, dirençli ve sürdürülebilir kılmak için iş birliği yapma kararlılığımızı yeniden teyit ediyoruz. Bu yeni birlik, bilgi ve deneyim paylaşımını artıracak, ortak projeler ve girişimler için bir platform sağlayacak ve iyi uygulamaları yaygınlaştıracaktır. Bu birliktelik, sadece bugünümüzü değil, gelecek nesillerin de yaşam kalitesini artıracak önemli bir adım olacaktır. Birlikte çalışarak, şehirlerimizin ve vatandaşlarımızın daha parlak bir geleceğe sahip olmasını sağlayabiliriz” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
Toplantıda BRİCS + Yerel Yönetimler Birliği Kurma Deklarasyonu da yayınlandı.
“HER PLATFORMDA YEREL YÖNETİMLERİN DAHA GÜÇLÜ TEMSİLİ KONUSUNDA DESTEK OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
Başkan Altay toplantının ardından değerlendirmelerde bulundu. Dünya üzerindeki ülkelerin bir araya gelerek uluslararası platformda kendilerini daha iyi ifade edebilecekleri birlikler oluşturduklarını kaydeden Başkan Altay, “BRICS+ da bu birliklerin son zamanlardaki en güçlülerinden birisi. Bugünkü toplantıda da bu uluslararası birliklerin yerel yönetimde seslerinin daha güçlü çıkabilmesi için yeni birlik oluşturulmasıyla ilgili kararlar alındı. UCLG Başkanı olarak bu toplantıda, UCLG açısından önemli olan şeyin uluslararası birliklerde yerel yönetimlerin sesinin güçlü şekilde çıkması gerektiğini ifade ettim. Ayrıca her toplantıda olduğu gibi bu toplantıda da İsrail’in Filistin’de yaptığı soykırımı kınayan ve barışın bir an önce sağlanması gerektiğiyle ilgili ifadelerde bulunduk. Dünya Belediyeler Birliği Başkanı olarak her platformda yerel yönetimlerin daha güçlü temsili konusunda destek olmaya bundan sonra da devam edeceğiz. Ev sahipliğinden dolayı Tataristan Cumhurbaşkanı’na ve Kazan Belediye Başkanı’na teşekkür ediyorum” ifadelerini kullandı.
HABER7
Filistin’in Gazze Şeridi’ne giren İsrailli teröristler sivillere ölüm yağdırırken silahlı mücahidler karşısında bozguna uğramaya devam ediyor. Gazze Şeridi’nin merkezindeki Netzarim koridorunda İsrail ordusunun askerî üsse dönüştürdüğü bir binayı saptayan mücahidler, günler süren hassas çalışmaların ardından 20 Haziran’da binayı havan toplarıyla ateş altına aldı.
YAŞATTIKLARINI YAŞADILAR
Hava saldırılarıyla katlettikleri Gazzeli masumların yaşadığı acıyı yaşayan İsrailli askerler, başlarına inen havan toplarıyla çil yavrusu gibi dağıldı. İlk belirlemelere göre 7 İsrail askeri etkisiz hale getirildi.
İsrail ordusu, Netzarim koridoruna havan mermisinin düşmesi sonucu 9203 Taburu’ndan 2 askerin öldüğünü kabul etti. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (İDF) açıklamasında, aynı saldırıda 3’ü ağır 5 askerin yaralandığı belirtildi.
SON AYİN
Havan topu saldırısında ölen İsrial askerlerinden Saadia Yaakov Deri’nin, vurulmadan saatler önce Yahudi ritüelleriyle ayin gerçekleştirdiğine ilişkin görüntüleri ortaya çıktı. Gazze’de işgal edilen binada sivilleri katleden İsrail askerinin, Yahudi erkeklerin dua esnasında kollarına sardıkları deri şeritleri içeren “tefilin” ile görüntü verdiği kaydedildi.
Saadia Yaakov Deri, ayinden saatler sonra vuruldu. İsrail askeri Yaakov’dan geriye, yerinden edilmiş bir Gazzelinin evinde tefilin yerleştirip Yahudi ayini yaptığı fotoğraf kaldı.

___________
TANKTAN ÇIKIP KAÇTILAR, KASSAM’A AVLANDILAR
Gazze Şeridi’nde kurtuluş savaşı veren Hamas teşkilatının askerî kanadı Kassam Tugayları, başarılı operasyonlarını sürdürüyor.
Kassam Tugayları, Gazze Şehri’nin güneyindeki Zeytun Mahallesi’nde İsrail ordusunun komuta ve kontrol merkezi olarak kullandığı yapıyı ağır havan toplarıyla vurdu. Mücahitler, İsrail ordusunun ölü ve yaralılarını tahliye etmek için iki “Black Hawk” ve “Yas’ur” helikopterinin indiğini gözlemledi.
REFAH’TA DESTANSI DİRENİŞ
Kassam Tugayları Gazze Şeridi’nin her noktasında varlığını sürdürüyor…
Kassam Tugayları, Refah kentindeki Şabura kampına giren 2 İsrail tankını Yasin 105 roketiyle imha etti. Tankların içindeki siyonist mürettebatın kampın ara sokaklarına kaçıştığı fakat Kassam mücahidlerinin sıkı takibiyle öldürüldükleri bildirildi.
Şabura Kampı’ndaki İsrail askerleri ve araçlarına yönelik önceden hazırlanmış karmaşık pusunun devamı da geldi.
Şabura Kampı’ndaki sivilleri savunan Kassam mücahidleri, Yasin 105 roketleriyle 2 adet “Eitan” tipi İsrail askerî aracı havaya uçurdu.
Birçok askerin etkisiz hale getirildiği pusuda, ölü ve yaralı askerleri tahliye etmek için helikopterlerin iniş yaptığı gözlemlendi.
İSRAİL HELİKOPTERLERİ ÖLÜ VE YARALI TAŞIMAK İÇİN TUR ÜSTÜNE TUR YAPIYOR
Kassam Tugayları ve Kudüs Seriyyeleri’nin ortak operasyonunda, Refah’ın merkezindeki Şabura kampında toplanan düşman araçları havan toplarıyla hedef alındı.
Kassam Mücahidleri, Refah’ın batısındaki Tel el-Sultan mahallesinde birkaç gün süren izleme operasyonlarının ardından siyonist zırhlı birliğe sıkı bir pusu kurmayı başardı. İsrail ordusuna ait araçların geçiş güzergahının altına yerleştirilen büyük patlayıcı gücüne sahip özel mayın, sabahın erken saatlerinde infilak ettirildi. Parçalara ayrılan Merkava tankının içindeki bütün mürettebatın öldüğü bildirildi. Kassam Tugayları Askerî Enformasyon Dairesi’nden yapılan bildiride, İsrail’in ölü askerlerin cesetleri ve tankın enkazının tahliye işlemlerinin saatlerce sürdüğü gözlemlendi.
________

EBU UBEYDE’DEN AÇIKLAMA: ELİMİZDE DAHA FAZLASI VAR
Kassam Tugayları Sözcüsü Ebu Ubeyde, Refah Şeridi’nde gerçekleştirilen spesifik operasyonun ardındna yazılı açıklama yayınladı. Ebu Ubeyde’nin açıklamasında şu ifadeler yer aldı:
İsrail meclisinin 120 milletvekilinden 64’ünün desteğiyle ayakta duran Netanyahu hükümeti, aşırı sağcı ortaklarının özellikle 7 Ekim sonrasında baskıları ve tehditleri sebebiyle dağılma tehlikesiyle karşı karşıya.
Tel Aviv hükümeti, Netanyahu’nun liderliğindeki Likud Partisi’nin yanı sıra ortodoks Yahudi partilerden Şas, Birleşik Tevrat Yahudiliği, aşırı sağcı partilerden Dini Siyonizm, Yahudilik Gücü ve Noam partilerinden oluşuyor.
Partilerin birbiriyle çelişen talepleri, siyasi kariyeri hükümetin devamına bağlı olan Netanyahu için tehdit ve şantaja dönüşüyor. Koalisyon ortaklarının talepleri sebebiyle, Netanyahu’nun Likud Partisi üzerindeki kontrolünün ciddi oranda azaldığı görülüyor.
ULTRA ORTODOKS YAHUDİLERİN ASKERE ALINMA SORUNU
Netanyahu hükümeti, Haredi halkının (Ultra Ortodoks Yahudiler) askere alınmasıyla ilgili yeni bir kanun tasarısı üzerinde çalışırken, Likud milletvekilleri ise düzenlemenin yetersiz olduğu düşüncesiyle karşı çıkıyor.
Tasarıya göre dini eğitim yoluyla askerliklerini tecil ettirebilen Haredilerin zorunlu askere alınma yaşı 26’da 21’e düşürülürken, Likud Partisi’nden Savunma Bakanı Yoav Gallant, Ekonomi Bakanı Nir Barakat ve milletvekili Dan Illouz zorunlu askerlik yasasını desteklemeyeceğini açıkladı.
Barakat, sosyal medya hesabından, “Savaşı kazanmak için daha fazla askere ihtiyac var.” ifadelerini kullanarak, İsrail ordusunun Gazze’deki saldırıları için daha çok İsrail vatandaşının askere alınmasını istedi.
Milletvekili Illouz ise Netanyahu yönetiminin “hükümeti düşürme tehdidi” sebebiyle Likud Partisinin “kendi değerleriyle çatışan bir siyaset izlemeye zorlandığını” belirterek, Likud’dan birçok vekilin yasa tasarısına karşı oy kullanabileceğini vurguladı.
Askerlikten muafiyet yaşına kadar dini eğitim sebebiyle askerliklerini erteleten Harediler de yasa tasarısına tepki göstererek sıklıkla İsrail’deki zorunluk askerlik hizmetini protesto gösterileri düzenliyor.
– Haham Yasasına Şas Partisinden tepki
Netanyahu’nun çıkarmak istediği ve İsrail Meclisinde 18 Haziran’da görüşüleceği açıklanan Haham Yasası, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir başkanlığındaki aşırı sağcı Yahudi Gücü ile Likud partilerinin muhalefeti sebebiyle ertelendi.
Yasa tasarısının geri çekilmesi, Şas yetkilileri ve Likud vekilleri arasında İsrail meclisinde şiddetli tartışmalara yol açarken, Şas Partisi, “hükümetinin dağılmasının an meselesi” olduğu uyarısında bulundu.
Haham yasa tasarısı, İsrail’de görev yapan hahamların yerel yönetimler yerine Şas Partisinin kontrolündeki Din İşleri Başkanlığı tarafından atanmasını öngörüyor.
İsrail devlet televizyonu KAN ise Netanyahu ile Şas’ın lideri Haham Aryeh Deri’nin telefon görüşmesinde, Deri’in Netanyahu’yu koalisyonun kontrolünü kaybetmekle ve hükümetini Haredi halkı (Ultra Ortodoks Yahudiler) için zararlı olmaya başlamakla suçladığını aktardı.
Netanyahu sonraki gün paylaştığı görüntülü bir mesajda, “Birçok cephede savaşıyoruz. Büyük zorluklarla ve zor kararlarla karşı karşıyayız. Bu yüzden tüm koalisyon ortaklarına kendilerine mukayyet olma çağrısı yapıyorum.” ifadelerini kullandı.
“Küçük politikaların ve yasaların zamanı değil” diyen Netanyahu, İsrail’in Gazze ve Lübnan’a yönelik saldırılarının devam ettiğini hatırlatarak koalisyon ortaklarından sakin olmalarını istedi.
]]>
Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi Sebastia Başpiskoposu Hanna, AA’ya, İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşa ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Başpiskopos Hanna, İsrail’in Gazze Şeridi’nde sıradan bir savaş yürütmediğine dikkati çekerek, “Gerçekten şu anda Gazze’de yaşananları sıradan bir savaş olarak görmek mümkün değil. Bu bir etnik temizliktir, katliamdır, Filistin halkını ve davasını hedef alan yeni bir komplodur.” dedi.
Gazze’deki halkın büyük çoğunluğunun 1948’de zorunlu göçe maruz kalmış mülteciler olduğunu belirten Hanna, “İşte bugün bir kez daha büyük bir zorunlu göçe maruz kalıyor, yeni bir Nekbe’yle (Filistinlilerin 1948’de zorunlu göçe tabi tutulması, büyük Felaket) karşı karşıya kalmış, vatanları büyük bir komploya duçar olmuştur.” ifadelerini kullandı.
Hanna, Gazze Şeridi’nin yaklaşık 20 yıldan bu yana abluka altında olduğunun da unutulmaması gerektiğine işaret ederek, bu savaşın, Gazze’nin maruz kaldığı 6’ncı büyük savaş olduğunu ve bunun en korkunç ve en şiddetli savaş olduğunu belirtti.
“ÖYLE BİR TRAJEDİ Kİ KELİMELERLE ANLATILMAZ”
Gazze Şeridi’nin büyük bir trajedi yaşadığına dikkati çeken Hanna, “Şehitler, dökülen kanlar, yetim kalan çocukların yanı sıra, ibadethaneleriyle, evleriyle, Gazze Şeridi’ni yerle bir eden bu savaş, büyük bir trajediye yol açmıştır. Öyle bir trajedi ki kelimelerle anlatılamaz.” dedi.
Hanna, hem kilise olarak hem de Hristiyanlar olarak Filistinli olduklarına dikkati çekerek, Filistinli Hristiyanlar olarak bu halkın bir parçası olduklarını vurguladı.
Gazze’de yapım tarihi Miladi 4’üncü yüzyıla uzanan tarihi bir kiliselerinin mevcut olduğuna işaret eden Hanna, şunları söyledi:
“Bizim bu mukaddes topraklarda çok köklü bir tarihimiz var. Dolayısıyla Filistin halkının yaşadığı acılar, bizim acılarımızdır, Filistin halkının derdi bizim derdimizdir. Müslümanlar ve Hristiyanlar olarak hepimiz bu işgalin acılarını yaşıyoruz. Onun için Allah’a Gazze’deki halkımızın yardımcısı olması için dua ediyoruz.”
– “Hangi hal üzere döndün ey bayram”
Hanna, Kurban Bayramının geldiğini ve Gazze halkının korkunç bir trajediden geçtiğine dikkati çekerek, “Mübarek Kurban Bayramı geldi ve Gazze halkı korkunç bir trajediden geçiyor. Dolayısıyla, ‘hangi hal üzere döndün ey bayram’ diyoruz. Biz acı çekiyoruz, hüzünlüyüz ancak umudumuzu yitirmedik. Acı çekeriz ama umudu kaybetmeyiz. Çünkü biz haklı bir davanın sahibiyiz, çünkü biz bu kutsal mekanların sahibiyiz, çünkü biz bu mukaddes toprakların sahibiyiz.” ifadelerini kullandı.
Asıl temennilerinin savaşın bir an önce durması, akan kanın, yıkımın durması olduğuna dikkati çeken Hanna, bu savaşı durdurmak için gösterilen tüm çabaların kıymetli olduğunu ve takdir ettiğini vurguladı.
Hanna, “bu vahşi saldırılar sona erene kadar bu çabaların devam edeceğini umduğunu” kaydetti.
– “Gazze’de halkımızı vuran silahlar, halkımızı vuran füzeler Amerika’da ve başka yerlerde üretiliyor”
Başpiskopos Hanna, İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü soykırım savaşına bazı Batılı liderlerin ortak olduğunu belirterek, bu liderlere savaştan çekilme ve durdurma çağrısı yaptı.
Batılı bazı liderlerin Filistin halkına karşı yürütülen bu savaşa ortak olduğuna dikkati çeken Hanna şunları söyledi:
“Batı’dan bahsettiğimizde Batı’da bazı yöneticiler var ve ne yazık ki bu saldırıya ortak oluyorlar. Gazze’de halkımızı vuran silahlar, halkımızı vuran füzeler Amerika’da ve başka yerlerde üretiliyor. Batı’da, bu katliama bulaşan, komplo kuran ve bu savaşın parçası olan yöneticiler var. Bu yöneticilere çekilme ve savaşı durdurma çağrısı yapıyorum.”
Hanna, Batılı ülkelerde özgür halkların da olduğuna işaret ederek, Amerika’da, Avustralya’da, Avrupa’da birçok yerde, üniversite öğrencileri, akademisyenler, aydınlar, her dinden, Hristiyan, Müslüman ve hatta Siyonist düşünceyi benimsemeyen Yahudilerin de olduğunu belirtti.
Gazze’de akan kanın boşa gitmeyeceğine ve bunun neticesinin öncelikle Filistin halkının özgürlüğe kavuşması olacağına inandığını ifade eden Hanna, dünya halklarının savaşla birlikte, Gazze’de, Batı Şeria’da ve Kudüs’te, Filistinlilerin maruz kaldığı acıları, trajediyi ve adaletsizliği görmeye başladığını belirtti.
Hanna, “Farkındalığın arttığına inanıyorum ve dünyadaki bu farkındalığın bu ülkelerin politikalarına da etki etmesini, kararlarının daha adil ve hakkaniyetli olmasını ve sadece savaşla ilgili değil işe yaramasını umuyorum.” dedi.
– “Biz Filistin sorununun çözülmesini istiyoruz”
Savaşın bir süre sonra duracağına inandığını belirten Hanna, “Biz Filistin sorununun çözülmesini istiyoruz. Filistin halkı özgürlüğüne kavuşmalı, bağımsızlığını elde etmelidir.” ifadelerini kullandı.
Hanna, Müslümanların Kurban Bayramı’nı tebrik edip, Kudüs ve Filistin’e karşı sorumluluklarını hatırlatarak, şunları söyledi:
“Batılı ülkelere mesajımdan önce, Kurban Bayramı’nı tebrik ederek Müslüman kardeşlerime Kudüs’e ve Filistin’e karşı görevlerini hatırlatayım. Filistin meselesi her ne kadar öncelikli olarak Filistinlilerin meselesi olsa da, yalnızca Filistinlilerin meselesi değildir. Bu, Müslümanların meselesidir, Hristiyanların meselesidir ve hatta Siyonist düşünceye inanmayan, barış isteyen, işgalin sona ermesini ve Filistin halkının uzun yıllardır bekledikleri özgürlüğe kavuşmalarını isteyen Yahudilerin meselesidir.”
Hanna, Filistin davasının savunulmasının bir insanlık meselesi olduğuna dikkati çekerek, “Tüm dünyaya, tüm dinlere, Hristiyanlara, Müslümanlara, Yahudilere şunu söylemek isterim ki, Filistin’i savunduğunuzda insanlığınızı savunuyorsunuz, dininizi savunuyorsunuz, değerlerinizi savunuyorsunuz.” dedi.
– Hristiyan dünyasına Filistin çağrısı
Hristiyanlığın Filistin topraklarından doğduğuna işaret eden Hanna, “Dünyadaki tüm Hristiyanlara şunu söylüyorum; Filistin’i savunduğunuzda, Hristiyanlığın doğduğu toprakları da savunuyorsunuz. Hristiyanlık buradan doğdu ve bize dünyanın başka bir yerinden gelmedi.” ifadelerini kullandı.
Hanna, Filistin’in Hristiyanlığın beşiği olduğuna dikkati çekerek, “Dolayısıyla Hristiyanlığın beşiğini savunduğunuzda, tarihinizin, köklerinizi asaletini, hepimizin meselesi olan bu davanın adaletini savunmuş olursunuz.” dedi.
Öncelikli taleplerinin bu savaşın bir an önce bitmesi yönünde olduğunu belirten Hanna, savaşın sona ermesi için seslerin her yerde yükselmesini umduğunu, Gazze halkının bu şiddetli saldırıları hak etmediğini vurguladı.
Hanna, “Gazze halkı medeni bir halktır, kültürlü bir halktır, eğitimli bir halktır. Gazze’de şahsen pek çok arkadaşım var. Gazze halkı bu trajik koşullarda yaşamayı hak etmiyor. Savaşın durmasını talep ediyoruz.” şeklinde konuştu.
Açıklamada İsrail’in alıkoyduğu Gazzelilerden 36’sının işkenceyle hayatını kaybettiği kaydedildi.
İsrail’in Gazze’ye saldırılarını başlattığı 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana alıkonulması sonrası toplam 54 Filistinlinin yaşamını yitirdiği belirtildi.

“İSRAİL HAPİSHANELERİ BİNLERCE FİLİSTİNLİ ESİR İÇİN TOPLU MEZAR HALİNE GELDİ”
Bakanlığın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
“İsrail hapishanelerinde esirlerin yaşadığı felaketin boyutu çok büyük. Esirler benzeri görülmemiş korkuç ve ve insanlık dışı yaşam koşullarıyla karşı karşıya. İsrail, başta alıkoyma suçu olmak üzere, Gazzeli esirlere karşı insanlık suçu işlemeye devam ediyor. Uluslararası kurumların ihmali nedeniyle İsrail hapishaneleri binlerce Filistinli esir için toplu mezar haline geldi.”

ELEKTRİKLE İDAM, SİSTEMATİK AÇ BIRAKMA, ZİNCİRLERLE ASMA VE VÜCUDUNUN KESKİN BİR ALETLE DELİNMESİ…
Açıklamada alıkonulan Filistinlilere karşı, tekrarlanan bir şekilde ellerin ve ayakların bağlanması, gözlerin uzun süre bağlanması, elektrikle idam, sistematik aç bırakma, zincirlerle asma ve vücudunun keskin bir aletle delinmesi gibi çeşitli işkenceler yapıldığı aktarıldı.

“VAHŞİ KÖPEKLER ALIKONULANLARIN ÜZERİNE SALINIYOR”
Alıkonulan Filistinliler ayrıca tıbbi bakımdan mahrum bırakılırken, vahşi köpeklerin alıkonulanların üzerine salındığı ifade edildi.

ULUSLARARASI İNSAN HAKLARI KURULUŞLARINA ÇAĞRI!
Açıklamada uluslararası insan hakları kuruluşlarına, “İsrail cezaevlerini ve tüm gözaltı merkezlerini ziyaret ederek, tutukluların maruz kaldığı ağır ihlallerin ve vahşi suçların tespit edilmesi ve ortaya çıkarılması” çağrısında bulunuldu.

GAZZE HALKININ YARISI AÇLIK VE ÖLÜMLE KARŞI KARŞIYA
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Martin Griffiths, Gazze’de nüfusun yarısının yani 1 milyondan fazla kişinin temmuz ortasında ölüm ve açlıkla karşılaşacağının öngörüldüğünü açıkladı.
Griffiths, Sudan ve Gazze’deki çatışmaların kontrolden çıktığını, milyonlarca insanı açlığın eşiğine getirdiğini belirtti.
Hamas ise dün yaptığı açıklamada, Gazze’deki 3 bin 500 çocuğun yetersiz beslenme, besin takviyesi ve aşı eksikliği nedeniyle ölüm riskiyle karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Açıklamada, İsrail saldırıları nedeniyle insani yardımların ulaşamamasının sonucu olarak şu ana kadar en az 40 çocuğun açlıktan hayatını kaybettiği ifade edildi.

İSRAİL’İN GAZZE’DEKİ KATLİAMI
Gazze’deki Filistin Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamada, İsrail’in Gazze Şeridi’ne 258 gündür sürdürdüğü saldırılara ilişkin bilgi verildi.
İsrail ordusunun son 24 saatte Gazze’nin çeşitli bölgelerinde 4 “katliam” gerçekleştirdiği, söz konusu saldırılarda 35 Filistinlinin daha yaşamını yitirdiği, 130 kişinin yaralandığı belirtildi.
İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda ölenlerin sayısının 37 bin 431’e, yaralı sayısının 85 bin 653’e yükseldiği kaydedildi.

Açıklamada ayrıca hâlâ enkaz altında ve yol kenarlarında cesetlerin bulunduğu ancak İsrail’in engellemeleri nedeniyle sağlık ekipleri ile sivil savunma görevlilerinin cenazelere ulaşamadığı aktarıldı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
Rapora göre, 9 günde başkent Yeni Delhi’de 192 evsiz yaşamını yitirdi.
Bu, son 6 yılda aşırı sıcaklık sebebiyle en çok evsizin öldüğü periyot oldu.
Başkent Yeni Delhi’de 11-19 Haziran arasında 2023’te 75, 2022’de 150, 2021’de 58, 2020’de 124 ve 2019’da 143 evsiz aşırı sıcaklar sebebiyle ölmüştü.
“EVSİZLERE YÖNELİK ÖNLEMLER ALINMALI” VURGUSU
Holistik Kalkınma Merkezi Direktörü Sunil Kumar Aledia, yaptığı açıklamada, bu alarm verici istatistiğin toplumun en savunmasız grubu olan evsizlere yönelik bir an önce etkili önlemler alınmasına işaret ettiğini vurguladı.
Aledia, hava kirliliği, hızlı sanayileşme, kentleşme ve ormansızlaşmanın sıcakları artırdığına işaret ederek, bu durumun evsizlerin koşullarını daha da kötüleştirdiğini kaydetti.
1 MART-18 HAZİRAN ARASINDA 40 BİN 272 SICAK ÇARPMASI VAKASI GÖRÜLDÜ
Hindistan Sağlık Bakanlığının verilerine göre, 1 Mart ile 18 Haziran arasında ülke genelinde aşırı sıcaklar sebebiyle 40 bin 272 vaka rapor edildi. Söz konusu vakalardan 457’si 18 Haziran’da görüldü.
Hindistan’da her yıl mart ayı ile havalar ısınmaya başlıyor ve çok sayıda kişi aşırı sıcaklardan hayatını kaybediyor.
Başkent Yeni Delhi’de 29 Mayıs’ta 52,9 dereceyle tüm zamanların en yüksek sıcaklığı kaydedilmişti.

EL NİNO NE ZAMAN SONA ERECEK?
Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), küresel sıcaklıkların artmasına neden olan “El Nino” hava olayının sona erme belirtileri gösterdiğini ve yıl sonuna doğru gezegeni serin tutan “La Nina” hava koşullarına geri dönüşün muhtemel olduğunu belirtti.
WMO, El Nino’ya ilişkin rapor yayımladı. “Küresel sıcaklıkların ve dünya genelinde aşırı hava koşullarının artmasına neden olan ve geçen yıldan bu yana etkili olan El Nino artık sona erme belirtileri gösteriyor.” ifadesinin yer aldığı raporda, bu yılın temmuz-eylül döneminde La Nina’nın görülme olasılığının yüzde 60 olarak tahmin edildiği aktarıldı.
Son 9 yılın kayıtlara geçen en sıcak dönem olduğu belirtilen raporda, 2020’den 2023’ün sonuna kadar etkili olan La Nina’nın soğutucu etkisinin de bunun önüne geçemediği aktarıldı.
GEZEGEN ISINMAYI SÜRDÜRECEK
Raporda görüşlerine yer verilen WMO Genel Sekreter Yardımcısı Ko Barrett, “Haziran 2023’ten bu yana her ay yeni bir sıcaklık rekoru kırıldı ve 2023, şimdiye kadar kaydedilen en sıcak yıl oldu.” ifadesini kullandı.
El Nino etkisinin sona ermesinin, “uzun vadeli iklim değişikliğinde bir duraklama” anlamına gelmediğine dikkati çeken Barrett, gezegenin ısıyı hapseden sera gazları nedeniyle ısınmayı sürdüreceğini kaydetti.
Barrett, “Olağanüstü yüksek deniz yüzeyi sıcaklıkları önümüzdeki aylarda önemli bir rol oynamaya devam edecek. Atmosferimizdeki ekstra ısı ve nem nedeniyle hava koşullarımız daha da zorlu olmayı sürdürecek. Bu nedenle ‘herkes için erken uyarılar’, WMO’nun birinci önceliği olmaya devam ediyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Gazze ve kuzey bölgelerinde gıda ürünlerindeki kıtlık ve temel hizmetlerdeki yoksunluğun yanı sıra evlerin, altyapının yok edilmesi, insani durumu her geçen gün daha da kötüleştiriyor.
İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana yürüttüğü saldırıların yol açtığı kıtlığın izleri, zorla yerlerinden edilen Filistinlilerin kaldığı çadır, okul, hastanelerde görülüyor.
Kıtlık, saldırıların ve yerlerinden edilmeye zorlanmanın ağır yükü altında kalan Filistinli binlerce ailenin arasında adeta bir hayalet gibi dolaşıyor.
Bunlarla birlikte Gazze’nin dünyaya açılan tek kapısı ve insani yardımların büyük ölçüde bölgeye ulaştırıldığı Refah Sınır Kapısı da 7 Mayıs’tan bu yana İsrail işgali altında olması nedeniyle kapalı.
Refah’ın kapalı olması, gıda sıkıntısıyla karşı karşıya kalan Gazze’ye insani yardım girişlerini önemli ölçüde olumsuz etkiliyor.
“İnsani yardım sağlamaya yönelik uluslararası çaba yok”
Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları Örgütü (Euro-Med) Başkanı Rami Abduh, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Gazze’de şu anda açlığın benzeri görülmemiş bir şekilde yaşandığına şahit oluyoruz. Bu süreçte yetişkin erkek ve kadınların yaklaşık 10 ila 15 kilogram arasında kilo kaybı yaşadığını tahmin ediyoruz.” dedi.
Abduh, “İnsani yardım sağlamaya yönelik uluslararası çaba yok. Belki de bu durum İsrail politikalarına teslim olma ve ABD yönetiminin, insani yardımların yüzer iskeleden ulaştırılmasına ilişkin açıklamalarının ciddi olduğuna inanma sebebiyle ortaya çıktı.” ifadelerini kullandı.
ABD’nin kurduğu ancak tahrip olan Gazze’deki “yüzer iskeleye” ilişkin Abduh, şunları söyledi:
“Gazze sahilindeki yüzer iskelenin amacı esasen propaganda. İsrail’e açlık politikasını sürdürme fırsatı vermekten ve bu suçu sona erdirmeye yönelik tüm uluslararası çabaları boşa çıkarmaktan başka bir işe yaramadı.”
ABD’nin insani yardımları denizden ulaştırmak amacıyla Gazze sahiline iki aydan fazla bir sürede kurduğu ve 17 Mayıs’ta faaliyete geçen yüzer iskele, birkaç hafta içinde kötü hava şartları nedeniyle parçalanarak işlevsiz kalmıştı.
Filistinli çevreler ise yüzer iskelenin “İsrail ve ABD’nin gizli siyasi çıkarları” için kurulduğuna dikkati çekiyor.
Her 10 çocuktan 9’u yetersiz besleniyor
Gazze Şeridi’nin kuzey şehirlerindeki açlık krizi uluslararası kurumların hazırladığı raporlara da yansıyor.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), 7 Haziran’daki açıklamasında Gazze’de her 10 çocuktan 9’unun ciddi gıda sıkıntısı çektiğini, yetersiz beslenmenin Gazze Şeridi’nde yaşam riskini artırdığını ifade etti.
Raporda, Gazze’deki durumun, ailelerin çocuklarının beslenme ihtiyaçlarını karşılayamadığını gösterdiğine, bunun da çocuklar açısından vahim sonuçlara yol açabileceğine vurgu yapıldı.
UNICEF, “çocuklar arasındaki gıda yetersizliğini önlemek için somut adımlar atılması” çağrısında bulundu.
Gazze Şeridi’nin kuzeyi ile Gazze kentinde Filistinlilerin çoğu kısıtlı miktardaki konserve yiyecekler ya da çevreden topladıkları otlarla karınlarını doyurmaya çalışıyor.
Yetersiz beslenmenin sonucu olarak son aylarda bölgede gıda eksikliği nedeniyle çocuklar dahil olmak üzere çok sayıda kişi hayatını kaybetti.
Gazze halkının yarısı açlık ve ölümle karşı karşıya
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Martin Griffiths, Gazze’de nüfusun yarısının yani 1 milyondan fazla kişinin temmuz ortasında ölüm ve açlıkla karşılaşacağının öngörüldüğünü açıkladı.
Griffiths, Sudan ve Gazze’deki çatışmaların kontrolden çıktığını, milyonlarca insanı açlığın eşiğine getirdiğini belirtti.
Hamas ise dün yaptığı açıklamada, Gazze’deki 3 bin 500 çocuğun yetersiz beslenme, besin takviyesi ve aşı eksikliği nedeniyle ölüm riskiyle karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Açıklamada, İsrail saldırıları nedeniyle insani yardımların ulaşamamasının sonucu olarak şu ana kadar en az 40 çocuğun açlıktan hayatını kaybettiği ifade edildi.
Gazze hızla kıtlığa doğru ilerliyor
Gazze’deki hükümetin Medya Ofisi Genel Müdürü İsmail es-Sevabite de Gazze’nin hızla kıtlığa doğru ilerlediğini; İsrail ile ABD yönetiminin, saldırıların ağır etkisi altındaki Filistin halkına yardımların ulaşmaması için bir komplo yürüttüklerini ifade etti.
Sevabite, “Kıtlık hayaleti, doğrudan vatandaşların hayatını tehdit ediyor, bu durum başta çocuklar olmak üzere açlık kaynaklı ölümlerde artışın olduğunu gösteriyor. Yetersiz beslenme, besin takviyelerinin olmayışı ve Gazze’ye girişi yasaklanan aşıların eksikliği nedeniyle 3 bin 500 çocuk ölüm tehlikesi altında.” dedi.
Gazze’deki hükümetin Medya Ofisi Müdürü, şöyle devam etti:
“İşgalci İsrail ve ABD yönetimi, Gazze’de sivillere karşı yürüttükleri soykırım savaşının bir parçası olarak, 2,4 milyon sivili açlığa sürüklemekte, çocuklara ve hastalara yönelik aç bırakma politikasını sürdürmekte, gıda ve ilaç girişini tehlikeli ve insanlık dışı bir şekilde engellemekte ısrar ediyor.”
Sevabite, “İşgalci İsrail’in ve ABD yönetiminin siyasi baskı aracı olarak yardım ve gıda girişini engelleme suçu, Gazze’nin tüm bölgelerinde acıların önemli ölçüde artmasına neden oldu.” ifadesini kullandı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 694’ü çocuk, 10 bin 279’u kadın olmak üzere 37 bin 431 Filistinli öldü, 85 bin 653 kişi yaralandı.
Enkaz altında hala binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin görüşmesinin yankıları sürerken Pyongyang’dan ikili arasında imzalanan Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşmasına dair açıklama geldi.
Tarafların muhtemel bir saldırı halinde birbirlerine gecikmeksizin askeri yardım sağlama konusunda mutabık kaldığı belirtilirken, Birleşmiş Milletler (BM) Anlaşmasının 51. maddesinin “BM üyesi ülkelerin kendilerine karşı silahlı bir saldırı düzenlenmesi halinde bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkına sahip olduğunu öngördüğü” hatırlatıldı. Putin ve Kim tarafından imzalanan anlaşmada “İki taraftan biri, tek bir ülkeden veya birkaç ülkeden gelen silahlı saldırı nedeniyle savaşa girerse diğer taraf BM Anlaşmasının 51. maddesi ile Kuzey Kore ve Rusya Federasyonu yasaları uyarınca elindeki tüm imkanları seferber ederek gecikmeksizin askeri ve diğer yardımları sağlayacaktır” ifadelerinin yer aldığı kaydedildi. Anlaşmanın ayrıca taraflara birbirlerinin çıkarlarını ihlal eden üçüncü ülkelerle işbirliği yapmama şartı getirdiği belirtildi.

ANLAŞMANIN AMACI KALICI ORTAKLIK
Amacı “uluslararası hukuk ilkelerine dayalı kalıcı bir ortaklık geliştirmek” olan anlaşma çerçevesinde tarafların “küresel stratejik istikrarı ve yeni adil ve eşit bir uluslararası düzeni” kurmak üzere işbirliğini güçlendireceği ifade edilirken, anlaşma metninde “İki taraf, savaşın önlenmesi ve bölgesel ve küresel barış ve güvenliğin sağlanması için savunma kabiliyetlerini güçlendirmeye yönelik mekanizmalar geliştirecektir” ifadelerinin yer aldığı belirtildi.
Savunma dışında birçok farklı alanda işbirliği öngören anlaşmada şu maddeler yer aldı:
– Taraflar, karşılıklı ticaret hacmini artırmak, gümrük ve mali hizmetler gibi alanlarda ekonomik işbirliği için uygun şartları oluşturmak ve 28 Kasım 1996 tarihinde kabul edilen Yatırımların Teşviki ve Korunmasına İlişkin Hükümetlerarası Anlaşmaya uygun olarak karşılıklı yatırımları teşvik etmek ve korumak için çaba gösterecektir
– Taraflar, Kuzey Kore ve Rusya Federasyonu’nun özel veya serbest ekonomik bölgelerine ve bu bölgelerde çalışan kuruluşlara destek sağlayacaktır
– Taraflar uzay, biyoloji, barışçıl nükleer enerji, yapay zeka, bilişim alanları dahil olmak üzere bilim ve teknoloji alanlarında değişim ve işbirliğini geliştirecek ve ortak araştırmaları proaktif olarak kolaylaştıracaktır
– Taraflar, kapsamlı ikili ilişkilerin geliştirilmesinin önemi doğrultusunda karşılıklı ilgi alanlarında işbirliğini ve kalkınmayı destekleyecektir
– Taraflar, Kuzey Kore ve Rusya Federasyonu arasında doğrudan bağlar kurulması için elverişli şartlar kuracak ve iş forumu, seminer, sergi ve ticaret fuarı gibi bölgeler arası ortak etkinlikler düzenleyerek ekonomik ve yatırım potansiyellerinin karşılıklı olarak anlaşılmasını teşvik edecektir
– Taraflar tarım, eğitim, halk sağlığı, spor, kültür, turizm gibi alanlarda değişim ve işbirliğini artıracak ve çevre koruma, doğal afetlerin önlenmesi ve sonuçlarının ortadan kaldırılması alanlarında birbirleriyle işbirliği yapacaktır
– Taraflar ülke dışı nitelik taşıyan yaptırımlar da dahil olmak üzere tek taraflı zorunlu yaptırımların uygulanmasına karşı çıkacak ve bu tür yaptırımların uygulanmasını BM kuralları ve uluslararası hukuk ve düzenlemelere aykırı yasadışı tedbirler olarak kabul edecektir
– Herhangi bir üçüncü ülkenin taraflardan birine karşı tek taraflı zorunlu yaptırımlar uygulaması halinde, iki taraf da yaptırımların dolaylı etkilerini ortadan kaldırmak veya en aza indirmek için pratik çaba gösterecektir
– Taraflar uluslararası terörizm, radikalizm, çok uluslu organize suçlar, insan ticareti, rehin alma, yasadışı göç, yasadışı para dolaşımı, suç yoluyla elde edilen gelirin aklanması, terörizmin finansmanı, kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı, sivil havacılık ve deniz seyrüseferinin güvenliğini tehdit eden yasadışı eylemler ve malların, uyuşturucu bileşenlerinin, silahların, kültürel ve tarihi kalıntıların yasadışı dolaşımı gibi tehditlerle mücadelede birbirleriyle işbirliği yapacaktır
– Taraflar bilgi güvenliği alanında birbirleriyle işbirliği yapacak ve ilgili yasal ve normatif temelin geliştirilmesi ve kurumlar arasındaki diyaloğun derinleştirilmesi gibi yollarla ikili işbirliğini güçlendirmeye çalışacaktır
– Taraflar, bu anlaşmanın ve bu anlaşmada belirtilmeyen alanlara ilişkin diğer anlaşmaların uygulanması için aktif olarak işbirliği yapacaktır
24 YIL ARADAN SONRA İLK ZİYARET
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 yıl aranın ardından ilk kez ziyaret ettiği Kuzey Kore’de ülke lideri Kim Jong-Un ile bir araya gelmiş, ikilinin karşılıklı işbirliğini yeni bir boyuta taşımak üzere Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması imzaladığı açıklanmıştı. Putin, detayları merak konusu olan anlaşma ile ilgili yaptığı ilk açıklamada, “Bugün imzalanan kapsamlı ortaklık anlaşması, diğer hususların yanı sıra taraflardan birine yönelik dış saldırı durumunda karşılıklı yardımlaşmayı da içeriyor” ifadelerini kullanmıştı. Pyongyang’ın muhtemel askeri riskler karşısında kendini savunma hakkı olduğunu belirten Putin, “Rusya bugün imzalanan anlaşma uyarınca Kuzey Kore ile askeri-teknik işbirliğini göz ardı etmemektedir” demişti.
]]>Filistin Esirler Cemiyeti ile Filistin Kurtuluş Örgütüne bağlı Esirler ve Serbest Bırakılanlar Heyetinden yapılan ortak açıklamaya göre, İsrail’de Necef (Negev) Çölü’ndeki Sde Teman gözaltı merkezinde alıkonulan Filistinli gazeteci Muhammed Sabir Arab, yaşadıklarını ve gözlemlerini kendisini ziyaret eden avukatı Halid Muhacene’ye anlattı.

İsrail askerlerinin sıkı kısıtlamaları ve denetimi altında gerçekleşen görüşmede, nerede tutulduğunu bilmeyen Filistinli gazeteci Arab’ın avukatına ilk sorduğu soru “Ben nerdeyim?” oldu.
Gazzeli gazeteci Arab, İsrail ordusunca yönetilen tartışmalı Sde Teman gözaltı merkezinde Gazze’den alıkonulan Filistinlilerin “insanlık onurunu aşağılayan korkunç şartlarda tutulduğunu” ifade etti.
Arab, “Sde Teman’da tutulan Filistinlilerden hayatını kaybedenlerin sayısının arttığını, alıkonulan Filistinlilerin işkence, aşağılama ve kötü muameleye maruz kaldığını” söyledi.
Filistinli gazeteci, Sde Teman’da alıkonulan Filistinlilerin tüm gün “gözleri bağlı ve zincirlenmiş bir şekilde tutulduğunu” aktardı.
Yaklaşık 50 gündür elbiselerini değiştiremediğini belirten Arab, avukatıyla görüşmeden önce pantolonunu değiştirmesine izin verildiğini, ceketini bile değiştirmesine izin verilmediğini ifade etti.

“CİNSEL ŞİDDET VE TECAVÜZ DE DAHİL SÜREKLİ İŞKENCE”
Arab, Sde Teman’da tutulan Filistinlilerin “sürekli olarak cinsel şiddet ve tecavüz de dahil olmak üzere çeşitli şekillerde işkence ve saldırılara maruz kaldığını” vurguladı.
Gördükleri işkence ve kötü muamele nedeniyle alıkonulan bazı Filistinlilerin hayatını kaybettiğini aktaran Arab, darp, aşağılama ve hakaretlerin sonunun gelmediğini, Filistinlilerin birbirleriyle görüşmesine de izin verilmediğini anlattı.
Filistinli gazeteci, “Kim konuşsa şiddetli bir şekilde darbediliyor, kendi kendine konuşsa, gizlice hamd ve dua etse bile. Alıkonulanlar, namaz veya herhangi bir dini ritüeli yapmaktan mahrum bırakılıyor.” dedi.
Bazı kişilerin uzuvlarının kesildiğini aktaran Arab, insanların vücudundan anestezi yapılmadan kurşunların çıkarıldığını belirtti.

“1 DAKİKA TUVALET HAKKI SÜRESİNİ AŞAN CEZALANDIRILIYOR”
Arab, “Sde Teman’da tutulanların çevresinde sürekli polis köpeklerinin bulunduğunu, her 4 tutukluya birer dakika tuvalet kullanma hakkı verildiğini, bu süreyi aşanların cezalandırıldığını” söyledi.
Alıkonulan Filistinlilerin ayakkabılarını yastık yaparak yerde uyumak zorunda kaldığını söyleyen Arab, Sde Teman’da tutulanlara haftada bir kez yalnızca 1 dakika duş alma hakkı verildiğine dikkati çekti.
Arab, alıkonulanların gündüz uyumalarına izin verilmediğini ve alıkonulduktan ancak 50 gün sonra saç traşına izin verildiğini ifade etti.
Yemek olarak “birkaç lokma peynir, birkaç parça salatalık veya domates” verildiğini aktaran Arab, tüm öğünün bundan oluştuğunu kaydetti.
El-Arabi kanalı muhabiri olarak çalışan Filistinli gazeteci Muhammed Sabir Arab, yaklaşık 100 gün önce İsrail ordusunun Gazze kentindeki Şifa Hastanesine baskınında alıkonulmuştu.
İsrail Yüksek Mahkemesi, Gazze’den alıkonulan Filistinlilerin öldürüldüğüne ve bu kişilere işkence yapıldığına yönelik raporların ortaya çıkmasının ardından 5 İsrailli insan hakları kuruluşunun Sde Teman’ın kapatılmasını talep eden başvurusunu değerlendirmeye aldı.
İsrail ordusu, aralarında çocuk, kadın, gazeteci, sağlık çalışanı olmak üzere Gazze’de binlerce Filistinliyi alıkoydu, bunlardan bir kısmını serbest bırakırken, kalanların akıbetinin ne olduğu bilinmiyor.
Haaretz gazetesinin 4 Haziran tarihli haberine göre İsrail ordusu, 36’sı Sde Teman’da olmak üzere Gazze’de alıkonulan 48 Filistinlinin öldürülmesine ilişkin soruşturma yürüttüğünü iddia etmişti.
Sde Teman’da tutulduktan sonra serbest bırakılan bazı Filistinliler de İsrail ordusunun yönettiği gözaltı merkezinde sistematik işkence, aşağılama, darp ve kötü muameleye maruz kaldıklarını duyurmuştu.
Haaretz gazetesinin mayıs sonunda İsrail ordusuna dayandırdığı haberinde, İsrail askerlerinin Gazze Şeridi’nde alıkoyduğu Filistinlilerin, İsrail hapishanelerinde veya hapishanelere götürüldüğü sırada şiddetli darp, tıbbi bakımsızlık gibi nedenlerden hayatını kaybettiği, açılan soruşturmaların karşılıksız kaldığı belirtilmişti.
Haberde, ismi açıklanmayan bir kaynağın Sde Teman için “başka bir dünya, bir kara delik” ifadesini kullandığına dikkati çekilerek, sağlık alanından kaynakların da bu gözaltı merkezini “hastalıkların kuluçka merkezi” olarak nitelediği kaydedilmişti.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 694’ü çocuk, 10 bin 279’u kadın olmak üzere 37 bin 396 Filistinli öldürüldü, 85 bin 523 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
]]>Kameralar karşısında aylardır “ateşkes oyununu” sürdüren Beyaz Saray diğer taraftan İsrail’in soykırımına silah yığmayı sürdürüyor.
Washington Post gazetesinin haberine göre ABD’de 7 Ekim’den beri İsrail’e yapılacak en büyük silah satışlarından birinin önü açıldı.
BASKI ALTINDAYDILAR
Habere göre ABD Kongresi’ndeki iki Demokrat siyasetçi, uzun süredir karşı çıktıkları İsrail’e savaş jeti satışına onay verdi.
Kimliklerinin açıklanmasını istemeyen üç ABD’li yetkili, Temsilciler Meclisi Üyesi Gregory Meeks ve Senatör Ben Cardin’in 18 milyar dolarlık 50 adet F-15 satışını onayladığını söyledi.
Haberde Meeks ve Cardin’in ABD Başkanı Joe Biden yönetimi ve İsrail yanlısı politikacılardan bir süredir baskı gördüğü yazıldı.
DAHA FAZLASI YOLDA
Bir sonraki adımda ABD Dışişleri Bakanlığı, satışın onaylandığına dair Kongre’ye resmi bildirimde bulunacak. Böylece ABD’nin İsrail’e 18 milyar dolarlık F-15 satışı onaylanmış olacak.
İsrail basınında çıkan haberlere göre ise ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Başbakan Binjamin Netanyahu’ya Washington’un önümüzdeki günlerde İsrail’e silah sevkiyatı üzerindeki tüm kısıtlamaları kaldıracağı sözünü verdi.
KATİLLER ATEŞKESTEN YİNE VAZGEÇTİ
Üst düzey bir İsrailli müzakereci AFP’ye yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nde tutulan onlarca esirin ‘kesinlikle hayatta’ olduğunu ve İsrail’in bir anlaşmanın parçası olarak hepsi serbest bırakılmadan çatışmaların durmasını kabul edemeyeceğini söyledi.
İSRAİL, LÜBNAN’A SALDIRI PEŞİNDE
İsrail merkezli Channel 12 kanalının haberine göre işgal ordusunun Refah’a saldırıları bitmek üzere.
1.5 milyon Filistinlin sığındığı Refah’ta sayısız katliam yapan İsrail ordusunun Lübnan’a odaklanacağı belirtildi.
ABD Başkanı Joe Biden’ın Kıdemli Danışmanı Amos Hochstein ise İsrail’i, Lübnan Hizbullahı ile devam eden çatışmaları nedeniyle “püskürtülmesi zor bir İran saldırısı” konusunda uyardığı açıklandı.
YİNE NUSAYRAT KATLİAMI
İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ne 7 Ekim 2023’ten bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı son 24 saatte 25 artarak 37 bin 372’ye yükseldi.
İşgalci İsrail ordusunun Nusayrat Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda 17 kişi yaşamını yitirdi.
İsrail ordusu sözde geçen pazar gecesi Gazze Şeridi’nin belirli bölgelerinde gündüz uygulanacak taktiksel ateşkes ilan etmişti.
Ancak saldırıları hâlâ sürüyor. İsrail geçtiğimiz haftalarda da aynı kampta 274 Filistinliyi öldürmüştü.
FRANSA’DAN İSRAİL’E YASAK
Fransa’nın başkenti Paris’te 17-21 Haziran’da düzenlenecek Uluslararası Savunma ve Güvenlik Fuarı’na (Eurosatory) İsrailli firmaların katılımına izin verilmeyeceği bildirildi.
Fransız mahkemesi ise söz konusu yasağın kaldırılması yönünde karar verdi.
3 BİN 500 ÇOCUK AÇLIKTAN ÖLEBİLİR
Gazze Şeridi’nde 3 bin 500 çocuğun yetersiz beslenme nedeniyle ölüm tehlikesi altında olduğu belirtildi.
Gazze’deki hükümetin medya ofisinden yapılan yazılı açıklamada, İsrail ve ABD’nin Filistin halkına yardımların ulaşmasını engellediği aktarılarak, Gazze Şeridi’nin gittikçe açlığa sürüklendiği ifade edildi.
Refah Sınır Kapısı, 7 Mayıs’tan bu yana kapalı. Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk yaptığı açıklamada, Gazze’de ‘vicdanların kabul edemeyeceği ölüm ve acıların yaşandığı’ uyarısında bulundu.
]]>
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de geçen hafta yaptığı toplantılarda Kavala ve Demirtaş’ın serbest bırakılması gerektiğini kayda geçirdi.
AKPM Türkiye Raportörü Avusturyalı siyasetçi Schennach geçen hafta Türk yetkililerle, AİHM kararlarının uygulanması ve Avrupa Konseyi ile yüksek düzeyli diyaloğun devam etmesi konusunda görüşmeler yaptı.
Temaslarına ilişkin 18 Haziran’da bir açıklama yapan Schennah, Kavala ve Demirtaş ile cezaevinde görüşme olanağı bulduğunu söyledi.
Schennah, bunun için de Türkiye’nin AKPM heyeti başkanlığını yürüten AK Parti Ankara Milletvekili Tuğrul Türkeş’e teşekkür ettiğini kaydetti.
Avusturyalı raportör, Türkiye’de Dışişleri ve Adalet Bakanlığı yetkililerinin yanı sıra Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeleriyle de görüştüğünü açıkladı.

“DEMİRTAŞ’A VERİLEN CEZAYI KINIYORUM”
Schennah açıklamasında, “Türk yetkililerle yaptığım görüşmelerde, Strasbourg’da bulunan mahkemenin (AİHM) kararlarının infazının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) yer alan hukuki bir yükümlülük olduğunu hatırlattım. Yetkililere, Sayın Kavala ve Sayın Demirtaş hakkındaki kararların uygulanması için gerekli tüm tedbirleri gecikmeksizin almaları yönünde güçlü bir çağrıda bulundum.” dedi.
Osman Kavala’nın Ekim 2017’den bu yana hapiste olduğunu, AİHM’in Kavala’nın serbest bırakılması için iki karar aldığını anımsatan raportör, Demirtaş’ın da Kobani davasında 42 yıl hapis cezasına çarptırılmasını güçlü bir şekilde kınadığını söyledi.
Raportör, Kavala ve Demirtaş davalarında çözümün Türk yargısında olduğunu, Bakanlar Komitesi’nin gündeminde olan bu iki davaya yasal çözüm bulunabileceğini kaydetti.
Ziyareti sırasında görüşme olanağı bulduğu sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden ceza infaz kurumlarının aşırı kalabalık olması ile hapis ve tutukluluk sürelerinin çok uzun olması konusundaki kaygılarını dinlediğini aktaran Schennah, “Ziyaretimin, Avrupa Konseyi ile örgütün en eski üyelerinden biri olan Türkiye’nin yetkilileri arasındaki diyalog açısından önemli bir adım olduğuna inanıyorum.” dedi ve ekledi:
“Ayrıca ülkenin insan haklarını koruma sisteminin ve ortak Avrupa değerlerimizin güçlendirilmesine yönelik iyi iş birliğimizi sürdüreceğimizi umuyorum.”

TÜRKİYE’YE YAPTIRIM AŞAMASINA GELİNMEDİ
Avrupa Konseyi, Türkiye’nin Kavala’nın serbest bırakılmasını içeren AİHM kararlarını uygulamaması nedeniyle 2022 yılı başında ihlal prosedürü başlatmış ve konunun takibatını yürütme organı olarak görev yapan Bakanlar Komitesi’ne iletmişti.
Konsey, Türkiye’nin AİHS’in 46. maddesinde yer alan yükümlülüklerini yerine getirmediği hükmüne varmış ve Kavala’ya ilişkin kararın uygulanmaması durumunda yaptırım uygulamak durumunda kalacağını kaydetmişti.
Komite, 2 yılı aşan süreçte Türkiye ile diyaloğa öncelik vermiş ve yaptırım sürecini ötelemişti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu konudaki son açıklamasını İspanya ziyareti sırasında basın toplantısında bir soru üzerine yapmış ve “terörist” olarak tanımladığı Kavala ve Demirtaş hakkındaki kararların yargı tarafından verildiğini söylemişti.

KOMİTE, “SERBEST BIRAKILMALILAR” ÇAĞRISINI YİNELEDİ
Kavala ve Demirtaş davaları, Bakanlar Komitesi’nin 11-13 Haziran günleri arasında yaptığı toplantılarda da bir daha ele alındı ve Türkiye’ye aynı çağrılar yinelendi.
AİHM’nin 2019 ve 2022’de Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına ilişkin kararlarının halen uygulanmadığını, davalının Gezi olayları ve darbe girişimine katıldığına ilişkin herhangi bir kanıt bulunmadığını iddia eden Bakanlar Komitesi, Türkiye’nin AİHS’ten kaynaklanan yükümlülüklerini ciddi şekilde ihlal ettiğini öne sürdü.
Komite, AYM yargılamalarının Kavala’nın serbest bırakılması için önemli bir fırsat oluşturabileceğini ancak Kavala’nın 2 yıl önce yaptığı başvurunun hala işleme alınmamış olmasının kaygı verici olduğunu da kaydetti ve AYM’nin bu konuyu bir an önce ele alması uyarısında bulundu.
Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın davalarını da görüşen Bakanlar Komitesi, Türk makamlarından eski HDP eş başkanları hakkında verilen hükümler konusunda ayrıntılı bilgi istedi.
Komite, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın AYM’ye yaptıkları başvurunun işleme alınmadığını belirterek, bu sürecin daha fazla geciktirilmeden bir an önce başlatılması gerektiği çağrısında da bulundu.
Mamer, günlük basın toplantısında, von der Leyen’in bir kez daha AB Komisyonu Başkanı seçilebilmesi için Meloni’nin desteğine ihtiyaç duyması nedeniyle, 3 Temmuz’da onaylanması beklenen ve İtalya’nın özellikle basın özgürlüğüyle ilgili eleştirildiği yıllık Hukukun Üstünlüğü Raporu’nun yayımlanmasını rafa kaldırdığı iddiasını yanıtladı.

ONAYA SUNULACAK
Komisyonun raporla ilgili çalışmalarının devam ettiğini belirten Mamer, raporla ilgili dosyanın yeterince olgunlaştığında AB Komisyonu üyelerinin onayına sunulacağını belirtti.
Komisyon üyelerinin toplantısının yarın yapılacağını ve bir sonraki gündem maddesinin de bu toplantıda belirleneceğini ifade eden Mamer, bu raporla ilgili sürecin her geçen yıl daha da karmaşıklaştığını ve büyüdüğünü söyledi.
Mamer, bir gazetecinin “İtalya’daki basın özgürlüğüyle ilgili bir endişeniz var mı?” sorusu üzerine, “Bu sorunun az önce tartıştığımız konuyla bağlantısını göremiyorum. Bu konuda yorum yapmak bana düşmez. Hukukun Üstünlüğü Raporu, özellikle bahsettiğiniz konuyu farklı boyutlarıyla analiz ediyor.” diye konuştu.
‘İNSANLARIN NE DEDİĞİ UMURUMUZDA OLMAZ’
Başka bir gazetecinin “O halde von der Leyen’in Meloni’nin desteğini alabilmek için bu raporu ertelettiğini söyleyen herkes yalan mı söylüyor olacak?” sorusu üzerine Mamer, “Bakın, umurumda değil. İşimizi ilgilendiren her konuda dışarıdaki insanların ne dediği umurumuzda değil.” ifadelerini kullandı.
Von der Leyen, 5 yıllık görevi boyunca hukukun üstünlüğü meseleleri üzerindeki mücadeleyi önemli bir odak noktası haline getirmişti. Bu konuda yıllık raporlamayı da von der Leyen başlatmıştı.
NE OLMUŞTU?
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, görevine 5 yıl daha devam edebilmesi için İtalyan lider Giorgi Meloni’nin desteğine ihtiyaç duyması nedeniyle Roma yönetiminin eleştirildiği yıllık raporun yayımlanmasını rafa kaldırdığı öne sürüldü.
Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin üzerinden geçen bir haftada Brüksel kulisleri, AB’nin en üst pozisyonlarına kimlerin geleceğine odaklandı.

AB yönetiminin en kilit koltuğu Komisyon Başkanlığı için Ursula von der Leyen’den başkasının ismi geçmese de gerek meclis aritmetiği gerek seçilme usulleri, Alman siyasetçiyi pazarlıklara mecbur bıraktı.
AB Konseyi, oylanması için AP’ye önereceği ismi liderler arasında gizli oylamayla belirliyor. Bu nedenle von der Leyen’in AB liderlerinin desteğini garantilemesi gerekiyor.
Önerilen isim, AP’den güvenoyu alması halinde görevine başlayabiliyor.
YENİDEN SEÇİLMESİ İÇİN KİLİT İSİM MELONİ
Geçen hafta sonuçlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ardından gözler AB’nin gelecek 5 yılında söz sahibi olacak isimlere çevrilmiş durumda.
AB’nin yürütme organı Komisyon’un başkanlığına devam etmek isteyen von der Leyen için AB liderlerinin her birinin desteği önem taşıyor.

AB üyelerinden oluşan AB Konseyi, oylanması için AP’ye önereceği ismi liderler arasında gizli oylamayla belirliyor. Önerilen isim, AP’den güvenoyu alması halinde görevine başlayabiliyor.
Bu süreç, bu tür bir oylama için Konsey masasında ilk defa oturacak aşırı sağcı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’yi en kritik isim yapıyor.
Von der Leyen hem Meloni’nin şahsi desteğine hem de AP’de liderlik ettiği Avrupalı Muhafazakarlar ve Reformistler (ECR) grubunun desteğine ihtiyaç duyuyor.
]]>BBC’nin analizi, bu dokuz kişinin, Yunan karasularından çıkarılmaları ya da Yunan adalarına ulaştıktan sonra tekrar denize açılmaları sonucu öldükleri iddia edilen 40’tan fazla kişi arasında olduğunu ortaya çıkardı.
BBC’ye açıklama yapan Yunan sahil güvenliği, yasa dışı faaliyetlere ilişkin tüm suçlamaları şiddetle reddetti.
12 kişinin bir Yunan sahil güvenlik botuna bindirildikten sonra bir sandala aktarılarak terk edildikleri görüntüler eski bir Yunan sahil güvenlik görevlisine gösterildi.
Eski sahil güvenlik görevlisi, görüşmeye ara verildiğinde sandalyesinden kalkarak ve mikrofonu hala açıkken yanındaki kişiye Yunanca konuşarak bunun “açıkça yasa dışı” ve “uluslararası bir suç” olduğunu söyledi.
Yunan hükümeti uzun süredir insanları zorla, geldikleri ülke olan Türkiye’ye geri yollamakla suçlanıyor. Bu, uluslararası hukuka aykırı.
BBC ilk kez, Yunan sahil güvenliğinin eylemleri sonucu ölümlere yol açtığı iddia edilen olayların sayısını hesapladı.
23 Mayıs 2020 tarihli, 43 kişinin ölümüyle sonuçlanan 15 olayı analiz edildi. İlk kaynaklar öncelikle yerel medya, sivil toplum kuruluşları ve Türk sahil güvenliğiydi.
Tanıklar sıklıkla ortadan kaybolduğu ya da açıkça konuşmaktan korktukları için bu tür olayları doğrulamak son derece zor. Ancak bu vakaların dördünde, görgü tanıklarıyla konuşarak ifadeleri doğrulayabildik.
BBC’nin “Dead Calm: Killing in the Med? (Ölüm Kadar Sakin: Akdeniz’de Öldürmek?)” adlı yeni belgeseli için yaptığı araştırmalar net bir model ortaya koydu.

Vakaların beşinde göçmenler, Yunan makamları tarafından doğrudan denize atıldıklarını söylediler. Bu vakaların dördü, Yunan adalarına nasıl çıktıklarını ama avlandıklarını anlattılar.
Diğer birçok olayda göçmenler, motorsuz şişirilebilir lastik botlara bindirildiklerini ve daha sonra bunların havasının indiğini veya delinmiş olabileceklerini söylediler.
En tüyler ürpertici ifadelerden biri, Eylül 2021’de Sisam adasına ayak bastıktan sonra Yunan yetkililer tarafından avlandığını söyleyen Kamerunlu bir adama aitti.
BBC’nin görüştüğü tüm kişiler gibi o da, sığınmacı olarak Yunanistan topraklarında kaydolmayı planladığını söyledi.
“Biz limana zar zor yanaştık, polis arkamızdan geldi. Siyah kıyafetli iki polis, sivil kıyafetli üç polis daha vardı. Maskeliydiler, sadece gözleri görülebiliyordu.”
Kendisi ve diğer iki kişi (biri Kamerun’dan, diğeri Fildişi Sahili’nden) bir Yunan sahil güvenlik botuna nakledildiler ve orada olaylar korkunç bir hal aldı:
“Kamerunluyla başladılar. Onu denize attılar. Fildişi Sahili’nden gelen adam ‘Kurtarın beni, ölmek istemiyorum’ dedi. Sonunda sadece eli suyun üstünde kaldı. Vücudu suyun altındaydı. Eli yavaş yavaş kaydı, su onu yuttu.”
Görüşülen kişi kendisini kaçıranların onu dövdüğünü söylüyor:
“Başıma yumruklar yağıyordu. Sanki bir hayvanı yumruklar gibi” dedi.
Daha sonra onu da can yeleği olmadan suya ittiklerini söylüyor. Kıyıya kadar yüzebilmiş ancak diğer iki kişinin (Sidy Keita ve Didier Martial Kouamou Nana) cansız bedenleri Türkiye’de kıyı şeridinde bulundu.
Hayatta kalanların avukatları Yunan makamlarından çifte cinayet davası açmasını talep ediyor.
Somali’den başka bir adam da BBC’ye, Mart 2021’de Sakız adasına vardığında Yunan ordusu tarafından nasıl yakalandığını ve daha sonra Yunan sahil güvenliğine nasıl teslim edildiğini anlattı.
Sahil güvenliğin onu suya bırakmadan önce ellerini arkadan bağladığını söyledi:
“Beni denizin ortasına fermuarla bağladılar. Ölmemi istediler.”
Ellerinden biri bağdan kurtulmadan önce sırt üstü durmaya çalışarak hayatta kalmayı başardığını söyledi. Ancak deniz dalgalıydı ve gruptaki üç kişi öldü. Röportaj yapılan kişi karaya çıkmayı başardı ve sonunda Türk sahil güvenliği tarafından fark edildi.
Eylül 2022’de meydana gelen ve en yüksek can kaybının yaşandığı olayda, 85 göçmeni taşıyan tekne, Yunanistan’ın Rodos adası yakınlarında motorun arızalanması sonucu sorun yaşadı.
Suriyeli Muhammed bize, yardım için Yunan sahil güvenliğini aradıklarını, bir tekneye yüklendiklerini, Türk sularına geri götürülerek cankurtaran botlarına bindirildiklerini anlattı. Muhammed, kendisine ve ailesine verilen salın vanasının düzgün şekilde kapatılmadığını söyledi.
BBC’ye konuşan Muhammed, “Hemen batmaya başladık. Bizi gördüler, çığlıklarımızı duydular ama yine de bizi bırakıp gittiler” dedi ve ekledi:
“İlk ölen çocuk kuzenimin oğluydu… Sonra birer birer öldüler. Başka bir çocuk, başka bir çocuk daha… Sonra da kuzenim kayboldu. Sabah olduğunda, yedi ya da sekiz çocuk ölmüştü. Çocuklarım sabaha kadar ölmedi… sonra Türk sahil güvenliği geldi…”
Yunan yasaları, sığınma talebinde bulunan tüm göçmenlerin, bazı adalarda özel kayıt merkezlerine kaydolmalarına izin veriyor.
Ancak göçmen destek kuruluşu Consolidated Rescue Group’un yardımıyla iletişime geçtiğimiz kişiler, bu merkezlere ulaşamadan yakalandıklarını söyledi. Onları yakalayanlar, görünüşe göre gizli görevde olan, üniformasız ve çoğunlukla maskeli olarak görev yapan kişilerdi.
İnsan hakları grupları, Avrupa’da sığınma başvurusu yapmak isteyen binlerce kişinin yasa dışı şekilde Yunanistan’dan Türkiye’ye geri gönderildiğini, onların uluslararası hukukta ve Avrupa Birliği hukukunda güvence altına alınan sığınma talebinde bulunma haklarının ihlal edildiğini iddia ediyor.
Avusturyalı aktivist Fayad Mulla, geçen yıl Şubat ayında Yunanistan’ın Midilli adasında bu tür operasyonların ne kadar gizli olduğunu kendi gözleriyle gördüğünü söyledi.

Bir ihbar üzerine zorla geri gönderileceği yere giderken, daha sonra polis için çalıştığı ortaya çıkan kapüşonlu bir adam tarafından durdurulmuştu. Polisin daha sonra durdurulduğu anlara ait kayıtları araç kamerasından silmeye ve onu bir polis memuruna direnmekle suçlamaya çalıştığını söyledi.
Sonuçta başka bir işlem yapılmadı.
İki ay sonra, benzer bir yerde Mulla, New York Times tarafından yayınlanan bir zorla geri göndermeyi videoya çekmeyi başardı.
Aralarında kadın ve bebeklerin de bulunduğu bir grup, plakasız bir minibüsün arkasından indirilerek bir iskeleden küçük bir tekneye bindirildi.
Daha sonra kıyı şeridinden daha uzaktaki bir Yunan sahil güvenlik gemisine aktarıldılar, denize açıldılar ve ardından sürüklenmeye bırakıldıkları bir sala bindirildiler.
BBC’nin de doğruladığı bu görüntüler, Yunan sahil güvenliğinin eski özel operasyonlar şefi Dimitris Baltakos’a gösterildi.
Röportaj sırasında, görüntülerin neyi gösterdiği konusunda spekülasyon yapmayı reddetti. Konuşmanın başlarında Yunan sahil güvenliğinin yasadışı bir şey yapabileceğini reddetmişti.
Ancak çekime ara verildiğinde, birine Yunanca bir şeyler söylerken kaydedildi:
“Onlara fazla bir şey söylemedim, değil mi?… Çok açık, değil mi? Bu nükleer fizik değil. Bunu güpegündüz neden yaptıklarını bilmiyorum… Bu… açıkça yasadışı. Bu uluslararası bir suç.”
Görüntüler şu anda Yunanistan’ın bağımsız Ulusal Şeffaflık Kurumu tarafından soruşturuluyor.
Samos adasında görüşülen bir araştırmacı gazeteci, Yunan özel kuvvetlerinden biriyle arkadaşlık uygulaması Tinder üzerinden sohbet etmeye başladığını söylüyor. Kendisini “savaş gemisi” olarak tanımladığı bir yerden aradığında Romy van Baarsen ona işi hakkında daha fazla bilgi ve kuvvetleri bir mülteci teknesi tespit ettiğinde ne olduğunu sormuş.
“Onları geri götürdükleri” yanıtını veren Romy van Baarsen, bu tür emirlerin “bakandan” geldiğini ve bir tekneyi durdurmayı başaramamaları halinde cezalandırılacaklarını söyledi.

Yunanistan pek çok göçmen için Avrupa’ya giriş kapısı konumunda. Geçen yıl Avrupa’ya deniz yoluyla 263 bin 48 kişi gelmiş ve Yunanistan bunların 41 bin 561’ini (yüzde 16) kabul etmişti.
Türkiye, 2016 yılında mültecilerin Yunanistan’a geçişini durdurmak için AB ile bir göçmen anlaşma imzaladı ancak 2020’de artık bunu uygulayamayacağını söyledi.
Araştırmada elde edilen bulguları Yunan sahil güvenliğine iletildi. Yunan sahil güvenliği, personelinin “en üst düzeyde profesyonellik, güçlü bir sorumluluk duygusu ve insan hayatına ve temel haklara saygı ile yorulmadan” çalıştığını ve “ülkenin uluslararası yükümlülüklerine tam olarak uyduklarını” söyledi.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“2015’ten 2024’e kadar Yunan Sahil Güvenliğinin denizde meydana gelen 6.161 olayda 250.834 mülteci/göçmeni kurtardığı vurgulanmalıdır. Bu asil görevin kusursuz bir şekilde yerine getirilmesi uluslararası toplum tarafından olumlu karşılanmıştır.”
Yunan sahil güvenliği daha önce Akdeniz’de son on yılın en büyük göçmen gemi kazasındaki rolü nedeniyle eleştirilmişti.
Adriana’nın geçtiğimiz Haziran ayında Yunanistan’ın sınırlandırılmış kurtarma bölgesinde batmasıyla ölenlerin sayısının 600’den fazla olduğu sanılıyor.
Yunan yetkililer teknede sorun olmadığını ve güvenli bir şekilde İtalya’ya doğru yol aldığını ve bu nedenle sahil güvenliğin bir kurtarma girişiminde bulunmadığı konusunda ısrar ettiler.
Uluslararası suç örgütü MS-13’ün, ABD’deki suç faaliyetlerini yönetmekle suçlanan Cesar Humberto Lopez Larios, yargılanacağı New York’a sevk edildi. Larios’un New York’ta yargılanacağı Long Island’daki federal mahkemede, suçlu bulunması halinde ömür boyu hapis cezasıyla karşı karşıya kalabileceği belirtildi.
NARKO-TERÖRİZM İLE SUÇLANIYOR
Suç örgütü MS-13’ün ABD lideri olduğu iddia edilen Larios, uluslararası ve ulusal teröristlere maddi destek sağlamak, terör örgütü üyelerini saklamak, uluslararası terör eylemleri gerçekleştirmek için komplo kurmak, terörizmi finanse etmek ve narko terörizm komplosu ile suçlanıyor.
Larios, 2020 yılında New York’ta mahkemenin diğer suç ortaklarıyla birlikte hakkında hazırladığı iddianame sonrasında, FBI tarafından aranan en tehlikeli suçlular listesinde yer alıyordu. Larios’un, önümüzdeki günlerde New York’ta hakim karşına çıkartılacağı belirtildi. Larios’un, uluslararası MS-13 suç örgütünün üst düzey lider kadrosu olan Ranfla’nın da üyesi olduğu kaydedildi.
New York Doğu Bölgesi Başsavcılığı, Larios’un yakalanmasının ardından yaptığı açıklamada, son 20 yılda El Salvador, Meksika ve başka yerlerde aranan ayrıca hakkında yakalama kararı sonrasında üç yılı aşkın bir süredir ABD’de kaçak olan Larios’un, geçtiğimiz hafta Houston’daki George Bush Havaalanı’na vardığında FBI ve İç Güvenlik Bakanlığı ajanları tarafından yakalandığı kaydedildi.
“ÇOK ÖNEMLİ BİR ADIM ATILDI”
New York Doğu Bölgesi (EDNY) Başsavcısı Breon Peace, MS-13’ün dünyadaki üst düzey liderlerinden biri olan Larios’un tutuklanmasının önemli bir başarı olduğunu belirterek, “Uluslararası suç örgütünün çökertilmesi için çok önemli adım atıldı. Larios, yakında Long Island’daki federal bir mahkemede yargıç karşısına çıkacak. Burada, MS-13, onun emirleri doğrultusunda hareket ederek çok fazla kan döktü.” dedi.
Başsavcı Peace, Larios’u ele geçirmekle ABD kolluk güçlerinin çok önemli bir başarı elde ettiğini kaydetti.
FBI yetkilileri, suç örgütünün üst düzey liderlerinden biri olan Larios’un artık parmaklıklar ardında olduğunu, FBI’ın bu korkunç uluslararası suç örgütünün geri kalan kaçaklarını bulmak için diğer güvenlik güçleriyle iş birliği yapmaya devam edeceğini kaydetti.
Larios ve suç ortakları aleyhine 2020 yılında hazırlanan iddianamede, yakalanan Larios’un, MS-13 suç örgütünün farklı komuta ve kontrol yapısının tamamının bir üyesi olduğu kaydedildi. Larios’un, MS-13 örgütünün El Salvador, Meksika, ABD ve dünya çapındaki operasyonlarında önemli liderlik rolleri oynadığı öne sürüldü.
Larios’un 2002 yılından itibaren diğer MS-13 liderleriyle birlikte hapishanedeyken aldıkları kararlarını hayata geçirmek ve uygulamak için oldukça organize, hiyerarşik bir komuta ve kontrol yapısı kurdukları kaydedildi.
Bugüne kadar çok sayıda MS-13 örgütü üyesi yakalandı. Larios’un da içinde olduğu hapishanedeki lider kadrosunun, El Salvador’da, ABD’de ve başka ülkelerdeki şiddet ve cinayet eylemlerini yönettikleri, MS-13 örgüt üyelerini eğitmek için askeri eğitim kampları kurdukları belirtildi.
İddianameye göre, 2012 yılından itibaren Larios ve diğer lider kadrosu üyelerinin, El Salvador hükümetinden fayda ve imtiyazlar sağlamak için yetkililerle pazarlık yaptıkları iddia edildi. Larios’un da içinde olduğu MS-13 liderlerinin, El Salvador’daki sivil nüfusu tehdit ettiği, kolluk kuvvetlerini ve askeri yetkilileri hedef aldığı ve ülkedeki seçim sürecini manipüle etmek için kamunun gözleri önünde şiddet gösterilerine giriştiği belirtildi.
70’TEN FAZLA CİNAYET İDDİASI
İddianamede, Larios’un diğer üst düzey liderlerle birlikte ABD için almış olduğu kararlar çerçevesinde belirlenen operasyonları organize etmek için ülkeye geldiği öne sürüldü.
Larios’un, ülkeye silah ve uyuşturucu sokmak için bağlantılar kurmak üzere ABD’ye gönderildiği iddia edildi. Larios’un, ABD ve Meksika’nın da dahil olduğu MS-13 faaliyetlerinin dünya çapında genişletilmesini yönettiği, diğer uyuşturucu karteller ve insan ticareti yapan kaçakçılarla iş birliği yaptığı ifade edildi. Larios’un da içinde olduğu MS-13’ün liderlik yapısının, ABD’deki örgüt hedeflerine ulaşmak için şiddet eylemleri gerçekleştirdiği belirtildi.
Larios’un, MS-13 örgüt üyelerini ülkenin bazı bölgelerinde cinayetler, cinayete teşebbüsler, saldırılar, adam kaçırmalar, uyuşturucu kaçakçılığı, bireylere ve işletmelere gasp ve adaleti engelleme suçları işlediği ve haraç toplama emirleri verdiği iddia edildi.
ABD’den El Salvador’daki MS-13 liderlerine banka havalesi yoluyla suç faaliyetlerinden elde edilen gelirler gönderildiği belirtildi. İddianamede, New York’un Long Island bölgesinde şimdiye kadar MS-13 suç örgütü ve liderleri aleyhine yüzlerce ceza davası açıldığı, 2009’dan günümüze kadar bölgede 70’ten fazla cinayetin işlenmesinden MS-13’ün sorumlu tutulduğu kaydedildi.
Netanyahu, “İsrail’deki siyasi liderlik, ordu sözcüsü (Avichai Adraee) tarafından yayımlanan açıklama hakkında önceden bilgilendirilmedi ve benimle koordine edilmedi, bu asla olmayacak.” ifadelerini kullandı.
İsrail Başbakanı, siyasi otoriteyle koordinasyon olmaksızın böyle bir açıklamanın nasıl yapıldığına dair soruşturma yürütüldüğünü belirtti.

Söz konusu açıklamayı reddeden Netanyahu, “Medyadan ilk kez bu sabah duyduğum haberin benim açımdan kabul edilemez olduğunu ve benimle koordineli olmadığını söyledim.” ifadelerini kullandı.
ORDUYLA KARŞI KARŞIYA KALDI
Bununla birlikte Gazze’ye insani yardım ulaştırmak için kısa eksenlerde kısa ateşkes süreleri olduğunu iddia eden Netanyahu bunun Ordu Sözcüsü’nün açıkladığı şekilde olmadığını vurguladı.
İSTİFASINI DUYURAN İKİ İSME TEPKİ
Netanyahu ayrıca konuşmasında 10 Haziran’da Ulusal Birlik Partisi lideri Benny Gantz ile eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un Savaş Kabinesi’nden istifasını duyurmasına tepki gösterdi.

Hedefleri değiştirmek isteyenler olduğunu öne süren Netanyahu, istifasını sunan iki kişinin “kararların yenilgiyle sonuçlanması ve Hamas’ın olduğu gibi bırakılmasını istediklerini” ancak bunun onun için kabul edilemez olduğunu savundu.
NE OLMUŞTU?
İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, X sosyal medya platformundan bu sabah yaptığı paylaşımda “Kerem Ebu Salim Sınır Kapısı’ndan Philadelphia Koridoru ve Gazze’nin kuzeyine giden yoldaki askeri faaliyetlerin, uluslararası kuruluşlarla yapılan görüşmelerin ardından insani amaçlarla sabah 08.00’den akşam 19.00’a kadar taktiksel olarak durdurulmasına karar verildiğini” açıklamıştı.
Adraee, daha sonra ise “Gazze Şeridi’nin güneyinde çatışmaların durmadığını, Refah’ta çatışmaların devam ettiğini” açıklamıştı.
– Philadelphia Koridoru hakkında
“Selahaddin Koridoru” olarak da bilinen ve Gazze ile Mısır sınırında yer alan koridor, 1979’da Mısır ile İsrail arasında imzalanan “Camp David” anlaşması kapsamında tampon bölgede yer alıyor. Koridor, 14,5 kilometre uzunluğunda, birkaç yüz metre genişliğinde ve Akdeniz’den başlayıp Kerem Ebu Salim Sınır Kapısı’na kadar uzanıyor.
“Camp David” anlaşmasına göre, Philadelphia Koridoru Filistin toprakları arasında yer alıyor ancak belirli sayıdaki (180 zırhlı araç 4 bin asker) İsrail güçlerinin kontrolüne bırakıldı. Sınırın öbür tarafında ise hafif silahlı Mısır polisinin bulunmasına izin verildi.
Philadelphia Koridoru, Ağustos 2005’te İsrail’in Gazze Şeridi’nden çekilmesine kadar İsrail güçlerinin kontrolünde kaldı ve bu tarihte Avrupa Birliği’nden gözlemcilerin huzurunda Filistin yönetimine teslim edildi. Eylül 2005’te İsrail ile Mısır arasında 1979 Barış Anlaşması’nın güvenlik maddesine ek olarak söz konusu koridorla ilgili anlaşma yapıldı.
Anlaşmada, Mısır’ın Gazze sınırında terör, kaçakçılık ve tünellerin tespiti gibi görevlerden sorumlu 750 sınır muhafız askeri bulundurması ve İsrail güçlerinin çekildiği Philadelphia Koridoru’nun Filistin yönetimine teslim edilmesi yer aldı.
Filistin’de 2006’da yapılan seçimleri Hamas’ın kazanması ve kısa süre sonra Gazze’de kontrolü sağlamasının ardından Philadelphia Koridoru da Hamas yönetiminin kontrolüne geçti. İsrail’in abluka uygulamasının sonucu olarak Gazze’de söz konusu koridor üzerinde Mısır’a açılan çok sayıda tünel inşa edildi.
]]>Zirvede geniş kapsamlı tartışmalar yaşandığını ve kendisinin de çok sayıda görüşme yaptığını kaydeden Amherd, nükleer güvenlik, gıda güvenliği ve insani boyutlarla ilgili güven inşa edecek adımların mümkün olduğu konusunda anlaştıklarını söyledi.
Amherd, zirvede kapsamında Bürgenstock Bildirisi üzerinde uzlaşmaya vardıklarını belirtti.

Bildiri kapsamında üç konu üzerinde net bir çerçeve oluşturmaları ve bunlar üzerinde daha fazla tartışma yapmaları gerektiğinin altını çizen Ahmerd, şöyle devam etti:
“Nükleer enerji ve nükleer tesislerin her türlü kullanımı güvenli, emniyetli, korunaklı ve çevreye duyarlı olmalı. Gıda güvenliği hiçbir şekilde silah haline getirilmemeli. Limanlarda ve güzergah boyunca ticari gemilere, sivil limanlara ve bunun altyapısına karşı saldırılar kabul edilemez. Ayrıca tüm savaş esirleri takas yoluyla serbest bırakılmalı. Sınır dışı edilen ve hukuka aykırı olarak yerlerinden edilen tüm Ukraynalı çocuklar ve hukuka aykırı olarak gözaltına alınan diğer tüm Ukraynalı siviller, Ukrayna’ya iade edilmeli.”
Ahmerd, ülkelerin farklı pozisyonları göz önüne alındığında konferansın bu kadar yüksek düzeyde, geniş bir destek için düzenlenmesi ve ortak bir noktada bulmaya çalışmalarının bir başarı olduğunu kaydetti.

Ukrayna’da adil ve kalıcı bir barışın, savaş bölgelerindeki halklar ve bunun sonuçlarından doğrudan etkilenen herkes için kilit öneme sahip olduğunu ve tüm dünya için de geçerli olması gerektiğini vurgulayan Ahmerd, “İsviçre, Ukrayna’da barış sağlanması için yürütülen bu süreçte aktif rol almaya devam edecek. Bu konuda kararlıyız.” diye konuştu.
‘BU ZİRVE BİR UMUT IŞIĞIDIR’
Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric ise zirve kapsamında tüm kıtalardan ve farklı siyasi düşüncelerden çok sayıda ülkenin, savaş yerine barışı tartışmak üzere bir araya geldiğini belirtti.

“Bu zirve bir umut ışığıdır ve kalıcı barış diyaloglarını teşvik etmek için bir katalizör görevi görüyor.” ifadelerini kullanan Boric, zirve kapsamında onayladıkları ortak bildiriyi tamamen desteklediklerini kaydetti.
Boric, bu tür zirvelerden sonra atılacak adımlara işaret ederken, Rusya ve Ukrayna’nın yakın zamanda Ukrayna’nın toprak bütünlüğü, uluslararası hukuk ve insan haklarına bağlı kalınması temelinde bir diyalog kurmasını desteklediklerini söyledi.
ZİRVE ORTAK BİLDİRİNİN İMZALANMASIYLA SON BULDU
İsviçre’deki Ukrayna Barış Zirvesi, Bürgenstock Bildirisi ile son buldu.
Zirve, 90’dan fazla ülke ve kuruluşun katılımıyla gerçekleşirken, ortak bildiri 80 ülke ve 4 kuruluş tarafından onaylandı.
ÇEKİMSER KALAN ÜLKELER
Endonezya, Libya, Suudi Arabistan, Tayland, Hindistan, Meksika, Güney Afrika, Brezilya ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de bulunduğu 16 ülke ve kuruluş çekimser kaldı.
BİLDİRİDE NELER VAR?
İsviçre Dışişleri Bakanlığı’ndan yazılı olarak yayımlanan bildiride, zirvenin, Şubat 2022’den bu yana devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı için kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışa giden sürece ilişkin üst düzey diyaloğu geliştirmek amacıyla düzenlendiği bildiridi.
Bildiride, zirvenin, Ukrayna’nın Barış Formülü ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı da dahil uluslararası hukuka uygun diğer barış önerileri temelinde gerçekleştirilen önceki tartışmalar üzerine inşa edildiği kaydedildi.

“Özellikle, herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına, Ukrayna dahil tüm devletlerin uluslararası kabul görmüş sınırları içindeki egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğü ilkelerine karşı tehdit veya güç kullanımından kaçınma konusundaki kararlılığımızı yeniden teyit ediyoruz.” ifadeleri kullanılan bildiride, kara suları dahil uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinin uluslararası hukukun ilkeleri olduğu hatırlatıldı.
Nükleer enerjinin ve nükleer tesislerin her türlü kullanımı güvenli, emniyetli, korunaklı ve çevreye duyarlı olması gerektiğinin altı çizilen bildiride, Zaporijya Nükleer Santrali de dahil Ukrayna nükleer enerji santralleri ve tesislerinin, Ukrayna’nın tam egemenlik kontrolü altında, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ilkelerine uygun ve onun denetimi altında emniyetli bir şekilde çalışması gerektiği vurgulandı.
Bildiride, Ukrayna’ya karşı devam eden savaş bağlamında herhangi bir nükleer silah tehdidi veya kullanımın kabul edilemeyeceğinin altı çizdildi.
‘GIDA GÜVENLİĞİ SİLAH HALİNE GETİRİLMEMELİ’
Küresel gıda güvenliğinin, gıda ürünlerinin kesintisiz üretimine ve tedarikine bağlı olduğu hatırlatılan bildiride, “Bu hususta, serbest, tam ve güvenli ticari seyrüseferin yanı sıra Karadeniz ve Azak Denizi’ndeki deniz limanlarına erişim kritik öneme sahip. Limanlarda ve güzergah boyunca ticari gemilere, sivil limanlara ve sivil liman altyapısına yönelik saldırılar kabul edilemez. Gıda güvenliği hiçbir şekilde silah haline getirilmemeli. Ukrayna tarım ürünleri ilgili üçüncü ülkelere güvenli ve serbestçe sağlanmalı.” ifadeleri kullanıldı.
Tüm savaş esirlerinin takas yoluyla serbest bırakılması gerektiği kaydedilen bildiride, sınır dışı edilen ve hukuka aykırı olarak yerlerinden edilen tüm Ukraynalı çocuklar ve gözaltına alınan diğer tüm Ukraynalı sivillerinin Ukrayna’ya iade edilmesi gerektiği belirtildi.
Bildiride, barışa ulaşmanın tüm tarafların katılımını ve diyaloğunu gerektirdiğine işaret edilirken, “Bu nedenle, belirtilen alanlarda gelecekte tüm tarafların temsilcilerinin daha fazla katılımıyla somut adımlar atmaya karar verdik. Tüm ülkelerin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı ilkelerini içeren BM Şartı, Ukrayna’da kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışın sağlanmasında temel oluşturabilir ve hizmet edecektir.” ifadelerine yer verildi.
]]>Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, 24 Şubat 2022’de “Ukrayna’nın doğusundaki Donbas’a özel askeri operasyon” başlattıklarını duyurmasıyla başlayan savaşta Rusya, ilk dönemde ele geçirdiği bazı bölgelerden geri çekilmesine karşın, ABD ve Batı ülkelerinin Kiev yönetimine askeri ikmalinde yaşanan gecikmeler, Ukrayna ordusunun aleyhine işledi.

Savaş, Ukrayna’nın Donbas bölgesi başta olmak üzere Harkiv, Zaporijya ve Herson yönlerinde sürüyor.
Savaşa dair analizler, tarafların yaşadığı kayıpların büyük bölümünün topçu ateşi kaynaklı olduğunu gösteriyor.

– TOPÇU ATEŞİNİN ÖNEMİ
Ateş destek vasıtalarından topçu ateşi, modern dönem de dahil olmak üzere orduların hem taarruzu hem de savunmasında kritik rol oynuyor.
Top mermileri, teknolojik gelişmelerle hedefi çok daha hassasiyetle vurabilirken kundağı motorlular sayesinde hızla mevzi değiştirebilen topların düşmanın hedefi olması da zorlaştı.
Nitekim muharebelerde taraflar, ilk etapta birbirlerinin ateş destek vasıtalarını imha etmeye öncelik vererek asker ve teçhizat kayıplarını en aza indirmeye çalışıyor.
Savaşlarda top ateşini etkili kılmanın en önemli boyutu kesintisiz lojistik desteğe bağlı oluyor.
Muharebelerin gidişatında belirleyici olan ikmal kapasitesi, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda da kendisini gösteriyor.

– RUSYA VE UKRAYNA MİLYONLARCA TOP MERMİSİ ATEŞLİYOR
Rus yetkililer, üstünlüğü korumak ve daha ileri noktaya taşımak için ordunun yıllık halihazırda kullandığından en az 3 milyon daha fazla top mermisi ateşlemesi gerektiğini öngörüyor.
Ukrayna ordusunun tespitlerine göre Rus ordusu, savaşın başlarında elindeki stoklardan aldığı güçle günde 60 bin top mermisi ateşlerken bu sayı 2023’te 20 bine, şimdilerde ise 10 bine kadar geriledi.
Ukraynalı yetkililer ise top mermisi kullanımlarını günlük 2 bin 500-3 bin 600 olarak bildiriyor.
Savaşın safhalarına, savunma veya taarruz durumlarına göre değişse de mevcut rakamlar, Ukrayna’nın yıllık 1,3 milyon, Rusya’nınsa 3,6 milyon top mermisini ateşlediğini gösteriyor.
Mevcut durum dikkate alındığında tarafların Şubat 2022’de başlayan savaş boyunca en az 11 milyon top mermisi ateşlediği sonucu ortaya çıkarıyor. Savaşın ilk yılında çok daha fazla cephane tüketildiği göz önüne alındığında bu sayının çok daha fazla olduğu değerlendiriliyor.
– RUSYA-BATI KAPASİTE FARKI VE YARIŞI
Rusya, büyük askeri kompleksiyle ürettiği milyonlarca top mermisini kullanırken Ukrayna ise savaşın başından bu yana yetersiz kalan kendi üretimini ABD ve Batılı ülkelerden tedarikle destekliyor.
Mart 2024’te dönemin Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, 2023’te üretim kapasitelerini 2,5 kat artırarak yaklaşık 2 milyonu 122 ve 152 milimetrelik top mermisi olmak üzere 3 milyon civarı rakama ulaştıklarını açıkladı.
ABD ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin 2023’te bilinen yıllık toplam üretim kapasitesi ise yaklaşık 1,2 milyon top mermisi olarak kayıtlara geçti.
Böylece bloklar arasında 2,5 katlık kapasite farkının oluştuğu dikkati çekti.
AB ülkeleri hem kendi stoklarını tamamlamak hem de Ukrayna’ya yardımı artırmak için 2024 sonuna kadar 155 milimetrelik top mermisi üretimini toplamda yıllık 1 milyona çıkarmayı hedefliyor.
ABD Savunma Bakanlığı ise Dallas şehri yakınlarında açılan yeni top ve obüs mühimmat fabrikasının yanı sıra yaptığı yeni anlaşmalarla, halihazırda 30 bin olan aylık 155 milimetrelik top mermisi üretim kapasitesini 2025’te üç kattan fazla artırarak aylık 100 bin, yıllık bazda ise 1,2 milyona çıkarmayı planlıyor.
Rusya’nın hedefi ise sadece 122 ve 152 milimetrelik top mermisi üretimini 2024’te 2 milyon 700 bine çıkarmak. Diğer kalibrelerdeki üretim hedefi ise henüz bilinmiyor ancak bazı açık kaynaklarda toplam top mermisi üretim hedefinin Rusya tarafından 4 milyon 500 bin olarak belirlendiği bilgisi yer alıyor.
– RUSYA, KENDI ÜRETİMİNİ DIŞ TEDARİKLE DESTEKLİYOR
Rusya, Ukrayna’ya başlattığı saldırının ilk döneminde stoklarının önemli bir bölümünü devreye sokarken Ukrayna’nın Batı’dan aldığı destek karşısında üstünlüğünü korumak için ek top mermisi tedarikine ihtiyaç duydu.
Kuzey Kore ve İran’ın top mermisi stokları bu dönemde Rusya için önemli hale geldi.
NATO kaynakları, Mart 2024’te, Rusya’nın İran’dan 300 bin mermi temin ettiğini, Kuzey Kore’nin de 6 bin 700 konteyner dolusu, milyonlarca top mermisi gönderdiğini açıkladı.
Kuzey Kore’nin eylemlerini yakından izleyen Güney Kore’ye göre de Rusya’ya, Kim Jong-un yönetiminin gönderdiği top mermisi miktarı 5 milyona yaklaştı.
Öte yandan Kuzey Kore üretimi top mermilerinin önemli bir bölümünün arızalı çıktığı ve patlamadığı iddiaları, Ukraynalı yetkililer tarafından sıklıkla dile getiriliyor.
Ayrıca, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Kuzey Kore ve Vietnam’a ileriki dönemde yapacağı ziyaretlerde ilave top mermisi talep etme ihtimalinin olduğu da uzmanlarca belirtiliyor.
Rusya’nın top mermisi dahil çok boyutlu askeri destek almak istediği ülkelerin başında ise Çin geliyor.
Rusya ile Çin arasında liderler düzeyinde yapılan karşılıklı ziyaretler ve hızlı yakınlaşma, Pekin yönetiminin askeri destek başlatıp başlatmayacağını gündeme getirmesine karşın ABD güvenlik kurumları, henüz bu yönde bir tespitlerinin olmadığını bildiriyor.
Öte yandan, Rusya’nın kullandığı 122 milimetrelik “OF56IM” top mermilerinin, Çin üretimi versiyonlara çok benzediğini ortaya koyan görseller, açık kaynaklara yansıdı.
Bu durum kimi uzmanlarca, Çin’den doğrudan tedarik olmayabileceği ancak Rusya’nın İran’dan Çin yapımı top mermileri temin ediyor olabileceği şeklinde yorumlanıyor.
– TARAFLARIN KULLANDIĞI MÜHİMMAT
Top ve obüslerden atılan mühimmat, mermi, itici barut ve fünyeden oluşuyor.
Kullanıldığı topun özelliklerine göre itici barut veya barut hakkı, keselerde veya plastik kovanlarda bulunabileceği gibi pirinçten yapılmış kovanlarda da olabiliyor. Mermiler, çelikten üretiliyor ve içinde kullanılacağı hedefe uygun tahrip (yüksek infilaklı-HE), parça tesirli, zırh delici, sığınak delici gibi değişik patlayıcı ve malzemeler taşıyabiliyor.
Merminin ucuna takılan fünyeyle merminin hedefte patlayacağı zaman belirlenebiliyor. Zırhlı veya beton mevzilerde mermi temas ettikten sonra patlayacak şekilde ayarlanırken piyadelere karşı kullanıldığında toprağa temas etmeden önce belirli yükseklikte patlatılarak etkisi artırılabiliyor.
Ukrayna tarafı, Sovyet döneminden kalma Rus menşeli silahların yanında, savaşın başlamasından sonra Batı ülkelerinin sağladığı silah ve mühimmatı da kullanıyor.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nda taraflar, 105 milimetre ile 203 milimetre arasında çeşitli top mermileri kullanıyor.
Rus tarafı muharebelerde, Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore gibi Doğu Bloku ülkelerinde yaygın olarak üretilen 122, 130 ve 152 milimetrelik top mermileri atarken Ukrayna tarafı bu mermilerin yanı sıra Batı standartlarındaki 105, 155 ve 203 milimetrelik top mermilerini de kullanıyor.

– BATI MENŞELİ MÜHİMMATTAN SIKLIKLA KULLANILANLAR
M101 gibi obüslerden atılabilen 105 milimetrelik mermilerin ağırlığı, içeriğine göre 16 ile 20 kilogram arasında değişiyor. Tahrip (HE), anti-tank (AT), sis, aydınlatma ve kimyasal içerik taşıyabiliyor. Örnek olarak AT versiyonu “HEAT M67”, beton delici özelliğinde olanı “HE M1” adını alıyor. Neredeyse bütün Batılı ülkelerde üretiliyor. Kullanıldığı topa göre değişse de yaklaşık 11 kilometre menzilli.
155 milimetrelik top mermileri ise savaşta Ukrayna’ya sağlanan ABD menşeli M114, Slovakya üretimi Zuzana, Fransa üretimi kamyona monteli Caesar gibi top ve obüslerden atılabiliyor. HE, AT, sis, aydınlatma, kimyasal ve nükleer içerik taşıyan türleri var. Her bir merminin ağırlığı 43 ile 46 kilogram arasında değişiyor. Bu mermileri üreten ülkeler kendilerine özgü adlar veriyor. Örneğin, beton delici 155 milimetrelik mermi HE M107, taktik nükleer 54 kilogramlık mermi M48 adını taşıyor. Atıldığı topa göre değişmekle birlikte 14-18 kilometre menzili bulunuyor.
Ukrayna ordusu savaşın ilk dönemlerinde ABD üretimi 155 milimetrelik M982 Excalibur güdümlü top mermisi kullandı ancak zamanla Rus ordusunun elektronik harp sistemlerini devreye almasıyla bu mermilerin hedefi vurma oranının yüzde 50’den yüzde 10’un altına düştüğü, bunun üzerine ordunun kullanmayı bıraktığı biliniyor. ABD, 2023 sonlarında bu mühimmatı göndermeyi durdurdu.
Excalibur, 1 metre boyunda, 48 kilogram ağırlığında ve içeriğinde plastik bağlı patlayıcı taşıyor. Ukrayna’ya verilen ABD menşeli M109 obüsler, Almanya üretimi Panzerhaubitze 2000 (PzH 2000) ve Polonya üretimi AHS Krab gibi obüslerden atılabiliyor.
Dünya ordularında artık kullanımı yavaş yavaş terk edilen 203 milimetrelik top mermileri ise tahrip, anti-tank, sis, aydınlatma, kimyasal ve nükleer içerikte olabiliyor. Yüksek infilaklı içerikteki versiyonu M106 HE, taktik nükleer modeli ise W79 veya XM753 adını taşıyor. Ukrayna, Rusya’nın İran’dan temin ettiğini değerlendirdiği ABD menşeli M106 HE mühimmatını kullandığını açıkladı.

– DOĞU BLOKU ÜRETİMİ MÜHİMMATLAR
122 milimetrelik mermi, D-30 obüs veya 2S1 Gvozdika kundağı motorlu topçu sistemi gibi silahlardan atılabiliyor. İçeriğine ve atılacağı topa göre değişik modelleri mevcut. D-30 obüs için kullanılan merminin ağırlığı HE, AT gibi özelliklerine göre 21,8 kilogramdan başlıyor. Mermilerin menzili roket benzeri sistemle 21 kilometreye kadar çıkarılabiliyor. Ayrıca, Rus tarafına ait mermi görsellerinde yüksek tüketim hızı nedeniyle artık depolarda tutulduklarında koruma maksatlı uygulanan boya ve kaplamalar ile taşıma sandıklarının kullanılmadığı görülüyor.
D-20 çekili top ve 2S3 Akatsia kundağı motorlu top gibi sistemlerden atılabilen 152 milimetrelik standart merminin ağırlığı ise 44 kilogram olup içeriğine göre değişebiliyor. Tahrip, parça tesirli, sis, aydınlatıcı, kimyasal ve yangın çıkarıcı içerik taşıyan türleri bulunuyor. Daha gelişmiş modelleri, bombacık, anti-personel kara mayını, misket bombası ve elektronik karıştırıcılar taşıyabiliyor. Ayrıca mermiler, “Krasnopol-M2 Lazer Güdüm Sistemi’yle (PGM)” kullanılabilir hale getirildi. Zırh delici modelleri de bulunan mermilerin menzili 18,5 ile 24 kilometre arasında değişiyor.
Rusya’nın savaşta 1951’de hizmete giren ve üretimi 1971’de sona erdirilen M-46 toplarından, yerini 152 milimetreliklere bırakmış olan 130 milimetrelik mermiler de ateşlediği belirlendi. 130 milimetrelik mermilerin 27 kilometrelik oldukça uzun menzili var. Standart mermi 33 kilogram ağırlığında ve bu ağırlık içeriğine göre değişiyor. Tahrip, parça tesirli, zırh delici, sis ve aydınlatma gibi türleri bulunuyor.
Gazze’den çıkamayan Filistinliler, Kabe’yi tavaf eden hacıları televizyondan seyrederek duydukları özlemi gidermeye çalıştı.
Bunlardan biri de bu sene hacca gitme hakkı kazandığı halde Refah Sınır Kapısı’nın kapalı olması nedeniyle hac farizasını ede etme hakkından mahrum edilen el-Mısri ailesi.
– “HACILARI GÖRÜNCE AĞLIYORUM”
Televizyonda kutsal topraklara giden hacıları seyreden ve içi hasretle yanıp tutuşan Merve Subhi Hasan el-Mısri, 2012’de hacca yazıldıklarını ve geçen sene isimleri çıkmayınca çok ağladığını söyledi.
“Bu sene gidebileceğimizi söylediklerinde çok sevindim. Kabeyi nasıl ziyaret edeceğimizi düşünmeye, gün saymaya ve hazırlık yapmaya başladım. Savaş başladı ve hayallerimiz suya düştü. Sınır kapısının açılmasını ve hac ibadetini eda etmeyi bekliyordum ama açılmadı.” dedi.
Bu sene de hac ibadetini yapamadıklarını kaydeden Mısri, “Vallahi hacıları görünce ağlıyorum, ben de onların yanında olmak ve hac ibadetini yerine getirmek istiyorum.” diyerek duyduğu özlemi dile getirdi.

– TEK DİLEKLERI HACCA GİDEBİLMEK
Eşiyle birlikte sabırsızlıkla isimlerinin çıkacağı günü beklediklerini anlatan Fehmi Fayiz Raid el-Mısri (70) ise “Bu sene ismimiz çıktı ve gideceğimizi sandık ama nasibimiz yokmuş, savaş çıktı. Savaş devam ederken bile sınır kapısı açık olsa çıkmayı düşünüyorduk. Zilhicce’nin ilk on günü bile olsa kafi gelir diye düşünüyorduk.” diye konuştu.
“Televizyonda hacıları görüyoruz, Kabe’yi tavaf ediyorlar, dua ediyorlar, kalbimiz onlarla atıyor, ben de eşimle birlikte orada olmak istiyorum. Ama elden ne gelir, durumumuz bu.” diyen Mısri, Arap ülkeleri liderlerinden onlara yardım etmelerini ve her ne şekilde olursa olsun hac ibadetini eda etmeyi istediklerini dile getirdi.
Mısri, “Bu sene olmasa bile seneye bunu telafi edebilmeyi istiyoruz. Biz çok çektik, evimizi, paramızı her şeyimizi kaybettik. Şehitlerimiz var, kalbimiz artık dayanmıyor. Başka bir şey istemiyoruz sadece bize bu konuda yardım edin.” diyerek çağrıda bulundu.
– KUTSAL TOPRAKLARIN ÖZLEMIYLE YANIYORLAR
İsmail Hamdan el-Mısri de hacca yazılan ve bu sene gitmeye hazırlanırken bu haktan mahrum kalan Filistinlilerden oldu.
Eşi Meryem Hamdan el-Mısri ile son ana kadar beklediklerini ve umutlarını kaybetmediklerini söyleyen Mısri, “Hac başladı ve Zilhicce’nin 10 günü de bitmek üzere ama biz Gazze’den çıkamadık. Gidip kutsal toprakları göreceğimiz günün hasretiyle yanıyoruz. Daha önce umreye gitmiştik ama hacca da gitmek istiyorduk, nasip olmadı. İnşallah savaş biter de gelecek sene gitme şansımız olur.” dedi.
Gazze’de yaşanan acılara da dikkat çeken Mısri, “Gazze’deki 2 milyon kişinin, çocukların bile anlatacak bir hikayesi var. Dinleseniz ağlarsınız. Biz böyle bir şeyi ne tarihte gördük ne de yaşadık.” ifadesini kullandı.
BIÇAKLI SALDIRI ANI KAMERADA
E.Ö. ve saklanmasına yardımcı olduğu ileri sürülen babası Orhan Ö. (39) gözaltına alındı. ‘Kasten yaralama’ ve ‘Tehdit’ nedeniyle 6 ayrı suç kaydı bulunan E.Ö. ile babası, polisteki işlemlerinin ardından aynı gün adliyeye sevk edildi. E.Ö. çıkarıldığı mahkemede tutuklanırken, serbest bırakılan babası tekrar gözaltına alındı ve tutuklandı. Bıçaklı saldırı anı ise yakındaki bir okulun güvenlik kameralarına yansıdı. Görüntülerde, Akman’ın vücuduna aldığı çok sayıda bıçak darbesiyle motosikletinin üzerine düştüğü yer aldı. Ayrıca olaydan bir hafta önce Akman’ın ailesiyle gittiği tatilde ve kız arkadaşıyla olan görüntüleri de ortaya çıktı. Akman’ın, görüntülerde kameraya el sallaması, kız arkadaşıyla gitar çalıp, birlikte şarkı söylediği anlar yer aldı.
BABA İÇİN MÜEBBET HAPİS İSTENİYOR
Soruşturmanın ardından E.Ö. ve babası Orhan Ö. için ayrı ayrı iddianame hazırlandı. E.Ö. hakkındaki iddianamede ‘Fiili işlediği sırada 15 yaşını doldurmuş olup da 18 yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 14 yıldan 20 yıla, müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 9 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur’ maddesi de yer aldı. E.Ö. hakkında ‘Canavarca hisle veya eziyet çektirerek adam öldürme’ suçundan 18 yıldan 24 yıla kadar hapis cezası istendi. Babası Orhan Ö. için de ‘Tasarlayarak canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürmeye azmettirme’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesi talep edildi. Balıkesir Ağır Ceza Mahkemesi tarafından iki dosyanın birleştirilmesine karar verildi.
‘HANGİ GÜNDEYİZ, BİLMİYORUZ’
Kurban Bayramı’na hüzünlü giren anne Zuhal Akman, “Bayramı düşünmüyoruz. Gün kavramını yitirdik. Hangi gündeyiz, bilmiyoruz. Her gün oğlumun öldüğünü haber aldığımız sabahı yaşıyoruz. Her sabah uyanınca, biri bizi Balıkesir Şehir Hastanesi’nden arayacakmış gibi geliyor. Her gün aynı günü yaşıyoruz. Bayramların artık bizim için bir anlamı yok. Bayram sabahları ağırdır. Artık bayramları kutlamayacağız” diye konuştu.
HOLLANDALI VERA’YA ANLATMAK ZOR OLDU
Oğlunun çevresinde sevilen ve mütevazı bir çocuk olduğunu söyleyen Zuhal Akman, “Oğlumun birçok hobisi vardı. Müzisyendi, satranç oynardı. Arkadaşları ne kadar iyi olduğunu söylese de o arkadaşlarını ön plana çıkartır, destek olurdu. Geçmişten tanıdığım, Ata’yı torunu gibi gören 74 yaşında Hollandalı Vera vardı. Oğlum, Hollanda’ya gider onunla bisiklete binip, gezerdi. Vera ve arkadaşları, Ata’yı çok severdi. Bu yaz da Hollanda’ya tekrar gidecekti ama nasip olmadı. En zor olanı ise Vera’ya oğlumun ölüm nedenini açıklamak oldu. Anlam veremedi, inanamadı” dedi. Sanıklarla ilgili de konuşan Zuhal Akman, 1’i 18 yaşından küçük 2 sanığın ömür boyu hapis cezası almasını istediklerini belirterek, “Yaş fark etmeksizin ömür boyu cezanın verilmesini istiyoruz. Eğitimciyim. 11 yaşından itibaren bir çocuk ‘adam öldürme’ yahut ‘hırsızlığın’ suç olup olmadığını bilir. Bu olayı bizi tanıyan, tanımayan tüm ülkeden tepki var. Sanıklara en ağır ceza verilmeli” diye konuştu.
İSTİFA SLOGANLARI
On binlerce İsrailli, ülke genelinde düzenledikleri gösterilerde bir kez daha esir takası anlaşmasının yapılması, Netanyahu başbakanlığındaki hükümetin istifa etmesi ve erken seçimlere gidilmesi yönündeki taleplerini yineledi.
Gösteriler, başkent Tel Aviv başta olmak üzere, Batı Kudüs, Hayfa ve Natanya kentleri gibi ülkenin pek çok farklı noktasında düzenlendi.
Tel Aviv’deki protestoların adresi, Netanyahu hükümetinin yargı düzenlemelerine karşı yapılan gösterilerde sembolleşen, polisin demir bariyerlerle kapattığı Kaplan Caddesi oldu.

Her hafta düzenlenen merkezi gösteriye katılan on binlerce İsrailli, burada Gazze’deki esirlerin serbest bırakılması için takas anlaşmasının derhal yapılması talebinde bulundu.
İsrail bayrakları taşıyan binlerce protestocu, Başbakan Netanyahu ve hükümetindeki siyasetçiler aleyhinde pankart, afiş ve dövizler taşıdı, caddede kurulan platformda hükümeti eleştiren konuşmalar yapıldı.
DÜZENLENEN EN BÜYÜK GÖSTERİ
İsrail basınında yer alan haberlerde, Tel Aviv’de bu hafta düzenlenen gösteri, 7 Ekim’den bu yana düzenlenen gösterilerin en büyüğü olduğu belirtildi.

Öte yandan gösteride bir konuşma yapan İsrail ana muhalefet lideri Yair Lapid de hükümete bir an önce istifa etmesi ve erken seçimlere gidilmesi çağrısı yaptı.
Lapid, Netanyahu ve hükümetinin İsrail toplumunu oyaladığına dikkati çekerek, Netanyahu’nun İsrail halkı arasında ayrımcılık yapan yasalar çıkarmakla meşgul olduğunu vurguladı.
Netanyahu’nun suçlu ve yaşananların sorumlusu olduğunu söyleyen Lapid, İsrail başbakanının tek amacının biraz daha zaman kazanmak olduğunu kaydetti.
İsrail ordusu tarafından 8 Haziran’da Gazze Şeridi’ndeki Nusayrat Filistinli Mülteci Kampı’nda büyük bir katliama imza atarak kurtardığı 4 İsrailli esirden Andrey Kozlov da gösteriye gönderdiği görüntülü bir mesajla katıldı.
Kozlov, esir tutulduğu süre boyunca İsrail halkının desteğini hissettiğine dikkati çekerek, İsrail hükümetinin esirlerin serbest bırakılması için koşulsuz bir anlaşmaya imza atması gerektiğini söyledi.
İSRAİL’İN GAZZE’Yİ İŞGALİNDE 7 EKİM SONRASI
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 694’ü çocuk, 10 bin 279’u kadın olmak üzere 37 bin 296 Filistinli öldürüldü, 85 bin 197 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 298’i karadan işgal sürecinde olmak üzere 650 askerinin öldüğünü duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail askerleri ile Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin saldırılarında 547 Filistinli hayatını kaybetti.
]]>
BAKAN FİDAN: KİTLE İMHA SİLAH RİSKİ KARŞIMIZDA!
Konuşmasında 2 yılı aşkın bir süredir Avrupa’nın ortasında Ukrayna’nın işgali ile yıkıcı bir savaş yaşandığını aktaran Fidan, “Tahminlere baktığımız zaman kayıpların sayısının 500 binden fazla olduğu görülüyor. Bu artık bir yıpratma savaşına dönmüş durumda. Baktığımız zaman 21. yüzyılda bu trajedinin her gün daha da kötüleşebildiğini görüyoruz” dedi.
Savaşın devam etmesiyle 2 önemli riskin ortaya çıktığını belirten Fidan, “Coğrafi olarak bu savaş Ukrayna’nın da ötesine geçebilir. Hali hazırda zaten bu çatışmada şimdiden hatların derinleştiğini görüyoruz ve küresel düzeyde kutuplaşmanın daha da körüklendiğine şahit oluyoruz. Ukrayna ve Rusya arasındaki bu çatışma yakında bir savaştan daha fazlasına dönüşebilir” şeklinde konuştu.
Bu savaşın kitle imha silahlarını içermesi gibi bir riskin de karşı karşıya olduğunu vurgulayan Fidan, “Bugün bu 2 riski önlemek ve savaşa bir son vermek için toplanmış bulunuyoruz. Önümüzde Ukrayna Barış Planı var. Rusya da kısa süre önce kendi şartlarını, kendi koşullarını paylaştı. İçeriği ve öne sürülen koşullardan bağımsız bir şekilde bunların önemli adımlar olduğunu ve umut ışığı olduğunu düşünüyoruz. Ancak her iki taraf da diğer tarafın attığı adımların daha geniş kapsamlı savaş çabalarının bir uzantısı olduğunu düşünüyor. Bu konferans köprüden önceki son çıkış olabilir” ifadelerini kullandı.
FİDAN: RUSYA DA BU SALONDA OLSAYDI…
Çatışmanın diğer tarafı olan Rusya’nın da salonda bulunması gerektiğini kaydeden Fidan, “Rusya da salonda bulunsaydı bu zirve daha sonuç odaklı olabilirdi. Halihazırda uygulanmakta olan tedbirleri güçlendirmek için diplomasi ve müzakereleri kullanan kapsamlı ve kapsayıcı bir stratejiye giderek daha fazla ihtiyaç duyulduğuna inanıyoruz” diye konuştu.

Türkiye’nin en başından beri diplomatik çabalara aktif olarak katılım gösterdiğini ifade eden Fidan, “Mart 2022’deki İstanbul görüşmeleri ve Karadeniz Tahıl Girişimi, diplomasi ve müzakerelerin ilerleme sağlayabileceğinin çok önemli işaretleridir. Türkiye her zaman olduğu gibi süreci kolaylaştırmaya hazırdır. Burada bir hususun altını çizmek isterim. Kapsayıcı niteliği, tahıl girişimini başarılı ve benzersiz kılmıştır. Her iki taraf için de öngörülebilirlik sağlamış ve deniz ihracatı için seyir güvenliğini temin etmiştir. Buradan öğreneceğimiz çok şey var. Benzer bir mekanizmayı hayata geçirmeye yönelik son girişimimiz de neredeyse olumlu bir sonuç vermiştir” dedi.
FİDAN, BAŞKAN ERDOĞAN’IN SÖZLERİNİ HATIRLATTI
Türkiye’nin daha fazla çaba sarf etmekten kesinlikle kaçınmayacağını vurgulayan Fidan, “Türkiye Ukrayna’nın toprak bütünlüğü, egemenliği ve bağımsızlığına olan desteğini kararlılıkla sürdürmektedir. Barış vizyonumuz gerçekçi, kapsayıcı, pratik ve uygulamaya yöneliktir. Bu amaçla ileriye dönük bir yol oluşturmaya kararlıyız. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da belirttiği gibi adil bir barışın kaybedeni olmayacaktır” şeklinde konuştu.
]]>
İSPANYA’NIN FİLİSTİN’İ DEVLET OLARAK TANIMASI
SORU: Türkiye ile İspanya arasındaki ticari ve kültürel bağlantılar iki ülke için, özellikle de Filistin hususunda ortaklaşa takındıkları tavırlar, bütün dünya ve insanlık için ne vadediyor, ne beklemeliyiz?
CEVAP: İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayan katliamları karşısında İspanya ile duygularımızın çekincelerimizin ve itirazlarımızın ortak olduğunu görmek sevindirici. Özelikle Filistin’in devlet olarak tanınması konusunda İspanya, zifiri karanlıkta insanlık gemisine yol gösteren bir deniz feneri olduğunu kanıtladı. Gerek insanlığın vicdanını harekete geçirici çağrıları gerekse cesur ve kararlı uygulamaları bunu perçinledi. Ancak insanlık gemisinin yoluna kazasız belasız devam edebilmesi için yeni deniz fenerlerine ihtiyaç var. Filistin meselesinde İspanya’yla aynı istikamete bakışımız şu bakımdan önem arz ediyor. İspanya malum bir Avrupa Birliği üyesi, Avrupa Birliği üyesi olmanın yanında aynı zamanda da NATO’da beraber olduğumuz bir ülke. İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayan tavrı karşısında Filistin’in haklı direnişine yüreğini koyması ve hemen ardından da Avrupa ülkelerinden bazı çözülmelerin başlaması açısından da çok büyük önem arz ediyor. Özellikle Filistin’in devlet olarak tanınması konusunda İspanya’nın tavrının İsrail’e öyle ya da böyle destek olan devletler arasından çözülmeleri beraberinde getireceği inancındayım. Nitekim Sanchez’le yaptığımız ayaküstü görüşmelerde de “bunun devamı gelecek” yaklaşımları oldu. İnsanlığın karşı karşıya olduğu Filistin sınavından geçmek için daha çok ülkenin bence İsrail’e cesurca “dur” demesi ve barışın yanında yer alması gerekir. Ama İspanya gibi ülkeler bu adımı atınca, inşallah barışın yanında yer alacak ülkelerin sayısı da artacaktır. Biz de İspanya da diğer dostlarımız da insanlığa barışı vadetmeye ve bunun için çabalarımızı artırmaya devam etmeliyiz.
GAZZE İÇİN ALINAN ATEŞKES KARARI
SORU: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Gazze ile ilgili aldığı ateşkes kararının hayata geçirilebilmesi, uygulanabilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz? Kısa zaman içerisinde bir ateşkes sağlanabilecek mi? Bir de Filistin devletinin tanıması konusunda yeni bir ivme başladı mı? Bu ivme bir sonuç verir mi sizce? İhtimali nasıl görüyorsunuz?
CEVAP: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bugüne kadar attığı adımlara dikkat ederseniz Amerika Birleşik Devletleri her zaman kesişim noktası olmuştur. Burada da büyük ihtimalle yine öyle olacak. Aslında bizim “dünya beşten büyüktür” tezimizin işaret ettiği nokta da burası. Çünkü İsrail aleyhinde alınması gereken kararlar söz konusu olduğunda Amerika, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni bloke ediyor. Şu anda alınan ateşkes kararında da benim endişem yine bir şekilde Konsey’i bloke edeceği şeklinde. Fakat öyle de olsa, böyle de olsa, bizim için en önemli adım Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden öte, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan çıkan kararlardır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan çıkan olumlu kararlarda 150’ye yakın ülke ne yaptı? Bizim düşündüğümüz gibi düşündüler ve Filistin’in yanında yer aldılar. Bunları daha ileri taşımamız lazım. Bunu başardığımız takdirde bu yaklaşım zaman içerisinde inşallah Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni de belli bir noktaya çekecektir. Aslında mevcut durum Birleşmiş Milletler için de bir fırsattır. BM yapılanması başta İsrail olmak üzere bazı hukuk tanımaz ülkelerin yerle yeksan ettiği itibarını yeniden kazanmak istiyorsa, bu fırsatı çok iyi değerlendirmesi gerekir. İsrail’in durdurulması sadece Gazze’de huzuru sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda BM sistemine, uluslararası hukuka, insan haklarına karşı gerçekleştirilen İsrail saldırılarını da bastıracak. Bu sorumluluk öncelikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyelerinin omuzlarındadır. Birleşmiş Milletler’in sonunun Milletler Cemiyeti gibi olmasını istemiyorsak, bunu sağlamak mecburiyetindeyiz. Her zaman söylediğimiz gibi, bölgede nihai barışın yolu iki devletli çözümden geçer. Bu formül beraberinde kalıcı çözümü getirir. Güvenlik Konseyi üyelerinin Filistin’i devlet olarak tanıması bölgede iklimi değiştirebilir.
BIDEN’IN SUNDUĞU ATEŞKES PLANI
SORU: ABD Başkanı Joe Biden’in bizzat açıkladığı üç aşamalı bir ateşkes planı var. Fakat daha öncesinde de İsrail’in bu ateşkes çabalarını defalarca sabote ettiğini biliyoruz. Mesela Joe Biden yine Ramazan ayı öncesi bir ateşkes olacağını açıklamıştı ama olmamıştı. İsrail buna uymamıştı. Bu defa ümit var olmak için bu zemini müsait görüyor musunuz? Yani bu defa Joe Biden’in bizzat açıkladığı bu üç aşamalı ateşkes planına İsrail uyar mı sizce? Ümitli misiniz?
CEVAP: Kabataslak baktığımız zaman bu açıklamadan memnuniyet duyuyoruz. Ama bu BMGK’nın beş daimi üyesini Filistin’in yanına çekmeye yetmiyor. Buraya özellikle bakmamız lazım. Ben, inanıyorum ki, Amerika Birleşik Devletleri de İsrail’in artan şımarıklığından rahatsız. Bu rahatsızlığı Amerikan yönetimi açık açık dile getirmese de Amerikan üniversitelerinden, sokaklarından, öğrencilerinden, rektörlerden yükselen sesler, burada artık belli bir dönüşümün başladığını gösteriyor. Bu da İsrail’i ciddi manada rahatsız ediyor. Artık şundan herkes emin ki bu kervan böyle yürümez. İnşallah Amerika’da yaklaşan son seçimlerle birlikte hava çok daha farklı gelişebilir. Biden’in bu açıklamasından sonra bizim yaptığımız açıklamalar var. Dünyada birçok ülkenin bu konuda yaptığı açıklamalar var. İnşallah isabetli adımları hep beraber atarız ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden bu konuyla ilgili çıkacak kararlar bundan böyle çok daha farklı istikamette gelişir. Sayın Biden’dan bu planın bir seçim yatırımı değil, gerçekten ve samimi olarak Filistin’deki katliamları sonlandırmak için atılmış bir adım olduğunu ispat etmesi doğal olarak beklenir. Güvenlik Konseyi kararı bir adımdır, ancak yeterli değildir. Kağıt üstündeki bir çok kararın İsrail tarafından nasıl yok sayıldığını hepimiz biliyoruz. Sayın Biden da artık bir samimiyet testinden geçmektedir.
EUROFIGHTER NE ZAMAN ALINACAK?
SORU: Bu ziyaretinizde Eurofighter meselesi gündeme geldi mi? Almanya’nın bir blokajı var bunu aşmak mümkün olacak mı?
CEVAP: Bu konuyu Sayın Sanchez’le görüştük. İspanya’nın biliyorsunuz eğitim uçakları önemli. Bu eğitim uçaklarından bize verebilme şansları veya kabiliyetleri var. Ama Almanya’yla temas noktasında bu konuda bize yardımcı olma durumunu kendilerine söyledim. Eurofighter’la ilgili böyle bir görüşme yapabileceğini ifade etti. Ama hepsinden öte bizim için şu anda Eurofighter önemli. Bu konuda Almanya’da artık yumuşadı. İlgili bakanlarımız muhataplarıyla gerekli görüşmeleri yapıyorlar, yapacaklar. Bizim temel yaklaşımımız bellidir: ihtiyaçlarımızı öncelikle NATO müttefiklerimizden karşılamak isteriz. Fakat sürecin sonunda olumsuz bir sonuç elde edilirse alternatifsiz de değiliz. KAAN’ımız artık kanatlandı. İlerleyen dönemlerde seri üretimin başlaması ve envantere giriş sürecinin tamamlanması sonrası bu konuda sıkıntımız da kalmayacak. Bir dönem benzer süreci insansız hava araçlarında da yaşamıştık. O zaman da müttefiklerimizden bunları alamamıştık. Sonra ne oldu, insansız hava araçlarımızı en yüksek kalitede ürettik. Şimdi birçok ülke bunları alabilmek için Türkiye’nin kapısını çalar hale geldi.
AP SEÇİMLERİ VE TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİ
SORU: Avrupa’da aşırı sağ ve ırkçı partilerin yükselişini birkaç yıldır gözlemliyoruz. Son olarak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde birçok ülkede sandıkta ciddi bir güç elde ettiler. Bu durum Türkiye- Avrupa Birliği ilişkilerini nasıl etkileyecek, Türkiye oluşan bu yeni durumla ilgili yeni bir strateji belirleyecek mi?
CEVAP: Şu anda özellikle bizim Avrupa Birliği üyesi ülkelerle atacağımız adımlarda ibre bizden yana dersem abartmış olmam. Bu konuyla ilgili olarak da şu anda Avrupa Birliği’nden Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılan partilerin çoğu Türkiye’nin ne denli haklı olduğunu kabul ediyor. Mesela onlardan biri İspanya Başbakanı Sanchez. Türkiye’nin duruşunu takdirle karşıladığını bizlere ifade etti. Almanya Başbakanı Olaf Scholz da bu noktada olumlu duruş sergiliyor. O da Türkiye’ye bakışı lehte olanlardan. Biz işimize bakacağız. Bu süreçte Türkiye’nin gerek Almanya’da gerek İngiltere’de gerek Fransa’da yakaladığı şanslar var. Biz bu şanslarımızı da güçlü durarak denemeye devam edeceğiz. Bizler uzun zamandan beri, yaklaşan tehlikeyi işaret ediyorduk. Özellikle Avrupa’da yükselen ırkçılığın bir tehlike olduğunu, buna imkan verilmemesi gerektiğini muhataplarımıza anlattık.
Sokaklarını, meydanlarını insanların kutsallarına hakarete, yabancı karşıtlığına açan, onların sırtlarını işlerine geldiği için sıvazlayan ülkeler, şimdi görmezden geldikleri gerçekle yüzleşti. Sık sık söylediğimiz bumerang etkisi işte tam olarak budur. Avrupa’nın “zararın neresinden dönersek kardır” anlayışıyla hareket etmesi ve gerçekçi tedbirleri hayata geçirmesi elzemdir. Yoksa bu ateş herkesi yakacak boyuta ulaşır. Terör konusunda da benzer bir tehlike söz konusudur. Testi kırılmadan Avrupa’ya çağrımızı tekrarlıyorum. Gelin terörün her türlüsü ile ayrım gözetmeksizin mücadele edelim. Gelin terör belasını birlikte gündemimizden nihai biçimde çıkartalım.
Bildiride, G7 liderlerinin, tarihin kritik bir döneminde uluslararası toplumun birbirleriyle bağlantılı birden fazla krizle karşı karşıya olduğu bir dönemde küresel güçlüklerle başa çıkmak için kararlılıklarını İtalya’daki bu zirvede teyit ettikleri belirtildi.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Ukrayna’ya verilen kesin desteğin teyit edildiği belirtilen bildiride, “Ukrayna’ya askeri, bütçe, insani ve yeniden yapılanma desteği sağlamaya devam etmekte kararlıyız. Ukrayna’nın acil kısa vadeli finansman ihtiyaçlarını karşılamasına yardımcı olmaya ve uzun vadeli toparlanma ve yeniden yapılanma önceliklerini desteklemeye güçlü bir şekilde bağlıyız.” ifadesi kullanıldı.
“Rusya, yasa dışı saldırganlık savaşını sona erdirmeli ve Ukrayna’ya verdiği zararı ödemelidir.” denilen bildiride, Dünya Bankası’na göre Ukrayna’nın zararının 486 milyar doları aştığı bilgisi verildi.
Bildiride, şunlar ifade edildi:
“Dondurulmuş Rus varlıklarının olağanüstü gelirlerinden yararlanarak yaklaşık 50 milyar dolar tutarında bir kaynak ayırmaya karar verdik. Bu, (Rusya Devlet Başkanı Vladimir) Putin’e açık bir mesajdır. Rusya’ya karşı Ukrayna’nın mevcut ve gelecekteki ihtiyaçlarını desteklemek amacıyla G7, Ukrayna’ya yıl sonuna kadar 50 milyar dolar ek mali finansman sağlamak amacıyla Ukrayna için Olağanüstü Gelir Hızlandırma Kredileri başlatacaktır.”
Rusya’nın Ukrayna savaşı bağlamında nükleer silah kullanmasının da kabul edilemez olduğu belirtilen bildiride, “Rusya’nın sorumsuz ve tehdit edici nükleer söylemini ve Belarus’ta nükleer silah konuşlandırma duyurusu da dahil olmak üzere stratejik gözdağı verme tavrını en güçlü şekilde kınıyoruz. Ukrayna halkına karşı işledikleri vahşetten sorumlu olanları uluslararası hukuka uygun şekilde sorumlu tutmaya kararlıyız.” ifadesine yer verildi.
G7 liderleri, Ukrayna’nın Karadeniz üzerinden tahıl, gıda maddeleri, gübre gibi malzemelerinin engelsiz taşınmasını talep etti.
BİDEN’İN AÇIKLADIĞI GAZZE’DE ATEŞKES ÖNERİSİNE DESTEK
Bildiride, İsrail’e verilen destek de yinelenerek, “İsrail, meşru müdafaa hakkını kullanırken her durumda uluslararası insancıl hukuk da dahil olmak üzere uluslararası hukuka uygun davranmalı.” değerlendirmesinde bulunuldu.
“Tüm sivil can kayıplarını eşit şekilde kınıyoruz ve özellikle kadın ve çocuklar olmak üzere kabul edilemez sayıdaki sivil can kaybını büyük bir endişeyle karşılıyoruz.” ifadesinin kullanıldığı bildiride, tüm taraflara sivillerin korunması için somut adımlar atma çağrısı yapıldı.
Bildiride, ilk olarak ABD Başkanı Joe Biden’ın açıkladığı Gazze’de ateşkes önerisine destek verildiği vurgulandı.
Hamas’a, bu teklifi kabul etme, Hamas üzerinde etkisi olan ülkelere de anlaşmanın kabulü için baskı yapma çağrısında bulunuldu.
G7 ülkeleri, tüm tarafları başta kadın ve çocuklar için gönderilenler olmak üzere tüm insani yardımların girişi için engelleri kaldırmaya çağırırken, Usdud (Aşdod) limanı ve Refah Sınır Kapısı’nın da uluslararası insancıl hukuka uygun olarak açılması gerektiğine dikkati çekti.
Bildiride, tüm kara sınır kapıları, deniz dağıtım yolları ve Gazze içindeki insani yardım erişiminin tam, hızlı, güvenli ve engelsiz bir şekilde sağlanmasının öncelik olduğuna işaret edildi.
“FİLİSTİN DEVLETİNİN TANINMASI, SİYASİ SÜRECİN ÖNEMLİ BİR BİLEŞENİ”
Tüm Birleşmiş Milletler (BM) kurumlarının yardım dağıtım görevlerini yerine getirebilmesinin kritik öneme sahip olduğu vurgulanan bildiride, “Refah’ta devam eden kara operasyonlarının sivil nüfus üzerindeki sonuçlarından ve siviller için daha da kötü sonuçlar doğuracak tam ölçekli bir askeri saldırı olasılığından derin endişe duyuyoruz. İsrail’i böyle bir saldırıdan kaçınmaya çağırıyoruz.” ifadesi yer aldı.
Yeni Filistin hükümetinin kurulmasından duyulan memnuniyetin ifade edildiği bildiride, Filistin yönetimine desteğin süreceği belirtildi.
Filistin yönetimini zayıflatmaya yönelik tüm eylemlerin durması gerektiğinin altı çizilen bildiride, bunlara örnek olarak İsrail’in Filistin’e ait bazı gelirlere el koyması gösterildi.
Bildiride, Batı Şeria’nın ekonomik istikrarının bölge güvenliği için önemli olduğuna işaret edildi. Bu kapsamda İsrail’e, bankacılık konularında gerekli hizmetleri sağlama, ticaretin devamını sağlayacak adımlar atma, el konulan gelirleri Filistin yönetimine aktarma, bölgenin ekonomik durumunu daha kötüye götüren uygulamaları kaldırma ve hafifletme çağrısı yapıldı.
İki devletli çözüme olan bağlılığın da vurgulandığı bildiride, “Uygun zamanda bir Filistin devletinin tanınması da dahil olmak üzere karşılıklı tanımanın bu siyasi sürecin önemli bir bileşeni olacağını belirtiyoruz.” denildi.
Tüm taraflara iki devletli çözümü baltalayacak eylemlerden kaçınma çağrısı yapılan bildiride, “Tüm taraflar, İsrail’in yasa dışı Yahudi yerleşim yerlerini genişletmesi ve bunları yasallaştırılması dahil olmak üzere iki devletli çözüm olasılığını baltalayan tek taraflı eylemlerden kaçınmalıdır. Batı Şeria’daki güvenliği ve istikrarı baltalayan ve kalıcı bir barış olasılığını tehdit eden Filistinlilere karşı işlenen aşırılık yanlısı Yahudi yerleşimci şiddetindeki artışı kınıyoruz.” ifadesi kullanıldı.
“HUSİ SALDIRILARI, YEMEN’DE BARIŞA YÖNELİK BM YOL HARİTASINI TEHLİKEYE ATMA RİSKİ TAŞIYOR”
İran’ın 13-14 Nisan’da İsrail’e gerçekleştirdiği saldırı kınanırken, Aden Körfezi ve Kızıldeniz’deki ticaret gemilerine yönelik saldırıların sona ermesi gerektiği bildirildi.
Yemen’deki Husilere, alıkoydukları denizcileri salıverme çağrısı yapılan bildiride, şu değerlendirmede bulunuldu:
“Deniz güvenliği ve seyrüsefer hakkı, tüm dünyadaki limanlar ve halklar için malların özgürce hareket etmesi için kritik öneme sahiptir. Bunlara, Yemen halkının yarısı için gönderilen hayat kurtaran insani yardım malzemeleri de dahildir. Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları, bölgeyi istikrarsızlaştırma, seyrüsefer özgürlüğü ve ticari akışı durdurma ve Yemen’de barışa yönelik BM yol haritasını tehlikeye atma riski taşıyor.”
Bildiride, “İran, istikrarsızlaştırıcı eylemlerine son vermeli. Nükleer silah geliştirmemesi ve almaması yönündeki kararlılığımızı yineliyoruz.” denilerek, İran, nükleer alanda attığı adımları durdurup geri dönmeye çağırıldı.
G7 ülkeleri, İran’a, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Rusya’ya destek vermeme uyarısında da bulundu.
G7 ÜLKELERİ, SAHEL BÖLGESİNDE ANAYASAL DÜZENE GEÇME SÜREÇLERİNE YARDIM ETMEYE HAZIR
Bildiride, Afrika’nın Sahel bölgesindeki güvenlik, terörizm, çatışmalar ve yerinden edilmelerin endişe verici olmayı sürdürdüğü belirtildi.
Sahel bölgesi ülkelerine anayasal düzene geçme sürecini hızlandırma çağrısı yapılan bildiride, bu konuda G7 ülkelerinin yardım etmeye hazır olduğu vurgulandı.
Sudan’daki insani durumun da her geçen gün kötüye gittiğine işaret edilen bildiride, “Tüm dış aktörleri bu ateşi körükleyecek eylemlerden kaçınmaya, Sudanlı aktörleri ise ulusal diyaloğa katılmaya çağırıyoruz.” ifadesi kullanıldı.
HİNT-PASİFİK’TEKİ DURUM
“Çin’in, Rusya’ya verdiği destekten dolayı derin endişemizi dile getiriyoruz.” denilen bildiride, G7’nin Çin’e zarar vermeye ya da ekonomik gelişimini engellemeye çalışmadığı belirtildi.
Sonuç bildirisinde, “Çin’i, özellikle kritik mineraller üzerinde küresel tedarik zincirinde önemli kesintilere yol açabilecek ihracat kontrol önlemleri almaktan kaçınmaya çağırıyoruz. Çin’i siber alanlarda da sorumlu davranmaya davet ediyoruz.” ifadesi kullanıldı.
BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ederek Kuzey Kore’ye nükleer veya balistik füzelerle ilgili bir teknoloji transfer edilmesi ihtimalinden derin endişe duyulduğu belirtilerek, Kuzey Kore’ye, tüm kitle imha silahlarının ve balistik füzelerinin tamamen, doğrulanabilir ve geri döndürülemez şekilde imha edilmesi çağrısı yinelendi.
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ, TEMİZ ENERJİ VE SİBER GÜVENLİK
Biyolojik çeşitliliğin azalması, kirlilik ve iklim değişikliği konusunda çabaların süreceği ifade edilen bildiride, küresel ısınmayı 1,5 derecede tutma sözüne bağlılık yinelendi.
Sıfır emisyon hedefine 2050’de ulaşmak için başta büyük ekonomiler olmak üzere herkesin birlikte hareket etmesinin öneminin vurgulandığı bildiride, “Herkes için uygun fiyatlı temiz enerjiyi güvence altına almak için küresel ve bölgesel çabaları ilerleteceğiz ve farklı ulusal yollara saygı duyacağız.” ifadesine yer verildi.
Bildiride, şunlar kaydedildi:
“İklim hedeflerimize ulaşmak ve tüm ülkelerin temiz enerji geçişinin faydalarını elde etmesine yardımcı olmak için ortaklarımızla birlikte yeni, kesintisiz kömür enerjisine verilen desteği sonlandırmak, yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarına yatırımları hızlandırmak ve güvenli, çeşitli, sorumlu temiz enerji tedarik zincirleri kurmak için çalışacağız.”
Kötü niyetli siber saldırganları eylemlerinden sorumlu tutma ve stratejik tehditlere karşı koyma konusunda kararlılıktan da söz edilen bildiride, G7 ülkelerinin ilgili kurumları arasındaki koordinasyonu artırma çabalarının yoğunlaşacağı bilgisi verildi.
Saldırgan siber faaliyetlere karşı G7 ülkelerinin, siber alanda sorumlu devlet davranışını teşvik etme, özel sektör de dahil siber güvenliği iyileştirme, hasmane tutumlar ile siber suçları caydırıp bunlara anında yanıt verme, kullanılan altyapıyı bozacak araçlar geliştirme yöntemlerini benimsediği belirtildi.
TERÖR, GÖÇ, YAPAY ZEKA VE KÜRESEL EKONOMİ
Bildiride, terör ve şiddet her türlü formuyla kınandı. Terörün finansmanıyla, terör propagandasıyla ve terörist içeriklerin yayılmasıyla mücadele etmede kararlılık mesajı verildi.
Göçü küresel bir olgu olarak ele alma, zorluklarıyla mücadele etme ve uluslararası hukuka uygun, bütünleşik, kapsamlı ve dengeli bir yaklaşımla küresel olarak getirdiği fırsatları yakalama konusundaki ortak taahhüt teyit edilirken, kapsayıcı çözüm geliştirilmesi konusunda çalışılacağı belirtildi.
Küresel ekonominin dayanıklılık gösterdiği vurgulanan bildiride, “Ancak jeopolitik gerginliklerden, enerji fiyatlarındaki değişkenlikten ve tedarik zincirlerinin düzgün işleyişindeki daha fazla kesintiden kaynaklanan risklere maruz kalmaya devam ediyor. Ayrıca mevcut G7 döviz kuru taahhütlerimizi yeniden teyit ediyoruz.” ifadesi kullanıldı.
Bildiride, yapay zeka konusunda şu bilgiler verildi:
“Yapay zeka, toplumlarımızda ilerleme ve gelişmeyi teşvik etmede önemli bir rol oynayabilir. Güvenli, emniyetli ve güvenilir yapay zekayı teşvik edeceğiz. Ortak demokratik değerlerimiz ve insan haklarına saygımız doğrultusunda, ekonomik büyümeyi ve sürdürülebilir kalkınmayı destekleyen, faydaları en üst düzeye çıkaran ve riskleri yöneten, kapsayıcı, insan merkezli bir dijital dönüşümü sürdüreceğiz.”

Konuya ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma tamamlandı. Hazırlanan iddianamede 8 kişi ‘müşteki’ sıfatıyla; Oğuzhan Uğur, Kaan Kayacan ve Ercan Özdemir ise ‘şüpheli’ sıfatıyla yer aldı.
ARAMA KURTARMA FAALİYETLERİNİN AKSADIĞI PAYLAŞIMLAR YAPILDI
Hazırlanan iddianamede, 6 Şubat 2023’de meydana gelen 2 büyük deprem sonrasında ‘BaBaLa TV’ adlı sosyal medya hesabından 7 Şubat günü ‘Acil – Kahramanmaraş Türkoğlu Nurdağı’nda Kumçatı köyünde baraj patlamış ve su basıyormuş, sadece yetkililer için iletişim’ ve ‘Hatay Antakya Yarseli barajı çatlamış Allah aşkına buraya ekip yollansın çok yağmur yağıyor’ şeklinde paylaşımların yapıldığı, paylaşımlar sonrası konuyla ilgili medyada böyle bir durumun yaşanmadığına ilişkin haberlerin yapıldığı ve söz konusu iddialar nedeniyle deprem bölgesinde arama kurtarma faaliyetlerinin aksadığına ve halk arasında korku ile paniğe yol açtığına ilişkin paylaşımların yapıldığı anlatıldı.

İFADESİ ORTAYA ÇIKTI
Şüpheli Oğuzhan Uğur’un ifadesine yer verilen iddianamede, şüpheli Uğur’un söz konusu hesaptan paylaşımları kendi ekibinin yaptığını belirttiği ve ‘’Deprem sonrası BaBaLa TV’de çalışan ekibimizin yanına gönüllü kişiler geldiler. Gönüllü kişilere çalışmaları için yer sağladık. Tweet atma bölümünün koordinasyonunda belirli bir kişi yoktu. Biz ekiple çalışmadan önce teyidi alınmayan hiçbir paylaşımı Twitter’dan paylaşmamaları konusunda uyardık. Telefon görüşmesi yapma yetkisine sahip 30-35 kişilik ekip, almış oldukları haberleri tweet atmakla yetkili olan yaklaşık 15 kişilik ekibimize aktarıyorlardı. Paylaşımların ardından böyle bir infial bilgisi bize geldikten sonra yaptığımız kontrollerden sonra yapılan paylaşımların ses kaydı ve teyidine ulaşıldı. Bu şahıs, telefon konuşma ekibinde bulunan şüpheli Ercan Özdemir’dir. Özdemir, Kültür Bakanlığı’nda çalıştığını söyleyen bir kadınla görüşüyor, kadının Bakanlıkta çalıştığına ilişkin bilgiler edinilmiş, bu teyitten sonra Yarseli Barajı’na ilişkin tweet atılmış. Hatırladığım kadarıyla tweeti atan şüpheli Özdemir’dir. Nurdağı’na ilişkin tweeti kim attı bilmiyorum. Atılan tweetler 7 Şubat tarihinde olmasına rağmen halkın galeyana getirilmesi ve kaçış görüntülerinin 11 Şubat tarihine ait olması bizim bir infiale sebep olma amacına sahip olmadığımızın göstergesidir. Hesaptan yapılan 3 paylaşımı ben yapmadım. Günlerce uykusuz kalan ve yardım etme amacı taşıyan ekip var. Bölge için milyonlarca lira para toplanmasına destek olduk. Tek amacımız depremde mağdur olan bölge halkına yardım etmek’’ dediği kaydedildi.
‘BENİM TWEET ATMA YETKİM YOK’
Şüphelilerden Ercan Özdemir’in ifadesinde ise, ‘’Ben bayanla telefonda görüştükten sonra bana ilettiği bilgileri teyit ekibine ilettim. Bundan sonraki aşamada teyit ekibi ve tweet atan ekibin ne yaptığını bilmiyorum ancak ben kesinlikle tweet atmadım. Oğuzhan Uğur ifadesinde benim tweet attığımı söylemiş ise de bu doğru değildir çünkü benim tweet atma yetkim yoktur. Suçlamaları kabul etmiyorum’’ ifadelerine yer verildi.
KAMU BARIŞINI BOZMAYA ELVERİŞLİ PAYLAŞIMLAR YAPILDIĞI BELİRTİLDİ
Hazırlanan iddianamede, BaBaLa TV adlı sosyal medya hesabından kamu barışını bozmaya elverişli şekilde, gerçeğe aykırı olarak paylaşımların yapıldığı, sosyal medya hesabının kullanıcısının Oğuzhan Uğur olduğu, şüpheli Uğur’un ifadesinden bir süre sonra avukatı aracılığıyla sunduğu dilekçesinde tweetlerin şüpheli Kaan Kayacan tarafından paylaşıldığını belirttiği, şüpheli Kayacan’ın ise bu hususu hatırlamadığını söylediği kaydedildi.
HAPİS TALEBİ
İddianamede şüpheliler Oğuzhan Uğur, Kaan Kayacan ve Ercan Özdemir’in ayrı ayrı ‘basın ve yayın yoluyla halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ suçundan 1 yıl 6 aydan 4 yıl 6 aya kadar hapis cezasına çarptırılması talep edildi. Şüphelilerin yargılanmasına önümüzdeki günlerde İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlanacak.
]]>Konsey, Ticaret Bakanlığı, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) destekleriyle, Reklamverenler Derneği (RVD), Reklamcılar Derneği (RD), Televizyon İzleme Araştırmaları Anonim Şirketi (TİAK), Radyo Dinleme Hizmetleri Organizasyon Tanıtım ve Yayıncılık Anonim Şirketi (RİAK) katılımıyla ve aday üye olarak Reklam ve Pazarlama İletişimi Derneği (REPİD) beraberliğinde, İstanbul’da düzenlenen basın toplantısında bir araya geldi.

Reklamverenler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Pura, RTÜK Başkan Yardımcısı Deniz Güler, Ticaret Bakanlığı Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürü Avni Dilber’in açılış konuşmalarıyla gerçekleştirilen törende Konsey kuruluş tutanağı imzalandı.
Medya Ölçüm Konseyi, medya ölçüm araştırmalarının geçerli, güvenilir ve etkili olması amacıyla süreçlerin ve etik ilkelerin belirlenmesine, şeffaf ve tutarlı metodolojiler sağlamaya odaklanarak, sektör genelindeki performans verilerinin standartlaştırılmasına, ölçülmesine ve analiz edilmesine katkıda bulunacak. Konsey, şeffaflığı ve hesap verebilirliği sağlamak adına, standart ölçüm ve değerlendirme metodolojilerini oluşturmayı ve sürdürmeyi amaçlayacak.
Konsey bünyesinde ölçümlerin, geliştirilen standartlara ve ilkelere uygun olarak yapılması amacıyla bir denetim sistemi de oluşturulacak. Denetim aşamalarına ilişkin, sektörde ortak kullanılacak ölçüm standartlarının belirlenmesi ve denetçi seçiminin yapılması, konsey tarafından gerçekleştirilecek. Şeffaflık konusunu öncelikli gündem maddesi olarak belirleyen konsey ayrıca; Türkiye’de mecra ölçümü yapan kurumların sayısının artması için çalışmayı, kurulacak yeni şirket veya meslek örgütlerinin önünü açmayı ve ölçüm sistemine dahil olmaları için teşvik etmeyi hedefliyor. Ölçüm sistemine yönelik olarak gerekirse yasal düzenlemeler için yetkili merciler nezdinde yeni mevzuat düzenlemeleri teklif edilmesi ve elde edilen verilerin güvenliği için farkındalık oluşturulması amaçlanıyor. Öte yandan, uluslararası kurum ve kuruluşlara üye olunması, bu kurumlarla iş birliği yapılması, araştırmaların ve metodolojilerin dünya standartlarına ulaşması konusunda da çalışmalar gerçekleştirecek.
Konseyin kuruluşuna dair gerçekleşen imza töreninde konuşan RTÜK Başkan Yardımcısı Deniz Güler şunları söyledi: “Radyo ve televizyon yayıncılığını düzenleyen ve denetleyen kamu otoritesi olarak sahip olunan saygınlık, güvenilirlik ve şeffaflığı sürekli kılmak, yeni iletişim teknolojilerini sektöre kazandırmak misyonu ile “Yayın Hizmetlerinin İzlenme ve Dinlenme Oranı Ölçümlerinin Yapılmasına ve Denetlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” 2012 yılında yürürlüğe girmiştir. RTÜK olarak ölçüm faaliyetlerinin, kamusal sorumluluk anlayışı kapsamında, geçerlilik, güvenilirlik, tutarlılık, tarafsızlık, veri gizliliği, güncellik, şeffaflık ve hesap verilebilirlik esaslarına göre gerçekleştirilmesi üzerinde hassasiyetle durmaktayız. Ülkemizdeki medya izleme ve araştırma metotlarında standart oluşturmak, yapılan araştırmaları ve ölçümleri geliştirmek, güncel hale getirmek ve sektör ihtiyaçlarına göre yeni yöntemler önermek üzere kurulan Medya Ölçüm Konseyi’nin sektöre büyük katkı sağlayacağı inancındayız.”
Avni Dilber: “Medya Ölçüm Konseyi ile de ülke ekonomisine pozitif katkı sağlanacağını düşünüyoruz”
Törende Medya Ölçüm Konseyinin kurulmasının sektör için oluşturacağı faydaya değinen Ticaret Bakanlığı Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürü Avni Dilber, “2020 ve 2021 yıllarında gerçekleştirilen Reklam Konseylerinde alınan kararlar doğrultusunda dijital mecraları da kapsayacak şekilde medya ölçümlemelerinin tek çatı altında yapılmasına yönelik çalışmaların geldiği noktanın, tüketicilerimiz ve reklam sektörü için mutluluk verici olduğu kanaatindeyim. Bakanlığımızca yürütülen çalışmalarla tüketicilerimizin doğru ve dürüst reklamlar ile karşılaşmaları sağlanırken aynı zamanda ülkemizde medya ölçümleri yapan kurumların sayısının artması için çalışan ve kurulacak yeni şirket veya meslek örgütlerinin önünü açan, araştırmaları ile dünya standartlarına ulaşması amacıyla çalışmalar yapan, ölçüm ve araştırma verilerinin sektör lehine etkili bir şekilde kullanılabilmesi için sektöre yönelik eğitim çalışmaları yürüten konsey ile de ülke ekonomisine pozitif katkı sağlanacağını düşünüyoruz. Görevimiz sektörün doğru reklamcılık konusunda bilgilenmesidir” diye konuştu.
Ahmet Pura: “Sektörümüz adına bugün tarihi bir adım atıldı”
Reklamverenler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Pura, “2011 yılında 2. Reklam Sempozyumu’nun açılışında bahsettiğim 3 sektörel hayalimizden biri ve en önemlisi olan, tüm mecra ölçümlerinin tek çatı altında birleştirilmesi adına, bugün tarihi bir adım atıldı. Temel amacı, sektörün tüm tarafları için daha hesap verilebilir, şeffaf ve doğru medya ölçümü sağlamak olarak özetleyebileceğimiz Medya Ölçüm Konseyi’nin kuruluşu ile, bu hayalimizin gerçekleşmesi için artık tüm şartların konsensus içinde oluştuğunu söyleyebiliriz. Ayrıca teknolojik altyapı konusunda da üst düzey yeterliliğimiz var, TV ve radyo ölçümleri yolumuza ışık tutacak” dedi.
Ahmet Pura sözlerine şöyle devam etti: “Medya Ölçüm Konseyi’nin çalışmaya başlaması ile, en hızlı ilerleme kaydeden ülkelerden biri Türkiye olmalıdır. Medya Ölçüm Konseyi ile nevi şahsına münhasır bir Türkiye projesini hep birlikte hayata geçirmekten dolayı büyük mutluluk duyuyoruz. 2023 yılında 140 Milyar TL olarak ölçülen medya ve reklam yatırımları, 2024 yılında da 250 Milyar TL‘yi aşması tahmin ediliyor. Oluşturulan bu yapı ile umarız ki çok daha yukarı seviyelere gelecektir. Bu yatırımların yaklaşık yüzde 70’ini dijital reklamlar oluşturuyor.”
Medya Ölçüm Konseyi Başkanlığını Ahmet Pura üstlenirken, Başkan Yardımcılığını ilk yıl için RİAK A.Ş. Başkanı İlhan Uzundurukan, 2. yıl için TİAK A.Ş. Genel Müdürü Dursun Güleryüz üstlenecek. Yönetim Kurulu asil temsilcileri ise Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Daire Başkanı Erdem Biçer, RTÜK Başkan Yardımcısı Deniz Güler ve Reklamcılar Derneği Başkanı Burcu Özdemir’den oluşuyor.
Tüm bunlar, dünya üzerindeki uluslararası ticaret rotalarının önemini her gün artırıyor.
Çin’in Kuzey, Orta ve Güney Koridoru…
Türkiye’nin önemli rol oynadığı Zengezur Hattı, Irak’la beraber gerçekleştirilmesi amaçlanan Kalkınma Yolu Projesi ve Batı’nın alternatif planları…
Ülkeler ulusal çıkarlarına bağlı olarak hamlelerini özenle yaparken, projelerin önemlerini ve olası tehditleri dikkatle incelemek gerekiyor.

Çin’in Kuzey, Orta ve Güney Koridorları Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında oluşturduğu büyük ölçekli uluslararası ticaret ve altyapı projelerinin bir parçası olarak kabul edilebilir. Bu koridorlar, Çin’in Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ticaret yollarını genişletmeyi ve modernleştirmeyi amaçlayan kara ve deniz yollarını içeriyor. Çin’in kuzeyinden başlayan Kuzey Koridoru, Kazakistan, Rusya ve Belarus üzerinden Avrupa’ya ulaşıyor.
Yaklaşık 10 bin kilometrelik ticaret hattı, Trans-Sibirya Demiryolu ve diğer bağlantılı demiryolu ağları ile destekleniyor. Bu koridor, Çin’in batıya açılan en eski ve en uzun kara yolu bağlantılarından biri olarak kabul ediliyor.
Kuzey Koridoru’nun bir başka işlevi ise Rusya ile olan ekonomik ve stratejik işbirliğini güçlendirmesi. Zira Ukrayna Savaşı ile dünya siyasetinde git gide yalnızlaşan Kremlin’in, Çin gibi güçlü bir ortağa ihtiyacı bulunuyor. Keza Pekin yönetiminin de, bilhassa ABD’den gelebilecek askeri tehditlere karşı, Rus Ordusu’nun askeri varlığından faydalanması, iki ülkeyi gün geçtikçe birbirine yaklaştırıyor. Söz konusu koridor ticaret hatlarının en güvenlilerinden biri olarak kabul edilebilir. Nitekim yol boyunca herhangi bir terör tehdidi ve askeri anlamda istikrarsızlık söz konusu değil.

ORTA VE GÜNEY KORİDOR ÇİN İÇİN HAYATİ DEĞERE SAHİP
Orta Koridor ise Çin’in batısından başlayarak Kazakistan, Hazar Denizi, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşıyor. Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu bu koridorun kritik bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Alternatif bir rota olarak, özellikle her ne kadar müttefiklik ilişkisi içinde olsalar da, bu yol Rusya ile yaşanabilecek gerilimlerde stratejik bir öneme sahip. 7 bin kilometrelik koridor, Orta Asya ülkeleri ile Çin arasındaki ekonomik bağları güçlendirmesi yönünden de mühim. Ayrıca transit geçiş sürelerini azaltarak, yeni pazarlara erişimi artırıyor.
En uzun ve güvenliği daha zor olan koridor ise kuşkusuz Güney Koridoru. Uzunluğu 20 bin kilometreye ulaşıyor ve bir ürünün taşınma süresi 1.5-2 aylık bir süreç alıyor. Güney Koridoru, Çin’in güneybatısından başlıyor.
Sırasıyla Myanmar, Bangladeş, Hindistan, Pakistan, İran ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşıyor. Hint Okyanusu’na ve Orta Doğu’ya doğrudan erişim sağlayan hat, enerji ve ticaret yollarının çeşitlendirilmesini sağlıyor.
Deniz ticaret yollarındaki tıkanıklıkları ve riskleri azaltmayı amaçlayan koridorla Güney Asya ve Orta Doğu pazarlarına daha kolay erişim sağlanması da hedefleniyor. Çin, bu projeler için büyük maliyetler üstlenmiş olup, uzun vadede bu yatırımların karşılığını almayı amaçlıyor. En çok ihraç edilen ürünlerse ; Elektronik, makine, tekstil ürünleri, kimyasal ürünler, ilaçlar, otomobiller, araçların yedek parçaları ve çelikle metal ürünleri olarak biliniyor.

ZENGEZUR KORİDORU TÜRK DÜNYASINI BİRLEŞTİREBİLİR
Ticaret rotalarından bir diğer önemli hat ise Zengezur Koridoru. Proje, Güney Kafkasya’da Azerbaycan’ın batı bölgelerini Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’ne ve dolayısıyla Türkiye’ye bağlamayı amaçlayan bir ulaşım ve lojistik çalışmasını içeriyor.
Bu koridor, Zengezur bölgesinden geçerek Azerbaycan ile Nahçıvan’ı kara yoluyla birleştirmeyi hedefliyor. Ermenistan’ın güneydoğusundaki Zengezur bölgesinden geçen hat, Azerbaycan’ı Nahçıvan’a bağlayan en kısa yol biliniyor.
Türkiye, Azerbaycan ve Nahçıvan arasında doğrudan bir ticaret ve ulaşım hattı oluşturması planlanan koridorun, bölgenin ekonomik kalkınmaya katkı yapması bekleniyor. Bu durum kuşkusuz birçok alanda ortaklığı bulunan Ankara ve Bakü’nün bölgesel etkisini artırabilir.. Ayrıca Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya ile bağlantısını güçlendirir ki; jeopolitik anlamda bu oldukça önemli bir girişim olacaktır. Nitekim Cumhuriyet tarihinden bu yana ilk kez Türk Devletleriyle fiziksel bağlantının sağlanması da; Türk-Azerbaycan ittifakının genişlemesine yol açabilir.
Zengezur Koridoru’nun güvenliği, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesine bağlı olarak görülebilir. Bu kapsamda, uluslararası izolasyondan kurtulmak isteyen Erivan yönetiminin yüzünü NATO’ya dönmesi;
Azerbaycan’la yeni bir çatışma istemediğini sık sık tekrarlaması oldukça önemli. Bu anlamda taraflar arasında bölgede barış ve istikrarın korunması için diplomatik çabalar sürdürülüyor. Tahran yönetimiyse bu anlaşmanın sağlanmasını İran’ın bölgesel etkisini düşürebileceği kaygısıyla durdurmak istiyor.

KALKINMA YOLU PROJESİ ANKARA-BAĞDAT HATTINI GÜÇLENDİRECEK
Irak’ın yeniden inşası ve bölgesel istikrar için önemli olan bir diğer çalışma ise kuşkusuz Kalkınma Yolu Projesidir. Türkiye ve Irak arasında geliştirilen büyük ticaret girişimi, Irak’ın Basra limanından başlayarak Türkiye’nin güneydoğusuna ve oradan da Avrupa’ya uzanan bir demiryolu ve otoyol ağı oluşturmayı hedefliyor. Bu proje, ekonomik kalkınma, bölgesel entegrasyon ve ticaretin artırılması açısından büyük bir öneme sahip…
Türkiye ve Irak arasındaki ticaret hacmini artıracak projeyle birlikte, bölgede ortak güvenlik operasyonlarının artması bekleniyor. Çünkü hattın korunması için başta PKK ve DEAŞ gibi terör örgütlerinin hattan uzak tutulması gerekiyor.
Geçtiğimiz yıllarda petrol boru hatlarına saldırılar yapan teröristlerin, tekrar sabotaj eylemlerine girişeceğini düşünmemek hata olacaktır. Türkiye, bu projeyle Orta Doğu’daki stratejik konumunu güçlendirmeyi hedeflerken; Avrupa’ya olan kara bağlantısını güçlendirerek enerji ve ticaret yollarında kritik bir rol oynamayı amaçlıyor.
Projeyle Irak’tan Türkiye’ye Petrol ve petrol ürünleri, doğalgaz, kimyasal ürünler ve tarım ürünleri ihraç edilmesi planlanırken; Türkiye’den Irak’a tekstil, makine ve teçhizat, elektronik ürünler, gıda ürünleri ve inşaat malzemelerinin ihraç edilmesi bekleniyor..
]]>Kamışlı merkezli, MOSSAD güdümlü bir ofis açan İsrail, 4 bin hektarlık arazi satın aldı. Çiftlik evleri, fabrika ve konutlar ile çok sayıda tarla PKK’lı aracılar tarafından İsrailli şahıslara devredildi. Siyonistlere bulgur fabrikası sahibi Halid Bako, Amar Abdo gibi sözde iş adamları ve örgütün mali kanadında etkin isimlerden Alişar ve Şıh Dilo kod adlı militanların aracılık ettiği öğrenildi.
HEYETLER BÖLGEDE
İsrailli yetkililerin yayılmacı hevesleri açık ettiği korsan arzımevut haritasında yer verilen Suriye’nin doğu ve kuzey bölgesine Tel Aviv’den sivil heyetler gelerek alan taraması yapıyor. Gazetemizin elde ettiği bilgiye göre, İsrailli şahıslar Fırat boyu ve Süleyman Şah Türbesi’nin yer aldığı Set Tişrin, Çelebiye, Ayn İsa bölgeleri ile Karakozak çevresi ile de özel olarak ilgileniyor. İsrailli eksperler arasında Irak’tan göçen Yahudiler de bulunuyor. Yahudilerin istediği arazilere satmak istemeyenler tehdit edilerek ev, arazi ve fabrikaları zorla ellerinden alınıyor. Satışların Şam kayıtlarına geçmesi için de özel özen gösteriliyor.
“FİLİSTİN’DEN BETER OLACAK”
Sahada konuştuğumuz Kürt vatandaşlar, İsrail’in Filistin işgal döneminde uyguladığı yöntemleri birebir Suriye’de de tatbik ettiğini söyledi. Bölgenin önemli araştırmacılarından Mirza Rakan “İsrail için Kürtler, Filistinlilerden daha kıymetli bir millet değil. Hatta Araplar ve İsrailliler Hazreti İsmail ve İshak’tan amca çocukları hukukları var. Bu kan dökme üzerine kurulmuş işgal rejiminin açık emellerini görmeyen Kürtler var. Hem Irak hem de Suriye’de bu kanlı projeye payandalık eden kişiler ve yapılar Kürtlere tarihin en trajik sonunu hazırlıyor. Siyonistler hedeflerine ulaştığında Irak ve Suriye’de Müslüman tek bir Türk kalmayacak. Sonumuz Filistin’den daha beter olur” dedi.
SİYONİST REJİM, TÜRKİYE’NİN BAŞINI AĞRITACAK HER YARAYI KAŞIYOR
Siyonist yayılmacılık ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihî uyarısı ile bölgede yaşanan son gelişmeleri gazetemize değerlendiren uzmanlardan ciddi bir uyarı geldi. Öncelikle Batı ittifakının gözle görülür kuşatma çabasına dikkati çeken uluslararası ilişkiler uzmanı Tuğrul Çamaş “Adalar Denizi’nde Yunanistan, yine Yunanistan-Dedeağaç ve Romanya hattında doğrudan, Suriye’nin Doğu ve Kuzey ile birlikte Irak Kuzey aksında PKK-YPG, DEAŞ gibi taşeron güçlerle verilen mesajlar çok net. Batılı koalisyon daha stratejik kullanabilmek adına Irak ve Suriye’de devletimsi bir yapıya ihtiyaç duyuyor. Bir başka deyişle Türkiye kuşatmasında savaştıracak vesayet aparatları ihdas ettiler” dedi.
LÜBNAN’A GİRME HAZIRLIĞI
Çamaş şöyle devam etti:
Uzun vadede ne gerçekten bir devlet olacak ne de bölgede kalıcı niteliğe sahip bir teşkilat elde edemeyecek olsalar da esas gaye ABD önderliğindeki batı kuşatmasına militan ve savaşçı kazandırmak. Bu korsan oluşumla Türkiye ve sınırlarının istikrarsızlaştırmak istendiği çok açık.
Türkiye bu meselelerle meşgul olurken önümüzdeki aylarda İsrail’in Lübnan’a girme hazırlıkları yaptığı biliniyor. İsrail’le dur diyebilecek tek ülke olan Türkiye’yi sözde devletleştirilmiş terör yapıları ile meşgul ederek Lübnan işgal sürecinde çaresiz bırakmaya çalışıyorlar.
“TÜRKİYE DIŞLANACAK”
Türkiye’yi oyalamak isteyenlerin salt askerî planlar yapmadığını kaydeden Dr. Çamaş, Türkiye’nin ana aktör konumda olduğu enerji-ticaret eksenli üç büyük projeye dikkati çekti: İsrail ve müttefik unsurların tarihî niteliğe sahip 100 milyarlarca dolarlık dev projeleri akamete uğratmak için var gücü ile mücadele ediyor. Oldukça stratejik hamlelerle Türkiye merkezli yolları tıkamak istiyorlar. Bu projelerden birisi Türkiye’yi dışlayan Sea-2Sea Projesi… Diğerleri Türkiye merkezli Kalkınma Yolu ve Kuzey-Güney Koridoru… Bütün bu plan ve programlar Zengezur Koridoru ile yakından ilgili çalışmalar.
Şayet başarılı olurlar ise Anadolu ve Trakya Yarımadası’nın tarihten gelen geleneksel ulaşım koridoru olması fonksiyonu da ortadan kaldırılmış olacak. Bizim bu Doğu-Batı savaşında denge siyaseti adına yaptığımız hamleler artık askerî tedbirleri de kapsamak zorunda.
4 YILDIR TOPRAK SATIN ALIYORLAR
Kamışlı kökenli Salih Faleh, sözde işgal yönetiminde yakın akrabalarının olduğunu ve 3-4 yıldır İsraillilere gizlice toprak satışı yapıldığını söyledi. Faled “Bölgeden 800 bini aşkın Kürt onların kalıplarına uymadığı için sürüldü. Buna on binlerce Arap, Türkmen ve Çerkez de eklendi. Burada kalanlar ise uyuşturucu, fuhuş ya da sözde Kürdistan yalanına kurban edilerek cephede öldürtülüyor. Çiftlik evleri ve kıraç topraklara büyük servetler ödeniyor. İsraillilere devrediliyor. Büyük bir felakete sürükleniyoruz. Kürt ve Arap aşiretlerinin liderleri sus payı alıp göz yumuyor” diye konuştu.
TÜRKİYE GOLAN’A YÜRÜMEK ZORUNDA
Suriyeli araştırmacı Dr. Nevvaf Etbibeg, şu an gelinen noktada İsrail işgal güçlerinin önünde durabilecek herhangi bir ordu ya da grup olmadığını ifade etti.
“Kamışlı, Haseke, Halep, Şam, Kerkük, Humus, Erbil ile birlikte Anadolu tehdit altında” diyen Etbibeg, şunları söyledi:
Bölgenin geleceğini Türkiye belirleyecek. Türkiye sınırına ekilen PKK gerçek bir İsrail mayınıdır. İşgal bölgeleri Mossad ajanları ile doldu. Türkiye ve Suriyeli binlerce devrimci asker, bir yolunu bulup mutlaka Golan’a yürümek zorunda. Aksi hâlde İsrail tankları ve uçakları Türkiye sınırında ve Suriye topraklarında olacak.
Kamışlı merkezli, MOSSAD güdümlü bir ofis açan İsrail, 4 bin hektarlık arazi satın aldı. Çiftlik evleri, fabrika ve konutlar ile çok sayıda tarla PKK’lı aracılar tarafından İsrailli şahıslara devredildi. Siyonistlere bulgur fabrikası sahibi Halid Bako, Amar Abdo gibi sözde iş adamları ve örgütün mali kanadında etkin isimlerden Alişar ve Şıh Dilo kod adlı militanların aracılık ettiği öğrenildi.
HEYETLER BÖLGEDE
İsrailli yetkililerin yayılmacı hevesleri açık ettiği korsan arzımevut haritasında yer verilen Suriye’nin doğu ve kuzey bölgesine Tel Aviv’den sivil heyetler gelerek alan taraması yapıyor. Gazetemizin elde ettiği bilgiye göre, İsrailli şahıslar Fırat boyu ve Süleyman Şah Türbesi’nin yer aldığı Set Tişrin, Çelebiye, Ayn İsa bölgeleri ile Karakozak çevresi ile de özel olarak ilgileniyor. İsrailli eksperler arasında Irak’tan göçen Yahudiler de bulunuyor. Yahudilerin istediği arazilere satmak istemeyenler tehdit edilerek ev, arazi ve fabrikaları zorla ellerinden alınıyor. Satışların Şam kayıtlarına geçmesi için de özel özen gösteriliyor.
“FİLİSTİN’DEN BETER OLACAK”
Sahada konuştuğumuz Kürt vatandaşlar, İsrail’in Filistin işgal döneminde uyguladığı yöntemleri birebir Suriye’de de tatbik ettiğini söyledi. Bölgenin önemli araştırmacılarından Mirza Rakan “İsrail için Kürtler, Filistinlilerden daha kıymetli bir millet değil. Hatta Araplar ve İsrailliler Hazreti İsmail ve İshak’tan amca çocukları hukukları var. Bu kan dökme üzerine kurulmuş işgal rejiminin açık emellerini görmeyen Kürtler var. Hem Irak hem de Suriye’de bu kanlı projeye payandalık eden kişiler ve yapılar Kürtlere tarihin en trajik sonunu hazırlıyor. Siyonistler hedeflerine ulaştığında Irak ve Suriye’de Müslüman tek bir Türk kalmayacak. Sonumuz Filistin’den daha beter olur” dedi.
SİYONİST REJİM, TÜRKİYE’NİN BAŞINI AĞRITACAK HER YARAYI KAŞIYOR
Siyonist yayılmacılık ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihî uyarısı ile bölgede yaşanan son gelişmeleri gazetemize değerlendiren uzmanlardan ciddi bir uyarı geldi. Öncelikle Batı ittifakının gözle görülür kuşatma çabasına dikkati çeken uluslararası ilişkiler uzmanı Tuğrul Çamaş “Adalar Denizi’nde Yunanistan, yine Yunanistan-Dedeağaç ve Romanya hattında doğrudan, Suriye’nin Doğu ve Kuzey ile birlikte Irak Kuzey aksında PKK-YPG, DEAŞ gibi taşeron güçlerle verilen mesajlar çok net. Batılı koalisyon daha stratejik kullanabilmek adına Irak ve Suriye’de devletimsi bir yapıya ihtiyaç duyuyor. Bir başka deyişle Türkiye kuşatmasında savaştıracak vesayet aparatları ihdas ettiler” dedi.
LÜBNAN’A GİRME HAZIRLIĞI
Çamaş şöyle devam etti:
Uzun vadede ne gerçekten bir devlet olacak ne de bölgede kalıcı niteliğe sahip bir teşkilat elde edemeyecek olsalar da esas gaye ABD önderliğindeki batı kuşatmasına militan ve savaşçı kazandırmak. Bu korsan oluşumla Türkiye ve sınırlarının istikrarsızlaştırmak istendiği çok açık.
Türkiye bu meselelerle meşgul olurken önümüzdeki aylarda İsrail’in Lübnan’a girme hazırlıkları yaptığı biliniyor. İsrail’le dur diyebilecek tek ülke olan Türkiye’yi sözde devletleştirilmiş terör yapıları ile meşgul ederek Lübnan işgal sürecinde çaresiz bırakmaya çalışıyorlar.
“TÜRKİYE DIŞLANACAK”
Türkiye’yi oyalamak isteyenlerin salt askerî planlar yapmadığını kaydeden Dr. Çamaş, Türkiye’nin ana aktör konumda olduğu enerji-ticaret eksenli üç büyük projeye dikkati çekti: İsrail ve müttefik unsurların tarihî niteliğe sahip 100 milyarlarca dolarlık dev projeleri akamete uğratmak için var gücü ile mücadele ediyor. Oldukça stratejik hamlelerle Türkiye merkezli yolları tıkamak istiyorlar. Bu projelerden birisi Türkiye’yi dışlayan Sea-2Sea Projesi… Diğerleri Türkiye merkezli Kalkınma Yolu ve Kuzey-Güney Koridoru… Bütün bu plan ve programlar Zengezur Koridoru ile yakından ilgili çalışmalar.
Şayet başarılı olurlar ise Anadolu ve Trakya Yarımadası’nın tarihten gelen geleneksel ulaşım koridoru olması fonksiyonu da ortadan kaldırılmış olacak. Bizim bu Doğu-Batı savaşında denge siyaseti adına yaptığımız hamleler artık askerî tedbirleri de kapsamak zorunda.
4 YILDIR TOPRAK SATIN ALIYORLAR
Kamışlı kökenli Salih Faleh, sözde işgal yönetiminde yakın akrabalarının olduğunu ve 3-4 yıldır İsraillilere gizlice toprak satışı yapıldığını söyledi. Faled “Bölgeden 800 bini aşkın Kürt onların kalıplarına uymadığı için sürüldü. Buna on binlerce Arap, Türkmen ve Çerkez de eklendi. Burada kalanlar ise uyuşturucu, fuhuş ya da sözde Kürdistan yalanına kurban edilerek cephede öldürtülüyor. Çiftlik evleri ve kıraç topraklara büyük servetler ödeniyor. İsraillilere devrediliyor. Büyük bir felakete sürükleniyoruz. Kürt ve Arap aşiretlerinin liderleri sus payı alıp göz yumuyor” diye konuştu.
TÜRKİYE GOLAN’A YÜRÜMEK ZORUNDA
Suriyeli araştırmacı Dr. Nevvaf Etbibeg, şu an gelinen noktada İsrail işgal güçlerinin önünde durabilecek herhangi bir ordu ya da grup olmadığını ifade etti.
“Kamışlı, Haseke, Halep, Şam, Kerkük, Humus, Erbil ile birlikte Anadolu tehdit altında” diyen Etbibeg, şunları söyledi:
Bölgenin geleceğini Türkiye belirleyecek. Türkiye sınırına ekilen PKK gerçek bir İsrail mayınıdır. İşgal bölgeleri Mossad ajanları ile doldu. Türkiye ve Suriyeli binlerce devrimci asker, bir yolunu bulup mutlaka Golan’a yürümek zorunda. Aksi hâlde İsrail tankları ve uçakları Türkiye sınırında ve Suriye topraklarında olacak.
Kamışlı merkezli, MOSSAD güdümlü bir ofis açan İsrail, 4 bin hektarlık arazi satın aldı. Çiftlik evleri, fabrika ve konutlar ile çok sayıda tarla PKK’lı aracılar tarafından İsrailli şahıslara devredildi. Siyonistlere bulgur fabrikası sahibi Halid Bako, Amar Abdo gibi sözde iş adamları ve örgütün mali kanadında etkin isimlerden Alişar ve Şıh Dilo kod adlı militanların aracılık ettiği öğrenildi.
HEYETLER BÖLGEDE
İsrailli yetkililerin yayılmacı hevesleri açık ettiği korsan arzımevut haritasında yer verilen Suriye’nin doğu ve kuzey bölgesine Tel Aviv’den sivil heyetler gelerek alan taraması yapıyor. Gazetemizin elde ettiği bilgiye göre, İsrailli şahıslar Fırat boyu ve Süleyman Şah Türbesi’nin yer aldığı Set Tişrin, Çelebiye, Ayn İsa bölgeleri ile Karakozak çevresi ile de özel olarak ilgileniyor. İsrailli eksperler arasında Irak’tan göçen Yahudiler de bulunuyor. Yahudilerin istediği arazilere satmak istemeyenler tehdit edilerek ev, arazi ve fabrikaları zorla ellerinden alınıyor. Satışların Şam kayıtlarına geçmesi için de özel özen gösteriliyor.
“FİLİSTİN’DEN BETER OLACAK”
Bölgedeki Kürt vatandaşlar, İsrail’in Filistin işgal döneminde uyguladığı yöntemleri birebir Suriye’de de tatbik ettiğini söyledi. Bölgenin önemli araştırmacılarından Mirza Rakan “İsrail için Kürtler, Filistinlilerden daha kıymetli bir millet değil. Hatta Araplar ve İsrailliler Hazreti İsmail ve İshak’tan amca çocukları hukukları var. Bu kan dökme üzerine kurulmuş işgal rejiminin açık emellerini görmeyen Kürtler var. Hem Irak hem de Suriye’de bu kanlı projeye payandalık eden kişiler ve yapılar Kürtlere tarihin en trajik sonunu hazırlıyor. Siyonistler hedeflerine ulaştığında Irak ve Suriye’de Müslüman tek bir Türk kalmayacak. Sonumuz Filistin’den daha beter olur” dedi.
SİYONİST REJİM, TÜRKİYE’NİN BAŞINI AĞRITACAK HER YARAYI KAŞIYOR
Siyonist yayılmacılık ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihî uyarısı ile bölgede yaşanan son gelişmeleri gazetemize değerlendiren uzmanlardan ciddi bir uyarı geldi. Öncelikle Batı ittifakının gözle görülür kuşatma çabasına dikkati çeken uluslararası ilişkiler uzmanı Tuğrul Çamaş “Adalar Denizi’nde Yunanistan, yine Yunanistan-Dedeağaç ve Romanya hattında doğrudan, Suriye’nin Doğu ve Kuzey ile birlikte Irak Kuzey aksında PKK-YPG, DEAŞ gibi taşeron güçlerle verilen mesajlar çok net. Batılı koalisyon daha stratejik kullanabilmek adına Irak ve Suriye’de devletimsi bir yapıya ihtiyaç duyuyor. Bir başka deyişle Türkiye kuşatmasında savaştıracak vesayet aparatları ihdas ettiler” dedi.
LÜBNAN’A GİRME HAZIRLIĞI
Çamaş şöyle devam etti: Uzun vadede ne gerçekten bir devlet olacak ne de bölgede kalıcı niteliğe sahip bir teşkilat elde edemeyecek olsalar da esas gaye ABD önderliğindeki batı kuşatmasına militan ve savaşçı kazandırmak. Bu korsan oluşumla Türkiye ve sınırlarının istikrarsızlaştırmak istendiği çok açık.
Türkiye bu meselelerle meşgul olurken önümüzdeki aylarda İsrail’in Lübnan’a girme hazırlıkları yaptığı biliniyor. İsrail’le dur diyebilecek tek ülke olan Türkiye’yi sözde devletleştirilmiş terör yapıları ile meşgul ederek Lübnan işgal sürecinde çaresiz bırakmaya çalışıyorlar. 
“TÜRKİYE DIŞLANACAK”
Türkiye’yi oyalamak isteyenlerin salt askerî planlar yapmadığını kaydeden Dr. Çamaş, Türkiye’nin ana aktör konumda olduğu enerji-ticaret eksenli üç büyük projeye dikkati çekti: İsrail ve müttefik unsurların tarihî niteliğe sahip 100 milyarlarca dolarlık dev projeleri akamete uğratmak için var gücü ile mücadele ediyor. Oldukça stratejik hamlelerle Türkiye merkezli yolları tıkamak istiyorlar. Bu projelerden birisi Türkiye’yi dışlayan Sea-2Sea Projesi… Diğerleri Türkiye merkezli Kalkınma Yolu ve Kuzey-Güney Koridoru… Bütün bu plan ve programlar Zengezur Koridoru ile yakından ilgili çalışmalar.
Şayet başarılı olurlar ise Anadolu ve Trakya Yarımadası’nın tarihten gelen geleneksel ulaşım koridoru olması fonksiyonu da ortadan kaldırılmış olacak. Bizim bu Doğu-Batı savaşında denge siyaseti adına yaptığımız hamleler artık askerî tedbirleri de kapsamak zorunda.

TÜRKİYE VE MISIR’DAKİ MAĞDUR VE TANIKLARLA GÖRÜŞÜLDÜ
BM’den yapılan açıklamada, raporun, Türkiye ve Mısır’daki savaş mağdurları ve tanıklarıyla yapılan görüşmeler ışığında hazırlandığı ifade edildi.
İsrail tüm dünyayı kandırmış! 7 Ekim’de müzik festivalinden kaçanların helikopter ileri vurulma anları
İSRAİL’DEN KANIT ERİŞİMİNE ENGEL
Açıklamada, “BM’nin 7 Ekim 2023 tarihinde ve sonrasında meydana gelen olaylara ilişkin ilk derinlemesine araştırması olan Komisyon raporu, Türkiye ve Mısır’a düzenlenen bir misyon sırasında ve mağdurlar ve tanıklarla yapılan görüşmelere, gelişmiş adli tıp analizleriyle doğrulanan binlerce açık kaynak belgesine, yüzlerce başvuruya, uydu görüntülerine ve adli tıp raporlarına dayanmaktadır. İsrail, Komisyon’un soruşturmalarını engellemiş ve Komisyon’un İsrail ve İşgal Altındaki Filistin Topraklarına erişimini engellemiştir” denildi.

‘İSRAİL SALDIRILARI, HAMAS DA ROKET ATMAYI DURDURMALI’
Komisyon Başkanı Navi Pillay, yaptığı açıklamada, şu ifadelere yer verdi:
“Suç işleyen herkesin sorumlu tutulması zorunludur. Her iki tarafın saldırganlığı ve intikamı da dâhil olmak üzere tekrar eden şiddet döngülerini durdurmanın tek yolu uluslararası hukuka sıkı sıkıya bağlı kalınmasını sağlamaktır. İsrail, yüzlerce sivilin hayatına mal olan ve yine yüz binlerce insanı temel hizmetlerden ve insani yardımdan mahrum bırakarak güvenli olmayan yerlere sürgün eden Refah saldırısı da dâhil olmak üzere Gazze’deki askeri operasyonlarını ve saldırılarını derhal durdurmalıdır. Hamas ve Filistinli silahlı gruplar roket saldırılarını derhal durdurmalı ve tüm rehineleri serbest bırakmalıdır. Rehinelerin alınması bir savaş suçu teşkil etmektedir.”

‘ÇOK SAYIDA İNSANLIK SUÇU’
Komisyon raporunda, İsrail’in çok sayıda insanlık suçu işlediği vurgulanarak, “Komisyon, İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonları ve saldırılarıyla ilgili olarak, İsrailli yetkililerin bir savaş yöntemi olarak aç bırakma, cinayet veya kasten öldürme, kasıtlı olarak sivillere ve sivil nesnelere yönelik saldırılar düzenleme, zorla nakletme, cinsel şiddet, işkence ve insanlık dışı veya zalimce muamele, keyfi gözaltı ve kişisel onura hakaret gibi savaş suçlarından sorumlu olduğunu tespit etmiştir.

İsrail, Gazze’nin kuzeyindeki ve diğer yerlerdeki insanlara yüzlerce tahliye emri yayınlamış olsa da Komisyon, bunların zaman zaman yetersiz, belirsiz ve çelişkili olduğunu ve güvenli tahliyeler için yeterli zaman sağlamadığını tespit etmiştir. Ayrıca, tahliye yolları ve güvenli olarak belirlenen alanlar İsrail güçleri tarafından sürekli olarak saldırıya uğramıştır. Komisyon tüm bunların zorla nakil anlamına geldiğini tespit etmiştir” ifadeleri kullanıldı.

‘HAMAS DA SUÇ İŞLEDİ’
Rapor, 7 Ekim’de düzenlenen saldırılarda Hamas’ın da savaş ve insanlık suçu işlediğini belirterek, “Rapor, 7 Ekim’de İsrail’de meydana gelen saldırıyla ilgili olarak, Hamas’ın askeri kanadının ve diğer 6 Filistinli silahlı grubun, sivillere karşı kasten saldırı düzenlemek, cinayet veya kasten öldürme, işkence, insanlık dışı veya zalimce muamele, hasmın mülkünü tahrip etmek veya ele geçirmek, kişisel onura saldırmak ve çocuklar da dahil olmak üzere rehin almak gibi savaş suçlarından sorumlu olduğunu tespit etmiştir. İsrail kasaba ve şehirlerine ayrım gözetmeksizin binlerce mermi atılması ve bunun sonucunda sivillerin ölmesi ve yaralanması da uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukukunun ihlalidir” denildi.



TÜRKİYE VE MISIR’DAKİ MAĞDUR VE TANIKLARLA GÖRÜŞÜLDÜ
BM’den yapılan açıklamada, raporun, Türkiye ve Mısır’daki savaş mağdurları ve tanıklarıyla yapılan görüşmeler ışığında hazırlandığı ifade edildi.

İSRAİL’DEN KANIT ERİŞİMİNE ENGEL
Açıklamada, “BM’nin 7 Ekim 2023 tarihinde ve sonrasında meydana gelen olaylara ilişkin ilk derinlemesine araştırması olan Komisyon raporu, Türkiye ve Mısır’a düzenlenen bir misyon sırasında ve mağdurlar ve tanıklarla yapılan görüşmelere, gelişmiş adli tıp analizleriyle doğrulanan binlerce açık kaynak belgesine, yüzlerce başvuruya, uydu görüntülerine ve adli tıp raporlarına dayanmaktadır. İsrail, Komisyon’un soruşturmalarını engellemiş ve Komisyon’un İsrail ve İşgal Altındaki Filistin Topraklarına erişimini engellemiştir” denildi.

‘İSRAİL SALDIRILARI, HAMAS DA ROKET ATMAYI DURDURMALI’
Komisyon Başkanı Navi Pillay, yaptığı açıklamada, şu ifadelere yer verdi:
“Suç işleyen herkesin sorumlu tutulması zorunludur. Her iki tarafın saldırganlığı ve intikamı da dâhil olmak üzere tekrar eden şiddet döngülerini durdurmanın tek yolu uluslararası hukuka sıkı sıkıya bağlı kalınmasını sağlamaktır. İsrail, yüzlerce sivilin hayatına mal olan ve yine yüz binlerce insanı temel hizmetlerden ve insani yardımdan mahrum bırakarak güvenli olmayan yerlere sürgün eden Refah saldırısı da dâhil olmak üzere Gazze’deki askeri operasyonlarını ve saldırılarını derhal durdurmalıdır. Hamas ve Filistinli silahlı gruplar roket saldırılarını derhal durdurmalı ve tüm rehineleri serbest bırakmalıdır. Rehinelerin alınması bir savaş suçu teşkil etmektedir.”

‘ÇOK SAYIDA İNSANLIK SUÇU’
Komisyon raporunda, İsrail’in çok sayıda insanlık suçu işlediği vurgulanarak, “Komisyon, İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonları ve saldırılarıyla ilgili olarak, İsrailli yetkililerin bir savaş yöntemi olarak aç bırakma, cinayet veya kasten öldürme, kasıtlı olarak sivillere ve sivil nesnelere yönelik saldırılar düzenleme, zorla nakletme, cinsel şiddet, işkence ve insanlık dışı veya zalimce muamele, keyfi gözaltı ve kişisel onura hakaret gibi savaş suçlarından sorumlu olduğunu tespit etmiştir.

İsrail, Gazze’nin kuzeyindeki ve diğer yerlerdeki insanlara yüzlerce tahliye emri yayınlamış olsa da Komisyon, bunların zaman zaman yetersiz, belirsiz ve çelişkili olduğunu ve güvenli tahliyeler için yeterli zaman sağlamadığını tespit etmiştir. Ayrıca, tahliye yolları ve güvenli olarak belirlenen alanlar İsrail güçleri tarafından sürekli olarak saldırıya uğramıştır. Komisyon tüm bunların zorla nakil anlamına geldiğini tespit etmiştir” ifadeleri kullanıldı.

‘HAMAS’DA SUÇ İŞLEDİ’
Rapor, 7 Ekim’de düzenlenen saldırılarda Hamas’ın da savaş ve insanlık suçu işlediğini belirterek, “Rapor, 7 Ekim’de İsrail’de meydana gelen saldırıyla ilgili olarak, Hamas’ın askeri kanadının ve diğer 6 Filistinli silahlı grubun, sivillere karşı kasten saldırı düzenlemek, cinayet veya kasten öldürme, işkence, insanlık dışı veya zalimce muamele, hasmın mülkünü tahrip etmek veya ele geçirmek, kişisel onura saldırmak ve çocuklar da dahil olmak üzere rehin almak gibi savaş suçlarından sorumlu olduğunu tespit etmiştir. İsrail kasaba ve şehirlerine ayrım gözetmeksizin binlerce mermi atılması ve bunun sonucunda sivillerin ölmesi ve yaralanması da uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukukunun ihlalidir” denildi.
“MOSKOVA KENDİNİ BATIYA KAPATMIYOR”
Batılı ülkelerin adil olmayan politikalar yürüttüğünü savunan Lavrov, “Ancak ne yazık ki kolektif Batı’nın özellikle ekonomi, finans, ticaret ve daha pek çok alanda aldığı kararlar BM Şartı’nın temel ilkelerine giderek daha fazla uymamaktadır. BM Güvenlik Konseyi de dahil olmak üzere çok taraflı kurumlar sisteminde reform yapılması, küresel ekonominin pandemi sonrası toparlanması ve BM Genel Kurulu tarafından onaylanan sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılması konularında büyük ölçüde benzer yaklaşımlara sahibiz” şeklinde konuştu.
Batılı ülkelere mesaj veren Lavrov, “Rusya, Çin veya Kuzey Kore ile herhangi bir ittifakın parçası değildir ancak Batılı ülkelerin ‘nükleer kozu oynama’ girişimlerini görüyor ve bunlara karşı çıkıyor. Moskova kendisini Batı’ya karşı kapatmıyor ancak oradakilerin bu davranışlarıyla çatışmanın devam etmesinden başka bir sonuç çıkmayacağını anlamaları gerekiyor” dedi.
LAVROV, FİDAN’LA İKİLİ İLİŞKİLERİ GÖRÜŞTÜ
Oturumdan önce Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan görüşme gerçekleştirdi. Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, bakanların iki ülke arasındaki siyasi, ticari ve ekonomik iş birliğini görüştüğü belirtildi. Rus tarafı mevcut sorunların çözümü, bağların daha da genişletilmesi ve gelecek vaat eden etkileşim alanlarının bulunması amacıyla temasların sürdürülmesi ihtiyacına dikkat çekti.
Orta Doğu ve Kafkasya’daki durumun yanı sıra bazı uluslararası platformlar da dahil olmak üzere uluslararası gündemin ana konularının ele alındığı toplantıda, Lavrov’un Fidan’ı Rusya’nın BRICS dönem başkanlığının öncelikleri hakkında bilgilendirdiği ifade edildi. Toplantıda ayrıca Rusya’nın Ukrayna ihtilafı etrafındaki duruma ilişkin ilkesel değerlendirmesi de ele alındı.
İSRAİL’İN FİLİSTİN SALDIRILARINA KINAMA
BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısı’nın ardından yayınlanan ortak bildiride ise İsrail’in Filistin saldırıları kınandı. Yapılan açıklamada, “Bakanlar, ilgili BM Genel Kurulu kararlarının ve BMGK’nin 2720 sayılı kararının uygulanması ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinli sivil nüfusa doğrudan güvenli ve engelsiz şekilde insani yardımın derhal ulaştırılması çağrısında bulundu. Bakanlar, İsrail’in Refah’taki askeri operasyonunu ve bunun sivil yaşamı doğrudan etkileyen sonuçlarını, özellikle de buradaki Filistinli sivillerin yoğunluğu ve Filistin’den Refah geçişinin askıya alınmasının yol açtığı insani felaketi göz önünde bulundurarak kınadı. Ayrıca Filistin halkını topraklarından zorla çıkarmayı, sınır dışı etmeyi veya başka bir yere göndermeyi amaçlayan her türlü girişimi reddettiklerini yineledi” denildi.
Artan gerilimin Orta Doğu bölgesinin geri kalanına yayılma tehlikesi konusunda uyarı yapılan bildiride, “Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı dava çerçevesinde Uluslararası Adalet Divanı’nın geçici tedbirler aldığına dikkat çektiler. Bakanlar, İsrail’in uluslararası hukuku, Şartı, BM kararlarını ve mahkeme kararlarını bariz bir şekilde göz ardı etmesi konusunda ciddi endişelerini dile getirdiler. Ortak bildiride BRICS ülkelerinin Ukrayna sorununun çözümüne dair arabuluculuk tekliflerinin memnuniyetle karşılandığı da belirtilirken bugün gerçekleşen BRICS+ Dışişleri Bakanları Toplantısı’nın oturumunda ise devletler arası eşit ve dengeli kalkınma politikası üzerinde duruldu” ifadesi kullanıldı.
Farklı siyasi statüler ile Fransa’ya bağlı bulunan kolonilerden Guadeloupe, Martinique, Saint-Martin, Saint-Barthélemy, Saint Pierre and Miquelon Atlas Okyanusu’nda, Reunion, Mayotte ve Fransız Güney ve Antarktika Toprakları Hint Okyanusu’nda, Fransız Polinezyası, Yeni Kaledonya, Wallis ve Futuna Pasifik Okyanusu’nda, Fransız Guyanası da Güney Amerika’da yer alıyor.

En yakını Fransa’ya yaklaşık 4 bin kilometre, en uzağı 17 bin kilometre mesafedeki 12 Fransız kolonisi, sahip olduğu yaşam standartları açısından da ana karanın uzağında kalıyor.
Türlü sosyoekonomik sorunlarla mücadele eden ve Fransız yönetiminin bu topraklara sağladığı altyapı ve güvenlik hizmetlerinin yetersizliğinden şikayetçi olan koloniler, daha fazla özerklik ve bağımsızlık taleplerinde bulunuyor.
AA muhabiri, Yeni Kaledonya’da bağımsızlık yanlılarının harekete geçtiği ve Fransa’nın bastırmak için güç kullandığı olaylarla yeniden gündeme gelen Fransız kolonilerindeki yerli hakların taleplerini ve kolonilerin karşı karşıya kaldıkları sorunları derledi.
– YENİ KALEDONYA’DA BAĞIMSIZLIK YANLILARI BASTIRILDI
Fransa ana karasından yaklaşık 17 bin kilometre uzaklıktaki Yeni Kaledonya’da Fransız hükümetinin yerli halkın seçimlerdeki etkisini azaltmaya yönelik anayasal reform girişimi, Ada’daki bağımsızlık yanlılarını harekete geçirdi.
Fransız hükümetinin yerli halkla 1988’de imzaladığı Noumea Antlaşması’na aykırı şekilde, en az 10 yıldır Ada’da yaşayan Fransızların seçimlerde oy kullanmalarının yolunu açma girişimi protestolara neden oldu.

Fransız hükümeti, yaklaşık bir ay süren olayları bastırmak için Ada’ya polis ve jandarma sevk etti. Ada’da çıkan olaylarda 7 kişi hayatını kaybetti, 13 Mayıs’ta ilan edilen OHAL süreci, 27 Mayıs’ta başkent Noumea’da da durumun kontrol altına alınmasıyla kaldırıldı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ada’ya yaptığı ziyarette anayasal reform tasarısını geri çekmedi ve bağımsızlık yanlılarıyla karşıtlarına diyalog için süre tanıdı.
Yakın zamanda Yeni Kaledonya’da 7 kişinin hayatını kaybettiği olaylar, ülkenin diğer kolonilerinde de yaşanan sorunları ve özerklik taleplerini gündeme getirdi.

– FRANSIZ GUYANASI, DAHA FAZLA ÖZERKLİK İSTİYOR
Güney Amerika’da yer alan, Fransa’ya 7 bin kilometre uzaklıkta bulunan, yaklaşık 300 bin kişiye ev sahipliği yapan Fransız Guyanası’nda güvenlik sıkıntısı yaşanıyor.
Cinayet oranlarının ana karadan 10 kat fazla seyrettiği Fransız Guyanası’nda kayıt dışı göç ve Brezilya sınırındaki yasa dışı altın madenciliği de koloninin karşı karşıya bulunduğu başlıca sorunlar arasında.
Yoksulluğun ve işsizlik oranının yüksek olduğu kolonide halk, hükümetin altyapı ve sağlık sektörüne yatırımlarının yetersizliğinden şikayet ediyor.
Fransız Guyanası’nda genç nüfusun neredeyse yüzde 40’ı eğitim veya iş için yurt dışına gidiyor.
Fransız Guyanası yerel yönetimi, Emmanuel Macron’un Fransa’nın Akdeniz’deki adası Korsika’ya daha fazla özerklik sözü verirken Guyana için benzer adımlar atılmamasına tepki gösteriyor.
Fransız Guyanası Meclis Başkanı Gabriel Serville, Fransa’dan 160 kilometre uzaklıkta bulunan Korsika için kültürel çeşitlilikten bahsedildiğini ancak 7 bin kilometre ötede, kendi doğruları bulunan Fransız Guyanası’nın bunun 100 katı fazlasını hak ettiğini belirterek, hükümetin daha fazla özerklik sağlama konusundaki “çifte standardını” eleştiriyor.
Fransız Guyanası Kongresi, 2020 yılında özel statü altında daha fazla özerklik talep edilmesine ilişkin oylama yaptı. Yerel halkın bu talebine rağmen aradan geçen yaklaşık 4 yılın ardından Paris yönetimi ile anayasal düzenleme alanında müzakere sürecinde ilerleme katedilmedi.
– GUADELOUPE VE MARTINIQUE’DE KOVID-19 PROTESTOLARI SONRASI ÖZERKLİK TALEPLERİ ARTTI
Karayipler’de Fransa’ya yaklaşık 7 bin kilometre uzaklıkta yer alan 400 bin nüfuslu Guadeloupe’ta ulusal ortalamanın 6 kat üstünde seyreden suç ve 20 kat üstündeki silahlı soygun oranları nedeniyle güvenlik sıkıntısı yaşanıyor.
Gençlerin de giderek artan oranda suçlara karışması dolayısıyla nisan ayında 18 yaş altı kişilere Ada’nın ticari başkenti Pointe-a-Pitre’de belli saatlerde sokağa çıkma yasağı getirildi.
Ada’da Kovid salgını döneminde Fransız hükümetinin yürürlüğe koyduğu kapanma tedbirleri nedeniyle yoğun protestolar yaşandı.
Diğer kolonilerden Martinique’de yayılan olayları bastırmak için Fransa, bölgeye güvenlik güçleri sevk etti.
Bunun üzerine özerklik tartışmaları yeniden gündeme gelirken Fransa’nın o dönemdeki Denizaşırı Topraklar Bakanı Sebastien Lecornu, “özerklik müzakerelerine hazır olduklarını” belirtti.
Kovid-19 salgını protestolarından sonra özerklik talepleri, komşu koloni Martinique’te de hız kazandı.
Martinique Yürütme Konseyi Başkanı Serge Letchimy, Ada’ya Fransa’dan ayrılmadan özerklik statüsü verilmesine ilişkin bölgesel ortaklarından destek arayışına girdi. Kasım ayında Martinique Kongresi, Fransız Anayasası’na, yasaların Ada’nın sosyal ve ekonomik gerçeklerine göre uyarlanmasına izin veren bir maddenin eklenmesinden yana oy kullandı.

– FRANSA’NIN EN FAKİR TOPRAĞI MAYOTTE’DE GÜVENLİK VE SU SORUNU ÇÖZÜLEMİYOR
Fransa’nın yaklaşık 8 bin kilometre uzağında, Hint Okyanusu’nda bulunan kolonisi Mayotte’de de son yıllarda güvenlik sorunu yaşanıyor.
“Yüzyılın en kötü kuraklığı ile” karşı karşıya olan 310 bin nüfuslu Ada’da yıllardır devam eden içme suyu sıkıntısı kriz boyutuna ulaştı. Fransız hükümeti, kasımda Ada’da 82 su sağlama noktası oluşturdu ve Mayotte sakinlerine askerlerle içme suyu dağıtmaya başladı.
Göçmen akışının olduğu Ada’da hükümet, “doğumla kazanılan vatandaşlığı” sınırlandırmak için anayasal değişikliğe gitme kararı aldı.

Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darmanin, şubat ayında, Ada’da doğan göçmen çocuklarının artık “otomatikman” Fransız vatandaşı olamayacaklarını duyurdu. Yeni düzenlemeyle Ada’da doğan çocukların Fransız vatandaşı olabilmeleri için Fransız ebeveynlere sahip bulunmaları şartı getirildi.
Bu vatandaşlık kısıtlaması, Ada’daki yaşam koşullarının kötüleşmesinden sorumlu tutulan Comoro Adası göçmenlerine karşı alındı.
Halkın yüzde 90’ından fazlasının Müslüman olduğu Ada’da son aylarda genellikle kirli sulardan bulaşan kolera salgını yaygınlaştı.
Fransa hükümeti, düzensiz göçmen akışından muzdarip Ada’da güvenlik durumunu kontrol altına almak için nisan ortalarında 1700 polis ve asker sevk etti ve 11 haftalık operasyon başlattı.
Verilere göre, Mayotte halkının yaşam standartları Fransızlardan 7 kat daha düşük ve halkın yüzde 77’si yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
– FRANSIZ POLINEZYASI’NDA BAĞIMSIZLIK YANLISI PARTİ BAŞA GEÇTİ
Güney Pasifik’te 100’den fazla adadan oluşan yaklaşık 300 bin nüfuslu ve ana karaya yaklaşık 16 bin kilometre uzaklıktaki Fransız Polinezyası, Fransa’nın 1966-1996 yıllarında yaptığı yaklaşık 200 nükleer testin etkilerini protesto ediyor.
Fransa’dan halk üzerinde ciddi olumsuz etkileri olan testler için özür bekleyen Polinezya’da geçen yılki seçimleri bağımsızlık yanlısı Tavini Huiraatira Partisi kazandı.
Polinezya yönetimi, adayı tam bir egemenlik yolunda ilerletmek isterken Fransız hükümeti, bağımsızlık müzakerelerine yanaşmıyor ve Ada’nın siyasi bağımsızlığından önce tarım, ekonomi ve gıda konularında kendine yeter hale gelmesi için çalışılması gerektiğini savunuyor.
– REUNION
Fransa’ya yaklaşık 9 bin kilometre mesafedeki Reunion, 2022 yılı sonunda beraberindeki 6 koloniyle Fransız yönetimine karşı daha fazla özerklik talep ettikleri “Fort-de-France” çağrısına imza attı.
Reunion Bölge Konseyi Başkanı Huguette Bello’nun bu çağrıya imza atması, Reunion Senatosunda tartışma yarattı, sağcılar “Ada’nın Fransız tutulması” için mücadele vereceklerini bildirdi.

– KORSİKA’YA “KENDİNE ÖZGÜ ÖZERKLİK” SÖZÜ
Fransa’dan çok İtalya’ya yakınlığıyla bilinen Akdeniz’deki Korsika Adası, kolonilerden farklı bir tarihe sahip olsa da daha fazla özerklik istemesiyle biliniyor.
Mecliste bağımsızlık yanlılarının çoğunlukta olduğu Ada’ya eylül ayında yaptığı ziyarette Macron, “Korsika’ya özgü özerklik” çağrısı yaparak, sağcılar ve bağımsızlık yanlılarına özerklik konusunda ortak metinde uzlaşmaları için 6 ay süre tanıdı.
Mart ayında taraflar, Ada’ya daha fazla özerklik tanıyan metnin üzerinde uzlaştı. Kültürel olarak farklı bir kimliğe ve tarihsel geçmişe sahip Korsika’da özerklik müzakerelerinde ilerleme kaydedilmesi, hükümetin aynı yaklaşımı göstermediği kolonilerde tepkiyle karşılandı.
– DENIZAŞIRI TOPRAKLARDA MACRON’A DESTEK AZALMIŞTI
2017’deki seçimlerde yüzde 66’lık oy oranıyla aşırı sağcı Marine Le Pen’e karşı ezici başarı elde eden Macron, 2022 seçimlerinde aynı başarıyı gösteremedi.
Macron’un yüzde 58 ile ikinci kez göreve seçildiği oylamada Marine Le Pen, yüzde 42 civarında oy aldı.
Le Pen, bir önceki seçimlerde Macron’dan yana oy kullanan Fransa’nın denizaşırı toprakları Guadeloupe, Martinique, Fransız Guyanası, Mayotte ve Reunion’da yüzde 60 civarında oy alarak ezici üstünlük sağladı. Saint Pierre ve Miquelon’da oyların yaklaşık yüzde 51’ini alan Le Pen, Fransız Polinezyası’nda da yüzde 48 oy elde etti.

‘AVRUPA’NIN TÜRKİYE’YE İHTİYACI VAR’
AB-Türkiye ilişkileriyle ilgili gazetecilerin sorularını yanıtlayan Stano, AB’nin Türkiye’nin öneminin farkında olduğunu ifade etti.
“Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacı var, Avrupa’nın da Türkiye’ye ihtiyacı var. Çünkü birlikte daha güçlüyüz.” diyen Stano, ancak AB’nin yaklaşımının prensip ve değerler çerçevesinde olduğunu ve bunlar olmazsa ilerlenemeyeceğini söyledi.
‘TÜRKİYE SADECE KENDİSİ VE BÖLGE İÇİN DEĞİL AB İÇİN DE ÖNEMLİ BİR ÜLKE’
Stano, üyelik müzakerelerinin donmuş durumda olmasıyla ilgili, “Hiçbir yere varamadığımızı görmek benim de yüreğimi acıtıyor çünkü Türkiye sadece kendisi için değil, sadece bölge için değil, AB için de önemli bir ülke.” diye konuştu.

‘TÜRKİYE’NİN KOMŞUSU OLMAK BİR AYRICALIKTIR’
Gazetecilerin, AB tarafından Türkiye’nin son dönemde “aday ülke”den çok “komşu ülke” muamelesi yapıldığıyla ilgili sorusu üzerine Stano, “Türkiye’ye komşu ülke muamelesi yapmakta yanlış bir şey görmüyorum. Yani Türkiye’nin komşusu olmak bir ayrıcalıktır, AB’nin komşusu olmak da bir ayrıcalıktır.” değerlendirmesini yaptı.
Stano, şöyle devam etti:
“Harika ilişkilerimiz olan ve AB’ye girmeyi düşünmeyen ülkeler var. Yani modeller var ve bu bizim iş birliğimizi geliştirmemize engel değil. O halde mevcut şartlarda elimizden geleni yapalım. Yani harika ilişkilerimiz olan ve AB’ye girmeyi düşünmeyen ülkeler var. Yani modeller var ve bu bizim iş birliğimizi geliştirmemize engel değil.”
Katılım müzakerelerinin yeniden başlatılmasıyla ilgili Stano, “Bu tüm üye devletleri ikna etme becerisiyle de ilgili çünkü ancak 27 üye ülke ‘evet’ dediğinde çözülebilir.” dedi.
AB, TÜRKİYE’YE VİZE SERBESTİSİ VERECEK Mİ?
Stano gazetecilerin Türk vatandaşlarına vize zorluğuyla ilgili sorusuna, Şengen vizelerinin tamamen üye ülkelerin yetki alanında olduğu yanıtını verdi.

Bunun Brüksel’den “empoze edilemeyeceğini” söyleyen Stano, “Üye ülkeler arasında Türkiye ile vize serbestisi konusunda ilerlemeye yönelik bir anlaşmanın olmaması, bazı üye ülkelerin muhtemelen bu alanda sorunlar gördüğü gerçeğinin bir yansımasıdır.” değerlendirmesinde bulundu.
‘KIBRIS MESELESİ BİR ENGEL OLUŞTURUYOR’
Stano, AB’nin Türkiye ile iş birliği yapmak istediğini ancak bunun ilkeler çerçevesinde olması gerektiğini kaydederek Kıbrıs meselesinin bir engel oluşturduğunu söyledi, “AB’nin bir üyesini tanımamazlık edemezsiniz.” ifadesini kullandı.
AB ÜYELİĞİ İÇİN RUSYA DAYATMASI
Stano, yaptırımlar konusunda Türkiye ile AB ilişkilerinin çok yönlü olduğuna işaret ederek, “Eğer Türkiye (Rusya’ya yönelik) AB yaptırımlarına uyarsa ve aynı yaptırımları uygulamaya koyarsa bu, elbette oyunu değiştirir.” dedi.

Türkiye’nin AB yaptırımlarını uygulamasının Rusya’yı çok olumsuz etkileyeceğini belirten Stano, “Yaptırımların uygulanması AB tarafında çok fazla iyi niyet ve güven yaratacaktır. Bu Türkiye’nin adaylığını gerçekten samimi ve açık bir şekilde ifade ettiğinin nihai kanıtı olabilir.” ifadesini kullandı.
Stano, Türkiye’nin aday ülke taahhüdünü kanıtlamasının kolay ve hızlı yollarından birisinin AB’nin dış politikasına, kararlarına ve eylemlerine uyum sağlaması olabileceğini savundu.

Sözcü Stano, Türkiye’nin yaptırımlara uyum sağlamasa bile yaptırımların etkisizleştirilmesine izin vermemesi gerektiğini belirterek Türk yetkililerin yaptırımların çevresinden dolaşılmasıyla mücadele ettiğini sözlerine ekledi.
]]>AP seçim sonuçları dün açıklanırken, özellikle bazı ülkelerdeki aşırı sağ partiler oy oranlarını yükseltti bazı ülkelerde ise beklenmedik bir şekilde sol galip geldi.
AP’nin yeni dağılımında ise, merkez siyasetin konumunu koruduğunu ancak Yeşiller ile birlikte sol partilerin düşüşe geçtiği görüldü. Aşırı sağa olan bu denli destek ise, “sürpriz” olarak yorumlandı.

URSULA VON DER LEYEN: Bir dönem daha “Avrupa Komisyonu Başkanı” olmak isteyen Ursula von der Leyen, “Komisyon Başkanı” olmak için parlamentoda gerekli 361 oyu toplamış olabilir. Ursula von der Leyen’in de üyesi olduğu ve bu dönem de parlamentodaki çoğunluğunu koruyan Avrupa Halk Partisi (EPP) 184 koltuk kazandı. Leyen daha önce başkanlığı, EPP ile birlikte Sosyalist ve Demokrat İlerici İttifakı (S&D) ve Liberallerin desteğini alarak kazanmıştı. Bu dönem de bu üç grubun toplam koltuk sayısı Leyen’i “Komisyon Başkanı” yapmak için yeterli.

GIORGIO MELONI: İtalya’da Başbakan Giorgia Meloni’nin “İtalya’nın Kardeşleri Partisi” yüzde 30 civarında oy aldı. Muhalefetteki merkez sol Demokrat Parti (PD) yüzde 23, Beş Yıldız Hareketi (M5S) yüzde 12, Silvio Berlusconi’nin kurduğu Forza İtalya yüzde 9 oy aldı. İtalya’daki seçim sonucuyla birlikte, Meloni’nin İtalyan siyaseti üzerindeki hakimiyetini daha da sıkılaştıracağı söyleniyor. Meloni, Polonyalı Donald Tusk ile birlikte, seçimden zaferle eve dönen az sayıdaki liderinden biri oldu.

AŞIRI SAĞ PARTİLER: Dün gecenin en dikkat çekici gelişmelerinden biri de Fransız siyasetçi Marine Le Pen’in liderlik ettiği aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin (RN) aldığı yüzde 31’lik oy oranı oldu. Ulusal Cephe’nin aldığı bu sonuçların hemen ardından Macron Meclis’i feshederek erken seçim kararı aldı. Fransa’nın dışında Avusturya ve Almanya’da da aşırı sağcı partiler başarı gösterdi. Avusturya’da, aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) 6 milletvekilliği kazanarak ilk sıraya yerleşti. Almanya’da seçimde ilk sırayı parlamentoda 30 koltuk kazanan Hristiyan Demokrat CDU/CSU ittifakı aldı. İkinci sırada ise, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisi yer aldı. Yine aşırı sağ partileri Hollanda’da birinci, Romanya’da ikinci parti oldular.

SOSYALİSTLER VE DEMOKRATLAR: Bu seçimden göz kamaştırarak çıkmasalar da sosyalistler ve sosyal demokratlar da kazandı denebilir. Merkez sol partiler, İspanya ve İtalya gibi büyük ülkelerde ikinci, Raphael Glucksmann’ın merkez solu yeniden canlandırdığı Fransa’da ise üçüncü sırada yer aldılar. Merkez sol, Almanya’da ise hayal kırıklığı yaşadı. Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un Sosyal Demokrat Partisi (SPD), aşırı sağcı AfD’nin de gerisinde kalarak üçüncü sırada kendine yer buldu.

PETER MAGYAR: Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın karşısında artık yeni ve güçlü bir rakip var diyebiliriz. Bir dönem Orban hükümetinde yer alan Magyar, yılın başında muhalefete öncülük etmeye başladı. AP seçimlerinde de oyların yüzde 30’unu alarak, Macar muhalefetinin tartışmasız yeni lideri olacağını kanıtladı.

ROBERTA METSOLA: Avrupa Parlamentosu Başkanı Metsola, yeniden AP’ye seçildi. Maltalı siyasetçi, ülkesindeki AP seçimlerinde ana muhalefetteki Milliyetçi Parti (PN) tarafından aday gösterildi; 87 bin oy alarak, ülkenin AB’ye katılmasından bu yana bir seçimde en çok oy alan milletvekili oldu.

EMMANUEL MACRON: Seçimin belki de en büyük kaybedeni Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron. Rakibi aşırı sağcı Ulusal Birlik’in (RN) yüzde 31 sularında oy alması ve partisi Rönesans’ın yüzde 15’te kalması Macron için tehlikeye işaret ediyor olabilir. Macron, AP seçim sonuçlarının ardından Meclis’i feshederek erken seçim kararı aldı. Fransa birkaç ay içinde seçime gidecek. Erken seçimin sonuçları, Macron’un da geleceğine etki edebilir.

OLAF SCHOLZ: Almanya’da koalisyon hükümetinin en büyük partisi Sosyal Demokrat Parti (SPD-Scholz’un partisi) seçimlerde üçüncü sırada yer aldı. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) ikinci sıraya yerleşti. Bu sonuç, SPD’nin bir asırlık en kötü sonucu oldu. Almanya’da AP seçimde ilk sırayı, 30 koltuk kazanan Hristiyan Demokrat CDU/CSU ittifakı birinci bitirdi. Koalisyonun diğer ortağı Yeşillerin de oy oranlarının düşmesiyle birlikte Almanya’daki koalisyon hükümetinin meşruiyeti sarsılabilir. Almanya’da merkez sağ ve aşırı sağ, Scholz’u erken seçim kararı almaya çağırıyor.

YEŞİLLER PARTİSİ: Yeşiller, 2019’daki güçlü performansının ardından Almanya’da büyük bir darbe aldı. Sandalye sayısı 21’den 12’ye geriledi. Fransa’da zar zor tutundular ve Portekiz’de sıfır çektiler.
VICTOR ORBAN: Macaristan’ın milliyetçi lideri Orban, Magyar’ın kendisine meydan okuması sonrası beklenenden daha kötü bir performans sergiledi. Partisi Fidesz oyların yüzde 43,8’ini almış olsa da bu, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde şimdiye kadarki en kötü sonucu oldu. Sadece aylar önce muhalefete geçen rakibi Magyar, seçimde yüzde 30 aldı.

MATTEO SALVINI: 2019’da oyların yüzde 34’ünü alarak büyük bir başarı elde eden ve şu anda aşırı sağ “Kimlik ve Demokrasi Grubu”na başkanlık eden Lig Partisi, bu sefer yüzde 9’un altında oy alarak İtalya’da büyük bir kan kaybetti.

SONUÇ OLARAK; AP SEÇİMLERİNİ TEK BİR CÜMLEYLE ŞU ŞEKİLDE ÖZETLEYEBİLİRİZ:
“AVRUPA DAHA DA SAĞA KAYDI, MERKEZ DİRENİYOR”
Ülkede 2022’de yüzde 25,9’luk oy oranıyla birinci olarak iktidara gelen Meloni liderliğindeki FdI, Almanya ve Fransa’da oy kaybederek ciddi biçimde gerileyen iktidar partilerinin aksine, bu seçimden gücünü koruyarak ve oylarını arttırarak çıktı.
Başbakan ve FdI lideri Meloni, sabah radyo kanalına yaptığı değerlendirmede, seçim sonuçlarının kendileri açısından sansasyonel olduğunu ve hükümetinin güçlenerek çıktığını belirtti.
Meloni, ayrıca AP seçimlerine düşük katılımın, AB kurumlarının halktan çok uzaklaştığını gösterdiğini söyledi.
İtalya’da AP seçimlerinde oyları ciddi oranda artan diğer parti ise Elly Schlein liderliğinde ana muhalefetteki Demokratik Parti (PD) oldu.
2022’deki genel seçimlerde yüzde 19 civarındaki oyuyla ikinci sırada yer alan PD, Elly Schlein’ın liderliğinde girdiği ilk seçimde yine ikinci sırada yer buldu ancak oy oranını yüzde 24’e yükseltti.
Schlein, seçim değerlendirmesinde sonuçların olağanüstü olduğunu vurgulayarak, “Mesaj net: Meloni, biz geliyoruz.” dedi.
Öte yandan, dünkü seçimlerde oy oranı artan başka bir parti ise geçen yıl hayatını kaybeden Silvio Berlusconi’nin partisi ve iktidarın küçük ortağı Forza Italia (FI) oldu. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani’nin liderliğindeki FI, yüzde 9,6’luk oy oranıyla diğer iktidar ortağı Lig’i geride bıraktı.
– Marine Le Pen’in İtalya’daki ortağı Lig Partisi geriledi
Fransa’daki AP seçiminden açık farkla birinci çıkan Marine Le Pen’in Ulusal Birlik Partisinin (RN) AP’deki “Kimlik ve Demokrasi” (ID) grubu içinde müttefiki olan İtalya’daki aşırı sağcı Lig Partisinin oyları geriledi.
İtalya’daki sağ koalisyon iktidarında Başbakan Yardımcısı ve Ulaştırma-Altyapı Bakanı olarak görev yapan Matteo Salvini liderliğindeki Lig, resmi olmayan sonuçlara göre AP seçimlerinde yüzde 9’luk oy aldı.
2019’daki AP seçimlerinde yüzde 34 civarında destek alan Lig’in oyları, bu seçimde yüzde 9’a kadar düştü. Lig, 2022’de ülkedeki genel seçimlerde aldığı oy civarında bir oran tuttururken son seçimden farklı olarak iktidar ortaklarından Forza Italia partisinin de gerisinde kaldı.
Oyları gerileyen bir diğer parti ise muhalefette yer alan sola yakın düzen karşıtı 5 Yıldız Hareketi (M5S) oldu. Eski Başbakan Giuseppe Conte yönetimindeki M5S’in oyları yüzde 9,9’a düştü. M5S, 2022’deki genel seçimlerde yüzde 15 civarında oy almıştı.
– İtalya’dan ilginç isimler, AP’ye seçildi
Ülkede geçen yıl ırkçı ve eş cinsellik karşıtı yorumların yer aldığı “Dünya Baş Aşağı” isimli kitabının yayımlanmasıyla dikkati çeken İtalyan ordusu generallerinden Roberto Vannacci de aşırı sağcı Lig Partisinden aday olduğu AP’ye seçildi.
Vannacci, seçim kampanyası döneminde mevcut Avrupa’yı beğenmediğini ve bunu değiştirmek için siyasete atıldığını ifade etmişti.
Macaristan’da geçen yıl aşırı sağcı iki kişiye saldırdığı gerekçesiyle tutuklu yargılanan ve bazı duruşmalara elleri ile ayakları zincirli şekilde getirilmesi İtalyan kamuoyunda infial yaratan İtalyan vatandaşı Ilaria Salis de Yeşil ve Sol İttifak’ın listelerinden AP’ye seçildi.
Halen Macaristan’da ev hapsinde tutulan Salis’in, Avrupa Parlamenteri olduktan sonra Budapeşte yönetiminin nasıl hareket edeceği merak konusu.
– AP seçimleri İtalyan basınında
AP seçimlerinin sonucu İtalyan basınında da geniş yankı uyandırdı.
Ulusal basının yüksek tirajlı gazetelerinden La Repubblica, “AB’de sağ çığ gibi” manşetiyle AP’de gücü artan aşırı sağ partilere dikkati çekerek, Brüksel’in Avrupa yanlısı koalisyonu elinde tutmaya devam ettiğini yazdı.
Corriere della Sera gazetesi, seçim sonuçlarını “Meloni kazanıyor, Macron çöküyor” başlığıyla okuyucularına aktardı.
Gazetenin seçimle ilgili haberlerinde Meloni hükümetinin, dün akşamki sonuçlar ışığında Avrupa’daki büyük ülkelerin arasında “en güçlü hükümet” olarak kaldığı ifade edildi.
“Meloni ve Le Pen kazanıyor” manşetiyle yayımlanan La Stampa gazetesi, Meloni’nin dünkü seçimlerde büyük AB ülkeleri arasında iktidardayken oylarını arttıran tek lider olduğuna dikkati çekti.
Rainews24 kanalı da AP seçimlerinin sonuçlarını, internet sitesinden “Avrupa sağa gidiyor” manşetiyle duyurdu.
İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nusayrat Mülteci Kampı ve çeşitli bölgelere eş zamanlı şekilde kara, hava ve denizden yoğun şekilde düzenlediği söz konusu saldırılarda 64’ü çocuk 274 Filistinli yaşamını yitirdi.
İsrail’in Nusayrat’taki kanlı katliamına tanıklık edenler saldırı anlarını Deyr el-Belah’taki Aksa Şehitleri Hastanesi’nde anlattı.
“KIYAMET GÜNÜ GİBİYDİ”
O anları yaşayan Filistinlilerden biri olan Umm İslam el-Assar, “Kıyamet gününün dehşeti gibiydi. Herkes etrafındakilerden kaçıyordu, sokaklar ve yollar cesetlerle doluydu, her yerde kan vardı” dedi.
“SON DERECE ZOR VE ANİYDİ”
Her şeyin bir anda olduğunu belirten Filistinli kadın, “Olan bitenler, son derece zor ve aniydi. Evlerimizdeydik ve bir anda büyük bir gürültü koptu, her yerden bomba sesleri duymaya başladık. Quadcopter dronlar makineli tüfeklerle herkese ateş açmaya başladı” diye konuştu.
“HİÇBİR UYARI YAPILMADI”
Hiçbir uyarı yapılmadığını aktaran Umm İslam, bir anda İsrail ordusunun evleri ve sivilleri bombalamaya, vurmaya başladığını söyledi.
Umm İslam ani saldırı hakkında, “Kardeşimin evi de hedef alınan evlerdendi. Ev, eşi ve 6 kızının üzerine yıkıldı. İnsanlar ne olduğunu, nereye gideceklerini bilemeden sokaklara çıkarak koşuşturmaya başladı” ifadelerini kullandı.
“HER YERDE KAN VARDI”
Umm İslam el-Assar’ın kız kardeşi Umm Beşar da o dehşet anlarını, “Kuşatma, etrafımızda patlamalar, bir anda her yanı toz kapladı, göz gözü görmüyordu. Ölüler yerdeydi, her yerde kan vardı. Öyle ki genç-yaşlı masum insanlar yaralandı” sözleriyle anlattı.
İSRAİL ASKERLERİ KAMPA NAKLİYE KAMYONLARI İLE SIZDI
Filistinli kaynaklar, İsrail özel kuvvetlerinin, Gazze Şeridi’ndeki 4 İsrailli esiri kurtarmak için Nusayrat Mülteci Kampı’na kapalı nakliye kamyonu ve sivil araçla sızdığını belirtti.
Söz konusu kaynaklar, “Gazze Şeridi’nde yaygın olan bu nakliye kamyonları genellikle eşya taşımak için kullanılıyordu ancak İsrail saldırıları nedeniyle artık sıklıkla insani yardımların taşınmasında kullanılır oldu.” açıklamasında bulundu.
İSRAİL ORDUSU İDDİALARI YALANLADI
İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee ise saldırıdan saatler sonra yaptığı açıklamada, İsrail özel kuvvetlerinin Nusayrat’a yardım kamyonlarıyla girmediğini ve ABD’nin yüzer iskelesinin de kullanılmadığını iddia etti.
İsrail ordusunun 8 Haziran’daki 4 İsrailli esiri “kurtarma operasyonundan” önce Nusayrat Mülteci Kampı, yerinden edilen Filistinlilerin yoğun şekilde bulunduğu bir bölge idi.
İsrail ordusu, gerçekleştirdiği kanlı katliamın ardından kademeli olarak Nusayrat’a yönelik bombardımanını durdurdu.
Gazze’deki Filistin Sağlık Bakanlığı dün yaptığı açıklamada, İsrail ordusunun 8 Haziran’da Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nusayrat Mülteci Kampı ve çeşitli bölgelere eş zamanlı şekilde kara, hava ve denizden yoğun şekilde düzenlediği saldırılarda 64’ü çocuk, 57’si kadın 274 Filistinlinin öldüğünü ve 153’ü çocuk, 161’i kadın 698 Filistinlinin yaralandığı bildirdi.
Şimdiye kadar Almanya, Hollanda, Avusturya, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Bulgaristan, Hırvatistan, Malta, Fransa, İspanya, Danimarka, Polonya, Portekiz, Romanya ve İsveç’ten sonuçlar alındı.
Buna göre, Almanya’da Hristiyan demokratları bir araya getiren EPP 30, Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı 16, Sosyalistler ve Demokratlar (S&D) 14, Liberal partileri birleştiren Avrupa’yı Yenile (RE) 8, Sol 4 ve AP’de henüz bir gruba dahil olmayan partiler ise 19 milletvekili kazandı.

ALMANYA
Almanya’da AP seçimlerinde ilk sırayı 29 milletvekilliği kazanan Hristiyan demokrat CDU/CSU ittifakı, ikinci sırayı 17 milletvekili ile AfD aldı. Hükümet koalisyonunun büyük ortağı Sosyal Demokratlar (SPD) ise 14 milletvekili kazanarak üçüncü sıraya geriledi. Koalisyonun diğer ortakları Yeşiller 12 ve Hür Demokrat Parti (FDP) 5 milletvekilliği kazanabildi.

HOLLANDA
Hollanda’da RE ile aşırı sağcı Kimlik ve Demokrasi (ID) yedişer, EPP 6, Yeşiller ile S&D dörder, Sol 1, diğerleri 1 milletvekilliği aldı.

AVUSTURYA’DA AŞIRI SAĞ İLK SIRAYA YERLEŞTİ
Avusturya’da da aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) 6 milletvekilliği kazanarak ilk sıraya yerleşirken onu beşer milletvekilliği ile EPP ve S&D izledi, Yeşiller ve RE ise ikişer sandalye sahibi oldu.

YUNANİSTAN
Yunanistan’dan EPP 8, Sol 4, S&D 3, Avrupa Muhafazakarları ve Reformistleri (ECR) ile bağımsızlar ikişer milletvekilliği kazandı.

GÜNEY KIBRIS RUM KESİMİ
GKRY’de toplam 6 sandalyeden EPP ile bağımsızlar ikişer, Sol ile S&D birer tanesini elde etti.

BULGARİSTAN VE HIRVATİSTAN
Bulgaristan’da EPP 6, RE 5, S&D 2, diğerleri 4 milletvekili çıkarırken, Hırvatistan’da EPP 6, S&D 4, Yeşiller 1 ve diğerleri 1 sandalye kazandı.
MALTA VE DANIMARKA
Malta’dan EPP ve S&D üçer milletvekilliği aldı.
Danimarka’da seçim, RE’ye 4, Yeşiller ve S&D’ye üçer, Sol, ID ve diğerlerine ise birer sandalye kazandırdı.
İspanya’da EPP 22, S&D 20, ECR 7, Yeşiller 4, Sol ve diğerleri üçer, henüz bir gruba dahil olmayan partilerden 1 milletvekili AP’ye gönderildi.

FRANSA’DA DA AŞIRI SAĞ İLK SIRADA
Fransa’da aşırı sağcı ID 30, Re 14, S&D 13, Sol 8, EPP 6, Yeşiller 5 milletvekili çıkardı.
Fransa’da AP seçimlerinde partilerin dağılımına bakıldığında aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) Partisinin yüzde 31,5 oyla açık farkla ilk sıraya yerleştiği görülüyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un partisi Rönesans ise RN’nin yarısından az oy toplayarak yüzde 15,2’lik oranla ikinci sırayı aldı ve üçüncü parti olan Sosyalistleri küçük farkla geride bırakabildi. Muhalefetteki Sosyalist Parti (PS) yüzde 14 ile üçüncü sıraya yerleşirken yine muhalefetteki aşırı solcu Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Partisi yüzde 8,7 oy oranıyla 4’üncü sırayı, merkez sağcı Cumhuriyetçiler (LR) ise 7,2 oranla 5’nci sırayı aldı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, AP seçimlerinde ülkesinde aşırı sağın açık farkla ilk sırada çıkması üzerine parlamentoyu feshederek erken genel seçim kararı aldı.

“ULUSAL MECLİSİ FESHEDİYORUM”
Partisinin açık farkla yenilgiye uğramasının ardından açıklamalarda bulunan Macron, sonuçların “Avrupa’yı savunan partiler için iyi olmadığını” kabul etti ve 30 Haziran – 7 Temmuz tarihlerinde erken seçime gidileceğini duyurdu.
Macron, “Oylamayla, parlamenter geleceğimizin seçimini yeniden size vermeye karar verdim. O yüzden bu akşam Ulusal Meclisi feshediyorum.” açıklamasında bulundu.

POLONYA, PORTEKİZ VE ROMANYA
Polonya’da EPP 20, ECR 10, RE 3, S&D 2, diğerleri 9 sandalye kazandı.
Portekiz’den EPP ve S&D yedişer, RE, Sol ve ID 2, Yeşiller 1 milletvekili gönderirken, İsveç’te EPP ile S&D beşer, Yeşiller, RE ve ECR üçer ve Sol ise 2 milletvekili çıkardı.
Romanya S&D 13, EPP 12, RE 2, ECR 1, diğerleri 5 sandalye elde etti.
AP’NİN GÖRÜNÜMÜNE DAİR İLK PROJEKSİYON PAYLAŞILDI
AP tarafından yeni parlamentosunun görünümüne dair paylaşılan ilk projeksiyona göre, Hristiyan demokratların çatı partisi EPP 186 sandalye ile AP’de en büyük siyasi grup olmaya devam ediyor.
Onu yine, 133 milletvekil ile S&D ve 82 ile RE izliyor.
Aşırı sağcı partilerden ECR 70 ve ID 60 sandalye ile ilk 5’te yer alırken Yeşiller 53, Sol 36 sandalye kazanmış görünüyor.
Çoğunlukla aşırı sağ eğilimli partilerden 100 milletvekilinin bağımsız üye olarak parlamentoya girdiği görülüyor. Bu milletvekillerinin AP’de yeni bir siyasi grup kurması da muhtemel.
HER ÜLKE NÜFUSU ORANINDA MİLLETVEKİLİ ÇIKARACAK
Bu seçimde ilk kez AP seçimlerinde 705 yerine 720 milletvekili seçiliyor. Nüfuslarına göre en çok milletvekilini çıkaran ilk 5 ülke sırasıyla 96 ile Almanya, 81 ile Fransa, 76 ile İtalya, 61 ile İspanya, 53 ile Polonya’dan oluşuyor.
Romanya 33, Hollanda 31, Belçika 22, Portekiz, Yunanistan, Macaristan, İsveç ve Çekya 21’er, Avusturya 20, Bulgaristan 17, Slovakya, Danimarka ve Finlandiya 15’er, İrlanda 14, Hırvatistan 12, Litvanya 11, Letonya ve Slovenya dokuzar, Estonya 7, Malta, Lüksemburg ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi altışar milletvekili çıkaracak.
YENİ YASAMA DÖNEMİ 16 TEMMUZ’DA BAŞLAYACAK
Resmi sonuçların 10 Haziran’da açıklanmasıyla AP’ye girebilen ulusal partiler, siyasi gruplarını oluşturma sürecine başlayacak.
İlk genel kurul 16 Temmuz’da toplanacak, böylece yeni yasama dönemi başlamış olacak.
1998’DE ATILAN KRİTİK ADIM
Aslında Türkiye’nin Afrika stratejisinin AB tarafından bile imrenilecek bir atılım olarak görülmesinin temelleri 1998 yılına dayanıyor. O donemde iktidarda olan ANASOL-D hükümeti tarafından Afrika Eylem Planı‘nın başlatılmasından bu yana yeni bir eksene girildi. 2005 yılında Ankara’nın o yılı “Afrika yılı” ilan etmesi ve 2008 yılında Türkiye’nin Afrika Birliği‘ne stratejik bir ortak olarak kabul edilmesiyle Türkiye’nin Afrika ile ilişkileri ivme kazandı. 5 yılda bir düzenlenen Türkiye-Afrika Ortaklık Zirveleri‘nin sonuncusu İstanbul’da yapıldı. Afrika‘da 2002 yılında 12 olan Türk büyükelçiliği sayısı bugün 44’e ulaştı. Türk Hava Yolları şu anda 60’tan fazla Afrika noktasına uçuyor. Son yirmi yılda Türkiye ile Afrika arasındaki ticaret 5.4 milyar dolardan 40 milyar doların üzerine çıktı. Bu stratejiye Türkiye’yi Osmanlı geçmişinden dolayı bir “Afro-Avrasya” devleti olarak tasvir eden bir anlatı da eşlik ediyor. Tabii bu noktada Türkiye’nin önemli bir rakibi de var. Çin, yıllardır Afrika kıtasında önemli bir nüfuz yaratmak için çaba gösteren ülkelerin başında geliyor. Birçok ülkede çok önemli Çin yatırımları mevcut.

EGEMENLİĞE SAYGI PRENSİBİ
Afrika’da yayınlanan The Nation gazetesi “Türkiye, Çin’in Afrika’daki ekonomik saltanatına nasıl karşı koyuyor?” analizinde daha önce Çinli firmalara verilen bazı ihalelerin, bu sektörde hala rakipsiz olan Pekin‘in yeni rakiplere zemin kaybetmeye başlamasıyla Türk şirketlerine gittiği vurgulandı. Bu durum, Dünya Bankası‘nın Afrika’nın nüfusunun hızla artması ve kentleşmenin etkisiyle altyapı harcamalarına olan talebin 2040 yılına kadar yılda 300 milyar ABD dolarına ulaşacağını açıkladığı bir dönemde gerçekleşiyor. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı‘nın (TIKA) 22 ofis kurması ve Maarif Vakfı‘nın onlarca ülkede 200’e yakın okul işletmesi ile Türkiye uzun zamandır Afrika’da güçlü bir varlık gösteriyor. Bu durum Türk inşaat projelerinin çoğalmasına yol açtı. Türkiye Müteahhitler Birliği, Türk inşaat firmalarının şu anda Afrika’daki uluslararası inşaat işlerinin yüzde 20’sinden fazlasını yürüttüğünü belirtiyor.
Uluslararası raporlarda Türkiye’nin uyguladığı strateji ‘bromans‘ olarak nitelendiriliyor. Bu kardeşlik (brotherhood) ve aşk (romans) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Burada en kritik olan ise Türkiye’nin sömürgeleşme travmasını atlatamayan bu ülkelere ‘egemenliğe saygı’ prensibiyle yaklaşması. Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Bölgesi Genel Sekreteri Wamkele Mene, “Türkiye hiçbir sömürge bagajı olmadan geliyor. Bu bir avantaj” diyor.
AFRİKA İLE YAKINLAŞMANIN KİLOMETRE TAŞLARI
1998
Afrika Eylem Planı Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından sunuldu
2005
“Afrika Yılı” Olarak İlan Edildi 2005 Türkiye’ye Afrika Birliği (AU) tarafından gözlemci statüsü verildi.
2008
Türkiye, Afrika Birliği’nin stratejik ortağı oldu 2008 1. Türkiye-Afrika Zirvesi, İstanbul
2011
Türkiye’nin Somali’de birincil aktör olarak ortaya çıkışı
2014
2. Türkiye-Afrika Zirvesi, (MalaboEkvator Ginesi)
2021
3. Türkiye-Afrika Zirvesi, (İstanbul)
AFRİKA’NIN SÖMÜRGECİLİK KARŞITI HAYIRSEVER AĞABEYİ
Alman Dışişleri Bakanlığı tarafından düşünce kuruluşu Stiftung Wissenschaft und Politik’e hazırlatılan ‘Türkiye’nin Afrika’daki Güvenlik Ayak İzini İncelemek‘ başlıklı raporda Türkiye’nin Afrika hamlelerinden çıkarılabilecek dersler sıralandı. Alman haber ajansı Deutsche Welle de Türkiye’yi Afrika’nın sömürge karşıtı cömert ağabeyi olarak tanımlayan detaylı bir analiz yayınladı. The Economist ise “Türkiye Afrika’ya büyük bir diplomatik ve kurumsal atılım yapıyor. Mühendisler ve dizilerin yanı sıra silahlar ve askerler de gönderiyor” diyerek bu çabaları övdü. Atlantic Council, “Türkiye’nin Afrika’ya yaklaşımı NATO’nun gelecekteki angajmanına ışık tutabilir” diyerek NATO’nun Afrika’daki etkisinin Türkiye ile gelişebileceği yorumunu yaptı.
TÜRKİYE’NİN AFRİKA’DAKİ AYAK İZLERİ
Türkiye’nin kıtada artan etkisi, genellikle stratejik ticaret yolları üzerinde yer alan limanlar, demiryolları, enerji tedariki ve havaalanları gibi altyapı projelerine yapılan yatırımları içeriyor. Bu yatırımlar genellikle ek ekonomik faaliyetlere yol açan uzun vadeli işletme imtiyazlarını mümkün kılıyor. Daha sonra, birçok ülkede oteller, konferans binaları ve spor sahaları gibi ticari varlıklara önemli yatırımlar yapılıyor. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) tarafından iş konseylerinin yaygınlaştırılması, özel-kamu ortaklıklarını ve yatırımlarını teşvik ediyor.

25 OKULDA AFRİKALI ÖĞRENCİLERE TÜRKÇE EĞİTİM
Türkiye’nin Afrika ile yakınlaşması, daha önce burada etki alanı kurmak için yüzlerce eğitim kurumu açan FETÖ’nün okullarının kolaylıkla Ankara’ya devredilmesini sağladı. Şimdi “Maarif okulları” olarak anılan bu okullar 25 Afrika ülkesinde yaklaşık yirmi bin öğrenciye Türkçe eğitim veriyor. Son on yılda Afrika‘dan 20 bine yakın öğrenci Türkiye’de üniversite okumak için burs aldı. Bu okullardan mezun olan öğrenciler Türkiye-Afrika arasında ticareti geliştirmek için kurulan birçok şirkette yönetici olarak kolaylıkla iş buluyorlar.

TÜRK DİZİLERİ AFRİKA’DA ÇOK POPÜLER
Türkiye’de çekilen dizi ve filmler Afrika’da Netflix gibi platformlarda en çok izlenen yapımlar arasında yer alıyor. Birçok Afrikalı Türkçeyi bu dizilerden öğrendiklerini söylüyor. Bu dizilerin Nijerya ve Uganda gibi birçok Afrika ülkesinin sosyokültürel yapısını bile etkilediği belirtiliyor. Muhteşem Yüzyıl, Uganda televizyonuna geldiğinde büyük bir izleyici kitlesi bularak Türk ürünlerine yönelik artan bir talep yarattı. İtalya’daki Girona Üniversitesi’nden Sebastián Ruiz Cabrera tarafından yayınlanan bir makale “Türk-kültürel ürünlerinin Afrika’ya yönelik dış politikası üzerindeki etkileri: Kenya, Mozambik ve Senegal’de bir yumuşak güç örneği olarak Türk dizileri” başlığını taşıyordu.
AB RAPORUNDA YER ALAN ANALİZ: ‘TÜRKİYE İLE YAPICI ORTAKLIK ŞART’
Chaillot Raporu adı verilen AB raporu Türkiye’nin dünyadaki dört farklı bölgedeki varlığını ve bu bölgelerle etkileşimini inceliyor: Batı Balkanlar; Güney Kafkasya; Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Körfez bölgesi ve Afrika. Raporun en geniş yer ayırdığı yer ise Afrika kıtası. Türkiye’nin artan etkisi bu bölümde Türk Hava Yolları’nın kıtanın en ücra köşelerine yaptığı uçuşlar, hemen hemen Afrika’daki tüm ülkelerle imzalanan güvenlik iş birliği anlaşmaları, İHA ve zırhlı satışları, Türkiye’nin eğitim kurumlarında okuyan binlerce Afrikalı öğrenci ve diplomatik ziyaretlerin giderek artan sıklığı örnek gösteriliyor. Raporda şu ifadelere yer veriliyor:
İTALYA ANKARA İLE ORTAK STRATEJİ PEŞİNDE
Nijer, Mali ve Gabon‘da Fransa’ya sempati duyan rejimlerin yakın zamanda devrilmesi ve bununla birlikte Fransız güçlerinin geri çekilmesi Fransa’nın Batı Afrika’daki tarihi siyasi ve ekonomik etkisini ciddi şekilde zayıflattı. BBC’ye göre bu durum Afrika‘da bir etki alanı oluşturmak isteyen İtalya‘nın iştahını kabartmış durumda. İtalya’nın yeni Başbakanı Meloni‘nin Türkiye’ye ocak ayında yaptığı ziyarette Afrika‘da Türkiye ile ortak hareket etme isteğini dile getirdiği biliniyor.
AFRİKA DÜNYADA NEDEN BU KADAR İLGİ ÇEKİYOR
‘Yükselen Afrika‘ için reel gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) büyümesinin 2024 ve 2025 yıllarında sırasıyla ortalama %3.8 ve %4.2 olması bekleniyor. Bu oran, %2.9 ve %3.2 olarak öngörülen küresel ortalamalardan daha yüksek. Yani Afrika, Asya’dan sonra en hızlı büyüyen ikinci bölge olmaya devam edecek. Bu da tüm dünyanın ekonomik açıdan bu bölgede iş yapma iştahını artırıyor.
‘BU ARALAR ÜZGÜNÜZ’
İlk aldığı ödülü Gazze’de hunharca katledilen bebeklere ithaf ettiğini kaydeden Sarohan, şöyle konuştu:
“Bu aralar üzgünüz, buruğuz çünkü biz bu tarafta cenneti yaşarken Orta Doğu’da cehennemi yaşayan küçük çocuklar için üzgünüz. Bu benim ilk ödülüm. Bu ödülü Gazze’de yaşamını yitiren, katledilen bebekler için aldım. İnşallah savaşların bittiği, çocukların ölmediği ve özellikle Müslüman dünyasında insanların şiddet görmeden insani haklarını özgür yaşayabileceği bir dünya inşa ederiz. Bunu umuyoruz. Sanatçı olmama ışık veren, motivasyonum çocuklar. Çocuklar ölmesin, bütün dünyadaki savaşlar bitsin özellikle Orta Doğu’daki, başka bir şey istemiyoruz.”

Halil İbrahim Kalaycıoğlu ise birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Mardin’de olmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
İsrail’in başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere on binlerce Filistinliyi öldürmeye devam ettiğini belirten Kalaycıoğlu, Filistin için gerekli yardım ve protestoların dünya genelinde sürdürülmesi gerektiğini ifade etti.

Festivalde ödülü Gazze’de ölenler adına aldığını anlatan Kalaycıoğlu, saldırıların bir an önce son bulmasını arzu ettiklerini söyledi.
ALİ SÜRMELİ: O LANETLİ IRKA…
Ali Sürmeli de festivale katıldığı için mutlu olduğunu söyledi.
Davetin televizyon izlerken geldiğini ve o sırada “Filistin için ne yapabilirim” diye düşündüğünü anlatan Sürmeli, Filistinliler için dua ettiğini belirtti.

Mardin’in Gazze’ye yakın bir yer olduğunu söyleyen Sürmeli, “Onun için koşa koşa geldim Mardin’e, buradan sesimiz daha yakındır. Hiçbir şey yapamam demek hoş bir şey değil. Avucumuzu açıp Yaradan’a ‘O lanetli ırka, ebabil kuşlarını gönder yarabbi.’ diyebiliriz en azından.” ifadelerini kullandı.
‘BU ZULMÜ SONA ERDİRMEK LAZIM’
Burak Tamdoğan ise İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına ilişkin söylenecek bir sözün kalmadığını, özellikle çocuk ve kadınların katledilmesine sessiz kalınmaması gerektiğini kaydetti.
Dünyanın hiçbir yerinde çocukların ölmemesi gerektiğini belirten Tamdoğan, şunları söyledi:

“Korkunç bir şey ve bence terörizmdir. Herkes bir şekilde elinden geleni yapmaya çalışıyor ama dünya kulaklarını kapatınca sesiniz duyulmuyor. Çok üzücü, bu yüzyılda bunları yaşamamak gerekiyor. Bu zulmü sona erdirmek lazım. Elimizden geleni yapmak gerekiyor. Bağırmak lazım. Paylaşımlardan öteye gitmez bir hale geldi, yürüyüşler, paylaşımlar ama yetmiyor. Yürüyüşler yapılıyor ama bombalar durmuyor. Çağrılar, paylaşımlar yapıyoruz ama durmuyor, çocuklar hala ölüyor. Zulmün durması lazım.”
BU ÇOCUKLARIN AHI HİÇ KİMSENİN YANINA KALMAYACAK
Murat Tatlı da İsrail’in saldırılarını kınadığını belirterek, öldürülen çocuklarının ahının kimsenin yanına kalmayacağını söyledi.
Tatlı, “Çocuklar uykuda güzeldir. İsrail’i kınıyoruz. Savaş niye olsun, çocuklar, insanlar neden ölsün? Herkes kendi toprağında kalsın. Kesinlikle kınıyorum ve bu çocukların ahı hiç kimsenin yanına kalmayacak. Başka açıklaması yok. Kesinlikle ve kesinlikle birilerinin buna bir ‘dur’ demesi gerekiyor.” diye konuştu.

Şahin Kendirci de İsrail’in saldırılarını sürdürdüğü Gazze’de her gün aynı acıları yaşadıklarını dile getirdi.
Bu konuda herkesin üzerine düşen görevi daha fazla yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Kendirci, “Çok daha fazla sesimizin çıkması gerek. Bir şeyler yapılıyor ama demek ki yetmiyor. Bunun sona ermesi gerek. Söz konusu kişiler çocuklar, bebekler, aileler, o yüzden Allah’tan temennim bir an önce son bulması.” dedi.

Adnan Koç ise Filistin’de bütün dünyanın gözünün önünde bir soykırım yaşandığını belirtti.
“Ateş düştüğü yeri yakıyor. Elimizden ne geliyorsa yardım noktasında hangi noktaya taşıyabilecek gücümüz varsa kendi adımıza yapıyoruz ama içimiz kanıyor. Bununla ilgili ne söylesem az. Bir şeyler yapılması gerekiyor Gazze için.” diyen Koç, Filistinliler için dua ettiklerini söyledi.
]]>‘BU ARALAR ÜZGÜNÜZ’
İlk aldığı ödülü Gazze’de hunharca katledilen bebeklere ithaf ettiğini kaydeden Sarohan, şöyle konuştu:
“Bu aralar üzgünüz, buruğuz çünkü biz bu tarafta cenneti yaşarken Orta Doğu’da cehennemi yaşayan küçük çocuklar için üzgünüz. Bu benim ilk ödülüm. Bu ödülü Gazze’de yaşamını yitiren, katledilen bebekler için aldım. İnşallah savaşların bittiği, çocukların ölmediği ve özellikle Müslüman dünyasında insanların şiddet görmeden insani haklarını özgür yaşayabileceği bir dünya inşa ederiz. Bunu umuyoruz. Sanatçı olmama ışık veren, motivasyonum çocuklar. Çocuklar ölmesin, bütün dünyadaki savaşlar bitsin özellikle Orta Doğu’daki, başka bir şey istemiyoruz.”

Halil İbrahim Kalaycıoğlu ise birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Mardin’de olmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
İsrail’in başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere on binlerce Filistinliyi öldürmeye devam ettiğini belirten Kalaycıoğlu, Filistin için gerekli yardım ve protestoların dünya genelinde sürdürülmesi gerektiğini ifade etti.

Festivalde ödülü Gazze’de ölenler adına aldığını anlatan Kalaycıoğlu, saldırıların bir an önce son bulmasını arzu ettiklerini söyledi.
ALİ SÜRMELİ: O LANETLİ IRKA…
Ali Sürmeli de festivale katıldığı için mutlu olduğunu söyledi.
Davetin televizyon izlerken geldiğini ve o sırada “Filistin için ne yapabilirim” diye düşündüğünü anlatan Sürmeli, Filistinliler için dua ettiğini belirtti.

Mardin’in Gazze’ye yakın bir yer olduğunu söyleyen Sürmeli, “Onun için koşa koşa geldim Mardin’e, buradan sesimiz daha yakındır. Hiçbir şey yapamam demek hoş bir şey değil. Avucumuzu açıp Yaradan’a ‘O lanetli ırka, ebabil kuşlarını gönder yarabbi.’ diyebiliriz en azından.” ifadelerini kullandı.
‘BU ZULMÜ SONA ERDİRMEK LAZIM’
Burak Tamdoğan ise İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına ilişkin söylenecek bir sözün kalmadığını, özellikle çocuk ve kadınların katledilmesine sessiz kalınmaması gerektiğini kaydetti.
Dünyanın hiçbir yerinde çocukların ölmemesi gerektiğini belirten Tamdoğan, şunları söyledi:

“Korkunç bir şey ve bence terörizmdir. Herkes bir şekilde elinden geleni yapmaya çalışıyor ama dünya kulaklarını kapatınca sesiniz duyulmuyor. Çok üzücü, bu yüzyılda bunları yaşamamak gerekiyor. Bu zulmü sona erdirmek lazım. Elimizden geleni yapmak gerekiyor. Bağırmak lazım. Paylaşımlardan öteye gitmez bir hale geldi, yürüyüşler, paylaşımlar ama yetmiyor. Yürüyüşler yapılıyor ama bombalar durmuyor. Çağrılar, paylaşımlar yapıyoruz ama durmuyor, çocuklar hala ölüyor. Zulmün durması lazım.”
BU ÇOCUKLARIN AHI HİÇ KİMSENİN YANINA KALMAYACAK
Murat Tatlı da İsrail’in saldırılarını kınadığını belirterek, öldürülen çocuklarının ahının kimsenin yanına kalmayacağını söyledi.
Tatlı, “Çocuklar uykuda güzeldir. İsrail’i kınıyoruz. Savaş niye olsun, çocuklar, insanlar neden ölsün? Herkes kendi toprağında kalsın. Kesinlikle kınıyorum ve bu çocukların ahı hiç kimsenin yanına kalmayacak. Başka açıklaması yok. Kesinlikle ve kesinlikle birilerinin buna bir ‘dur’ demesi gerekiyor.” diye konuştu.

Şahin Kendirci de İsrail’in saldırılarını sürdürdüğü Gazze’de her gün aynı acıları yaşadıklarını dile getirdi.
Bu konuda herkesin üzerine düşen görevi daha fazla yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Kendirci, “Çok daha fazla sesimizin çıkması gerek. Bir şeyler yapılıyor ama demek ki yetmiyor. Bunun sona ermesi gerek. Söz konusu kişiler çocuklar, bebekler, aileler, o yüzden Allah’tan temennim bir an önce son bulması.” dedi.

Adnan Koç ise Filistin’de bütün dünyanın gözünün önünde bir soykırım yaşandığını belirtti.
“Ateş düştüğü yeri yakıyor. Elimizden ne geliyorsa yardım noktasında hangi noktaya taşıyabilecek gücümüz varsa kendi adımıza yapıyoruz ama içimiz kanıyor. Bununla ilgili ne söylesem az. Bir şeyler yapılması gerekiyor Gazze için.” diyen Koç, Filistinliler için dua ettiklerini söyledi.
]]>‘BU ARALAR ÜZGÜNÜZ’
İlk aldığı ödülü Gazze’de hunharca katledilen bebeklere ithaf ettiğini kaydeden Sarohan, şöyle konuştu:
“Bu aralar üzgünüz, buruğuz çünkü biz bu tarafta cenneti yaşarken Orta Doğu’da cehennemi yaşayan küçük çocuklar için üzgünüz. Bu benim ilk ödülüm. Bu ödülü Gazze’de yaşamını yitiren, katledilen bebekler için aldım. İnşallah savaşların bittiği, çocukların ölmediği ve özellikle Müslüman dünyasında insanların şiddet görmeden insani haklarını özgür yaşayabileceği bir dünya inşa ederiz. Bunu umuyoruz. Sanatçı olmama ışık veren, motivasyonum çocuklar. Çocuklar ölmesin, bütün dünyadaki savaşlar bitsin özellikle Orta Doğu’daki, başka bir şey istemiyoruz.”

Halil İbrahim Kalaycıoğlu ise birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Mardin’de olmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
İsrail’in başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere on binlerce Filistinliyi öldürmeye devam ettiğini belirten Kalaycıoğlu, Filistin için gerekli yardım ve protestoların dünya genelinde sürdürülmesi gerektiğini ifade etti.

Festivalde ödülü Gazze’de ölenler adına aldığını anlatan Kalaycıoğlu, saldırıların bir an önce son bulmasını arzu ettiklerini söyledi.
ALİ SÜRMELİ: O LANETLİ IRKA…
Ali Sürmeli de festivale katıldığı için mutlu olduğunu söyledi.
Davetin televizyon izlerken geldiğini ve o sırada “Filistin için ne yapabilirim” diye düşündüğünü anlatan Sürmeli, Filistinliler için dua ettiğini belirtti.

Mardin’in Gazze’ye yakın bir yer olduğunu söyleyen Sürmeli, “Onun için koşa koşa geldim Mardin’e, buradan sesimiz daha yakındır. Hiçbir şey yapamam demek hoş bir şey değil. Avucumuzu açıp Yaradan’a ‘O lanetli ırka, ebabil kuşlarını gönder yarabbi.’ diyebiliriz en azından.” ifadelerini kullandı.
‘BU ZULMÜ SONA ERDİRMEK LAZIM’
Burak Tamdoğan ise İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına ilişkin söylenecek bir sözün kalmadığını, özellikle çocuk ve kadınların katledilmesine sessiz kalınmaması gerektiğini kaydetti.
Dünyanın hiçbir yerinde çocukların ölmemesi gerektiğini belirten Tamdoğan, şunları söyledi:

“Korkunç bir şey ve bence terörizmdir. Herkes bir şekilde elinden geleni yapmaya çalışıyor ama dünya kulaklarını kapatınca sesiniz duyulmuyor. Çok üzücü, bu yüzyılda bunları yaşamamak gerekiyor. Bu zulmü sona erdirmek lazım. Elimizden geleni yapmak gerekiyor. Bağırmak lazım. Paylaşımlardan öteye gitmez bir hale geldi, yürüyüşler, paylaşımlar ama yetmiyor. Yürüyüşler yapılıyor ama bombalar durmuyor. Çağrılar, paylaşımlar yapıyoruz ama durmuyor, çocuklar hala ölüyor. Zulmün durması lazım.”
BU ÇOCUKLARIN AHI HİÇ KİMSENİN YANINA KALMAYACAK
Murat Tatlı da İsrail’in saldırılarını kınadığını belirterek, öldürülen çocuklarının ahının kimsenin yanına kalmayacağını söyledi.
Tatlı, “Çocuklar uykuda güzeldir. İsrail’i kınıyoruz. Savaş niye olsun, çocuklar, insanlar neden ölsün? Herkes kendi toprağında kalsın. Kesinlikle kınıyorum ve bu çocukların ahı hiç kimsenin yanına kalmayacak. Başka açıklaması yok. Kesinlikle ve kesinlikle birilerinin buna bir ‘dur’ demesi gerekiyor.” diye konuştu.

Şahin Kendirci de İsrail’in saldırılarını sürdürdüğü Gazze’de her gün aynı acıları yaşadıklarını dile getirdi.
Bu konuda herkesin üzerine düşen görevi daha fazla yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Kendirci, “Çok daha fazla sesimizin çıkması gerek. Bir şeyler yapılıyor ama demek ki yetmiyor. Bunun sona ermesi gerek. Söz konusu kişiler çocuklar, bebekler, aileler, o yüzden Allah’tan temennim bir an önce son bulması.” dedi.
Adnan Koç ise Filistin’de bütün dünyanın gözünün önünde bir soykırım yaşandığını belirtti.
“Ateş düştüğü yeri yakıyor. Elimizden ne geliyorsa yardım noktasında hangi noktaya taşıyabilecek gücümüz varsa kendi adımıza yapıyoruz ama içimiz kanıyor. Bununla ilgili ne söylesem az. Bir şeyler yapılması gerekiyor Gazze için.” diyen Koç, Filistinliler için dua ettiklerini söyledi.
]]>AA muhabiri, 27 AB ülkesinde düzenlenen seçimlerle ilgili merak edilen konuları 10 soruda derledi.
1- AP NEDİR, GÖREVİ NELERDİR?
AB kurumları arasında üyeleri doğrudan halk tarafından seçilen tek organdır. Seçimleri 5 yılda bir yapılır. “Avrupa vatandaşı” sayılan AB üyesi ülkelerin vatandaşları, bu seçimlerde oy kullanarak parlamento üyelerini seçer. AP’nin üyeleri, “milletvekili” olarak adlandırılır. Parlamento Genel Kurulu, Fransa’nın Strazburg kentinde toplanır. Parlamentonun siyasi grupları ve komiteleri Brüksel’de toplanır, sekretaryası ise Lüksemburg’dadır. Parlamentoda siyasi görüşlere göre oluşturulan “siyasi gruplar” bulunur. AP, AB Konseyi ile yasama yetkisini paylaşır. Ayrıca AB’nin çok yıllı ve yıllık bütçesini, uluslararası anlaşmalarını ve genişleme gibi önemli kararlarını onaylar. AB Komisyonu Başkanı ve Komisyon üyelerinin göreve başlamaları için onay verir. AB Komisyonu başta olmak üzere diğer AB kurum ve organlarını denetler.

2. MEVCUT AP’DE KAÇ SİYASI GRUP VAR?
AP’de büyükten küçüğe 177 sandalyeli Avrupa Halk Partisi (EPP), 139 sandalyeli Sosyalistler ve Demokratlar (S&D), 102 sandalyeli Avrupa’yı Yenile (Renew Europe), 72 sandalyeli Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı, 68 sandalyeli Avrupa Muhafazakarları ve Reformistleri (ECR), 59 sandalyeli Kimlik ve Demokrasi (ID), 37 sandalyeli Avrupa Solu ve 50 bağımsız milletvekili bulunuyor.
3. SIYASİ GRUPLAR NEYE GÖRE OLUŞTURULUYOR?
Üye ülkelerden siyasi partilerin AP’ye gönderebildikleri milletvekilleri, Avrupa çapında kendileriyle benzer düşüncelere sahip mevkidaşlarıyla koalisyonlar kuruyor. Bunlara “siyasi grup” adı veriliyor.
Parlamentodaki her grubun, 7 AB ülkesinden en az 23 milletvekilini içermesi gerekiyor.
Halihazırda AP’de EPP isimli siyasi grup merkez sağcı partileri, S&D merkez sol eğilimli siyasi partileri, Avrupa’yı Yenile liberalleri, Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı iklim, çevre ve göçmen haklarını önceleyen siyasi partileri, ECR muhafazakarları, ID aşırı sağcı siyasi partileri ve Avrupa Solu sol eğilimli siyasi partileri bir araya getiriyor.
4. AP SEÇIMLERİ İÇİN OY KULLANMA SÜRECİ NASIL?
Seçim, AB çapında 4 gün sürüyor.
27 ülke, 6-9 Haziran olarak belirlenen günlerde kendi takvimlerini belirledi.
6 Haziran’da Hollanda’da başlayan seçim, 7 Haziran’da İrlanda, Çekya ve Estonya’da yapıldı.
Bugün ise İtalya, Malta, Slovakya ve Letonya sandık başında.
En hareketli gün, 21 ülke seçmeninin sandık başında olacağı yarın yaşanacak. Oy verme işleminin sürdüğü Estonya ve İtalya’ya 19 ülkenin eklenmesiyle 9 Haziran’da AB’nin toplam 21 üyesinde birden seçim yapılacak.
Almanya, Fransa, İspanya, Polonya, Romanya, Belçika, Portekiz, Yunanistan, Macaristan, Finlandiya, Avusturya, Bulgaristan, Danimarka, İsveç, Hırvatistan, Litvanya, Slovenya, Lüksemburg ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi sandığa gidecek.
5. KIMLER OY KULLANABİLİYOR?
Oy kullanmanın ilk şartı, 27 AB üyesinden birinin vatandaşlığına sahip olmak.
Yaş kriteri ise üye ülkeden ülkeye değişiyor.
AB genelinde 18 yaşından büyükler oy verebilirken bu sene ilk defa Almanya, Avusturya, Belçika, Malta’da 16, Yunanistan’da 17 yaşındakiler AB’nin geleceğinde söz sahibi olacak.
6. HANGI ÜLKE KAÇ MİLLETVEKİLİ ÇIKARACAK?
Her ülke, nüfusu oranında milletvekili çıkarıyor.
İngiltere’nin AB’den ayrılmasıyla 705 olan milletvekili sayısı 720’ye çıkarıldı.
Almanya 96, Fransa 81, İtalya 76, İspanya 61, Polonya 53, Romanya 33, Hollanda 31, Belçika 22, Portekiz, Yunanistan, Macaristan, İsveç ve Çekya 21’er, Avusturya 20, Bulgaristan 17, Slovakya, Danimarka ve Finlandiya 15’er, İrlanda 14, Hırvatistan 12, Litvanya 11, Letonya ve Slovenya 9’ar, Estonya 7, Malta, Lüksemburg ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi 6’şar milletvekili çıkaracak.
7. AVRUPA SEÇMENI YÜKSEK KATILIM GÖSTERİYOR MU?
1979’da düzenlenen ilk AP seçiminde seçmenlerin yüzde 61’i sandığa gitmişti. Ardından yapılacak seçimlerde katılım oranı düşerek 50-59 bandında seyretti.
Son seçimde AB seçmeninin yalnızca yüzde 50,66’sı sandığa gitmişti.
AP’nin “Eurobarometer” isimli seçim anketine göre bu sene halkın yüzde 60’ı oy kullanacağını belirtti.
8. SEÇMENLER, OYLARINI NEYE GÖRE VERECEK?
Kovid-19, Ukrayna’daki savaş ve ardından gelen enerji krizi, hayat pahalılığı, enflasyon gibi başlıkların seçmenlerin oyunda temel belirleyici olacağı tahmin ediliyor.
Avrupa kıtasında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk defa yeniden ortaya çıkan savaş ve Rusya’dan yönelen tehdidin de kimi seçmenin kararında etkili olması bekleniyor.
Göçmen krizi, çevre ve iklim konuları da bir kısım seçmenin oyunu belirleyecek. Son aylarda İsrail’in Gazze’deki saldırıları karşısında AB’nin “İsrail yanlısı” ya da “çifte standart temelli” bir politika izlediğini düşünerek Avrupa başkentlerinde protestolar düzenleyen kesimin de oy kullanırken bu konuda hassasiyet gösteren partilere oy vermeyi tercih etmesi muhtemel.
9. SEÇİM SONUÇLARIYLA İLGİLİ BEKLENTİLER NELER?
Aşırı sağcı partilerin sandalye sayısını artırmasına kesin gözle bakılıyor.
Liberallerin ve yeşillerin oy kaybetmesi bekleniyor. Bu iki durum birleştiğinde Hristiyan demokratlar, muhafazakarlar ve aşırı sağdan oluşan koalisyonun ilk defa AP’de çoğunluğu elde etmesi ve AB politikasına yön verebileceği düşünülüyor.
10. SEÇİMDEN SONRA NE OLACAK?
9 Haziran akşamı tüm üye ülkelerdeki sandıkların kapanmasıyla resmi olmayan ilk sonuçlar elde edilecek.
10 Haziran itibarıyla bir yandan AP’ye milletvekili gönderen partiler koalisyon görüşmelerine girerek “AP’deki siyasi grupları” oluşturma sürecine, diğer yandan oluşacak siyasi partilerin AB Komisyonu başkanlığı için liste başı adayları da destek bulabilmek amacıyla müzakerelerine başlayacak.
İlk Genel Kurul toplantısı, 16 Temmuz’da yapılacak ve böylece yeni yasama dönemi başlamış olacak.
İlerleyen dönemde AB ülkelerinin liderleri ve AP milletvekillerinin ortaklaşa katıldığı süreçte AB Komisyonu Başkanı, ardından Komisyon üyeleri atanacak.
AB Konseyinin yeni başkanı, üye ülkelerin liderleri tarafından nitelikli çoğunlukla seçilecek ve 1 Aralık’ta görevine başlayacak.
Böylece AB’nin gelecek 5 yıllık yönetimi belirlenmiş olacak.

‘İSRAİL’İN BARBARCA VAHŞETİNİ DURDURMAK İÇİN BİRLEŞİK BİR CEPHE ORTAYA KOYMALIYIZ’
Pakistan’ın işgal altındaki Filistin topraklarında uluslararası hukuka ve ilgili Birleşmiş Milletler kararlarına dayalı olarak adil, kapsamlı ve kalıcı bir barışı sürekli olarak desteklediğini belirten Dar, İsrail’in işgal altındaki tüm Arap topraklarından tamamen çekilmesi, Filistin halkının vazgeçilmez haklarının iade edilmesi, Filistin’e dönüş hakkı da dahil olmak üzere, Filistinliler için 1967 öncesi sınırların ve başkenti Kudüs olan bağımsız bir vatan kurulması çağrısı yaptı.
Dar, şöyle devam etti:
“Pakistan, Araplar ve İsrail arasındaki tüm önemli anlaşmazlıkların kapsamlı bir çözümü sağlanmadan Orta Doğu’da kalıcı bir barışın olamayacağına inanıyor. Egemen, sürdürülebilir ve sınırları bitişik olan bir Filistin devletinin kurulması, bölgesel barış ve istikrarın mutlak ön şartıdır.
Filistinlilere yönelik korkunç cinayetler, kötü muamele ve tehcir karşısında sessizlik ve eylemsizlik bir seçenek değildir. Filistin’deki kardeşlerimiz için ayağa kalkmalı ve İsrail’in insanlık dışı ve barbarca vahşetini durdurmak için birleşik bir cephe ortaya koymalıyız.”

‘BU VAHŞET KARŞISINDA SESSİZ KALMAYI SEÇENLERİ TARİH DOĞRU OLARAK YARGILAMAYACAKTIR’
İsrail’in hastanelere, sağlık kuruluşlarına önceden planlanmış şekilde saldırdığını belirten Dar, şöyle devam etti:
“İsrail’in aralıksız ve acımasız saldırganlığı, Filistin halkını yok etmeye yönelik apaçık bir girişimdir. Dünya, İsrail işgal güçlerinin, uluslararası hukuka dayalı dünya görüşünü ve Uluslararası Adalet Divanının emirlerini hiçe sayarak, çağımızın en büyük katliamlarından birisini yaptığına tanık oluyor. Bu vahşet karşısında sessiz kalmayı seçenleri tarih doğru olarak yargılamayacaktır.”
İsrail’in açlığı ve kıtlığı savaş silahı olarak kullandığını aktaran Dar, İsrailli yerleşimcilerin yardım konvoylarına yönelik son saldırıları ve İsrail’in Refah Sınır Kapısı’nı ele geçirmesinin, sivilleri aç bırakma niyetiyle insani yardım malzemelerinin kasıtlı olarak engellenmesi anlamına geldiğini vurguladı.

‘SAVAŞ SUÇLARININ TARİHİNDE YENİ VE KORKUNÇ BİR SAYFA’
Bunun, uluslararası insani hukuk ve savaş hukuku kapsamındaki savaş suçlarının tarihinde tamamen yeni ve korkunç bir sayfa olduğunu vurgulayan Dar, uluslararası toplumun, Filistinlilere uygulanan bu toplu cezalandırmayı durdurmak için harekete geçmesi gerektiğini belirterek, “Açlığın bir savaş silahı olarak kullanılmasını kınıyoruz ve derhal ateşkes sağlanması ve Gazze’ye engelsiz insani yardım akışı sağlanması çağrısında bulunuyoruz.” dedi.
Dar, Uluslararası Adalet Divanının, İsrail için verdiği Refah’taki askeri saldırısını derhal durdurması yönündeki talimatının gecikmeksizin uygulanmasını, uluslararası toplumun, cinayetleri durdurmak ve insani acıları durdurmak için harekete geçmesi gerektiğini vurguladı.
‘İSRAİL’İN YOL AÇTIĞI YIKIM BENZERSİZDİR’
D-8 teşkilatının, Filistin halkının acılarına son vermek için ilgili tüm uluslararası forumlarda ekonomik olduğu kadar siyasi gücünü de kullanması gerektiğini dile getiren Dar, İsrail işgal güçlerinin bu açıkça yasa dışı ve soykırım niteliğindeki eylemine derhal ve koşulsuz olarak son vermesinin mutlak bir zorunluluk olduğunu söyledi.
Dar, D-8 platformu aracılığıyla Gazze halkına yönelik insani yardımları koordine edebileceğini ve saldırı sona erdiğinde yeniden inşa çabalarında da rol oynayabileceklerini aktardı.
“Filistinlilerin hayatlarını ve geçim kaynaklarını yeniden inşa etmelerini istiyorsak ve İsrail’in onları ortadan kaldırmasa bile kalıcı olarak sakat bırakma yönündeki hain tasarımında başarılı olmasına izin vermemek istiyorsak bu çok önemlidir.” diyen Dar, bu toplantının, aynı zamanda İsrail saldırganlığını durdurmak ve kuşatma altındaki Gazze halkına tüm insani yardım kanallarını açmak için ortak ve acil bir uluslararası eylem çağrısı ve kampanyasına da öncülük etmesi gerektiğini kaydetti.
‘FİLİSTİNLİ KARDEŞLERİMİZE ANLAMLI DESTEK VERMEK İÇİN HAREKETE GEÇELİM’
Dar, Pakistan’ın Filistinliler için halihazırda 8 yardım sevkiyatı gönderdiğini, belirterek, sözlerini, “İsrail’in orantısız ve aralıksız saldırganlığının yol açtığı yıkımın boyutu benzersizdir. Dolayısıyla Gazze’nin restorasyonu ve rehabilitasyonuna yönelik olağanüstü bir uluslararası çaba gerekmektedir. Şimdi hepimiz bir araya gelip Filistinli kardeşlerimize anlamlı destek vermek için harekete geçelim.” diye tamamladı.

Bugün Gazze’de yaşananların, hayal edilemeyecek boyutlarda, eşi benzeri görülmemiş bir trajedi olduğunu vurgulayan Dar, İsrail işgal güçleri tarafından 40 binden fazla Filistinlinin öldürüldüğünü, on binlercesinin de yaralandığını anlattı.
Dar, dünyanın, orantısız bir biçimde çok sayıda kadın ve çocukla birlikte sivillerin ayrım gözetmeksizin öldürülmesine tanık olduğunu, İsrail güçlerinin, Filistinlilerin varlığını hedef almak için sistematik olarak hastaneleri ve hayati önem taşıyan altyapıları bombaladığına dikkati çekti.
OMZUNDAN SERTÇE İTİLDİ
Kopenhag merkezli BT gazetesine konuşan görgü tanıkları Anna Ravn ve Marie Adrian, bir erkeğin Frederiksen’e doğru yürüdüğünü ve ardından “omzundan sertçe iterek kenara ittiğini” gördüklerini ancak Başbakan’ın yere düşmediğini aktardı.
Olayın meydana geldiği Kultorvet Meydanı’ndaki bir işletmede çalışan Soren Kjaergaard ise BT’ye yaptığı açıklamada, olaydan sonra Frederiksen’i gördüğünü, yüzünde görünür bir yara olmadığını ve hızla olay yerinden uzaklaştığını ifade etti.
Kasper Jorgensen isimli bir başka görgü tanığı da Ekstra Bladet gazetesine verdiği demeçte, Frederiksen’in koruma görevlilerinden bir erkek ile bir polis memurunun saldırganı yakaladığını gördüğünü kaydetti.
Yetkililer, Frederiksen’e saldırmak suçundan gözaltına alınan 39 yaşındaki erkeğin öğle saatlerinde Kopenhag Bölge Mahkemesi’nde ön duruşmaya çıkarılacağını bildirdi.
BOYUN İNCİNMESİ YAŞADI
Frederiksen’in dün uğradığı saldırı sonucu boyun incinmesi yaşadığı açıklandı.
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, dün başkent Kopenhag’da saldırıya uğramıştı. Saldırganın tutuklandığı olayda Frederiksen’in sağlık durumuna ilişkin Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamada, Danimarka Başbakanının hafif şekilde boyun incinmesi yaşadığı bildirildi. Açıklamada, “Başbakan sağlıklı ve güvende, ancak olayın şokunda” denildi. Frederiksen’in kontrol amacıyla hastaneye götürüldüğü kaydedilen açıklamada, Başbakan Frederiksen’in bugünkü programlarının iptal edildiği bildirildi.
SİYASİ LİDERLERDEN KINAMA
Bu arada, birçok Avrupalı lider ve yetkili, Danimarkalı lidere yönelik saldırıyı kınayarak, sosyal medya hesaplarından destek mesajı paylaştı.
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, X paylaşımında, “Demokratik yollarla seçilmiş bir lidere karşı yapılan bir başka fiziksel saldırı karşısında şok oldum. Bunu kınıyorum.” ifadelerine yer verdi.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, X hesabından, saldırı karşısında “şok olduğunu” belirterek, “Siyasi liderlerimize yönelik her türlü şiddeti şiddetle kınıyorum. NATO müttefikleri değerlerimiz olan özgürlüğü, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü korumak için bir arada durmaktadır.” mesajını paylaştı.
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Marija Pejcinovic Buric, sosyal medyada yaptığı paylaşımda, şunları kaydetti:
“Demokrasiye ve Avrupa Konseyi değerlerine saldırı teşkil eden seçilmiş siyasetçilere yönelik şiddet eylemlerindeki artıştan endişe duyuyoruz.”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, X’teki paylaşımında, saldırının “kabul edilemez olduğunu” kaydederek, “Bu eylemi şiddetle kınıyor ve Mette Frederiksen’e acil şifalar diliyorum.” ifadelerini kullandı.
İrlanda Başbakanı Simon Harris, X’ten yaptığı paylaşımda, şiddetin siyasette yeri olmadığını ve hoş görülemeyeceğini belirterek, Mette ve ailesiyle dayanışma içinde olduğunu vurguladı.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Frederiksen’e desteğini bildirdiği X paylaşımında şunları kaydetti:
“Bu gece yaşanan saldırı, özgürlük, hoşgörü ve barıştan oluşan bir Avrupa’ya inanan hepimize yönelik bir saldırıdır. Bu zor zamanlarda hem kendi desteğimi hem de İspanyol vatandaşlarının desteğini kendisine ilettim.”
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, X hesabından yaptığı paylaşımda, saldırıyı “demokrasinin değerlerine yönelik tahammül edilemez bir şiddet eylemi” olarak nitelendirerek, Frederiksen ile dayanışma içinde olduğunu aktardı.
İsveç Başbakanı Ulf Kristersson, X paylaşımında, “Demokratik yollarla seçilmiş bir lidere yapılan saldırı aynı zamanda demokrasimize yapılmış bir saldırıdır.” ifadesini kullandı.
Belçika Dışişleri Bakanı Hadja Lahbib, sosyal medya paylaşımında saldırıyı kınayarak, söz konusu şiddet eyleminin hiçbir haklı gerekçesi olamayacağını kaydetti.
Danimarka Başbakanlık Ofisi, dün, Başbakan Frederiksen’in Kopenhag’daki Kultorvet Meydanı’nda bir kişinin saldırısına uğradığını ve saldırganın gözaltına alındığını açıklamıştı.
Frederiksen’in saldırı nedeniyle şoke olduğu vurgulanan açıklamada, şüphelinin nasıl saldırdığı ve Başbakan’ın yaralanıp yaralanmadığı konusunda bilgi verilmemişti.

‘BOŞ YERE NÜKLEER SAVAŞTAN BAHSETMEYİN’
Nükleer silah kullanımı ile gerilimi Rusya’nın değil İngiltere’nin başlattığını dile getiren Putin, karşılıklı olarak nükleer saldırıların gerçekleşmesi halinde çok sayıda kurban olacağını, ancak işin bu noktaya gelmeyeceğini varsaydığını ifade etti.
Rusya ve ABD’nin füze saldırısına karşı uyarı sistemine sahip olduğunu bildiren Putin, Avrupa ülkelerinin ise nükleer saldırıya karşı hazırlıksız olduğunun altını çizdi. Rusya’nın elindeki nükleer silahların ABD’nin Japonya’da kullandığı silahlardan 4 kat daha güçlü olduğuna dikkati çeken Putin, herkese boş yere nükleer savaştan bahsetmemesi çağrısında bulundu.
‘NÜKLEER SİLAH KULLANMAYI GEREKTİRECEK BİR DURUM OLUŞTUĞUNA İNANMIYORUM’
Rusya’nın nükleer doktrini olduğunu ve orada her şeyin yazdığını vurgulayan Putin, “Nükleer silahların kullanımı, ülkenin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit söz konusu olduğunda istisnai durumlarda mümkündür. Böyle bir durumun oluştuğuna inanmıyorum. Böyle bir ihtiyaç yok.” ifadelerini kullandı.

Putin, nükleer doktrinin yaşayan bir araç olduğuna dikkati çekerek, dünyada olup bitenleri dikkatle izlediklerini ve bu doktrinde bazı değişiklikler yapmayı göz ardı etmediklerini ifade etti.
Ancak gerekirse nükleer silah denemeleri yapacaklarının altını çizen Putin, enformasyon ve bilgisayar imkanlarının her şeyi yeniden üretmeye izin verdiği için şu ana kadar bu denemeleri yapmadıklarını aktardı.
‘BİZ ELBETTE ZAFER ELDE EDECEĞİZ’
Ukrayna ile müzakereler konusuna değinen Putin, tüm silahlı çatışmaların barış anlaşmalarıyla sonuçlandığını kaydetti. Putin, “Yeterince önemli bir Avrupa ülkesinin eski liderlerinden birisi bana tüm bu anlaşmaların ya askeri yenilgiye ya da zafere dayanabileceğini söylemişti. Biz elbette zafer elde edeceğiz.” şeklinde konuştu.

‘İSTANBUL’DA ANLAŞTIĞIMIZ ŞARTLAR ÇERÇEVESİNDE MÜZAKERELERE HAZIRIZ’
Moskova’nın çıkarlarını karşılayacak anlaşmalar yapılması gerektiğini vurgulayan Putin, mevcut Kiev yönetimiyle anlaşma yapmanın oldukça sorunlu olduğunu kaydetti.
Putin, “Ukrayna’da iktidar meşruiyetini kaybetti. Bu, ülke anayasasında da yer alıyor.” diye konuştu.
Ancak Kiev’in müzakere yapmak isterse bunu yapacak birini bulabileceğini dile getiren Putin, “Biz bu müzakerelere hazırız. Ancak tekrar ediyorum, bazı varsayımlarla değil, önce Minsk’te, sonra da İstanbul’da bu müzakereleri başlatırken üzerinde anlaştığımız şartlar çerçevesinde hazırız.” ifadelerini kullandı.

‘SİLAH TEDARİK ETMİYORUZ ANCAK BAZI MEŞRU YAPILARAK SAĞLAMA HAKKIMIZI SAKLI TUTUYORUZ’
Rusya’nın Ukrayna’ya silah sağlayan ülkelerin hassas hedeflerini vuracak bölgelere uzun menzilli silah gönderip göndermediğinin sorulması üzerine Putin, “Henüz (silah) tedarik etmiyoruz. Ancak bunu (silah tedarikini) askeri nitelikte de dahil olmak üzere, kendi üzerlerinde belirli şekilde baskı gören devletlere ve hatta bazı meşru yapılara sağlama hakkımızı saklı tutuyoruz.” şeklinde konuştu.
Putin, Ukrayna’daki çatışmalar nedeniyle ülkesinde yeni bir askeri seferberlik ihtiyacı olmadığına vurgu yaparak, geçen yıl seferberlik kararı olmadan 300 binden fazla kişinin gönüllü sözleşmeli asker olduğunu, bu yılın başından bu yana da 160 binden fazla kişinin sözleşme imzaladığını bildirdi.
Ayrıca Putin, bu yıl Donbas’ta ve diğer çatışma bölgelerinde Rus ordusunun 47 yerleşim birimini ve 880 kilometrekarelik alanı Ukrayna ordusundan aldığı bilgisini paylaştı.
Yunan basınında KAAN ve dron filosu



















Türkiye ile ABD arasında yürütülen F-16 görüşmeleri neticesinde ikili ilişkilerin olumlu bir ivme kazandığını yazan ABD basını, Türkiye ve Amerika’nın uzlaşma zamanının geldiğini dile getirdi.
‘TÜRKİYE ABD İÇİN ÇOK ÖNEMLİ KONUMDA’
Küresel kargaşanın yaşandığı bir dönemde ne Türkiye’nin ne de ABD’nin birbirine yabancı kalma lüksünün olmadığı belirtilirken Gazze ve Ukrayna’ya yakın olması sebebiyle Türkiye’yi ABD için çok önemli bir konuma getirdiğinden bahsedildi.

İLİŞKİLERİ DENGELEYECEK KİLİT NOKTA
ABD’nin Afrika, Orta Asya ve Orta Doğu’da Çin, İran ve Rusya nüfuzunun dengelenmesine yardımcı olmak için Türkiye’den yararlanabileceği ifade edildi.
‘TÜRKİYE DEĞERLİ BİR ORTAK’
Yazıda, “Ülkenin coğrafi konumu, bölgesel nüfuzu ve artan savunma sanayii kapasitesi, Türkiye’yi çok kutupluluk ve düzensizlik ile mücadelede değerli bir ortak haline getiriyor” denildi.
Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşında benzersiz bir rol oynadığına vurgu yapıldı.
ARTIK DIŞARI BAĞLI DEĞİLİZ
Türkiye’nin yerli savunma sanayisini genişlettiği kaydedilen yazıda, “Türkiye’nin savunma harcamalarının GSYİH’ye oranı yükseldi ve ülke artık insansız hava araçlarından tanklara ve savaş gemilerine kadar kendi askeri ihtiyacının yüzde 80’ini yerli savunma üretimiyle karşılıyor. Aynı zamanda Ukrayna’ya silah satabilecek ve Avrupa ülkelerinin zırhlı araçlar, kısa menzilli füzeler, mühimmat mermileri ve insansız hava araçları gibi temel savunma malzemesi stoklarının yenilenmesine yardımcı olabilecek bir konumda” ifadeleri kullanıldı.

SAVUNMA TEDARİKÇİSİ
Haberde, “Türkiye’yi geleneksel alıcı rolü yerine savunma tedarikçisi olarak düşünmek, transatlantik güvenlik planlamasında yeni olasılıkların önünü açabilir. ABD ve Türkiye, jeopolitik çıkarlarının örtüştüğü yerlerde işbirliği fırsatlarını araştırmalıdır. Ankara’nın bölgesel ağır sıklet olma arayışı ve Washington’un Çin ve Rusya nüfuzuna karşı koyma arzusu, pratikte birbirini tamamlayıcı amaçlar olabilir” denildi.
TÜRKİYE’NİN AFRİKA DİPLOMASİSİ
Türkiye’nin Afrika’daki çeşitli alanlarda Çinli şirketleri geride bıraktığı belirtilirken Ankara’nın 2007 yılından bu yana Afrika ülkeleriyle kapsamlı diplomasi yürüttüğüne dikkat çekildi. Türkiye’nin yakın zamanda Fransız ve ABD kuvvetlerini sınır dışı eden Nijer de dahil olmak üzere Doğu ve Batı Afrika’daki ülkelerle savunma işbirliğini genişlettiğine işaret edildi.
“ABD, TÜRKİYE’Yİ KAFKASYA’DA YAPICI ROL OYNAMAYA TEŞVİK ETMELİDİR”
Türkiye’nin Türk devletleri olan ilişkilerine ve Kafkasya’daki nüfusuna dikkat çekilen haberde, “ABD, Türkiye’yi Kafkasya’da yapıcı rol oynamaya teşvik etmelidir. Biden yönetimi şimdi Türkiye’den Azerbaycan’ı Ermenistan’la resmi bir barış anlaşmasına doğru itmesini istemeli. Eğer bu gerçekleşirse Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu azaltabilir” denildi.

TÜRKİYE, GAZZE KONUSUNDA HAFİFE ALINMAMALI
Washington’un Gazze ve Filistin konusunda Türkiye’yi hafife almaması gerektiğinin altı çizildi. Gazze’nin istikrara kavuşturulması zamanı geldiğinde, Türkiye’nin inşaat sektörü ve siyasi desteğinin değerli olacağından söz edildi.

TÜRKİYE, ÇOK KÜRESEL PARLAMA NOKTASININ ORTASINDA
Türkiye’nin ABD’nin yeni bir diyaloğu geciktiremeyeceği kadar çok küresel parlama noktasının ortasında durduğundan bahsedilirken yazıda, “ABD Başkanı Biden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir sonraki buluşmasında sadece ikili meselelerin standart listesi hakkında değil, aynı zamanda daha geniş bir sıfırlama hakkında da bir görüşme başlatma fırsatını değerlendirmeli. Ankara’nın, ticaret ve savunma ortaklıkları konusunda ABD ve Avrupalı müttefiklerine sunabileceği çok şey var; ayrıca özellikle Türkiye’nin aktif olduğu ancak ABD’nin erişiminin sınırlı olduğu bölgelerde Çin, İran ve Rusya’nın nüfuzunun kontrol altına alınmasına yardımcı olmak konusunda da sunabileceği çok şey var” ifadelerine yer verildi.
Ukrayna Başkomutanı Oleksandr Sırski, Fransa’nın Ukrayna’da Rusya’ya karşı savaşan birlikleri eğitmek üzere Kiev’e asker göndereceğini duyurdu.
Sırski, Fransa Savunma Bakanı Sebastien Lecornu ile yaptığı görüşmenin ardından açıklamalarda bulundu.
Fransız askeri eğitmenlerinin Ukrayna’daki askeri birlikleri ziyaret etmelerine izin veren belgelerin imzalandığını söyledi.
Başkomutan Sırski, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Fransa’nın, Ukrayna askeri personelinin eğitimi için Ukrayna’ya eğitmenler gönderme girişimini memnuniyetle karşılıyorum” ifadelerini kullandı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz Şubat ayında birliklerin Ukrayna’ya gönderilmesinin “göz ardı edilemeyeceğini” söylemişti..
Moskova, gelişmeler üzerine, Ukrayna’ya Batılı birliklerin konuşlandırılmasının NATO ile Rusya arasında topyekün bir savaşı tetikleyeceği uyarısında bulundu.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova “Eğer Fransızlar çatışma bölgesinde görünmek isterlerse ister istemez Rus ordusu için hedef haline gelir” diyerek tansiyonu daha da yükseltti.
Çatışmanın fitilini ateşleyebilecek en sert uyarı ise Rus lider Vladimir Putin’den geldi.
Putin, Özbekistan ziyaretinde “Bu hamle Avrupa’da ve dünyada ciddi bir çatışmaya yönelik adım atmaktır. Bunu mu istiyorlar? Tamam o zaman.” açıklamasında bulundu.
RUSYA’NIN HARKOV SALDIRILARI SAVAŞIN SEYRİNİ DEĞİŞTİRİYOR, NATO’DA ÇATLAKLAR OLUŞTU!
Ukrayna’ya birlik gönderme kararı, NATO içinde ciddi çatlaklara da yol açmış durumda.
Müttefikin önemli üyelerinden İngiltere ve Almanya Rusya ile çatışma riskini artırabilecek askeri hamleleri reddediyor.
Savaşın başından bu yana arabulucu rolünü üstlenen Ankara’nın da küresel bir çatışmaya dönüşebilecek adımlara karşı olduğu değerlendiriliyor.
Nitekim Türkiye, Rusya’nın “özel operasyon” kararından bu yana, hem Moskova ile hem de Kiev’le diyaloğu devam ettirebilen tek NATO üyesi konumunda..
Ve bu durum hem çatışmanın yayılması konusunda bir denge sağlanmasına hem de küresel bir tahıl krizinin yaşanmasının önüne geçilmesine yarıyor.
Ayrıca Ankara’yı jeopolitik ve diplomasi anlamında daha da önemli bir konuma getiriyor.
Rusya’nın Ukrayna’ya yakın sınır kenti Belgorod aylardır Ukrayna Ordusu tarafından hedef alınıyor.
Saldırılarda kimi zaman balistik füzeler kimi zaman da insansız hava araçları kullanılıyor.
Rus hava savunma sistemleriyse bu saldırıların durdurulmasında genelde başarı sağlayamıyor.
AVRUPA GENİŞ ÇAPLI BİR RUS İSTİLASINA HAZIRLIK YAPIYOR!
Dolayısıyla Kremlin hem uluslararası askeri kabiliyet noktasında prestijini kaybediyor hem de Ukrayna’daki direniş daha da güçlendiriyor.
Gelişmeler üzerine Harkov’a yönelik yeni bir saldırı başlatan Rus Ordusu, sınırda “güvenli bölge” oluşturmak için kolları sıvadı.
Gerçekleştirilen kara saldırılarıyla birlikte hedefe şuana dek tam olarak ulaşılamasa da sınırlı bir ilerleme kaydedildi.
Putin, operasyonun Harkov merkezini ele geçirmek gibi bir amacı barındırmadığını ifade etse de;
Kentin işlek caddelerine ve alışveriş merkezlerine yönelik saldırılar, Kiev yönetimini ABD’den yeni yardımlar isteme konusunda harekete geçirdi.
Bunun neticesinde, Zelenskiy yönetiminin endişelerini paylaşan Biden hükümeti gerilimi daha da yükseltecek bir adıma imza attı.
Beyaz Saray, Ukrayna’nın Harkov bölgesini savunmak için Rusya topraklarındaki hedeflere karşı ABD tarafından tedarik edilen silahları kullanmasına izin verdi.
Bu durum savaşın başından beri ilk kez yaşanıyor ve teknoloji olarak Amerikan silahları Ukrayna birliklerinin kullandığı sistemlerden çok daha ileri teknolojiye sahip…
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Batılı ülkeler tarafından Ukrayna’ya gönderilen silahların Rusya topraklarının hedef alınmasında kullanımına izin verilmesine yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Kiev’in geleceğinin NATO ittifakı içinde olduğunu söyleyerek Rusya’nın bölgeyi işgal sebebine gönderme yaptı.
Tüm çatışmalara rağmen, Batı İttifakı’nın Ukrayna’nın NATO üyeliğinden vazgeçmeme noktasındaki kararlılığını da vurgulamış oldu.
Analistler bu durumun normal olduğunu değerlendiriyor.
Zira Rusya, ilk etapta başkent Kiev’e yönelik işgal hareketinde başarısız oldu ve NATO’dan gelen silahlar, Rusya’nın hukuk dışı olarak ilhak ettiği bölgeler hariç, diğer alanlarda başarılı bir sınav verdi.
Rus Ordusu’nun ilerleyişini ve son zamanlardaki yenilmez imajını ciddi anlamda sarstı.
Stoltenberg karşı bir saldırıyla Ukrayna’daki Rus işgalinin sona erdirilmesi konusunda bir açıklamada bulunmadı.
Nitekim, bu tip bir operasyon geçtiğimiz aylarda denenmiş olsa da Rus Ordusu, kurduğu çok katmanlı savunma hatlarıyla Herson bölgesinin batısı hariç, Ukrayna birliklerini püskürtmede başarılı oldu.
40 MİLYAR EUROLUK ASKERİ DESTEK
Bu sebepten olmalı ki, Stoltenberg üye ülkelerden daha fazla askeri yardım istemedi.
Çatışmaların başından bu yana Ukrayna’ya her yıl yaklaşık 40 milyar Euro değerinde askeri destek sağlandığının altını çizdi.
Savaşın devam edeceği her yıl en azından bu seviyedeki yardımların devam etmesi gerektiğini vurguladı.
Avrupa’da Rus tehdidinin önce tüm Ukrayna’ya ardından da diğer ülkelere yayılacağı değerlendirmeleri de yapılıyor.
Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski konuyla ilgili kritik açıklamalarda bulundu.
Rusya’nın emperyal hırslarını yenmek için Avrupa’nın tamamının yeniden silahlanması gerektiğini belirtti.
Sikorski, Putin’in ülkesinin GSYİH yüzde 40’ını savunmaya harcadığını vurguladı.
Rusya’da askeri sanayi tesislerinde 3 buçuk milyon kişinin çalıştığını belirttti.
Polonyalı Bakan, Avrupa’da durumun tam tersi olduğunu, kıtanın silahsızlanmakla kalmayıp savunma alanında sanayisizleşmeye gittiğini ifade etti.
Rusya’nın operasyonunu neden sınırlı tuttuğuna dair değerlendirmeler de devam ediyor.
Kasım ayında gerçekleşecek ABD seçimlerinde favori durumda olan Donald Trump’ın kazanması durumunda, Moskova ile masaya oturması bekleniyor.
Kremlin’in görüşmelerde ilhak ettiği bölgeleri Ukrayna’dan istemesi, Beyaz Saray’ın da bu talebe sıcak bakması öngörülüyor.
Washington’ın aksi takdirde askeri yardımları keserek Zelenskiy yönetimini, ülkesinin tamamından vazgeçmeye zorlayabileceği değerlendiriliyor.
Avrupa için en kötü senaryo Rusya’nın Ukrayna’yı tamamen ilhak etmesi.
Çünkü Moskova’nın bu hamleden sonra Baltık ülkelerine yönelik yeni saldırılar başlatması bekleniyor.
Estonya Başbakanı Kaja Kallas, Ukrayna’daki savaşı Rusya’nın kazanıp Baltık ülkelerine yönelmesi durumunda ülkesinin B planının olmadığını belirtti.
Kallas ayrıca “Rusya, toplumlarımıza korku salmak istiyor. AB’nin pek çok yerinde farklı hibrit saldırılar görüyoruz” ifadelerini kullandı.
PUTİN’DEN ENDİŞE UYANDIRAN TEHDİT!
Putin’in ABD ve Fransa’nın başını çektiği Ukrayna savunmasına yönelik yeni hamlelerine vereceği yanıt da merak konusuydu..
Bunun ilk işaretleri bölgedeki enerji tesislerinin yoğun bir şekilde bombalanması oldu.
Ancak kara operasyonları noktasında ele geçirilen birkaç yerleşim yeri dışında cephelerde büyük hareketlilik bulunmuyor.
Tüm bunları değerlendirirken unutulmaması gerekense, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmeden kısa bir süre önce “saldırı planımız yok” açıklamasında bulunmasıydı…
Ayrıca Rus liderin son yaptığı, “Dünyanın farklı ülkelerine ve farklı yapılarına, Kiev’e silah sağlayan ülkelerin hassas noktalarını vurabilecek silahlar sağlamayı gündemimize aldık.” açıklaması da söz konusu Batılı ülkelere yönelik tehdidin ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor.
]]>‘KÜÇÜK ÇOCUKLAR ACI ÇEKİYOR’
Neier, “Fakat o zamandan bu yana İsrail, Gazze’ye insani yardımların yapılmasını engelleme uygulamasını sürdürüyor ve Hamas’ın 7 Ekim’de yaptığı şeyde en az sorumluluğa sahip küçük çocukların çoğu acı çekiyor yani küçük çocuklar yetersiz besleniyor, bazıları açlıktan ölecek, bazıları da yetersiz beslenme nedeniyle ömür boyu fiziksel veya psikolojik zararlardan muzdarip olacak. İnsani yardımın sürekli engellenmesi, beni (Gazze’de) soykırımın gerçekleşiyor olduğu sonucuna götürdü.” dedi.
‘UZUN SÜREBİLİR’
UAD ve Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) İsrail konusundaki yasal girişimlerinin şu ana kadar müspet etki yarattığını belirten Neier, “Ama bu savaşı sonlandırabilecek kapasitede olduklarından emin değilim. Savaşın uzun süre devam edebileceğini düşünüyorum.” şeklinde konuştu.
Neier, UAD ve UCM’nin, İsrail’e karşı aldıkları kararları uygulayacak kolluk güçlerinin bulunmadığını ve bunları uygulamak için BM üyesi ülkelerin hükümetlerine bağlı olduklarına dikkati çekti.
“ABD’DE BAŞKANLIK SEÇİMLERİNE ETKİSİ OLACAK”
ABD’de (Başkan Joe) Biden yönetiminin, bazı bombaların sevkiyatını geçici durdurmasına rağmen İsrail’e destek vermeyi sürdürdüğünü belirten Neier, Gazze’de yaşananların kasımda yapılacak başkanlık seçimlerine etkisinin olacağını söyledi.
“BİDEN’A PAHALIYA MAL OLUR”
Neier, “Pek çok gencin Biden’ın performansından memnun olmadığını düşünüyorum ancak (eski ABD Başkanı Donald) Trump’a da oy vereceklerini sanmıyorum. Evlerinde kalıp hiç oy kullanamayacaklarına inanıyorum. Biden, üniversite öğrencilerinin ve diğer gençlerin desteğini alamazsa bu, ona (seçimlerde) çok pahalıya mal olabilir” ifadelerini kullandı.

‘ÇOĞUNLUK İSRAİL’İ DESTEKLİYOR’
Biden’ın kariyeri boyunca İsrail’i desteklediğine dikkati çeken Neier, bu nedenle şu an farklı bir pozisyona geçmesinin çok zor olacağını, diğer yandan ABD toplumunun çoğunluğunun, özellikle Evanjeliklerin İsrail’e uzun yıllardır destek verdiğini savundu.
Neier, İsrail yanlısı lobilerin Kongre üzerinde etkisinin bulunup bulunmadığına ilişkin, “AIPAC’ın (Amerikan İsrail Siyasi Eylem Komitesi) bir miktar etkisinin olduğunu düşünüyorum ancak ABD’deki Evanjelik Hristiyanların etkisine göre yanından bile geçmediğine inanıyorum.” dedi.

‘SAVAŞ DURMALI’
Neier, Biden’ın 29 Mayıs’ta ilk kez açıkladığı, İsrail’in sunduğu Gazze’de ateşkes önerisine ilişkin, “Bu savaşı sona erdirebilecek herhangi bir şey büyük bir başarı olacaktır. Umarım başarılı olur ama başarılı olacağından şüpheliyim. İsrail hükümetinin, Netanyahu’nun başbakanlık pozisyonunu koruyabilmesi için gerekli aşırıcı veya sağcı üyelere sahip olduğunu düşünüyorum. Bunların, İsrail hükümetinin bu ateşkes teklifine uymasını imkansız hale getirebileceklerine inanıyorum” görüşünü paylaştı.

‘DÜŞMAN OLMA OLASIKLARI YÜKSEK’
“Sanırım bölgede ne olacağını söylemek çok zor. İsrail, Hamas’ı yok edebilir ancak İsrail’in bu savaştaki tutumu nedeniyle pek çok Filistinlinin o kadar öfkeleneceğini, öne çıkacak diğer grupları destekleyeceklerini ve İsrail’e saldırılarda Hamas’ın oynadığı rolün aynısını hatta daha acımasız bir rol oynayacaklarını hayal edebiliyorum. İsrail’in, Filistinlilerin olup bitenlerden dolayı çok incinmiş ve mağdur olmuş hissetmelerini bir şekilde engelleyebileceğini düşünemiyorum ve bu savaşın sonucunda Filistinlilerin İsrail’e her zamankinden daha fazla düşman olma ihtimali yüksek”
İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMDEN ÖNCE
ABD’nin sıklıkla gündeme getirdiği İsrail-Filistin sorununa ilişkin “iki devletli çözüm” önerisi konusunda da Neier, “Uzun vadede (belki) ancak iki devletli çözümden önce ortaya çıkan liderliği mümkün olduğu kadar yenilemek zorundayız. Ben iki devletli çözümü savunuyorum ama bunun yaşamım boyunca herhangi bir zamanda gerçekleşeceğini düşünmüyorum.” dedi.

EVANJELİKLER KİMDİR?
Hristiyanlıkta, “İncil’i öğretmek, yaymak” anlamına gelen Evanjelizm, ABD’de Hristiyanlar arasında en yaygın mezheplerden birisi olarak kabul ediliyor.
Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ine (yaklaşık 80 milyon) denk gelen Evanjelikler, aynı zamanda “Hristiyan siyonistler” olarak da biliniyor.
Evanjelikler, 1948’de Filistin topraklarına kurulan İsrail’in “İncil’in öğretileri doğrultusunda kurulmuş olduğuna”, “Hazreti İsa’nın tekrar hayata bu topraklarda geleceğine” ve bu şekilde “dünyanın sonunun” geleceğine inanıyor.

ARYEH NEİLER KİMDİR?
Almanya’nın Berlin şehrinde 1937’de Yahudi aileden doğan Aryeh Neier, 2 yaşındayken Nazi soykırımından kaçmak için ABD’ye geldi. Neier, ABD’de hukuk okudu ve New York Üniversitesinde dersler verdi.
Sivil özgürlük hareketinin dorukta olduğu 1963’te Amerika Sivil Özgürlükler Birliğine (ACLU) geçen Neier, uzun yıllar yöneticilik yaptı. 1978’de, daha sonra adı İnsan Hakları İzleme Örgütü olarak değişen Helskinki İzleme Örgütünün kurucuları arasında yer aldı.
TÜRKİYE İLE GELİŞEN ENERJİ VETİCARİ İŞ BİRLİĞİ
Putin, Türkiye ile Rusya arasındaki ekonomik ilişkilere değinerek, Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) inşaatının takvim doğrultusunda ilerlediğini vurguladı.
Projede çok sayıda Türk uzmanın çalıştığını aktaran Putin, Akkuyu NGS’nin Türk ekonomisi ve enerji sektörü için yeni bir alan açtığını söyledi.
Putin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Akkuyu NGS ile stratejik bir karar verdiği görüşünü paylaşarak, “Birçok faydasının yanı sıra hidrokarbon kaynaklara bağımlılığı da azaltıyor. Bu alanda da güvenilir bir çalışma ortaklığımız var” dedi.
Türkiye’de kurulması planlanan doğal gaz merkezinin, başta Avrupa’ya yönelik olmak üzere gaz ticareti için elektronik bir platform olmasının planlandığını belirten Putin, şu ifadeleri kullandı:
“LÜTFEN DOSTUMUZ ERDOĞAN’A BİLGİ VERİN”
Dikkatinizi çekmek istediğim bir konu var. Türkiye, Ukrayna ile bazı alanlarda işbirliği yaparken, Ukrayna, Türkiye’ye gaz taşıyan boru hatlarını vurmaya çalışıyor. Bu bir şaka veya herhangi bir şekilde abartma değil.
Rus ordusunun elektronik harp sistemleri tarafından iki insansız hava aracı düşürüldü ve Karadeniz sahilindeki gaz pompalama istasyonunun yanına düştü.
Lütfen dostumuz Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu konu hakkındaki gerçeklerle ilgili bilgi verin. Karadeniz altındaki sevkiyat sistemini koruyan gemilere yönelik de sürekli insansız deniz araçlarıyla saldırı yapılıyor.
Putin, Türkiye ile ticari ilişkilerin ve iki ülke ticaret hacminin geliştiğine işaret ederek, “Bana öyle geliyor ki Türkiye’de hükümetin ekonomik bloğu son zamanlarda kredi almaya, yatırım yapmaya, Batılı finans kuruluşlarından hibe almaya ağırlık veriyor. Bu muhtemelen kötü bir şey değil ama eğer Rusya ile ticari ve ekonomik ilişkilerin kısıtlanmasıyla bağlantılı olursa, o zaman Türk ekonomisinin kazancından çok kaybı olur. Bana göre böyle bir tehdit var” değerlendirmesinde bulundu.
“HEDEFLERİBN VURULMASINA UKRAYNA KARAR VERMİYOR”
Putin, ABD ve Avrupa’dan bazı ülkelerin, Ukrayna’ya verdikleri silahları Rusya topraklarında kullanmasına izin vermesini değerlendirdi. Putin, “Burada Ukrayna ordusunun rolü nedir? Hedefleri belirliyorlar. Ancak bu hedeflerin vurulup vurulmayacağının kararını onlar vermiyor. Bunu ATACMS’lar için Pentagon, Storm Shadow’lar için de İngilizler yapıyor” ifadesini kullandı.
Rusya’nın söz konusu saldırılara “asimetrik” şekilde yanıt vereceğini vurgulayan Putin, “Bunu değerlendireceğiz. Elbette önce hava savunma sistemimizi geliştireceğiz. Rusya, Ukrayna’ya silah sağlayan ülkelerin hassas hedeflerini vuracak bölgelere uzun menzilli silah gönderme hakkına sahiptir” diye konuştu.
“UKRAYNA HER AY 50 BİN İNSANI KAYBEDİYOR”
Ukrayna ordusunun savaşta her ay yaklaşık 50 bin insanı kaybettiğini anlatan Putin, “Ukrayna ordusu ayda yaklaşık 30 bin insanı seferber ediyor. Son iki ayda 50 ila 55 bin kişiyi seferber ettiler. Ama bu sorunu çözmez. Çünkü tüm bu seferberlik sadece kayıpları telafi ediyor” diye konuştu.
“ZELENSKİY’DEN KURTULACAKLAR”
ABD’nin, Ukrayna’daki seferberlik yaşının 18’e düşürülmesi konusunda baskı yaptığını söyleyen Putin, “Sonrasında da Zelenskiy’den kurtulacaklar” ifadesini kullandı. Putin, Batılı ülkelerin Rusya’yı sürekli nükleer tehditler kullanmakla suçladığını belirterek, bunu yanlış bulduğunu ve ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’da nükleer bomba kullanan ülke olduğunu vurguladı.
Ukrayna savaşının nükleer savaş riski yaratacak bir duruma evrilmemesi gerektiğinin altını çizen Putin, “Nedense Batılı ülkeler, Rusya’nın bunu (nükleer silah) asla kullanmayacağına inanıyor. Bizim nükleer doktrinimiz var. Birisinin eylemi egemenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü tehdit ediyorsa, elimizdeki tüm imkanları kullanmamızın mümkün olduğunu düşünüyoruz. Bu hafife alınmamalıdır.” dedi.
“NATO’YA SALDIRMAYI PLANLAMIYORUZ”
Putin, Rusya’nın NATO’ya saldıracağına yönelik söylemleri “aptallık” şeklinde niteleyerek, “Hepiniz aklınızı mı kaçırdınız? Kim uydurdu bunu? Bu tam bir saçmalık, anlıyor musunuz?” ifadelerini kullandı.
Rusya’da Müslüman nüfusunun artmasından rahatsızlık duymadığını anlatan Putin, “Biz Müslüman nüfusun artmasına karşı değiliz, tam tersine Rusya Federasyonu’nda şu andaki durumdan memnunuz. Ağırlıklı olarak Müslüman nüfusun olduğu bazı cumhuriyetlerimizde doğum oranımız çok iyi, çok mutluyuz” dedi.
Taliban konusunda ise gerçekler üzerinden hareket edilmesi gerektiğine işaret eden Putin, Afganistan’ı kontrol eden Taliban hükümetiyle ilişkileri geliştirmeleri gerektiğini söyledi.
“Sivil nüfusun tümden yok edilmesine benziyor”
Putin, AA Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Özhan’ın, “3 yıl önce de Ekonomi Forumu kapsamında size yönelttiğim sorunun devamını getirmek istiyorum. Gazze’deki İsrail saldırıları konusunda, dünya genelinde, ABD’de, Avrupa’da ve birçok yerde milyonlarca kişinin hükümetlerinden bu soruna çözüm üretmesi için sokaklara döküldüğünü görüyoruz. Rusya bu konuda bir plana sahip mi? Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bünyesinde bir girişimde bulunmayı planlıyor mu?” sorusunu yanıtladı. Devlet Başkanı Putin, “Şu anda Gazze’de olanlar savaşa benzemiyor, bu sivil nüfusun tümden yok edilmesine benziyor” dedi.
Gazze’de yaşananlar nedeniyle ABD’yi suçlayan Putin, “Bunun ABD’nin politikasının bir sonucu olduğuna inanıyoruz. Çözüm sürecini tekeline aldı. Bu son derece zorlu sorunu çözmeye yönelik toplu girişimlere yönelik önceden oluşturulmuş tüm araçları bir kenara ittiler” ifadesini kullandı.
Putin, ABD yönetiminin Gazze konusunda “daha az görüş, daha hızlı çözüm” şeklinde bir yaklaşım sergilemiş olabileceğine işaret ederek, “Ancak uygulamada durumun böyle olmadığı görüldü. Bazı maddi sadakaların yardımıyla sorunu çözmek de mümkün değil. İşin aslını, siyasi meseleleri çözmek lazım. Bu, Birleşmiş Milletler’in bu topraklarda iki devlet kurma kararında öngörüldüğü gibi iki devletin yaratılmasıdır. Bir Filistin devleti ve bir Yahudi devleti” şeklinde konuştu.
“ERDOĞAN’IN ÇABA SARF ETTİĞİNİ BİLİYORUZ”
Söz konusu temel sorunlara değinmeden, durumu çözüme kavuşturmanın mümkün olmadığını vurgulayan Putin, “Filistin devletini Sovyetler Birliiği döneminden beri uzun zamandır tanımış durumdayız. Bu bağlamda yaklaşımımız değişmedi” dedi.
Putin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sorunun çözümü için önemli bir gayret gösterdiğinin altını çizerek, şöyle konuştu:
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu çok acil ve uzun süredir devam eden sorunu çözmek için etkin çabalar sarf ettiğini biliyoruz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bölgedeki, dünyadaki ve İslam dünyasındaki otoritesi de dikkate alındığında katkısının fark edilir olmasını bekliyoruz.
Kendi açımızdan, İsrail ile uzun süredir devam eden ilişkilerimizi de göz önünde bulundurarak, Rusya’nın bu durumu çözmek için yapabileceği her şeyi yapmaya hazırız.
]]>100 milyar ABD doları değerindeki projenin inşaatına 2025 yılına kadar başlanacak ve 2050 gibi erken bir tarihte faaliyete geçebilecek.
TRT Haber’in Bussines Insider’dan aktardığı habere göre, manyetik doğrusal motorlarla çalışan robot arabalar, roket maliyetinin çok altında bir maliyetle insanları ve kargoları yeni inşa edilen bir uzay istasyonuna taşıyacak. Oraya varmak yedi gün sürecek.
UZAY ASANSÖRÜ FİKRİ İMKANSIZ DEĞİL
Bilim adamları, Mars’a ulaşmamızın altı ila sekiz ay sürmesi yerine, bir uzay asansörünün bizi oraya üç ila dört ayda, hatta 40 gün kadar kısa bir sürede ulaştırabileceğini tahmin ediyor .
Uzay asansörleri kavramı yeni değil, ancak böyle bir yapının mühendisliğini yapmak hiç de kolay olmayacak ve teknolojinin yanı sıra diğer birçok sorun da önümüzde duruyor.
2012 yılında yapılan büyük bir uluslararası araştırma, uzay asansörünün uygulanabilir olduğu ancak en iyi şekilde uluslararası iş birliği ile başarılabileceği sonucuna vardı.
Projenin 2025 öncesinde nasıl ilerlediğini görmek için raporu yazan ve şirketin gelecekteki teknoloji oluşturma departmanının bir parçası olan Yoji Ishikawa, Business Insider’a şirketin muhtemelen gelecek yıl inşaata başlamayacağını söylese de şu anda “araştırma ve geliştirme, ortaklık kurma ve tanıtımla meşgul” dedi.
Bazıları böyle bir yapının mümkün olduğundan bile şüphe ediyor.
UZAYA DAHA UCUZ BİR ROTA
İnsanları ve nesneleri roketlerle uzaya fırlatmak son derece pahalıdır. Örneğin NASA, dört Artemis Ay misyonunun fırlatma başına 4,1 milyar dolara mal olacağını tahmin ediyor.
Bunun nedeni roket denklemi denilen bir şey. Uzaya gitmek çok fazla yakıt gerektirir ancak yakıt ağırdır, bu da ihtiyacınız olan yakıt miktarını artırır.
Uzay asansörü, roket veya yakıt ihtiyacını ortadan kaldırmayı hedefliyor.
Bazı tasarımlara göre uzay asansörleri, yükleri tırmanıcı adı verilen elektromanyetik araçlarla yörüngeye taşıyacak.
Uzay mekiği kullanmak, kargoyu uzaya taşımak için kilogram başına yaklaşık 22 bin dolar tutuyor. Uzay asansörü için tahmin yaklaşık 200 dolar.
DÜNYADA UZAY ASANSÖRÜ YAPMAYA YETECEK KADAR ÇELİK YOK
Şu anda bir uzay asansörü inşa etmenin önündeki en büyük engellerden biri, ipin veya borunun neyden yapılacağı.
Eğer çelik gibi tipik malzemelerden yapılmışsa, maruz kalacağı muazzam gerilime dayanabilmesi için borunun çok kalın olması gerekir.
Ancak dünyada bu kadar çelik bulunmuyor.
Ishikawa’nın raporu Obayashi Corporation’ın karbon nanotüpleri kullanabileceğini öne sürdü . Bir nanotüp, kurşun kalemlerde kullanılan malzeme olan sarılmış bir grafit tabakası
Johnson, çeliğe kıyasla çok daha hafif ve gerilim altında kırılma olasılığının daha düşük olduğunu, dolayısıyla uzay asansörünün çok daha küçük olabileceğini söyledi.
Ancak Nanotüpler çok güçlü olmalarına rağmen aynı zamanda çok küçüktürler; çapları metrenin milyarda biri kadar.
Ishikawa’nın raporuna göre, nesnelerin Dünya’nın dönüşüyle senkronize kaldığı jeosenkron yörüngeye ulaşırken düzgün bir şekilde dengelenebilmesi için ipin en az 35 bin kilometre uzunluğunda olması gerekiyor.
Ishikawa, bunun yerine araştırmacıların tamamen yeni bir materyal geliştirmeleri gerekebileceğini söyledi.
DİĞER ENGELLER NELER?
Ancak malzeme ne olursa olsun, hâlâ başka sorunlar var.
Johnson, örneğin bir uzay asansörünün ipinin inanılmaz bir gerilim altında olacağını ve kopmaya yatkın olacağını söyledi.
Bir yıldırım çarpması onu buharlaştırabilir. Kasırgalar ve musonlar gibi dikkate alınması gereken başka hava koşulları da var.
Operasyona katılan yetkililere ve ilgili belgelere göre, İsrail, geçen yıl ABD Kongresi, Senatosu ve Temsilciler Meclisi üyelerini ve ABD halkını İsrail yanlısı mesajlarla hedef aldı.
Tel Aviv yönetimi, Gazze Şeridi’ndeki savaşında eylemlerine destek sağlamayı amaçlayan bir etki kampanyası düzenledi ve bunun için para ödedi.
4 İsrailli yetkili, söz konusu gizli kampanyanın İsrail Diaspora Bakanlığı tarafından görevlendirildiğini söyledi.
OPERASYON İÇİN 2 MİLYON DOLAR AYRILDI
Bakanlık operasyon için yaklaşık 2 milyon dolar ayırdı ve yapay zeka platformlarını gizli etki kampanyası amacıyla kullanan Tel Aviv’deki “Stoic” adlı İsrailli şirketi bu işi yürütmesi için kiraladı.
Ekim 2023’te İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırılarından birkaç hafta sonra başlayan bu kampanya, X platformunda aktif olmaya devam ediyor.
Kampanyanın en yoğun döneminde, İsrail yanlısı yorumlar yayınlamak için X, Facebook ve Instagram’da “gerçek Amerikalılar” gibi davranan yüzlerce sahte hesap kullanıldı.
“İSRAİL ORDUSUNU FİNANSE ETME ÇAĞRILARI”
Bu sosyal medya hesapları, özellikle New York’tan Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Hakeem Jeffries ve Georgia’dan Senatör Raphael Warnock gibi siyahi ve demokrat olan ABD Temsilciler Meclisi üyelerine odaklandı ve onları İsrail ordusunu finanse etmeye devam etmeye çağıran paylaşımlarda bulundu.

Paylaşımların çoğunu oluşturmak için yapay zeka destekli sohbet robotu ChatGPT kullanıldı.

İsrail’in ABD hükümetini etkilemek için kampanya düzenlediğine dair belgelenmiş ilk vaka
Sosyal medya uzmanları, bu operasyonun, İsrail hükümetinin ABD hükümetini etkilemek için bir kampanya düzenlediğine dair belgelenmiş ilk vaka olduğunu söyledi.
Dünyada hükümet destekli eş güdümlü etki kampanyaları nadir bir durum değil. Ancak bunların kanıtlanması genellikle zor.
İran, Kuzey Kore, Çin, Rusya ve ABD’nin dünya çapında benzer çabaları desteklediğine inanılıyor. Fakat bu tür kampanyalarda devletler, işi özel şirketlere yaptırarak ya da üçüncü bir ülke üzerinden yürüterek katılımlarını gizliyor.
İsrail’deki gözlemci grup FakeReporter’ın İcra Direktörü Achiya Schatz, “İsrail’in bu konudaki rolü pervasızca ve muhtemelen etkisiz. İsrail’in ABD siyasetine müdahale eden bir operasyon yürütmesi son derece sorumsuzca.” dedi.

İSRAİL DİASPORA BAKANLIĞI, KAMPANYAYA DAHİL OLDUĞUNU REDDETTİ
İsrail Diaspora Bakanlığı, bu kampanyaya dahil olduğunu reddetti ve Stoic ile bir bağlantısı olmadığını belirtti. Stoic ise konuyla ilgili sorulara yanıt vermedi.
OpenAI ve Facebook, Instagram, Threads ve WhatsApp’ın sahibi Meta’nın geçen hafta yaptığı açıklamaya göre, bu kampanyanın yaygın bir etkisi olmadı.

FakeReporter, sahte hesapların X, Facebook ve Instagram’da 40 binden fazla takipçi topladığını tespit etti. Ancak Meta, bu takipçilerin çoğunun bot olabileceğini ve geniş kitle oluşturmadığını kaydetti.
TEKNOLOJİ ŞİRKETLERİNE “İSRAİL İÇİN DİJİTAL ASKER” OLMAK ÜZERE DAVET
The Times tarafından görüntülenen mesajlara göre, Ekim 2023’te düzinelerce İsrailli teknoloji “Start-Up”ı, savaş sırasında İsrail için “dijital askerler” olmak üzere acil toplantılara davet içeren e-postalar ve WhatsApp mesajları aldı.
E-posta ve mesajların bazıları İsrail hükümet yetkililerinden ve kuluçka merkezlerinden geldi.
İLK TOPLANTI EKİM 2023’TE TEL AVİV’DE YAPILDI
İlk toplantı Ekim 2023 ortasında Tel Aviv’de yapıldı. 3 katılımcının söylediğine göre, bu, İsraillilerin ülkenin savaş çabalarına yardımcı olmak için teknik becerilerini gönüllü olarak sunabilecekleri gayriresmi bir toplantı gibi görünüyordu.
Bu 3 kişi, toplantıya çeşitli hükümet bakanlıklarının üyelerinin de katıldığını söyledi.
Toplantı kayıtlarına göre katılımcılara, “İsrail için savaşçı” olabilecekleri ve ülke adına “dijital kampanyalar” yürütülebileceği söylendi.
STOİC DIŞINDA BAŞKA ŞİRKETLER DE KİRALANMIŞ OLABİLİR
İsrailli bir yetkili, farklı kampanyaları yürütmek için Stoic dışında başka şirketlerin de kiralanmış olabileceğini belirtti.
Kampanyanın X, Instagram ve Facebook’taki sahte hesaplarının çoğu hayali ABD’li öğrenciler, endişeli vatandaşlar ve yerel seçmenler gibi davrandı. Bu hesaplar İsrail’in savaştaki pozisyonunu destekleyen makaleler ve istatistikler paylaştı.
FakeReporter tarafından yapılan bir analize göre operasyonda Jeffries ve Warnock’un yanı sıra İsrail yanlısı görüşlerini açıkça dile getiren New Yorklu Demokrat Kongre Üyesi Ritchie Torres de hedef alındı.
SAHTE HESAPLAR, SİYASİ İSİMLERİ İSRAİL YANLISI YORUMLARA ZORLADI
Sahte hesaplardan bazıları, Torres’in X’teki paylaşımlarına üniversite kampüslerinde ve ABD’nin büyük şehirlerindeki “antisemitizm” hakkında yorum yaparak yanıt verdi.
Torres’in 8 Aralık 2023’te X’te yangın güvenliği hakkında yaptığı bir paylaşıma yanıt olarak bir sahte hesap, “Çatışmayı Hamas’ın yürüttüğünü” belirtti. Söz konsusu gönderide Yahudilere zulmedildiğini söyleyen bir “etiket (hashtag)” de yer alıyordu.
Sahte hesaplar Facebook’ta Jeffries’in herkese açık sayfasında, Birleşmiş Milletlerin (BM) Gazze’de Hamas üyelerini istihdam ettiğine dair bir raporu görüp görmediğini soran bir paylaşımda bulundu.
Torres, Jeffries ve Warnock ise yorum taleplerine yanıt vermedi.
SAHTE HABER SİTELERİ OLUŞTURULDU
FakeReporter’ın analizine göre kampanya ayrıca “Non-Agenda” ve “UnFold Magazine” gibi sahte isimlerle CNN ve Wall Street Journal gibi yayın organlarından İsrail’in savaş sırasındaki tutumunu destekleyen materyaller çalıp yeniden yazan 3 sahte haber sitesi oluşturdu.
Reddit’teki sahte hesaplar daha sonra sözde haber sitelerindeki makalelere bağlantı vererek bunların tanıtımına yardımcı oldu. Ancak bu çaba özensizdi. Bazı hesaplarda kullanılan profil resimleri bazen oluşturdukları kurgusal kişiliklerle uyuşmuyordu ve paylaşımlarda kullanılan dil yapmacıktı.
Stoic, İslam karşıtı mesajlar yayınlamak için sahte kişi ve biyografiler oluşturdu
En az 2 örnekte, profil fotoğrafları siyah erkeklere ait olan hesaplar “orta yaşlı Yahudi bir kadın” olduklarına dair paylaşımlarda bulundu.
Sahte hesapların İsrail yanlısı makaleler paylaştığı 118 gönderide de aynı cümle yer aldı.
Geçen hafta Meta ve OpenAI, etki kampanyasını Stoic’e atfeden raporlar yayınladı. Meta, operasyonla bağlantılı 510 Facebook hesabını, 11 Facebook sayfasını, 32 Instagram hesabını ve bir Facebook grubunu kaldırdığını açıkladı.
OpenAI, Stoic’in, İsrail, Kanada ve ABD’de kullanılan sosyal medya hizmetlerinde İslam karşıtı mesajlar yayınlamak için gerçek kişilerin yerine geçecek kurgusal kişilikler ve biyografiler oluşturduğunu duyurdu.
X, konuyla ilgili sorulara yanıt vermedi.
Stoic, LinkedIn sayfasında yapay zeka destekli kampanyalar yürütme kabiliyetini tanıtırken, “İleriye baktığımızda, yapay zekanın siyasi kampanyalardaki rolünün, kampanyaların strateji oluşturma, yürütme ve değerlendirme şeklini yeniden şekillendirerek dönüştürücü bir sıçramaya hazırlandığı açıktır.” ifadelerine yer vemişti. Ancak 31 Mayıs itibarıyla Stoic bu paylaşımları LinkedIn’den kaldırdı.

GAZZELİ ÇOCUKLAR ZOR DURUMDA
Gazzeli çocukların, “vücutlarının yapısını etkileyen, büyümelerini geciktiren ve hayatta kalmalarını tehdit eden bulaşıcı hastalıklara yakalanma riskine maruz bırakan ileri derecede yetersiz beslenmeden” muzdarip olduklarının belirtildiği açıklamada, çocukların sistematik olarak maruz bırakıldıkları tüm krizlere radikal ve acil bir çözüm” bulunması çağrısında bulunuldu.

15 BİN 438 ÇOCUK ÖLDÜRÜLDÜ
Uluslararası topluma, BM ve uluslararası kuruluşlara, çocuklarla ilgili kuruluşlara ve tüm dünya ülkelerine sorumluluklarını yerine getirerek açlığın pençesindeki Gazze’deki çocukları kurtarma çağrısı yapılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Soykırım savaşında 15 bin 438 çocuk öldürüldü, on binlercesi yaralandı, 17 binden fazla çocuk ise ebeveynlerinden bir ya da ikisini kaybetti. Yaşadıkları dehşetin yanı sıra, özellikle çocukların ileri düzeyde psikolojik desteğe ihtiyaçları var. İmha savaşı, yerinden edilme ve İsrail saldırganlığının diğer sonuçları nedeniyle 335 bin çocuk son derece zor bir hayat yaşıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesine, diğer tüm uluslararası mahkemelere ve dünyadaki tüm özgür yargıçlara çocukları sistematik olarak hedef alan İsrailli ve ABD’li savaş suçlularının kovuşturulması çağrısı yapıyoruz.”

Açıklamada ayrıca uluslararası toplumdan Gazze’deki “soykırım savaşının” durdurulması, Refah ve Kerem Ebu Salim sınır kapısının ve diğer tüm kara geçişlerinin açılması ve çeşitli türlerdeki çocuk yiyeceklerinin girişine izin verilmesi için İsrail ve ABD’ye baskı yapması istendi.

GAZZELİ ÇOCUKLARIN YÜZDE 85’İ HER ÜÇ GÜNDEN EN AZ BİRİNİ HİÇ YEMEK YEMEDEN GEÇİRİYOR
Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam, Gazze’deki çocukların yüzde 85’inin her üç günden en az birini hiç yemek yemeden geçirdiğini, bölgeye 6 Mayıs’tan bu yana giren yardım tırı sayısının da günlük ortalama 8 olduğunu açıkladı.
Oxfam’dan yapılan açıklamada, İsrail’in Gazze’ye giren yardımları engellemesi ve bombardımanı sürdürmesi nedeniyle bölgede yardım dağıtma işleminin ve yardım gönüllülerinin bölgeye girişinin imkansız hale geldiği ifade edildi.
Açıklamada sınır kapılarının kapatılması, yardım kuruluşlarının sık sık yerlerini değiştirmeye zorlanması ve yardım malzemelerinin bölgeye girişinde yaşanan uzun kontrol sürecinin, yardım kuruluşlarının çalışmasını imkansızlaştıran etkenlerden olduğu kaydedildi.

Refah Sınır Kapısı’nın kapatılmasıyla binlerce yardım tırının Kerem Şalom Sınır Kapısı’nda uzun kuyruklar oluşturduğunun altı çizilen açıklamada, “Ancak sınırın ötesi aktif bir çatışma alanı ve çok tehlikeli. İsrail’in bölgeye giren yardımların toplanması ve dağıtılmasını onaylama sürecinin uzaması, çoğunlukla dağıtma işlemlerinin ertelenmesine neden oluyor.” değerlendirmesinde bulunuldu.
Gazze nüfusunun üçte ikisinden fazlasının, tüm bölgenin yüzde 20’sinden küçük bir alana sıkıştığı vurgulanan açıklamada, İsrail’in bölgeye sığınanlara tam destek vereceği garantisine rağmen Gazze’nin çoğunun insani yardımlara ulaşamadığı aktarıldı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 328’i çocuk, 10 bin 171’i kadın olmak üzere 36 bin 439 Filistinli öldürüldü, 82 bin 627 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
ABD, Gazze saldırılarının başından bu yana müttefiki İsrail’e askeri, istihbarat ve diplomatik düzeylerde güçlü destek sağladı.
Terör örgütü, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda işgal ettiği Haseke, Rakka, Deyrizor vilayetleri ile Halep vilayetinin kuzey ve doğusunda 11 Haziran’da sözde yerel seçim yaparak kendisine meşruiyet sağlamayı hedefliyor.
Rusya’nın hava desteğiyle terör örgütünün şiddetli saldırılar düzenlemesi üzerine yaklaşık 250 bin sivil, Şubat 2016’da Tel Rıfat ilçe merkezi ve ona bağlı belde ve köylerden göç etmek zorunda kaldı.
Terör örgütü PKK/YPG, işgal ettiği topraklardaki sivillerin evlerini ve mallarını gasbederek demografik yapıyı değiştirme çabalarına girişti.
Türkiye sınırında çadır kentlerde yaşayan, evleri ve arazileri örgüt tarafından işgal edilen Tel Rıfatlılar, terk etmek zorunda kaldıkları topraklarda sözde “seçim” yapılmasını istemiyor.
SÖZDE SEÇİME TEPKİ
Çadır kentte yaşayan Tel Rıfatlı Mahmut Allito, yaptığı açıklamada, “Tel Rıfatlıların büyük çoğunluğu evlerini, topraklarını terk etti. Neredeyse 7 bin 250 aile Tel Rıfat’tan çıktı. Daha sonra ilçe sakinleri, Türkiye sınırına yakın yerlerde çadır kentlerde yaşamaya başladı. Evlerine, şehirlerine çok yakın olmalarına rağmen gidemiyorlar. Bu onları psikolojik olarak etkiliyor.” dedi.
Allito, Tel Rıfat’ta aslen Tel Rıfatlı olan yaklaşık 200 ailenin kaldığını, gerçek mülk sahipleri ayrıldıktan sonra Tel Rıfat’a yabancıların yerleştirildiğine işaret ederek, “Tel Rıfatlılar orada değil ve bu seçim kabul edilemez. Tel Rıfat’ı temsil edeceklerini nasıl düşünebilirler? Yaklaşık 250 bin insanı yurtlarından ettiler, nasıl onların olmayan toprakları yönetmelerine izin vereceksiniz? Biz, onlara ait olmayan toprakları yönetmelerini kabul etmiyoruz.” dedi.
“TEL RIFAT HALKI ORADA DEĞİL”
Bir diğer Tel Rıfatlı Ömer Çarrad, “2016 yılında örgütün saldırıları sonrasında Tel Rıfat ilçesi beldeleri ve köylerinden yaklaşık 250 bin insan göç etmek zorunda kaldı. Örgütün hüküm sürmeye çalıştığı bir sistemde yaşamak istemedikleri için kamplarda yaşıyorlar. Tel Rıfat halkı orada değil, hangi seçimden bahsediyorlar? Hangi insanlıktan bahsediyorlar? Tel Rıfat halkı evlerine döndüğünde gerçek seçimler olabilir, (Tel Rıfat’ı) gerçek sahipleri yönetebilir.” diye konuştu.
Tel Rıfat’ın ileri gelen ailelerinden Beşir Allito da “8 yıldır vatanımıza, toprağımıza geri dönmek için bekliyoruz. Yaklaşık 8 kilometre uzakta olan yurduma geri dönme umudunu hiç kaybetmedim. İnsanlarımızın sağlık, eğitim ve refah ortamından uzak kalmalarına neden olan örgüt işgalindeki Tel Rıfat’a dönme umudumuz sürüyor.” ifadesini kullandı.
BU SEÇİM KABUL EDİLEBİLİR BİR SEÇİM DEĞİLDİR
Allito, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Terör örgütü Tel Rıfat ve ona bağlı yaklaşık 48 köy ve beldeyi işgal etti. Hüküm sürenler, Kandil Dağı’ndan gelen yabancı insanlar, asıl sahiplerinin arazilerini ve evlerini çaldılar. Halkın olmadığı bir yerde seçim çalışması yapılamaz. Gerçek olan Tel Rıfat’ta Suriyeli olmayan dış güçlerle bağlantılı insanların hüküm sürmeye çalışmasıdır. Bölgenin demografik yapısını değiştirdiler. Bu seçim kabul edilebilir bir seçim değildir.”
]]>Kirby, ABD Başkanı Biden’ın cuma günü detaylarını kamuoyuna duyurduğu Gazze’de 3 aşamalı ateşkes taslağının “İsrail’e ait teklif” olduğunu ancak süreci Amerikan kamuoyu nezdinde daha etkili anlatmak ve ABD’nin de rolüne vurgu yapmak amacıyla öneriyi Biden’ın açıkladığını belirtti.

“ŞİMDİ BİR SONRAKİ AŞAMAYA GEÇME ZAMANI”
Cuma günü Biden’ın duyurduğu anlaşma taslağı üzerinde Tel Aviv ile çalıştıklarını ve taslağın İsrail’e ait olduğunu vurgulayan Kirby, Biden’ın konuşmasından önce İsrail tarafıyla görüştüklerini ve kamuoyuna açıklanmayan bazı ilave başlıkların da bulunduğunu kaydetti.
Kirby, Hamas’ın yeniden bir 7 Ekim saldırısı düzenleyemeyecek noktaya baskılandığını ve Refah’ta Hamas liderlerinin üzerinde baskı kurulduğunu dile getirerek, “Ancak şu an, bir sonraki aşamaya geçme zamanı. 6 haftalık ateşkesi içeren ilk aşamaya geçilsin, bazı esirler serbest bırakılsın, 600 tır yardım (Gazze’ye) girsin, ondan sonra ikinci aşama olan kalıcı ateşkese doğru ilerleyebiliriz.” diye konuştu.

“BiDEN, İSRAiL’İN ÖNERİSİNİ DUYURDU”
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Biden’ın açıkladığı taslak ile kendi önerileri arasında “bazı boşlukların olduğu” şeklindeki açıklamasını değerlendiren Kirby, şunları söyledi:
“Hangi boşluklara referans verdiğinizi bilmiyorum. İsrail’den bazı farklı açıklamaları gördüm ancak İsrail Dışişleri Bakanı’nın da söylediği gibi bu, İsrail’in önerisidir ve (Biden’ın) İsrailliler ile üzerinde çalıştığımız bu öneriyi doğru şekilde aktardığından da eminiz. Dolayısıyla konuşacak herhangi bir boşluk olduğunu sanmıyorum.”
Kirby, İsrail’in Hamas’ı yok etme “misyonunu” ABD olarak her zaman tanıdıklarını ve bu konuda aynı düşündüklerini kaydederek, Biden’ın şu an önceliğinin 6 haftalık ateşkesi içeren ilk aşamaya geçilmesi ve esirlerin serbest bırakılması için anlaşmanın taraflarca kabul edilmesi olduğunu aktardı.
Hamas yetkililerinin, cuma günkü ateşkes önerisine ilk tepkilerinin olumlu olduğunu hatırlatan Kirby, hem İsrail’in hem de Hamas’ın bu anlaşma etrafında uzlaşmasının ve bir an önce 6 haftalık geçici ateşkes sürecinin başlamasının önemine işaret etti.
“Şu anda top Hamas’ın sahasında, perşembe gecesi öneri kendilerine yazılı olarak iletildi. Bunu kabul etmeliler. Bu öneri, Gazze halkı için de İsrail halkı için de olumlu, şimdi artık ilerlemeleri gerekiyor.” diyen Kirby, Hamas’ın teklifi kabul etmesini umduklarını, sonrasında taraflar arasında yapılacak müzakerelerle kalıcı ateşkese giden yolun açılabileceğini belirtti.

NETANYAHU, ÖNERİDE BOŞLUKLARIN OLDUĞUNU SAVUNMUŞTU
İsrail Başbakanı Netanyahu, Biden’ın açıkladığı taslakla ilgili, esir takası ve ateşkes teklifinin Gazze’ye saldırıları durdurmayacağını, sadece İsrailli esirlerin serbest bırakılması için geçici ateşkes sağlayacağını söylemişti.
Netanyahu, Meclisin Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi’nde yaptığı konuşmada, ABD Başkanı Biden tarafından kamuoyuna açıklanan Gazze’de ateşkes ve esir takası teklifine karşı çıkmıştı.
Biden’ın Gazze’ye saldırıları sona erdirme yönündeki teklife ilk tepkisini veren Netanyahu, İsrail’in önerdiği ile Biden’ın sunduğu teklif arasında “boşlukların” olduğunu öne sürmüştü.
61 yaşındaki Sheinbaum, oyların yüzde 59,97’sini alarak rakiplerine büyük fark attı.
Yahudi kökenli bir aileden gelen Sheinbaum, İsrail’in Gazze’ye hava saldırıları başlatmasından kısa süre sonra yaptığı açıklamada, sivil yerleşimlere yönelik saldırıları kınadığını bildirdi.
Mevcut Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador’un, iki devletli çözüm ifadelerini desteklediğini aktaran Sheinbaum, “Öncelikle saldırıları kınıyorum, Meksika hükümetinin taraflar konusunda ilk andan itibaren aldığı pozisyonu destekliyorum.” değerlendirmesinde bulunmuştu.

İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMÜ DESTEKLİYOR: “FİLİSTİN DEVLET OLARAK TANINMALI”
Filistin’in devlet olarak tanınması gerektiğini vurgulayan Sheinbaum, “Elbette şiddetin her türlüsü kınanmalıdır, özellikle de sivillere, masum insanlara yapılan her türlü saldırının karşısındayım. Şiddettin derhal durmasını ve Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde belirtilen iki devletli çözüm önerilerine katılıyorum.” ifadesini kullanmıştı.
Dün düzenlenen devlet başkanlığı seçiminde en yakın rakibi muhalefet bloğu adayı Xochitl Galvez’e 30 puan fark atan Sheinbaum, anketlerde belirtilen rakamların da üzerine çıktı.

SHEINBAUM KİMDİR?
Yahudi kökenli bir aileden gelen Sheinbaum, 1962’de Meksiko’da doğdu. Eşi Jesus Maria Tarriba ile üniversite yıllarında tanışan Sheinbaum, 2 çocuk ve 1 torun sahibi.
Baba tarafından dedesi Litvanya’dan göçen Sheinbaum, anne tarafından dedesi de 2. Dünya Savaşı sırasında Bulgaristan’ı terk edip Meksika’ya göç etti.
Siyasi hayatına Obrador’un Meksiko kentinin Belediye Başkanı olduğu 2000’de Çevre Sekreteri olarak başlayan Sheinbaum, bu görevi 2006’ya kadar sürdürdü.
Sol görüşlü bir aileye mensup olan Sheinbaum, iklim aktivisti ve çevre çalışmalarıyla biliniyor.
Fizik alanında ülkenin önde gelen bilim insanlarından biri olarak kabul edilen Sheinbaum, 2007’de iklim değişikliğiyle ilgili araştırmaları neticesinde Nobel Ödülü kazanan akademisyen grubunun bir üyesi oldu.
Sheinbaum, 2015’te kazandığı Tlalpan Belediye Başkanlığı görevini 2017’ye kadar devam ettirdi.
Sheinbaum, 2018 devlet başkanlığı seçimlerinde aday olduğu Meksiko Belediye Başkanlığını en yakın rakibine 16 puan fark atarak yüzde 47 ile kazandı.
Devlet başkanlığına aday olmak için 2023’te belediye başkanlığı görevini bırakan Sheinbaum, Obrador’un da desteğiyle kurucusu olduğu Ulusal Yenilenme Hareketi’nin (MORENA) devlet başkan adayı oldu.
Ülkenin önde gelen üniversitelerinden Meksiko Ulusal Üniversitesinde (UNAM) Prof. Dr. unvanını alan Claudia Sheinbaum, yenilenebilir enerjiler ve iklim değişikliğine ilişkin çalışmalar yaptı.
GÖREVİ 1 EKİM’DE DEVRALACAK
Sheinbaum, “Meksika tarihinin ilk kadın devlet başkanı” unvanıyla 1 Ekim’de Obrador’dan görevi devralacak.
Seçmenler, devlet başkanının yanı sıra 500 milletvekili, 128 senatör, 32 valilik, federal ve yerel düzeyde 20 bin 708 pozisyon için tercihte bulundu.
“Ülke tarihinin en büyük oylaması” olarak kayıtlara geçen ve 99 milyonu aşkın kişinin oy kullanma hakkı bulunduğu ülkede, sandığa katılım oranı yüzde 60 oldu.
Hızlı sayım tahminlerine göre, iktidar partisi Senatoda ve milletvekili sandalye dağılımında da yeterli çoğunluğa ulaşacak.
Sheinbaum, dünyanın en büyük 12. ekonomisi ve 129 milyon nüfusuyla Meksika’nın devlet başkanlığı görevini 2030’a kadar yürütecek.
“Askeri silah taşıyan sistemler üzerinde çalışmak istediklerini” ifade eden Stark, bunun Alman şirket için yeni bir durum olduğunu ancak yeni uçakları ve teknolojilerini mümkün olan en kısa sürede anlamak ve desteklemenin onlarca yıldır Lufthansa Technik DNA’sının bir parçası olduğunu kaydetti.
Stark, şirketin bakım ve onarımın ötesindeki işlerde yapabileceğine işaret ederek, “Boeing 737’lerin NATO’nun E-7 uçaklarına modifikasyonunu da Hamburg’da yakın koordinasyon içinde gerçekleştirebiliriz.” dedi.
Lufthansa Technik’in yeni strateji önceliğinin jeopolitik krizlerden kazanç sağlamaya yönelik olduğu izlenimine karşı kendini savunan Stark, Ukrayna’daki savaş başlamadan önce savunma işine daha fazla dahil olmak için stratejik bir karar aldıklarını ifade etti.
Stark, “Hava Kuvvetleri ve ortaklarına daha fazla destek sağlayabileceğimizden elbette eminiz. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı saldırı savaşı, eyleme hazır bir Bundeswehr’e (Alman Ordusu) ihtiyacımız olduğunu gösteriyor ve ben bu konuda katkıda bulunabileceğimize inanıyorum.” değerlendirmesini yaptı.
Bu arada, Lufthansa Technik, Rusya-Ukrayna savaşının ardından Berlin’in 100 milyar avroluk orduyu güçlendirme planına güvenirken, Almanya’nın ABD’den sipariş ettiği 30 adet F-35 bombardıman uçağı ve 60 adet Boeing nakliye helikopterinin bakım ve onarımı için başvuruda bulundu.
“AVRUPA SAVUNMA ÜRETİMİNE DAHA FAZLA YATIRIM YAPMALI”
Öte yandan, Avrupalı uçak üreticisi Airbus’ın Üst Yöneticisi (CEO) Guillaume Faury, Avrupa’nın savunma üretimine daha fazla yatırım yapması gerektiğini söyledi.
Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesine röportaj veren Faury, Avrupa ülkelerinin savunma projeleri üzerinde daha yakın çalışması ve kıtada üretim kapasitesine yatırımı artırması gerektiğini açıkladı.
Avrupa Birliği’nin ABD’den 5 kat daha az silah satın aldığını ve bunların 4’te 3’ünün Avrupa’da değil çoğunlukla Amerika’da üretildiğini belirten Faury, “Burada üretim kapasitelerine çok az yatırım yapılıyor ve sonuçta hızlı bir şekilde mevcut silahlar ABD’den tedarik ediliyor. Politikacılar sadece kısa vadede ihtiyaçlarını nasıl karşılayabileceklerine bakmamalı.” ifadelerini kullandı.
RUSYA-UKRAYNA SAVAŞININ SİLAHLANMAYA ETKİSİ
Bu arada, Rusya-Ukrayna Savaşı, Almanya’yı, askeri yaklaşımında tarihi bir dönüşüme iterken Almanya Başbakanı Olaf Scholz, savaşın başlamasından sonra ülkesinin NATO’nun “GSYH’nin yüzde 2’sinin savunma giderlerine harcanması” hedefine uyacaklarını bildirmişti.
Rusya-Ukrayna savaşını “dönüm noktası” olarak nitelendiren Scholz, Bundeswehr’in modern silahlarla yeterince donatılması için 100 milyar avroluk ek fon açıklamıştı.
Rusya-Ukrayna Savaşı ile kendi kıtalarında tehdidi yeniden gören Avrupa devletleri, savunma için yeni yaklaşımları tartışmaya başlarken, NATO’ya artık güvenmeyen Fransa gibi devletlerin yanında, Almanya gibi savunma yapısı gereği İttifak’a sağlam şekilde bağlı olanlar dahi Avrupa merkezli savunma mimarisini gündeme getiriyor.
Avrupalı hükümetlerin askeri harcamalarındaki artış kararı, tedarik ve hareket kabiliyetini artırmayı da amaçlıyor. Devletlerin müstakil yaklaşımları yanında, kuruluş amacı ve kurumsal yapısında savunma yaklaşımı bulunmayan Avrupa Birliği’nin (AB) güvenlik kanadının da güçlenmesi dikkati çekiyor.
AB yeni organizasyonlar, kararlar ve fonlarla hem kurumsal olarak Birliğin hem de devletlerin savunma kapasitesini artırmayı amaçlarken, tüm bu harcamaların savunma mekanizmasını güçlendirebilmesi için ihtiyaç duyulan zaman ve azim konusunda politika yapıcıların elinin çok da güçlü olmadığı ifade ediliyor.
Bölgenin en büyük aşiretlerinden Bekkara, Akidat, Tay, Mevali, Şerabin ve Harp başta olmak üzere, yaklaşık 8 bin kişinin katılımıyla düzenlenen konferansta Suriye muhalefetinin çatı kuruluşu SMDK temsilcileri, Suriye İslam Meclisi, Suriye Milli Ordusu komutanları, Suriyeli Yerel Meclis temsilcileri ve bölgenin ileri gelenleri de yer aldı.
“FIRAT’IN DOĞUSUNDA YAPILAN SÖZDE SEÇİMLERİ KABUL ETMİYORUZ”
SKAM Bağlantı Ofisi Başkanı Zekariya el Ahmed, AA muhabirine, Suriye’nin bölünmesini engellemek ve Fırat’ın doğusunda yapılan sözde seçimleri kabul etmediklerini belirtmek için bir araya geldiklerini söyledi.
Ahmed, “Fırat’ın doğusundaki, Arap, Kürt, Aşuri ve Hristiyan kardeşlerimizin sesini dünyaya duyurmak için burada bulunuyoruz.” dedi
“KANDİL ÇETELERİNİN İŞGALİ ALTINDAKİ BÖLGELERDE BULUNDUKLARI İÇİN KONUŞAMIYORLAR”
PKK/YPG işgalinde bulunan halk adına konuştuklarını belirten Ahmed, “Onlar bize, kendi adlarına konuşmamız için bir mesaj ulaştırdı. Biz de dünyaya, Kandil çetelerinin (Suriye’yi) bölme isteğine karşı olduklarını söylemek için buradayız. Çünkü onlar, Kandil çetelerinin işgali altındaki bölgelerde bulundukları için konuşamıyorlar.” ifadelerini kullandı.
“AMACIMIZ SURİYE’NİN BÖLÜNMESİ DEĞİL BEŞŞAR ESED REJİMİNİ DEVİRMEK”
Ahmed, ” Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne, Avrupa Birliği’ne, insan hakları örgütlerine sesimizi şu mesajla ulaştırmak istiyoruz: Amacımız Suriye’nin bölünmesi değil Beşşar Esed rejimini devirmek” şeklinde konuştu.
“BU ÜLKEDE KARDEŞÇE YAŞAMAK İSTİYORUZ”
Afrin Kürt Aşiretler Meclisi Sorumlusu Cihad Sabri Davut da Suriye’de kardeşçe yaşamak istediklerini söyledi.
Davut, “Suriye’nin tüm kesimleri olarak buraya geldik. Bu ülkede kardeşçe yaşamak istiyoruz. Ülkemiz özgürleşsin, hepimiz tüm mezheplerle birlikte ortak yaşayalım, bu ülk bölünmesin.” diye konuştu.
Ülkenin birlik olmasını istediklerini ifade eden Davut, “Ayrımcılık ve ırkçılık olmasın. Tek bir kanun olsun ve fitne durdurulsun. Kan dökülmesine karşı birlikte duralım ve bu ülkede tek yürek olalım. Bölünme Suriye halkı için çözüm değildir. Çözüm, zulme ve bölünmeye karşı tek yürek olmaktır. Aşiretler Meclisi olarak amacımız kardeşliktir.” dedi.
Suriye Aşiret Konseyi Danışma Kurulu Üyesi Abdullah Tirkevi de Suriye’nin tek ve bölünmez olduğunu, Suriye halkının bir olduğunu ve aralarında herhangi bir ayrım bulunmadığını uluslararası topluma duyurmak için toplandıklarını vurguladı.
Suriye’nin doğuşu, batısı, güneyi, kuzeyi arasında hiçbir fark olmadığının altını çizen Tırkevi “Suriye bütündür. Geçmiş yıllarda, devrimden önce de sonra da (halk) doğal bir şekilde bir arada yaşıyordu. Ancak, bugün ayrılma çağrısı yapan ve devlet kurmaya çalıştıklarını iddia eden bazı kişiler ortaya çıktı. Ama bu Suriye’de mümkün değildir. Suriye birlik içinde olmalıdır.” şeklinde konuştu.
Suriye Geçici Hükümeti eski Başkanı ve Astana’daki müzakerelerdeki Suriye muhalefet heyetinin başkanı Dr. Ahmed Tuma da Suriye’nin bütünlüğünü pekiştiren daha fazla mesaj göndermek istediklerine işaret etti.
Tuma, “Ülkedeki tüm Suriyeliler tarafından üzerinde uzlaşılmadıkça, hiçbir yeni anayasayı kabul etmeyeceğiz ve Suriye’yi baskı ve soykırım devletinden sivil bir demokratik devlete geçirecek bir anayasa olmadıkça bunu kabul etmeyeceğiz.” dedi.
Suriye’de SDG adını kullanan terör örgütü PKK/YPG tarafından yayımlanan sözde toplumsal sözleşmeyi kabul etmediklerini dile getiren Tuma, “Bu iğrenç yapı tarafından alınan tüm kararları reddediyoruz. Son olarak ortaya atılan sözde belediye seçimlerini de reddediyoruz. Bizler, Kabileler ve Aşiretler Meclisi olarak ilkelerimize ve Suriye devriminin ilkelerine bağlıyız ve asla vazgeçmeyeceğiz. Şehitlerimize bu yolda ilerlemeye söz verdik ve asla bu yoldan vazgeçmeyeceğiz.” diye konuştu.
Kabileler ve Aşiretler Meclisinin yayımladığı sonuç bildirisinde de bölücü PKK’nın Suriye’de işgal ettiği bölgelerde yaptıkları kınandı.
Bildiride, “PKK milislerinin, sözde toplumsal sözleşmeden söz ederek kirli imajını parlatmaya yönelik tüm çaresiz girişimlerini ve bu terörist milislerin işgal ettiği bölgelerde sözde seçim yaparak, terör örgütünü güzelleştirme çabalarını kınıyoruz. Bu icraatları reddediyor ve bunları tanıyan tüm siyasi güçleri kınıyor, doğu vilayetlerdeki halkımızın kararlılığını ve Suriye vatanının birliğini etkileyen bu tür şüpheli projelere girişmeyi reddetmelerini takdir ediyoruz.” ifadeleri yer aldı.
PKK/YPG’nin işlediği suçlar ve Arap aşiretlerine yönelik ihlal ve saldırılarının da uluslararası topluma hatırlatıldığı bildiride, “Aynı şekilde Kürt Ulusal Meclisi’nin bürolarının kapatılması da bununla ilgili dokunulmazlığın bulunmadığının açık bir mesajıdır. Bu milislerin (PKK/YPG), Kürtleri temsil ettiği yönündeki iddiaları ne kabul edilebilir ne de doğrudur. Kürt kardeşlerimiz vatandaki ortağımızdır. Onlar Suriye vatanının birliğine bağlıydılar ve hala da bağlıdırlar.” ifadeleri kullanıldı.
Özgür bir Suriye’nin, komşu ülkeleri tehdit eden bir terör koridoru olmayacağı ve komşu ülkelerin güvenliğinin Suriye’nin güvenliği olduğu beyan edilen bildiride, ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2254 sayılı kararı ve Suriye meselesine ilişkin tüm uluslararası kararların sıkı bir şekilde uygulanmasının gerekliliği, sorunun çözümü ve demokratik bir siyasi geçişin sağlanmasının önemi vurgulandı.
Sonuç bildirisinde, on binlerce Suriye vatandaşının Esed rejimi ve PKK’lı teröristler tarafından sürekli olarak gözaltına alınması kınanarak tüm tutukluların serbest bırakılması ve kayıp kişilerin akıbetinin kısıtlama veya koşul olmaksızın ortaya çıkarılması talep edildi.
Suriye halkının hedeflerine ulaşmak için muhalif güçlerin ve Suriye devriminin kurumlarında ortak çaba gösterilmesinin ve bunlar arasında işbirliği ve uyumun gerekliliğine işaret edilen bildiride, kardeşçe bir atmosferde, Kabileler ve Aşiretler birliğinin ulusal bağlılıkları vurgulanarak, Suriye halkının özgürlük ve sosyal adaletini sağlama, zalim ve soykırımcı rejimi ortadan kaldırma mücadelesinde nihai zafere ulaşma yönündeki çabaları beyan edildi.
“Suriye halkının son yetmiş yılda yaşadığı tüm trajedilere neden olan şey soykırımdır.” ifadesi kullanılan bildiride, İran’ın emri ve silahları altındaki mezhepçi terörist milislerin bölgedeki varlığı ve Suriyelilere karşı işledikleri suçlar da kınandı.
Muhabir:Mehmet Burak Karacaoğlu, Ömer Koparan
Redaktor:Meltem Bulur
Yayınlayan:Bülent Karaaslan
Detaylar
03.06.2024 18:47Suriye – Halep – Azez
4Bülten: GenelKategori:Genel Etiketler :aşiret, Kabile, PKK/YPG, sözde seçim, suriye
Y-34767095
https://haber.aa.com.tr/yayin/34767095
Londra merkezli Okul Eğitiminde Barış ve Kültürel Hoşgörüyü İzleme Enstitüsü (IMPACT-se) tarafından yürütülen çalışma, UNESCO standartlarına göre dünya çapında ders kitabı içeriğini analiz ederek barış ve hoşgörüyü teşvik etmeyi amaçlıyor. Bu araştırma, 2023-24 akademik yılına yansıyan Suudi okul ders kitaplarındaki son beş yılda meydana gelen değişiklikleri inceliyor. 2019 ile 2024 yılları arasında yayımlanan 371 ders kitabının kaldırılan, değiştirilen veya aynı kalan içerikleri değerlendirilmiş.
Araştırma, 12. sınıf sosyal bilgiler ders kitabında Siyonizm’in ırkçı bir hareket olarak tanımlandığı bölümün 2023’ten itibaren artık öğretilmediğini, başka bir ders kitabında ise Filistin davasıyla ilgili bölümün çıkarıldığını ortaya koydu.

Araştırmaya göre, 5. ve 9. sınıflara yönelik sosyal bilgiler ders kitaplarında haritalarda Filistin veya İsrail’in adı geçmiyor.
Rapor, “Çoğu harita, Filistin de dahil olmak üzere Suudi Arabistan’la sınırı olmayan tüm ülkelerin adlarını ve bazı durumlarda tüm ülke adlarını kaldırdı”ğına dikkat çekiyor.
Benzer şekilde, 10-12. sınıflar için hazırlanan coğrafya ders kitabındaki daha önce Filistin olarak adlandırılan iki haritada artık Suudi Arabistan’a sınırı olan herhangi bir ülkenin adı yer almıyor. Aynı eksiklik 6. ve 7. sınıf sosyal bilgiler ders kitaplarında da yaşandı.

5. ve 9. sınıf sosyal bilgiler ders kitaplarının 2023 baskıları, İsrail ve Filistin bölgelerini “Filistin” olarak işaretleyen 2022 baskılarının aksine, isimsiz olarak öne çıkarma yönündeki sistematik eğilimi göstermektedir.

“Filistin’i gösteren haritalar kaldırıldı”
10-12. sınıflara yönelik İslâmî çalışmalar ve coğrafya ders kitapları da daha önce İsrail yerine tarihî Filistin’i gösteren haritaları kaldırdı.
2021 yılı 10-12. sınıflar için sosyal bilgiler ders kitabında İsrail’e “Siyonist varlık” şeklinde yapılan atıf, 2022 baskısında kaldırıldı ve Arap ve Suudilerin Filistin davasına desteğine ilişkin bir ders içeren ders kitabının tamamı 2023’te kullanımdan kaldırıldı.

Arap-İsrail savaşlarına ve Suudi Arabistan’ın çatışmaya ilişkin tutumuna ilişkin dersin başlığı, yenilenmiş 2022 baskısında değiştirildi, “Siyonist varlık” ifadesi kaldırıldı ve odak noktası, Arapların “Filistin davasına desteği”ne kaydırıldı.

İsrail’e karşı daha az düşmanca ton
Raporda, ayrıca, ders kitaplarında artık İsrail’e daha az düşmanca bir tonla atıfta bulunulan bazı değişiklikler de belgelendi.
Örneğin, bir lise sosyal bilgiler ders kitabının 2022 versiyonu, İsrail’e yönelik “Siyonist düşman” ifadesinin yerini “İsrail işgal ordusu” olarak değiştirdi.

Lise sosyal bilgiler ders kitabının 2022 baskısı, İsrail’e atıfta bulunmak için kullanılan terminolojiyi biraz yumuşattı ve ülkeye “Siyonist düşman” olarak yapılan atıfları “İsrail işgal ordusu” ile değiştirdi. Ders kitabında ayrıca İsrail’e yönelik “İsrail düşmanı” ifadeleri kaldırılarak yerine “İsrail işgali” ifadesi kullanıldı ve “Siyonistler” terimi de “İsrailliler” veya “İsrail işgal ordusu” olarak değiştirildi.
Aynı ders kitabında “İsrail düşmanı” ifadesi “İsrail işgali” olarak, “Siyonistler” ifadesi ise “İsrailliler” veya “İsrail işgal ordusu” olarak değiştirildi.
Suudi Arabistan, kurulduğu 1948’den bu yana İsrail’i resmî olarak tanımıyor ancak Krallığın, Körfez komşuları Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin son yıllarda yaptığı gibi devletle ilişkilerini normalleştireceğine dair ısrarlı spekülasyonlar var.

Yahudileri üstü kapalı olarak Allah’ın dininden sapmakla suçlayan bir İslâm Araştırmaları ders kitabı metni ve “ruhlarını satan” İsraillileri anlatan bir Kur’ân ayeti, ders kitabının 2022 baskısından kaldırıldı. Yahudilere doğrudan atıf yapılarak, onları Allah’ın dininden sapmakla ve büyüyü kabul etmekle suçlayan, “bazı” milletlere muğlak bir atıf ise 2021 baskısında kaldırıldı.
11 Haziran’da düzenleyeceği sözde seçim için ABD ‘uygun ortam olmadığını’ belirtmiş Türkiye ise bu duruma sert tepki göstermişti.
Terör örgütünün düzenleyeceği sözde seçimlere bir tepki de Barzani taraftarlarından geldi. Barzani’ye yakınlığıyla bilinen bir internet sitesinde yayınlanan yazıya göre YPG’nin düzenlediği bu seçimlerin ‘Kürtlerin yararına olmadığı’ belirtildi.

Barzanicilerin sitesinde yayınlanan yazıda “Rojava’da 11 Haziran’da yapılacak seçimlere günler kaldı. Fakat seçim kararı, yapılış amacı ve yönetimine dair şaibe, kuşku ve açıklamalar ve tartışmalar devam ediyor.” denildi. ABD’nin bu sözde seçimlere yönelik tavrının hatırlatıldığı yazıda Türkiye’nin de seçimler nedeniyle bölgeye operasyon düzenleyebileceği öne sürüldü.

Kürtlerin ABD açıklaması ve Türkiye’nin tutumunu gözetmesi önemlidir. Fakat Kürtlerin seçim tutumu bu güçlerin açıklamalarının da ötesinde stratejik olmalıdır. Çünkü Kürtler seçim konusunda ortak bir mutabakat sağlamış değildir. Genel olarak bakıldığı zaman söylenen şey şudur “Evet hatalar da olsa sonuç olarak orada bir Kürt iradesi var, Kürtlerin çıkarına biçimde seçim desteklenmeli ve seçim etrafında birleşme olmalı” genel geçer bir doğru gibi görünse de mesele bunun çok daha ötesindedir. Mesele şudur “Bu seçim Kürtlerin öz seçimi midir? Kürtlere bir şey kazandıracak mı? Gerçekten tüm Rojava Kürtlerinin birleştiği genel prensipler doğrultusunda mı seçim yapılıyor?”

Bu soruların tümünün tek cevabı var: Hayır.
“SEÇİM KÜRTLERİN SEÇİMİ DEĞİLDİR”
Barzani yanlıları Suriye’nin bölünmesiyle sonuçlanabilecek bir adlandırmayı kullanmaktan çekinmeyerek ‘Rojava’yı Kürdistan toprağı olarak gördüklerini’ belirtiyor ancak “orada ki yönetim orayı ısrarla Kürdistan’ın bir parçası olarak görmüyor ve Kürdi-Kürdistani tüm sembolleri tümden ret ediyor.” diye yazıyor. Yazıda, “Bunun için 11 Haziran seçimleri Kürdistani bir seçim değildir. Bu nedenle biz de salt Kürt olduğumuz için o seçimin etrafında birleşmek zorunda değiliz. Kürdistani saiklerle yapılmayan bir seçimin Kürdistani çıkarları koruması beklenmez. Bu nedenle seçim sürecine yaptığımız eleştirileri “Kürtlüğe karşı tutum” olarak yorumlayan herkese tek cevap şudur: Seçim Kürtlerin seçimi değildir.”
SÜLEYMANİYE’DE TALABANİ’YE ONAYLATILAN ‘BELGE’
Yazıda terör örgütü PKK’nın bu sözde seçimlerle neyi amaçladığı da açığa çıkıyor: “Bir diğer husus ve aslında her şeyden önce gelen konu şudur: Her seçim bir ilkeler ve kanunlar bütününe dayanarak yapılır. Bu seçimin kendisine dayanak yaptığı Toplumsal Sözleşme belgesi Kürdistani olmadığı gibi bir mutabakat sonucu yazılmamıştır. PKK’nin Kürtlerin somut taleplerini sulandırıp, Avrupa anarşistleri ve sol cenahı mutlu edecek kelimelerle adını Toplumsal Sözleşme koyduğu belge Kürtlerin etrafında toplandığı bir belge değildir. O belge sadece ve sadece Abdullah Öcalan’ı lider, PKK’yi de öncü gücü gören ve ilişki düzeneğini kabul eden yapıların sözleşmesidir.”

‘Rojava Toplumsal Sözleşmesi’ adı verilen sözde belgenin Süleymaniye’deki Talabani’ye onaylatıldığını öne süren yazıda şu ifadeler kullanıldı:” Rojava Toplumsal Sözleşmesi’ne özünde Toplumsal Sözleşememe, Tek taraflı dayatma belgesi demek yanlış değildir. İçinde Kürdistani hiçbir ifade yoktur. Bu belge PKK’nin Hukuk Komitesi öncülüğünde yüzde 70’i PKK kadrolarından yüzde 30’da PKK sempatizanlarından oluşan bir birleşim tarafından kaleme alınmıştır. Daha sonra KCK’nin Süleymaniye’deki yönetimine gönderilmiş onaylandıktan sonra da paravan bir komisyon oluşturup insanlara sunulmuştur. Yani hem özü hem de biçimi tek taraflı bir irade dayatmasıdır.”

Talabani, bir süredir PKK terör örgütüne verdiği destekten dolayı Türkiye’nin radarına girmişti. Çeşitli uyarıların ardından Talabani yanlılarının merkezi konumundaki Süleymaniye’ye uçuş yasağı getirilmişti.
30 YIL SONRA İLK KEZ MECLİS ÇOĞUNLUĞUNU KAYBETTİ
Bu sonuçlara göre, ANC Ulusal Meclisteki 400 sandalyeden 159’unu alırken, 1994’ten beri ilk kez meclis çoğunluğunu kaybetti.
Ana muhalefet partisi Demokratik İttifak (DA) ise yüzde 22’ye yakın oy oranıyla parlamentoda 87 sandalye elde etti.

SEÇİMİN ÖNE ÇIKANI ZUMA’NIN MK PARTİSİ OLDU
Eski Cumhurbaşkanı Jacob Zuma tarafından geçen yıl kurulan Ulusun Mızrağı (MK) ise ilk kez girdiği seçimlerde oyların yüzde 14,6’sını toplamayı başardı.
İsmini, ırkçı apartheid rejimine karşı mücadelede ANC’nin silahlı kanadı Ulusun Mızrağı örgütünden alan MK, parlamentoda 58 sandalye kazanarak, üçüncü büyük parti konumuna geldi.
Ülkeyi 2009-2018 yıllarında yöneten Zuma, yolsuzluk iddiaları nedeniyle ANC tarafından görevden el çektirildikten sonra mahkemeye itaatsizlik suçundan 18 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.
Bu suçtan sabıkası nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından genel seçimlere girmesi yasaklanan Zuma’nın partisinin seçim başarısı, ANC’nin çoğunluğu kaybetmesindeki en büyük faktör olarak değerlendiriliyor.

EFF’NİN OYLARI YÜZDE 9,5’E GERİLEDİ
Bir önceki seçimde yüzde 11’e yakın oy oranıyla üçüncü parti konumunda olan EFF’in oyları ise bu seçimde yüzde 9,5’e geriledi.
2008-2012 yıllarında ANC’nin gençlik kolları başkanı iken, aşırı davranışları nedeniyle görevden alınan Julius Malema’nın 2013’te kurduğu EFF, parlamentoda 39 sandalye elde etti.
Ülkenin en büyük etnik grubu Zuluların yoğunlukta yaşadığı doğu eyaleti KwaZulu Natal’da öne çıkan Inkatha Özgürlük Partisi (IFP), yüzde 4 oy oranıyla 17 milletvekili kazandı.
Seçimin öne çıkan partilerinden Yurtsever İttifak (PA), bir önceki seçimde yüzde 0,04 olan oy oranını bu seçimde yüzde 2’ye yükselterek parlamentoda 9 sandalyenin sahibi oldu.
Ülkede beyaz azınlık Boerler tarafından desteklenen Özgürlük Cephesi Artı (VF) yüzde 1,3’lük oy oranıyla parlamentoda 6 sandalye kazandı.
Eski Johannesburg Belediye Başkanı Herman Mashaba tarafından 2020’de kurulan ActionSA, ilk kez girdiği seçimlerde yüzde 1’in üzerinde oy toplayarak 6 sandalye elde etti.
Afrika Hristiyan Demokrat Parti (ACDP) yüzde 0,6 oyla 3 sandalye kazanırken, Birleşik Demokratik Hareket (UDM) yüzde 0,5’e yakın oyla 3 sandalye sahibi oldu.
AL JAMAAH SANDALYE SAYISINI YÜKSELTTİ
Ülke nüfusunun yüzde 3’ünden azını oluşturan Müslüman azınlığın içinden çıkan Al Jamaah partisi seçimin çıkış yakalayan partilerinden oldu.

Bir önceki seçimde yüzde 0,18 oy oranıyla 1 milletvekili çıkaran parti, bu seçimde oylarını yüzde 0,24’e çıkararak meclisteki sandalye sayısını 2’ye yükseltti.
Eski DA lideri Mmusi Maimane’nin 2022’de kurduğu parti Bir Güney Afrika İnşasının (BOSA) yanı sıra Afrika Dönüşüm Hareketi (ATM), Ulusal Renkli Kongresi (NCC) ve Mzansi Yükseliş Partisi de mecliste ikişer milletvekiliyle temsil edildi.
Azanya Pan Afrikalı Kongresi (PAC), Birleşik Afrikalı Dönüşümü (UAT) ve GOOD partisi ise mecliste birer sandalye kazandı.
KOALİSYON HÜKÜMETİ KURULACAK
Güney Afrika’da cumhurbaşkanı Ulusal Meclis tarafından salt oy çoğunluğu esasına göre seçiliyor.
1994’ten beri elinde bulundurduğu meclis çoğunluğunu kaybeden ANC, cumhurbaşkanı seçimi için en az 42 sandalyeye sahip bir ittifak desteğine ihtiyaç duyuyor.
Ana muhalefet DA liderliğinde 7 partiden meydana gelen Çok Partili Sözleşme (MPC) ittifakının halihazırda 116 milletvekili bulunuyor.
DA’nın beyaz lideri John Steenhuisen daha önce yaptığı açıklamalarda, ANC ile koalisyon görüşmelerine açık olduklarını, EFF gibi radikal sol partilerle ise bir araya gelmeyeceklerini ifade etmişti.
Güney Afrika ilerleyen günlerde koalisyon görüşmelerine sahne olacak.
2024 genel seçimi
2024 GENEL SEÇİMİ
Güney Afrika’da kayıtlı 28 milyon seçmen, Ulusal Meclisteki 400 milletvekili, ülkenin 9 eyaletindeki 430 yasama meclisi üyesini seçmek üzere, 29 Mayıs’ta sandık başına gitmişti.
Bu seçimde sandık katılım oranı yüzde 58,6 olarak kayıtlara geçti.
Adaylığının onaylanması halinde güçlü adaylardan biri olabileceği değerlendirilen Ahmedinejad, kayıt işlemleri sonrası düzenlediği basın toplantısında, halkın bir çok kesiminden yeniden cumhurbaşkanı olması konusunda gelen istekler sonucunda adaylık başvurusu yaptığını söyledi.

Cumhurbaşkanı seçilmeden önceki dönemde, 2003-2005 arasında Tahran Belediye Başkanlığı yapan Ahmedinejad, Haziran 2005’te eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani’ye karşı çıktığı cumhurbaşkanı seçimini kazanarak ülkenin altıncı Cumhurbaşkanı seçildi.
– YOKSUL KESİMLERE YÖNELIK POLİTİKALARIYLA ÖNE ÇIKAN AHMEDİNEJAD, DIŞ POLİTİKADA “ŞAHİN” SİYASET İZLEDİ
Görev yaptığı süreçte mütevazı hayatıyla dikkati çeken Ahmedinejad, özellikle ülkedeki dar gelirli ve yoksul kesimlere yönelik destekleyici politikalar izledi. Bu dönemde “yoksulluk”, “adalet” ve “eşitlik” gibi sloganlarla ekonomik sorunlar içerisindeki İran halkının desteğini kazanan Ahmedinejad, halka doğrudan para yardımı uygulamasını ve bazı alanlarda sübvansiyonlar başlattı.
Dış politika konusunda ise görev yaptığı süre boyunca “şahin” politikalar izleyen Ahmedinejad, özellikle ülkesinin nükleer ve savunma alanındaki konularda Batılı ülkelere karşı “tavizsiz duruş” sergiledi.
Cumhurbaşkanlığı döneminde hem İran’da hem de dünyada tartışmalara yol açan politikalar izleyen Ahmedinejad, ABD ve bazı Avrupa ülkeleri tarafından insan haklarını göz ardı etmekle suçlandı.

– 2009’DA YENİDEN CUMHURBAŞKANI SEÇİLMESİ SONRASI GÖSTERİLER BAŞLADI
Ahmedinejad, ikinci dönemine seçildiği 12 Haziran 2009’da yüzde 85 katılım oranıyla yapılan seçimlerde rakibi eski Başbakan Mir Hüseyin Musevi’ye karşı oyların yüzde 64’ünü alarak zafer kazandı. Seçimlerde Musevi’yi destekleyenler seçimlerde “hile” yapıldığı iddiasıyla sonuçlara “benim oyum nerede” sloganıyla tepki gösterince seçim gecesi protestolar başladı.
Musevi’nin kampanyasını yansıttığı için “Yeşil Hareket” olarak adlandırılan protestolar sırasında Musevi, 14 Haziran’da sonuçlara karşı Anayasayı Koruyucular Konseyine resmi itirazda bulununca İran lideri Ali Hamaney, Yeşil Hareket liderlerinin talebi üzerine seçimlerde yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarına ilişkin soruşturma başlatılması talimatını verdi.

Ahmedinejad ise seçimlerin halkın özgür iradesini yansıttığını ve İran için “büyük bir zafer” olduğunu söyledi.
Yaklaşık bir hafta devam eden gösterilerde resmi rakamlara göre en az 32 kişi hayatını kaybetti, binlerce kişi gözaltına alındı.
Bu süreçte İran lideri Hamaney, Ahmedinejad’a destek verdi.

– İRAN LİDERİ HAMANEY İLE AYRIŞMA SÜRECİ
Ahmedinejad, ikinci döneminde İstihbarat Bakanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei’yi görevden alması nedeniyle ülke lideri Hamaney’in tepkisini çekti.
Bu dönemden sonra Hamaney’in, “Ahmedinejad’ın atamalarına onay vermemesi” sonucu ikili arasında anlaşmazlıklar yaşanmaya başladı.
Ahmedinejad’ın 2013 yılında görevinin sona ermesinin ardından, kadroları tasfiye edildi daha sonra kendisine yakın isimler aleyhinde soruşturmalar ve tutuklamalar yapıldı.
Bu süreçte kendi döneminde özgürlükleri kısıtladığı noktasında eleştirilen Ahmedinejad’ın görev süresi bittikten sonra özgürlükleri savunan söylemlerde bulunması dikkati çekiyordu.
Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin karşısında Mayıs 2017’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmak isteyen Ahmedinejad’ın, Cumhurbaşkanı adayı olmasına Hamaney’den izin çıkmayınca İran lideri ile Ahmedinejad arasındaki anlaşmazlık devam etti.
Ahmedinejad, Cumhurbaşkanlığı dönemindeki yardımcısı Hamid Bakayi’nin “yolsuzluk” suçlamasıyla hapis cezasına çarptırılması üzerine, Mart 2018’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye “büyük zulme ortak olmayalım” diyerek yardım çağrısında bulundu.
– Kendisine yakın isimler tutuklandı, Laricani kardeşleri hedef aldı
Ahmedinejad, bu süreçte İran lideri Hamaney, dönemin Yargı Erki Başkanı Sadık Amuli Laricani ile kardeşi dönemin Meclis Başkanı Ali Laricani’ye eleştiriler içeren açıklamalar yapmaya başladı. Özellikle Laricani kardeşleri hedef alan Ahmedinejad, 10 yıl boyunca yargıyı yöneten Sadık Laricani’yi yargıdaki yolsuzlukların başında yer almakla suçladı.
Kendi döneminde görev yapmış bakanların da aralarında olduğu 43 üst düzey isim, ülke yönetimine eleştiriler yönelten Ahmedinejad’ı Nisan 2018’de yayınladıkları bir bildiriyle hedef aldı. Bildiride, “ülkeyi karıştırmak isteyen yabancı düşmanlara zemin hazırlamakla” itham edilen Ahmedinejad’a, “devrimin ilkelerine geri dön” çağrısı yapıldı.
– DÖNEMİN YARGI ERKİ BAŞKANI LARICANİ’NİN GÖREVDEN ALINMASIYLA AHMEDİNEJAD’A KARŞI YÖNETİMİN TUTUMU YUMUŞADI
Eski Yargı Erki Başkanı Laricani’nin 2019’da İran lideri Hamaney tarafından görevinden alınması ve o dönem Hamaney’den sonra ülkenin lideri olarak gösterilen isimlerden biri olan İbrahim Reisi’nin Yargı Erki Başkanı olarak atanmasıyla Ahmedinejad’a karşı yaklaşım da yumuşamaya başladı.
Buna karşılık Ahmedinejad’ın, 2021’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de 19 Mayıs’ta helikopter kazasında hayatını kaybeden Cumhurbaşkanı Reisi’ye karşı aday olma talebi yine Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından veto edildi.
Ahmedinejad şu anda Meclis ile Anayasayı Koruyucular Konseyi arasındaki anlaşmazlıkları çözen anayasal bir kurum olan Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyinin üyesi olarak görev yapıyor.
Adaylığı iki kez Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından veto edilen eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, 28 Haziran’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için yeniden adaylık başvurusunda bulundu.
Adaylığının onaylanması halinde güçlü adaylardan biri olabileceği değerlendirilen Ahmedinejad, kayıt işlemleri sonrası düzenlediği basın toplantısında, halkın bir çok kesiminden yeniden cumhurbaşkanı olması konusunda gelen istekler sonucunda adaylık başvurusu yaptığını söyledi.
Aday olabilmesi için Anayasayı Koruyucular Konseyinin onayını alması gerektiğinin farkında olan Ahmedinejad’ın, son yıllarda bir dönem yaptığı gibi ülke yönetimini doğrudan ve keskin şekilde hedef alan söylemlerden kaçınması dikkatleri çekiyor.
Aşırı sağın görünüşünün değiştiğini ancak bunun bile onu daha az tehlikeli yapmayacağının altını çizen Steinmeier, “Tam tersine takipçileri artık birçok dernek, grup ve sözde bilimsel enstitü kurdu. Zengin bağışçılar tarafından destekleniyorlar. Partilerin siyasi yapılarını ve ayrıcalıklarını kullanıyorlar ve etkileri parlamentolara kadar uzanıyor. Aşırı sağcılık, faillerin de ait olduğu ağlara sahiptir, henüz tam olarak araştırılmamış ağlar.” değerlendirmesinde bulundu.

– “DEĞERLERİMİZ İÇİN AYAĞA KALKMALIYIZ”
Steinmeier, “Walter Lübcke cinayeti, ülkemizde aşırı sağcı terör tarafından işlenen bir cinayettir. Böylesine acımasız bir eylem için kullanılabilecek tek bir kelime var, o da terördür.” ifadelerini kullandı.
Konuşmasından Walter Lübcke’nin hayattayken bir panelde kullandığı “Değerler için ayağa kalkmalısınız.” sözüne atıfta bulunan Steinmeier, “Beş yıl önce bugün, bir demokrat olarak dik duruşunun ve toplumumuza bağlılığının bedelini hayatıyla ödedi. Evet, onun da ifade ettiği gibi değerlerimiz için ayağa kalkmalıyız.” diye konuştu.
Walter Lübcke’nin, liberal ve demokratik toplumdan nefret edenler tarafından öldürüldüğünü kaydeden Alman Cumhurbaşkanı, “O, toplumumuzu oluşturan değerleri savunduğu için öldürüldü. Bu cinayet hepimizi ilgilendirmektedir ve bizi asla rahat bırakmamalıdır.” dedi.
Aşırı sağ terör kurbanlarının kendileri için bir uyarı olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Steinmeier, “Bunlar, toplum olarak bize gelecek için dersler vermektedir. Onun ölümü, bize kelimelerin nefreti nasıl körükleyebileceğini ve bu nefretin nasıl şiddete dönüşebileceğini hatırlatıyor.” diye konuştu.
– “Bu geçmiş, Solingen saldırısından Mölln ve Lübeck’e, NSU terör ağının cinayetlerine kadar uzanıyor”
Şiddetin korku tohumları ektiğini ve demokrasinin ihtiyaç duyduğu insanları susturduğunu kaydeden Steinmeier, Almanya’da sorumluluk alan insanlardan yoksun olması durumunda demokrasinin köklerinden kuruyacağını, bu şiddete yer bırakılmaması gerektiğini belirtti.
Steinmeier, Almanya’da halen aşırı sağcı teröre karşı mücadelede birliğe ihtiyaç olduğunu vurguladı.
Almanya’da aşırı sağcı şiddetin sürekliliğinin uzun bir geçmişe dayandığına ve halen sürdüğüne dikkati çeken Steinmeier, şöyle devam etti:
“Bu geçmiş, Solingen saldırısından Mölln ve Lübeck’e, uzun süre tanınmayan NSU terör ağının cinayetlerine ve saldırılarına kadar uzanıyor. Ayrıca burada, 6 Nisan 2006’da 21 yaşındaki Halit Yozgat’ın vurularak öldürüldüğü Kassel’de ve 2 Haziran 2019’dan bu yana Almanya’nın içinden geçmeye devam ediyor, Halle’ye, Hanau’ya.”
– LÜBCKE, 2019’DA ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ
Kassel Valisi Walter Lübcke, 2015’te mültecilerin Almanya’ya gelmelerini eleştirenlere karşı, “Bu değerleri paylaşmayan istediği zaman bu ülkeyi terk edebilir. Her Alman bunu yapmakta serbesttir.” ifadelerini kullanmış ve bu açıklaması aşırı sağcı çevrelerce büyük tepki çekmişti.
Vali Lübcke, 2 Haziran 2019’da evinin bahçesinde Neonazi Stephan Ernst tarafından başına tek kurşun sıkılarak öldürülmüştü.
Irkçı katil Stephen Ernst’in daha önce de “Frankfurt’ta Türk din görevlisini bıçaklamak”, “mülteci yurduna bombalı saldırıda bulunmak”, “1 Mayıs’ta sendikacılara sopalarla saldırmak” ve “Iraklı mülteciyi bıçakla ağır yaralamak” gibi suçlardan sabıkası bulunuyordu.

Siyasi gözlemciler, iki ateşkes önerisi arasında öne çıkan en büyük farkın, Hamas’ın teklif sunduğu dönemde İsrail’in saldırıları nedeniyle toplam sivil can kaybı 27 bin civarındayken şimdi ise 37 bine yaklaşması olduğuna dikkati çekiyor.
İsrail’in sunduğu, ilk kez Biden’ın açıkladığı 3 aşamalı yeni ateşkes taslağının ilk kademesi 6 haftadan oluşuyor ve bu süreçte İsrail askerlerinin Gazze’deki yerleşim yerlerinden tamamen geri çekilmesi öngörülüyor.
Ayrıca bu aşamada Hamas’ın elindeki rehinelerin, öncelikle yaşlılar ve kadınlar olmak üzere bir kısmının bırakılması, buna mukabil İsrail hapishanelerinde tutulan Filistinlilerin bir bölümünün salıverilmesi ve Gazze’ye insani yardımların günlük 600 tır seviyesine çıkarılması da taslakta bulunuyor.
İlk aşama, yerlerinden edilen Gazzelilerin yaşadıkları bölgelere güvenli şekilde geri dönebilmelerini de içeriyor.
Bu 45 günlük ilk kademede İsrail ile Hamas arasında ikinci aşamaya geçiş için çatışmaların kalıcı şekilde sonlandırılması amacıyla müzakere sürecinin de yürütülmesi planlanıyor.
İsrail yönetiminde özellikle aşırı radikal üyelerin, defalarca kalıcı ateşkese sıcak bakmadığını açıklamaları nedeniyle bu müzakerelerin, ilk aşama sürecinde en kırılgan konu olabileceği değerlendirmesi yapılıyor.
2. ve 3. aşamalarda neler var?
İkinci aşamaya geçildiğinde ise sağ olan İsrailli erkek askerler dahil hayatta kalan tüm rehinelerin serbest bırakılması ve İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nden tamamen çekilerek ilk kademedeki geçici ateşkesin kalıcı şekilde çatışmaların sonlandırılmasına dönüşmesi öngörülüyor.
İkinci aşamanın da başarıyla sonuçlandırılarak tarafların anlaşmaya varması ve ateşkesin kalıcı hale gelmesi durumunda anlaşmanın üçüncü yani son kademesine geçilmesi ve Gazze’nin yeniden inşa süreci gündeme getirilerek ölen rehinelerin cenazelerinin teslim edileceği belirtiliyor.
Biden, ateşkes önerisini açıkladığı basın toplantısında, İsrail’in Gazze’de “Hamas’ın işini bitirdiğini” savunarak, İsrail’in bombardımanları sonucu yerle bir olan Gazze’nin yeniden inşasına katkı sunacak Arap ülkelerinin “Hamas’ın yeniden silahlanmasına izin vermeyecek yaklaşım içinde” bulunacağını söyledi.
Son ateşkes teklifi, 4 ay önce Hamas’ın sunduğu öneriyle benzeşiyor
İsrail’in ABD üzerinden gündeme getirdiği Gazze’de yeni ateşkes önerisinin yaklaşık 4 ay önce, 6 Şubat’ta Hamas’ın sunduğu esir takası ve ateşkes teklifinden çok farklı olmaması dikkati çekti.
Hamas, o dönemde taraflar arasında devam eden müzakerelere yönelik Katar ve Mısır üzerinden sunduğu öneride aynı şekilde üç aşamalı ateşkes taslağını gündeme getirmişti.
Her kademenin 45 gün süreceği Hamas’ın taslağının ilk aşamasında da kadın, hasta, 60 yaş üzeri ve 19 yaş altındaki tüm rehinelerle birlikte 35-40 civarında İsrailli erkeğin, İsrail hapishanelerinde tutulan Filistinli kadın ve çocukların serbest bırakılması karşılığında salıverilmesi önerilmişti.
İkinci 45 günlük aşamada da İsrailli askerler dahil hayattaki diğer erkek rehinelerin bırakılması, son yani üçüncü aşamada da iki taraftaki cenazelerin değişimi ve akabinde Gazze’nin yeniden inşası için ablukanın kaldırılması isteniyordu.
Hamas, teklifinde İsrail hapishanelerinden 1500 Filistinli mahkumun serbest bırakılmasını ve bunlardan üçte birini İsrail tarafından ömür boyu hapse çarptırılan Filistinliler arasından seçmek istediğini iletmişti.
Esir takası sürerken Gazze’ye yardım amacıyla sınır geçiş kapılarının açılması, İsrail ile Hamas’ın kalıcı barış için müzakerelere devam etmesi ve toplam 4,5 ay (135 gün) sonra da kalıcı barışın sağlanması öngörülüyordu.
Biden, Hamas’ın teklifi için “biraz abartılı göründüğü” değerlendirmesinde bulunmuştu
ABD Başkanı Joe Biden, 6 Şubat’ta Hamas’ın o tarihlerde devam eden ateşkes müzakerelerine yönelik “çerçeve anlaşma” şeklinde Mısır ve Katar üzerinden sunduğu taslak için “biraz abartılı göründüğü” değerlendirmesinde bulunmuştu.
İsrail de bu teklife yönelik müzakerelerin parçası olarak savaşı bitirmeye dair herhangi bir taahhütte bulunamayacağını beyan edince Hamas’ın önerdiği ateşkes anlaşması çıkmaza girmişti.
Tel Aviv yönetimi ile Hamas arasında esir takası mutabakatı kapsamında Mısır’ın başkenti Kahire’de 13 Şubat’ta yapılan toplantının arından ABD, İsrail, Katar ve Mısır’dan heyetlerin katıldığı müzakereler, Fransa’nın başkenti Paris’te devam etmiş ve 24 Şubat’ta sonlanmıştı.
Hamas’ın ateşkes önerdiği 6 Şubat’ta, İsrail’in 7 Ekim 2023’ten beri süren saldırıları sonucu Gazze’deki sivil kayıpların sayısı 27 bin 585 olarak kayıtlara geçmişken o dönemden bu yana yaklaşık 4 aylık süreçte bu sayı neredeyse 10 bin artarak şu anda en az 15 bin 328’i çocuk, 10 bin 171’i kadın olmak üzere 36 bin 379’a ulaşmış bulunuyor.
Biden için benzer ilk taslaktan sonra yaklaşık 10 bin Filistinlinin daha öldürülmesinin ardından ne değişti?
Biden’ın, Hamas’ın benzer ateşkes teklifine “abartılı” bulduğunu söyleyerek destek vermemesine rağmen 4 ay sonra saldırılarda yaklaşık 10 bin Filistinlinin daha öldürülmesinin ardından neden şimdi İsrail’in önerdiği taslağı sahiplenerek taraflara çağrıda bulunduğu değişik yorumlara sebep oluyor.
Siyasi gözlemciler, Biden’ın kasımdaki başkanlık seçimlerinde Gazze’de İsrail’in saldırılarına verdiği destek ve “soykırım işbirlikçiliği” baskısına karşı, kendi seçmen tabanı da dahil dünyadan gelen büyük tepkiler üzerine zorlandığı değerlendirmesini yapıyor.
İsrail’in Gazze’de on binlerce sivili öldürmesi ve abluka altında tuttuğu bölgeye insani yardımların girişini engelleyerek felaket düzeyinde açlık ve kıtlığa yol açması, tüm dünyada Tel Aviv yönetimine tepkilerin artmasına neden oluyor.
ABD dahil birçok ülkede milyonlarca kişi, Filistinlilerin haklarını savunmak ve katliamlara ‘Dur!’ demek için sokaklara dökülürken İsrail hükümetinde ABD üzerinden sunulan teklife “İsrail’in tüm hedeflerine ulaşmadan savaşın sona ermeyeceği” şeklinde tavır sergileyen kesim de bulunuyor.
Tüm bunlar, ateşkes başlasa bile müzakere sürecinin zorlu geçeceğini gösteriyor. 18 yıldır İsrail’in uyguladığı ablukanın sona erip ermeyeceği, yaklaşık 2,3 milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze’de nasıl bir yönetimin olacağı ve yerle bir edilen Gazze Şeridi’ndeki yeniden imar sürecinin nasıl işleyeceği gibi konuların nasıl neticeleneceği de merakla bekleniyor.
“Şu anda bizdeki gibi popülasyon olmadığında sahipsiz kalan her hayvan yakalanmalı ve kısırlaştırılmalıdır.” diyen Esmeier, bunun dışındaki her şeyin sayılarının artmasına ve acı çekmelerine yol açacağını, köpeklerin vahşi olmadığını ve insanlara ihtiyaç duyduklarını dile getirdi.

Esmeier, “Sadece insanlarla değil köpekler arasında da çatışmalar kaçınılmazdır ancak bu toplu halde öldürülmelerine veya uyutulmalarına yol açmamalıdır çünkü bu, insan kaynaklı bir sorundur.” ifadesini kullandı.
Sahipsiz gezen köpeklerin tümünün geciktirilmeden derhal kısırlaştırılmasını kesinlikle tavsiye ettiğini vurgulayan Esmeier, “Gecikmeler olduğunu biz de biliyoruz, örneğin kısırlaştırılmamış başıboş hayvanın sahibinin ortaya çıkma ihtimaline karşı hayvanların 10 gün boyunca hayvan barınağında tutulması gerekiyor. Bunların hemen kısırlaştırılması gerekiyor.” dedi.

– “SAHİPLİ KISIRLAŞTIRILMAMIŞ HAYVANLAR, ORTALIKTA DOLAŞMAMALI”
Üremenin artmaması için hayvanlara çip takma imkanının bulunduğunu anlatan Esmeier, sonraki 6 ay içinde kısırlaştırma ameliyatının yapılabileceğini, böylelikle üremenin gerçekten sona erebileceğini savundu.
“Bu sırada sahipli kısırlaştırılmamış hayvanların ortalıkta dolaşmasına izin verilmemeli. Bu hayvanların sahipleri olabilir ancak bu arada istemeden de olsa yavruluyor olabilirler.” uyarısında bulunan Esmeier, sahipli köpeklerin durumunu kontrol altına almadan sahipsiz köpek sorununun çözülemeyeceğini, sürekli alevleneceğini savundu.
Esmeier, “Köpeklerin yetişmesini, başıboş gezmelerini biz sağladık ve şimdi ‘İyi, biz berbat ettiğimiz için tüm hayvanları uyutacağız.’ demek, bizim ölçümüz değil.” şeklinde konuştu.
Sahipsiz hayvan sorunuyla kökünden mücadele edilmesi gerektiğini vurgulayan Esmeier, bunun da ancak kısırlaştırmayla mümkün olabileceğini savundu.
Aynı anda çok sayıda köpeğin hadım edilebileceğini söyleyen Esmeier, kısırlaştırma çipi takılarak 6 ay zaman kazanılabileceğini ve bu dönemde hepsinin kısırlaştırılabileceğini kaydetti.
– “KISIRLAŞTIRMANIN, DAHA AZ KAYNAK TÜKETECEĞİNE İNANIYORUM”
Esmeier, “Kısırlaştırmanın, örneğin bir hayvanın barınakta ömür boyu kalmasından daha az kaynak tüketeceğine inanıyorum.” ifadesini kullandı.
Türkiye’de bulunan sahipsiz köpeklerin hemen veya 24 saat içinde kısırlaştırılabileceğini belirten Esmeier, sahiplerinin gelmesi için 10-12 gün beklenmesine gerek olmadığını, kısırlaştırılmış olarak da teslim edilebileceklerini söyledi.

– “BAŞIBOŞ KALMALARINA İZİN VERİLMİYOR”
Almanya’da bariz şekilde sahipsiz dolaşan her hayvanın “bulunmuş” kabul edildiğine dikkati çeken Esmeier, yerel yönetimlerin bununla “kayıp mal” statüsünde ilgilenme sorumluluğunun bulunduğunu dile getirdi.
Esmeier, “Çünkü sahibinin, 6 ay boyunca bulunan hayvanın kendisine verilmesini talep etme hakkı vardır.” diyerek, bu yüzden Almanya’daki çoğu belediyenin yerel hayvan barınaklarıyla sözleşmeler imzaladığını, dışarıda başıboş kalmalarına izin verilmediğini söyledi.
Kediler konusunda da aynı şeyi yaptıklarını anlatan Esmeier, kısırlaştırıldıktan sonra sokağa bırakıldıklarını, en önemli meselenin çoğalmanın engellenmesi olduğunu vurguladı.
– “BAKMA BİLİNCI OLUŞMALI”
Esmeier, insanların besledikleri kedileri kısırlaştırmadan salıvermeleri gibi benzer sebeplerin kontrolsüz üremelerine yol açtığına dikkati çekti.
İnsanların evlerinde besledikleri kedileri kısırlaştırmadan dışarıya salıvermelerine izin verilmemesi amacıyla mücadele ettiklerini dile getiren Esmeier, Berlin’de böyle bir kısırlaştırma zorunluluğunun bulunduğu bilgisini paylaştı.
Sosyal medya sayesinde dünyadaki pek çok insanın sevimli köpek yavrusu ve başkalarına gösterebilecekleri ince tüylü ve tatlı bir hayvan almak istediğine işaret eden Esmeier, kedi ve köpeklere 15 yıl boyunca bakmak, veterinere para ödemek, yaşlandıklarında da yanında olmak gibi bir bilincin oluşması gerektiğini vurguladı.

BARINAKLARIN FİNANSMANI NASIL?
Esmeier, Almanya’da hayvan barınaklarının yapısı ve finansmanıyla ilgili her belediyede farklı uygulamaların bulunduğunu söyledi.
Berlin Belediyesinin bulunan hayvanların bakım masraflarını 180 güne kadar karşıladığını anlatan Esmeier, “Bu, ‘bulunan hayvanlar’ için yasal süredir ve 6 aydır. Bu süre boyunca (bulunan hayvanın masrafları) Berlin Belediyesi tarafından finanse ediliyor. Hayvanlar, bu süre dışında yuva bulunamazsa tüm masrafları kendimiz karşılamak üzere bizde kalıyorlar ve bağışçılar, özel havyan derneği tarafından finanse ediliyor.” ifadelerini kullandı.
Esmeier, ülkede bir hayvanın sahiplenilene kadar tüm masraflarının finanse edildiği barınakların da bulunduğunu söyleyerek, sahiplenilene kadar masraflarının karşılanmasının belediyenin sorumluluğunda olduğunu belirtti.
Almanya’da tamamı finanse edilen, belediyelere ait hayvan barınaklarının da bulunduğunu anlatan Esmeier, bunların iki elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar az sayıda olduğunu dile getirdi.

Hayvan koruyucusu olarak bu konudaki bilincin tüm dünyada değişmesinin gerektiğini, bir ülkeyle sınırlı olmadığını vurgulayan Esmeier, şunları kaydetti:
“İyi ki Türkiye’yi çok iyi tanıyorum ve orada çok sayıda hayvansever olduğunu biliyorum ancak sadece hayvanı beslemek ve sevmek zorunda olmadığımı, aynı zamanda onların yavrularına ömür boyu bakılmasını sağlamam ya da (onlara) mani olmam gerektiğine ilişkin bilince ihtiyaç var. Örneğin, sürekli yeni köpek yavrularının üretilmesi ve yaşlı köpeklerin hayvan barınaklarına konulması veya terk edilmesi söz konusu olamaz yani bir evcil hayvandan sorumlu bulunmanın sadece beslemek, okşamak ve sarılmaktan daha fazlası olduğu bilincinin oluşması gerekiyor. Bu, kesinlikle değişmeli.”
Uluslararası toplumda hala Filistin halkının meşru temsilcisi olarak kabul edilen FKÖ, 1993’te İsrail’i tanıyarak silahlı mücadelesine son verirken, geride kalan uzun yıllar boyunca ortaya koyduğu tüm çabalara rağmen Hamas ve İslami Cihad hareketlerini çatısı altına almayı, yöntem ve söylem itibarıyla yaşadığı değişim nedeniyle başaramadı.
Bugün 60’ıncı kuruluş yıldönümünü kutlayan FKÖ, Filistin’in bağımsızlığı hedefiyle çıktığı mücadele serüveninde hedeflerini gerçekleştiremezken, Hamas’ın 2006’dan beri yönettiği Gazze Şeridi başta olmak üzere hem içeride hem de dışarıdaki Filistin halkının içinde bulunduğu savaş ve krizlere de köklü bir çözüm geliştiremedi.
FKÖ’nün mücadele sahnesine çıkışı
Filistinliler, 14 Mayıs 1948’de İsrail’in tarihi Filistin toprakları üzerinde kurulmasından bu yana vatanları ve özgürlükleri için mücadele veriyor. FKÖ, bu mücadele için kurulan çeşitli örgüt ve hareketler arasında öne çıkıyor.
Çok sayıda Filistinli örgütü tek çatı altında toplayan FKÖ’nün ve ona bağlı Filistin Kurtuluş Ordusu’nun temelleri, Mısır’ın başkenti Kahire’de 13-16 Ocak 1964’de toplanan ilk Arap Birliği Zirvesi’nde atıldı.
Kahire’deki zirvenin ardından 28 Mayıs 1964’te Kudüs’te Filistin Ulusal Konseyi toplandı. Ürdün Kralı Hüseyin Bin Talal’ın da katıldığı toplantının ardından 2 Haziran 1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü resmen kuruldu.
Özgürlüğe giden yolda silahlı mücadeleyi benimseyen örgütün başına, dönemin Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır’a yakınlığıyla dikkati çeken Ahmed Şükayri geçti. Altı Gün Savaşı’nda Filistinli grupları örgütleyemediği yönündeki eleştirilerin ardından Şükayri, Aralık 1967’de FKÖ liderliğinden istifa etti.
Şükayri’nin istifasının ardından Aralık 1967’de Yahya Hammuda, FKÖ’nün yeni lideri oldu. Filistin Ulusal Konseyi’nin 4 Şubat 1969’da Kahire’de düzenlenen beşinci toplantısında FKÖ liderliğine, Hammuda yerine Yasir Arafat seçildi. Arafat hayatını kaybettiği 2004’e kadar bu görevi yürütürken Filistin’in efsanevi liderinin ölümünün ardından yerine mevcut Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas geçti ve görevine devam ediyor.
FKÖ, Altı Gün Savaşı’ndan sonra Ürdün’e taşındı
Filistin’in kaderini değiştiren 1967’deki Altı Gün Savaşı, FKÖ’nün de geleceğini etkiledi. İsrail’in Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni işgal etmesinin ardından FKÖ Ürdün’e taşındı.
Ürdün topraklarında konuşlanan başta Fetih olmak üzere bazı Filistinli gruplar, İsrail güçlerine karşı Batı Şeria’da eylemler düzenlemeye başladı.
Ancak Filistinli grupların artan etkinliği nedeniyle Ürdün yönetimi ile FKÖ’nün arası açıldı. Tarihte “Kara Eylül” olarak adlandırılan ve Ürdün güçleri ile FKÖ üyeleri arasında 27 Eylül 1970’de başlayan ve belirli aralıklara 17 Temmuz 1971’e kadar devam eden çatışmalarda, çoğunluğu sivil olmak üzere 4 binden fazla kişi hayatını kaybetti.
Bu çatışmaların ardından FKÖ’nün merkezi, Ürdün’den Lübnan’a taşındı. İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgalinin ardından örgütün merkezi Tunus’a, yaklaşık 12 senenin ardından da 1994’te Tunus’tan Gazze Şeridi’ne alındı.
BM, FKÖ’yü Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak tanıdı
FKÖ lideri Arafat, 1973’deki Mısır ve Suriye’nin İsrail’e karşı başlattığı Yom Kippur Savaşı’nın ardından örgütün politikasında köklü değişikliğe gitti. Filistin’in özgürlüğünün silahlı mücadeleden geçtiği fikrini savunmaya devam eden Arafat, bir yandan da İsrail’e karşı diplomatik alanda girişimlerde bulundu.
Arafat’ın bu adımı meyvelerini vermeye başlarken FKÖ, 14 Ekim 1974’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 28 Ekim 1974’te de Arap Birliği tarafından Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak tanındı.
ABD’nin New York kentinde 13 Kasım 1974’te BM Genel Kurulu’na hitap eden Arafat, “Bugün buraya bir elimde zeytin dalı ve diğer elimde de bir özgürlük savaşçısının silahıyla geldim. Elimdeki zeytin dalının düşmesine izin vermeyin.” diyerek Filistin-İsrail meselesine siyasi çözüm bulunması çağrısı yaptı.
Meselenin çözümü için silahlı mücadeleden daha çok diplomatik mücadeleye yönelen FKÖ, 15 Kasım 1988’de Cezayir’de Filistin’in bağımsızlığını ilan etti.
Örgüt, 1993’te “1967 sınırlarında” İsrail’i tanırken İsrail de aynı yıl FKÖ’yü Filistin halkının meşru temsilcisi kabul etti. FKÖ ve İsrail arasında 1993’te birinci, 1995’te de ikinci Oslo Anlaşması imzalandı.
İsrail ile FKÖ arasındaki Birinci Oslo Anlaşması’nda, Filistin güvenlik birimleri ile İsrail arasındaki güvenlik koordinasyonu ve bilgi alışverişinde bulunulması gibi maddeleri içeriyor.
İkinci Oslo Anlaşması’yla Batı Şeria, A, B ve C bölgelerine ayrılmıştı. Yüzde 18’i kapsayan “A Bölgesi”nin yönetimi, idari ve güvenlik olarak Filistin’e, yüzde 21’lik “B Bölgesi”nin idari yönetimi Filistin’e, “güvenliği” İsrail’e devredilmiş, yüzde 61’i kapsayan “C bölgesi”nin “idare ve güvenliği” İsrail’e bırakılmıştı.
Dönemin İsrail Başbakanı İzak Rabin’in suikasta uğramasına neden bu iki anlaşma, gönümüzde de bazı Filistinli gruplarca eleştiriliyor.
Bugün Filistin’in en önemli örgütlerinden biri kabul edilen FKÖ, tüm zorluk ve uluslararası baskılara rağmen Filistin’in özgürlüğü için mücadelesini sürdürüyor.
HAKKANİYA VE PEZEŞKİYAN BAŞVURU YAPTI
Hakkaniyan ve Pezeşkiyan, başvuru sürecinin üçüncü gününde İçişleri Bakanlığına gelerek adaylık için başvuru yaptı.
Daha sonra düzenlenen basın toplantısında konuşan Pezeşkiyan, ülkede seçimlere halkın katılımının artırılması gerektiğini belirtti.
İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in politikalarını uygulamak istediğini söyleyen Pezeşkiyan, “Ülkenin sorunlarını çözebilmek için tüm gruplar ve cenahlar arasında insicamı ve birliği sağlamalıyız.” dedi.
Her konuda siyaseti karıştırmadan işin ehline verilmesinin önemini vurgulayan pezeşkiyan, “Bilim adamlarına, alimlere ve ehil insanlara işi teslim etmeliyiz.” diye konuştu.
Eski Devrim Muhafızları Ordusu komutanlarından Vahid Hakkaniyan ise başvuru sonrasında yaptığı konuşmada, adaylık kararının “kendi kişisel kararı” olduğunu söyledi.
Ülkenin sorunlarını çok iyi bildiğini dile getiren Hakkaniyan, “Halkın ortak aklından faydalanmalı ve ülkenin kapasitelerini kullanmalıyız.” dedi.
Eski Milletvekili Ahmed Resulinejad da adaylık başvurusunda bulunurken seçimler için toplam aday adayı sayısı 12 oldu.
MESUD PEZEŞKİYAN KİMDİR?
Eski Sağlık Bakanı ve reformist kanadın önde gelen isimlerinden Tebriz Milletvekili Pezeşkiyan’ın, 2021’deki cumhurbaşkanı seçiminde İbrahim Reisi’ye karşı aday olma talebi Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından veto edilmişti. Pezeşkiyan’ın son seçimlerde Tebriz’den birinci sırada Meclis’e girmeyi başarması sonrasında Hamaney’in kendisine aday olma izni verilmesi konusunda talimat verdiği iddiaları çeşitli kaynaklar tarafından dillendiriliyor.
VAHİD HAKKANİYAN
İran’da Hamaney’in “sağ kolu” olarak adlandırılan eski Devrim Muhafızları Ordusu komutanlarından Tuğgeneral Vahid Hakkaniyan, uzun yıllar Hamaney’in özel işlerinden sorumlu yardımcısı olarak görev yaptı. Hakkaniyan, Kasım 2019’da ABD’nin yaptırım listesine alındı.
SEÇİM 28 HAZİRAN’DA YAPILACAK
İran’da 2025’te yapılması planlanan cumhurbaşkanı seçiminin, Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 19 Mayıs’ta helikopter kazasında hayatını kaybetmesinin ardından Anayasa’ya göre, 28 Haziran’da yapılması kararı alınmıştı.
Seçimde aday olmak isteyenler 30 Mayıs’ta başlamak üzere 5 gün süreyle İçişleri Bakanlığına adaylık başvurusunda bulunabilecek.
Adaylık başvurusu yapan kişilerin seçime katılmak için “ehliyet” sahibi olup olmadıklarına Anayasayı Koruyucular Konseyine bağlı Denetleme Heyeti karar verecek.
Konsey; Cumhurbaşkanlığı, İran Meclisi ve Uzmanlar Meclisi seçimlerine katılacak aday adayları, Anayasa’ya göre, “rejimin değerlerine bağlılıkları” yönünden değerlendiriyor.
İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in temsil ettiği “Velayet-i Fakih makamına ve İslami değerlere bağlılıklarında kusur bulunan” kişilerin adaylıkları reddediliyor.
Şu ana kadar eski Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Said Celili, eski Meclis Başkanı Ali Laricani, eski Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Himmeti, eski Devrim Muhafızları Ordusu komutanlarından Vahid Hakkaniyan, Tebriz Milletvekili Mesud Pezeşkiyan, bağımsız Bafk Milletvekili Muhammed Rıza Sebbagiyan, Merdomsalari (Demokrasi) Partisi Genel Sekreteri Mustafa Kevakebiyan, İsfahan Milletvekili Abbas Muktedayi, eski Milletvekili Kudret Ali Haşmetyan, eski Kuzey Horasan Valisi Mahmud Ahmedi Bigeş, eski Tahran Milletvekili Muhammed Hoşçehre ve eski Milletvekili Ahmed Resulinejad adaylık başvurusu yapan isimler oldu.
Haber7 – ÖZEL
Soykırımcı siyonist İsrail, havadan bombardımanla Gazze’yi yerle bir edip sivilleri katletse de karada Filistinli mücahitlerin karşısında tutunamıyor. Yoğun şekilde saldırdığı bölgelerde işgalci orduyu direnişçiler hezimete uğratıyor.
SİYONİSTLER CİBALİYE’DE AĞIR KAYIPLAR VERDİ
İşgalci İsrail kuvvetler, yaklaşık 20 gün önce tekrar yoğun saldırı başlattığı Gazze’nin kuzeyindeki Cibaliye‘den çekildi. İşgalci İsrail, Cibaliye bölgesine yoğun hava saldırılarıyla sivilleri katlederken Kassam Tugayları ve Kudüs Tugayları’yla gerçekleştirilen çatışmalarda ağır kayıp verdi. Meydana gelen zayiatın ardından Siyonistler, Cibaliye’den kaçmak zorunda kaldı.
SON 20 GÜNDE NELER YAŞANDI?
Kassam Tugayları ve Kudüs Tugayları, Cibaliye bölgesinde Siyonist katillere son günlerde neler yaşattı? İşte cevabı…
BİR EVE SAKLANAN İŞGALCİ BİRLİK HAVAYA UÇURULDU
► 30 Mayıs:
Cibaliye Mülteci Kampı’nın merkezindeki bir evde saklanan bir işgalci birlik, TGB roketiyle hedef alınarak havaya uçuruldu. Saldırıda çok sayıda Siyonist asker öldürüldü ve yaralandı.
► 29 Mayıs:
Kassam Tugayları, Cibaliye’deki El Halife Meydanı’nda ‘Yasin 105’ roketiyle hedef aldığı siyonist ‘Merkava-4’ tankını içindeki askerlerle beraber imha etti.
Kudüs Tugayları, keskin nişancı tüfeğiyle İsrail’e ait dronu düşürdü.
► 28 Mayıs:
Kassam Tugayları, Cibaliye’nin El Alami bölgesinde Merkava tankını Yasin 105 roketiyle yok etti.
Kassam mücahitleri, Cibaliye Mülteci Kampının merkezinde yer alan başka bir Merkava tankını havaya uçurdu.
DÜŞMAN BİRLİKLERİNE YOĞUN BOMBARIMAN
Cibaliye bölgesinde bir düşman birliği havan toplarıyla vuruldu.
Kudüs Tugayları, sivil yönetim binası çevresindeki Siyonist askerleri havan toplarıyla bombaladı. Aynı zamanda mücahitler, Noura Al Kaabi binası çevresinde mevzilenen Siyonist birlikleri 60 kalibrelik havan toplarıyla vurdu. Kudüs Tugayları, Cibaliye’nin doğusundaki düşman birliklerini ve araçlarını da havan toplarıyla hedef aldı.
DRONLARI TEK TEK AVLADILAR
İstihbarat toplayan bir dronu hedef alan Kudüs Tugayları, insansız hava aracının kontrolünü ele geçirdi.
► 27 Mayıs:
Cibaliye’deki sivil yönetim yakınlarındaki düşman kuvvetleri, Kassam askerleri tarafından havan toplarıyla bombardımana tabi tutuldu.
Kassam Tugayları, Cibaliye’nin doğusunda bir evin içine gizlenen İsrail özel kuvvetlere bağlı işgalci birliği, 107 füzesiyle imha edildi.
Kassam Tugayları, Cibaliye bölgesinin doğusunda istihbarat amaçlı kullanılan bir insansız hava aracı ele geçirildi.
Cibaliye’de sivil yönetim bölgesinde tespit edilen bir İsrail birliği, Kassam Tugayları’nın ateşlediği havan toplarıyla yok edildi.
Kudüs Tugayları, havan toplarıyla Selahaddin Kapısı yakınlarındaki yaklaşık 60 İsrail askerini bombardımana tuttu.
Kudüs Seriyyeleri mücahitleri, bölgenin doğusundaki bir evde saklanan Siyonist birlikleri RPG ile yok etti.
► 26 Mayıs:
Kassam Tugayları, Cibaliye Mülteci Kampı’nın kuzeyinde toplanan bir düşman kuvvetini havan toplarıyla bombaladı.
Cibaliye kampındaki Halife Camii civarında konuşlanan 1 siyonist askeri personel taşıyıcısı, 1 D9 askeri buldozer ve 1 Merkava-4 tankı, Kassam Tugayları tarafından Yasin-105 roketiyle imha edildi.
Kassam Tugayları’na bağlı bir keskin nişancı, Siyonist İsrail özel kuvvetlere bağlı bir askeri indirdi.
TÜNELE ÇEKİLEN SİYONİSTLER HEM ÖLDÜRÜLDÜ HEM ESİR ALINDI
Cibaliye kampının doğusunda yer alan El Ensar Camii yakınlarındaki İsrail’e ait Merkava tankı, Kassam mücahitleri tarafından ‘Şawaz’ bombasıyla havaya uçuruldu.
Cibaliye’de Kassam Tugayları tarafından bir tünele çekilen İsrail özel kuvvetler birliğine bağlı Siyonist askerler, mücahitlerle göğüs göğüse girdiği çatışmada hem öldürüldü hem de esir alındı. Kassam Tugayları‘ndan yapılan açıklamada 3 siyonist askerin ele geçirildiği duyuruldu.
BİNAYA SAKLANAN SİYONİSTLER ETKİSİZ HALE GETİRİLDİ
Kudüs Tugayları, El Kasaib bölgesinde ilerleyen işgalci kuvvetleri havan toplarıyla bombaladı.
Binaya saklanan bir grup İsrail askerini tespit eden Kudüs Tugayları, anti personel roketiyle siyonistleri havaya uçurdu. Saldırıda çok sayıda Siyonist etkisiz hale getirildi.
Bölgenin doğusunda konuşlanan bir grup işgalci birlik, Kudüs Tugayları tarafından atılan ‘Ebabil’ roketleriyle hedef alındı.
ÖNCEDEN TUZAKLANAN EVE GİRİNCE HAVAYA UÇTULAR
► 25 Mayıs:
Ebu Zeytun okullarının arkasına konuşlanan 1 ‘Merkava 4’ tankı, Kassam Tugayları’nın attığı ‘Yasin 105’ roketi ile imha edildi.
Kassam Tugayları, El-Burai kavşağındaki başka 1 ‘Merkava-4’ tankını ‘Yasin 105’ roketiyle hedef aldı.
Kassam mücahitleri, Cibaliye kampının doğusundaki ‘Nafaq Eye’ yakınlarındaki siyonist askerlerden oluşan bir birliği “Ra’adiye” bombasıyla havaya uçurdu. Çok sayıda Siyonist asker öldürüldü ve yaralandı.
Cibaliye kampındaki Habboub binası yakınlarında önceden Kassam Tugayları tarafından hazırlanan bubi tuzaklı evin içine giren İsrail özel kuvvetlere bağlı siyonist birlik havaya uçuruldu. İşgalciler saldırıda çok sayıda ölü ve yaralı verdi.
Kassam mücahitleri, Cibaliye kampının kuzeydoğusundaki proje alanında bir siyonist askeri Kassam üretimi “Ghoul” keskin nişancı tüfeğiyle öldürüldü.
Cibaliye kampının doğusundaki İmam Ali Camii civarına konuşlanan 2 siyonist Merkava-4 tankı, Kassam mücahitleri tarafından ‘Yasin-105’ roketiyle imha edildi.
Kudüs Tugayları, El Kasaib bölgesinde tespit ettiği işgal güçlerini havan toplarıyla imha etti.
İŞGALCİ İSRAİL ASKERLERİNİN TAMAMI ETKİSİZ HALE GETİRİLDİ
► 24 Mayıs:
Kassam Tugayları, Cibaliye kampının kuzeyindeki Beyt Lahia yerleşkesinin ileri hatlarında 2 siyonist askeri etkisiz hale getirdi.
Cibaliye kampının kuzeyinde konuşlanan soykırımcı İsrail’e ait Merkava-4 tankı, Kassam Tugayları’nın gerçekleştirdiği operasyonla “Şawaz” bombası kullanılarak yok edildi.
Kassam mücahitleri, Cibaliye kampının kuzey bölgesinde bir evin içine gizlenen işgalci siyonist askeri öldürdü.
İsrail özel kuvvetlerine bağlı bir işgalci birlik, Kassam Tugayları tarafından tünel ağzına çekildi. Katil siyonistler, Kassam mücahitleriyle sıfır noktasında çatışmaya girdi. İşgalci İsrail askerleri, anti-personel bombasıyla tamamı ölü ve yaralı bırakılarak etkisiz hale getirildi.
Kassam Tugayları, El Kasaib mahallesinde Siyonist İsrail ordusuna ait ‘Merkava-4’ tankını ‘Şawaz’ bombasıyla havaya uçurdu.
El Ajarma Caddesi’nde ‘Yasin-105’ roketi ile 2 siyonist “Merkava-4” tankı hedef alınarak Kassam Tugayları tarafından patlatıldı.
3 TANK, AYNI ANDA İMHA EDİLDİ
► 23 Mayıs:
Kassam Tugayları, Habboub binası ve kız okulları caddesi civarında konuşlanan 3 İsrail Merkava-4 tankını ‘Yasin-105’ roketiyle imha etti.
Kudüs Tugayları, Cibaliye’nin doğusunda konuşlanan İsrail birliklerini havan toplarıyla havaya uçurdu.
TESPİT EDİLEN SİYONİST BİRLİKLER BOMBARDIMANA TUTULDU
► 22 Mayıs:
Kassam Tugayları, sivil idare sahasında toplanan işgalci Siyonist İsrail kuvvetlerini havan toplarıyla vurdu.
Keşif Dağı’nda tespit edilen işgal kuvvetleri ve zırhlı araçları, Kudüs Tugayları tarafından bombardımana tutuldu.
PİYADE BİRLİĞİ HAVAYA UÇURULDU
► 21 Mayıs:
Cibaliye kampının doğusundaki bölgede bulunan 3 siyonist ‘Merkava’ tankı Kassam Tugayları tarafından yok edildi.
Kassam mücahitleri, Cibaliye kampının merkez noktalarında konuşlanan siyonist bir piyade birliğini anti-personel roketi ile havaya uçurdu. Çok sayıda İsrail askeri öldürüldü ve yaralandı.
Bölgenin doğusunda İsrail birliklerini tespit eden Kudüs Tugayları, Ebabil roketleri kullanarak düşman askerleri ve araçlarını vurdu.
Tanani Kulesi ve “Sultan Stüdyosu” civarında konuşlanan siyonist birlikler, Kudüs Tugayları tarafından havan toplarıyla yoğun bir şekilde ateş altına alındı.
İŞGALCİ SİYONİST BİRLİĞE BASKIN
► 20 Mayıs:
Cibaliye’nin doğusunda bir İsrail helikopteri, Kassam Tugayları’nın ateşlediği SAM-7 füzesiyle hedef alındı.
Taqaddum hattında bir siyonist asker, Kassam Tugayları’na bağlı bir keskin nişancı ile etkisiz hale getirildi.
Kassam Tugayları ile Kudüs Tugayları’nın düzenlediği ortak operasyonda, Cibaliye kampı merkezine konuşlanan 2 Merkava tankı içindeki askerlerle beraber anti-zırh roketi ve fedai eylem bombası ile imha edildi.
Kassam mücahitleri, Cibaliye’nin doğusunda 1 işgalci İsrail askerini öldürmeyi başardı.
Cibaliye’nin doğusuna konuşlanan bir işgalci birliğe baskın düzenleyen Kassam Tugayları, çok sayıda askeri aracı ve düşman askerini yok etti.
SİYONİSTLER YOĞUN ATEŞ ALTINA ALINDI
Sivil idare bölgesine konuşlanan Siyonist askerler, Kudüs Tugayları tarafından havan toplarıyla yoğun bir şekilde ateş altına alındı.
Bir binaya gizlenen İsrailli keskin nişancı, Kudüs Tugaylarına mensup bir keskin nişancı mücahit tarafından indirildi.
Kudüs Tugayları, Şehit İmad Akil Camii yakınlarında bulunan Siyonist İsrail askeri personel taşıyıcısı ve etrafındaki işgalcileri hedef aldı. Çatışmada çok sayıda İsrail askeri öldürüldü ve yaralandı.
ORTAK OPERASYONLA ÇOK SAYIDA İŞGALCİ ÖLDÜRÜLDÜ
► 19 Mayıs:
Kassam Tugayları ile Kudüs Tugayları ile birlikte operasyon düzenleyen Filistinli mücahitler, Şehid İmad Aqil Camii‘nin arkasında saklanan özel bir siyonist birliği çatışarak etkisiz hale getirdi. Mücahitler, Merkava-4 tankını imha etti.
Ortak operasyon kapsamında Filistinli mücahitler, el-Albani Caddesi’ndeki başka bir siyonist birliği etkisizleştirdi.
Filistinli mücahitler, yine ortak operasyon kapsamında, el-Ajarma Caddesi‘nde katil İsrail ordusuna ait 1 Merkava tankını havaya uçurmayı başardı.
Cibaliye’nin doğusuna konuşlanan 2 siyonist İsrail tankı, Filistinli direnişçiler tarafından ‘Yasin-105’ roketleriyle kullanılamaz hale getirildi.
Cibaliye kampının kuzeyine yerleşen işgalci Siyonist düşman birlikleri, Kassam Tugayları tarafından ağır kalibreli havan toplarıyla bombalandı.
Kudüs Tugayları, El Albani Caddesinde çatıştığı İsrail özel kuvvetler mensubu işgalcileri imha etti.
Kudüs Tugayları’na bağlı mücahitler, Ternis Caddesi ile Cibaliye’nin doğusunda karargah kuran Siyonist İsrail askerlerini havan topları ve Ebabil roketleriyle vurdu.
Kudüs Tugayları, El Ternis Caddesi’nde bulunan Siyonist piyade birlikleriyle makineli tüfeklerle çatışmaya girdi. Çok sayıda İsrail askeri ölü ve yaralı bırakılarak etkisiz hale getirildi.
Kudüs Tugayları mücahitleri, El Takadum ekseni ile Tamraz istasyonu yakınlarında bulunan 2 ayrı Merkava-4 tankını, ‘Yıldırım’ bombasıyla imha etti.
► 18 Mayıs:
El Kassam Tugayları ve Kudüs Tugayları ortak düzenlediği operasyonda, Cibaliye’nin doğusunda yer alan Siyonist karargâhı hedef alındı. Filistinli mücahitler, çok sayıda havan topuyla İsrail ordusuna ait karargâhı bombaladı.
Cibaliye kampının doğusundaki cephe hatlarında 2 Merkava tankı Kassam Tugayları tarafından imha edildi.
Cibaliye kampının kuzey bölgesinde, fedai eylem bombası kullanan Kassam mücahitleri, bir binada saklanan Siyonist özel kuvvetlere bağlı birliği hedef aldı. İşgalci güçlere ait birlik taşıyıcısını ‘TBG’ roketiyle de vuran Filistinli direnişçiler, soykırımcı İsrail birliklerini bubi tuzaklarıyla dolu tünellere çekti. İsrail askerlerinin tünel ağzına ulaşmasıyla birlikte tuzaklanan bomba patlatılarak katliamcı İsrail askerleri havaya uçuruldu. Pusuya düşürülen işgalci İsrail askerlerinin tamamı etkisiz hale getirildi.
İSRAİL HELİKOPTERİ VURULDU
Cibaliye kampının kuzeyinde uçan işgalci İsrail’e ait bir Apache saldırı helikopteri, Kassam mücahitleri tarafından fırlatılan SAM-7 füzesiyle vuruldu.
Cibaliye kampının doğusundaki işgalci İsrail’e ait komuta ve kontrol karargahı, ağır kalibreli havan toplarıyla yoğun bir şekilde bombalandı.
Cibaliye’nin doğusunda bulunan siyonist ‘Merkava 4’ tankı, Kassam Tugayları tarafından fırlatılan ‘Yassin 105’ roketiyle imha edildi.
► 17 Mayıs:
Cibaliye kampının doğusundaki Takaddem ekseninde bulunan bir siyonist keskin nişancı asker, Kassam Tugayları’na bağlı keskin nişancı bir mücahit tarafından etkisiz hale getirildi.
Cibaliye’nin doğusuna yerleştirilen 1 Merkava tankı ve bir askeri personel taşıyıcısı, Kassam Tugayları’nın fırlattığı Yasin-105 roketiyle imha edildi.
Cibaliye’nin doğusunda konuşlanan işgalci Siyonist komuta karargahı ağır kalibreli havan toplarıyla vuruldu.
Kassam Tugayları tarafından Cibaliye kampının doğusundaki bir binaya saklanan Siyonist İsrail özel kuvvetlere bağlı bir birlik TBG roketiyle imha edildi.
Cibaliye kampının doğusuna giren düşman hatlarının arkasına sızmayı başaran Kassam Tugayları, düşman askerinin bulunduğu Merkava tankını ve bir askeri personel taşıyıcısını yok etti.
Kassam Tugayları’na bağlı mücahitler, Cibaliye kampının doğusundaki yer alan düşman ikmal hattında bulunan 1 askeri personel aracını “Yasin 105” roketiyle hedef aldı. Bölgede bulunan işgalci Siyonist askerlerle çatışan Kassam mücahitleri, çok sayıda işgalciyi etkisiz hale getirdi. Filistinli mücahitlerin baskınında ağır kayıplar veren işgalci İsrail güçleri, ikmal hattını birkaç kez değiştirmek zorunda kaldı.
Kudüs Tugayları, Keşif Dağı’nda tespit ettiği Siyonist birliklerini havan toplarıyla hedef aldı.
İzbet Mlin bölgesinde bir eve gizlenen Siyonist İsrail askeri, Kudüs Tugayları tarafından tespit edilerek TBG roketiyle havaya uçuruldu.
Burc el Tanani yakınlarında konuşlanan Siyonist kuvvetler, Kudüs Tugayları mücahitleri tarafından 60 kalibrelik havan toplarıyla bombardımana tutuldu.
Bir eve saklanan işgalci İsrail askeri, Kudüs Tugayları’na bağlı keskin nişancı tarafından indirildi. Ebu El Ediş bölgesinde de bir keskin nişancı mücahit, eve saklanan bir siyonisti tespit ederek vurdu.
► 16 Mayıs:
Kassam Tugayları, Cibaliye’nin doğusuna konuşlanan soykırımcı İsrail birliklerinin komuta karargahını ağır kalibreli havan toplarıyla yoğun bir şekilde bombaladı.
Bir başka operasyonda Kassam Tugayları, Cibaliye’nin doğu bölgesinde yer alan Siyonist topçu mevzilerini havan toplarıyla vurdu.
Kassam mücahitleri, Cibaliye kampının doğusuna mevzilenen komuta ve gözlem alanlarına havan toplarıyla bombardıman yaptı.
Bölgenin doğusunda yer alan soykırımcı Siyonistlere ait 5 adet Merkava-4 tankı Yasin-105 roketiyle 2 adet Merkava-4 tankı ise Şawaz bombasıyla imha edildi.
Bölgenin kuzeydoğusunda yer alan 1 Merkava-4 tankı vuruldu. Alanda bulunan düşman birlikleri ise havan toplarıyla yok edildi.
Kassam Tugayları, Ebu Zeytun kavşağında İsrail özel kuvvetlerine bağlı bir siyonist birlikle çatışmaya girmeyi girdi. Soykırımcı işgalcilerin tamamı Filistinli direnişçiler tarafından ölü ve yaralı bırakılarak etkisiz hale getirildi.
Cibaliye’nin doğusundaki cephe hattında operasyon düzenleyen Kassam Tugayları, 4 adet ‘D9’ askeri buldozer ve 1 adet Merkava tankını Yasin-105 roketiyle imha etti.
Kassam mücahitleri, Cibaliye kampının doğusunu işgal eden birliklerin arkasına sızarak ‘Tandum’ roketi ve 1 Fedai eylem bombasıyla 2 adet ‘D9’ buldozerini havaya uçurdu.
Kassam Tugayları, bölgenin doğusuna giren Merkava-4 tankını, arka kapısına sıfır noktasından yerleştirdiği “Şawaz” bombasıyla imha etti. Tankın içerisindeki işgalci askerler etkisiz hale getirildi.
Cibaliye Kampı’nın 2. Blok bölgesinde konuşlanan 1 siyonist asker taşıyıcısı, Kassam Tugayları tarafından ‘Yasin-105’ roketiyle mürettebatıyla birlikte imha edildi.
► 15 Mayıs:
Bölgenin doğusunda konuşlanan bir Siyonist birlik, drondan atılan bomba ile hedef alındı.
Cibaliye kampının doğusundaki bir eve girmeye çalışan İsrail özel kuvvetlere bağlı bir birlik Kassam Tugaylarınca pusuya düşürüldü. Tuzaklanan bombanın patlamasıyla çok sayıda asker etkisiz hale getirildi. İsrail kaynakları, 20 askerden oluşan kuvvetin, bubi tuzaklı evin havaya uçurulması üzerine 7’sinin öldüğünü, 13’ünün yaralandığını bildirdi.
Kassam Tugayları, bölgenin doğusundaki bir siyonist “Merkava-4” tankını “Yasin 105” roketi ile hedef aldı.
Cibaliye kampının doğusundaki düşman topçu mevzileri, Kassam mücahitleri tarafından ağır kalibreli havan toplarıyla bombalandı.
Kassam Tugayları, El Takadum ekseninde anti-personel TBG roketi ile özel bir siyonist birliği hedef almayı başardı. Siyonist Merkava-4 tankı ise “Yasin 105” roketiyle vuruldu.
Bölgenin doğusunda yer alan bir eve sızmaya çalışan İsrail özel kuvvetlere bağlı bir düşman birliği, “Şawaz” bombasıyla yok edildi. Operasyonda Siyonistlerin tamamının etkisiz hale getirildiği kaydedildi.
Cibaliye kampının batısında uçak siyonist İsrail’e ait bir drone, Kassam mücahitleri tarafından kontrol altına alındı.
Kampın “4. Blok” bölgesinde Kassam Mücahitleri, işgalcilere operasyonlar serisi düzenledi. İlk önce ‘D9’ askeri buldozerini “Yasin 105” roketiyle havaya uçuran Filistinli mücahitler, daha sonra bir evin içinde saklanan siyonist birliği ile çatışmaya girdi ve 2 anti-personel roketiyle evi ateşe vererek İsrail ordu birliğini etkisiz hale getirdi. Kurtarma ekibinin olay yerine gelmesinin hemen ardından 1 adet “Merkava” tankı “Şawaz” bombasıyla patlatıldı. Geri çekilmeye çalışan kurtarma ekibinin bir kısmını etkisiz hale getirilirken, siyonist hava kuvvetleri kendi askerlerinin de bulunduğu bölgeyi bombaladı. Güvenli bir şekilde geri çekilen mücahitler, bu operasyonda en az 12 askerin öldüğünü bildirdi.
Kassam Tugayları, kampın doğusuna konuşlanan bir grup işgal askerinin üzerine drone aracılığıyla anti-personel bombası atmayı başardı.
Cibaliye kampının doğusunda düşman askerleriyle çatışan Kassam Tugayları, çok sayıda zırhlı aracı ve İsrail askerlerini yok etti.
Kassam mücahitleri, Ternis Kavşağı’ndaki bir D9 askeri buldozerini Yasin-105 roketiyle hedef aldı.
Cibaliye kampının batısında istihbarat görevi yürüten siyonist bir insansız hava aracı, Kassam Tugayları tarafından ele geçirildi.
Cibaliye Kampı Okullar Caddesi’nin sonunda Kassam Tugayları tarafından düzenlenen karmaşık bir operasyonda, bir evin içinde saklanan özel bir siyonist birliği ‘Şawaz’ anti-personel bombasıyla ölü ve yaralı bırakılarak etkisizleştirildi. Kısa bir süre sonra çok sayıda asker eve doğru ilerledi ve evin girişine gelen askerler tuzaklanan anti-personel bombasıyla patlatıldı. Zırhlı bir siyonist birliğin yaralıları kurtarmak ve ölülerin cesetlerini almak için gelmesinin hemen ardından Kassam mücahitleri, 2 adet Merkava tankını “Yasin-105″ roketi ve fedai eylem bombasıyla havaya uçurdu.
Cibaliye kampının doğusunda işgalci İsrail askerlerini ve zırhlı araçlarına baskın yapan Filistinli mücahitler, Siyonistlere zayiatlar verdirdi.
► 14 Mayıs:
Kassam Tugayları, Cibaliye kampının doğusundaki düşman mevzilerini ağır kalibreli havan toplarıyla bombaladı.
Cibaliye kampının kuzeydoğusunda “Yasin-105” roketiyle bir Merkava tankı Kassam tarafından imha edildi.
Bölgenin doğusuna giriş yapan İsrail ordusuna ait zırhlı araçlar havan toplarıyla vuruldu.
Yeni İç Cadde’ye giren bir “Merkava-4” tankını ‘Yasin-105’ roketiyle hedef aldı.
Kassam Tugayları, Cibaliye kampı yakınlarına konuşlanan bir grup siyonist birliğe baskın yaptı. Filistinli mücahitler, bir tankı içindeki askerlerle imha etmeyi başardı. Tankın arkasına mevzilenen 7 İsrail askeri de sıfır mesafeden öldürüldü.
Kassam mücahitleri, Kampın doğusunda bulunan bir buldozeri “Şawaz” bombası imha etti. Mücahitler, bölgedeki bir askeri personel taşıyıcısı ve bir Merkava tankını vurmayı başardı.
Kassam askerleri, Ebu Zetun bölgesinde D9 askeri buldozerini Yasin-105 roketiyle hedef aldı.
Ebu el-Aish Caddesi’nde 2 adet Merkava tankı, Kassam Tugayları tarafından imha edildi.
► 13 Mayıs:
Kassam Tugayları, Cibaliye kampının doğusunda bulunan 4 siyonist “Merkava” tankını Yasin-105 roketiyle imha etti. Bölgedeki başka bir “Merkava” tankı ise drone’dan atılan Yasin-105 roketiyle vuruldu.
Cibaliye kampının merkezine ilerlemeye çalışan 2 siyonist Merkava tankı, Kassam Tugayları tarafından hedef alındı.
Bölgenin doğusunda bulunan bir askeri buldozer imha edildi.
Cibaliye kamp okullarının arkasına mevzilenen 2 siyonist Merkava tankı, Kassam askerleri tarafından ‘Yasin-105’ roketiyle hedef alındı. Direnişçiler, başka bir 1 siyonist piyadeyi öldürmeyi başardı.
Cibaliye Kampı’nın doğusuna giren düşman birlikleri, ağır kalibreli havan toplarıyla bombalandı.
Kassam Tugayları, Cibaliye kampı yakınlarındaki bir siyonist tankı “P29” roketiyle imha etti.
Riyad El Salihin Camisi yakınlarında “Yasin-105” roketiyle bir siyonist tank hedef alındı.
► 12 Mayıs:
Kassam Tugayları, El Mabhuh mevkiinde toplanan düşman asker ve araçlarını ağır kalibreli havan toplarıyla yoğun bir şekilde bombardımana tuttu.
Kassam mücahidleri, Mazaya Salonu yakınındaki bir evde saklanan İsrail özel kuvvetlere bağlı bir siyonist birliği, TBG roketleriyle etkisiz hale getirildi. Bölgeye yakın yerlerdeki 3 tank da imha edildi.
El Mabhuh bölgesinde Kassam Tugayları seri bir operasyona imza attı. Mücahitler, Siyonist Merkava tankını ‘Yasin-105’ roketiyle hedef aldı. Cephe almak için kaçan ve tuzaklı eve sığınan İsrail askerleri, evin patlatılması sonucunda etkisiz hale getirildi. Bölgedeki vurulan bir başka tank da yandı.
Seri bir operasyon düzenleyen Kassam Tugayları, Cibaliye’nin doğusunda özel kuvvetlere bağlı siyonist birliği “Ra’adiya” anti-personel roketi ile hedef aldı. Mücahitler, bir asker taşıyıcıyı “Tandum” roketi ile imha etti. Bu operasyonda en az 1 siyonist İsrail askeri öldürülürken, en az 1 asker de yaralandı.
Drone ile düzenlenen bir operasyonda direnişçiler 1 tankı hedef aldı.
Kassam Tugayları, sivillere yönelik katliamlara misilleme olarak işgal altındaki Aşkelon şehrini füzelerle vurdu.
El Mabhuh mevkii yakınlarına giren düşman birlikleri, Kassam Tugayları tarafından havan toplarıyla vuruldu.
Riyad El Salih Camii’nin arkasına gizlenen 2 siyonist tank, ‘Yasin 105’ roketi ile vuruldu.
Kassam Tugayları’nın vurduğu siyonist “Merkava” tankı alev aldı. İçindeki Siyonistler yanarak etkisiz hale geldi.
NATO Genel Jens Stoltenberg, toplantının ardından basın toplantısı gerçekleştirdi.
“HEPİMİZ SAVAŞIN DURDURULMASINI İSTİYORUZ”
Stoltenberg, “NATO Dışişleri Bakanlarının verimli bir toplantısını tamamladık. Görüşmemiz Ukrayna’ya verdiğimiz destek üzerinde yoğunlaştı. Hepimiz bu savaşın durdurulmasını istiyoruz. Ancak paradoks şu ki uzun döneme ne kadar iyi hazırlanırsak savaş o kadar çabuk sona erebilir. Rusya bizi bekleyemeyeceğini anlamalı” ifadelerini kullandı.
Stoltenberg, “Bugün nihai bir karar alınmadı, ancak üç konuda önemli ilerleme kaydettik. Birincisi, NATO’nun teçhizat ve eğitim sağlanmasında daha büyük bir koordinasyon rolü oynama planı. Ukrayna’ya yapılan askeri yardımın neredeyse tamamı (yüzde 99’u) NATO müttefiklerinden geliyor. Dolayısıyla NATO’nun bu çabalarda daha büyük bir rol oynaması mantıklıdır. Bu, desteğimizi daha sağlam bir temele oturtmak için NATO yapılarını kullanmamıza imkan tanıyacak, Kiev’e daha fazla öngörülebilirlik sağlayacak ve hem acil hem de uzun vadeli ihtiyaçları karşılayacaktır” dedi.

İlerleme kaydedilen ikinci konuya değinen Stoltenberg, “Müttefiklerin Ukrayna için çok yıllı bir mali taahhütte bulunmalarını önerdim. Rusya’nın 2022’deki geniş çaplı işgalinden bu yana NATO müttefikleri, Ukrayna’ya her yıl yaklaşık 40 milyar Euro değerinde askeri destek sağladı. Her yıl en azından bu seviyedeki desteği gerektiği sürece devam ettirmemiz gerekiyor. Ayrıca müttefiklerin bu yükü adil bir şekilde paylaşmalarını da önerdim” şeklinde konuştu.
Stoltenberg, “Son olarak Ukrayna’nın NATO üyeliğine giden yolu tartıştık. Müttefikler Ukrayna’nın geleceğinin NATO’da olduğu konusunda hemfikir. Bu yolu çizme konusunda ilerleme kaydetmeye kararlıyız. Üyelik Ukrayna’nın nihai güvenlik garantisi olacak. Kalıcı bir barışı sağlayacak” dedi.
“MEŞRU MÜDAFAA GERİLİMİ TIRMANDIRMAK DEĞİL, TEMEL HAKTIR”
Ukrayna’nın Batılı ülkelerden gönderilen silahları Rusya topraklarını vurmak için kullanmasına izin verilmesinin gerilimi tırmandırma riskine yönelik devam eden tartışmalara değinen Stoltenberg; şu ifadeleri kullandı;
“Bu savaşı Rusya başlattı. 2014’te Kırım’ı ilhak ettiler. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı geniş çaplı işgali, Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana en kanlı çatışmayı başlattı. Rusya hastaneleri, okulları ve alışveriş merkezlerini vuruyor. Rusya elektrik ve su altyapısını bombalıyor. Rusya Ukraynalı sivilleri öldürüyor. Ukrayna kendisini Rusya’nın korkunç vahşetine karşı savunuyor. O halde açık konuşayım. Meşru müdafaa, gerilimi tırmandırmak değildir. Meşru müdafaa temel bir haktır. BM Şartı’nda yer alıyor. Ukrayna, halkını koruma hakkına ve sorumluluğuna sahiptir. Ukrayna’nın meşru müdafaa hakkını korumasına yardım etme hakkına sahibiz. Elbette Rusya bu durumdan hoşnut değil. Putin, NATO müttefiklerini Ukrayna’ya destek vermekten caydırmak istiyordu. Ama biz caymadık ve caydırılmayacağız. Saldıran Rusya’dır. Son olarak Harkov’da yeni bir cephe açarak ve Ukrayna halkına yönelik yeni saldırı dalgalarıyla gerilimi tırmandıran Rusya’dır. Savaş büyüdükçe desteğimiz de büyüdü ve büyümeye devam edecek. Müttefiklerin farklı türde yardım sağlamasını memnuniyetle karşılıyorum. NATO Zirvesinde de NATO’nun desteğini uzun vadede daha sağlam bir temele oturtacağız”
Bu iddiaların ardından FETÖ elebaşının yaşadığı çiftlik evi, havadan drone ile görüntülendi.
Görüntülenen çiftlik evindeki sessizlik, FETÖ elebaşının Gülen’in başka bir yere götürüldüğüne dair iddiaları da güçlendirdi.

Ziyaretler durdu, evler boşatıldı
15 Temmuz hain darbe girişiminin bir numaralı ismi Gülen’in, 1999’dan bu yana kaldığı ve örgüt mensuplarını kabul ettiği merkezden kaçırıldığı iddiası, yeğeni Ebuseleme Gülen tarafından gündeme getirilmişti.
Bu gelişmenin ardından örgüte ait yayın organlarında, adı “Golden Generation Worship & Retreat Center” olarak geçen FETÖ merkezine ziyaretlerin durduğu ve çiftlikteki misafirhanelerde kalanların bulundukları evleri boşalttığı öğrenildi.

Bölge esnafı kampa gelen gidenin olmadığını teyit etti
FETÖ üyelerinin yoğunlukla yaşadığı Saylorsburg ve Wind Gap gibi kasabalarda bulunan ve örgüt üyelerini tanıyan bazı yerli esnaf da bir süredir kampa gelen giden kimse olmadığını teyit ederken, çiftliğin satılığa çıktığı yönünde duyumlar aldıklarını aktardı.
Drone çekimlerine yansıyan görüntülerde de çiftlikte daha önce boş yer olmayan otoparkta sadece birkaç araç bulunduğu, yaklaşık 60 dönümlük kamp alanında sadece bir kişinin misafirhanelerden birine giriş çıkış yaptığı görüldü.

24 saat aralıksız nöbet tutuluyordu
Daha önce çiftliğin girişinde 24 saat aralıksız nöbet tutan silahlı ve üniformalı Amerikalı güvenlik görevlilerinin de artık yerinde bulunmadığı görüntülere yansıdı.
FETÖ’nün karakutusu olan ve Fetullah Gülen’i çiftlikten kaçırdığı iddia edilen Cevdet Türkyolu ile kızlarına ait evlerin bulunduğu bölge de havadan görüntülendi.
Çiftliğe yaklaşık 5 dakika mesafede bulunan bölgede, FETÖ’ye ait Gurbet Cemetery isminde ve ABD’de ölen örgüt elebaşlarının gömüldüğü bir de mezarlık bulunuyor.
Alanın görüntülendiğini fark eden 2 örgüt üyesi, hızlı adımlarla üzeri örtülü bir yeri kontrol etmeye gelip daha sonra buradan uzaklaştı.

Örgüt içinde karşılıklı suçlamalar sürüyor
Geçen hafta FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in yeğeni (kardeşi Mesih Gülen’in oğlu) Ebuseleme Gülen tarafından sosyal medyada yapılan paylaşımlarla örgüt yandaşları arasında alevlenen tartışmalar sürüyor.
Ebuseleme Gülen, örgüt çiftliğinin hemen yanında yer alan bir evin girişinden yaptığı videolu paylaşımda, Fetullah Gülen’in “başka bir yere kaçırıldığını” iddia etmişti.
Yeğeninin iddialarına göre Fetullah Gülen, örgütün karakutusu olarak bilinen Cevdet Türkyolu başta olmak üzere, Barbaros Kocakurt, Mustafa Özcan ve Gülen’in özel doktoru Kudret Ünal tarafından bilinmeyen bir yerde tutuluyor.

İddiaların örgüt yandaşları tarafından yoğun etkileşim alması üzerine de Fetullah Gülen adına uzun zamandır paylaşımların yapıldığı bir sosyal medya hesabında, FETÖ elabaşının çiftlikten “daha sakin bir ortamda” rutin faaliyetlerine devam ettiği ifadelerine yer verilmiş, yer değişikliğinin doktorların ısrarından kaynaklandığı öne sürülmüştü.
Ebuseleme Gülen, X paylaşımlarında, amcasının 15 Temmuz hain darbe girişimiyle ilgili “gerçekleri açıklamadan ölmemesi gerekir” yorumlarında bulunurken, Türkyolu, Adil Öksüz, Kudret Ünal ve Barbaros Kocakurt gibi örgütün önde gelen isimlerini suçlamayı sürdürüyor.

Elebaşının yeri tartışması sürüyor
Tartışmalara, Kemal Gülen ve Ahmet Kurucan gibi örgütün bazı etkili isimleri de sosyal medya hesaplarından katılarak elebaşı Gülen’in, “çok az kişinin bildiği bir evde bulunduğu, sağlık durumunun hassasiyetinden dolayı, kamp gibi kalabalık bir ortamda tutulmak istenmemesinin normal olduğunu” savundu.
Yapılan bu açıklamalar, örgüt tabanını tatmin etmezken, sosyal medyada Ebuseleme Gülen’in paylaşımlarına destek veren FETÖ üyelerinin sayısının arttığı görüldü.
Ayrıca örgütün sitesinde paylaşılan görselin profil fotoğraf olarak tercih edilmesinin, Gülen’in gerçek sağlık durumunu gizleme amacı taşıdığı yorumlarına neden oldu.

Cevdet Türkyolu’nun adı daha önce de yolsuzluklara ve örgüt içi kavgalara karıştı
Türkyolu, Fetullah Gülen’in yeğeni Mebruke Türkyolu ile yaptığı evlilik sayesinde örgütteki yerini daha da sağlamlaştırmıştı.
Örgütün Gülen’den sonraki karar mekanizması olarak bilinen ve bizzat elebaşı tarafından atanan “Ali Heyet” adlı kurulunda yer alan Türkyolu’nun adı, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası sık sık gündeme geldi.
Pensilvanya’daki kampın idaresinden, örgütün banka hesaplarına kadar her alanda yetkiyi elinde bulunduran Türkyolu, örgüte ait “himmet” paralarını kendi hesabına aktarmak, onlarca ev ve işyerine sahip olmakla suçlanmıştı.
Türkyolu’nun şahsi mal varlığının “hiçbir işte çalışmadığı halde” katlanarak artması diğer ülkelerdeki örgüt yapılanmalarını rahatsız etmiş, örgütün tabanından “biz maddi sıkıntı çekerken onlar lüks içinde yaşıyor” yorumları, sosyal medya platformlarına yansımıştı.

Gülen’in sözde sosyal medya yöneticisi Osman Şimşek’in, diğer bölge elebaşlarının bu konudaki şikayetlerini dile getirdiği mektubu Fetullah Gülen’e okuması üzerine Türkyolu’nun Şimşek’i döverek kamptan kovduğu ve maaşını kestiği örgüt çevrelerinde duyulmuştu.
Bu olaydan sonra Türkyolu’nun, örgüt yönetimini ele geçirdiği yorumları yapılmıştı.
Şimşek, söylentileri sosyal medyadan yaptığı açıklama ile doğrulamıştı.
KAAN’ın gökyüzünde muadili yok! Ne F-16 Blok 70, ne Su-35 ne de Rafale…


















Havacılık Güvenliği Ağı (ASN) verilerine göre, çok sayıda ülkenin envanterinde bulunan F-35 savaş uçakları 2018’den bu yana 10 kez kazaya karıştı.
ABD’li Lockheed Martin firması tarafından üretilen savaş uçağının geliştirilmesine 1995’te Müşterek Taarruz Uçağı programı kapsamında başlandı ve 26 yıl sonra tam kapasite üretime geçildi.

İşte F-35’in güvenilirliğini sarsan kazalar:
F-35B savaş uçağı 2016’da South Carolina eyaletinde bulunan Beaufort kentindeki Deniz Piyadeleri tesisinde teknik arıza nedeniyle alev alırken, ilk kayıtlara geçen F-35 kazası 2018’de yine South Carolina kıyılarında meydana geldi.
28 Eylül 2018
ABD ordusuna ait F-35B savaş uçağı, eğitim uçuşu sırasında düştü.
South Carolina kıyılarında meydana gelen kazada, pilot fırlatma sistemiyle güvenli şekilde uçaktan çıkmayı başardı.
Kazanın, uçuş sırasında motor yakıt tüpünün patlamasına neden olan üretim hatasından kaynaklandığı belirlendi.

9 Nisan 2019
Japon hava kuvvetlerine ait F-35A savaş uçağı, Japonya’nın kuzeyinde Pasifik Okyanusu’na düştü.
Uçak, dört F-35A savaş uçağının katıldığı eğitim tatbikatı sırasında kayboldu.
Pilot kazada hayatını kaybetti, cesedine ise aylar sonra ulaşıldı.

19 Mayıs 2020
ABD Hava Kuvvetlerine ait F-35, Florida eyaletindeki Eglin Hava Kuvvetleri Üssü’ne zorunlu iniş yaptı.
Fırlatma sistemiyle güvenli şekilde uçaktan çıkan pilot hafif yaralandı.
Uçak devrildi, alev aldı ve kullanılamaz hale geldi. Yapılan soruşturma sonucunda kazanın sebebinin iniş sırasında kontrolsüz hız yapılması ve uçağın uçuş kontrolündeki sorun olduğu tespit edildi.

29 Eylül 2020
ABD Deniz Piyadelerine ait F-35 savaş uçağı, havadan havaya yakıt ikmali sırasında tankerle temas etti.
Pilot başarılı bir şekilde fırlatılırken, düşen uçak kullanılamaz hale geldi.
Tanker ise ABD’nin California eyaletinde yer alan Thermal bölgesi yakınlarındaki havuç tarlasına indi.

17 Kasım 2021
İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerine ait F-35B uçağı, HMS Queen Elizabeth uçak gemisinden kalkış sırasında Akdeniz’e düştü.
Pilotun kendini güvenli şekilde fırlattığı ve daha sonra da kurtarıldığı kazada denize düşen savaş uçağı çıkarıldı.
4 Ocak 2022
Güney Kore Hava Kuvvetlerine ait F-35A, South Chungcheong eyaletindeki hava üssüne acil iniş yaptı.
Acil inişin nedeni aviyonik teknolojilerle ilgili olduğu düşünülen iniş takımı arızası olarak kayıtlara geçti.
Söz konusu F-35A, Seosan Hava Üssü’ne inişi sırasında kartala çarptı.
Ağır hasar alan uçak, onarılamaz olarak değerlendirildi ve envanterden kaldırıldı.

24 Ocak 2022
F-35 savaş uçağı ihtilaflı Güney Çin Denizi’ndeki USS Carl Vinson uçak gemisine iniş yaparken kaza yaptı.
Pilot fırlatma sistemiyle güvenli şekilde uçaktan çıkmayı başardı ancak uçak, geminin güvertesinin kenarına çarptı, güverte boyunca kaydı ve ardından denize düştü.
Dönemin ABD 7. Filo Komutanı Koramiral Karl Thomas’ın “pilot hatası sonucu” olduğunu söylediği kazada 7 denizci yaralandı.
19 Ekim 2022
F-35 savaş uçağı ABD’nin Utah eyaletindeki Hill Hava Kuvvetleri Üssü’ne iniş için son yaklaşma manevrası sırasında düştü.
Pilot, kendini fırlatarak kazayı hafif sıyrıklarla atlatırken, uçak kullanılamaz hale geldi.
Soruşturmaların ardından pilotun, hava veri sistemindeki hatalar nedeniyle uçağın inişten hemen önce kontrolünü kaybettiği ve yeniden kontrolü sağlama şansı olmadığı belirlendi.

17 Eylül 2023
ABD Deniz Piyadelerine ait F-35 savaş uçağı ABD’nin South Carolina eyaletinde düştü.
Kaza, Kuzey Charleston kentindeki Beaufort Deniz Hava İstasyonu’nda meydana geldi.
Pilot, F-35’i otopilot moduna geçirdikten sonra uçaktan fırlamayı başardı ve hayatta kaldı.
29 Mayıs 2024
Lockheed Martin üretimi F-35 savaş uçağı New Mexico eyaletinin Albuquerque kentindeki Uluslararası Sunport Havalimanı’na yakın bir yerde düştü.

Savaş uçağı, havaalanı yakınlarındaki 21 numaralı pistten kalktıktan sonra düştü ve pilot uçak düşmeden güvenli şekilde fırlatıldı. Pilot daha sonra ciddi yaralanmalar nedeniyle hastaneye kaldırıldı ve durumunun stabil olduğu bildirildi.
Bu olay, F-35’lerin güvenliğine ilişkin endişeleri yeniden gündeme getirdi.
F-35’TE GÜVENİLİRLİK VE BAKIM SORUNLARI PATLAK VERDİ
ABD Operasyonel Test ve Değerlendirme Müdürlüğü tarafından yayınlanan yıllık rapora göre, F-35 Lockheed Martin savaş uçakları 2023’te güvenilirlik, bakım ve kullanılabilirlik konularında bazı zorluklarla karşılaştı ve hedeflenen yüzde 65’lik göreve hazır olma oranının altında kalarak sadece yüzde 51 performans gösterdi.
Ocak ayı sonunda yayınlanan raporda, F-35’in Operasyonel Gereksinimler Belgesi’nde belirtilen güvenilirlik ve idame edilebilirlik kriterlerinin altında kalmaya devam ettiği belirtildi.

Benzer şekilde, nisanda yayınlanan ABD Hükümeti Hesap Verebilirlik Ofisi raporuna göre, “F-35 filosunu ayakta tutmanın maliyeti artmaya devam ediyor, (maliyet) 2018‘de 1,1 trilyon dolardan 2023’te 1,58 trilyon dolara yükseldi” ifadesi yer aldı.
Raporda, ABD Savunma Bakanlığının “kısmen uçağın güvenilirlik sorunları nedeniyle F-35’i başlangıçta tahmin edilenden daha az uçurmayı planladığı” belirtilirken “F-35’in görevini yerine getirme kabiliyeti de son 5 yılda düşüş eğilimine girmiştir.” değerlendirmesine yer verildi.
TEMEL KOTİL ‘KAAN F-35’TEN DAHA ÜSTÜN TEKNOLOJİ’ DEMİŞTİ
Türkiye’nin yerli ve milli ilk beşinci nesil savaş uçağı KAAN’da kullanılacak teknolojiyi seçerken ‘F-22 ve F-35’ten daha üst teknolojiyi seçtik’ diyen TUSAŞ Genel Müdürü Temel Kotil, Eurofıghter, F-16, Rafael uçaklarının KAAN’dan daha alt teknolojiye sahip olduğunu söylemişti.
Görüşmeye, Bakanların yanı sıra iki ülke heyetleri de katıldı.
‘BİR MİLLET İKİ DEVLET’
Bakan Tunç, burada yaptığı konuşmada, Azerbaycan’ın bağımsızlık gününü kutlayarak, tüm şehitlere Allah’tan rahmet diledi.
Türkiye ve Azerbaycan’ın gücünü ortak tarih ve kültür birliğinden alan, sıkı bağlarla birbirine kenetlenmiş, geçmişte olduğu gibi bugün de kader birliği içindeki iki ülke olduğuna dikkati çeken Tunç, Azerbaycan’ın eski Cumhurbaşkanı ve ulusal lideri Haydar Aliyev’in “Bir millet iki devlet” sözüne atıfta bulunarak, bunun iki ülke arasındaki kardeşlik bağını en güzel tanımlayan ifade olduğunu vurguladı.

Bakan Tunç, iki ülke arasındaki ilişkinin siyasi, ekonomik, kültürel ve insani işbirliğini de güçlendirdiğini vurgulayarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev başta olmak üzere, iki ülke arasında yapılan ziyaretleri, ülkeler arasındaki benzersiz ilişkinin bir diğer göstergesi olarak gördüklerini anlattı.
‘GÖSTERDİĞİMİZ DAYANIŞMAYI ARTIRARAK SÜRDÜRÜYORUZ’
Tunç, 15 Haziran 2021’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev tarafından imzalanan Şuşa Beyannamesi ile iki ülke arasındaki ilişkilerin müttefiklik düzeyine yükseltildiğini anımsatarak, “Şuşa Beyannamesi onay süreci de her iki ülke tarafından tamamlanmıştır. Gerek ikili ilişkilerde gerekse bölgesel konularda gösterdiğimiz dayanışmayı bu vesileyle artırarak sürdürüyoruz.” dedi.
Şuşa Beyannamesi’nin her alanda işbirliğini içeren çok önemli bir belge olduğunu söyleyen Tunç, şunları kaydetti:
“Siyasi, askeri, ekonomik, eğitim, adli konular gibi tüm konularda iki ülkenin müttefik olması açısından Şuşa Beyannamesi, gerçekten tarihi bir belge olarak yerini almıştır.
Azerbaycan’da temsilcilikleri bulunan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Türkiye Maarif Vakfı, Yunus Emre Kültür Merkezleri ve ticaret müşavirliklerimiz, Azerbaycanlı kardeşlerimizin karşılaştığı zorlukların üstesinden gelinmesi ve ikili ilişkilerimizin farklı boyutlarda gelişmesi adına yakın işbirliği içerisinde çalışmaktadır.”
Bakan Tunç, özellikle Kafkasya’da barış, istikrar ve kalkınmanın sağlanması için Türkiye ve Azerbaycan arasındaki dayanışmanın öneminin tartışılmaz olduğunun da altını çizdi.
‘TÜM İMKANLARIMIZLA YANINIZDA YER ALMAYA DEVAM EDECEĞİZ’
Azerbaycan’ın zaferiyle sonuçlanan Karabağ Savaşı’nın, her fırsatta Azerbaycan’a saldırmaya çalışan Ermenistan’ın bölgede barış ve huzurun önündeki en büyük tehdit olduğunu bir kez daha gösterdiğini kaydeden Tunç, sözlerine şöyle devam etti:
“Askeri kapasitesini oldukça güçlendiren ve işgalci Ermenistan’a karşı üstünlük kuran kardeş Azerbaycan, meşru müdafaa hakkını kullanarak Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in kararlı liderliğinde, haklı mücadelesini uluslararası hukuk ve insan haklarına uygun bir şekilde yürütmüş ve zafere ulaştırmıştır. Her zaman olduğu gibi bu süreçte de Türkiye Devleti ve halkı olarak tüm imkanlarımızla yanınızda yer aldığımızı ve almaya devam edeceğimizi ifade etmekten de büyük gurur ve mutluluk duyuyoruz.”
‘ADLİ İŞ BİRLİĞİNİN ULAŞTIĞI NOKTADAN MEMNUNİYET DUYUYORUZ’
Türkiye ve Azerbaycan arasındaki çok yönlü ve stratejik boyuttaki iş birliğinin adli ilişkiler alanında da kendini gösterdiğini söyleyen Bakan Tunç, iki ülke arasında çok sayıda adli yardımlaşma talebinin de bulunduğunu aktardı.
Tunç, bu adli yardımlaşma taleplerinin sorunsuz bir şekilde yürütüldüğünü bildirerek, “Kardeş Azerbaycan adli mercilerinden ülkemize iletilen her türlü adli yardım talebi, sanki ülkemizin bir başka adli mercisinden iletiliyormuş gibi o özenle yerine getirilmeye, değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu sebeple adli işbirliğinin ulaştığı noktadan memnuniyet duyuyoruz.” diye konuştu.
Ziyaret kapsamında gerçekleştirilen görüşmelerin iki ülke arasında mevcut olan işbirliğini daha da geliştirilmesine büyük katkı sağlayacağına olan inandığını kaydeden Bakan Tunç, Azerbaycan ve Türkiye’nin üyesi olduğu Türk Devletleri Teşkilatı olarak da tüm alanlarda olduğu gibi adli konularda da önemli işbirliklerinin sağlandığını belirtti.
Bakan Tunç, Azerbaycan’la uzun süre öncesine dayanan işbirliklerinin olduğuna dikkati çekerek, bu ilişkileri kardeşlik hukuku çerçevesinde daha da geliştirmenin gayreti içİnde olacaklarını vurguladı.
Azerbaycan Adalet Bakanı Fikret Memmedov ise iki devlet arasındaki müttefikliğin sadece anlaşmalar üzerinde değil, amaçlar üzerinde de tastiklendiğini belirterek, bunun zirvesinin de Karabağ Savaşı olduğunu vurguladı. Memmedov, iki ülke Cumhurbaşkanı arasındaki sıkı ilişkinin devletlerin tarihi yakınlığını daha da ileri seviyeye çıkardığına işaret etti.
Konuşmaların ardından iki Bakan, iadli konularda bilgi ve deneyim paylaşımını içeren iş birliği protokolünü imzaladı.
İmzaların ardından, Bakanlar Tunç ve Memmedov karşılıklı hediye takdiminde bulundu.
Hükümetin hazırladığı ilk yasa tasarısı, Katalonya İçin Birlik (Junts) Partisinin itirazından dolayı 30 Ocak’ta Mecliste reddedilmişti. Tasarı, Meclis Adalet Komisyonunda üzerinde değişiklik yapılarak, kapsamı ve hukuki garantisi genişletildikten sonra martta Mecliste kabul için yeterli oyu almıştı.

Yasal süreç olarak Senatoya giden yasa tasarısı, burada sağ görüşlü Halk Partisinin (PP) çoğunlukta olmasından dolayı 9 Mayıs’taki oylamada reddedilerek bir kez daha Meclise geri gelmişti.
Mecliste yapılan oylamada 172 “hayır”a karşı 178 “evet” oyuyla kabul edilen yasa tasarısının, yarın Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesi öngörülüyor.
Yasayla, 6,5 yıldır İspanyol yargısından kaçan eski Katalonya Özerk Hükümet Başkanı ve Junts lideri Carles Puigdemont’un da aralarında bulunduğu 372 siyasetçi ve STK liderinin affedilmesi bekleniyor.
İspanya mahkemelerinden kaçarak 30 Ekim 2017’de Belçika’ya giden, Avrupa Parlamentosuna seçilmesine rağmen İspanya’da hakkındaki arama ve yakalama emri devam eden Puigdemont, af sayesinde ülkeye dönebilecek.
Katalonya’da bağımsızlık için yasa dışı olarak yapılan 9 Kasım 2014 ve 1 Ekim 2017’deki referandumlar nedeniyle ceza alanları öncelikle etkileyen af yasası, 1 Kasım 2011 ile 13 Kasım 2023 arasında Katalonya’da ayrılıkçı faaliyetlerinden dolayı hüküm giyen ya da haklarında yasal süreç devam eden tüm siyasetçiler ve STK liderlerini kapsıyor.
Sol koalisyon hükümetinin 2 ortağı Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) ve Sumar, af sayesinde “Katalonya’da birlikte yaşamın ve istikrarın yeniden sağlanacağını” savunurken, muhalefetteki sağ ve aşırı sağ görüşlü partiler ise “vatana ihanet”, “hukuk devletinin yıkılması”, “demokrasinin yara alması”, “eşitlik ilkesinin ortadan kalkması” eleştirilerini getiriyor.

Ana muhalefetteki PP, anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle af yasasının iptali için Anayasa Mahkemesine başvuracağını açıkladı.
Katalonya’da 12 Mayıs’ta yapılan yerel parlamento seçimlerinde, ayrılıkçı siyasi partiler 40 yıl aradan sonra ilk kez Katalan meclisinde çoğunluğu kaybetmişti.
Seçimi Katalonya Sosyalist Partisi (PSC) kazansa da tek başına iktidara gelecek çoğunluğa sahip olmadığından, azınlık hükümeti kurabilmek için diğer siyasi partilerle müzakere ediyor.
KATALONYA’DAKİ BAĞIMSIZLIK YANLISI GİRİŞİMLERİN SÜREÇLERİ
Katalonya’da bağımsızlık yanlısı siyasi girişimler 2012’de başlamış ve dönemin Katalonya Özerk Hükümet Başkanı Artur Mas’ın öncülüğünde 9 Kasım 2014’te yasa dışı ilk bağımsızlık yanlısı halk oylaması yapılmıştı.
Ardından Ocak 2016-Ekim 2017 döneminde Katalonya Özerk Hükümet Başkanı olarak görev yapan, halihazırda Avrupa Parlamentosu üyesi olan, İspanya’da hakkında yakalama ve tutuklama emri bulunan Puigdemont’un liderliğinde 1 Ekim 2017’de Anayasa Mahkemesinin iptal kararına rağmen yasa dışı bağımsızlık referandumu düzenlenmişti.

Katalonya Özerk Yönetim Parlamentosu da 27 Ekim 2017’de “açıklanması ertelenen tek taraflı bağımsızlık deklarasyonunu” kabul etmiş ve aynı gün İspanya Senatosunda alınan ve Anayasa’nın 155. maddesinin uygulandığı kararla Katalonya’nın özerk hakları geçici olarak merkezi hükümete devredilmişti.
Bu gelişmelerin ardından Puigdemont ve 6 eski Katalan siyasetçi ülkeyi terk ederken, diğer eski Katalan özerk yönetim hükümeti üyeleri ve 2 sivil toplum örgütü temsilcisi, 2 Kasım 2017’de tedbiri kararla cezaevine gönderilmişti.
Yüksek Mahkemede tutuklu yargılanan eski Katalonya özerk yönetim hükümeti üyeleri ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinden 9’u “devlete karşı ayaklanma”, “kamu parasını kötüye kullanma” ve “devletin kurumlarına itaatsizlik” suçlarından Ekim 2019’da açıklanan kararla 9 ila 13 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
İspanya’da Ocak 2020’den beri iktidarda olan sol koalisyon hükümeti, Katalonya sorununa çözüm amacıyla tutuklu 9 Katalan siyasetçi hakkında 22 Haziran 2021’de kısmi af çıkarmıştı.
Libya’da Türkiye’nin desteklediği Trablus hükümetiyle, Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’deki kaynakların paylaşımı ile ilgili gerilim yükseldi. Yunan yönetimi Girit Adası’nın batısı ve güneybatısında Mayıs ayı içinde bir dizi sismik araştırma gerçekleştirdi. Atina’nın hamlesi, Türkiye ile Libya arasında 2019 yılında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırasını ihlal etti. Buna binaen Trablus’taki geçici hükümet Atina’ya protesto notası verdi. Yunan Dışişleri kaynakları da Libya’nın notasına önümüzdeki günlerde karşılık verileceğini açıkladı.
Yunan medyası meşru hükümetin verdiği protesto notasını manşetlerine taşıdı. Trablus’un hamlesinde Türkiye’nin rolü olabileceği iddia edildi. Kathimerini gazetesi notanın Yunan Başbakan Miçotakis’in Erdoğan’la Ankara’da yaptığı görüşmeden hemen önce gönderildiğine dikkat çekti. Bu durumun siyasi bir mesaj olabileceğini vurguladı. Ancak konuyla ilgili Miçotakis yönetiminden resmi bir açıklama yapılmadı.
Türkiye’nin Trablus hükümetiyle vardığı mutabakat 5 yıldır uygulanıyor ve Birleşmiş Milletler tarafından tescil edilmiş durumda. Uluslararası hukuk kurallarına uygun şekilde düzenlenen anlaşma, iki ülkenin de Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarını korumayı amaçlıyor.
Yunanistan ise Doğu Akdeniz’de “Sevilla Haritası”yla vücut bulan hedefleriyle Türkiye’yi Antalya Körfezi ve çevresinden ibaret oldukça dar bir bölgeye hapsetmeyi planlıyor. Atina yönetimi bu doğrultuda 6 Ağustos 2020 tarihinde Mısır’la bir anlaşma imzalayarak Türkiye-Libya anlaşmasını “geçersiz kılmaya” çalıştı. Ankara’dan yapılan açıklamada Yunanistan ile Mısır arasında deniz sınırı bulunmadığı için anlaşmanın yok hükmünde olduğuna vurgu yapıldı. Söz konusu alanın Birleşmiş Milletler’e de bildirilen Türk kıta sahanlığı içinde yer aldığı hatırlatıldı.
YUNANİSTAN’IN ADIMININ ZAMANLAMASI MANİDAR!
Türkiye ile Libya arasındaki deniz sınırlarını belirleyen anlaşmanın dünyaca kabul görmesinin ardından Yunanistan’ın neden böyle bir hamle yaptığının ise birçok cevabı olabilir. İlk olarak bu konuda siyasi başarısızlık yaşayan Atina’nın, statükoyu kabul etmediğini dünyaya duyurma isteğinden bahsedilebilir. Miçotakis yönetiminin ayrıca ülkesindeki milliyetçi kesimin desteğini kaybetmemek için Yunan dış politikasını pasifize göstermeme niyetinde olduğu yorumlanabilir.
Türkiye’nin Mısır’la ilişkilerini yeniden canlandıracağını açıklaması da Atina’nın bu noktada elini zayıflatmış durumda. Zira Mursi yönetiminin devrilmesinin ardından Kahire’yle ilişkilerini sınırlayan Ankara, zaman içinde Mısır’la ilişkilerini düzeltti. Bölgenin güçlü ülkelerinden olan Mısır’ın Türkiye ile Akdeniz’de ortak çıkarlara sahip olarak hareket etmesi, bölgeden uzak bir coğrafyada bulunan Yunanistan’ın elini zayıflatabilir. Hali hazırda Atina’nın, Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ve Mısır ile yakın işbirliği devam etse de, bu durumun bilhassa Kahire ayağının sallantıya girmesi muhtemel.
Söz konusu ülkeler arasındaki iş birliği yalnızca diplomatik söylemlerle sınırlı kalmamış; Somut adımlar atılarak bölgede yeni bir ticaret ağı oluşturulması planlanmıştır. Buna en büyük örnek olarak EastMed Doğal Gaz Boru Hattı Projesi verilebilir. Eastmed Boru Hattı, karada ve denizde devam eden, Doğu Akdeniz kaynaklarını Kıbrıs ve Girit üstünden Yunanistan topraklarına ulaştırması beklenen doğalgaz boru hattı olarak dizayn edildi. Projeyle doğal gazın Yunanistan üzerinden İtalya’ya oradan da bütün Avrupa’ya aktarılması amaçlandı.
2020 yılında başlanan projenin 7 yıl içinde tamamlanması bekleniyordu. Ancak Türkiye bu boru hattının güzergahını Libya ile yaptığı MEB anlaşması alanlarını kapladığı için kabul etmedi. Eastmed Boru Hattı’nın geçirilmesi planlanan deniz sınırlarına hakim olarak bölgeye donanma birliklerini gönderdi. Ve organizasyon ortaklarından olan ABD, Türkiye ile yeni bir siyasi krizin başlamaması için projeden çekildi..
TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ DOĞU AKDENİZ’DE CAYDIRICI POZİSYONDA
Doğu Akdeniz’de trilyonlarca metreküp keşfedilmemiş doğal gaz olduğu tahmin ediliyor. Gazın keşfedilip, dolaşıma sokulması bölge dışı aktörlerin de iştahını artıyor. Bugüne kadar bölgede Türkiye’nin dışarıda bırakıldığı formüller denendi. Fakat hem sahada hem de diplomaside kararlı duruş, Ankara’nın içinde olmadığı politikaların başarısızlığa mahkum olacağını ispatlamış oldu. Nitekim Türk donanması ve diğer birlikler bölgedeki ülkelerin askeri olarak caydırabileceği bir konumda değil.
Yunanistan’ın Avrupa Birliği ve diğer uluslararası kuruluşlar aracılığıyla diplomatik destek aradığı ve Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını talep ettiği biliniyor. Ancak Ankara’nın Ukrayna Savaşı başta olmak üzere birçok konudaki arabulucu rolü ve uluslararası hukuka bağlı kalması Atina’nın elini bağlayan bir unsur. Ayrıca gerçekleştirilen silah satışı yaptırımlarına da Türkiye’nin yanıtı yerli ve milli savunma sanayi hamleleri oldu. Bu hamlelerle birlikte dünyada eşi ve benzeri az sayıda olan projeler gerçekleştirildi. Tüm bunların ışığında, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de “tek egemen” olma hayalini bir kenara bırakarak, Türkiye’nin de içinde bulunduğu uluslararası ortaklıklara adapte olması gerekiyor. Aksi halde EastMed projesinde olduğu gibi, gerçekleştirmeyi tasarladığı hedefler, Ankara tarafından haklı gerekçelerle “iptal edilebilir.”
]]>Düzenlemeye ilişkin beyin fırtınası sürerken sorun Avrupa’nın da gündemine taşındı. Türkiye’ye her yıl milyonlarca turist gönderen ülkeler, seyahat tavsiyelerine kuduz vakalarını da ekledi.
ALMANYA’DAN KUDUZ AŞISI TAVSİYESİ
Almanya’nın seyahat tavsiyesinde, Türkiye’deki uygulamalara dikkati çekilirken evcil hayvanlar kapsamında yolcu başına en fazla iki hayvanın girişine izin verildiği belirtildi. Her hayvanın açıkça tanınabilir bir dövme veya mikroçiple tanımlanması gerektiğinin altı çizildi.
Bu ülkeden Türkiye’ye seyahatlerde, 12 ay içinde kuduz aşısı olduğuna dair veteriner sertifikası sunulması isteniyor. Bazı köpek türlerinin (dövüş köpekleri) girişinin yasak olduğu ve kuduz, parvovirüs, hepatit ve leptospiroza karşı aşılanmış olmaları gerektiği vurgulanıyor.
Türkiye’ye seyahat edeceklere ayrıca kuduz aşısı yaptırmaları da tavsiye ediliyor.
FRANSA’DAN “AGRESİFLİK” VURGUSU
Fransa Dışişleri Bakanlığının internet sitesinde, Türkiye’ye seyahat edecekler için bilgilendirme yer aldı. Seyahat tavsiyesinde, Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin birçok kentinde ciddi sayıda sahipsiz köpek bulunduğu ve bunların agresif davranabileceği notu yer aldı.
Vatandaşların sokaklarda bir köpek tarafından ısırıldıklarında Ankara’daki kuduz aşı merkezi ile iletişime geçmeleri gerektiği belirtildi.
Fransız vatandaşlarından, Türkiye’de sahipsiz köpeklere yaklaşmamaları ve onları okşamamaları istenirken, sahipsiz köpeklerin olduğu bölgelere gidilmeden önce tedbiren kuduz aşısı yaptırılması tavsiyesinde bulunuldu.
“KÖPEKLERE YAKLAŞMAYIN” TAVSİYESİ
İngiltere’den yapılan tavsiyede, Türkiye’de birçok kentte sahipsiz köpek bulunduğu ve bunların sürüler halinde dolaşarak boş arazilerde saldırganlaşabildiği aktarıldı. Vatandaşlardan bu konuda dikkatli olmaları istenirken sahipsiz hayvanlara yaklaşılmaması ve ısırılma durumunda tıbbi destek alınması tavsiye edildi.
Belçika Dışişleri Bakanlığının seyahat tavsiyesinde, Türkiye’de şehir ve kırsal alanlarla turistik merkezlerde çok sayıda sahipsiz köpek bulunduğuna dikkati çekilerek, özellikle küçük çocuklar için bunların tehlikeli olabileceği vurgulandı. Kuduz belirtisi tespit edildiği takdirde sağlık kuruluşuna başvurulması, yola çıkılmadan kuduz önleyici aşının yaptırılması tavsiyesinde bulunuldu.
Hollanda Dışişleri Bakanlığının geçen hafta yayımladığı notta, Türkiye’ye seyahat edeceklere önleyici aşı olmaları tavsiye edildi.
Bazı Avrupa ülkeleri de ABD’nin ilgili kurumlarınca yapılan tavsiyelere linklerinde yer verdi. Türkiye’ye seyahatlerde “tavsiye” edilen aşılar arasında kuduz da sayıldı.
BAKAN YUMAKLI’DAN AÇIKLAMA
Avrupa’dan birbiri ardına yapılan seyahat tavsiyelerindeki “kuduz” ve “sahipsiz hayvan” vurgusu ilgili kurumlarca da yakından takip ediliyor.
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı da son olarak sosyal medya hesabından konuya dikkati çekerek, Türkiye’de sahipsiz köpek sayısının 4 milyona yaklaştığını, Dünya Sağlık Örgütünün de kuduz riski açısından ülkeyi “yüksek risk” kategorisinde tanımladığını ifade etmişti.
Yumaklı, paylaşımında, “Sağlık Bakanlığı verilerine göre, evcil hayvanlar da dahil olmak üzere 2018-2022 yılları arasında kuduz riskli temas sayısı ortalama 267 bin iken 2023 yılında bu sayı iki katına yakın artarak 438 bine ulaşmıştır. Bu tablonun insan hayatı ve sağlığı açısından ürkütücü boyutlarda olduğu aşikardır.” değerlendirmesinde bulunmuştu.
SON 5 YILDAKİ VAKALAR
Bakanlık verilerine göre, Türkiye’de son 5 yılda ortaya çıkan tablo, konunun ciddiyetini gözler önüne seriyor. 2019’da 59 ilde 494 kuduz vakası görülürken 2020’de 52 ilde 267 vaka pozitif olarak raporlandı. 2021’de 28 ilde 153, 2022’de 41 ilde 277, geçen yıl 35 ilde 282 vaka rapor edildi. Bu yıl yaklaşık 5 aylık dönemde 21 ilde 50 vakaya rastlandı.
Sahipsiz hayvanlar ve kuduz vakaları, sadece olaya maruz kalanları değil, bölgede yaşayan insanları da olumsuz etkiledi. Aralarında Gaziantep, Diyarbakır, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Malatya, Adıyaman, Erzurum ve Bursa’nın da bulunduğu illerin belli bölgelerinde son 5 yılda karantina süreçleri uygulandı.
Son olarak şubat ayında Gaziantep’in İslahiye ilçesi Kazıklı Mahallesi’nde sahipsiz köpeklerin vatandaşlara saldırması üzerine 6 aylık karantinaya gidildi. Yolbaşı Mahallesi’nde de vatandaşlara saldıran köpeklerin kuduz hastalığı taşıdığının belirlenmesi üzerine 24 Mayıs’ta 6 aylık karantina uygulaması başlatıldı.
Şırnak’ın Uludere ilçesi Ortasu Köyü, geçen yıl tespit edilen kuduz vakası nedeniyle 5 Nisan’a kadar karantinada kaldı.
Basın İlan Kurumu aracılığıyla basına yapılan maddi desteklere ilişkin bilgiler veren Erkılınç, mevzuatın gerektirdiği şartları taşıyan ve bunu süreklilik haline getiren internet haber sitelerinin 1 Nisan 2023’ten itibaren resmî ilan ve reklam yayımlamaya başlayarak hatırı sayılır bir gelire kavuştuğunu belirtti.
İLAN VE REKLAM PASTASI 2024 YILINDA 4 MİLYAR TL’Yİ BULACAK
İnternet haber sitelerinin 1 Nisan 2023 ile 1 Nisan 2024 arasındaki bir yıllık süreçte 1 milyar 130 milyon Türk Lirası tutarında resmî ilan ve reklam yayımladığını kaydeden Genel Müdür Erkılınç, “2024 yılında 1,5 milyar Türk Lirası’nı aşan bir desteği sektörün dijital yayınlarına aktarmayı hedefliyoruz. Gazete ve dergileri de içine kattığımızda 4 milyar Türk Lirası büyüklüğünde bir ilan ve reklam pastasına ulaşmayı bekliyoruz. Devletimiz adına sektöre bu kıymetli desteği vererek ilan yayımlatılacak mecraların çeşitlenmesini sağlıyor, nitelikli yayıncılığı önceliyor ve istihdam olanaklarının artışını önemsiyoruz” dedi.
“ADİL VE TARAFSIZ DAĞITIM OLMAZSA OLMAZIMIZ”
İnternet haber sitelerinin trafiklerinin ölçümü için Basın İlan Kurumu tarafından geliştirilen BİK Analitik yazılımına değinen Erkılınç, adil ve tarafsız şekilde resmî ilan dağıtımını “Kurumun olmazsa olmazı, vazgeçilmez prensibi” olarak tanımladı.
“Sürekli kendimizi yeniliyor, geliştiriyor ve varsa eksikliklerimizi gidermeye gayret ediyoruz” diyen Erkılınç, “Geçtiğimiz yıl kullanımına başladığımız bize özgü, Kurumumuz görevine uygun geliştirilen yerli yazılım BİK Analitik’e ayrı bir önem veriyoruz. Ziyaretçi trafiklerini resmî ilan alabilmenin tek şartı olarak görmüyor, internet basınını ‘tık avcılığı’na yönlendiren, kısır bir sistemin inşasından kaçınıyoruz. Basının, nitelikli içeriklerle okunur ve görünür olmasını önceliyoruz. Dolayısıyla BİK Analitik’in sunduğu hizmetlerden azami düzeyde yararlanmayı kıymetli buluyoruz. Patent ve marka tescilimizi aldığımız BİK Analitik, geçtiğimiz günlerde uluslararası geçerliliği bulunan TS ISO/IEC 25051 Standardı Belgelendirmesini almayı da başardı. Şimdi sıra uluslararası geçerliliği bulunan, kamu güvenini pekiştirmeye yönelik denetim raporunu almaya geldi. Amacımız; güvendiğimiz, arkasında durduğumuz BİK Analitik’in hiç kimsenin kalbinde, gönlünde şüpheye yer bırakmayacak şekilde rıza kazanmasını sağlamak. Bu vesile ile sizlerin koşulsuz desteğine ve sağladığınız katkıya şükran duyduğumuzu ifade etmek istiyorum” şeklinde konuştu.
Mevzuatın öngördüğü çerçevenin dışında sahte trafik alan internet haber siteleriyle mücadelenin daha etkili bir şekilde sürdürüleceğini vurgulayan Erkılınç, “Mesleği layıkıyla yapan internet haber sitelerimiz müsterih olsunlar. Mesleki anlamda iyi yayıncılık yapanla yapmayanı mutlaka ayıracağız. Büyütmekte zorlandığımız resmî ilan pastasını sadece hak edene vermeye kararlıyım, kararlıyız” ifadelerini kullandı.
“ANAYASAL ÖZGÜRLÜKLERLE KURUM MEVZUATI BİRBİRİNE KARIŞTIRILMAMALI”
Basın İlan Kurumu’nun, yanlışlara dokunduğunda “özgür basına engel olunuyor, basın susturuluyor” suçlamalarıyla karşı karşıya kaldığını kaydeden Erkılınç, Kurumun, kamu kaynaklarını okunan, görünen hatta bilinçli tercihle takip edilen yayınlara objektif ölçütlerle aktarılması amacıyla kurulduğunu hatırlatarak, “Biz kimsenin yaptığı yayıncılığa, fikrine, içtihadına karışmayız; karışamayız. Ancak resmî ilan veya reklam alacaksan Kurumumuz mevzuatına uymak zorundasın. Yayınlarımız resmî ilan ve reklam almak üzere müracaat ettiklerinde, peşinen ‘mevzuatına uyacağım, bu yeterliliği sunacağım’ taahhüdünde bulunmuş oluyor” diye konuştu.
Türkiye’deki 4 binin üzerinde gazete ve dergi ile 10 bine yakın internet haber sitesinden sadece 2 bin civarındaki yayının Kurumun görev alanına girmeyi kabul ettiğine işaret eden Erkılınç, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Dışarıda kalan 12 bin yayına yönelik herhangi bir karar aldığımızı veya yönlendirme yaptığımızı duydunuz mu? Zaten böyle bir durum hukuken de mümkün değil. Kaldı ki özgür düşünce ve bu düşüncenin yayılması Anayasamız ile güvence altındadır. Resmî ilan ve reklam yayımlama hakkı kazanmak ise şartlara bağlıdır ve bu şartlar Kurumumuzca belirlenir. Dolayısıyla Anayasanın tanıdığı özgürlük ile resmi ilan yayımlama kurallarını birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir başka ifadeyle resmî ilan yayımlama hakkına sahip olan süreli yayınlarımız, Anayasanın tanıdığı özgürlükten sonuna kadar istifade etmekle birlikte Kurumumuz mevzuatının gereğini yerine getirerek de ilan geliri elde etmektedir.
‘Basmayayım, satmayayım, fikir işçisi istihdam etmeyeyim, okunmasam da olur, yeter ki devlet bana para aktarsın’ demek, önce bu devletin gerçek sahibi milletimize, sonra görevini lakıyla yapan sektördeki işletmelere büyük haksızlıktır. Gazetecilik mesleğine karşı yapılmış büyük bir kötülüktür.”
“KURUMUMUZ OLMADAN KARŞILAŞILACAK ZORLUKLAR NASIL AŞILACAK?”
Basın İlan Kurumu’nun üstlendiği görev vesilesiyle aldığı komisyon ücretlerinin kaldırılmasına ilişkin dile getirilen talepleri değerlendiren Erkılınç, Kurumun merkezi bütçeden hiçbir şekilde pay almadan tüm faaliyetlerini yayımlattığı resmî ilan ve reklamlardan sağladığı komisyon gelirleriyle yürüttüğünü anımsatarak, bu olmadığında sektöre kesintisiz hizmet veren bağımsız karar mekanizmalarının sekteye uğrayacağını belirtti.
Erkılınç, “Söz konusu talebi dile getirenler Kurumumuz olmadığında veya bağımsız karar alabilme yeteneğimiz ortadan kalktığında, adetçe daha fazla ilan yayımlayacaklarını, ilan fiyat tarifelerinin beklentilerini karşılayacağını; olağanüstü hallerde ve kriz dönemlerinde anlık kolaylaştırıcı tedbirlerden istifade edilebileceklerini mi sanıyorlar?” diye sordu.
Resmi ilanların belirli bir puantaj karşılığında yer aldıkları kontenjan tablosuna göre yayınlara dağıldığını kaydeden Erkılınç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Süreli yayınlarımız her ay içinde gelecek ilan tutarını aşağı yukarı biliyor, refiki olan yayınların da ne aldığını görebiliyor. Bu dedikleri gerçekleştiğinde, resmî ilanlar belli yayınlara gittiğinde, kendi yayınlarına gelmediğinde veya çok az geldiğinde ne yapacaklarına dair planları var mı? Dahası, büyük gayretlerimiz sonucu yayımlatabildiğimiz icra ilanlarının sağlıklı gelişini sağlayamamış basın sektörü, karşılaşacağı zorluğu nasıl aşmayı planlıyor?
Kurumumuzun bir diğer varlık sebebi de belediyeler gibi kamu kurumlarının resmî ilan ve reklam harcamalarının kamu yararı çerçevesinde kontrol altında tutulması, belli eşik değerleri barındıran yayım bedelleriyle kamu menfaatlerinin korunmasıdır. Resmî reklamların dağıtımının ne hale geleceğini konuşmayı dahi anlamsız buluyorum.”
“BASINIMIZIN GERÇEKÇİ BİR ÇÖZÜM BULMASI ZARURİ”
Konuşmasının son bölümünde bazı illerdeki gazete sayısının resmi ilandan feragat etme yoluyla azalmasına değinen Erkılınç, Kurumun gazetelerin aldığı kararlarda hiçbir şekilde baskıcı, zorlayıcı veya teşvik edici olmadığını vurguladı.
Konunun tamamen ticari bir mesele olduğunu ve Kurumu uzaktan yakından ilgilendirmediğinin altını çizen Erkılınç, “200 bin, 300 bin nüfuslu illerimizde sekiz tane, on tane hatta daha fazla süreli yayın mevcut. Okur sayısı belli, ilan pastası belli ve mevcut gelirler hiçbir gazetenin yarasına merhem olmuyor. Gelir olmayınca masrafları kısmak yoluyla mevzuat ihlallerine tenezzül ediliyor, yayıncılık kalitesi düşüyor. Ne ülkemizde ne de diğer ülkelerde zarar ettiğini ifade ettiği halde o işte kalmaya devam eden yatırımcı göremezsiniz; ülkemizdeki basın sektörü hariç. Resmî veya özel ilan pastası büyümüyorsa, reklamlar başka mecralara kayıp eskisi kadar gelmiyorsa basınımızın bu duruma gerçekçi bir çözüm bulması zaruridir. Bunun nasıl olacağına da biz değil, basınımız karar verecektir” şeklinde konuştu.
Isparta, Zonguldak, Gaziantep, Kastamonu gibi illerin ardından Ankara merkezde resmi ilan yayımlayan gazete sayısının dörde düşmesini değerlendiren Erkılınç, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Ankara gazetelerimiz, Genel Kurul Üyemiz ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanımız Sayın Nazmi Bilgin önderliğinde bir araya gelerek dokuz gazete iken dört gazete çatısı altında yola devam etme kararı aldılar. Biz de gazetelerimize resmî işlemlerinde her türlü kolaylığı sağladık.
Şimdi Başkentimizde her bir gazetemiz ayda neredeyse 2 milyon TL’ye yakın gelire ulaşacak. Bu gazetelerimizin bir de layıkıyla yayım yapan internet haber sitesi varsa geliri 3 milyon Türk Lirasına yaklaşacak. Böylece gazetelerimiz nitelikli personel çalıştırabilir, maaşlarını ödeyebilir, kaliteli yayıncılık yapabilir bir yapıya kavuşacak. Ankara gazetelerinin dönüşümüne katkı sunan Nazmi Bilgin Bey başta olmak üzere tüm gazete sahiplerimize Kurumum ve şahsım adına şükranlarımı sunuyorum.”
Erkılınç’ın konuşmasının ardından Başkanlık Divanı Heyeti seçimi gerçekleştirilerek başkan ve üyeler belirlendi. Gündemin kabulünün akabinde Yönetim Kurulu Durum Raporu ve Denetçiler Raporu okundu. Yönetim Kurulunun tekliflerine ilişkin sunum sonrasında üyeleri belirlenen İlan İşleri, Hukuk İşleri ve Mali İşler Komisyonları çalışmalarına başladı.
Genel Kurul Toplantısı, 31 Mayıs 2024 Cuma günü yapılacak oturumun ardından tamamlanacak.
Avrupa ülkelerinde sahipsiz hayvanlar, yasalar çerçevesinde oluşturulan ekiplerce toplanıyor, kısırlaştırılıyor, çip kullanımı zorunluluğu sayesinde kayıt altında tutuluyor. Evcil hayvanını sokaklara bırakanlara caydırıcı cezalar uygulanıyor ve yerleşim yerlerinde sahipsiz hayvanlara izin verilmiyor.
Sahipsiz hayvan konusu, birçok Avrupa ülkesinde uygulanan kanunlarla çözülmüş durumda. Her yıl yüz binlerce hayvanın sokağa bırakıldığı Avrupa’da caydırıcı cezaların yanı sıra barınakların kapasitelerinin artırılması ve şartlarının iyileştirilmesi, sorunun çözümünde öne çıkıyor.

Her ülkenin sahipsiz hayvanlarla başa çıkabilmek adına kendi çözüm yollarını ürettiği Avrupa’nın bazı ülkelerinde toplama, sahiplendirme ve uyutma yolları izlenirken, evcil hayvanları sokaklara bırakarak kuralları ihlal edenler için çoğu yerde para ve hapis cezası devreye giriyor.
BELÇİKA
Belçika’da sahipsiz hayvanlar, bağışçıların finanse ettiği barınaklara götürülüyor. Ülkedeki köpeklere çip takılması zorunlu. Bulunan sahipsiz köpeklerin çipleri incelenerek sahipleriyle iletişim sürecine geçiliyor ve hayvanlar bulundukları bölgedeki en yakın barınağa teslim ediliyor.
Barınağa götürülen ve ilk 15 gün boyunca sahiplerine ulaşılamayan köpekler, sahiplendirilecek hayvan kategorisine giriyor. Cezai yaptırımların ön plana çıktığı Belçika’da, bölgesel hükümetler de yaptıkları projelerle vatandaşların barınaklardan hayvan sahiplenmesini teşvik ediyor ve bunun için bütçe ayırarak kampanyalar gerçekleştiriyor.

Sahipsiz hayvanların çoğunlukla tıbbi nedenlerle uyutulduğu Belçika’da köpeklerin kısırlaştırılması için bir zorunluluk yok ancak hayvanseverler, kedilerde olduğu gibi köpeklerde de kısırlaştırma yapılmasını savunuyor.
Ülkede hayvanlarla ilgili sonraki yıllarda güncellenen 14 Ağustos 1986 tarihli kanunda, evcil hayvanını ondan kurtulmak amacıyla sokağa terk etmenin cezası “1 aydan 3 aya kadar hapis ve 52 avrodan 2 bin avroya kadar para cezası” olarak uygulanıyor. Kanunda ayrıca aynı suçu 3 yıl içinde tekrarlayanlara hapis cezasının iki katına, para cezasının 5 bin avroya, kötü muamele veya ciddi ihmal durumunda ise 12 bin 500 avroya çıkarılması öngörülüyor.
ALMANYA SAHİPSİZ KÖPEKLERİ BARINAKLARDA TOPLUYOR
Hayvanlar konusunda kuralların sıkı uygulandığı Almanya’da köpek sahipleri vergi ödüyor. Evcil hayvan sayısının 10 milyonu geçtiği ülkede, köpek sahiplerinden yılda 400 milyon avro vergi toplanıyor ve bunun bir kısmıyla hayvan barınaklarının giderleri karşılanıyor.

Almanya’da hayvan yetiştirmek sıkı kurallara tabi ve bazı cinsler için değişkenlik gösterebiliyor. Saldırganlığıyla bilinen pitbull tarzı köpek sahiplenmek isteyenler, polisten izin alıp, bazı teorik eğitimlere tabi tutularak ruhsat almak zorunda. Sahipli ve saldırgan cins köpekler, birini ısırınca barınağa alınıyor, sahibinin belgesi iptal ediliyor ve yeniden sahiplendirme yapılmıyor.
Barınaklara getirilen hayvanların ilk olarak çipine bakılıyor ve sahibi tespit edilmeye çalışılıyor. Sahibi bulunamayan ya da sahipsiz hayvanlar 6 ay barınakta tutuluyor. Alman Hayvan Refahı Yasası uyarınca hayvanlar, ağır hastalığı olmadığı sürece uyutulmuyor.
Sokakta görülen sahipsiz hayvanlar, polise ihbar edildikten sonra ekipler tarafından yakalanarak barınaklara götürülüyor. Genelde evcil hayvan bakmaktan vazgeçen kişilerin terk ettiği, kaybolan, insanlara zarar verdiği için alıkonulan ve yasa dışı şekilde ülkeye sokulmaya çalışılırken gümrüklerde yakalanan hayvanlar, barınaklarda terapi ediliyor. Barınaktaki rehabilitasyonu 450 gün süren hayvanlar sahiplendirilebiliyor.
İSPANYA’DA SOKAKLARDA SAHİPSİZ KÖPEK YOK
İspanya’da sokaktaki sahipsiz hayvanlarla başa çıkabilmek için barınak inşa edilmesi, zorunlu kısırlaştırma, çip kullanımı gibi önlemler alınmış durumda.
Ülkede yılda 200 binden fazla hayvan terk edildiği halde sokaklarda sahipsiz köpeğe rastlanmazken, ilgili kuruluşlar kamu ve sivil toplum işbirliğinde faaliyet gösteriyor.
İspanya’da özerk yönetimler, belediyeler ve polis, sahipsiz hayvanların kontrol altına alınması amacıyla ilgili kurumlarla koordineli çalışıyor ve bu hayvanlar barınaklara alınıp karantina altında kısırlaştırılıyor.
Ülkedeki yasalar çerçevesince evcil hayvanlara çip takılması ve çiftleştirilmesi için yasal izni bulunmayan hayvanların kısırlaştırılması zorunlu.
İspanya’da yürürlüğe giren Hayvan Refahı Yasası gereğince, hayvanlarını sokağa terk edenlere 45 bin avroya kadar verilen para cezası artırıldı. Öte yandan, hayvanlara kötü muamelede 200 bin avroya kadar para cezalarına ek 18 aya kadar hapis cezası da getirildi. Hayvanların sağlık nedeni dışında uyutulması da yeni yasayla artık ülke genelinde yasaklandı.
FRANSA’DA HER YIL 100 BİN SAHİPSİZ HAYVAN SOKAKLARDAN TOPLANIYOR
Avrupa’da en çok evcil hayvanın olduğu ülkelerden Fransa’da yerleşim yerlerinde sahipsiz hayvan bulunmuyor. 80 milyon evcil hayvanın bulunduğu ülkede, her yıl 100 bin kadar hayvan sokağa terk edilse de ekipler tarafından toplanarak barınaklara götürülüyor.
Fransa’da tehlikeli olarak tanımlanan köpek türlerine halka açık yerlerde tasma takılması şart ve belediyeler bu zorunluluğu tüm köpek türlerine uygulama hakkına sahip. Tasma takmadan köpeğini gezdirenlere 38 avrodan 150 avroya kadar ceza verilebiliyor.
Ülke genelinde sokağa bırakılan hayvanlar 800 kadar barınakta yaşamlarını sürdürüyor, zorunlu kısırlaştırma uygulaması bulunmuyor ancak bazı barınak merkezleri sorumluluk alarak kısırlaştırma yapabiliyor.
İhbar edilen sahipsiz hayvanlar toplatılıyor ve bakım merkezlerine götürülüyor. Bakım merkezine alınanların çip ya da dövme ile zorunlu kimlik numaraları bulunup bulunmadığına bakılıyor, hayvanların sahiplerine ulaşılmaya çalışılıyor. Bakım merkezinde kalan ve sahiplerine 8 gün boyunca ulaşılamayan hayvanlar, barınaklara götürülüyor. Bakım merkezi ve barınaklarda yer kalmayınca hayvanlar uyutuluyor.
Fransa’da yasalar gereği, evcil hayvanların sokağa bırakılması yasak, bu kanunu ihlal edenler 3 yıl hapis ve 45 bin avro para cezası alıyor.
Barınakların giderleri ise bağışlar ve hayvan sahiplerinin ödediği “sahiplenme ücretleri” ile karşılanıyor.
İNGİLTERE’DE BİR HAFTA İÇİNDE SAHİPLENİLMEYEN KÖPEKLER UYUTULUYOR
İngiltere’de köpeklere, sahiplerinin bilgilerini bulunduran mikroçip takmak kanunlar gereğince zorunlu. Hanelerin yüzde 53’ünün evcil hayvanı, yüzde 29’unun ise köpeğinin olduğu ülkede, hayvan sahipleri iletişim bilgilerini ya da adresini değiştirdiği zaman mikroçipteki bilgilerin de güncellenmesi gerekiyor.
Yerleşim yerlerinde görülen sahipsiz köpekler, ihbar edildiğinde belediye ekiplerince toplanıyor. Toplanan sahipsiz hayvanlar önce gerekli bakımları yapılmak üzere bir merkeze alınıyor, daha sonra barınaklara teslim ediliyor. Barınaklarda yer bulunamaması durumunda ise sivil toplum kuruluşları bu hayvanları teslim alıyor.
Sahipsiz hayvanların yasalar gereğince bir hafta boyunca sahipleri tespit edilmeye çalışılıyor. Bir haftalık süreçte sahibi bulunamayan, barınağa alınamayan, bir derneğin teslim almadığı ya da sahiplenilmeyen hayvanlar uyutuluyor.
Günlük ortalama 21 köpeğin uyutulduğu tahmin edilen İngiltere’de barınaklar kapasiteyi aştığı için sahiplendirme teşvik ediliyor.
YUNANİSTAN KISIRLAŞTIRMA UYGULUYOR
Yunanistan’da sahipsiz hayvanların bakımı konusunda gönüllü kuruluşlar ön plana çıkıyor. Ülkedeki sahipsiz hayvanların bakımı 2021’de çıkan kanunla belediyelerin sorumluluğuna geçti ancak sivil toplum kuruluşları da bu alanda görev alıyor.
Gönüllü kuruluşlar devlet fonlarından istifade edemiyor ve kendi oluşturdukları imkanları kullanıyor. Yunanistan meclisinden 2021’de geçen yasada evcil hayvanların korunmasıyla ilgili birçok uygulama bulunuyor ve buna göre belediyelere sahipsiz hayvanlar konusunda devlet bütçesinden ayrılan pay da yükseltildi.
Yasa gereğince evcil hayvanlar çevrim içi sistemle kayıt altına alınıyor. Ülkede evcil hayvanların kısırlaştırılması zorunlu ancak bunların yavrularını kimin sahipleneceğinin bildirilmesi şartıyla sadece bir kez doğum yapmalarına müsaade ediliyor.
Sahipsiz hayvanlar, belediyeler tarafından toplandıktan sonra gerekli aşıları, tedavisi yapılıp kısırlaştırıyor ve çip takılıp kayıt altına alınıyor. Üç ay boyunca barınaklarda sahiplendirilmeyi bekleyen hayvanlar, bu süre sonunda doğal alanlarına geri bırakılıyor.
İTALYA SAHİPLENDİRİLMEYEN KÖPEKLERE BARINAKLARDA BAKIYOR
İtalya’da sahipsiz hayvanlarla başa çıkabilmek için çeşitli yasalar uygulanıyor. Ekipler tarafından yakalanan sahipsiz hayvanlar önce veterinere götürülüyor, sağlık taramasından geçirilerek herhangi bir çipi bulunup bulunmadığı kontrol ediliyor. Çipi olmayanlar yasa gereğince bölgesel ya da yerel yönetimler tarafından finanse edilen barınaklara bırakılıyor.
Ülkede, hayvanların sahipsiz kalmaması, kötü muamele görmemesi, kısırlaştırılması, yeniden sahiplendirilene kadar barınaklarda bakılması, hayvanların deneysel testlerde kullanılmasının yasaklanması ve sadece tedavi edilemeyenlerin uyutulması için 1991’de 9 maddeden oluşan “281” numaralı yasa çıkarıldı.
Bu yasa ve daha sonra yapılan ek kanuni düzenlemeler çerçevesinde hayvanlara kötü muamelede bulunanlar, 3 aydan 18 aya kadar hapis ya da 5 bin ile 30 bin avro arasında para cezasına çarptırılabiliyor. Yasa gereğince belediyeler, daha önce yakalanan köpeklerin uyutulduğu barınakları hayvan rehabilitasyon merkezine çevirdi ve yeniden sahiplendirme kampanyaları başlattı.
Terk edilmiş ya da sahibinin ceza ödemeye razı olup bıraktığı hayvanlar, 60 günün sonunda başka biri tarafından sahiplenilebiliyor. Sahiplendirilemeyen hayvanlar da barınaklarda tutuluyor. Sağlık ya da saldırganlık durumu nedeniyle evcilleştirme sürecinden başarılı çıkamayan hayvanlar, ilgili mercilerin onayı doğrultusunda uyutulabiliyor.
İSVİÇRE’DE HAYVAN HAKLARI ANAYASAL GÜVENCE ALTINDA
İsviçre’de köpeklere mikroçip takılması ve bilgilerinin kayıt edilmesi zorunlu. Bu uygulamanın sahipsiz kediler için de yapılması düşünülüyor.
Hayvanların onurunun korunmasını garanti altına almak için 1992’de yasa çıkaran İsviçre, bu canlıları anayasal olarak tanıyan ilk ülke. İsviçre’de, hayvanların “onurunu ve refahını aşağılamak” kanunen yasak. Farklı kanunlarla da hayvanların takibi ve kısırlaştırılması gibi tedbirler alan ülkede, bazı bölümlerindeki yaklaşık 300 bin kedi dışında sahipsiz hayvan görülmüyor.
İsviçre’de sokaklardaki sahipsiz hayvanlar ekipler tarafından toplanıp barınağa götürülüyor ve sahibinin gelip onu alması için 2 ay yasal süre tanınıyor. Belirlenen sürede sahibi bulunamayan hayvanlar, sahiplendirilmek üzere başkasına verilebiliyor. Barınaklarda sahiplendirilemeyen hayvanların uyutulması yöntemine başvurulmazken, bu uygulama sadece aşırı saldırgan ve hasta hayvanlar için yapılıyor.
İsviçre’de devlete ait barınak bulunmuyor ve tüm hayvan barınakları, özel kuruluşlar veya sivil toplum kuruluşlarınca idare ediliyor. Ülkede resmi kayıtlı yaklaşık 60 barınak bulunurken, küçük çaplı ve resmi kaydı olmayanların sayısının 300’e yaklaştığı tahmin ediliyor.
Sokaklara hayvan bırakan ve hayvanlarını terk edenler için cezai yaptırımların olduğu ülkede, cezalar kantondan kantona değişiklik gösterirken, para ve hapis cezası olarak uygulanabiliyor.
Hayvanseverler ve gönüllülerin bağışlarıyla finanse edilen barınaklar, belediyeler ve hükümetle projeler konusunda anlaşmalar yapabiliyor.
İSVEÇ
İsveç’te 1908 yılından bu yana derneklerin açtığı barınaklarda köpekler kayıt altında tutuluyor ve sahiplenilmesi sağlanıyor. Ülkede 2001’de çıkan yasa gereğince köpeklere çip takılması zorunlu ve kayıt altındaki 1 milyon köpekten 200 bine yakını derneklerin yönettiği barınaklarda yaşamlarını sürdürüyor.
Barınaklardaki hayvanların sahipleri bulunsa dahi bazı özel durumlarda onlara teslim edilmiyor ve hayvana ömrünün sonuna dek bakılıyor.
Belediye, polis ve barınaklar, sahipsiz hayvanlarla ilgili işbirliği içinde çalışıyor ve sokakta sahipsiz köpek görüldüğünde polis, hayvanı alarak en yakın barınağa götürüyor. Sağlık kontrollerinin de yapıldığı barınaklarda sahipsiz hayvanlar için 24 saat hizmet veriliyor.
İsveç’te 2007’de çıkarılan yasaya göre, köpekler hastalık ya da yaşlılığa bağlı acı çekmesi veya insanlara zarar vermesi durumunda belediyelerin izniyle uyutuluyor.
POLONYA
Polonya’da sahipsiz hayvanların sorumluluğu belediyelere ait. Sokakta sahipsiz hayvan gören vatandaşlar, durumu “Eko Patrol” adlı belediyenin özel ekiplerine ihbar ediyor ve bu ekipler, yakalanan hayvanın çip kontrolünü yapıyor.
Yakalanan hayvanda çip varsa sahibine iade edilmesi süreci başlatılıyor, çip bulunmayanlara ise çip takılmasının ardından 2 haftalık karantina, aşılama ve kısırlaştırma uygulanıyor, bu uygulamaların ardından hayvanlar barınaklara yerleştiriliyor.
Polonya genelinde sokak hayvanları için yaklaşık 230 barınak bulunuyor ve bunlardan 105’i belediyeler, 73’ü girişimciler, 52’si de hayvan koruma kuruluşlarınca yönetiliyor.
Polonya yasalarına göre, çok geçerli bir sebep yoksa hayvanlar uyutulmuyor. Barınağa götürülen hayvanlara ancak tedavi edilemeyecek durumdaysa, görme engelli bir yavruysa veya çevreye tehdit oluşturuyorsa uyutulma işlemi yapılıyor.
Hayvanlara kötü muamelede bulunanlar para cezasına çarptırılabiliyor hatta 2 yıla kadar hapisle cezalandırılabiliyor.
ESTONYA
Estonya’da evcil hayvanlar kısırlaştırılıyor ve mikroçip takılarak takip edilebiliyor. Sokaklarda neredeyse hiç sahipsiz köpeğin olmadığı ülkede, kısırlaştırılmamış ve çip takılmamış kediler dışarıya bırakıldığı için sokaklardaki kedi sayısı daha fazla.
Ülkede sahipsiz hayvanlarla ilgili yasa gereğince sokaklardaki sahipsiz hayvanların toplanması zorunlu. Toplanan hayvanların sahibinin tespiti ya da yeni bir yuva bulunması için iki hafta bekleniyor. Bu süre sonunda ise hayvanlar uyutulabiliyor.
Söz konusu iki hafta süresince hayvana uygun yaşam koşulları sağlanıyor ve gerektiği takdirde tıbbi tedavi uygulanıyor, süreçteki tüm masraflar belediyeler tarafından karşılanıyor.
Barınaklarda yasal sürede sahibi bulunamayan hayvanlar, masrafları daha fazla karşılanamadığı durumlarda da uyutulabiliyor.
LETONYA
Letonya’daki yasalar gereği, sahipsiz hayvanlar için yerel yönetimler barınak inşa ediyor, hayvanların bakımını gerçekleştiriyor.
Belediyeler ayrıca sahipsiz hayvanların barınması ve bakımı için gerçek veya tüzel kişilerin gözetiminde hayvan barınaklarıyla anlaşmalar yapıyor.
Hayvanları Koruma Kanunu’nun 50. maddesine göre, hayvanın tedavi edilemez bir hastalığı varsa, yaşlanma sürecinde dönüşü olmayan sağlık durumları ortaya çıkmışsa, saldırganlığı nedeniyle insanlar veya diğer hayvanlar için tehlikeli hale gelmişse, bulaşıcı hastalıklarla mücadele programına alınmışsa veya hayvan sahibi talep etmişse uyutulma işlemi yapılıyor.
Barınaklara alınan sahipsiz hayvanlardan 14 günlük sürede eski sahibi bulunamamış veya sahiplendirilememiş olanları 15. günden itibaren uyutmak, yasal hak olarak öne çıkıyor.
AZERBAYCAN TÜRKİYE DAYANIŞMASI GÜÇLENEREK BÜYÜDÜ
Saygı duruşu ve iki ülkenin milli marşlarının okunmasının ardından, geçmişten günümüze Azerbaycan’ı tanitan video sunumu yapıldı. Daha sonra katılımcıları selamlayan ve günün önemi hakkında konuşan İSTAD Genel Başkanı Sefer Karakoyunlu; “Azerbaycan’ın bağımsızlık günü kutlu olsun. Azerbaycan Cumhuriyeti aslında 28 Mayıs 1918’de ‘Azerbaycan Demokratik Halk Cumhuriyeti’ olarak kurulmuş olup şarkın ilk Türk Cumhuriyeti’dir. Ancak Azerbaycan 1920’de Ruslar tarafından tekrar işgal edilmiş, bu durum 20 Ocak 1990 tarihine kadar devam etmiştir. Bu tarihte meydanlarda buluşan Azerbaycan halkın üzerine, SSCB tankları sürülmüş, 137 soydaşımız hunharca katledilmiştir.

Bu vahşet karşısında Azerbaycan Türkleri daha da güçlenmiş milli birlik ve dayanışma en üst seviyelere taşınmış ve 18 Ekim 1991 de Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu bağımsızlık bölge halklarına örnek olmuş ve diğer halklarda bir bir bağımsızlıklarını ilan etmiş, SSCB dağılmıştır. Azerbaycan’ın bağımsızlığını kabul eden ilk ülke Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye ile Azerbaycan’ın kardeşliği ve dayanışması asırlara dayanmaktadır. Bu kardeşlik bugün olduğu gibi gelecekte de en üst seviyede devam edecektir.
İstanbul Türkiye Azerbaycan Derneği olarak, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Bağımsızlık gününü en içten dileklerimizle kutlarız. Vatanın bağımsızlığı ve bekası için, yüzde yirmisi işgal altında kalan bu toprakların, 44 gün + 23 saatlik bir zamanda diliminde kahramanlık dolu mücadele sonucu, vatan topraklarına katan ve 106 yıl önce bağımsız Azerbaycan’ın temelini atan soydaşlarımızı, rahmetle ve şükranla anıyoruz gazilerimize acil şifalar diliyoruz. Bir ülkenin bağımsızlıĝı ne kadar önemli ise, o bağımsızlığı devem ettirip ülkeyi dünya devletleri seviyesine taşımakta bir o kadar önemlidir. Bugün Kafkasya’nın parlayan yıldızı Azerbaycan, dünya devletleri sıralamasında çok yüksek bir yere gelmiştir. Bu vesile ile Azerbaycan ordusunu, Azerbaycan halkını ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’i kutluyoruz.

En büyük arzumuz Hocalı Soykırımını işleyen canilerin, bir önce yargılanması ve hak ettikleri cezayı almalarıdır. Geçmişte ve bugün olduğu gibi, Türkiye – Azerbaycan kardeşliği sonsuza dek sürecektir. Yaşasın Türkiye Azerbaycan Kardeşliği ve Dayanışması” dedi.
Azerbaycan İstanbul konsolosu Cavid Elekberli ise yapmış olduğu konuşmada; Türkiye – Azerbaycan kardeşliğine vurgu yaparak, tarih boyunca Turkiye Azerbaycan’ın, Azerbaycan da Türkiye’in yanında olmuştur. Özellikle 44 gün süren 2. Karabağ Zaferi’ne giden yol, Türkiye – Azerbaycan dayanışmasına güç katmış ve mücadele zaferle sonuçlanmıştır. Türkiye – Azerbaycan Kardeşliği ve dayanışması, dunyaya örnek bir kardeşliktir. Var olsun bu dayanışma, bayramınız kutlu olsun” dedi.
Programda selamlama konuşması yapan TADEF Genel Başkan Vekili Perviz Memmedzade; “Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin Kuruluşunun 106.Yıl kutlu olsun. Biz galip devletiz. İlk kez bayramı, bayram gibi yaşıyoruz. 44 günlük vatan muharebesinde, Türkiye’nin yanımızda olması, bize Zafer duygusunu en üst seviyede yaşatmıştır. Bu dayanışmanın sonsuza dek sürmesini diler, programa desteği olan herkese teşekkür ederiz” diyerek, birlik dayanışma mesajları verdi. Kutlama programı müzik ve ikramlarla son buldu.
Güney Pasifik ülkesi Papua Yeni Gine’nin kuzeybatısındaki Enga eyaletine bağlı Yambali köyünde 24 Mayıs’ta toprak kayması meydana geldi.
Sosyal medyada yer alan videolarda, dağın tepesinden kopan kaya kütlesinin yamaçtaki toprağı sürükleyerek köydeki hanelerin üzerine yığdığı görüldü.
BM’ye bağlı IOM Papua Yeni Gine Misyon Şef Aktoprak, heyelana ve arama kurtarma sürecine ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

– HEYELANDA TEKTONİK HAREKETLER İLE AŞIRI YAĞIŞIN PAYI BÜYÜK
Aktoprak, olayın meydana geldiği alanı çevreleyen dağlar itibarıyla zeminin sağlam yapıya sahip olduğunu, bölgede daha önce heyelan görülmediğini ifade etti.
Papua Yeni Gine’nin dünyadaki depremlerin ve volkanik faaliyetlerin çoğunun meydana geldiği “Pasifik Ateş Çemberi” üzerinde yer aldığına dikkati çeken Aktoprak, tektonik hareketlerin ülke genelinde yoğun şekilde meydana geldiğini vurguladı.
Aktoprak, tektonik hareketlenmeye ek olarak La Nino hava olayı kaynaklı yağışların da arttığına işaret ederek, “Bunların hepsi üst üste geldiğinde felaket senaryosunu hazırlamış oluyor.” dedi.

– “ÖLÜ SAYISININ BİR ANDA ARTMASI BİZİ DE ŞAŞIRTTI”
Heyelan sonucu ölenlerin sayısına ilişkin yapılan ilk tahminlerin 60 evin toprak altında kaldığı ve yaklaşık 100 kişinin ölmüş olabileceği yönünde olduğunu aktaran Aktoprak, “Bu sayı, 2 gün sonra 670’e çıktı. Ölü sayısının bir anda artması bizi de şaşırttı.” diye konuştu.
Serhan Aktoprak, Ulusal Afet Merkezinin bölgede yürüttüğü incelemelerin ardından hazırladığı mektuba atıfta bulunarak, “Mektupta, uluslararası yardım ricasında bulundular ve 2 binden fazla kişinin toprak altında kaldığını söylediler. Tabii bu herkeste çok daha büyük bir şok etkisi yarattı.” şeklinde konuştu.
– ARAMA KURTARMA ÇALIŞMALARINDA KARŞILAŞILAN ZORLUKLAR
Aktoprak, 3 ila 4 futbol sahasına denk gelen afet bölgesinin, büyük kaya parçaları ve toprak yığınıyla dolu olduğunu anlattı.
Yardım faaliyetlerinde bulunmaları amacıyla bölgeye çok sayıda IOM personelinin gönderildiğini vurgulayan Aktoprak, toprak kayması devam ettiği için arama kurtarma çalışmalarının zorlu şartlar altında sürdüğünü belirtti.
Aktoprak, “Çalışmalar esnasında onlarla (IOM personeli) telefonda konuşurken, bana ‘Biz kaçmak zorundayız çünkü kayalar düşüyor’ dediler. Kayalar hala düşmeye devam ediyor.” ifadelerini kullandı.
Papua Yeni Gine adetlerinde ölünün bedenine saygıyla yaklaşılması anlayışının yer aldığının altını çizen Aktoprak, bölge sakinlerinin, yakınlarının ölü bedenlerine zarar vereceğini düşündükleri için arama kurtarma çalışmalarında iş makinelerinin kullanılmasına izin vermediğine işaret etti.
Aktoprak, çalışmalara katılan gönüllülerin toprağı buldozer tarzı makineler yerine kazma kürek yardımıyla kazdığını ve bunun arama kurtarma faaliyetlerini yavaşlattığını söyledi.
Afet bölgesine çıkan yolların bir kısmının heyelan nedeniyle zarar gördüğünü aktaran Aktoprak, hasar alan yolların günlerdir trafiğe kapalı olduğuna ve insani yardım konvoylarının bölgeye ulaşmakta zorlandığına dikkati çekti.
– 1600’E YAKIN KİŞİ YERİNDEN OLDU
Aktoprak, heyelanın ardından yaklaşık 1600 kişinin evsiz kaldığını kaydetti.
Yerinden edilen bu nüfusun beraberinde bazı sıkıntılar getirebileceğini savunan Aktoprak, “Düzensiz göç problemi olabilir. Bunun, beraberinde getirdiği başka sosyolojik ve ekonomik problemler de var. Hem göç eden şahısların hayatı zorlaşabilir hem de kentsel sistemlerde sorun çıkabilir.” dedi.

– İLERİYE DÖNÜK VE UZUN VADELİ “TOPLUM BAZLI KALKINMA PLANLARI”
Aktoprak, evsiz kalan afetzedelerin gıda, su, sağlık ve barınma gibi ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini, bunu sağlamak için uzun vadeli çalışmalar yürüttüklerini söyledi.
Uluslararası Göç Örgütünün diğer BM kurumlarıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla ve hükümetle beraber çalışacağını belirten Aktoprak, yürütülecek ortak çalışmalarla afetzedelere gereken yardımı sağlayacaklarını ifade etti.
Serhan Aktoprak, ayrıca, Uluslararası Göç Örgütünün “toplum bazlı kalkınma planları” yardımıyla heyelandan etkilenen nüfusun sosyoekonomik kalkınmasına yardımcı olmayı amaçladığını aktardı.
Ülkedeki kurumların, valiliklerin, yerel kuruluşların ve komşu köylerin de afetzedelere yardım sağladığını anlatan Aktoprak, uluslararası camiadan gelecek yardımın da önemine vurgu yaptı.
– “İNSANLAR ARASINDA KÖPRÜ KURMAK ÇOK ÖNEMLİ”
Konumunun uzaklığı neticesinde Papua Yeni Gine’de yaşananlara kayıtsız kalınmaması gerektiğini dile getiren Aktoprak, “Papua Yeni Gine’nin yaşadığı sorunlar, sırf Papua Yeni Gine’ye ait değil. Burada öyle tecrübeler var ki bunlar esasında başka ülkeler için model olabilir.” diye konuştu.
Aktoprak, Papua Yeni Gine’nin tecrübelerinden faydalanmanın ve bu ülkeyi küresel çalışmalara daha fazla katmanın önemine değinerek, “İnsanlar arasında köprü kurmak çok önemli. Papua Yeni Gine’nin çok büyük potansiyeli var.” ifadesini kullandı.
Ülkenin ekosisteminin ve kültürünün zenginliğine işaret eden Aktoprak, “Dünyanın en büyük üçüncü yağmur ormanları burada. Flora, fauna, endemik elementler de çok fazla. Burada, 850’den fazla dil konuşuluyor. Herkes en az 2-3 yerli dil biliyor.” değerlendirmesini yaptı.

– GÜNEY PASİFİK ÜLKESİ PAPUA YENİ GİNE
Yaklaşık 10 milyon kişiye ev sahipliği yapan Pasifik ada ülkesi Papua Yeni Gine, ana karadan ve çok sayıda küçük adadan oluşuyor. İlk yerleşimcilerin ana karaya 50 ila 60 bin yıl önce geldiği tahmin ediliyor.
Dağlar, ormanlık alanlar ve çok sayıda nehir vadisinden oluşan coğrafyasıyla zengin bir ekosisteme sahip olan Papua Yeni Gine, çok sayıda canlı ve bitki türünü barındırıyor.
Etnik ve dil çeşitliliğinin gözlemlendiği ülkede, aralarında en çok kullanılan resmi yerel dil Tok Pisin, Hiri Motu ve İngilizce’nin bulunduğu yaklaşık 850 dil konuşuluyor.
Geçen haftalarda İncirlik’teki “10. Tanker Üssü”nün operasyonel rolünün değiştirilerek “10. Ana Jet Üssü”ne çevrildiğini hatırlatan Yunan general, bunun bir strateji değişikliğine işaret ettiğini söyledi.
Aydınlık gazetesi haberine göre, Kambouridis’in “Türkiye: Hava Kuvvetlerinde Strateji Değişikliği ve Yeniden Yapılanma” başlıklı makalesinde şu değerlendirmeler yer aldı:
‘TÜRKİYE’NİN TEHDİT TANIMLAMASI DEĞİŞTİ’
“Türkler 10. İncirlik/Adana Tanker Üssü’nün adını, 10. Ana Jet Üssü olarak değiştirdi. Bu karar, Türk stratejisi açısından da önemli değişikliklerin unsurlarını içermektedir. Bu değişiklik, jeopolitik gelişmeler ışığında Türk Silahlı Kuvvetlerinin dönüşümü bağlamında alınan kararlar zincirinin bir halkası olması nedeniyle, Türkiye’deki savunma politikasının ve askeri doktrinin yeni yönelimi açısından özel bir önem taşımaktadır.

“İncirlik’teki Türk hava üssünün inşasına Türkiye’nin NATO’ya katılmasından bir yıl önce, 1951 yılında Amerikalılar tarafından başlanmış ve üs 1954 yılında kullanıma açılmıştır. Akdeniz’e 56 kilometre mesafededir. Suriye’ye, Akdeniz ile Süveyş’ten Avrupa’ya, Irak ile Suriye’den Akdeniz-Avrupa’ya giden ikmal ve enerji hatlarına yakın olması nedeniyle konumu büyük stratejik öneme sahiptir. Üssün operasyonel rolünün yükseltilmesinde son beş yılda yapılan değişiklikler, Doğu Akdeniz’in enerji-jeopolitik değerinin artmasını takiben Türkiye’nin güney deniz bölgelerine olan ilgisinin artmasıyla ilgilidir. Ancak 10. Tanker Üssü’nün adının değiştirilmesi ve operasyonel rolünün yükseltilmesinin nedeni, esas olarak İsrail’in Türkiye’ye yönelik bir numaralı tehdit olarak tanımlanmasıyla ilgilidir ve bu unsur Türkiye’nin şu anda hazırlanmakta olan yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde (Kırmızı Kitap olarak da bilinir) ve Türkiye’nin askeri stratejisinin oluşturulmasında ona bağlı olan tüm kurumsal belgelerde yer alacaktır.

‘TÜRKİYE İSRAİL’İ KC-135’LER İLE VURABİLİR’
“PKK ile mücadele ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye ve Irak’taki operasyonları gibi zorluklar karşısında, Malatya ve Diyarbakır’daki hava üslerinin takviye edilmesi beklenirdi. Özellikle de Irak’ta yeni bir büyük askeri operasyon için siyasi ve operasyonel hazırlıkların yapıldığı ve bunu Irak topraklarında kalıcı askeri üslerin kurulmasının izleyeceği şu günlerde… Bunun yerine Türk liderliği, HAMAS’a verdiği açık destek nedeniyle Tel Aviv ile tehdit mesajları alışverişinde bulunduktan sonra, İncirlik Hava Üssü’nü geliştirmek için harekete geçti.

Türk tarafı, füze programı henüz İsrail içindeki hedefleri vurmaya hazır olmadığı için, İsrail topraklarına yönelik güçlü bir hava cephaneliğine sahip olması gerektiğine inanıyor. Bu da ancak İncirlik’te konuşlu KC-135 havada yakıt ikmal uçakları tarafından desteklenebilecek savaş uçaklarının kullanılmasıyla mümkün.

‘CEPHE GENİŞLİYOR’
“Öte yandan Türk askeri liderliği, İsrail’in bu üssü hedef alan olası bir saldırısına karşı, dolaylı bir caydırıcı kalkan olarak üssün içinde bulunan Amerikan nükleer silahlarının varlığına güvenmektedir. Son yıllarda Türk Hava Kuvvetleri Ege’ye yönelmişken, Doğu Akdeniz’deki ve özellikle İsrail’deki gelişmelerin Türkiye’yi hava gücünü güneye doğru da yönlendirmeye zorladığı gözlemlenebilir. Yani Türk Hava Kuvvetleri, Ege’ye yönelik tüm bu operasyonel unsurları muhafaza ederken, Doğu Akdeniz’deki ve özellikle İsrail’deki gelişmeler nedeniyle ilgisini güneye de çevirmekte ve böylece dış tehditlere karşı cepheyi genişletmektedir.”


İddiaya göre, ev kadını Ebru Barık, yaklaşık 1 ay önce eşinin kendisini darbettiği ve üzerine kuma getirmek istediği için 3 çocuğunu yanına alıp evi terk etti.

Barık, Ereğli’ye yerleşirken, erkek kardeşi E.B., dini nikahla birlikte yaşadığı Y.Ş. ile ablasının evine gelidi. E.B. Barık’ı, Y.Ş. de 2 kızını darbetti. Sesleri duyup eve gelen Barık’ın ev sahibinin araya girmesiyle E.B. ve Y.Ş. kaçtı.

İhbarla adrese sevk edilen ambulansla, Ereğli Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Barık ve kızları E.B. (8) ile E.B. (7) tedaviye alındı. Barık, kardeşi ve Y.Ş.’den şikayetçi oldu.
‘MEYVE BIÇAĞINI BOĞAZIMA DAYADI’
Tedavileri tamamlanan Ebru Barık ve 3 çocuğu taburcu edildi. Barık, polise verdiği ifadesinde, “Evimde çocuklarımla olduğum sırada, kapı çaldı ve kızım E.B.’nin kapıyı açması üzerine E.B. ve Y.Ş. eve girdi. E.B. yattığım odaya gelerek bana saldırdı ve beni yumruklamaya başladı, elinde getirdiği ağaç dalı ile sırtıma ve vücuduma vurmaya başladı. Benim boğazımı sıktı, cebinden çıkarttığı meyve bıçağını boğazıma dayadı, bıçak boğazımı tahriş etti. O sırada Y.Ş. ise çocuklarımı eliyle vurarak darbetti. Ben ellerinden kurtulamaya çalıştım ancak kurtulamadım. Bizim çığlıklarımızı duyan ev sahibim yardım etmek için eve geldi. Beni E.B.’nin elinden aldı. E.B. ve Y.Ş. de bunun üzerine olay yerinden ayrıldı. Beni darbettiği sopa ise olay anında bana vurmasıyla üzerimde parçalandı” diye konuştu.

DHA muhabirine yaşadıklarını anlatan Ebru Barık, “Çocuk yaşta evlendim. Bir rahatsızlığım vardı, bu yüzden 7 yıl çocuğum olmadı. Bu süreçte çocuğum olmuyor, diye benim kuzenimi üzerime kuma getirdi. Ben de evi terk ettim ve 23 yaşına kadar tedavi oldum. Tedavimin ardından eşim pişman oldu, kuzenimi terk ederek bana geri döndü. O yıl da en büyük çocuğum E.B.’ye hamile kaldım. Sonra resmi nikahımı kıydık, dini nikahla yaşıyorduk. Bu süreçte yine benim üzerime kuma getirmeye çalıştı, ben de bunu istemedim ve bu yüzünden beni devamlı darbetti. Eşimden şikayetçi oldum ve uzaklaştırma kararı alarak ailemin yanına gittim. ‘Bize laf getirdin’ diye ailem de beni darbediyordu. Sonra eşimin yanına döndüm ve eşim beni tekrar aldatmaya yeltendiği için en sonunda da evi terk ettim ve geri dönmedim. 25 gün önce çocuklarım ve ben Ereğli’de kendi tuttuğum evde yaşamaya başladık. Geçimimi sağlamak için ev temizliği yapıyorum, tarlada çalışıyorum” dedi.

‘KOCAN SENİ İSTEMİYOR, ÖLDÜRMEMİ İSTİYOR’
Kendisini döven erkek kardeşinin daha sonra arayıp özür dilediğini ifade eden Barık, “Eşim beni özel numaradan aradı, numarasını her yerden engellemiştim. Beni geri istediğini söylemişti. Ben de “Seni istemiyorum çünkü kuzenlerimi kuma getirdin” dedim ve telefonu suratına kapattım. Bu konuşmadan 2 gün sonra kardeşim evime geldi ve beni darbetti. Beni döverken de ‘Kocan, seni artık istemiyor, bana seni öldürmemi söyledi’ gibi laflar etti. Telefonumu da alarak gitti. Ertesi gün ise cep telefonumu akrabamıza bırakmış oradan aldım. Bir süre sonra da beni kardeşim aradı ve bana ‘Senin kocanın gazına geldim, öyle yaptım, pişmanım beni şikayet etme’ dedi. Benim öz kardeşim benim evime zorla girip sopayla öldüresiye dövdü, bıçağı boğazıma dayadı. Y.Ş., çocuklarımı sopayla dövdü, şikayetimden vazgeçmeyeceğim” diye konuştu.
İsrail, 18 yıldan bu yana abluka altında tuttuğu 2,3 milyon nüfusa sahip Gazze Şeridi’ne yaklaşık 8 aydır havadan, karadan ve denizden saldırıyor.
Gazze Şeridi’ne karadan giren İsrail askerleri, bölgede çeşitli “ihlaller” gerçekleştiriyor ve bunları da kişisel sosyal medya hesaplarından paylaşıyor.
Son olarak yayımlanan görüntülerden birinde askerlerin, Gazze Şeridi’nin en büyük üniversitesi olan Aksa Üniversitesi’nde kütüphaneyi ateşe verdikleri bir diğerinde de Kur’an-ı Kerim’i yaktıkları görüldü.
KURAN-I KERİMİ YAKTIKLARI GÖRÜNTÜYÜ PAYLAŞTILAR
İsrail ordu radyosu, 23 Mayıs Perşembe günü yaptığı yayında, “İsrailli bir askerin Kur’an-ı Kerim’i ateşe attığı sırada kendini görüntülediğini” bildirdi.
Ordu radyosunun X sosyal medya platformunda paylaşılan 3 saniyelik görüntünün yeri ve zamanıyla ilgili bilgi verilmedi.
Videoda, sol elinde silah tutan İsrailli bir askerin diğer eliyle sayfaları açık Kur’an-ı Kerim nüshasını alevleri yükselen ateşe attığı görülüyor.
CAMİYİ ATEŞE VERDİLER
İsrail askerleri ayrıca 23 Mayıs’ta, Gazze Şeridi’ndeki bir camiyi ateşe verdikleri anların fotoğrafını da sosyal medyada paylaştı.
Aynı gün İsrailli bir askerin Gazze Şeridi’nin en büyük üniversitesi Aksa Üniversitesi’nin kütüphanesini ateşe verdiği görüntüler, sosyal medyada paylaşıldı.
Gazze Şeridi’nde aylardır sivillere yönelik katliamların yanı sıra insani yardımların girişlerini engelleyen ablukalarıyla uluslararası tepki çeken İsrail ordusu, 15 Mayıs’ta Gazze’deki bir camiyi patlayıcılarla havaya uçurduğunu gösteren videoyu yayımladı.
GAZZE’DE 604 CAMİ TAMAMEN YIKILDI
Gazze’deki Vakıflar ve Dini İşler Bakanlığı, İsrail’in Gazze Şeridi’nde Müslüman ve Hristiyanların mabetlerine saldırmaya devam ettiğini belirtti.
Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“İşgalci Gazze Şeridi’ne yönelik sürdürdüğü saldırılarıyla dini, insani ve uluslararası hukuku ihlal etmeye devam ediyor. İşgalci, Gazze’deki evleri, hastaneleri, camileri, kiliseleri ve her türlü mabedi yerle bir ediyor. İşgalci İsrail’in füze ve bombaları, şu ana kadar 604 camiyi yerle bir etti, 200 camiye zarar verdi ve 3 kiliseyi yıktı.”
İsrail ordusunun mezarlıkları dahi bombaladığı vurgulanan açıklamada, “İşgalci, Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerindeki 60 mezarlığı hedef aldı, ölüleri mezarlıklardan çıkardı ve 1000’den fazla cesedi çalarak vahşice parçaladı.” ifadeleri kullanıldı.
Vakıflar ve Dini İşler Bakanlığının Gazze’deki merkezi başta olmak üzere 15 binasının İsrail ordusu tarafından yıkıldığı aktarılan açıklamada, İsrail’in yaklaşık 8 aydır sürdürdüğü saldırıları kapsamında Vakıflar ve Dini İşler Bakanlığında görevli 91 Filistinliyi de öldürdüğü belirtildi.
Açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki ibadethanelerin yanı sıra kadın ve çocukların hedef alındığı saldırılardan ABD ve Tel Aviv yönetimi sorumlu tutuldu.
Gazze’deki hükümetin Medya Ofisi Genel Müdürü İsmail es-Sevabite de AA’ya yaptığı açıklamada, İsrail ordusunun şu ana kadar Gazze’de 604 camiyi tamamen yıktığını, 200 camiye kısmen zarar verdiğini ve 3 kiliseyi yıktığını söyledi.
İsrail ordusunun yüzlerce ibadethaneyi çok ağır füze ve bombalarla düzenlediği saldırılarla yıktığına işaret eden Sevabite, İsrail’in bu şekilde “kinini ve caniliğini” ortaya koyduğunu ifade etti.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 239’u çocuk, 10 bin 93’ü kadın olmak üzere 35 bin 857 Filistinli öldürüldü, 80 bin 293 kişi yaralandı.
Enkaz altında hala binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İki lider görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenledi. Görüşmede ikili ilişkilere dair birçok konuyu ele aldıklarını söyleyen Putin, “Bugünkü görüşmeler oldukça verimli geçti. Başbakan yardımcıları ve bakanlarımızın da katılımıyla savunma, güvenlik, ekonomik, kültürel ve insani alanda birçok konuyu ele aldık” dedi.

REİSİ AÇIKLAMASI
İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’yi taşıyan helikopter kafilesinde Rus helikopterlerinin de bulunduğuna işaret ederek, “Heyetteki diğer 2 helikopter Rus helikopteri olduğu için aynı rota ve şartlarda olmasına rağmen sorun çıkmadı” dedi.
UKRAYNA TARAFININ İSTEĞİ ÜZERİNE TÜRKİYE’YE TAŞIDIK
İsviçre’de önümüzdeki Haziran ayında düzenlenmesi planlanan Ukrayna konulu konferansa Rusya’nın davet edilmemesine atıfta bulunan Putin, Ukrayna ile İstanbul’da gerçekleşen ilk müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasını batılı ülkelere bağladı.
Putin, “Bunu defalarca söyledim. Rusya müzakereleri hiçbir zaman reddetmedi. Üstelik biz Belarus’ta bu müzakereleri başlattık, sonra Ukrayna tarafının isteği üzerine Türkiye’ye, İstanbul’a taşıdık” şeklinde konuştu.
Müzakereler çerçevesinde anlaşmaya varıldığını ve taslak hazırladığını belirten Putin, “Ukrayna müzakere heyeti başkanı bazı maddeleri imzaladı. Prensipte Ukrayna tarafı da Rus tarafı da anlaşmadan genel olarak memnun kaldı. Sonuçlandırılması gereken bazı noktalar vardı ancak genel olarak, tekrar ediyorum. Ukrayna tarafı bu belgeyi imzaladıysa, bu Ukrayna tarafının bundan memnun olduğu anlamına gelir” ifadelerini kullandı.

ZELENSKİ’NİN MEŞRUİYETİNİN SONA ERDİĞİNİN FARKINDAYIZ
Putin, 20 Mayıs’ta resmi görev süresinin sona ermesine rağmen savaş nedeniyle süren sıkıyönetim ve seferberlik gerekçesiyle koltuğunda kalmaya devam eden Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’i bu durumdan dolayı eleştirdi.
Zelenskiy’nin bu durumundan dolayı müzakere masasında kimin olacağının belirsiz olduğunu savunan Putin, “Bu boş bir soru değil. Kiminle müzakere edilecek? Mevcut Devlet Başkanı Zelenskiy’in meşruiyetinin sona erdiğinin farkındayız. İsviçre’de yapılacağı duyurulan konferansın amaçlarından birinin, Kiev rejiminin sponsorları olan Batı toplumuna, görevdeki devlet başkanının ya da zaten faal olmayan devlet başkanının meşruiyetini teyit ettirmek olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.

Atılan adımların resmi hiçbir karşılığının olmadığını söyleyen Putin, “Yasal olarak bağlayıcı belgeleri imzalamak için kime ihtiyacımız olduğunu ve kiminle anlaşabileceğimizi bilmemiz gerekir. Ardından meşru makamlarla muhatap olduğumuzdan tamamen emin olmalıyız. Bu sorunun Ukrayna’da öncelikle parlamento, Anayasa Mahkemesi veya diğer bazı hükümet organları açısından yanıtlanması gerektiğini düşünüyorum” dedi.
REİSİ’Yİ TAŞIYAN HELİKOPTER
“(Reisi’yi taşıyan helikopter) Bakımı düzgün yapılsaydı böyle bir sorun yaşanmayacaktı”
Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko ise İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasına değindi.
ABD ve batılıların ambargoları nedeniyle İran’ın teknolojik gelişimini sürdüremediğine işaret eden Lukaşenko, bu yaptırımlar nedeniyle helikopterlerin bakımlarının yapılamamış olabileceğini belirtti. Lukaşenko, “Onların yolcu gemilerine, uçaklara, helikopterlere ve diğer ulaşım araçlarına yaptırım uygulama hakları yoktu. Bu normal mi? Bu helikopteri sen sattın. 40-50 yıldır kullanılması önemli değil. 50 yılda sadece 3 kez de uçmuş olabilir. Belki de bakımı düzgün yapılsaydı böyle bir sorun yaşanmayacaktı” şeklinde konuştu.

PUTİN, 2 RUS HELİKOPTERİNE DİKKAT ÇEKTİ
Lukaşenko’nun ardından söz alan Vladimir Putin ise Reisi’yi taşıyan helikopter kafilesinde Rus helikopterlerinin de bulunduğuna işaret ederek, “Heyetteki diğer 2 helikopter Rus helikopteri olduğu için, aynı rota ve şartlarda olmasına rağmen sorun çıkmadı” karşılığını verdi.
HELİKOPTER KAZASI VE SONRASI
Cumhurbaşkanı Reisi, 19 Mayıs’ta İran-Azerbaycan sınırında baraj açılışı törenine katıldı. Reisi, beraberindeki Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ve bazı yetkililerle dönüşte helikopter kazası geçirdi.

İran’ın talebi üzerine Türkiye, arama kurtarma faaliyetlerinde Akıncı insansız hava aracını (İHA) görevlendirdi. Akıncı İHA’nın tespit ettiği helikopter enkazının koordinatları İran makamlarıyla paylaşıldı.
Belirlenen noktaya ulaşan İranlı ekipler, kazadan kurtulan olmadığını bildirilmişti.
Reisi’nin hayatını kaybettiğinin kesinleşmesinin ardından Birinci Yardımcısı Muhammed Muhbir, geçici cumhurbaşkanı olarak görevlendirilirken, Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Ali Bakıri Keni, Abdullahiyan’ın yerine geçici Dışişleri Bakanı olarak atandı.
]]>Açıklamada, “UAD’nin suçlu Siyonist yapının (İsrail) Refah kentine yönelik saldırılarını derhal durdurmasını ve soykırıma yol açan tüm eylemlerine son vermesini talep eden kararını memnuniyetle karşılıyoruz.” ifadesi kullanıldı.
UAD’nin “İnsani yardımların Gazze’nin tüm bölgelerine ulaştırılmasını ve Birleşmiş Milletler (BM) yetkili organları tarafından soykırım iddialarını araştırmak üzere görevlendirilen uzmanların Gazze’ye girişine izin verilmesini talep eden” kararından memnuniyet duyulduğu kaydedildi.
Açıklamada, “UAD’nin sadece Refah’ta değil Gazze Şeridi’nin tamamında halkımıza yönelik saldırıları ve soykırımı durdurma kararı almasını bekliyorduk. Cibaliya’da (Gazze’nin kuzeyi) ve Gazze Şeridi’nin diğer bölgelerinde yaşananlar; Refah’ta yaşananlardan daha az suç ve tehlike teşkil etmiyor değil.” ifadesine yer verildi.
Uluslararası topluma ve BM’ye, UAD kararlarına uyması için İsrail’e baskı yapma çağrısında bulunulan açıklamada, İsrail’in uluslararası kanunları hiçe saymasının, hesap vermekten ve cezadan kaçmasının önüne geçilmesi gerekliliğine vurgu yapıldı.
İsrail ordusu, 7 Mayıs’ta Refah’ın doğusuna kara saldırısı başlatmış Mısır’a açılan sınır kapısının Filistin tarafını işgal etmişti.
İsrail ordusunun işgal ettiği bölge Gazze’ye insani yardımların girişinde ana geçiş noktası olan ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin yurt dışına seyahat etmek için kullandıkları tek geçiş noktası Mısır sınırındaki Refah Sınır Kapısı’nı da içeriyor.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 239’u çocuk, 10 bin 93’ü kadın olmak üzere 35 bin 800 Filistinli öldürüldü, 80 bin 200 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İSRAİL ALEYHİNE AÇILAN SOYKIRIM DAVASI
Güney Afrika Cumhuriyeti, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçesiyle 29 Aralık 2023’te İsrail aleyhine UAD’de dava açmıştı.
Güney Afrika, Gazze’deki durumun aciliyet teşkil etmesi sebebiyle UAD’den ihtiyati tedbirlere hükmetmesini istemiş ve tedbir talebine ilişkin duruşmalar 11-12 Ocak’ta Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda yapılmıştı.
Divan, 26 Ocak’ta açıkladığı tedbir kararlarında, İsrail’in Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde tanımlanan fiillerin işlenmemesi için tüm önlemleri almasına, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırım çağrısı yapanları önlemek, engellemek ve cezalandırmak için gereken tüm adımları atmasına, Gazze’deki Filistinlilerin karşılaştığı olumsuz yaşam koşullarını ortadan kaldırmak için ihtiyaç duyulan temel hizmetler ve insani yardımın sağlanmasını mümkün kılan acil ve etkili önlemleri almasına ve Gazze’deki Filistinlilere karşı Soykırım Sözleşmesi’nin ihlalini gösteren delillerin yok edilmesini önlemek ve korunmasını sağlamak için etkili tedbirler almasına hükmetmişti.
İsrail’in bu tedbir kararlarına uymaması ve Gazze’de kötüleşen insani durumun ardından Güney Afrika, ilk olarak “İsrail’in Refah kentine planladığı saldırının ortaya çıkaracağı büyük çaplı öldürme, zarar verme ve yıkım eylemleri” nedeniyle 12 Şubat’ta UAD’den acilen yeni tedbirlere hükmedilmesini talep etmişti.
Divan, 16 Şubat’taki kararında, mahkemenin yeni tedbirlere hükmetmesini gerektiren ölçüde önemli gelişmeler olmadığı gerekçesiyle mevcut tedbirleri yeterli bulmuştu.
Güney Afrika bunun ardından 6 Mart’ta Gazze’de baş gösteren kıtlık nedeniyle yeniden ek tedbir talebinde bulunmuş ve Divan, 28 Mart’ta İsrail aleyhine özellikle insani yardımların Filistinlilere ulaşmasının sağlaması için ek tedbirlere hükmetmişti.
Güney Afrika, 10 Mayıs’ta Gazze’deki durumun telafisi mümkün olmayacak derecede ve ciddi şekilde kötüleştiği gerekçesiyle Divan’a ek tedbir kararlarına hükmetmesi için başvurmuştu.
Divan 24 Mayıs’taki kararında, Refah’ta, sıkışan Filistinlilerin karşı karşıya kaldığı insani felaket tehlikesi nedeniyle daha önce hükmettiği tedbirlerin yeterli olmadığını belirterek; İsrail’in Refah kentine yönelik askeri saldırılarını derhal durdurmasına, Gazze’de acilen ihtiyaç duyulan hizmetlerin ve insani yardımın engelsiz bir şekilde sağlanabilmesi için Refah Sınır Kapısı’nı açık tutmasına, BM yetkili organları tarafından soykırım iddialarını araştırmak üzere görevlendirilenlerin, Gazze Şeridi’ne engelsiz erişimini sağlamak üzere etkili tedbirler almasını ve alınacak tüm tedbirlere ilişkin bir ay içinde Mahkeme’ye bir rapor sunmasına hükmetti.
]]>Gazze Şeridi’ndeki duruma değinen Zaharova, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına ilişkin, “İsrail yönetimini, Gazze’de kanın dökülmesini durdurmaya, 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi ve BM Genel Kurulu kararları doğrultusunda Filistin-İsrail meselesinin barışçıl çözümüne ilişkin müzakereleri yeniden başlatmaya ve uluslararası insancıl hukuk kapsamındaki yükümlülüklerine uymaya çağırıyoruz.” dedi.
“ABD’NİN ORTA DOĞU İLE İLGİLİ YAKLAŞIMI YIKICI”
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın, “Uluslararası Ceza Mahkemesinin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant’a ilişkin yakalama kararı başvurusunun Gazze’de ateşkes anlaşmasını zorlaştıracağı” yönündeki açıklamasıyla ilgili AA muhabirinin sorusunu yanıtlayan Zaharova, “ABD’nin Orta Doğu meselesine yönelik yaklaşımı, dikotomik ve öncelikle bölge ülkeleri için yıkıcı.” değerlendirmesini yaptı.
Zaharova, şu şekilde devam etti:
“Bu yaklaşım, Biden yönetimi için daha az yıkıcı değil. Onlar (Amerikalılar), son yıllarda çok hata yaptı ve bunu kabul etmeye hazır değiller. Onlar, bölgedeki halkların lehine uygulanmasını gerektiren tüm uluslararası hukuk ve diplomatik girişimlerin yapısını, tek taraflı yaklaşımla bile değil, kendilerinin ayrıcalıklı olduğu kavramıyla değiştirdi. Buna göre, onlar her şeyi yapabiliyor, her şeyi herkesten daha iyi biliyor, kendi uygulaması uğruna tüm gündemi iptal ediyorlar. İleride ise boşluk var.”
Sözcü Zaharova, “ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik ideolojik bağlamda yaklaşımını sürekli değiştirdiğini ve bunun bölgedeki durumu gerginleştirdiğini” belirtti.
İrlanda, İspanya ve Norveç’in, Filistin’in bağımsızlığını tanıma kararını da değerlendiren Zaharova, “bunun, uluslararası toplumun Gazze Şeridi’nde yaşanan trajik olaylara, binlerce sivilin ölmesine, benzeri görülmemiş insani krize tepkisiz kalamayacağını gösterdiğini” kaydetti.
Zaharova, “Uluslararası toplum, Orta Doğu’da barışın sağlanması gerektiğine giderek daha fazla ikna oluyor. Bunun iki devletli formülünün uygulanması yoluyla yapılması gerekiyor.” dedi.
“AB’NİN RUS VARLIKLARINA EL KOYMASI YASA DIŞI”
Avrupa Birliği’nin (AB) dondurulan Rus varlıklarından elde edilen karların Ukrayna için kullanılmasına onay vermesini değerlendiren Zaharova, “AB’nin veya herhangi birinin Rus varlıklarına el koyması, yasa dışı ve uluslararası hukukun temel ilkelerini ihlal eden eylemdir. Tüm bunlar gericilik.” şeklinde konuştu.
Zaharova, AB’nin söz konusu kararına karşılık vereceklerini dile getirerek, “Rus tarafı, bu kararı kesinlikle reddediyor ve ulusal çıkarlarını korumak için mahkeme dahil gerekli tüm önlemleri alacak. AB’nin karşılıklı eylemlerimizin etkinliğini hissedeceğinden şüphe yok.” değerlendirmesinde bulundu.
AB’nin yabancı yatırımcılar için artık güvenilir alan olmadığını söyleyen Zaharova, şu ifadeleri kullandı:
“Yatırımlara her an herhangi bir gerekçeyle el konulabilir veya bunlar yağmalanabilir. Dünyanın bazı önde gelen devletlerinden yatırımcılar, varlıklarını Batı’nın yetki alanlarından çıkarıyor. AB’nin böyle bir yasa dışı karar almasının ardından, bu sürecin önemli ölçüde hızlanacağından eminiz. Tüm dünya, Kiev yönetiminin varlığını sürdürmesi için, ki bu bir Anglosakson projesi, Batılıların yarattığı uluslararası finans sistemini nasıl yok ettiğini izliyor.”
Rus varlıklarından elde edilen karların Ukrayna’nın savunmasını desteklemek için kullanılacağına dikkati çeken Zaharova, Rusya’nın Ukrayna ile ilgili hedeflere ulaşacağını vurguladı.
Mariya Zaharova, Norveç’in, Rus turistlerin ülkeye girişini yasaklama kararına karşılık vereceklerini söyledi.
Erivan, işgal altındaki Karabağ’ı özgürleştirme operasyonları kapsamında Azerbaycan Ordusu’nun sağladığı başarıların ardından, iç siyasetini ve dış ilişkilerini yeniden değerlendirme sürecine girdi.
Paşinyan yönetimi bu bağlamda, demokratik bir yönetim, ekonomik refahın gelişmesi ve ordunun güçlendirilmesi için atılacak adımları belirlemeye başladı.
Gerçekleştirilen istişareler kapsamında, alınan karar, Ermenistan’ın NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne yakınlaştırılması oldu.
Bu kararı uygulamak için de şahince bir yön değişikliğine gidildi.
Ermeni lider Paşinyan, Rusya liderliğindeki Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne üyeliğini dondurduğunu açıkladı.
Erivan yönetimi, KGAÖ’nün Ermenistan için başarısız olduğunu açıkça ifade etti.
Paşinyan “Kolektif Güvenlik Anlaşması, Ermenistan açısından özellikle 2021 ve 2022 yıllarında hedeflerine ulaşamadı. Bunu görmezden gelemezdik. Artık pratik anlamda bu anlaşmaya üyeliğimizi dondurduk. Bundan sonra ne olacağını görmemiz gerekecek” açıklamasında bulundu.
Rusya’nın ve KGAÖ’nün İkinci Karabağ Savaşı’nda Ermenistan’a yardım etmediğini söyledi.
Paşinyan ayrıca 14 Ocak’ta Davos’taki Dünya Ekonomik Forumunda yaptığı konuşmayla, dünyaya bir kez daha duyurdu ülkesinin yeni politikalarını.. “Geleneksel jeopolitik ayrımları aşmayı amaçlıyoruz” dedi.
Paşinyan’ın açıklaması, Azerbaycan ve Türkiye olan gerginliğin sonlandırılması için yaptığı bir çağrı olarak da yorumlandı.
ERİVAN’DAN YUMUŞAMA AÇIKLAMASI
Erivan’ın “yumuşama” açıklamaları bununla sınırlı kalmadı.
Ermenistan hükümeti somut bir adım olarak, Azerbaycan ve Türkiye arasındaki kara bağlantısını sağlamaya hazır olduklarını belirtti.
Hükümet, Türkiye sınırında 2, Azerbaycan sınırında ise 5 kontrol noktası kurma teklifinde bulundu.
Ermenistan’ın NATO’ya yaklaşma politikalarına art arda yeni hamleler eklendi.
Paşinyan önce Fransa’yı ziyaret ederek Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Savunma Bakanı Sebastien LeCornu ile görüştü.
Ermenistan ordusunun modernizasyonu hakkında nasıl bir ilerleme sağlanabileceği ele alındı.
Fransız kurmaylar, Ermenistan’ın NATO standartlarında bir orduya kavuşması gerektiğini değerlendirdi.
Karabağ Savaşı sırasında kullanılan Sovyet tipi askeri araçların, bilhassa da eski tip hava savunma sistemlerinin Bayraktar SİHA’ları başta olmak üzere modern Türk envanterlerine direnemediğine dikkat çekildi.
İki ülke arasındaki anlaşmada somut adımlar da atıldı.
Düşman uçaklarının tespitini sağlayacak üç adet Thales Ground Master (GM 200) radarı Ermenistan’a hibe edildi.
Lecornu ayrıca Ermenistan’a kısa, orta ve uzun menzilli hava savunma sistemleri vermeye hazır olduklarını açıkladı.
Ermenistan’a ayrıca “Bastion” tipi zırhlı personel taşıyıcılar da verildi.
Fransa ile gerçekleştirilen görüşmelere, kısa süre içinde Atina’yla yapılan temaslar da eklendi.
Paşinyan Yunanistan’ı ziyaret ederek Yunan lider Kiriakos Miçotakis ile bir araya geldi.
İkili ilişkiler görüşüldü, Ermeni ordusunun modernizasyonu için atılacak adımlar değerlendirildi.
Kısa bir süre sonra da Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias Ermenistan’a iade-i ziyarette bulundu.
Hali hazırda, 31 Ağustos 2021’de Ermenistan, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi, Üçlü Savunma İşbirliği Programı’nı imzalamıştı..
Program, üç ordunun ortak eğitim tatbikatları yürütmesini, uzmanlık paylaşımını ve askeri işbirliğini teşvik ediyor..
ERİVAN ADIM ADIM NATO’YA YAKLAŞIYOR
19 Mart’ta NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Ermenistan ziyareti ise Batı’yla Erivan arasında bir ilk niteliğindeydi…
Stoltenberg’in ziyaretinde, Ermenistan’ın ittifaka yaklaşımının olumlu olduğu değerlendirmesi yapıldı.
5 Nisan’da Brüksel’de gerçekleşen Avrupa Birliği Zirvesi’nde Ermenistan’a yönelik 270 milyon euroluk yardım kararı alınması da dikkat çekici.
Bu zirveye Azerbaycan’ın davet edilmemesinin de altını çizmek gerekiyor.
Toplantıda ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken da hazır bulunarak Paşinyan ile görüşme gerçekleştirdi.
Ayrıca, Papikyan’ın, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell’e gönderdiği bir mektupta silah desteği istediği ortaya çıktı..
Avrupa Birliği ise Azerbaycan ve Ermenistan arasında barışa katkıda bulunmak yerine taraflı bir tutum sergileyerek Bakü’yü dışlıyor.
Erivan’ın Batı’ya yönelmesiyle birlikte, Moskova ile arasında yaşanan diplomatik gerilim de günden güne artıyor..
Rus Barış Gücü askerleri Askeran, Ağdere, Şuşa ve birçok bölgede askeri gözlem noktalarını boşalttı.
Kremlin bölgedeki nüfuzunun azalması tehdidi gölgesinde, gelişmelerle ilgili sert açıklamalarda bulundu.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova “Batı, Rusya ile Ermenistan’ın arasındaki ilişkileri bozmaya çalışıyor” dedi.
“Azerbaycan, Ermenistan, Türkiye, Gürcistan ve İran arasında bir çatışma yaratmayı hedefliyor” ifadelerini kullandı.
Paşinyan yönetimi içinse “bölgede yangın çıkartmak için bir araç” benzetmesi yapıldı.
RUSYA GELİŞMELERİ YAKINDAN İZLİYOR
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in konuyla ilgili sessizliği de dikkat çekiciydi.
İlk açıklamayı Paşinyan ile görüştüğü Avrasya Ekonomik İşbirliği Zirvesi’nin ardından yaptı.
“Bölgesel güvenlik sorunlarını değerlendireceğiz” diyerek kısa bir yorumda bulundu.
Görüşmenin ardındansa iki ülke arasında herhangi bir anlaşmaya imza atılmadı.
Ermenistan yönünü batıya çevirmişken, son dönemde bölgenin eski ve önemli aktörü Ermeni Apostolik Kilisesi’nden Paşinyan karşıtı adımlar gelmeye başladı.
Kilise yönetimi, Karabağ’daki yenilgi nedeniyle Paşinyan yönetiminin sorumlu olduğunu değerlendirdi.
Mevcut durumun ülkenin tarihî ve millî çıkarlarına zarar verdiği yorumunda bulundu.
Paşinyan’ın liberal ve Batı yanlısı politikalarıysa, geleneksel değerleri savunan Ermeni Kilisesi tarafından hoş karşılanmayan başka bir konu…
Paşinyan hükümeti, din ve devlet işlerini daha net bir şekilde ayırmaya çalışıyor ve bu durum Kilise tarafından bir tehdit olarak algılanıyor.
Kilise, Paşinyan’ın dinî kurumların etkisini azaltmaya yönelik adımlar attığını ve bu durumun Kilise’nin toplumsal üzerindeki etkisini zayıflattığını düşünüyor.
Ermenistan’da milliyetçi görüşe sahip halkın bir bölümü Paşinyan’ın yönetimine karşı olan güvenini yitirmiş durumda…
Bu güvensizlik ortamında Kilise, Paşinyan’a karşı muhalefetini daha yüksek sesle dile getiriyor.
Rusya’nın Ermeni kilisesiyle olan münasebeti ise yeni değil.
Moskova, tarih boyunca Ermeni toplumuna ve kilisesine çeşitli destekler sağlamış, özellikle Çarlık Rusyası döneminde Ermenilerin dini özgürlüklerini korumuştur.
Sovyetler Birliği döneminde, dini kurumlar genel olarak baskı altına alınmış olsa da, Ermeni Apostolik Kilisesi, Rusya’daki diğer kiliselere kıyasla nispeten daha fazla özgürlük alanına sahip olmuştur.
Sovyetler sonrası dönemde ise, Rusya ve Ermeni Apostolik Kilisesi arasındaki ilişkiler yeniden canlanmıştır.
Özellikle Rusya’daki Ermeni diasporası, Rusya hükümeti ile iyi ilişkiler sürdürmektedir.
Bu bağlamda Moskova’nın kilise ile olan yakın ilişkilerini, Ermenistan’ın NATO’ya yönelik adımlarını engelleme yönünde kullanabileceği değerlendiriliyor.
Bugüne kadar Ermenistan’ın Batı’ya yönelimini sessizlikle izleyen Kremlin’in planının Ermenistan’da milliyetçiliği körüklemek olduğu analizleri dikkat çekiyor..
Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan son olarak, Ermenistan’ın artık “tarihi Ermenistan” arayışını durdurması gerektiğini, Ermenistan’ın halihazırda Ermenilerin yaşadığı 29 bin 743 kilometrekare topraktan oluştuğunu söyledi.
Ülkesindeki aşırı sağcılar için “Erivan’ın merkezindeki bir kafede otururken Kars’ı hayal ediyorlar. Böyle düşünürlerse Erivan’ı da kaybederler.” ifadelerini kullandı.
]]>
BANKALARLA MÜCADELE
Almanya’da 2024 yılının ocak ayında kurulan Çeşitlilik ve Yenilenme İçin Demokratik İttifak anlamına gelen Die Demokratische Allianz für Vielfalt und Aufbruch (DAVA) Partisi, bankalarla mücadele ediyor. Çoğunluğu Almanya’da yaşayan 2. nesil Türk göçmen üyelerden oluşan DAVA Partisi’ne hiçbir banka hesap açmazken, parti yetkilileri bu durumun Almanya hükümetinin baskıları nedeniyle yaşandığını iddia ediyor.
‘GÖÇMENLERİN SESİ OLACAĞIZ’
Parti yetkilileri, öncelikli amaçlarının siyasi arenada yeteri kadar temsil edilemeyen göçmenlerin sözcüsü olmak olduğunu belirtirken, bununla birlikte uzun vadede bütün Almanya’ya hitap edecek seviyede siyasi bir oluşum olmak istediklerini vurguluyor.
Başkanlığını gazeteci Teyfik Özcan’ın üstlendiği partide Almanya’nın tanınmış avukatlarından Fatih Zingal, Almanya Federal Liyakat Nişanı sahibi Dr. Ali İhsan Ünlü ve Dr. Mustafa Yoldaş gibi isimler de yer alıyor.

PKK SEMPATİZAN TACİZLERİ
Alman medyası, kurulur kurulmaz yoğun bir şekilde eleştirdiği DAVA Partisi’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulduğunu iddia ederken, terör örgütü PKK sempatizanları parti toplantılarına taciz girişiminde bulundu.
Partinin Bremen’de gerçekleştirdiği toplantı sırasında bir grup PKK sempatizanı, toplantıdan ve parti üyelerinin park halindeki arabalarından görüntü alıp kendi sosyal medya sayfalarında paylaştı.
TEHDİT GİBİ AÇIKLAMA
Yayınladıkları görüntülere partinin ismini etiketleyerek “Siz neredeyseniz, biz de oradayız” ifadelerini kullandılar. Hamburg’daki parti toplantısı sırasında ise, terör örgütü sempatizanları aynı cadde üzerinde yürüyüş gerçekleştirdi. Yine aşırı sağcı Alman gruplar, DAVA’nın yasaklanmasını ve üyelerinin Almanya’dan sürgün edilmesini talep etti.

PARTİNİN KURULMA AMACI
Partinin Avrupa Parlamentosu seçimleri için 3. sıra adayı olan Mustafa Yoldaş yaptığı açıklamada, DAVA Partisi’nin Alman Anayasası’na göre kurulmuş bir Alman partisi olduğunun altını çizdi.
İlk etapta Almanya’da yaşayan göçmenlerin sözcüleri olmak istediklerini belirten Yoldaş, söylemlerini ilerleyen dönemde mutlaka Alman toplumuna da yayacaklarını söyledi. Almanya’da anayasal düzeni bozmak için değil, tam tersine ülkedeki çoğulcu yapının meclise yansıması için çalışacaklarını dile getren Yoldaş, partinin kuruluş amacına değinerek, “63 yıl boyunca Almanya’daydım, ekonomi, sosyal alanda birçok başarı öykülerine sahip olan insanlarımız var. Maalesef bu insanlarımızın siyasi alanda yeteri kadar temsil edilmediği kanaatindeyiz. Mevcut Alman partilerinin de bizi yeteri kadar temsil etmediği kanaatine vardığımız için böyle bir hareketi kurduk“ dedi.
100 MİLYON EURO’LUK REKLAM
Alman medyasının kendilerini tanımadan ve parti yönetimiyle irtibata geçmeden DAVA’yı hedef gösterdiğini dile getiren Mustafa Yoldaş, “Şu an 100’den fazla haber yapıldı bizim hakkımızda. Bu haberlerin yüzde 95‘ini bizimle konuşmadan yaptılar ve yayınladılar. Ortaya çıkardıkları sadece iftira ve yalan haber, diğerleri de bunu kopyalayarak yaygınlaştırdılar. Ama biz diyoruz ki reklamın kötüsü olmaz. Elimizde 100 milyon euroluk reklam bütçesi olsa bile Alman kamuoyunda bu kadar ses getiremezdik. Alman medyasına teşekkür ediyoruz. Yalan yanlış olsa da ismimizi duyurdular. Şu anda DAVA Almanya’nın gündeminde“ ifadesini kullandı.

‘ALMAN’LARDA BİZİM DAVAMIZI SAVUNACAK’
Partinin arkasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olduğu iddialarını çok saçma bulduklarını söyleyen Yoldaş, bunların Alman medyasının bir algı operasyonu olduğunu belirtti. Yoldaş, “Evet göçmen ağırlıklı olarak bu işe gönül verdik ama 10 yıl, 20 yıl sonra eminim sarışın, mavi gözli Almanlar da bizim DAVA’mızın içinde yer alacak ve söz sahibi olacaklardır“ şeklinde konuştu.
‘SÖZDE DEMOKRASİ VE SINIRSIZ FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ
Baskılar nedeniyle DAVA Partisi’ne Almanya’da hiçbir bankanın hesap açmaya yanaşmadığını söyleyen 53 yaşındaki Yoldaş, “Sözde demokrasi ve sınırsız fikir özgürlüğü olan bir ülkede yaşıyoruz“ ifadelerini kullandı. Ürgüp doğumlu olan Yoldaş, “Alman anayasasına göre kurulmuş bir demokratik parti olarak 30’dan fazla banka bize hesap açmayacağını, açamayacaklarını üzüntüyle bildirdi. Hatta bunların arasında Müslüman bankaları bile bize hesap açmadı Alman devletinin baskısından korktukları için“ şeklinde konuştu.

DAVA PKK’NIN HEDEFİNDE
DAVA’nın kısa süre önce kurulmasına rağmen Almanya’daki çok farklı marjinal ve radikal grupların hedefi haline geldiğini vurgulayan Yoldaş, “PKK‘lılar bizi sevmiyor. İsrail büyükelçisi bizim yasaklanmamızı istiyor. Sağcı gruplar bizim yasaklanmamızı, hatta Almanya’dan sürgün edilmemizi istiyor. Onlar ne yaparsa yapsın halk DAVA’yı anlamış durumda. Bizim radikal unsurlarla hiçbir bağlantımız olamaz. Biz bu toplumun merkezindeyiz. Söylemlerimizle de herkesin kabul edebileceği bir platformdayız. İnsanlarımız bize güveniyor; dolayısıyla AP seçimlerinde büyük bir başarı yakalayacağımıza inanıyorum“ dedi.
Reuters haber ajansının aktardığına göre, yaşanan olaylarda altı kişinin öldüğü Yeni Kaledonya’nın başkenti Noumea’ya giden Cumhurbaşkanı Macron, buradaki siyasi liderler ve iş insanları ile yaptığı görüşme sırasında, “İlerleyen saat ve günlerde, gerekli görülürse devasa yeni operasyonlar planlanacak; cumhuriyet düzeni kendi bütünlüğü içinde yeniden tesis edilecek çünkü başka seçenek yok” ifadelerini kullandı.
“GEREKİRSE OLİMPİYATLAR SIRASINDA DA POLİS BURADA KALACAK”
Macron’un ziyareti öncesinde sosyal medyaya ve basına yansıyan görüntülerde, eylemcilerin yollara kurduğu barikatlar sebebiyle halen kapalı yollar olduğu görülmüştü. Helikopterle Yeni Kaledonya’ya giden Macron, halihazırda OHAL koşullarının devam ettiği bölgeye gönderilen 3 bin güvenlik personelinin, gerekli görülmesi halinde Paris Yaz Olimpiyatları sırasında da burada kalacağını söyledi.
“Ben kişisel olarak olağanüstü halin genişletilmemesi gerektiğini düşünüyorum” diyen Macron, OHAL’in ancak protestocuların yollara kurduğu barikatları kaldırması halinde kaldırılabileceğini söyledi. Macron’la görüşmeye katılanlar arasında, yerli Kanak halkının siyasi liderleri de yer aldı. Bu isimlerin arasında Yeni Kaledonya Hükümet Başkanı Louis Mapou ve Kongre Başkanı Roch Wamytan da vardı. Görüşmenin öncesinde açıklama yapan bağımsızlık yanlısı Kanak Sosyalist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLNKS) Macron’un ‘diyaloğu hayata döndürecek’ güçlü bir açıklama yapmasını beklediklerini söyledi.
“BİZE CEVAP VERİN: TASARIYI GERİ ÇEKECEK MİSİNİZ?”
Öte yandan, France Info’nun haberine göre, Yeni Kaledonya Kongresi Başkanı, UC-FLNKS ve Milliyetçiler grubundan Roch Wamytan, Fransa hükümetinin ‘Yeni Kaledonya çıkarmasını mizansen’ olarak niteledi. Wamytan, 10 gündür yaşanan şiddet olaylarına dikkat çekerek, Macron’un ‘kan ve ateş içinde’ olan adaya gelmesini eleştirdi.
Macron’a ziyaretinde eşlik eden kişiler arasında, geçmişte Fransa hükümeti ile müzakere süreçlerinde ‘sıkıntı yaşadıkları’ isimlerin de bulunduğuna işaret eden Wamytan, ziyaretin ‘formatının iyi olmadığı’ değerlendirmesinde bulundu. Macron’a “Bize cevap verin! Anayasa değişiklik tasarısını geri çekecek misiniz?” sorusunu yönelteceklerini belirten Wamytan, tasarının geri çekilmesini müzakere sürecinin ön koşulu olarak değerlendirdi.
“YENİ KALEDONYA’YI GERÇEK ÖZERKLİK İLE BULUŞTURUN”
Adalar Eyaleti Başkanı Jacques Lalie ise Macron’a hitaben yazdığı mektupta, Yeni Kaledonya’da ‘sakin ve barış içinde geleceğin’ yeni egemenlik anlayışıyla mümkün olabileceğini söyledi. Bunu, ‘Fransa ile ortak ya da bağlantılı ancak Fransa’ya ait olmayan egemenlik’ şeklinde tanımlayan Eyalet Başkanı Lalie, Yeni Kaledonya’nın mevcut statüsünden çıkarılmasını ve ‘gerçek özerklik’ ile buluşturulmasını istedi.
Lalie, adadaki gerginliğin azaltılması ve Kanak halkının meşru taleplerinin gerçekten dikkate alınması için ‘zorunlu yatıştırma yolunun’ Fransız hükümetinin yerli halkın seçimlerdeki nüfuzunu azaltan anayasal reform tasarısını geri çekmesi olduğunu vurguladı.
NE OLMUŞTU?
Yeni Kaledonya’da Fransa hükümetinin yerel halkın gücünü kırmaya neden olacak anayasal reform girişimine karşı çıkan bağımsızlık yanlıları 13 Mayıs’tan itibaren harekete geçmişti. Fransa hükümeti, başta başkent Noumea olmak üzere adanın farklı noktalarında şiddet olaylarının tırmanmasının ardından bölgeye polis ve jandarma sevk etmeye başlamıştı. Fransa Başbakanı Gabriel Attal 15 Mayıs’ta sosyal medya platformu TikTok’un yasaklandığını ve adada olağanüstü hal ilan edildiğini duyurmuştu. Ada’da Fransız seçmen sayısını artıracak anayasal reformun yürürlüğe girebilmesi için, Fransız Parlamentosu’nun iki kanadının bir arada toplandığı Kongre’de kabul edilmesi gerekiyor.
]]>Çekimleri İstanbul’da gerçekleştirilen sinema filminin Taksim’deki setinde, oyuncular ve teknik ekibin katılımıyla pasta kesilerek kutlama yapıldı.
Filmin senaryosuna imza atan, müzisyen ve oyuncu Eşref Ziya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2005 yapımı The İmam filminin ardından ikinci kez bir sinema filmi çekmeye başladıklarını belirterek, “Bu aslında hikayesi itibarıyla bağımsız bir sinema filmi ama The İmam’a da atıflar var. Oradaki başrol oyuncusu Emre’nin yani Emrullah’ın başından geçen ikinci bir hikaye gibi düşünebiliriz.” dedi.

Filmin ilkinden bağımsız bir hikayesi olduğunu dile getiren Ziya, “Yani birinci filmimizi izlemeyenler bu filmi anlamakta hiçbir problem çekmeyecek. Birinci filmimizi takip edenler de ‘Tarık o muydu? İşte Emre, Emrullah.’ diyerek oradan çıkarımlar sağlayacak.” ifadesini kullandı.
– “Her insanın bir döneminde hayata tekrar tutunduğu anlar vardır”
Ziya, hayatına yeniden başlayan insanların hikayesini anlattığı için “Yeniden Başlamak” ismini seçtiklerini aktararak, şunları kaydetti:
“Her insanın hayatının bir döneminde hayata tekrar başladığı, tekrar tutunduğu anlar vardır. Bu sinema filminde biraz da ona dokunmaya çalıştık. Çok uzun yıllar bağımsız bir senaryo üzerine çalıştım ama dinleyenlerimiz konserlerde ‘The İmam’ın devamı yok mu?’ diye o kadar çok sordular ki ben de o bağımsız sinema filmimi biraz The İmam’a uyarladım. Sanki onun bir devamıymış izlenimini vererek, Yeniden Başlamak adıyla sinema filmine imza atmaya çalıştım. Senaryosunu yaklaşık 6-7 aydır yazıyorum. Önce hikayesini oluşturdum daha sonra çok uzun bir senaryo aşaması oldu. Bugün çok şükür, böyle ete kemiğe bürünmesi, yazdığım şeylerin diyalog olarak karşıma çıkması beni son derece mutlu etti.”

Sanatçı, The İmam filminin yayınlandığı yıllarda çok ses getirdiğine işaret ederek, “Gerçekten insanlar Türk sinemasının o gelişen çizgisinin biraz dışında, biraz aykırı bir film olarak görmüştü The İmam’ı. Ben inanıyorum ki izleyenlerimiz bu sinema filmimizi de aynı kategori içerisine koyacak. Çünkü çok fazla sürprizi, sürpriz sonları olan, kendi içerisinde biraz şaşırtıcı öyküsü olan bir sinema filmi.” değerlendirmesini yaptı.
– “Hikayenin derinliklerinde çok güzel mesajları olan bir film”
Yönetmen Kemal Yıldız, Eşref Ziya ile aylardır film üzerine çalıştıklarının altını çizerek, sete başlamaktan dolayı çok mutlu olduklarını söyledi.
İstanbul’un Balat, Beyoğlu ve Hadımköy gibi çeşitli semtlerinde gerçekleştirilecek 4 haftalık bir set süreci planladıklarını vurgulayan Yıldız, “Profesyonel bir ekibimiz var. Görüntü yönetmeni, ışık şefi, ses, kamera arkasında çalışan bütün set arkadaşlarım, hepsi alanında profesyonel.” şeklinde konuştu.
Yıldız, güvendiği bir ekiple sahada olduklarını, sinematografik anlamda da çok iyi başarılı bir iş çıkarmayı hedeflediklerini vurguladı.
Eşref Ziya ile proje üzerine uzun süre konuştuklarını dile getiren genç yönetmen, şu bilgileri verdi:
“The İmam’dan buraya birçok atıf var. Senaryo aşamasında beraber çalıştığımız için birçok yerde aynı göze, aynı kafaya erişip hikayenin derinliklerine beraber indik. Birçok düzenlemede Eşref Ziya ile hemfikir olduk. Onun gözünü olabildiğince yansıtmaya çalışıyorum. Kendi gözümle bu filme nasıl baktığımı anlatıyorum ve o da benim baktığım gözle projeyi beğeniyor. Biz üç aydır bu şekilde revizyon yapıyoruz. Finalde de artık sete çıkmaya karar verdik. Son dört haftalık hazırlık sürecinde mekanları gezdik cast yaptık. Hazırlığımızı, kostümümüzü, provalarımızı bitirdik ve setteyiz artık. İşe başlıyoruz.”

Kemal Yıldız, izleyicinin alışılagelmişten çok daha detaylı düşünülmüş bir film bulacağının altını çizerek, “Hikayenin derinliklerinde çok güzel mesajları olan, seyirciye gerçekten bir şey veren bir film. Bu filmi izledikten sonra ‘Evet, boşa vakit geçirmedik. Çok güzel bir film izledik. Tamamıyla anlatılmış. Hikayeyi çok güzel yansıtmışlar.’ dedirtmeye çalışacağız. Umarım herkes çok beğenir ve başarılı bir film olur hepimiz için.” ifadelerini kullandı.
– “Her sahneyi sete girmeden önce çekmiştik aslında”
Oyuncu Öykü Çelik ise filmde Çiğdem adlı bir gazeteciyi oynadığını kaydederek, “Kadir’le yani Eşref Bey’le sokakta karşılaşıyoruz. Çöp toplayıcısı ama ben sadece çöp toplayıcısı olduğuna inanmıyorum. Çünkü kitap okuyor değişik yazarlardan, İngilizce konuşuyor, eğitimi çok iyi. Ben de biraz takip ediyorum, ‘Kim bu?’ diyerek. Derken hikayenin içine dahil oluyorum. Hafızasını kaybetmiş ve bizim sürecimiz başlıyor. Onun kim olduğunu gerçekten buluyoruz. Klasik bir hikaye değil, sonrasında gerçekten çok şaşırıyor seyirci. Şaşırdığını düşünürken tekrar şaşırıyor.” dedi.

Senaryoyu okuduğunda çok beğendiğini ve oynaması gerektiğini düşündüğünü aktaran Çelik, “Çünkü değişik sürekli birbirini tekrar eden projeler arasında gerçekten bir klasikmiş gibi başladı ama sonra çok şaşırdım. Geldim ekibimizle tanıştım. Davet ettiler beni sağ olsunlar. Sonra başladık.” diye konuştu.
Başarılı oyuncu, set ekibinin birbiriyle çok uyumlu olduğunu daha çekimler başlamadan anladığını söyleyerek, şöyle devam etti:
“Herkes gerçekten çok iyi. Yani kariyerimde 17. senemdeyim. O yüzden artık sette insanı gördüğün zaman anlıyorsun, profesyonel mi gerçek mi duygusal mı diye. Burada herkes, yapımcımız ve yönetmenimiz sayesinde mutlu. Çok titiz çalışıyorlar, her sahneyi tek tek sete girmeden önce çekmiştik aslında. Herkes ne yapacağına çok hakim. O yüzden ben de çok mutluyum burada olmaktan.”
Çiğdem’in meraklı, tutkulu, tuttuğunu koparan ve hayat enerjisine uyan bir karakter olduğunu vurgulayan Çelik, “Enerjime de çok uyduğu için çok içselleştirdim hemen. Sağ olsun yönetmenimiz de çok yardımcı oldu. Eşref Bey de kendisi senaryoyu yazdığı için ne istediğini çok iyi biliyordu. İlk başta hiç devam filmi olduğunu düşünmüyorsun, tamamen başka bir film, yeni bir filmmiş gibi, en sonunda diyoruz. Sonunu anlatmak istemiyorum ama yeni bir film, yeni bir hikaye, yeni bir karakter izler gibi izleyecek seyirci. Ama bir bağlantısı olduğunu anlayacak, çok da güzel bir sürprizle. Zaten ben eminim bu filmi izledikten sonra dönüp birinciye de bakacaklar.” ifadelerini kullandı.
– “Yeniden Başlamak” 2005’teki filmin devamı niteliğinde
Çekimleri devam eden filmde, 2005’te izleyiciyle buluşan The İmam’daki Emrullah karakterinin hafızasını kaybetmesi sonrası yaşananlar farklı bir üslupla ele alınıyor.
Marmara Film Yapım imzalı filmin yönetmenliğini Kemal Yıldız, yapımcılığını Eşref Ziya, uygulayıcı yapımcılığını ise Yusuf Ziya Denli üstlendi.
Eşref Ziya, Öykü Çelik, Batuhan Ekşi, Ali Buhara Mete, Nazan Diper, Osman Alkaş ve Mehmet Ali Tuncer’in rol aldığı filmin hikayesi kısaca şöyle:
“Sedat, Balat’ta bir gecekonduda yaşayan 32-33 yaşlarında bir gençtir. Zengin bir ailenin çocuğudur aslında ama ailevi sorunlar onu bu yaşantıya itmiştir. Bu yaşam biçimi zamanla onu illegal işlere sürüklemiştir. Günün birinde bir parkta sokak serserilerinin elinden kurtardığı, hafızası yerinde olmayan Kadir ağabeyi, onun tüm yaşantısını değiştirmiştir. Kadir ağabeyi sayesinde hayatına giren gazeteci Çiğdem ile tekrar hayata tutunmuş, yaşadığı hayatı ve geçmişi sorgulama fırsatı yakalamıştır. Kadir Demir’in gerçekte kim olduğunu araştıran Sedat ve Çiğdem ikilisi, kendilerini çok karmaşık olaylar içinde bulur.”
]]>Komutanlık Sözcüsü Li Şi, tatbikatın “Tayvan’ın bağımsızlığına yönelik eylemlere karşı cezalandırma ve dış güçlerin müdahalesine karşı uyarı olduğunu” ifade etti.
Komutanlığın açıklamasında, “Müşterek Kılıç-2024A” adı verilen, iki gün sürecek tatbikata, kara, hava, deniz ve roket kuvvetlerinden birliklerin katıldığı, “müşterek deniz-hava muharebe hazırlık devriyesi, müşterek muharebe alanı ele geçirme ve kontrol ile kilit hedeflere müşterek atış talimleri yapılacağı” kaydedildi.
Tatbikatta, “devriye araçlarının Tayvan Adası çevresindeki alanlara odaklanacağı, ada zinciri içinde ve dışında müşterek harekatlarla birliklerin gerçek muharebe kabiliyetlerinin test edileceği” aktarıldı.
Tayvan Savunma Bakanlığı, sosyal medya platformu X’teki hesabından yaptığı paylaşımda, Çin ordusunun tatbikat duyurusunu kınarken “Biz çatışma arayışında değiliz ama çatışmadan kaçacak da değiliz. Ulusal güvenliğimizi koruyacağımıza güvenimiz tam.” ifadesine yer verildi.
Tayvan’ın yeni lideri Lai’nin yemin töreninin ardından geldi
Tayvan’ın çevresinde abluka oluşturan tatbikat, Ada’daki hükümetin yeni seçilen lideri Lai Ching-te’nin 20 Mayıs’taki yemin töreninin ardından geldi.
Tayvan’da 13 Ocak’ta yapılan başkanlık seçimini kazanan iktidardaki Demokrat İlerici Partinin (DPP) adayı Lai Ching-te, bu hafta başında yemin ederek görevine başlamıştı.
Lai, başkan olarak yaptığı ilk konuşmada, Tayvan Boğazı’nın iki yakasındaki statükoyu koruma sözü verirken Çin’e, Tayvan’ı askeri olarak tehdit etmeye son verme çağrısında bulunmuştu.
Tayvan hükümetinin egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve statükonun korunmasına bağlı kalacağını dile getiren Lai, “Anayasaya göre Çin Cumhuriyeti’nin (Tayvan) egemenliği bütün olarak halka aittir. Çin Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti birbirinin boyunduruğunda değildir.” diye konuşmuştu.
Çin, Lai’nin konuşmasına tepki vermişti
Pekin yönetimi, Lai’yi, bağımsızlık arayışında olacağına dair “tehlikeli işaretler” verdiği gerekçesiyle eleştirmişti.
Çin’in Tayvan İlişkileri Ofisi Sözcüsü Çın Binhua, yaptığı açıklamada, Lai’nin konuşmasının, onun “Tayvan’ın bağımsızlığı için çalışan biri” olduğunu gözler önüne serdiğini savunarak, “Lai’nin konuşması, Tayvan’ın bağımsızlığı duruşuna inatla bağlı kalıyor, ayrılıkçılık yanılgısını teşvik ediyor ve bağımsızlık için dış güçlere bel bağlayarak Tayvan Boğazı’nın iki yakası arasında cepheleşmeyi kışkırtıyor.” ifadelerini kullanmıştı.
Tayvan İlişkileri Ofisi, yayımladığı daha sert tondaki yazılı açıklamada ise Lai’nin konuşmasının, “çatışma ve provokasyon, aldatma ve yalanlarla dolu olduğu” ve “Tayvan’ın bağımsızlık duruşunu daha da radikal ve riskli hale getirdiği” savunulmuştu.
Çin, Lai’yi “bağımsızlık yanlısı” ve “ayrılıkçı” görüyor
Lai, Çin tarafından “bağımsızlık yanlısı” ve “ayrılıkçı” görülüyor. Çinli yetkililer, seçim öncesinde Lai’yi birçok kez “iflah olmaz”, “sorun çıkaran” gibi ifadelerle anmıştı.
Pekin yönetimi, seçim arifesinde Lai’nin Tayvan’ı bağımsızlık doğrultusunda “tehlikeli bir yola” sokacağı uyarısı yapmış, seçilmesi halinde çatışma ve savaş riskinin doğabileceği imasında bulunmuştu.
Çin’in tepkisi, DPP’nin genel siyasi çizgisine karşıtlığından kaynaklanıyor. Parti, Ada’nın egemenliğinden taviz verilmemesini, fiili bağımsızlığının korunmasını savunan siyasi çizgiyi temsil ediyor.
Tayvan’da çok partili döneme geçilmesinden sonra kurulan DPP, Çin’deki iç savaşta komünistlerle mücadelede eden kurucu parti Koumintag’ın “Çin’in meşru temsilcisi olma iddiasından” çok “Tayvan’ın bağımsızlığı” fikrine yakın duruyor.
Çin-Tayvan anlaşmazlığı
Çin’de İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Çan Kay-şek liderliğindeki Çin Milliyetçi Partisi (Koumintag) güçleri ile Mao Zıdong önderliğindeki Çin Komünist Partisi (ÇKP) güçleri arasında yaşanan iç savaşta galip gelen komünistler, 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etmişti.
İç savaşı kaybeden Koumintag üyeleri ise Tayvan’a yerleşip 1912’de kurulan “Çin Cumhuriyeti” iktidarının Ada’da devam ettiğini ileri sürerek, burada geçici hükümet kurmuştu.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendi topraklarının parçası olduğunu savunduğu Tayvan, 1949’dan bu yana fiili bağımsızlığa sahip bulunuyor. Çin ana karası ile Tayvan arasındaki ayrılık hala sürüyor.
Son yıllarda Tayvan üzerindeki askeri baskıyı artıran Pekin yönetimi, Ada’nın ana kara ile yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanımını dışlamayacağını vurguluyor.

‘HABERLERE YAŞ SINIRLAMASI GELECEK’
Şahin, haberlere artık yaş sınırlaması uygulamasının geleceğini söyledi. Gündüz kuşaklarının daha eğitici ve bilinçlendirici olabileceğini aktaran Şahin, yapımcıların bir önlem almaması durumunda gerekenin RTÜK tarafından yapılacağını söyledi.
“Biz yaptıklarımızın tamamını bir kanun ve yönetim çerçevesinde yapıyoruz” diyen RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, “Şikayetler bize geliyor. Bizim üst kurul uzmanlarımız bunu raporlaştırıyor ve şikayetlerin çoğunluğu da haklı oluyor. Sosyal medya gezintileriniz esnasında ‘RTÜK yine şu kanallara ceza verdi ama bu kanalları görmüyor’ şeklindeki bir sistematik içerisinde çalışmıyor. Bizim sistematiğimiz çok net” dedi.
‘KURALLAR ÇOK AÇIK VE NET’
Verilen cezalar öncesinde yayıncılara gerekli uyarıların yapıldığının da altını çizen Şahin, “Bizim için iktidara yakın, uzak veya muhalif kanal yoktur. Bizim içimizde CHP’den gelen 2, İYİ Parti’den bir, DEM’den bir, AK Parti’den 3 ve MHP kontenjanından da 2 iki arkadaşımız var. Nihayetinde her arkadaşımız, siyasi partilerin mecliste çoğunluğuna göre bir sistematik dahilinde geliyor. Bu kanal ayrımını biz yapmıyoruz. Biz medyayı şöyle görürüz; kurallara uyan medya, kurallara uymayan medya. Çok basit aslında, neden bazı kanallar hep ceza yiyor veya bazı kanallar daha az ceza yiyor veyahut da hiç yemiyor. A ve B kanalı diye düşünün. A kanalında bir ihlal olduğu zaman bizim sistematiğimiz var, yazılı ve sözlü uyarı sistematiğimiz. Bizim arkadaşlarımız A kanalını arayarak ihlalin düzeltilmesini söylüyorlar. A kanalı bu ihlali düzeltiyor ve yayın devam ediyor, bu ceza yemez eğer çok büyük bir ihlal değilse. B kanalını da uyarıyor arkadaşlarımız ama B kanalı da ‘Bizim yayın politikamıza göre burada ihlal yok, biz bu yayın politikasını devam ettireceğiz’ diyorlar. Bunun üzerine de bizim arkadaşlarımız rapor hazırlayacaklarını dile getiriyor. Rapor yazılıp, ceza verildikten sonra ‘RTÜK bize ceza verdi’ diye bas bas bağırıyorlar. Tribüne oynamayın. Kusura bakmayın, sizi biz uyararak ihlalleri de söyledik. Bir kanalın ceza yemesinin temel sebebi ihlalidir, bir kanalın ceza yememesinin temel sebebi de ihlal yapmamasıdır. 6152 Sayılı Kanun’da yer alan yayınlardaki dikkat edilmesi gereken kurallar çok açık ve net. Biz bir de kanunun haricinde bu anlamda bizim imzalamış olduğumuz, imza atmış olduğumuz Türkiye’de yayın yapan bütün ulusal televizyonların altına imza attığı, bütün platformların altına imza attığı yayın ilkeleri var. Bu ilkeler doğrultusunda biz denetimlerimizi yapıyoruz” diye konuştu.
‘İŞ ÇIĞRINDAN ÇIKTI’
Haberlere yaş sınırlamasının geleceğini de açıklayan Şahin, “Biz normalde haber bültenine çok karışmıyoruz. Herkes kurallara uyduğu sürece o kendi alanıyla ilgili haber bülteni versin istiyoruz ama her alanda olduğu için burada iş çığırından çıktı. Hatta bir devlet büyüğümüzün bize bir tavsiyesi oldu. ‘Bıktık artık. Aynı bu şekilde çocuklar da izliyor, bunlara +18 koyun’ dedi. Biz şimdi Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nca bir ilke kararı aldık. Bu kararda saatine göre +13, +18 koyacağız. Eğer o saatler dilimleri içinde durumu aşan bir şey olursa yeni bir ceza sistemi getirdik. İlke kararımız çok açık ve net. Yayınlanması için Cumhurbaşkanı’na gönderdik. Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra biz bu uygulamayı yapacağız. Maalesef bu bizim için çok heyecan verici, övünülecek bir şey değil ama biz RTÜK olarak maalesef tabiri caiz ise haberlere ‘Bip’ koyacağız. Bunu 13 yaşından küçükler, 18 yaşından küçükler izlemesin veya ‘Burada şiddet var’ diyeceğiz, ‘Bu aile ile birlikte izlenebilir’ diyeceğiz. Bu haberlerde yoktu, ilk kez yapmak zorunda kaldık. Bununla ilgili olarak önlemimizi aldık, eğer yönetmelik çıkarsa ki yakın zaman da çıkacak o zaman buna başlayacağız” şeklinde konuştu.

‘YA KENDİLERİNE GELECEKLER VEYA BİZ GEREKENİ YAPACAĞIZ’
Gündüz kuşağı hakkında açıklamalarda bulunan Şahin, “Gündüz kuşağı ve diziler bizim en fazla uğraştığımız alanlardan bir tanesi. Gündüz kuşakları ciddi anlamda problemli bir alandır. Evlilik programlarını kaldırdık yerine farklı bir şey geldi. Türkiye’de en çok para kazandıran, eğlendiren ve reyting alan kadın programları yani gündüz kuşağı programlarıdır. Bunun içerisinde kadın hijyeni, kadın eğitimi, kadınların meslek edinmesi, çocuk bakımı veya el becerileri gibi daha güzel şeyler yapana kadar devam edeceğiz. Gündüz kuşakları ve dizilere çok ceza verdik, bunların ölçütü yok. Burada önemli olan biz görevimizi yapacağız, yapımcı görevini yapacak ama halkta görevini yapacak izlemeyecek, izlettirmeyecek. RTÜK olarak son raddedeyiz. Gündüz kuşağı programları ile ilgili son kararlar çünkü artık bunları kaldıracak durumumuz yok. Ya kendilerine gelecekler veya biz gerekeni yapacağız. Dizilerle ilgili biz gerekeni zaten yapıyoruz” ifadelerini kullandı.
İran halkı Reisi’yi uğurluyor: 3 gün sürecek cenaze töreni başladı



















İran Genelkurmay Başkanlığı; Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Tebriz Cuma İmamı Ayetullah Ali Haşim dahil 9 kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasına dair bir açıklama yayımladı.
“BİZİM İHA’MIZ HİNT OKYANUSU’NDA GÖREVDEYDİ”
Açıklamada, kazanın yaşandığı anda “SAR” radarıyla donatılmış İHA’larının Hint Okyanusu’nda bir görevde olduğu o sebepten ötürü bölgeye hızlıca intikal etmesinin mümkün olmadığı ifade edildi:
“Cumhurbaşkanı’nın (Reisi) ve beraberindeki heyetin helikopter kazası sonrasında, çok elverişsiz hava koşullarının varlığı, bölgenin coğrafi karmaşıklığı ve dağlık yapısının yanı sıra, ‘SAR’ radarıyla donatılmış, gelişmiş İran insansız hava araçlarının Hint Okyanusu’nun kuzeyinde görevde ve uzak mesafede olması, helikopter kaza yerinin tespiti için kurtarma güçlerinin kara yoluyla bir arama operasyonu başlatmasını mecbur kıldı…”

“ENKAZI TÜRK İHA’SI DEĞİL, GÖREVDEN DÖNEN İHA’MIZ BULDU”
Bu sebepten ötürü komşu ülkelerden yardım talep edildiğini ve Türkiye’nin çağrıya olumlu cevap verdiğinin belirtildiği açıklamada, “…Bu durumda Genelkurmay Başkanlığı, dost ülkelerin işbirliğini duyurdu ve Türkiye’nin teklifini kabul etti. Türkiye bölgeye gece görüşlü ve termal kameralı İHA göndermesine rağmen, bulutların altındaki noktaları tespit ve kontrol etme ekipmanının bulunmaması nedeniyle, helikopterin düştüğü yeri doğru bir şekilde bildiremedi ve nihayetinde Türkiye’ye döndü. Pazartesi sabahı (20 Mayıs) erken saatlerde helikopter kazasının tam yeri, Hint Okyanusu’nun kuzeyindeki görevinden çağrılan İran insansız hava araçları tarafından tespit edildi.” ifadelerine yer verildi.

IRNA: TÜRK İHA’SI ENKAZIN TESPİTİNDE 7 KİLOMETRE YANILDI
İran resmi haber ajansı IRNA ise, AKINCI İHA’nın helikopter enkazı olarak verdiği koordinatlarla (38.7677778, 46.6925000) Tevil köyü yakınlarını işaret ettiğini ancak burada yapılan incelemelerde helikopter izine rastlamadığını aktardı.
Helikopter enkazının kesin yerini, pazartesi sabahı (20 Mayıs) bölgeye ulaşan ve tarama yapan İran İHA’sının, Uzi köyünün batısı olarak tespit ettiğini belirtti.
IRNA, Türk İHA’sının keşfettiği nokta ile İran İHA’sının bulduğu kazanın ana noktası arasında 7 kilometrelik mesafe olduğunu kaydetti.

ANADOLU AJANSI’NIN HABERİ VE TÜRKİYE’DEN YAPILAN AÇIKLAMA
Helikopter enkazının Akıncı İHA tarafından bulunduğu gelişmesi, ilk olarak Anadolu Ajansı’nın (AA) haberine yansımıştı. Haberlerde, 19 Mayıs’ta İran makamlarının yardım teklifini kabul etmesi üzerine bir adet Bayraktar AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı’nın (TİHA) saat 23.30’da Batman’dan havalanarak saat 00.45’te kaza bölgesine ulaştığı belirtilmişti. AA, pazartesi günü (20 Mayıs) sabah saatlerinde ise, “Akıncı İHA, İran Cumhurbaşkanı Reisi’yi taşıyan helikopterin enkaz bölgesini tespit edip yurda döndü.” başlığı ile hava aracının Van’a geldiğini duyurmuştu. Söz konusu haberlerin ardından İran Kızılay Başkanı Pir Hüseyin Kolivend, salı günü (21 Mayıs) konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Sabah saat 05.00 sıralarında helikopterin enkazını bulanlar İranlı kurtarma ekipleriydi.” demişti.
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler de konuyla alakalı şu ifadeleri kullanmıştı:
“Olayın haber alınmasını müteakip İran makamlarından gelen gece görüş kabiliyetli helikopter talebi üzerine hazırlıklara başladık, bu kapsamda tarafımızdan mevcut şartlarda daha faydalı olabileceği değerlendirilerek AKINCI İHA’nın da hazırlanması talimatı verildi. Cumhurbaşkanlığımızın onayı ve İranlı yetkililerin ‘olur’u sonrasında silahsız AKINCI İHA saat 23.30’da Batman’dan havalanarak saat 00.12’de İran hava sahasına giriş yaptı. İlgili bölgede yapılan taramalarda saat 02.36’da ilk görsel temas sağlanmış ve tespit edilen ısı kaynağı İran makamlarıyla paylaşılmıştır. Saat 05.50’de ise, İranlı yetkililerle kurulan temas sonucu enkaza ulaşıldığı bilgisi alınmıştır. Görevini başarıyla tamamlayan AKINCI İHA’mız, saat 06.45’te Türkiye hava sahasına giriş yapmıştır.”
Dijital Mecralar Komisyonu, yayıncıların haklarını korumak için Rekabet Kurumu ve Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün katılımı ile toplantı gerçekleştiriyor.
GOOGLE YILLARDIR HAKLARI SÖMÜRÜYOR
Google ve arama motorları yıllardır yayıncıların haklarını sömürüyor. Yayıncılar, haklarını alabilmek için Avustralya, Kanada ve AB ülkelerinde olduğu gibi haberin telif kapsamına alınmasını talep ediyor. Dijital Mecralar Komisyonu, yayıncıların talebi ile Dijital Telif Yasası çalışmalarına hız verdi.
Komisyonda bugün Rekabet Kurumu ve Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün katılımı ile kritik bir toplantı gerçekleşiyor.
“TARİHİ BİR GÜNDEYİZ”
Komisyon Başkanı Hüseyin Yayman, “Tarihi bir gündeyiz” diyerek başladığı konuşmasında, “Personel istihdam eden, içerik üreten, bu konuda kurumsal yapıya giden yerlerin eserlerinin, haberlerinin hiçbir telif ödenmeden alınması bu kurumların kan kaybetmesine neden olmaktadır. Bu yapılar zaman içinde güç kaybedecek. Bu hakların alınamaması, zaman içerisinde habere ulaşmak için ortaya konan emeğin yok olması anlamına geliyor.” dedi.

Yayman’ın açıklamaları şöyle:
Tarihi bir gündeyiz. Basın emekçileri için büyük bir adım atılıyor. Dijital telif için yasal bir altyapı hazırlamaya çalışıyoruz. FSEK’in yapılış tarihinin 1951, bugünün 2024 olduğunu düşünürsek nasıl bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görürüz.
“FSEK ÇAĞIN ŞARTLARINA AYAK UYDURAMAZ DURUMDA”
2.Dünya Savaşı sonrası çıkan bu Fikri Sinai Eserler Kanunu günümüz şartlarına ayak uyduramaz durumdadır. Emek hırsızlığının önüne geçmek zorundayız. İletişim dünyasında devrimin yaşandığı bir çağdayız.
Bugün biz 28.yasama döneminin 6.toplantısında bu konuyu ele alacağız.
“HABER TELİF KAPSAMINA ALINMALI”
Haberin fikir ve sanat eseri sayılması için bir talep var. Komisyon bunu değerlendirecek. Ben de bu konuda haberin telif sayılması gerektiğini düşünüyorum. Avrupa’da ve dünyada bunun böyle olduğunu görüyoruz.

“YAYINCILAR KAN KAYBEDİYOR”
Personel istihdam eden, içerik üreten, bu konuda kurumsal yapıya giden yerlerin eserlerinin, haberlerinin hiçbir telif ödenmeden alınması bu kurumların kan kaybetmesine neden olmaktadır. Bu yapılar zaman içinde güç kaybedecek. Bu hakların alınamaması, zaman içerisinde habere ulaşmak için ortaya konan emeğin yok olması anlamına geliyor.
“ETKİLEŞİM ÜZERİNDEN TEK AMACIN PARA KAZANMAK OLAN YAPILAR İLE MÜCADELE ETMELİYİZ”
Kamusal haberciliği yerine temel meselesi etkileşim almak olan, reklam geliri elde etmek olan isimsiz, sahte yapılara karşı bizim muhakkak tedbir almamız lazım.
“AVRUPA’DAKİ UYGULAMALAR TÜRKİYE’DE HAYATA GEÇMELİ”
Avrupa’daki uygulamalar Türkiye’de de hayata geçmeli.
Konuyla ilgili Rekabet Kurumu da Google Adwords soruşturmalarına ilişkin bir sunum gerçekleştirdi.
Sunumda, “Dijital Telif Yasası genel itibarıyla, dijital mecralarda içerik üreten kişi, kurum ve kuruluşların ürettikleri İçeriğe ilişkin telif haklarını koruma altına alınmasını amaçlamaktadır. Diğer bir ifadeyle, dijitalleşen medya dünyasında içeriklerin hak sahiplerinin izni alınmaksızın/telifsiz şekilde kullanılmasının önüne geçmek ve içerik sahiplerinin emeğini nemalandırmak amacıyla bu yönde bir yasa çalışmasına ihtiyaç duyulmaktadır.” ifadelerine yer verildi.
Sunumda diğer ABD ve AB’de dijital korsanlıkla mücadelede yapılan düzenlemeler şu şekilde sıralandı:
Dijital Binyıl Telif Hakkı Yasası (ABD-1998): Dijital korsanlıkla mücadele etmeyi ve telif hakkı sahiplerinin dijital içeriklerini korumayı amaçlıyor.
2019/790 Sayılı Dijital Tek Pazar’da Telif Haklarına ve Bağlantı Haklara İlişkin Direktif (AB): 2023 yılının Haziran ayı itibarıyla GOOGLE 1500’e yakın yayını ile anlaşma yapmıştır
Çevrim İçi İçerik Paylaşımı Hizmet Sağlayıcılarının Relif Hakkı Sorumluluğu Hakkında Kanun (Almanya-2021): Yayıncılara Ücret Ödenmesi
Fransız Fikri Mülkiyet Kanunu: Basın yayınlarının dijital ortamda çoğaltılman ve lletilmesi kapsamında ödenmesi gereken ücretler düzenlenmiştir.
Çevrim İçi Haberler Yasası (Kanada 2023): Kanada Radyo ve Televizyon Komisyonu. Dijital platformlar ile haber şirketleri arasında ticari pazarlık usulü. Anlaşmazlık durumunda zorunlu tahkim yolu.
Çevrim İçi Haberler Yasası (Kanada-2023):
Müzakere süreci
Adil gelir paylaşımı
Zorunlu tahkim çerçevesi
Toplu pazarlık
Uzmanlığı ile yayın ve telekomünikasyon sektöründe arabuluculuk tecrübesi nedeniyle Kannada Radyo ve Televizyon Komisyonuna görev ve işlev tanımlanması
İran halkı Reisi’yi uğurluyor: 3 gün sürecek cenaze töreni başladı



















Helikopter kazasında hayatını kaybeden İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin Özel Kalemi Gholam Hossein Esmaili, İran İslam Cumhuriyeti Haber Ağı’na (IRINN) açıklamalarda bulundu.
“KONVOYDA 3 HELİKOPTER VARDI, REİSİ’NİN HELİKOPTERİ ORTADAYDI”
Reisi’yle birlikte Azerbaycan sınırındaki baraj açılışından dönen 3’lü helikopter konvoyunda yer alan isimlerden biri olduğunu söyleyen Esmaili, yolculuk sırasında helikopterlerin arka arkaya ilerlediğini, Reisi’nin helikopterinin diğer iki helikopterin arasında olduğunu, kendisinin ise arkadaki 3. helikopterde yer aldığını söyledi.
“HAVA OLUMSUZ DEĞİLDİ, SİS YERDE VARDI”
“Tebriz yönüne doğru yola çıktık. Hava açıktı ve endişe edilecek bir hava durumu yoktu. Yarım saat havada kaldıktan sonra Sungun bakır madenine ulaşmadan önce küçük bir bulut kümesi oluştu.” diyen Esmaili’ye, sunucu “Sis yok muydu?” diye sordu.
Esmaili, “Yerde sis vardı ama helikopterlerle ilerlediğimiz havada sis yoktu. Ancak küçük ve sıkışık bir alanda, bir uçurumun üzerinde küçük bir bulut parçası vardı. Yükseklik açısından bu bulut bizim uçuşumuzun yüksekliğiyle aynı yükseklikteydi.” diye yanıt verdi.
“BİZE ‘YÜKSEL’ EMRİ GELDİ VE YÜKSELDİK; SONRA REİSİ’NİN HELİKOPTERİ GÖZDEN KAYBOLDU”
Yaşananları anlatmaya devam eden Esmaili, “Aynı zamanda filonun da komutanı olan Reisi’yi taşıyan helikopterin pilotu, diğer pilotlara bulutların üzerine çıkmalarını söyledi. Bulutların üstüne çıktık, yaklaşık 30 saniye ilerledik. Pilotumuz bir anda Başkan’ı (Reisi) taşıyan ana helikopterin kayıp olduğunu fark etti.
Biz ‘yüksel’ emrinin ardından, bulutların üzerine çıktıktan sonra ana helikopteri göremedik. Bizim yükselişimiz zor olmadı. Zaman zaman helikopterde/uçakta türbülans hissedersiniz ama bu uçuşta helikopterin içinde ve yükselirken hiçbir şey hissetmedik. Ve biz yükseldikten sonra etrafta başka bulut yoktu. Yani hava durumunu güvensiz hale getirecek herhangi bir durum yoktu. İlerledik ve bakır madenine yaklaştık.
Ancak pilotumuzun aniden U dönüşü yaptığını fark ettik ve ona nedenini sordum. Helikopterlerimizden birinin kayıp olduğunu söyledi. ‘Acil iniş yaptıklarını tahmin ediyoruz çünkü telsiz bağlantımız koptu’ dedi. Ben de ona en son ne zaman temas kurulduğunu sordum. Pilot, ‘Bir dakika, 30 saniye önce, pilot bize bulutların üzerine çıkmamızı söylediğinde’ dedi.
Pilotumuz bölgenin etrafında birkaç kez tur attı ama aşağısı sisli olduğu için bir şey görünmüyordu ve o bölgeye girmek bizim için de çok riskliydi. Telsiz bağlantısı kurmakta başarısız olunca Sungun bakır madenine iniş yapmak zorunda kaldık.
“DÜŞEN HELİKOPTERDE BİR KİŞİ TELEFONUMUZU AÇTI VE ONUNLA KONUŞTUK”
Helikopterdekilerle sürekli iletişim kurmaya çalıştık. Birkaç denemeden sonra bir kişinin telefonuna ulaştık. Telefonu, Tebriz Cuma İmamı Ayetullah Ali Haşim açtı. Bize kendini iyi hissetmediğini söyledi. Ona tam olarak ne olduğunu ve nerede olduklarını sordum. Nerede ve neler olduğunu bilmediğini söyledi. Sadece görebildiklerini anlattı bize; etrafın ağaçlarla çevrili olduğunu söyledi. Ona diğerlerinin durumunu sordum. Ayetullah Haşim, yalnız olduğunu ve kimseyi göremediğini söyledi.
Bakır madeni, ambulans ve gerekli araçları temin için iyi imkanlara sahipti. Merkeze (Tahran’a) durumu anlatıp acil yardım talebinde bulunduk ve onları aramaya koyulduk.” ifadeleriyle kriz anında yaşanları tek tek anlattı.
Cibaliya’da İsrail askerlerinin anti-personel mayını ile hedef alındığı aktarılan açıklamada, İsrail askerlerinden ölenler ve yaralananların olduğu kaydedildi.
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kentinde, İsrail ordusuna ait bir tankın patlayıcılarla, İsrail ordusuna ait araç ve İsrail askerlerinin havan mermileriyle hedef alındığı aktarıldı.
Cibaliya’nın Tel ez-Zater bölgesinde bir İsrail tankının imha edildiği, Ömer Bin Hattap Camisi çevresinde 5 İsrail askerinin el bombasıyla yakın mesafeden hedef alındığı ifade edildi.
El-Beşir Camisi yakınında çok sayıda İsrail askerinin patlayıcılarla hedef alındığı ve ölenler ile yaralananların olduğu belirtilen açıklamada, bir evin içinde gizlenen İsrail askerlerinin anti-personel mühimmatıyla vurulduğu kaydedildi.
Refah kentinde, İsrail askerlerinin “karargahının” havan mermisiyle vurulduğu ve Gazze kentindeki Netzarim koridorunda bir İsrail askerinin keskin nişancı saldırısıyla hedef alındığı bildirildi.
KUDÜS SERİYYELERİ’NDEN SALDIRILAR
İslami Cihad’ın askeri kanadı Kudüs Seriyyeleri’nden yapılan açıklamada da Cibaliya kampının doğusunda İsrail ordusuna ait araçların ve İsrail askerlerinin hedef alındığı bildirildi.
Fetih Hareketi’ne bağlı Aksa Şehitleri Tugayı ile birlikte Cibaliya kampında bir binanın arkasında konuşlu İsrail birliklerinin çok sayıda havan mermisiyle hedef alındığı ifade edildi.
Refah kentinin doğusunda İsrail askerleri ve araçlarının havan mermileri ve ağır silahlarla vurulduğu kaydedildi.
Gazze Şeridi’nin orta kesimlerindeki Deyr el-Belah’ta, Kasariya Okulu çevresinde İsrail ordusuna ait araçların ve İsrail askerlerinin havan mermileriyle hedef alındığı aktarıldı.
İsrail ordusunun, helikopterle ölen ve yaralanan İsrail askerlerini bölgeden tahliye ettiğinin görüldüğü kaydedildi.
İSRAİL’İN GAZZE’Yİ İŞGALİNDE 7 EKİM SONRASI
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 103’ü çocuk, 9 bin 849’u kadın olmak üzere 35 bin 647 Filistinli öldürüldü, 79 bin 852 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 282’si karadan işgal sürecinde olmak üzere 630 askerinin öldüğünü duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail askerleri ile yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin saldırılarında 513 Filistinli hayatını kaybetti.
YILLARCA SAKLANMIŞ
Soruşturmanın dün duyurulan sonuçları, on binlerce hastanın enfekte kan yoluyla ölümcül enfeksiyonlara yakalanmasında İngiliz yetkililerin ihmali olduğunu ve bu felakete ilişkin gerçeklerin on yıllar boyunca saklandığını ortaya koydu.
Yaklaşık 3 bin kişinin ölmesi ve çok sayıda insanın ömür boyu sürecek hastalıklara yakalanmasıyla sonuçlanan enfekte kan skandalı, İngiliz sağlık sisteminde tarihin en büyük ve en ölümcül skandalı olarak kayıtlara geçti.

80’İ ÇOCUK BİN 250 HASTAYA VİRÜSLÜ KAN VERİLDİ
5 binden fazla şahidin dinlenmesi ve 100 binden fazla belgenin incelenmesi ile hazırlanan rapora göre, skandal uygulamalar çerçevesinde kanama bozukluğu olan 380’i çocuk bin 250 hastaya, HIV virüsü taşıyan kan ürünü verildi. Bu hastaların dörtte üçü hayatını kaybetti. Enfekte kan ürünleri verilen 5 bin kadar hasta ise kronik Hepatit C hastalığına yakalandı. Hastanelerde doğum, ameliyat ve kaza nedeniyle bulunduklarında kan nakli sırasında Hepatit C virüsü ile enfekte olanların sayısı ise 26 bin 800 kişi olarak açıklandı.
Kamu soruşturmasının nihai raporunu hazırlayan eski Yargıç Brian Langstaff, İngiliz hükümetleri ve sağlık sistemi yetkililerini, kendi imajlarını korumak ve harcamalardan kaçınmak amacıyla bir dizi yanlışa imza atmakla suçladı. Langstaff, skandalın gizlenmesi için hükümet yetkililerinin bazı belgeleri imha ettiğinin örnekleri de bulunduğuna işaret etti.
İngiliz sağlık sistemindeki enfekte kan skandalı, 1970’li yıllarda İngiltere’nin ABD’de uygulanan yeni bir tedavi yönteminin benimsemesiyle başladı. Mahkumlar ve uyuşturucu bağımlıları gibi yüksek riskli bağışçılardan kan alınması sisteme enfekte kan örneklerinin girişine neden oldu. Kan ürünlerinin üretimi sürecinde binlerce bağışçının kan plazmasının karıştırılması gibi uygulamalar ise virüs taşıyan tek bir bağışçının dahi oldukça büyük miktarda ürünün enfekte olmasına neden olduğu bir durum ortaya çıkardı.
Kurbanlara milyarlarca pound tazminat ödenecek
İngiltere hükümeti, 1970-1991 yılları arasında kendilerine “enfekte kan” verilerek HIV ve Hepatit virüslerine maruz kalan hastalar ve hasta yakınları, durumun ağırlığına göre değişmek üzere 2,6 milyon pounda kadar tazminat ödeyecek. Plana göre ilk nihai ödemeler yılsonu itibarıyla başlayacak ve ayrıca hak sahiplerine bu yaz 210 bin pound ara ödeme yapılacak.
BAŞBAKAN SUNAK ÖZÜR DİLEDİ
İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, kurbanlardan özür dileyerek soruşturma raporunun yayınlandığı günün İngiliz devleti için bir utanç günü olduğunu söyledi.

Pazartesi günü Avam Kamarasında yaptığı konuşmada tarihi yanlışı düzeltme sözü veren Sunak, “Gerçekten çok üzgünüm. Bugünkü rapor, devlet hayatımızın merkezinde on yıllarca devam eden bir ahlaki yıkıma işaret ediyor. Devlet Sağlık Hizmetlerinden, Sivil Hizmetler ve göreve gelen hükümetlerdeki bakanlara kadar her seviyede güven beslediğimiz insan ve kurumlar, en korkunç ve en yıkıcı şekilde başarısız oldu” dedi.
]]>Amanpour’un, bir grup ABD’li Cumhuriyetçi senatörün, kendisini, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve diğer İsrailli yetkililere yönelik yakalama kararı çıkarmaması konusunda uyararak “ağır yaptırımlarla” tehdit etmesi hakkındaki sorusu üzerine Han, şunları söyledi:
“Bir devlet başkanı benimle konuştu ve ‘Çok iyi biliyorsunuz ki bu mahkeme Afrika ve Putin gibi haydutlar için kurulmuştur.’ dedi. Biz bunu böyle görmüyoruz. Bu mahkeme Nürnberg’in mirasıdır. Bu mahkeme, insanlığın üzücü bir iddianamesidir. Bu mahkeme hukukun güce ve kaba kuvvete galip geldiği yer olmalıdır.”
Han, tüm devletlerin UCM’yi desteklemesi gerektiğini ABD’li yöneticilere anlattığını, bunu yaparken de “Roma Statüsü değerlerinin özünde Amerikan değerlerini savunduğunu, zorbalığa karşı durduğunu, en güçlülere karşı sınırsız güce karşı olduğunu, savunmasız bireyin haklarını, onuru ve bebeklerin korunmasını ifade ettiğini” söylediğini aktardı.
“TEHDİTLER BİZİ CAYDIRMAYACAK”
Han, Amanpour’un UCM’ye yönelik baskılara ilişkin sorusuna şu karşılığı verdi:
“Tehditler ya da diğer faaliyetler bizi caydırmayacaktır çünkü nihayetinde savcılar olarak görevimizi yerine getirmek zorundayız. Makamın kadın ve erkekleri olarak, hakimler olarak, kendimizden daha büyük bir şeye, yani adalete sadakat göstererek sorumluluklarımızı yerine getirmek zorundayız. Bazıları aleni ve bazıları gizli olan farklı tehdit türlerinden etkilenmeyeceğiz.”
İsrail Başbakanı Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Gazze’ye giden insani yardımın engellenmesinin de aralarında bulunduğu çok sayıda suç sebebiyle tutuklama emri çıkarılması için başvuruda bulunduğunu hatırlatan Han, hukuka uymayanların soruşturmadan şikayet etmemesi gerektiğini söyledi.
“AÇLIK BİR SAVAŞ YÖNETİM OLARAK KULLANILDI”
İsrail’in, Gazze’de açlığı bir “savaş yöntemi” olarak kullanıldığını vurgulayan Han, şunları dile getirdi:
“Açlıktan bir deri bir kemik kalmış çocukların resimlerini görüyoruz. Açlığın Netanyahu ve Gallant tarafından bir savaş yöntemi olarak kullanıldığı suçlamasını desteklemek için adli olarak analiz edilmiş çeşitli kanıtlarımız var. 2024 yılında, UCM yargıçlarına yakalama emri çıkarılması için bu tür bir suçun delillerini sunmak zorunda kalmamız korkunç bir durum.”
UCM’de ilk defa birilerinin açlığı “savaş yöntemi” olarak kullanması sebebiyle suçlandığını hatırlatan Amanpour’un sorusunu “Bildiğim kadarıyla ne yazık ki bu durum bir ilk olacak ve çok sıra dışı bir durum.” şeklinde cevaplayan Han, şöyle devam etti:
“17 yıldan fazla bir süredir Gazze’ye mal girişine izin vermeyen çok katı bir rejime katlanan çok sayıda çocuk ve kadın nüfus görüyoruz. 2022’de bile Birleşmiş Milletler ve diğer kurumlar, nüfusun yüzde 80’inin insani yardımla geçindiğini söylemişti. Bu durum 8 Ekim’den bu yana diğer tüm kısıtlamalarla daha da tehlikeli bir hal aldı. En savunmasız kişilere yiyecek, su, ilaç gittiğini görmedik ve bu insanlar bunlara erişme hakkına sahipler.”
“İSRAİL’İN İNSANİ YARDIM YARDIMLARI ULAŞTIRMA YÜKÜMLÜLÜKLERİ VAR”
İşgalci bir güç olarak İsrail’in ihtiyacı olan insanlara su, ilaç, anestezi ve insülin sağlamak gibi bir yükümlülüğü olduğunu kaydeden Han, “Eğer tanklar girebiliyorsa neden o tanklar ve o askerler yardım konvoylarını koruyamıyor?” diye sordu.
Han, “İşgalci bir güç olarak İsrail’in, gıda ve hayatta kalmak için zaruri olan şeylerin sivillere ulaşmasını sağlamak gibi pozitif bir yükümlülüğü var. Örneğin İsrail tankları Gazze’nin kuzeyini kontrol altında tutuyor, kamplara giden yardım konvoylarını koruyabilir ve yardımların kamplara gittiğinden emin olabilirler ama bunu yapmıyorlar.” dedi.
Sivil halkın hayatta kalması için vazgeçilmez olan bu malzemelerin girişini engellemenin hukukun ihlal edilmesi anlamına geldiğini vurgulayan Han, “Bunun anlaşılması için daha kaç doktorun küçük bebeklerin veya çocukların uzuvlarını anestezi olmadan kesmekten bahsetmesi gerekir?” diye konuştu.
“GAZZE HALKI TOPLU OLARAK CEZALANDIRILIYOR”
Han, Savunma Bakanı Gallant ve Başbakan Netanyahu tarafından Filistinlilere yönelik nefret söylemlerinin söz konusu soruşturmada dikkate alındığını da belirtti.
Gazze’nin kuzeyindeki suyu tuzdan arındırma tesisi, arıtma tabletleri, filtreleme sistemleri, kuvözler, hastanelerde kullanılan oksijen, anestezi malzemelerinin hem askeri hem sivil amaçlı kullanılan nesneler olarak sınıflandırıldığını, bu nedenle hedef alındığını aktaran Han, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Gazze’nin kuzeyindeki tüm seraların yüzde 90’ının yok edildiğini görüyoruz. Tarım için kullanılan arazinin yüzde 40’ı, balıkçı teknelerinin yüzde 70’i çatışmanın başlamasından bu yana yok edildi. Yaşamın sürmesi için çok önemli olan bu kadar şey, bir politika yüzünden kısıtlandı veya boğuldu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin bir kırılma noktasında olduğumuzu söyleyen sözleri, UNICEF’in sözleri, UNRWA’nın bir ihtiyaç denizinde damlalarla yardım geldiğini söyleyen sözleri ve endişeleri ne yazık ki diğer zorunluluklar karşısında bir tarafa bırakıldığını ve biraz da Gazze halkının toplu cezalandırılması için yapıldığı görünüyor.”
Başsavcı Han, savcılık ofisindeki soruşturmaları yürüten ekip liderlerinden gerçekçi bir mahkumiyet ihtimali olduğu durumlarda yakalama kararı alma yoluna gitmelerini istediğini belirterek, “Hamas liderleriyle ilgili olarak talep edilen üç yakalama emri ve Netanyahu ile Gallant hakkında talep edilen iki yakalama emri ile ilgili olarak gerçekçi bir mahkumiyet ihtimalimiz olduğunu belirledim ve ekip oybirliğiyle karar verdi.” dedi.
Soruşturmanın hala devam ettiğini ve soruşturma kapsamına giren suçların artabileceğini aktaran Han, şunları ifade etti:
“Bu aktif bir soruşturma ve soruşturmaların şu anki aşamasıyla ilgili olarak yargıçlara sunduğumuz suçlamalar soykırımı içermiyor. Fakat soruşturmaya devam ediyoruz ve bu çok karmaşık bir durum. İsrail makamları tarafından Gazze’ye girmemize izin verilmedi. Onlar da Hamas saldırılarıyla ilgili soruşturmalarımızı sürdürüyorlar ve kanıtlar bizi belirli bir yöne işaret ederse harekete geçmekte tereddüt etmeyeceğiz bu yüzden hala aktif bir soruşturma yürüttüğümüzü belirteyim.”
İsrailli yetkililerin ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik işledikleri suçların cezalandırılmadığını hatırlatan Han, İsrail yargısındaki bu durumun ABD’deki bağımsız kuruluşlar tarafından da tespit edildiğini dile getirdi.
Ebu Zuhri, İsrail’in Refah’a kara saldırısı, Gazze’de ateşkes ve esir takası müzakereleri ile ABD’nin Gazze Şeridi’nde inşa ettiği geçici limana ilişkin açıklamalarda bulundu.
İsrail’in Gazze Şeridi’ni ve Filistinli grupları teslim alma konusunda başarısız kaldığına dikkati çeken Ebu Zuhri, İsrail ordusunun başarısızlığı nedeniyle daha önce başarılı operasyonlar gerçekleştirdiğini iddia ettiği bölgelere karadan yeni saldırılar başlattığını belirtti.
İSRAİL BAŞARISIZLIK ÜZERİNE BAŞARISIZLIĞA İMZA ATIYOR
Gazze’deki Filistinli grupların direnme gücü olduğunu kaydeden Ebu Zuhri, “İşgalci (İsrail) başarısızlık üzerine başarısızlığa imza atıyor, bu nedenle de daha önceki girişimlerini yeniden deniyor. Dolayısıyla işgalcinin, Filistin direnişini bitirme veya Gazze’de tutulan esirlerini kurtarmada başarılı olamayacağını itiraf etmesi gerekir.” dedi.
İsrail’in Filistinli grupların şartlarını kabul etmesi halinde Gazze Şeridi’ndeki esirlerini kurtarabileceğini vurgulayan Ebu Zuhri, İsrail ordusunun Gazze’de sürdürdüğü savaşla sonuç elde edemeyeceğini belirtti.
Ebu Zuhri, Filistinli grupların gücünü kaybetmediğine ve İsrail’in de hiçbir şekilde şartlarını dayatamayacağına işaret etti.
İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kentine 7 Mayıs’ta başlattığı kara saldırısına dair Ebu Zuhri, şunları söyledi:
“İşgalci, Refah kentine girdi ve yarısından fazlasını işgal etti. Orada geniş çaplı bir göç dalgası oldu, kentte şu anda geriye nüfusun dörtte biri kaldı. İşgalci düşman (Gazze Şeridi ile Mısır arasında yer alan) Refah Sınırı Kapısı’nı da işgal etti. Filistinli direnişçiler buna karşı güçlü bir direnç gösterdi ve işgalcinin saflarında kayıplara yol açtı.”
İsrail’in Refah Sınır Kapısı’nı işgal etmesiyle insani yardımların Gazze Şeridi’ne girmesine engel olduğunu vurgulayan Ebu Zuhri, Refah Sınır Kapısı’nın yeniden açılmasıyla daha önce olduğu gibi Gazze’deki Filistin halkına yardımların ulaştırılması gerektiğini belirtti.
Hamas yetkililerinin, İsrail ordusunun Refah Sınır Kapısı’nı ele geçirmesi ve kentteki Filistinli sivillere yönelik devam eden saldırıları konusunda Mısır makamlarıyla iletişim halinde olduklarını aktaran Ebu Zuhri, “Hamas olarak Refah Sınır Kapısı’ndaki işgalin son bulması ve eskisi gibi açılması konusunda Mısır’la hemfikiriz.” diye konuştu.
MÜZAKERELER SİRAİL YÜZÜNDEN ÇIKMAZA GİRDİ
Gazze’de ateşkes ve esir takası konusundaki dolaylı müzakerelere ilişkin Ebu Zuhri, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Mısır ve Katar’ın arabuluculuğunda Hamas ile İsrail arasında yapılan müzakereler, İsrail’in tutumu nedeniyle çıkmaza girdi. Hamas, arabulucular tarafından sunulan teklifi kabul etti. ABD yönetimi de söz konusu teklifi önceden görmüştü. İşgalci ise bu teklifi kabul etmeye yanaşmadı ve böylece herhangi bir mutabakatın sağlanmasına imkan olmadı.”
İsrail’in aslında Gazze Şeridi’nin güneyinde yaklaşık 1,5 milyon kişinin sığındığı Refah kentine yönelik kara saldırılarını başlatmakla bahsi geçen teklifin kağıdını yırtıp attığını söyleyen Ebu Zuhri, İsrail yönetiminin müzakerelere yönelik olumsuz tutumunu Gazze Şeridi’ndeki Zeytun Mahallesi ve kuzeyindeki Cibaliya Mülteci Kampı’na yeni saldırılarla devam ettirdiğini vurguladı.
İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarının dışında Lübnan gibi ülkelerde üst düzey Hamas yetkililerini hedef alarak cepheyi genişlettiğine dikkati çeken Ebu Zuhri, “Savaşın doğasında bedeller ödeme söz konusu. Bizler de bedel ödeme konusunda halkımızın ön saflarında yer alıyoruz.” ifadelerini kullandı.
Ebu Zuhri, Hamas’ın, İsrail’in devam eden saldırılarına ve suikastlarına yanıt verebilecek güçte olduğunu savundu.
GÜNEY AFRİKA VE ONUN TALEBİNİ DESTEKLEYEN ÜLKELERLE GURUR DUYUYORUZ
Hamas yetkilisi Ebu Zuhri, Güney Afrika’nın 10 Mayıs’ta Uluslararası Adalet Divanına (UAD) Gazze’deki saldırılarına devam eden İsrail’e karşı tedbir kararına hükmetmesi için başvuruda bulunduğuna işaret ederek, “Hem Güney Afrika’nın tutumuyla hem onun talebini destekleyen tüm ülkelerin tutumuyla gurur duyuyoruz.” dedi.
Ebu Zuhri, Güney Afrika’nın attığı adımın ve diğer ülkelerin verdiği desteklerin, Filistin davasına uluslararası desteğin boyutunu gözler önüne serdiğini kaydetti.
“BİR YANDAN BOMBA BİR YANDAN YARDIM GÖNDERİYORLAR”
ABD’nin insani yardımların Gazze Şeridi’ne deniz yoluyla ulaştırılması için Gazze açıklarında geçici bir yüzer liman inşa etmeye katkı sunması konusunu da hatırlatan Ebu Zuhri, Filistin halkının temel ihtiyaçlarının temin edilmesinin önünde hiçbir engelin olmaması gerektiğini söyledi.
ABD’nin insani yardımlarla Gazze Şeridi’nde sivillere yönelik saldırılarını sürdüren İsrail’e verdiği desteklerin üstünü örtemeyeceğine işaret eden Ebu Zuhri, “bir yandan Gazze’ye birazcık gıda maddeleriyle boy gösterirken diğer yandan İsrail’e her türlü silah ve mühimmatı sağlamanın mantıksız” olduğunu vurguladı.
Ebu Zuhri, geçici limanın Gazze Şeridi’ndeki tüm sınır kapılarını kapalı tutmaya alternatif olmayacağını kaydetti.
Gazze açıklarındaki geçici yüzer limanın ayrıca yabancı güçlerin bölgede varlık göstermesi gibi bir ihtimalin ilk adımı olmaması gerektiğini dile getiren Ebu Zuhri, denizde veya karada olabilecek herhangi bir yabancı gücü kabul etmeyeceklerini ve bunu da bir tür işgal sayacaklarını sözlerine ekledi.
]]>İŞTE HAVACILIK KAZALARINDA ÖLEN DEVLET BAŞKANLARI:
9 Aralık 1936’da, dönemin İsveç Başbakanı Arvid Lindman, içinde bulunduğu Douglas DC-2 tipi uçağın havalandıktan hemen sonra yoğun siste Croydon Havaalanı yakınlarındaki evlere çarpması sonucu yaşamını yitirdi.
7 Eylül 1940’ta, Paraguay Devlet Başkanı Mareşal Jose Felix Estigarribia, uçak kazasında öldü.

4 Temmuz 1943’te, İkinci Dünya Savaşı sırasında Polonya’nın sürgündeki hükümetine liderlik eden Polonyalı asker ve devlet adamı Wladyslaw Sikorski, Cebelitarık’ta uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetti.
16 Haziran 1958’de, dönemin Brezilya Devlet Başkanı Vekili Nereu Ramos, Cruzeiro hava yolu şirketine ait bir uçağın kaza yapması sonucu yaşamını yitirdi.
29 Mart 1959’da Orta Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı, bağımsızlık kahramanı Barthelemey Boganda, uçağının düşmesi sonucu hayata veda etti.
18 Eylül 1961’de Kongo’da barış için arabuluculuk yapmak üzere görevde olan dönemin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Dag Hammarskjold’un uçağı bugünkü Zambia’da düştü. Kazada Hammarskjold dahil 16 kişi öldü.

14 Mayıs 1966’da, Irak Cumhurbaşkanı General Abdüsselam Arif, bir helikopter kazasında öldü. Arif, Şubat 1963’te darbeyle göreve gelmişti.
27 Nisan 1969’da Bolivya Devlet Başkanı General Rene Barrientos, Cochabamba kentinde helikopterinin düşmesi sonucu öldü.
18 Ocak 1977’de, eski Yugoslavya Başbakanı Dzemal Bjedic’in Learjet 25 tipi uçağı, Bosna Hersek’in Kresevo kenti yakınlarındaki Inac Dağı’na düştü. Kazada, Bjedic, eşi ve 6 kişi yaşamını yitirdi.
27 Mayıs 1979’da Afrika zirvesine katılmaya giden Moritanya Başbakanı Yarbay Ahmet Busseyf’i taşıyan uçak, Dakar açıklarına düştü. Kazada Busseyf öldü.
4 Aralık 1980’de Portekiz Başbakanı Françesko Carneiro ve Savunma Bakanı Amaro de Costa, uçaklarının kalkıştan hemen sonra başkent Lizbon’a düşmesi sonucu öldü.
24 Mayıs 1981’de Ekvador Cumhurbaşkanı Jaime Roldos Aguilera ve Savunma Bakanı General Marco Aurelio, bindikleri uçağın Peru sınırına yakın bölgeye düşmesi sonucu hayatlarını kaybetti.

1 Ağustos 1981’de Panama Devlet Başkanı Ömer Torrijos, kullandığı küçük uçağın ormana düşmesi sonucu yaşamını yitirdi.
19 Ekim 1986’da Mozambik Cumhurbaşkanı Samora Machel ve birçok Mozambikli bakanı taşıyan iki motorlu uçak, Mozambik-Güney Afrika sınırı yakınlarına düştü. Kazada Machel, Mozambik hükümetinin bazı bakanları ve üst düzey yetkilileri de dahil olmak üzere 33 kişi hayatını kaybetti. Kaza sonrası yapılan soruşturmalarda pilot suçlu bulundu.
1 Haziran 1987’de, eski Lübnan Başbakanı Reşid Karami, Beyrut’a gitmek üzere bindiği helikopterde bomba patlaması sonucu yaşamını kaybetti. Yaklaşık 300 gram ağırlığındaki ve Karami’nin bineceği koltuğun arkasına yerleştirilen uzaktan kumandalı bomba, uçak havalandıktan kısa bir süre sonra patlatıldı. Kazada yalnızca eski Başbakan Karami hayatını kaybetti.

17 Ağustos 1988’de, dönemin Pakistan Devlet Başkanı General Ziya’ül Hak, beş generali ve ABD Büyükelçisi Arnold Lewis Raphel’in içerisinde bulunduğu C-130 tipi askeri uçak, başkent İslamabad’ın yaklaşık 530 kilometre güneyinde Bahawalpur yakınlarında düştü. Kurtulan kimsenin olmadığı kazada araştırmacılar sabotaj olasılığı üzerinde durdu.
6 Nisan 1994’te Burundi Cumhurbaşkanı Cyprian Ntaryamira ve Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyrimana’yı taşıyan uçağa Kigali Havalimanı yakınında ateş açıldı. Başkanlık sarayının bulunduğu bölgeye düşen uçaktan kurtulan olmadı.

26 Şubat 2004’te Boris Traykovski ve beraberindeki heyeti taşıyan uçak, Bosna Hersek’in Mostar şehri yakınlarında düştü. Kazada Traykovski ile danışmanlarının da aralarında bulunduğu 8 kişi hayatını kaybetti. Uçak kazasını araştırmak üzere kurulan uluslararası komisyon, iki yıl süren araştırmaların ardından kamuoyuyla paylaştığı raporda, uçak kazasının “pilot hatası” sonucu olduğunu açıkladı.
10 Nisan 2010’da, Polonya’da Dönemin Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski ve eşinin de aralarında olduğu 96 kişiyi taşıyan “Tupolev 154” tipi uçak, Stalin döneminde yaklaşık 22 bin Polonyalının infaz edildiği Katyn Katliamı anısına yapılacak törene katılmak üzere Rusya’nın Smolensk Havalimanı’na inerken ormanlık alana düştü. Uçaktakilerden kurtulan olmadı.

5 Şubat 2024’te, eski Şili Devlet Başkanı Sebastian Pinera ve beraberindekileri taşıyan “Robinson R 66” isimli helikopter, Los Rios bölgesine bağlı Ranco Gölü’ne düştü. Kalkıştan kısa süre sonra şiddetli yağmur ve yoğun sis nedeniyle Ranco Gölü’ne düşen helikopterde 3 kişi, göle atlayarak kendi imkanlarıyla kıyıya çıkmayı başardı. Eski Devlet Başkanı Pinera ise emniyet kemerini çözemediği için hayatını kaybetti.

UÇAK VEYA HELİKOPTER KAZALARINDAN KURTULAN DEVLET BAŞKANLARI
11 Nisan 1955’te, eski Çin Başbakanı Zhou Enlai, Endonezya’ya gitmek üzere kiraladığı Air India uçağına yapılan bir saldırıdan kurtuldu. İhbar üzerine seyahat planlarını son anda değiştiren Zhou, son dakika değişikliği ile uçağa binmedi. Öte yandan yerleştirilen bombanın patlaması üzerine uçak, Güney Çin Denizi’ne düştü. Kazada 11 yolcu hayatını kaybederken, 3 kişi kurtuldu.
17 Şubat 1959’da, Türkiye’nin 9. Başbakanı Adnan Menderes, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında mutabakata varılan Kıbrıs konulu antlaşmayı imzalamak üzere gittiği Londra’daki Gatwick Havalimanı’na 4,5 kilometre kala, Surrey bölgesindeki Newdigate köyü yakınlarındaki ormanlık alana düşen uçaktan kurtuldu. Kazada, aralarında dönemin Anadolu Ajansı (AA) Genel Müdürü Şerif Arzık’ın da bulunduğu 14 kişi hayatını kaybetti, mürettebat ve yolculardan oluşan 7 kişi yaralandı.
2 Şubat 1977’de eski Ürdün Kraliçesi Alia Toukan, Tafila şehrinde meydana gelen helikopter kazasında hayatını kaybetti. Toukan’ın eşi Kral Hüseyin bin Talal ise kazadan kurtuldu. Şiddetli yağmur ve fırtına nedeniyle yaşanan kazada dönemin Ürdün Sağlık Bakanı Mohammed Bauhir hayatını kaybetti.
Haziran 1994’te, o dönemde Galler Prensi olan İngiltere Kralı 3. Charles, şiddetli rüzgar nedeniyle kullandığı uçağın kontrolünü kaybetti ve uçağın düşmesine yol açtı. Olayda kimse yaralanmamasına karşın 1 milyon doların üzerinde hasar meydana geldi.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Muhbir, Pazartesi sabahı İran kabinesinin acil toplantısına başkanlık etti.

YENİ CUMHURBAŞKANI BELLİ OLDU; ÜLKE 50 GÜN İÇİNDE SEÇİME GİDECEK
İran’da Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasında ölmesinin ardından, Cumhurbaşkanı birinci yardımcısı, Reisi’nin yetki ve sorumluluklarını devraldı. Dini lider Hamaney, anayasanın 131’inci maddesi uyarınca Muhammed Muhbir’e Cumhurbaşkanlığı yetkisini verdi. Dışişleri Bakanlığı görevine de Bakan Yardımcısı Ali Rıza Bakıri atandı.
İran Anayasası’na göre 50 gün içinde yeni Cumhurbaşkanı seçilecek. Meclis Başkanı, Yargı Erki Başkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı’ndan oluşan kurul, yeni cumhurbaşkanının seçilmesi için süreci düzenlemekle yükümlü. Ülkede cumhurbaşkanlığı seçimine girecek adayların Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından onaylanması gerekiyor. Cumhurbaşkanı, onaylanan adaylar arasından halk tarafından seçiliyor.
MUHBİR’DEN AÇIKLAMA: YÖNETİMDE BOŞLUK OLUŞMAYACAK
Muhammed Muhbir, kabine toplantısında, yaşanan hadisenin çok ağır olduğunu ancak ülke yönetiminde hiçbir boşluk meydana getirmeyeceğini söyledi.
Muhbir, “Yaşanan hadise devlet, millet ve ülke lideri (Ali Hamaney) için çok ağır. Ama bu önemli olay, liderin (Hamaney) önderliğiyle yönetimde hiçbir boşluk meydana getirmeyecektir. Halk bundan emin olsun.” dedi.
Devlet görevlilerine seslenen Muhbir, hiçbir suretle görevlerini yerine getirmede zafiyete düşmemeleri gerektiğini ifade etti.
MUHAMMED MUHBİR KİMDİR?
Muhbir cumhurbaşkanının ölümünden sonraki 50 gün içinde yeni bir cumhurbaşkanlığı seçimi düzenleyecek olan, parlamento başkanı ve yargı başkanıyla birlikte üç kişilik konseyin bir parçası.
1 Eylül 1955 doğumlu Muhbir, Ali Hamaney’e yakın görülüyor. Muhbir, 2021’de Reisi’nin başkan seçilmesiyle ilk başkan yardımcısı olmuştu.

O dönemde Reuters’e konuşan kaynaklara göre Muhbir, Ekim ayında Moskova’yı ziyaret eden ve Rusya ordusuna füze desteği sağlamayı kabul eden İranlı yetkililerden oluşan bir ekibin parçasıydı. Ekipte ayrıca İran Devrim Muhafızları’ndan iki üst düzey yetkili ve Yüksek Milli Güvenlik Konseyi’nden bir yetkili de yer aldı.
Muhbir daha önce dini lidere bağlı bir yatırım fonu olan Setad’ın başkanıydı. 2010 yılında Avrupa Birliği, Muhbir’i “nükleer veya balistik füze faaliyetlerine” karıştığı iddiasıyla yaptırım uyguladığı kişi ve kuruluşlar listesine dahil etti. İki yıl sonra listeden çıkarıldı. 2013 yılında ABD Hazine Bakanlığı, Setad’ı ve denetlediği 37 şirketi yaptırım uygulanan kuruluşlar listesine ekledi.
YAS İLAN EDİLDİ
İran’da Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve beraberindeki heyetin helikopter kazasında hayatını kaybetmesinin ardından büyük üzüntü yaşanıyor. İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, yayımladığı taziye mesajı mesajında İran halkına başsağlığı dileyerek, ülkede 5 gün ulusal yas ilan etti.
NE OLMUŞTU?
İran-Azerbaycan sınırında dün bir barajın açılış törenine katılan İran Cumhurbaşkanı Reisi’yi taşıyan helikopter dönüş yolunda kazaya uğramıştı.
İran’ın talebi üzerine Türkiye’nin görevlendirdiği Akıncı İHA, helikopterin enkazı olabileceği değerlendirilen bir ısı kaynağını tespit etmiş ve koordinatlarını İran makamlarıyla paylaşmıştı. Akıncı İHA’nın tespitlerinin ardından, İran Kızılayı, Cumhurbaşkanı Reisi’ye ait helikopter enkazının yerini bulduklarını duyurmuştu.
Helikopterin enkazına 15 saatlik çalışma sonrasında ulaşılırken, Reisi ile Dışişleri Bakanı Abdullahiyan, Tebriz Valisi Malik Rahmeti ve İran lideri Hamaney’in Tebriz Temsilcisi Muhammed Ali Haşim’in de kazada hayatını kaybedenlerin arasında yer aldığı belirtilmişti.
Reisi’nin helikopterinde bulunan Devrim Muhafızları Ordusu mensubu iki üst düzey askeri yetkili ile üç kişilik mürettebatın da kazada yaşamını yitirdiği kaydedilmişti.
ALİYEV: İRAN’A HER TÜRLÜ DESTEĞE HAZIRIZ
Aliyev, yaptığı açıklamada, “Bugün İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile gerçekleştirdiğimiz görüşmenin ardından, üst düzey heyeti taşıyan helikopterin İran’a acil iniş yaptığı haberi bizleri ciddi şekilde endişelendirdi. Yüce Allah’a dualarımız Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve beraberindeki heyetle birlikte. Azerbaycan Cumhuriyeti komşu, dost ve kardeş bir ülke olarak her türlü desteği vermeye hazırdır” dedi.
İRAN CUMHURBAŞKANI REİSİ, HELİKOPTER KAZASI ÖNCESİNDE ALİYEV İLE AZERBAYCAN-İRAN SINIRINDA BİR ARAYA GELDİ
Helikopter kazası öncesi Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Aras Nehri üzerindeki Hudaferin Barajı’nın açılışı için bir araya geldi.
Azerbaycan-İran sınırında yapılan görüşmede, Aliyev ve Reisi birlikte gerçekleştirdiği projenin iki halk ve devlet için büyük önem taşıdığını belirtti. Görüşme sonrası, liderler “Hudaferin” hidroelektrik santralinin faaliyete geçmesi ve “Kız Kalesi” hidroelektrik santralinin açılış töreni gerçekleştirildi.
BÖLGENİN İSTİKRARI İÇİN ÖNEMLİ BİR FAKTÖR
İran ve Azerbaycan dostluğunun sarsılmaz olduğunu vurgulayan Aliyev, “Bugün İran-Azerbaycan dostluğunun ne kadar güçlü olduğunu tüm dünya görüyor. Kız Kalesi hidroelektrik santralinin açılışı ve Hudaferin hidroelektrik santralinin faaliyete geçmesi, bence tarihi bir olaydır. Bu dostluğun derin kökleri ve derin bir tarihi var. İran-Azerbaycan dostluğu bölgenin istikrarı ve gelecekteki güvenlik tedbirlerinin güçlendirilmesi açısından önemli bir faktördür” dedi.
Aliyev, bu projenin iki ülke için de siyasi bir iradeyi simgelediğini belirterek, “İran ve Azerbaycan arasında her zaman Aras Nehri üzerinden bir bağ bulunmuştur. İki milyon küp metre su hacmi olan Hudaferin Barajı faaliyete geçerek bölgenin gelişimine katkı sağlayacak ve 40 binden fazla işyeri oluşturacak. Aynı zamanda tarım alanları için içme suyu kaynağı olacaktır” dedi.
Uzun yıllardır bölgeye uzak ülkelerin bölgeye müdahale etmesine değinen Aliyev, “Bölgenin kalkınması bölge ülkelerinde yaşayan halkların iradesiyle sağlanmalıdır. Bölgenin dışında olan ülkelerin işlerimize müdahalesi kabul edilemez. Ermenistan uzun yıllardır buradan uzakta bulunan ülkelerin korumasına ve desteğine bel bağlamıştı. Sonuç nasıl oldu? Sonuç onlar için pek de iç açıcı olmamıştı. Bölge devletleri güçlü devletlerdir, bağımsız politika yürüten devletlerdir. Hiçbir dış güç bu devletlerin iradesini etkilememiştir ve etkilemeyecektir. Ermenistan’ın doğru politikayı yürüterek bölgesel işbirliğine zarar vermek yerine katkı sağlayacağını umuyorum” dedi.

“DÜŞMANLAR NE AZERBAYCAN’IN NE DE İRAN’IN GELİŞİMİNİ GÖRMEK İSTEMİYORLAR”
Filistin meselesine de dayanışma göstermek istediğini vurgulayan Reisi, “Uluslararası kuruluşlarla işbirliğini güçlendirmek ve özellikle Filistin meselesinde dayanışma göstermek istiyoruz. Azerbaycan ve İran halklarının Filistin’e ve Gazze’deki insanlara verdiği desteğe şüphe yok. İslam ülkeleri arasında, İslam dünyasındaki sorunların çözümünde işbirliği büyük önem taşır” dedi.
Reisi, Azerbaycan’la işbirliğine her zaman önem verdiğini belirterek, “Enerji, ulaştırma, kültür, ekonomi ve ticaret alanlarındaki ilişkiler ülkelerimizin halklarının çıkarlarına hizmet etmelidir. Bizim için en önemli konu ülkelerimizin çıkarlarıdır. Düşmanlar ne Azerbaycan’ın, ne de İran’ın gelişimini görmek istemiyorlar. Azerbaycan’ın kalkınmasını bizim de kalkınmamız anlamına geldiğini düşünüyoruz. Karabağ’ın Azerbaycan’ın toprağı olduğunu açıkça belirten ilk ülkelerden biri olduk. Bu bölgede, Karabağ’ın kalkınma programı temelinde işbirliğimizi her zaman göstermeye hazır olduğumuzu bir kez daha belirtmek isterim” dedi.
HELİKOPTER KAZASI
Aliyev ile görüşmesinin ardından dönüş yolunda olan Reisi’yi taşıyan helikopter, İran’ın Doğu Azerbaycan eyaletine bağlı Berazin ile Erdeşiri köyleri arasındaki Dizmar ormanında sert iniş yapmış ve bölgeye arama-kurtarma ekipleri yönlendirilmişti.
Yoğun sis ve hava şartlarının elverişsizliği nedeniyle arama kurtarma çalışmalarının olumsuz etkilenirken, helikopterde Reisi’nin yanı sıra İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın da bulunduğu aktarılmıştı. Reisi’nin sağlık durumuna ilişkin henüz resmi bir açıklama yapılmadı.
HUDAFERİN VE KIZ KALESİ SANTRALLERİ FAALİYETİ
Hudaferin ve Kız Kalesi hidroelektrik santralleri ve su tesisleri projesi, 1977 yılında Sovyetler Birliği ile İran arasında imzalanan anlaşma temelinde hazırlanmış, ancak, inşaat çalışmaları 1990’ların başında Azerbaycan’ın topraklarının yüzde 20’sinin Ermenistan tarafından işgal edilmesiyle durdurulmuştu. 2020’deki Karabağ Savaşı sonucunda Azerbaycan’ın topraklarının geri alınmasıyla birlikte, hidroelektrik santrallerinin inşaatı ve kullanıma alınması süreci devam etti.
HABER7
Gazze Şeridi’nde İsrail terörüne direniş 32’nci haftasına girerken, ciddi zorluk ve imkansızlıklar içerisinde mukavemet eden Kassam Tugayları, savunduğu Filistin halkıyla aynı kaderi paylaşıyor.
Siyonist saldırılara karşı yüreğini mermilere siper edip şehadete koşan Kassam mücahidleri, gıda ve tıbbi yardımların İsrail tarafından engellendiği Gazze Şeridi’nde beslenme açısından da ciddi risklerle beraber savaşı sürdürüyor. Yer altı tünellerinde varlığını sürdüren mücahidler 7 aydır İsrail terörüne havadan, karadan ve denizden karşı koyuyor.
Kıtlık riskinin bulunduğu Gazze Şeridi’nde mücahidler de Filistinli sivillerle birlikte açlık ve yoklukla imtihan oluyor. Kassam savaşçılarının günde yalnızca 7 hurma tüketerek beslenme ihtiyacını karşıladığı biliniyor.
Gazze’deki Filistin direnişinin öncüsü Kassam Tugayları’nda zorlu şartların yansıması Ebu Ubeyde üzerinden görüntülere yansıyor.
BEDENİ ZAYIF İMAN GÜÇLÜ
Kassam Tugayları Sözcüsü Ebu Ubeyde, savaşın seyrine ilişkin Ekim 2023’ten bu yana gerçekleştirdiği askerî bildirilerle kamera karşısına geçiyor. Sözleri bütün dünyada yankılanan ve Aksa Tufanı savaşının sembolleri arasında yer alan Ebu Ubeyde’nin 7 ayda ciddi kilo kaybı yaşadığı görüntülere yansıyor.
Savaşın 200’üncü günü dolayısıyla gerçekleştirdiği konuşmasında bedenindeki değişim net olarak görülen Ebu Ubeyde, 24 gün sonra yeniden kamera karşısına geçti. Savaşın 32’inci haftası dolayısıyla “224’üncü gün” konuşması yapan Ebu Ubeyde’deki kilo kaybının arttığı gözlemlendi.
Cesur konuşması ve güçlü hitabetini sürdüren Ebu Ubeyde’nin sözleri ise Kassam mücahidlerinin keskin mermileriyle aynı tesiri oluşturmayı sürdürdü.
Ebu Ubeyde’nin Ekim 2023, Nisan 2024 ve Mayıs 2024 tarihlerinde gerçekleştirdiği 3 farklı konuşmasındaki görüntüsü şöyle:

GAZZE’DE ALLAH’IN VAADİ MÜŞAHHASLAŞIYOR
Ebu Ubeyde, “Uzun bir yıpratma mücadelesine hazırız” ifadesini kullandığı askerî bildirisinde, Kassam Mücahidlerinin son 10 günde tanklar, tankerler ve buldozerler dahil olmak üzere 100 farklı İsrail askerî aracını hedef aldıklarını doğruladı.
Ebu Ubeyde, “Bir süper güce dayatılsaydı aylar önce çökecek olan açlık, yıkım, cinayet ve suç savaşına rağmen mücahitlerimiz ve direnişimiz ve onun arkasında büyük ve cömert bir halk var. Allah’ın gücü ve desteğiyle her yerden düşmanın karşısına çıkıp askerlerine ölümcül darbeler vuruyor, her atışında ve darbesinde Yüce Allah’ın sözlerini somutlaştırıyoruz.” dedi.
TEK BULDUKLARI HAYAL KIRIKLIĞI
Kassam Sözcüsü Ebu Ubeyde, mücahidlerin; titreyen, bocalayan, suç teşkil eden bir güçle karşı karşıya olduklarını ve onları parçalanmış olarak geri verdiklerini belirtti. İsrail ordusunun hayal kırıklığından başka bir şey bulamadığını ve daha fazla ölüm, yaralanma ve saflarındaki fizikî psikolojik engellilerden başka bir şey elde etmediklerini vurguladı. Kıyaslanamaz güç farkına ve Amerikan yönetiminin aralıksız silah sevkiyatına rağmen İsrail’in fazla askeri karışıklıktan başka bir sonuca varamadığını dillendirdi.
SÜPER GÜÇ OLDUĞUMUZDAN DEĞİL, BURANIN SAHİBİ OLDUĞUMUZDAN
Konuşmasında Ebu Ubeyde, şunu vurguladı:
İşte Ebu Ubeyde’nin, Aksa Tufanı savaşının 32. haftası dolayısıyla gerçekleştirdiği askeri bildirinin tamamı:
Ebu Ubeyde’nin daha önce gerçekleştirdiği konuşmalardan bazıları ise şöyle:
Hamas Hareketi Siyasi Büro Üyesi Usame el-Hamdan, Hamas’ın kabul ettiği ancak İsrail’in reddettiği ateşkes ve esir takası müzakereleri, İsrail’in Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kentine kara saldırısı, Gazze’nin idaresine ilişkin tartışmalar ve ABD’nin Gazze’de insani yardımlar için geçici liman inşa etmesi konularında değerlendirmelerde bulundu.
Hamdan, Hamas ile İsrail arasında yapılan ancak Tel Aviv yönetiminin kabul etmediği Gazze’de ateşkes ve esir takası müzakerelerinde ABD’nin yetersiz kaldığını ifade etti.
Müzakere görüşmelerinin 16 hafta sürdüğünü ve bu süre boyunca tüm engellerin İsrail tarafından geldiğini dile getiren Hamdan, “İsrail hükümeti süreci baltalamak için elinden geleni yaptı.” dedi.
Katar ve Mısır başta olmak üzere arabulucuların çabalarının oldukça olumlu olduğunu belirten Hamdan, 4 Mayıs’ta Hamas’ın önerileri kabul ettiğini hatırlattı.
Hamdan, ABD’nin de Hamas’ın kabul ettiği önerileri desteklediğinin kendilerine iletildiğinin altını çizerek, “Ne yazık ki Amerikalılar İsrail’i ikna edemedi ve (İsrail) bu öneriyi reddetti. Müzakereye daha fazla zaman tanımak yerine Refah’a saldırdılar ve bu da tüm müzakereleri dondurdu.” ifadelerini kullandı.
Hamas’ın, müzakereleri kabul etmeyen İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına son verilmesi için çabalarını sürdüreceğini ifade eden Hamdan, “Sonunda bu saldırının, Gazze’deki Filistinlilere karşı yürütülen bu savaşın, onlara düşündükleri hedeflerin tamamını sunmayacağını anlayacaklar. Filistin’deki direnişi yıkamayacaklar, Filistinliler olarak 75 yıldır direniyoruz.” dedi.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’de hedeflerine ulaşamadığını kaydeden Hamdan, Tel Aviv yönetiminin Gazze’de ne direnişi bitirebildiğini ne de başarılı bir esir takası gerçekleştirebildiğini ifade etti.
“Savaşın sonunda Hamas değil, İsrail hükümeti çökecek”
Hamdan, son dönemde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Yoav Gallant arasında Gazze’nin idaresine ilişkin yaşanan gerilime de değinerek, şunları söyledi:
“Filistinliler tarafından seçilmedikçe hiç kimsenin Filistinlilere liderlik yapamayacağını herkes biliyor. Yani günün sonunda ‘İsrail ordusu’ denilen bir ölüm makinesine sahip olduklarını ve Filistinlilere karşı savaşı kazanamayacaklarını anlayacaklar.”
ABD’nin “Hamas’tan sonraki günü değil, Netanyahu’dan sonraki günü” düşünmeye başlaması gerektiğini söyleyen Hamdan, “Savaşın sonunda Hamas değil, İsrail hükümeti çökecek. İsrail hükümeti arasındaki sorunlar yeni değil ama Filistin davasına yönelik siyasi vizyonları yok, Filistinlilerle birlikte yaşama konusunda arzuları yok.” dedi.
Hamdan, Gazze’nin idaresi konusundaki tartışmaların Filistinlilerin yararına olmadığını belirterek, “Hem Netanyahu hem de Gallant, Hamas’a karşı savaşın bitmesinden sonra İsrail hükümetinin çökeceğini ve İsrail’de yeniden bir seçim yapılacağını anlıyor. Yani herkes Filistinlilerin kanıyla daha fazla oy almanın peşinde.” diye konuştu.
“Gerçek çözüm, işgale son verilmesidir”
Bölge ülkelerinden oluşan uluslararası bir gücün veya Birleşmiş Milletler (BM) gücünün Gazze’nin idaresine dahil olması yönündeki tartışmalarına da değinen Hamdan, 1990’larda işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan El Halil kentinde bu yolun denendiğini ancak başarı elde edilemediğini hatırlattı.
Söz konusu güçlerin o dönemde kentte olan biteni izlediklerini, İsrail’e yönelik eleştiri dahi yapamadıklarını dile getiren Hamdan, “İsrailliler dokunulmazdı, peki bunun ne faydası var?” şeklinde konuştu.
4 Haziran 1967 tarihli işgal altındaki Doğu Kudüs’ü de kapsayacak şekilde İsrail’i işgalci olarak tanımlayan uluslararası bir karar olduğunu ve bu kararın uygulanması halinde İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini hatırlatan Hamdan, “Eğer uluslararası toplum bir şeyler yapmaya istekliyse asıl noktadan başlamaları gerekiyor, işgale son verilmesi. Gerçek çözüm istiyorsanız bu noktadan başlamalısınız.” dedi.
“İsrail’in Refah’taki tek başarısı ölüm makinesi olmak”
İsrail ordusunun 7 Mayıs’ta sınır kapısının Gazze tarafını ele geçirerek kara saldırısı başlattığı Refah’taki katliamı medyada en alt düzeyde yansıtmaya çalıştığını kaydeden Hamdan, “Yani medyaya kapıları kapatıyorlar, medyanın bunu haber yapmasını engelliyorlar. Ama hedefleri düzeyinde bir başarı elde edemeyeceklerine inanıyorum. Tek başarı onların bir ölüm makinesi olmaları olacaktır.” dedi.
Hamdan, ABD’nin insani yardımların ulaştırılmasını kolaylaştırmak için Gazze’de geçici liman inşa ettiğine de değinerek, ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin yaklaşan seçimlerde zor bir durumla karşı karşıya olduğunu ve bu nedenle “insani bir yüz göstermek” istediklerini ifade etti.
İsrail’in Refah’a kara saldırısından bu yana insani yardımların kesintiye uğradığı Refah Sınır Kapısı ve Kerem Ebu Salim Sınır Kapısı’nın yardım geçişleri konusunda kapasitesinin çok daha yüksek olduğuna işaret eden Hamdan, “(ABD’nin Gazze’de inşa ettiği geçici liman) Filistinlilerin kullanımı için avantajlı değil, kendi amaçları için istiyorlar. Ancak Filistinliler olarak milletimize verilecek her türlü desteği memnuniyetle karşılıyoruz.” dedi.
Türkiye’nin bölgesel rolü ve Filistin’e desteği
Hamdan, Türkiye’nin İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ve bölgenin en önemli ülkelerinden biri olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’nin çabaları çok önemli. Zira sadece Filistin davasına değil, yaşadığımız bölgeye de etkileri oluyor.” dedi.
Türkiye’nin 7 Ekim saldırılarının ilk günlerinden itibaren Gazze’de insani düzeyde çabalarının yoğun olduğunu söyleyen Hamdan, şunları kaydetti:
“Ancak son iki haftada alınan kararların siyasi, hukuki ve ekonomi düzeyinde önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun İsrailliler üzerinde de etkisi olduğunu ve saldırının belki de tahmin edilenden daha çabuk sona ermesini sağlayacağını düşünüyorum. Filistin halkının dünyadaki herkesin desteğini beklediğini de eklemeliyim.”
Hamdan, Gazze’de insani desteğe ihtiyacın ciddi boyutlarda olduğunu ve uluslararası alanda ve İslam ülkelerinden bu yönde beklentilerinin yüksek olduğunu ifade etti.
Ayrıca, ABD ve Batılı ülkelerin hükümetleri İsrail’i desteklese de halklarının aynı düşünmediğinin altını çizen Hamdan, “Bence bu da Filistin direnişinin bir parçasıdır.” dedi.
Adada birkaç gündür yaşanan şiddet olaylarında yaklaşık 200 iş yeri ve 50’den fazla araç ateşe verilirken, 100’e yakın güvenlik görevlisi yaralandı.
Şiddet olaylarında 6 kişi hayatını kaybetti.

OHAL İLAN EDİLDİ!
Yeni Kaledonya’da şiddet olaylarının artmasının ardından 15 Mayıs’ta olağanüstü hal (OHAL) ilan edildi ve OHAL’in 12 gün boyunca devam edeceği duyuruldu.
Fransa, bölgede günlerdir devam eden şiddet olayları nedeniyle Noumea-Magenta Havalimanı’nın önüne ordu güçlerini konuşlandırmasının ardından bugün, yüzlerce ağır silahlı Fransız güvenlik güçleri ve polisini Noumea sokaklarında devriye gezmeleri için görevlendirdi.

Fransa Başbakanı Gabriel Attal, bölgede önlem olarak TikTok’un yasaklanması kararının alındığını açıkladı.
AA muhabiri, günlerdir devam eden şiddetli protestoların tarihçesini ve bölgedeki son gelişmeleri derledi.

Kendi topraklarından yaklaşık 17 bin kilometre uzakta bulunan adayı 1853’te kolonisi haline getiren Fransa, adadaki zengin nikel madenlerini çıkarmak için getirdiği madenciler ile ülkenin yerli halkının kendi topraklarında azınlık hale gelmesine neden oldu.
Fransız hükümeti 1984’te bölgesel işlere tam özerklik verirken, Kanak Sosyalist Ulusal Kurtuluş Cephesi Partisi seçimleri boykot etti ve bir ayaklanmayla başkent Noumea dışındaki bölgenin çoğunu geçici olarak ele geçirdi.

NOUMEA ANLAŞMASI
1998’de dönemin Fransa Başbakanı Lionel Jospin ile Yeni Kaledonya yönetimi arasında “Noumea anlaşması” sağlandı.

Fransa, güvenlik, savunma, adalet ve mali konular dışındaki alanları Yeni Kaledonya yönetimine bırakmayı kabul etti.
Anlaşmaya göre, yalnızca adada 1998’den önce yaşamaya başlayan kişiler ve bu kişilerin çocuklarının oy kullanabilmesine karar verildi.
Bu karar, adada yaşanan krizin önüne geçmek ve nüfusu azalmakta olan bölge yerlileri Kanaklar’ın seçimlerde etkisinin azalmasını önlemek amacıyla alındı.

YENİ KALEDONYA’DAKİ BAĞIMSIZLIK REFERANDUMLARI
Fransa, 1980’lerde on yıl içerisinde bağımsızlık referandumu düzenlemeyi kabul etti ancak oylama sözü geçen zaman dilimi içerisinde düzenlenmedi, aksine yaklaşık 20 yıl daha ertelendi.
Fransız yetkililer, bağımsızlığı reddetme olasılığı daha yüksek olduğu düşünülen adaya yeni gelen kişilerin oylamayı etkilememesi için seçmen kütüklerini de dondurmayı kabul etti. Fransa ayrıca, bir referandum yerine 3 kere referandum yapılmasını da onayladı.
Yıllardır ertelenen referandumların ilki 2018’de düzenlendi. Oylamada seçmenlere “Yeni Kaledonya’nın tamamen bağımsız bir ülke olmasını destekliyor musunuz?” sorusu soruldu. Oylama sonucunda bağımsızlık yanlılarının oranı yüzde 43, bağımsızlık karşıtlarının oranı ise yüzde 56 oldu.
2020’de düzenlenen ikinci referandumda ise bağımsızlık yanlılarının oranı yüzde 47’e yükseldi.
Üçüncü ve son referandum ise Kovid-19 salgınının yaşandığı 2021’de yapıldı. Kanaklar yas gelenekleri nedeniyle siyasi faaliyetlerde bulunmak istememelerini gerekçe göstererek referandumu erteleme çağrısında bulundu. Ancak oylamanın devam etmesi Kanakların protestolarına yol açtı.

Seçmenlerin yüzde 96,49’unun bağımsızlığa “hayır” dediği referandumda, katılım oranı büyük bir düşüşle yüzde 43,90 olarak kayıtlara geçti.
Bunun üzerine Kanaklar, 2021 referandumunun tekrar düzenlenmesi için Uluslararası Adalet Divanına temyiz başvurusunda bulundu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Temmuz 2023’te resmi ziyarette bulunduğu Yeni Kaledonya için Fransa Anayasasında 2024 başlarında uzlaşma temelli değişikliğe gideceklerini açıklaması da demokrasiye doğru bir adım olarak nitelendirildi.
Öte yandan, bölgede yaşayan Fransızların seçimlerde oy kullanmasının önünü açacak reformun Senato ve Fransız Ulusal Meclisinde kabul edilmesi yerli halkın bağımsızlık taleplerine gölge düşüren son adım oldu.
PASİFİK ÜLKELERİNDEN KANAK HALKINA DESTEK
Pasifik Adaları Forumu Genel Sekreteri Henry Puna, olayın “talihsiz olmakla birlikte beklenen bir şey olduğunu” söyledi.
Puna, “Bu gerçekten açık ve dürüstçe konuşmamız gereken bir konu.” dedi.

Cook Adaları Başbakanı Mark Brown, Kanak halkı için daha fazla bağımsızlığa ihtiyaç olduğunu belirterek, bu adalardaki insanlara daha fazla özerklik tanınması gerektiğini dile getirdi.

Yeni Zelanda Dışişleri Bakanı Winston Peters da “barışçıl bir çözüm” çağrısında bulunarak, “Öncelik, tarafların diyalog ve sükunetin sağlanabilmesi için durumu yatıştırmaya yönelik adımlar atması olmalıdır.” dedi.

ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜNDEN YERLİ HALKIN HAKLARININ KORUNMASI ÇAĞRISI
Uluslararası Af Örgütü de Fransa’nın Hint-Pasifik’teki özerk bölgesi Yeni Kaledonya’da şiddet olayları sürerken yerli halk Kanakların haklarının korunması çağrısında bulundu.
Uluslararası Af Örgütü Pasifik Araştırmacısı Kate Schuetze, Fransız yetkililerin bölgedeki olayları, “duraksayan dekolonizasyon süreci, ırksal eşitsizlik, yerli Kanak halkının uzun süredir barışçıl şekilde dile getirdiği kendi kaderini tayin etme hakkı talepleri” ışığında değerlendirmesi gerektiğini belirtti.

Fransa’nın sosyal medya platformu TikTok’un yasaklanacağını duyurmasına atıfta bulunan Schuetze, TikTok’u yasaklamanın arkasında geçerli bir neden olmadığı sürece yasağın “ifade özgürlüğünün ihlali anlamına gelebilecek açıkça orantısız önlem gibi göründüğünü” vurguladı.
Schuetze, “protestolara tepki olarak yasak getirmenin dünya genelindeki hükümetler için tehlikeli bir örnek” teşkil edebileceğine dikkati çekti.
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ FRANSIZ ULUSAL MECLİSİNDE ONAYLANDI
Bağımsızlık yanlısı Kanakların karşı çıktığı, Yeni Kaledonya’da yaşayan Fransızların seçimlerde oy kullanmasını sağlayarak yerli halkın seçimlerdeki etkisini azaltacak anayasal reform, Fransız Ulusal Meclisinde 153’e karşı 351 oyla kabul edildi.
Anayasa değişikliğine meclisteki Macron ittifakındaki Cumhuriyetçiler ve aşırı sağcı Marine Le Pen’in Ulusal Birlik Partisi destek verirken, solcu partiler “sömürgeci” niteliğine işaret ederek reforma karşı çıkıyor.

Reform kararı, 2 Nisan’da 99’a karşı 233 oyla Senato’da kabul edildi.
Yeni Kaledonya’nın yerel halkı Kanaklar, 300 bin olan ada nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor.
Fransız hükümeti anayasa değişikliği tasarısı ile adadaki 25 binden fazla Fransız’ın seçimlerde oy kullanmasının yolunu açmak istiyor.
AVRUPALILAR, YENİ KALEDONYA’DAKİ ŞİDDET VE MÜDAHALEYE SESSİZ
Yerel halkın bağımsızlık taleplerine ket vurulacağı endişesiyle Fransa’nın yaptığı yasa düzenlemelerine tepki göstermesi ve ardından yaşanan şiddet dalgası karşısında Avrupa hükümetleri sessiz kalmayı tercih etti.
Çoğu Avrupa ülkesi, 1940’larda sömürgelerinde başlayan halk hareketleriyle tetiklenen dekolonizasyon süreçlerine kadar birçok kıtada büyük kolonilere sahipti.
Sömürge yönetimleri pek çok yerde sona erse de yerel halklar tarafından kurulan yeni devletlerin halen Batılı güçlerin etkisinde olması “Yeni Sömürgecilik” olarak adlandırılmıştı.
AMAÇ, GAZZE SOYKIRIMININ ANLATISINI İSRAİL LEHİNE DEĞİŞTİRMEK
İlk olarak Amerikalı milyarder ve emlak zengini Barry Sternlicht adına personeli tarafından 7 Ekim 2023 sonrası açılan sohbet grubunun amacı, “ABD halkına Gazze savaşının anlatısını İsrail lehine değiştirmek.”

Sayıları 100’e yaklaşan grup üyelerinin birçoğu, Forbes’un milyarderler listesindeki kişilerden oluşuyor.
ÖZEL DEDEKTİF İÇİN BELEDİYE BAŞKANINA FİNANSAL FON
Yazışmalarda “Kind” atıştırmalık şirketinin kurucusu Daniel Lubetzky, koruma fonu yöneticilerinden Daniel Loeb, emlak zengini Joseph Sitt ve milyarder Len Blavatnik de yer aldı ve 26 Nisan’da Adams’la yapılan Zoom toplantısında Columbia Üniversitesinin rektör ve mütevelli heyetinin, protestocuları dağıtmak için kampüse belediye tarafından polis gönderilmesine izin vermesi de tartışıldı.
New York Polisine de bağış yapılması görüşülen yazışmalarda bunun polisin protestoları kontrol altına alması için özel dedektif görevlendirmesinde kullanılmasının yanı sıra Adams’a finansal destek sağlanması da gündeme geldi.

“SİYAHİ LİDERLERİN ANTİSEMİTİZMİ KINAMASININ SAĞLANMASI” ARAYIŞI
Grupta “siyahi liderlerin antisemitizmi kınamasının sağlanması” ve bu konuda Jay-Z, Lebron James ve Alicia Keys gibi ünlü isimlere ulaşılıp ulaşılamayacağı da tartışıldı.

Yazışmalarda ayrıca eski Starbucks Üst Yöneticisi (CEO) Howard Schultz, Dell’in kurucusu ve CEO’su Michael Dell, milyarder ve koruma fonu yöneticilerinden Bill Ackman ile Joshua Kushner ve eski ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’ın da Belediye Başkanı Adams’la bu konuda görüşme yaptığı kaydedildi.

TOPLANTIYA İSRAİLLİ SİYASİLER DE KATILMIŞ
Sohbet grubundaki mesajlarda grup üyelerinin Columbia Üniversitesi’ndeki gösteriler başlamadan aylar önce eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, İsrail Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz ve İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Herzog ile “özel toplantıya katıldığı” ifade edildi.

Schultz, 16 Ekim 2023’te sohbet grubuna Naftali Bennett ile görüşmesinden duyduğu memnuniyeti dile getiren mesaj gönderdi.

Grup üyelerinden bazıları, kampüse polislerin girmesi amacıyla üniversite yönetiminde söz sahibi bağışçılara Adams ile işbirliği konusunda “baskı için yapabilecekleri bir şeyin olup olmadığını” sordu.

Gruptaki iş insanları, İsrail ordusunun, 7 Ekim 2023’teki olaylara ilişkin derlediği görüntülerin ABD’nin New York kentinde ve çeşitli üniversitelerde gösterime girmesinde İsrail hükümetiyle işbirliği yaptı. Aynı görüntüler, Harvard Üniversitesi’nde de gösterildi.
Columbia Üniversitesinin sözcülerinden biri, sohbet grubuna ve iş insanlarının faaliyetlerine ilişkin bilgilerinin olmadığını belirtti.
Sohbet kayıtları, gruba üye iş insanlarının Adams’a yaptığı bağışın miktarına ilişkin bilgileri içermiyor.
Öte yandan, “Semafor” adlı internet sitesi, Kasım 2023’te Sternlicht’in çeşitli milyarderlerle Hamas’a karşı 50 milyon dolarlık medya kampanyası başlattığını öne sürmüştü.
Bahsi geçen WhatsApp grubunun üyelerinden bazılarının da medya kampanyasına müdahil olduğu iddia edilmişti.

ABD ÜNİVERSİTELERİNDE FİLİSTİN’E DESTEK GÖSTERİLERİ
Columbia Üniversitesi’nde Filistin destekçisi öğrenciler, nisanın ortasında okulun, İsrail’in Gazze’deki saldırılarını ve işgalini destekleyen şirketlere devam eden finansal yatırımlarını protesto amacıyla kampüsün bahçesinde oturma eylemi başlatmıştı.
Rektörlük, 18 Nisan’da New York polisinden göstericilerin dağıtılması için yardım talebinde bulunmuş, kampüse giren polis, 108 öğrenciyi gözaltına almıştı.
Columbia Üniversitesi’ndeki gösteriler, 7 Ekim’den sonra ABD’deki üniversitelerde Filistinli öğrencilere karşı başlayan “ifade özgürlüğü” engellemeleri tartışmalarını alevlendirirken yaklaşık 2 bin 900 kişinin gözaltına alınmasına tepki olarak öğrenci protestoları, ülke genelindeki diğer üniversitelere de yayılmıştı.
AMAÇ, GAZZE SOYKIRIMININ ANLATISINI İSRAİL LEHİNE DEĞİŞTİRMEK
İlk olarak Amerikalı milyarder ve emlak zengini Barry Sternlicht adına personeli tarafından 7 Ekim 2023 sonrası açılan sohbet grubunun amacı, “ABD halkına Gazze savaşının anlatısını İsrail lehine değiştirmek.”

Sayıları 100’e yaklaşan grup üyelerinin birçoğu, Forbes’un milyarderler listesindeki kişilerden oluşuyor.
ÖZEL DEDEKTİF İÇİN BELEDİYE BAŞKANINA FİNANSAL FON
Yazışmalarda “Kind” atıştırmalık şirketinin kurucusu Daniel Lubetzky, koruma fonu yöneticilerinden Daniel Loeb, emlak zengini Joseph Sitt ve milyarder Len Blavatnik de yer aldı ve 26 Nisan’da Adams’la yapılan Zoom toplantısında Columbia Üniversitesinin rektör ve mütevelli heyetinin, protestocuları dağıtmak için kampüse belediye tarafından polis gönderilmesine izin vermesi de tartışıldı.
New York Polisine de bağış yapılması görüşülen yazışmalarda bunun polisin protestoları kontrol altına alması için özel dedektif görevlendirmesinde kullanılmasının yanı sıra Adams’a finansal destek sağlanması da gündeme geldi.

“SİYAHİ LİDERLERİN ANTİSEMİTİZMİ KINAMASININ SAĞLANMASI” ARAYIŞI
Grupta “siyahi liderlerin antisemitizmi kınamasının sağlanması” ve bu konuda Jay-Z, Lebron James ve Alicia Keys gibi ünlü isimlere ulaşılıp ulaşılamayacağı da tartışıldı.

Yazışmalarda ayrıca eski Starbucks Üst Yöneticisi (CEO) Howard Schultz, Dell’in kurucusu ve CEO’su Michael Dell, milyarder ve koruma fonu yöneticilerinden Bill Ackman ile Joshua Kushner ve eski ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’ın da Belediye Başkanı Adams’la bu konuda görüşme yaptığı kaydedildi.

TOPLANTIYA İSRAİLLİ SİYASİLER DE KATILMIŞ
Sohbet grubundaki mesajlarda grup üyelerinin Columbia Üniversitesi’ndeki gösteriler başlamadan aylar önce eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, İsrail Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz ve İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Herzog ile “özel toplantıya katıldığı” ifade edildi.
Schultz, 16 Ekim 2023’te sohbet grubuna Naftali Bennett ile görüşmesinden duyduğu memnuniyeti dile getiren mesaj gönderdi.
Grup üyelerinden bazıları, kampüse polislerin girmesi amacıyla üniversite yönetiminde söz sahibi bağışçılara Adams ile işbirliği konusunda “baskı için yapabilecekleri bir şeyin olup olmadığını” sordu.
Gruptaki iş insanları, İsrail ordusunun, 7 Ekim 2023’teki olaylara ilişkin derlediği görüntülerin ABD’nin New York kentinde ve çeşitli üniversitelerde gösterime girmesinde İsrail hükümetiyle işbirliği yaptı. Aynı görüntüler, Harvard Üniversitesi’nde de gösterildi.
Columbia Üniversitesinin sözcülerinden biri, sohbet grubuna ve iş insanlarının faaliyetlerine ilişkin bilgilerinin olmadığını belirtti.
Sohbet kayıtları, gruba üye iş insanlarının Adams’a yaptığı bağışın miktarına ilişkin bilgileri içermiyor.
Öte yandan, “Semafor” adlı internet sitesi, Kasım 2023’te Sternlicht’in çeşitli milyarderlerle Hamas’a karşı 50 milyon dolarlık medya kampanyası başlattığını öne sürmüştü.
Bahsi geçen WhatsApp grubunun üyelerinden bazılarının da medya kampanyasına müdahil olduğu iddia edilmişti.
ABD ÜNİVERSİTELERİNDE FİLİSTİN’E DESTEK GÖSTERİLERİ
Columbia Üniversitesi’nde Filistin destekçisi öğrenciler, nisanın ortasında okulun, İsrail’in Gazze’deki saldırılarını ve işgalini destekleyen şirketlere devam eden finansal yatırımlarını protesto amacıyla kampüsün bahçesinde oturma eylemi başlatmıştı.
Rektörlük, 18 Nisan’da New York polisinden göstericilerin dağıtılması için yardım talebinde bulunmuş, kampüse giren polis, 108 öğrenciyi gözaltına almıştı.
Columbia Üniversitesi’ndeki gösteriler, 7 Ekim’den sonra ABD’deki üniversitelerde Filistinli öğrencilere karşı başlayan “ifade özgürlüğü” engellemeleri tartışmalarını alevlendirirken yaklaşık 2 bin 900 kişinin gözaltına alınmasına tepki olarak öğrenci protestoları, ülke genelindeki diğer üniversitelere de yayılmıştı.

Sobacı, bir önceki sene düzenledikleri etkinlikten bugüne dünyanın çok uç noktalara doğru savrulduğunu belirterek, bu savrulmaların merkezinde yaklaşık 8 aydan beri İsrail’in Filistin’e uyguladığı soykırımlar olduğunu kaydetti.

İsrail’in on yıllardır devam eden Filistin’e yönelik işgali ve şiddetini 7 Ekim’den sonra artırdığını belirten Sobacı, şunları söyledi:
“Bu aşamada baktığımızda aslında Gazze’de sürgün görüyoruz, yerinden etme görüyoruz. Gazze’de mahrum bırakma, elektrikten, sudan en temel insan haklarından, ihtiyaçlardan mahrum bırakma görüyoruz. Gazze’de katliam görüyoruz. Ve her türlü canavarlığın sahasına dönmüş olan Gazze’deki bu durum karşısında aslında egemen güçlerin bunu görmezden gelme noktasında nasıl adım attığını, hatta şiddeti, saldırıyı, katliamı, soykırımı nasıl desteklediğine hep birlikte tanıklık ediyoruz.”

Sobacı, şöyle devam etti:
“Batılı devletler bugün dünyanın, tabiri caizse adalet terazisini Gazze’deki olaylar karşısında tarumar ederken, bir kesim gençler aslında Filistin meselesinin, Gazze meselesinin gündemde kalmasını sağlıyor. Bunu biz şehir meydanlarındaki yürüyüşlerde görebiliyoruz. Gençler en ön sırada yer alıyorlar ve en gür ses gençlerden çıkıyor. Üniversite kampüslerinde asaletli duruşu, haysiyetli duruşu Gazze meselesinde gençler sergiliyor. Boykot süreçlerine baktığımızda, organizasyonu büyük ölçüde gençler seferber ediyor ve onlar ön plana çıkıyor.”

Gençlerin insanlığın onurunu kurtaracak şekilde hareket ettiğini vurgulayan Sobacı, şöyle konuştu:
“Biz aynı zamanda biliyoruz ki bu haysiyetli, adaletli, kimlikli duruş aslında bizim ülkemiz tarafından, Türkiye tarafından çok uzun zamandır sergileniyor. Bugün bölgesel bir güç, küresel bir aktör olarak nerede bir insani kriz varsa orada mazlumdan ve masumdan yana tavır sergileyen bir Türkiye var. Güçlünün yanında değil, haklının yanında saf tutan bir Türkiye var. Elindeki tüm kaynaklarıyla birlikte insani diplomaside, insani yardım alanında dünyada birinci sırayı almış Türkiye var. Dolayısıyla her milletten vicdanlı insanların İsrail’in vahşeti ve ABD’nin ona koşulsuz desteği karşısındaki duruşu, haktan yana menzillenmesi ve vahşet karşısında kıyama geçmesi, şehir meydanındaki yürüyüşlerle birlikte Türkiye’nin mazlumdan yana olan pozisyonu bir anlamda insanlık için de bu etkinliğimizin ortak konusu olan geleceğimiz için de umutlarımızı diri tutmamıza imkan sağlıyor.”
TRT Genel Müdürü Sobacı, Türkiye’nin kamu yayıncısı olarak kendilerinin de küresel sorunların hakça, adalet zemininde çözümüne yönelik ellerinden gelen gayreti gösterdiklerini belirtti.
Forum, açılış konuşmalarının ardından panellerle devam ediyor.

– UZMAN İSİMLERLE GENÇLER BULUŞTURULUYOR
Bu yıl üçüncüsü düzenlenen “TRT World NEXT Forumu”nda teknolojiden spora, kültür ve sanattan sağlığa, dünyanın geleceğinden medyanın değişim ve dönüşümüne kadar birçok soru ve soruna değinilmesi amaçlanıyor.
Programda, Türkiye ve yurt dışından alanında uzman isimlerin katılacağı panellerin yanı sıra fuaye alanında etkinlik temalarıyla doğrudan ilişkili atölye çalışmaları, özel konuklarla söyleşiler ve deneyim alanları da yer alıyor.
Etkinliğin konuşmacıları arasında ilk Türk astronot Alper Gezeravcı, Filistinli sanatçı ve yazar Malak Mattar, Filistinli yapay zeka etiği araştırmacısı ve akademik uzman Nour Naim, Nijeryalı görüntü yönetmeni ve içerik üreticisi Maryam Apaokagi-Greene, Güney Afrikalı ruh sağlığı aktivisti Shudufhadzo Musida, Tanzanyalı müzisyen Frida Amani ve Libyalı gazeteci ve yapımcı Noor Tagouri ile Güney Afrikalı espor uzmanı Julia Robson da bulunuyor.
Harbin’de 8. Rusya-Çin EXPO’sunun açılış törenine katılan Putin, burada yaptığı konuşmada, “Rusya’nın uzak doğusu ile Çin’in kuzeydoğu eyaletleri arasındaki bağları genişletmede büyük potansiyel olduğunu görüyoruz.” dedi.
Putin, iki ülke arasında ticaretteki dinamik büyüme eğilimini güçlendirerek, ticareti yapılan ürünlerin, hizmetlerin ve e-ticaretin kapsamının genişletilip sınır aşırı altyapının güncellenmesi gerektiğini vurguladı.
Otomobil üretiminden uçak imalatına kadar farklı alanlarda iş yapan Çinli üreticileri Rusya’da yatırım yapmaya davet eden Putin, Çinli yatırımcılara özel teşvik, destek ve yardım sağlamaya hazır olduklarını, yatırımcıların Rusya’da benzersiz bir teknoloji temeli ve yüksek nitelikli personel bulacağını belirtti.
“DOĞU’YA YÖNELİŞ”
Putin, Ukrayna’daki savaş nedeniyle Batı’nın ekonomik yaptırımlarının baskısına karşı “Doğu’ya yöneliş” siyasetinin parçası olarak Çin ile başta enerji alanında olmak üzere her türlü ticareti ve ekonomik bağları geliştirmeye büyük önem veriyor.
Çin’in Heylongciang eyaleti, Rusya ile Amur Nehri boyunca uzanan 3 bin kilometrelik sınırıyla iki ülke ticareti için kritik önem taşıyor.
Eyaletin idari merkezi Harbin şehri, 1898 yılında bölgeyi işgal eden Rus İmparatorluğu tarafından kurulmuştu.
Ancak bu uzun sınırdaki altyapı yetersiz durumda. Amur Nehri üzerindeki ilk demir yolu köprüsü 2021’de hizmete açılmıştı.
Öte yandan Moskova yönetimi, geçen yıl Çin gemilerinin ülke içi taşımacılık için Vladivostok Limanı’nı kullanmasına izin vermişti. Çin, şehri 1860’da Rus İmparatorluğu’na teslim etmesinden bu yana ilk kez limana erişim sağlamıştı.
ABD’NİN YAPTIRIM UYGULADIĞI ARAŞTIRMA ÜNİVERSİTESİNİ ZİYARET ETTİ
Putin, ABD yönetiminin Çin ordusu ile bağları nedeniyle yaptırım uygulayarak işbirliğini askıya aldığı Harbin Teknoloji Entitüsünü ziyaret ederek öğrencilerle buluştu.
Rusya ve Çin arasında teknoloji ve eğitim alanında işbirliğini geliştirmeye hazır olduklarını vurgulayan Putin, ABD’nin Çin bankalarına yönelik olası yaptırımlarının ekonomik ilişkileri etkilememesi için yollar bulacaklarını dile getirdi.
Rus lider, Rusya ile Çin şirketlerinin para alışverişlerinin yüzde 90’ını yerel para birimleriyle gerçekleştirdiğine dikkati çekti.
YAPTIRIMLAR EKOMOMİK İLİŞKİLERE ENGEL
ABD ve Avrupa Birliği’nin, son bir yılda Ukrayna bağlantılı yaptırımlara Çinli firmaları da dahil etmesi, Rusya ile Çin arasındaki ekonomik işbirliğini olumsuz etkileyebileceği öngörülüyor.
ABD, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının ikinci yıl dönümü öncesinde, 23 Şubat’ta, Rusya’ya Ukrayna Savaşı’nda askeri destek sağlayabilecek ürünlerin ticaretini yaptıkları gerekçesiyle Çinli şirketleri yaptırım listesine almıştı.
Avrupa Birliği de 24 Şubat’ta Rusya’ya yönelik 13’üncü yaptırım paketine ilk kez Çinli şirketleri dahil etmişti.
Yaptırım uygulanan Çinli şirketlerin, askeri ve sivil ikili kullanıma sahip ürünleri Rusya’ya tedarik ederek savaşta yararlanacağı savunma sanayi temelinin güçlendirilmesine katkı sağladıkları iddia ediliyor.
Rusya’ya mali yaptırımlar ikili ticareti de olumsuz etkiliyor. Çin’in Renmin Üniversitesine bağlı Çongyang Mali Çalışmalar Enstitüsünün yayımladığı rapora göre, mart ayı itibarıyla iki ülke şirketleri arasındaki para transferlerinin yüzde 80’i askıya alındı. Rusya ile ticarete aracılık eden Çin finans kurumlarının ikincil yaptırımlardan etkilenebileceğine dair de endişeler bulunuyor.
Noam, İsrail ordusunun gayrimeşru uygulamaları ve üst düzey İsrailli yetkililerin tartışmalı açıklamalarının “istisnai” olduğunu ve bunların İsrail’in politikasını veya yaklaşımını yansıtmadığını ileri sürdü. Noam, “Hiçbir devlet, hatasız değildir. İsrail, uluslararası yükümlülüklerine uygun bir şekilde hareket etme bağlılığını korumaktadır” dedi.

“Tüm acil tedbir talepleri dayanaksızdır”
Güney Afrika’yı bu “istisnai” olayları ve açıklamaları seçici bir yaklaşımla öne çıkararak mahkemeyi manipüle etmeye çalışmakla suçlayan Noam, “Güney Afrika tarafından talep edilen tüm acil tedbir talepleri dayanaksızdır” diyerek İsrail’in Gazze’den çekilmesi yönünde bir emir verilmemesi gerektiğini söyledi. Noam, “Aksi takdirde, halen yüzden fazla İsrailli rehine Hamas’ın hiçbir engelle karşılaşmadan faaliyet göstermeye devam edeceği topraklarda kalacaktır. Böyle bir emir verilmesi durumunda İsrail, uluslararası hukukun kendisine tanıdığı haklardan mahrum bırakılmış olacaktır. Böyle bir karar alması halinde mahkeme, Soykırım Sözleşmesini koruyucu bir kalkan olmaktan çıkarıp bir kılıç haline getirecektir” dedi.
“Eğer birine ‘Artık yeter” denilmesi gerekiyorsa bu İsrail değil Güney Afrika’dır”
Savunmada Güney Afrika’yı Gazze’ye ilişkin gerçekleri İsrail aleyhinde çarpıtmakla suçlayan İsrailli hukukçu Noam, “Belki de en iğrenç olanı, Güney Afrika’nın Holokost sırasında Avrupalı Yahudilerin sistematik bir şekilde yok edilişlerini hatırlatan bir terminolojiye başvurarak İsrail’in ‘imha bölgeleri’ oluşturduğunu öne sürmesidir” dedi.
Noam, İsrail’in Gazze’ye kritik sınır geçişlerini kapattığı iddialarının ise açık bir şekilde yalan olduğunu ileri sürdü. Güney Afrika’nın iddialarının büyük bir kısmının mesnetsiz olduğunu savunan Noam, “Eğer birine ‘Artık yeter” denilmesi gerekiyorsa, bu İsrail değil Güney Afrika’dır. Güney Afrika’nın bu mahkemenin ihtiyati tedbir prosedürünü defalarca böylesine alçak ve sinsi bir şekilde istismar etme girişimlerine ne zaman dur diyeceğiz?” dedi.

Tourgeman, İsrail’in yardım geçişini engellemediğini iddia etti
İsrail Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Tamar Kaplan Tourgeman ise ülkesinin Refah’a tıbbi gereçler ve gıda geçişini engellemediğini savundu. Uluslararası kuruluşların beyanlarının aksine İsrail’in Gazze’ye yardım geçişini kolaylaştırdığını iddia eden İsrailli hukukçu, havadan bırakılan yardımlar ile Güney Kıbrıs deniz koridoru gibi uygulamaların İsrail’in yardım ulaştırılmasında işbirliği yaptığının kanıtları olduğunu söyledi. İsrail’in Gazze’de sivilleri korumak için olağanüstü tedbirler aldığını savunan Tourgeman, “Sivillerin uyarılması, insani yardımlara ilişkin bilgi sağlanması ve mesajlar ile broşürler yardımıyla tahliye rotalarının bildirilmesi bunlar arasında yer almaktadır” açıklamasını yaptı.
İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu ve bu hakkın elinden alınmasının düşünülemez olduğunu savunan İsrailli yetkili yargıçlara seslenerek, “İsrailli rehineler acımasız bir şekilde Refah’ta esir tutulurken, İsrail’in onları kurtaramayacağı iddia edilebilir mi? Hamas, Gazze’yi ayrım gözetmeyen saldırıları için bir saldırı merkezi olarak kullanmaya devam ederken İsrail’in bunlar aleyhinde kendisini savunamayacağı gerçekten iddia edilebilir mi?” diye sordu.
İsrail “Yalancılar” diyerek protesto edildi
Tourgeman’ın İsrail’in sözlü savunmasını tamamladığı sırada mahkemedeki katılımcılardan biri “Yalancılar” diye bağırarak İsrail heyetini protesto etti. Katılımcılardan birinin “yalancılar” diye bağırdığı sırada canlı olarak yayınlanan anlar yarıda kesilerek mahkemenin logosu ekrana yansıtıldı.
Uluslararası Adalet Divanı, ocak ayında İsrail’in soykırımı engellemek ve insani yardım geçişini sağlamak için elinden geleni yapmasını emretmiş fakat askeri saldırıların sona erdirilmesi için ihtiyati tedbir kararı almaktan kaçınmıştı. Mahkeme, Mart ayında verilen ikinci bir emirle, İsrail’in Gazze’deki insani durumun iyileştirilmesi için yeni önlemler alması gerektiğini açıklamıştı. Bir süre önce Türkiye ve ardından Mısır, Güney Afrika’nın BM’nin en üst düzey mahkemesi Uluslararası Adalet Divanındaki davasına müdahil olacağını açıklamıştı.
Toplantıda, bugün başlayan Arap Birliği Zirvesinin sona erdiğini belirten Al Halife, 2025’te düzenlenmesi planlanan bir sonraki zirveye Irak’ın ev sahipliği yapacağını aktardı.
Ebu Gayt ise zirvenin sona ermesiyle yayımlanan sonuç bildirisinde yer alan önemli noktalara değindi.
Arap Birliği Genel Sekreteri, bildiride, “Gazze Şeridi’nde acilen ateşkesin sağlanması ve bağımsız Filistin devletinin oluşması gerçeğini somutlaştıracak Orta Doğu’da uluslararası barış konferansın düzenlenmesi çağrısının bulunduğuna” dikkati çekti.
Bahreyn resmi ajansı BNA’da yer alan açıklamaya göre ise zirvenin sonuç bildirisinde liderler, İsrail’in Gazze Şeridi’nde devam ettirdiği acımasız saldırılarını, sivil Filistin halkı aleyhinde işlenen suçları ve İsrail’in uluslararası hukuk ve uluslararası insancıl hukuku benzeri görülmemiş şekilde ihlal etmesini” şiddetle kınadı.
Liderler ayrıca Gazze’de sivillerin ve sivil tesislerin hedef alınmasını, kuşatmanın bir silah olarak kullanılmasını, aç bırakmayı, zorla yerinden edilme girişimlerinin yanı sıra bunların sonucunda on binlerce masum Filistinlinin öldürülmesi ve yaralanmasına da tepki gösterdi.
İsrail’in saldırılarının, bir milyondan fazla tehcir edilmiş insan için sığınak haline gelen Refah’a kadar yayılması ve bunun sonucunda ortaya çıkan insani felaketi kınayan liderler, İsrail’in Refah Sınır Kapısı’nın Filistin tarafını ele geçirmesine, bunun insani yardım akışının durmasına neden olmasına da tepkilerini ifade etti.
Bahreyn ilk kez ev sahipliği yaptı
Arap Birliği’nin liderler düzeyindeki 33’üncü zirvesi bugün Manama’da başlamıştı. Zirve, ilk kez Bahreyn’in ev sahipliğinde Sahir Sarayında gerçekleştirilmişti.
Zirve, İsrail’in Gazze Şeridi’nde aylardır devam eden yıkıcı saldırılarının gölgesinde kritik bir dönemde düzenlendi.
Zirveye, Bahreyn Kralı Hamed bin İsa Al Halife’nin yanı sıra Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Yardımcısı ve Başbakan Muhammed bin Raşid, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Ürdün Kralı 2. Abdullah, Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Raşid, Moritanya Cumhurbaşkanı Muhammed Veled Gazvani, Komorlar Birliği Cumhurbaşkanı Assoumani Azali, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Guelleh, Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed katılmıştı.
Zirvede, başbakan ve yardımcısı düzeyinde ise Kuveyt Başbakanı Ahmed el-Abdullah es-Sabah, Fas Başbakanı Aziz Ahnuş, Lübnan Başbakanı Necib Mikati, Somali Başbakanı Hamza Abdi Barre ile Umman Başbakan Yardımcısı Esad bin Tarık Al Said yer almıştı.
Cezayir, Tunus ve Sudan ise zirvede dışişleri bakanları düzeyinde temsil edilmişti.
Hamas, Bahreyn’de düzenlenen 33. Arap Birliği Zirvesi’nin sonuç bildirisinden memnun
Hamas, bugün Bahreyn’in başkenti Manama’da düzenlenen 33. Arap Birliği Zirvesi’nin sonuç bildirisini memnuniyetle karşıladı.
Hamas’tan yapılan yazılı açıklamada, Arap ülkelerine, İsrail’i savaşı durdurmaya ve Gazze Şeridi’nin tamamından çekilmeye zorlamak için gerekli önlemleri almaları çağrısında bulunuldu.
Açıklamada, “Kardeş Bahreyn’de düzenlenen 33. Arap Birliği Zirvesi’nde yayınlanan ve halkımızın kurtuluş ve bağımsızlık özlemlerine sağlam ve sarsılmaz Arap desteğini vurgulayan açıklamayı memnuniyetle karşılıyoruz.” ifadesine yer verildi.
Hamas’ın açıklamasında, bildiride İsrail’in saldırılarının ve Gazze’de yürüttüğü soykırım ve etnik temizlik savaşı aracılığıyla Filistin halkını yerinden etme girişimlerinin reddedildiğinin vurgulanmasının da memnuniyetle karşılandığı dile getirildi.
Açıklamada ayrıca Arap ülkelerine, İsrail’i saldırılarını durdurmaya, Refah Sınır Kapısı da dahil olmak üzere ordusunu Gazze’nin tamamından çekmeye, ablukayı kaldırmaya, yerinden edilenlerin geri dönüşüne ve Gazze’nin yeniden inşasını gerçekleştirmeye zorlamak için gerekli önlemleri almaları çağrısında bulunuldu.
Yeni Kaledonya’daki bağımsızlık yanlıları, seçimlerdeki etkilerini azaltacağı için Fransız hükümetinin anayasal reform girişimine karşı çıkıyor. Yeni Kaledonya’nın yerel halkı Kanaklar, yaklaşık 300 bin olan ada nüfusunun ortalama yüzde 40’ını oluşturuyor.
Fransa sömürgeciliği sürdürüyor
Fransa’nın 1853’te ilhak ettiği ve 1946’ya kadar sömürge toprağı olarak yönettiği ada, 2003’e kadar Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu içerisinde yer aldı. Yeni Kaledonya, 2003’te gerçekleştirilen anayasa değişikliği sonucu Fransa’ya bağlı özerk bir bölge oldu.
Ada’da 2018, 2020 ve 2021’de olmak üzere toplam 3 kez bağımsızlık için referandum düzenlense de bağımsızlık yanlılarının oylarının yüzde 50’yi geçmemesi nedeniyle sandıktan hep “hayır” oyu çıktı.
Ancak son bağımsızlık referandumundan kısa bir süre sonra Yeni Kaledonya’daki siyasi aktörler arasındaki diyalog sekteye uğrayınca Ada’nın geleceği tekrardan tartışmaya açıldı.
Ülkenin bağımsızlığını savunan Kanak Sosyalist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLNKS) düzenlenen referandumlara, Fransa’nın etkisiyle sonuçlandığı ve bağımsız şekilde yapılmadığı gerekçesiyle itiraz ediyor.
Son referandumu boykot ederek sandığa gitmeme kararı alan FLNKS, Kovid-19 salgınının etkisinden daha uzak bir tarihte referandum yapılması mücadelesi verdi.
Kanaklar ayrıca 2021’deki referandumun yeniden düzenlenmesi için Uluslararası Adalet Divanı’na temyiz başvurusunda bulundu.
Fransa’nın Ada’daki nüfuzunu korumak amacıyla anayasa değişikliğinde ısrar ettiği belirtiliyor.
Yeni Kaledonya neden önemli?
Dünya nikel rezervinin yüzde 10’undan fazlasına ev sahipliği yapan Ada, Fransa’nın Hint-Pasifik’te Çin ile rekabet halinde olması nedeniyle siyasi statüsü kadar yer altı kaynakları açısından da önem taşıyor.
Kanaklar’ın Çin ile ticari ilişkilerini geliştirmek istemesi karşısında Fransa, 2015’te nikel madeninin Pekin’e transferine ipotek koymak istemişti.
Fransa, Çin’e alan açmamak için son 6 yıl içinde yaklaşık 2 milyar avro krediyi Ada’ya serbest bıraktı.
Fransa için rüzgar tersten esiyor
Uzmanlara göre Amerika’dan Afrika’ya 72 ülkeyi sömüren Fransa için rüzgar uzun bir süredir tersten esiyor.

Yıllarca Afrika başta olmak üzere onlarca ülkeyi sömüren Fransa, ne yaptığı katliamlarla yüzleşti ne de sömürgeci bakış açısından kurtulabildi.
Özellikle Afrika’da son yıllarda Paris’in hem askeri hem de siyasi çizgisinde büyük bir sapma göze çarpıyor. Ancak bu değişim, Fransa’nın arzuladığı bir şey değil. Tıpkı, Yeni Kaledonya’da olduğu gibi hala sömürgecilik mirasından vazgeçmemiş olması, Fransa’yı istenmeyen adam yapıyor.
Şimdi gelin, hem Paris’in kanlı sömürgecilik geçmişine hem de eski sömürgelerinden bir bir kovulma sürecine yakından bakalım.
Sömürgecilik faaliyetlerinin ortaya çıkmasında 15’inci yüzyılda Rönesans’la birlikte başlayan Avrupalılık bilincinin yadsınamaz bir etkisi vardır. Öyle ki, bir sonraki asırda coğrafi keşiflerin başlaması ve Sanayi Devrimi’nin olması, sömürgecilik faaliyetlerinin ete kemiğe bürünmesine yol açtı.
Fransa’nın sömürge topraklar arayışını iki ana bölümde değerlendirmek mümkün. 16’ncı yüzyıldan itibaren Kuzey Amerika, Antil Adaları, Doğu Hindistan’ın bir bölümü ve Afrika’nın bir kısmı Fransa’nın nüfuz alanına girdi.

1830’dan itibaren ise 19’uncu yüzyıl, Fransa için kudretli bir imparatorluk rüyasının gerçekleştiği önemli bir dönem oldu. Fransa bu yüzyılda Hindiçin (Laos, Kamboçya, Vietnam), Yeni Kaledonya, Fransız Polonezyası gibi yeni sömürgeler elde etti ve Osmanlı Devleti’nin zafiyet içinde bulunmasından da faydalanarak İngiltere ile birlikte Afrika’da mutlak söz sahibi oldu.
Cezayir (1830), Gabon (1839), Moritanya (1854), Senegal (1854), Gine (1855), Fildişi Sahili (1855), Kongo (1859), Mali (1883), Madagaskar (1896), Benin (1899), Burkina Faso (1896), Togo (1884-Almanya, 1918-Fransa), Çad (1900) ve Nijer (1900) gibi pek çok ülke Fransa’nın kontrolüne geçti.
Fransa ele geçirdiği bu ülkeleri ya doğrudan sömürgeleştirme yoluna gitti ya da Tunus (1881), Fas (1912), Laos (1893), Kamboçya (1863), Vietnam (1862) gibi protectorat (himaye) görüntüsünde kontrol altına aldı.
Unutulmayan katliamlar
Fransa, 1524’te başlattığı sömürgecilik faaliyetleriyle Afrika’nın batısında ve kuzeyinde 20’den fazla ülkede hakimiyet kurdu. Afrika’nın yüzde 35’i, 300 yıl boyunca Fransa’nın kontrolünde kaldı.
Senegal, Fildişi Sahili ve Benin gibi ülkeler o yıllarda Fransa’nın köle ticaret merkezleri olarak kullanıldı ve bölgedeki tüm kaynaklar sömürüldü.
Fransa’nın Afrika’daki kara tarihi
Bölgede 5 asır süren kolonyal dönemde ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlık mücadelesine girişen ülkelerde bu ayaklanmalar şiddetle bastırıldı ve 2 milyondan fazla Afrikalı hayatını kaybetti.
İkinci Dünya Savaşı bitmeden kısa zaman önce bağımsızlık vaadiyle Fransa saflarında savaşan Cezayirlilerin başlattığı gösterilerde binlerce Cezayirli, Fransız askerleri tarafından öldürüldü. Yaşananlar tarihe “8 Mayıs 1945 Setif ve Guelma” katliamı olarak geçti. Cezayir’in bağımsızlığını kazandığı 1962’ye kadar şiddet olayları sistematik şekilde devam etti.
Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda 1 milyon kişi Fransızlar yüzünden hayatını kaybetti.
Fransa’nın, 1830’dan beri Cezayir toplumunu kültürel anlamda da bir soykırımla baş başa bıraktığı biliniyor. Cezayir’in kendi mahalli kimliğinin dışında 300 yıllık Osmanlı tarihinin de büyük ölçüde ortadan kaldırılmasına neden olan Fransa, ülkede birçok kültürel ve dini eseri kendi tasarrufunda istediği gibi dönüştürdü.
Tarihin en büyük soykırımında Fransa’nın rolü
Fransa siyasi nüfuz sahibi olduğu ülkelerde de büyük insan hakları ihlalleri gerçekleştirdi.
İnsanlık tarihin en büyük soykırımlarından kabul edilen, 800 bin kişinin öldüğü 1994 Ruanda soykırımında da Fransa’nın rolü olduğu ortaya çıktı.
Ruanda soykırımından hemen önce bölgedeki Fransız askerlerinin aldıkları istihbaratları değerlendirmeyerek bölgeden ayrıldığı, bazı Fransız askerlerinin ise bizzat katliamlara destek verdiği uluslararası raporlara yansıdı.
Fransa, 23 Haziran’da ülkenin güneybatısında sığınmacılar için güvenli bölge oluşturmak amacıyla Turkuaz Operasyonu’nu başlattı. Ancak Ruanda’da soykırımı engellemek yerine soykırımı yapan Hutu hükümetine silah ve bilgi sağladığı tespit edilen Fransa’nın aleyhine halen devam eden birçok uluslararası dava bulunuyor.
Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın, Le Figaro gazetesine 1998’de verdiği mülakatta, “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” ifadesini kullanması hala uluslararası kamuoyunca bilinen bir gerçek.
Afrika’da 54 ülkenin 27’sinin resmi dili Fransızca
Fransız Mediapart internet sitesi, şubatta yayımladığı, “Ruanda soykırımı: Fransa’nın yalanları ortaya çıktı” başlıklı, Fransız Dış İstihbarat Birimi DGSE’ye ait bir belgeye dayandırdığı haberinde, Fransa’nın, Hutu milislerince yaklaşık 800 bin Tutsi’nin öldürüldüğü Ruanda soykırımının asıl sorumlularını gizlediğini yazmıştı.
Fransa, on yıllarca sömürdüğü ülkelerden hemen vazgeçmedi. Bağımsızlık isteyen halklar büyük bedeller ödedi.
Bugünlerde de her ne kadar eski gücü olmasa da Fransa, Afrika ülkelerini sömürmeye devam ediyor. Gelin birlikte Afrika’daki Fransız çıkarlarına yakından bakalım.
Eski sömürgeleri olan Afrika ülkeleriyle hiçbir zaman bağlarını koparmayan ve koparmak istemeyen Fransa, Soğuk Savaş sonrası bölgede aktif olan aktörlere karşı da agresif bir tutum sergiledi.
Fransa, İkinci Dünya Savaşı sonrası klasik sömürgecilik anlayışına son vermek zorunda kaldı. Bağımsızlıklarını kazanan ülkelerle yeni sömürgecilik döneminde Fransızcanın ülkenin resmi ve eğitim dili olması, zorunlu resmi eğitim konuları gibi alanlarda baskın tutum sahibiydi.
Bununla birlikte, “Fransızca Konuşan Ülkeler Topluluğu”nu kurarak eski sömürgelerinin Fransa ile bağlarının kopmasına engel olmaya çalışan Paris’in bu konuda başarılı da olduğunu söylemek mümkün. Halihazırda Afrika’da 54 ülkenin 27’sinin resmi dili Fransızca.
Diğer yandan bağımsızlığını kazanmadan önce Fransız sömürgelerinin Fransa’nın toplam ihracatındaki payı yüzde 60’dan fazlaydı. Bu oran ileriki senelerde ciddi oranda düştü.
Vazgeçilemeyen derin ekonomik çıkarlar
Fransa, uzun yıllar Afrika ülkelerinde mutlak egemen güçtü. Bağımsızlık mücadeleleri ve SSCB’nin desteğiyle başlayan gerileme uzun yıllar devam etti. Geçen 60 yıllık sürede Afrika’da Fransa’dan boşalan yerlere Rusya ve Çin yerleşti.
Özellikle bölgenin silah ithalatı Rusya’dan olurken, hızla kentleşen ülkeler için altyapı projelerini finanse etme rolünü de Çin aldı.
Fransa’nın eski sömürgelerinde neler oluyor?
Fransa, Afrika kıtasında en fazla sömürgecilik yapan ülkelerden biri. Öyle ki, onlarca hatta yüzyıllarca süren bu sömürgecilik kıtada çok ciddi bir Fransız nüfuz alanın oluşmasındaki en büyük etken.
Fransa’da basılan paralar, resmi dilin Fransızca olması, Fransız kültürünün yaygınlığı…
Son yıllarda tüm bunlara rağmen Fransa’ya karşı Afrika’da büyük bir tepki alanı oluştu. Kimisi teröre karşı destek istediği Fransa’yı teröre destek vermekle, kimisi de “ülke iç işlerine karışmakla” suçladı.

Mali
Öncelikle Mali’de 2012’de patlak veren, ülkenin kuzeyindeki Timbuktu, Gao ve Kidal gibi kentleri kapsayan ve Tuareglerin Azavad adını verdiği bölgedeki şiddet olayları Fransa’nın ülkedeki varlığına gerekçe oluşturdu.
Fransa, silahlı gruplara karşı uluslararası camianın onayını almadan Ocak 2013’te Serval Operasyonu’nu daha sonra da Barkhane Operasyonu’nu başlatarak Mali’ye 4 binden fazla asker konuşlandırdı.
2015’te Cezayir ara buluculuğunda barış anlaşması imzalandı.
Afrika basını da Barkhane Operasyonu’nu, Sahel’de güvenliği ve barışı sağlamakta yetersiz kaldığı, etnik topluluklar arasında çatışmaları önleyemediği, halkın daha fazla terör saldırısına maruz kalmasına yol açtığı gerekçesiyle eleştiriyordu.
Anlaşmanın üzerinden yıllar geçse de ülkenin kuzeyinde hala terör örgütü El Kaide ve DEAŞ’la ilişkili grupların etkileri ve çatışmaları devam ediyor.
Öte yandan Fransa’nın Mali’den çekilmesinin birçok nedeni var. Bunlardan biri, halkta artan Fransız karşıtlığı.
Öyle ki, Mali’de de eski Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacar Keita’nın Ağustos 2020’de askeri darbeyle devrilmesiyle sona eren protesto gösterileri sürecinde, halkın Fransa karşıtlığı sokaklara taştı, Fransız bayrakları yakıldı.
Son olarak ise Fransız büyükelçisinin sınır dışı edilmesi, ülkeler arasındaki gerilimi daha da artırdı. Fransa, Mali’den askerlerini Nijer ve Gine’ye kaydırdı. Mali’de geçtiğimiz aylarda gerçekleşen anayasa değişikliği ile de 1960’tan bu yana resmi dil olarak kullanılan Fransızca yeni anayasa ile çalışma dili oldu.
Orta Afrika Cumhuriyeti
Fransa, 7 Haziran 2021’de Fransa karşıtı kampanyalar yürütmekle suçladığı Orta Afrika Cumhuriyeti ile askeri anlaşmalarını askıya almış ve bu yıl sonuna kadar başkent Bangui’de bulunan son askeri birliğini çekeceğini duyurmuştu.
Bangui yönetimi ise 13 Ağustos 1960’tan bu yana Fransız büyükelçilerine verilen “daimi duayen büyükelçi” unvanını kasımda kaldırmıştı.
Fransa, uzun yıllar mütekabiliyet esası gereği OAC’nin Paris Büyükelçisi’ne diplomatik ayrıcalıklar tanınması talebini görmezden gelmişti.
Paris yönetimi, Bamako yönetimi ile gerilen diplomatik ilişkileri üzerine ağustosta da Barkhane Operasyonu kapsamında Mali’de bulunan askeri güçlerinden son birimin de ülkeyi terk ettiğini duyurmuştu.
Burkina Faso
Burkina Faso’da 30 Eylül 2022’de başa geçen askeri hükümet, 23 Ocak’ta Fransa ile askeri iş birliği anlaşmasını feshettiğini açıkladı ve Fransız askerlerine ülkeden ayrılmaları için 1 ay süre tanıdı.
Bu talep, Burkina Başbakanı Apollinaire Kyelem de Tembela’nın Rusya’yı radikal dinci gruplarla mücadelede “makul” bir yeni ortak olarak ilan etmesinden günler sonra geldi.
Paris yönetimi de kısa süre sonra askerlerinin çekileceğini doğruladı.
Vagadugu’da konuşlu Fransa Özel Harekat Komutanlığı’na bağlı 400 asker bulunuyordu.
Nijer
Geçtiğimiz günlerde darbe ile yönetimi değişen Nijer, Fransa için oldukça önemli bir ülke.
Fransa’nın uranyum zengini olan ancak yaklaşık 20 milyonluk nüfusuyla dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Nijer’de 1500 askeri bulunuyordu.
Fransa, Niamey sınırlarında ABD ile ortak kullandığı askeri üste en az 3 “Mirage” tipi savaş uçağı bulunduruyordu. ABD’ye ait çok sayıda Reaper İnsansız Hava Aracı (İHA) da burada tutuluyor.
Mali ve Burkina Faso’daki darbelerden sonra bu ülkelerde “terörle mücadele” adı altında bulunan askeri unsurlarını zorunlu olarak Nijer’e kaydıran Fransa, bu sefer Nijer’de cunta yönetiminin, Paris makamlarıyla önceden yapılan askeri anlaşmaları askıya alma kararını tanımadığını açıkladı.
Afrika’da birçok daimi askeri üs bulunduran Fransa’nın, Senegal’in başkenti Dakar’da 400, Fildişi Sahili’nde 900, Gabon’da 350, Çad’da 1000 ve Cibuti’de 1500 askeri bulunuyor.
Fransa, Nijer’den bir süre önce askeri unsurlarını çekerek, askeri üslerini boşalttı.
Fransa için “kış” uzun süre önce başladı
Sahel bölgesi, Fransa’nın yıllarca sömürdüğü ülkelerden oluşuyor. Ülkeler bağımsızlığını kazansa da Fransa ile güçlü bağları devam ediyor. Özellikle 2010’lu yıllardan itibaren bölgede artan terör, Batı’nın askeri anlamda bölgeye tekrar dönüşünü simgeliyor.
Ancak bu gerçekler bir süredir değişiyor. Orta Afrika Cumhuriyeti’yle başlayan sonra Burkina Faso ve Mali ile devam eden olaylara bakıldığında görünen salt gerçeklik, Paris’in bölgede nüfuzunu ciddi oranda kaybettiği yönünde.
Bölgede birçok noktada sık sık Fransız Büyükelçilik binaları önünde gösteriler düzenleniyor.
Göstericiler Fransız karşıtı sloganlar atarken çoğunlukla Rusya yanlısı pankartların açılması ise dikkati çekiyor.
Her ne kadar Rusya’dan yaşanan olaylara dair diplomatik açıklamalar gelse de söz konusu ülkelerin Rusya ile yakınlaştığı görülüyor. Rusya ile yakınlaşmak ise Afrika’da oldukça etkin olan Rus paralı milis grubu Wagner ile çalışmak demek. Zira bölge ülkelerinin en büyük problemlerinden biri güvenlik.
Hem isyancılar hem de terör örgütleriyle mücadele eden ülkeler, Batılılardan yeteri desteği göremediklerini ya da “iki yüzlü” bir destek gördüklerini belirtiyor. Örneğin Fransız askerlerin kovulduğu Mali’de, ülkenin önemli yetkilileri, terörle mücadele için asker bulunduran Paris’i terör örgütleriyle iş tutmakla suçladı.

BİR HAFTADA BÜYÜK YIKIM
İsrail askerlerinin Zeytun Mahallesi ile yakınındaki Sabra ve Tel Heva mahallelerinden çekilmesi, yaklaşık bir hafta süren saldırının Filistinlilerin evlerinde ve tarım arazilerinde yol açtığı yıkımı gözler önüne serdi.
Zeytun Mahallesi’nin sokaklarında harap olmuş arabalar, binalar ve havaya uçurulan konutların yanı sıra mermi ve patlama izleri dikkati çekiyor. Filistinlilerin evlerindeki yıkımın yanı sıra İsrail güçlerinin yolları kazarak oluşturduğu yıkım da felaketin boyutunu gözler önüne seriyor.

ULUSLARASI HUKUK AYAKLAR ALTINDA
İsrail askerlerinin kara saldırısından okul, sağlık merkezi, cami gibi kurumların da nasibini aldığı bölgede geriye enkaz yığınları kaldı.
200’DEN FAZLA EV
İsrail ordusunun yaklaşık bir haftanın ardından çekildiği Gazze kentinin güneyindeki Zeytun ve Sabra mahallesinde saldırılar nedeniyle 200’den fazla ev ile sağlık merkezi yıkıldı.

TEK SAĞLIK OCAĞI DA PAYINI ALDI
Gazze’deki Sivil Savunma Birimi Sözcüsü Mahmud Basal İsrail güçlerinin, 6 gün süren saldırıları boyunca Zeytun Mahallesi’nde 200’den fazla evi yıktığını; mahalledeki tek sağlık kliniği olan Zeytun Sağlık Ocağında da hasar meydana getirdiğini aktardı.
Basal, sivil savunma ekiplerinin Zeytun ve Sabra mahallelerinde çok sayıda Filistinlinin cansız bedenine ulaştığını ve arama kurtarma çalışmalarının devam ettiğini kaydetti.
SAĞLIK KLİNİĞİNİ BOMBALADI
İsrail’in yerinden edilmiş onlarca kişinin bulunduğu Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansına (UNRWA) bağlı Sabra Sağlık Kliniğini doğrudan bombaladığını ifade eden Basal, ekiplerin saldırı bölgesinde şu ana kadar 14’ten fazla kişinin cesedi ile çok sayıda yaralıya ulaştığını dile getirdi.
Basal, hedef alınan kliniğin, Sabra’daki tek sağlık merkezi olduğuna dikkati çekti.

GÜVENLİ YER YOKTU
Mahalle sakinlerinden Filistinli Hicazi Kadı İsrail ordusunun UNRWA’ya bağlı Sabra Kliniğine sığınanları hedef alması sonucu çok sayıda kişinin öldüğünü ve yaralandığını söyledi.
HEDEF ÇOCUKLAR VE KADINLAR
“Saldırıların ana hedefi kadınlar ve çocuklar.” diyen Kadı, dünyaya Filistin halkının yanında yer almaları ve haklı davalarını desteklemeleri çağrısında bulundu.
Filistinli Ahmed el-Benna ise “Bölgeye geri döndüğümüzde, İsrail ordusunun saldırıları sonrasında Sabra Kliniğinde aralarında çocuk ve kadınların da olduğu cesetler bulduk.” diye konuştu.
ENKAZ ALTINDA CANSIZ BEDENLER
Benna, kliniğin güvenli olduğunu düşündükleri zemin katında 20’den fazla Filistinli ailenin naaşının olduğu bilgisini paylaştı. Cansız bedenlerin hala enkaz altında olduğuna dikkati çeken Benna, sivil savunma ekiplerinin kısıtlı imkanlara sahip olduğu için arama kurtarma çalışmalarında zorluklar yaşadığını belirtti.

YIKIMIN BOYUTU ÇOK BÜYÜK
Benna, “Zeytun Mahallesi ve çevresinde araziler, evler dahil olmak üzere gerçekleşen yıkımın boyutları çok büyük. Kadınlar ve çocuklar çok korkuyor.” dedi.
‘GÜVENLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜK AMA YANILDIK’
“UNRWA’ya ait kliniğin güvenli olduğunu düşündük fakat İsrail, burayı hedef aldı ve bombaladı. Oraya sığınan çocukları ve kadınları öldürdü. Gazze Şeridi’nde güvenli bir yer yok. Bu saldırıları sona erdirmek için bir çözüme ihtiyacımız var.”
‘ÇEKİLDİK AMA…’
İsrail ordusu, dün yaptığı açıklamada, Gazze kentinin güneyindeki Zeytun Mahallesi’nden çekildiğini duyurmuş, “gerektiği takdirde” yeniden askeri operasyonlara devam etme tehdidinde bulunmuştu.

EVLERE ATEŞ AÇTILAR
İsrail askeri araçlarının Filistinlilerin evlerine makineli tüfeklerle ateş ederek, Gazze kentindeki Zeytun Mahallesi’nden çekildiğini belirtmişti.
Tanıklar, İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nin kuzeyini güneyinden ayıran Netzarim koridoruna doğru çekildiğine işaret etmişti.
HAVADAN VE KARADAN SALDIRIYA DEVAM ETTİ
İsrail ordusu, 9 Mayıs’ta, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Gazze kentinin Zeytun Mahallesi’ne ikinci kez havadan ve karadan saldırı başlattığını duyurmuştu.
Saldırılarda çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği ve yaralılar olduğu ifade edilirken, yüzlerce Filistinlinin Zeytun ve Tel el-Heva mahallelerini terk etmek zorunda kaldığı belirtilmişti.
İsrail ordusu, 21 Şubat’ta da aynı bölgeye operasyon düzenlemiş, yüzlerce kişi yerinden edilmişti.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli İngilizce yayın yapan The National’ın haberine göre Kahire, Tel Aviv’in 7 Mayıs’ta Refah Sınır Kapısı’nın Filistin tarafını ele geçirerek bölgede kara saldırısına başlamasına karşı tedbirler alıyor.
Kurulduğuna dair henüz resmi açıklamanın yapılmadığı heyette üst düzey anayasa uzmanlarının yanı sıra ülkenin istihbarat servisinin üst düzey üyelerinin yer aldığı bildirildi.
İsimlerinin gizli kalması koşuluyla The National’a konuşan kaynaklar, Refah’a saldırılara yanıt olarak İsrail’e karşı daha fazla cezai tedbiri belirleyecek ve değerlendirecek heyette kimlerin yer aldığı, toplantıların nerede yapıldığı veya heyetin görev süresinin ayrıntılarını açıklamadı.
Refah’a saldırı başlatmaması konusunda Tel Aviv’i şiddetle uyaran Kahire’nin hamlesinin, sınır kapısının ele geçirilmesi ve kentte hızla genişleyen kara operasyonu nedeniyle taraflar arasında artan gerilimi yansıttığı belirtilirken, ABD başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun çağrılarına rağmen İsrail’in başladığı kara saldırısının bölgede istikrarsızlığı tırmandıracağı düşünülüyor.
Kaynaklar, Mısır’ın İsrail’e karşı diplomatik temsil seviyesini düşürmek veya büyükelçisini geri çekmek gibi ek cezai tedbirler planladığı ancak tedbirlerin 1979’da İsrail ile imzalanan barış anlaşmasının askıya alınmasını kapsamayacağını söyledi.
Mısır ile İsrail arasında 1978 yılında imzalanan Camp David Anlaşması’nın ardından 26 Mart 1979’da Washington’da iki ülke arasında barış anlaşması imzalanmıştı.
Anlaşmanın en öne çıkan hükümleri arasında savaş halinin durdurulması, ilişkilerin normalleştirilmesi, İsrailli asker ve sivillerin Sina Yarımadası’ndan tamamen çekilmesi ve bölgenin silahsızlandırılması yer alıyordu.
Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri de 12 Mayıs’ta ülkesinin İsrail ile yaptığı Camp David Anlaşması’nın stratejik tercih olduğunu ve anlaşmazlıklar vuku bulduğunda giderilmesi için özel mekanizmaların devreye gireceğini söylemişti.
– “İsrail’in saldırıları Mısır’ı çok garip bir duruma soktu”
Emekli Mısırlı diplomat Muhammed Enis Selim, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının Mısır’ı “çok garip bir duruma soktuğunu” söyleyerek, barış anlaşmasının askıya alınması yönündeki çağrıların toplumun öfkesini yansıttığını kaydetti.
Selim, bölgeyi yeniden yapılandıracak kadar önemli bir anlaşmayı askıya almaktan bahsetmek yerine gerilimin nasıl azaltılacağını konuşmak gerektiğini vurguladı.
İsrail ordusu, 6 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, zorla yerinden edilmiş Filistinlilerin sığındığı Refah’ın doğusundaki bazı mahallelerin boşaltılmasını istemiş, 7 Mayıs sabahı da Gazze’nin Refah bölgesine kara saldırısı başlatarak Mısır ile olan sınır kapısının Gazze tarafını ele geçirdiğini duyurmuştu.
İsrail’in saldırılarının devam ettiği Refah’ta şu ana kadar yaklaşık yarım milyondan fazla yerinden edilmiş Filistinli yeniden bölgeden çıkmak zorunda kaldı.
Mısır, İsrail’in Refah Sınır Kapısı’nın Filistin tarafını ele geçirmesi ve bölgedeki saldırılarını “en güçlü” biçimde kınadığını belirtmişti.
Taraflar arasındaki gerilim devam ederken, Mısır Dışişleri Bakanlığı 12 Mayıs’ta yaptığı yazılı açıklamada, Güney Afrika’nın Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali gerekçesiyle İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanında (UAD) açtığı davaya destek amacıyla müdahil olma niyetini duyurmuştu.
Olayın yaşandığı gün Özgener’in yanında bulunan arkadaşı Nisanur A., “Bu olay kazayla oldu ancak benim çevrem bana baskı yaptı. Bana ‘Senin arkadaşın öldü. Bu olayı Ercan’ın bilerek yaptığını söyle’ dediler. Korktuğum için savcılığa o şekilde bir ifade verdim” dedi.
Sanık Şahin ise savunmasında, “Ben böyle birşeyi kasıtlı yapsaydım neden hastaneye götüreyim. Benim gönlüm rahat ben kimseyi öldürmek istemedim” diye konuştu. Mütalaasını açıklayan savcı sanık Ercan Şahin’in, “Çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapsini talep etti.

İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya tutuklu sanık Ercan Şahin bulunduğu cezaevinden getirildi. Müşteki Meleknur Özgener’in ailesi ile avukatları Elif Özdemir ve sanık avukatları da salonda hazır bulundu.
“BENİM GÖNLÜM RAHAT KİMSEYİ ÖLDÜRMEK İSTEMEDİM”
Sanık Ercan Şahin savunmasında, “Kesinlikle böyle olmadı kaza oldu, kabul etmiyorum. Olay günü seyirpat halindeydim bakkala gidiyordum seyir halindeyken Nisanur A. ve Melek karşıma çıktı. Ben de aracı kenara çektim Melek hastaydı, üşüyordu ben de iyilik amaçlı olsun diye araca binmesini söyledim klimayı açtım. Düşman sahibi olduğum için silahı vitesin oraya koydum. Silahın mermisinin ağzında olup olmadığını bilmiyordum. Ben o sırada telefonla uğraşıyordum. Fark etmedim o sırada Melek silahı eline almış. Eline alırken elime vurdu kafasını çevirdi. O sıra silah patladı. Ben böyle bir şeyi kasıtlı yapsaydım neden hastaneye götüreyim. Benim gönlüm rahat ben kimseyi öldürmek istemedim. Kendisini 1 senedir tanırım” dedi.
PİŞKİN SAVUNMA!

Olayın yaşandığı sırada aynı araçta bulunan ve tanık sıfatıyla ifade veren Nisanur A. ise, “Bu olay kazayla oldu ancak benim çevrem bana baskı yaptı. Bana ‘Senin arkadaşın öldü. Bu olayı Ercan’ın bilerek yaptığını söyle’ dediler. Korktuğum için savcılığa o şekilde bir ifade verdim. Sanık Şahin, ‘Oyuncak değil bu’ dediği sırada Melek silahı eliyle ittirdi ve o sırada silah patladı. Olay sonrası hastaneye gittik. Hastanenin önüne gelerek Melek’i sedyeye yatırdık. Sanık Şahin bana ‘Hastanenin önünde bekleyeceğim’ dedi. Ben içeri girdim. Olayın ilk gününden beri Melek’in ailesi tarafından tehdit ve baskılara maruz kalıyorum. Babası bana saldırmaya çalıştı, aramıza polisler girdi. Polisler ben ifade verirken değiştirmem için baskı yaptılar” ifadelerini kullandı.
İSTENEN CEZA BELLİ OLDU
Duruşma savcısı mütalaasını açıkladı. Mütalaada, sanık Ercan Şahin’in olayın kasıtla hareket ederek işlendiği vurgulanarak savunmasının suçtan kurtulmaya yönelik olduğu belirtildi. Mütalaada sanık Şahin’in “Çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılması talep edildi.

TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA KARAR VERİLDİ
Mahkeme heyeti sanık Ercan Şahin’in tutukluluk halinin devamına karar verdi. Heyet, tarafların mütalaaya karşı savunmalarını hazırlaması için süre vererek duruşmayı erteledi.
İDDİANAME
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, şüpheli Ercan Şahin’in suçtan kurtulmaya yönelik ifade verdiği belirtilerek Ercan’ın olayda doğrudan kasıtla hareket ettiği vurgulandı. Şüpheli Ercan Şahin’in “Çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılması talep ediliyor.
Oyuncu kadrosunda François Civil, Vincent Cassel ve Romain Duris’in yer aldığı yapım, bir kadını kaçırılmaktan kurtarmaya çalışan cesur genç D’Artagnan’ın macerasını konu ediniyor.
“Dünya Malı-Eksi Bir”
Uygur Akkaya’nın yönettiği “Dünya Malı-Eksi Bir”, Barnabas İncili’ni çalmayı planlayan Haluk’un maceralarını ele alıyor.
Berk Hakman, Erkan Köse ve Asena Tuğal’ın başrolleri paylaştığı macera ve komedi türündeki filmin müziklerini Alper Atakan ve Hande Yener yaptı.
“Yurt”
Dram türündeki “Yurt”, 14 yaşındaki lise hazırlık öğrencisi Ahmet’in yaşadıklarına odaklanıyor. Doğa Karakaş, Tansu Biçer, Can Bartu Aslan ve Ozan Çelik’in başrolünde yer aldığı yapımın yönetmenliğini Nehir Tuna üstlendi.
Türkiye, Almanya ve Fransa ortak yapımı film, 1990’lı yılların sonunda Türkiye’de siyasi kutuplaşma atmosferinde geçiyor.
“Eclipse”
İpek Kent ve Efe Öztezdoğan’ın yönetmeni olduğu “Eclipse”, belgesel ve spor sevenleri sinema salonlarına çekmeyi hedefliyor.
Film, 2020 Tokyo Olimpiyatları’na katılmaya hak kazandığı halde Covid-19 salgını sebebiyle Tokyo’ya gidemeyen beş jimnastikçinin hikayesini anlatıyor.
“Yeter Artık”
“Kadına Şiddete Hayır” ve “Başka Özgecan’lar Ölmesin” sloganlarını afişine taşıyan dram türündeki “Yeter Artık” filminde başrolleri Feyza Aydın Kılıç, Deniz Oral ve Aleyna Kılıç paylaştı.
Murat Kuşçu’nun yönettiği film, Feyza’nın Hamdi tarafından şiddete maruz kaldığı evliliğini konu ediniyor.
“Hayali Arkadaşlar”
“Hayali Arkadaşlar”, herkesin hayali arkadaşlarını ve süper güçle neler yaptığını görebildiğini keşfeden bir kızın hikayesini işliyor.
Ryan Reynolds, John Krasinski ve Cailey Fleming’in başrol oynadığı filmin yönetmenliğini, oyuncu kadrosunda da yer alan John Krasinski üstlendi.
“Birader”
Orijinal adı “Sheqo, Shaqow” olan Mısır yapımı komedi ve aksiyon türündeki “Birader”, Dr. Yusra’nın hırsızlık planının başında duran İsmail ve Hegazy’nin hikayesine odaklanıyor.
Karim El Sobky’nin yönettiğiı filmde, Amr Youssef, Mohamed Mamdouh ve Amina Khalil rol aldı.
“Tombul Mombul Takımı: Sırt Sırta”
Haftanın animasyon türündeki tek filmi “Tombul Mombul Takımı: Sırt Sırta”nın yönetmenliğini Tania Vincent ile Ricard Cusso yaptı.
Yapım, büyük bir tehlike ile karşı karşıya olan şehrini kurtarmak için zorlu bir maceraya atılan Combat Wombat’ın hikayesini konu ediniyor.
Haftanın korku filmleri
Yönetmenliğini Ahmet Arslan’ın üstlendiği “Alem-i Cin 5: Azap”, babasının ölüm haberiyle memleketine giden Aslı’nın köyünde başına gelenleri anlatıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Özcan Varaylı, Levent Çakır ve Merve Özel bulunuyor.
ABD yapımı “Becky’nin Gazabı” filmini Matt Angel ve Suzanne Coot yönetti. Yapımda Lulu Wilson, Seann William Scott ve Gabriella Piazza rol aldı.
Renny Harlin’in yönettiği ve Madelaine Petsch, Rachel Shenton, Gabriel Basso ve Froy Gutierrez’in oynadığı “Ziyaretçiler: Bölüm 1”, korku üçlemesinin ilk filmi özelliği taşıyor.
ABD yapımı film, yolculuk sırasında arabaları bozulduğu için geceyi şehirden uzakta bir evde geçiren çiftin yaşadığı korku dolu anları beyazperdeye aktarıyor.
]]>Tonlarca ağırlığa sahip bombaların yarattığı tahribat, basılan evler, yerlerinden edilen aileler ve kurşuna dizilen bebekler..
Filistinlilerin “felaketi” 1948’den bu yana devam ediyor.
76 yıl önce 600’den fazla Filistinli sivil Deyr Yassin bölgesinde Siyonist teröristlerin saldırısına uğradı.
Olayda 100’den insan hayatını kaybetti.
1948’den bu yana Filistin topraklarında zulüm sona ermedi.
7 Ekim’i ve sonrasında yaşananları anlamak için, 1948’e giderek Nekbe olarak adlandırılan felaket gününe bakmak gerekiyor.
Filistinliler için Nekbe 14 Mayıs tarihinde İsrail’in ilk başbakanı olan David Ben Gurion’un ve beraberindeki 25 kişinin Tel Aviv Müzesi’nde İsrail’in Bağımsızlık Bildirgesi’ni dünya kamuoyuna ilan etmesiyle başladı.
Bu nedenle İsrail Devleti’nin resmen ilan edildiği günün ertesi olan 15 Mayıs, Filistinliler için Büyük Felaket olarak isimlendirildi.
O tarihten itibaren Yahudi çeteleri ve siyonist terör Filistinlileri hem sistematik göçe zorladı hem de bulundukları yerde katliamlar gerçekleştirdi ve aynı zihniyet bugün Gazze’ye ve işgal altındaki Batı Şeria’ya saldırmaya devam ediyor.
İsrail’in kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği saldırıların ardından, 12 milyon 700 bin Filistinlinin 8 milyon 260 bini dünyanın çeşitli yerlerine mülteci olarak gönderilmiş durumda.
Yurtlarından edilmiş vaziyette hayata tutunmaya çalışıyorlar.
Vatanlarını terk etmeyenler ise İsrail bombardımanı altında yaşıyor.
Ölüm, yaralanma riski ve açlıkla boğuşuyorlar.
YAHUDİ GÖÇÜ FRANSIZ-İNGİLİZ ORTAKLIĞINA DAYANIYOR!
Nekbe’nin tarihinin 2 yüzyıl öncesine uzandığını söylemek mümkün.
Fransızların ünlü generali Napolyon Bonapart, 1799’da Osmanlı idaresi altındaki Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikrini gündeme getirdi.
Sonraki süreçte plan somutlaştırılarak uygulamaya konuldu.
Dünyanın birçok farklı noktasına sürgün edilmiş olan Yahudiler gruplar halinde Filistin topraklarında toplanmaya başladı.
Böylelikle siyonistlerin Filistin’e saldırması için zemin hazırlandı.
Osmanlı Devleti yaklaşan tehlikeyi fark etti.
Kendi topraklarındaki göçü engellemek için tüm diplomatik yolları kullandı.
Ancak güçsüzleşen devlet hükümetin çabaları yetersiz oldu ve Filistin’e Yahudi göçü devam etti.
Napolyon’un planını devam ettiren bir başka isim yine ünlü bir General olan İngiliz Edmund Allenby’dı.
İngilizler, Aralık 1917’de Kudüs’ü işgal ederek, Filistin’in Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayan Osmanlı Devleti’ne bağlılığını sonlandırdı ve siyonistlere hareket alanı açmayı sürdürdü.
Bölgenin aynı yıl İngiliz mandasına girmesiyle Filistin’e Yahudi göçü daha da hızlandı.
İngiltere Dışişleri Bakanlığının 1917’de yayımladığı ve Yahudilerin Filistin’de devlet kurmasını öngören “Balfour Deklarasyonu” ile Londra, İsrail’in kurulmasına desteklerini resmen ilan etmiş oldu.
Bölgenin demografik yapısını değişmesinin başlamasıyla Filistinliler yaşananlara karşı çıktı.
İngiliz Ordusuna ve manda hükümetine karşı isyan hareketlerine girişti.
İşgalci İngilizler isyanları bastırmakta zorluk yaşamaya başladı.
Devreye Yahudi terör örgütleri sokulma kararı alındı.
İNGİLİZLER İSYANLARI BASTIRMAK İÇİN TERÖR ÖRGÜTLERİNİ KULLANDI
İngilizler, Siyonist Yahudilerce kurulan, Haganah terör örgütünü kullanarak isyanları bastırmaya çalıştı.
Kurulan bir başka terör örgütü ise Irgun’du.
Irgun’ün başına, Menaham Begin önderliğinde bir soykırımcı getirildi.
O dönemde kurulan örgütler binlerce sivil Filistinliyi canice katletti.
Nitekim, Begin sonraki yıllarda İsrail başbakanlığı da yapmıştır.
Yahudilerin terör örgütleri, zaman içinde İngilizleri de hedef aldı.
Bunun temel sebebi Londra’nın bölgede dengeyi sağlayabilmek için Yahudi göçünü sınırlama kararı almasıydı.
1945 yılında Hagana, Irgun ve Stren terör örgütleri bir araya geldi.
‘Birleşik Direniş Hareketi’ni kurdu.
Bu adımdan sonra terör yoluyla işgal faaliyetleri daha da hızlandı.
İngilizler, kendileri de hedef olmasına rağmen, terörle mücadele konusunda pek de istekli değildi.
Kudüs’te yaşananların kendi dış politikalarının önceliği olmadığı kanaatine sahiplerdi.
Tarihler 29 Kasım 1947’yi gösteriyordu.
BM Genel Kurulu’nda Filistin’in, Yahudi ve Filistin devleti olarak bölünmesini öngören karar onaylandı.
Karara başta Filistinliler olmak üzere Arap ülkeleri karşı çıktı.
Ancak siyonistler ise durumu memnuniyetle karşıladı.
Zira yapacakları yeni saldırıların ve yayılmacı politikalarının sözde meşru zemini oluşmaya başlamıştı.
İSRAİL DEVLETİ’NİN KURULUŞUYLA SALDIRILAR YOĞUNLAŞTI
Filistin’de İngilizlerin manda yönetimi sona erer ermez de İsrail devletinin kurulduğu açıklandı.
Bu tarihten sonra Yahudilerin “kendilerine ayrılmış” bölgelere göçleri büyük ölçüde artışa geçti.
11 Temmuz 1948’de Moşe Dayan’ın komutanlığında kurulan İsrail Ordusu birçok Filistin köyünü bu terör örgütlerini kullanarak işgal etti, katliamlara imza attı.
İsrail, yaklaşık 27 bin kilometrekarelik ve yüzde 85’inden fazlası tarihi Filistin toprakları üzerine kuruldu.
İsrail güçleri, Nekbe’de Filistinlilere ait 774 köy ve kasabayı işgal etti.
531’ini ise tamamen yıkarak yok etti.
Ayrıca bu dönemde Filistinlilere yönelik 70 katliam gerçekleştirildi ve yaklaşık 15 bin kişiyi acımasızca öldürdü.
Birçok tarihi Filistin şehri de Yahudileştirildi.
Ve Büyük Sürgün’den önceki isimleriyle anılmaya başlandı.
Bu süreçte Necef Çölü bölgesinde yaşayan Bedevi kabileler de yerlerinden edildi.
Ayrıca yerleşim bölgelerinin isimleri değiştirildi ve kültürel kimlikleri hedef alındı.
İşgalden yana olan kabileler İsrail tarafından korundu.
Onların iyi bir hayat yaşadığı tiyatrosu da dünyaya yayıldı.
Böylece İsrail hükümetiyle dost olmanın, insanların refahını sağladığı propagandası yapıldı.
Mısır, Suriye, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün tarafından oluşturulan Arap orduları bu gelişmeleri dikkatle izledi.
Kısa bir süre sonra da daha aktif bir yol oynadı.
İsrail’e savaş ilan etti.
Çünkü Arap devletlerinin karşısında, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin de olması, İsrail’i kesin bir zafere ulaştırdı.
Bu savaşlar, 3 Mart 1949’da İsrail’in BM’ye tam üye olarak kabul edilmesiyle sona erdi.
İsrail önce ABD sonrasında ise pek çok ülke tarafından tanındı.
SİYONİSTLERİN KAN DONDURUCU İDDİALARI!
Siyonistlerin bugün de gerçekleştirdiği saldırılara baktığımızda, Filistin topraklarını işgal etmek için bir takım gerekçeler bulunuyor.
İlk iddia, 2 bin 70 yıl önce bu topraklarda İsrail devletinin var olduğuydu.
Babil Sürgünü sebebiyle dünyanın dört bir yanına dağılan Yahudilerin, hiçbir kural tanımadan bölgeye geri dönüşlerinin ve buraları ele geçirmelerinin doğal hakları olduğu inancına sahipler.
Dolayısıyla akan kan, göç ettirilen siviller, umurlarında değil.
Diğer bir iddia ise propaganda içeriyor.
“Filistinlilerin topraklarını satıp gönüllü olarak yurtlarını terk ettikleri” görüşü öne çıkartılıyor.
Siyonistlerin tekrar tekrar öne sürdüğü ve lobi çalışmalarıyla uluslararası kamuoyunda kendisine taraftar bulan bu gerekçeyle, Filistinlilere yapılan katliamlar ve tehcirler hafifletilmeye çalışılıyor.
Oysa bu iddianın aksine İsrail devleti kurulduğunda Yahudilerin bölgede sahip olduğu toprakların oranı yüzde 5’i geçmiyordu.
Sonuç olarak, Filistinlilerin 1948’de başlayan felaket günlerine, her gün bir yenisi ekleniyor.
Savaş zamanlarında şiddetli bombardıman, sağlık hizmetlerine ulaşamama ve gıda kıtlığı…
Ateşkes zamanlarında ise abluka altında bulunan gettolardan çıkamamak.
Sivillerin huzura kavuşması içinse tek bir yol kalıyor.
İki devletli çözümü dünyaya kabul ettirmek.
]]>
‘AVRUPA BAŞKENTİ’ TİFLİS
Gürcistan’da temaslarda bulunan bazı AB üyesi ülkelerin Parlamento Dış İlişkileri Komisyonu Başkanları da Tiflis’teki gösteriye katılarak, konuşmalar yaptı.
Almanya Federal Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Michael Roth, buradaki konuşmasında, Tiflis’in bir “Avrupa başkenti” olduğunu ifade ederek, göstericilerin demokrasi ve özgürlük için sokağa çıktığını söyledi. Bazı göstericiler daha sonra Tiflis’teki Kahramanlar Meydanı’na geçerek, kentin en geniş kavşaklarından birini trafiğe kapattı.
Öte yandan, bugün gündüz saatlerinde polis ile göstericiler arasında çıkan arbede sırasında 13 kişinin gözaltına alındığı bildirildi.
Başkentteki gösteriler devam ediyor.
‘GÜRCİSTAN İÇİN ÖNEMLİ GÜN’
Gürcistan Başbakanı İrakli Kobakhidze ise basına yaptığı açıklamada, ülkesinin egemenliğinin daha da güçlendirilmesi için bugünün “önemli bir gün olduğunu” söyledi.
Kobakhidze, söz konusu yasa tasarısının Gürcistan’ın egemenliği ve istikrarı açısından büyük önem taşıdığına dikkati çekerek, “Gürcistan özgür, bağımsız, egemen ve onurlu bir devlettir. Gelecekte de devletimize ve halkımıza karşı en büyük sorumlulukla hareket edeceğiz ve Gürcistan’ın ulusal çıkarlarını korumak için her şeyi yapacağız.” dedi.

‘DIŞARDAN GELENLER İÇ POLİTİKAYA MÜDAHALE EDEMEZ’
Avrupalı milletvekillerinin Tiflis’teki gösterilere katılmalarına da tepki gösteren Kobakhidze, “Dışarıdan gelenlerin, Gürcistan’ın iç politikasına müdahale etmeye çalışması kesinlikle kabul edilemez bir olaydır.” şeklinde konuştu.
Gürcistan Başbakanlığından yapılan yazılı açıklamada, Başbakan Kobakhidze’nin bugün, ABD’nin Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı James O’Brien’i kabul ettiği bildirildi.
YASA TASARISI HAKKINDA BRİFİNG
ABD ile Gürcistan arasındaki ilişkilerin ele alındığı görüşmede, Kobakhidze’nin O’Brien’e “yabancı etkinin şeffaflığı” tasarısı hakkında da bilgi verdiği belirtildi.

‘TASARININ TAKİBİNDEYİZ’
“Eğer bu yasa (tasarı) hukuk normlarıyla bağdaşmayan şekilde gelişecekse, demokrasinin baltalandığını, barışçıl göstericilere şiddet uygulandığını görürsek o zaman ABD’den kısıtlamalar görürüz. Bunlar, bu eylemlerden sorumlu olan bireylere ve ailelerine yönelik mali ve seyahat kısıtlamalarını içerecektir.“
PARLEMENTONUN CEVABI
Gürcistan Parlamentosu, iktidardaki Gürcü Hayali Partisinin sunduğu “yabancı etkinin şeffaflığı” konulu yasa tasarısını bugün kabul etti.

83 OY’LA EZİCİ GALİBİYET
Parlamentoda ilk onayı 17 Nisan, ikinci onayını 1 Mayıs’ta alan ve yaklaşık bir aydır protesto edilen “yabancı etkinin şeffaflığı” konulu yasa tasarısına ilişkin üçüncü ve nihai oylama bugün yapıldı.
Ülkede haftalardır protestolara neden olan tasarının, bir sonraki aşamada yasalaşması için Parlamentoda üç kez oylanması gerekiyordu.
Bu arada, oylama sırasında hem Parlamento dışında gösteriler devam etti, hem de bazı milletvekilleri arasında kavga ve tartışmalar çıktı.

‘YABANCI GÜÇLERİ GÖZETİYOR’
Yasa tasarısında “yabancı bir gücün çıkarlarını gözeten organizasyon” tanımı kullanılıyor
Hükümetin bu yıl Parlamentoya tekrar sunduğu tasarı, fonlarının yüzde 20’sinden fazlasını yurt dışından alan Gürcistan’da kurulan kuruluşların “yabancı bir gücün çıkarlarını gözeten organizasyon” olarak kaydolmalarını veya para cezalarıyla karşı karşıya kalmalarını öngörüyor.
Tasarıya göre, “yabancı bir gücün çıkarlarını gözeten organizasyon” olarak kabul edilen STK ve medya gibi kurum ve kuruluşlarının, kamu siciline aynı isimle kayıtlı olması gerekiyor.

‘RUS YASASI’ İÇİN KARAR BEKLENİYOR
Göstericilerin “Rus yasası” olarak nitelendirerek tepki gösterdiği yasa tasarısı, imzalaması için Cumhurbaşkanı Salome Zurabişvili’ye gönderilecek. Zurabişvili, daha önce yaptığı açıklamalarda, yasa tasarısına karşı olduğunu ifade etmişti.
Göstericiler gibi, tasarıyı “Rus yasası” olarak nitelendiren Zurabişvili, tasarının Parlamentoda kabul edilmesi durumunda veto edeceğini belirtmişti.

VETO GELECEK Mİ?
Zurabişvili’nin veto etmesi durumunda yasanın tekrar parlamentoya gönderilmesi için iki haftalık süre gerekiyor. İktidar partisi, Parlamentoda Cumhurbaşkanı Zurabişvili’nin yasaya yönelik kullanacağı veto kararını aşacak çoğunluğa sahip bulunuyor.
Haber7 – ÖZEL
İsrail’in terör saldırılarına karşı koyan Filistinli gruplar, savaşın 220’nci gününü siyonist orduya adeta zindan etti. Gazze mukavemetinin öncülüğünü yapan Hamas teşkilatının askerî kanadı Kassam Tugayları, 13 Mayıs’ta İsrail ordusuna peş peşe operasyonlar düzenledi. Gazze Şeridi’nin bütün cephelerinde atağa geçen Kassam mücahidleri, işgalci İsrail ordusuna yönelik 24 saatte 22 taarruz gerçekleştirdi.
İsrail işgalcilerine ağır darbe indiren Kassam Tugayları, operasyonlarını dakika dakika duyurdu.
Kassam Tugayları Askerî Medyasının yayınladığı verilere göre sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar İsrail ordusu hedef alındı.
|
Öte yandan Kassam Tugayları Sözcüsü Ebu Ubeyde, İsrail’in son günlerde gerçekleştirdiği hava saldırılarında 4 esiri koruyan mücahit grupla iletişimlerinin kesildiğini duyurdu. İrtibatın kesildiği esirler arasında, 24 Nisan’da görüntüsü yayınlanan İsrailli mahkum Hersh Goldberg Pauline’in de yer aldığı bilgisi paylaşıldı. Pauline, yayınlanan görüntüsünde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya tepki göstermiş, “Onların kendilerinden utanması gerekir, çünkü ordunun çabaları da başarısız kaldı. Hatta ordunun hava saldırıları sonucu benim gibi esir olan 70 kişi öldü. Utanmalısınız, çünkü size sunulan bütün teklifleri reddettiniz.” demişti. |
İşte Kassam Tugayları’nın resmi internet adresinden paylaşılan 13 Mayıs tarihli operasyon verileri:
08:33 | Kassam Mücahidleri, Refah şehrinin doğusundaki saldırı ekseninde George Caddesi’nin doğusunda düşman askerleriyle şiddetli çatışmalara girdi.
08:44 | Refah şehrinin doğusundaki George Caddesi üzerinde bir Siyonist asker taşıyıcısı Yasin 105 top mermisiyle hedef alındı.
08:54 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Kampı’nın doğusundaki Tekaddum ekseninde düşman kuvvetleriyle şiddetli çatışmalara girdi.
10:30 | Kassam Mücahidleri, Kudüs Tugayları ile işbirliği içinde, ağır kalibreli havan toplarıyla Refah kapısı içindeki düşman yoğunlaşmalarını yok etmeyi başardı.
10:57 | Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah şehrinin doğusundaki George Caddesi üzerinde Yasin 105 mermisi ile bir Merkava tankı hedef alındı.
11:20 | Refah şehrinin doğusundaki Selam Mahallesinde top mermisi taşıyan bir Siyonist asker taşıyıcısı Yasin 105 ile vuruldu. Bir “D9” askeri buldozeri ise Şawaz cihazı ile hedef alındı.
12:30 | Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kara geçişine giren düşman kuvvetleri havan toplarıyla imha edildi.
12:42 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye kampı okullarının arkasında Siyonist tankı Yasin 105 mermisiyle hedef alındı.
12:53 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Kampı’nın doğusundaki düşman kuvvetlerine ait mevzileri ağır kalibreli havan toplarıyla yok edildi.
13:01 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Kampı’ndaki Riyad El Salihin Camisi yakınlarında bir Siyonist tankı hedef alındı.
13:10 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye kampında bir Siyonist tankı P29 mermisi ile hedef alındı.
13:18 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Kampı’nın doğusuna giren düşman kuvvetleri havan toplarıyla hedef alındı.
14:22 | Gazze şehrinin güneyindeki El-Zaytun mahallesindeki 8. Cadde’deki düşman yoğunlaşmaları havan toplarıyla yok edildi.

15:10 | Gazze Şeridi’nin güneyinde, Refah şehrinin doğusundaki George Caddesi üzerinde bir Siyonist asker taşıyıcısı Yasin 105 top mermisi ile vuruldu.
15:33 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye kampı okullarının arkasında bir Siyonist askeri öldürüldü.
15:41 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye kamp okullarının arkasında 2 Merkava tankı Yasin 105 mermisiyle havaya uçuruldu.
15:50 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Kampı’nın doğusunda Siyonist D9 askeri buldozeri Yasin 105 top mermisiyle hedef alındı.
15:58 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye kampının merkezine ilerlemeye çalışan iki Siyonist Merkava tankı Yasin 105 mermileriyle hedef alındı.
16:25 | Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kara geçişine giren düşman kuvvetleri havan toplarıyla vuruldu.
18:00 | Kassam Tugayları Askerî Sözcüsü Ebu Ubeyde: Geçtiğimiz 10 gün boyunca gerçekleşen barbar Siyonist bombardımanı sonucunda, aralarında tutuklu Hersh Goldberg Pauline’in de bulunduğu 4 Siyonist mahkumu koruyan bir grup mücahidimiz ile temasımız kesildi.
21:06 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye kampının doğusundaki 4 Siyonist Merkava tankı Yasin 105 top mermileriyle hedef alındı.
21:39 | Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye kampının doğusundaki Merkava tankına insansız hava aracıyla, Yasin 105 mermisi fırlatıldı.
24 SAATTE 22 YARALI
İsrail Savunma Kuvvetleri’nden (IDF) yapılan açıklamada 22 personelinin yaralandığı açıklandı.
İsrail ordusunun açıklamasında son 24 saatte 15’i Gazze çatışmalarında olmak üzere 22 askerin yaralandığı belirtildi.

Burcu Cöddü, iddiaya göre eşi Uğur Cöddü ile geçimsizlik yaşadığı gerekçesiyle sık sık çocuklarını da alıp babasının evine gitti. Her seferinde aile büyüklerinin araya girmesi üzerine Burcu Cöddü, çocuklarıyla eşi Uğur’un yanına döndü. İddiaya göre, Uğur Cöddü’nün eşinin üzerine kredi çekmesi ve son olarak da mevlide göndermemesi üzerine araları yeniden bozuldu. Burcu Cöddü babası Metin Şimşek’i telefonla arayarak kendisini alıp evlerine götürmesini istedi. Baba Metin ve anne Medine Şimşek kızlarını ve 2 torunlarını alıp evlerine götürdü. Burcu Cöddü, eşinden boşanmak için karar vererek ailesinin yanına yerleşti. Burcu Cöddü, kardeşleri Süleyman, Harun ve yengeleri ile 15 Mayıs 2023’te çocuklarının kitapları ve okul kıyafetlerini almak için eşi Uğur Cöddü’nün kaldığı eve gitti. Sarıçam Mahallesi Yavuz Sultan Selim Mahallesi’nde meydana gelen olayda iddiaya göre, Uğur Cöddü, çocuklarının kıyafetlerini vermeyince tartışma çıktı. Tartışmanın kavgaya dönüşmesi üzerine Uğur Cöddü silahla eşi Burcu’yu öldürdü, kayınbiraderleri Harun ve Süleyman’ı da öldürmeye teşebbüs etti.

DAVA AÇILDI
Olaydan sonra yakalanıp tutuklanan Uğur Cöddü hakkındaki soruşturma tamamlandı. Cumhuriyet savcısı, Cöddü hakkında ‘Eşe ve kadına karşı kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs’ suçlarından, ölümlü olayda çıkan kavgaya karıştıkları iddia edilen sanık Uğur Cöddü’nün babası Osman Cöddü, kardeşi Ünal Cöddü ile öldürülen Burcu Cöddü’nün kardeşleri Harun ve Süleyman Şimşek, babası Metin ve annesi Medine hakkında da ‘Kasten yaralama, silahla basit yaralama’ suçlarından iddianame hazırladı. Savcı, Uğur Cöddü’nün ağırlaştırılmış müebbet ve ayrıca 30 yıla kadar, diğer sanıkların ise 6 yıla kadar hapis cezaları ile cezalandırılmalarını talep etti.

DURUŞMA GÜNÜ HASTANEYE KALDIRILDI
Adana 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen ve yapılan inceleme sonucunda iddianame kabul edilirken davanın ilk duruşması da yapıldı. Duruşmaya, Adana Cezaevi’nde tutuklu bulunan Uğur Cöddü, rahatsızlığı nedeniyle Şehir Hastanesi’ne sevk edildiği için katılamadı. Duruşmada öldürülen Burcu Cöddü’nün sanık konumundaki babası Metin, annesi Medine, müşteki sanık kardeşleri Harun ve Süleyman ile avukatları katıldı. Baba Metin Şimşek ve anne Medine Şimşek, kızları ile damatlarının uzun süredir geçinemediğini kızının devamlı eve geldiğini, araya büyüklerin girmesiyle barıştıklarını söyledi.

Olay günü Burcu’nun kendilerini arayarak “Gelin beni alın” dediğini ifade eden baba Şimşek, “Kızımı ve 2 torunumu alıp evime getirdim. Daha sonra eşim ile Uğur’un babasının evine gittik. Uğur’u çağırıp konuştuk. Uğur’a ‘Kızımla seni boşatacağım, gerekirse mahkemeden uzaklaştırma çıkartacağım’ diye kızdım. Kendisine küfür etmedim” dedi.

‘TORUNLARIMIN KIYAFETLERİNİ VE KİTAPLARINI ALMAYA GİTTİLER’
Torunlarının “Büyükbaba yarın okul var tüm kıyafetlerimiz ve çantamız evde kaldı” demesi üzerine kızı ve oğulları ile gelinlerinin eve gittiğini belirten baba Metin Şimşek, “Ben ve eşim de tartışma yaşanmasın diye peşlerinden gittik. Tartışma yaşanıyordu. Gelinlerim ‘Burcu’yu dövüyor’ diye çığlık attı. Uğur’un kızıma vurduğunu gördüm. Kavga sırasında Ünal aracından silahı çıkartıp Uğur’a verdi. Uğur havaya iki el sıktı, sonra Burcu’ya sıktı. Araları 2-3 metreydi. Burcu ‘Yapma’ diyerek silahı bırakmasını istiyordu. Burcu vurulduktan sonra eşimin kucağına düştü. Uğur, daha sonra oğullarıma ateş etti” ifadelerini kullandı.

‘ABLAM ELİNDEN SİLAHI ALMAK İSTEDİ’
Süleyman Şimşek de savunmasında, eniştesi Uğur’un elinden silahı almaya çalışan ablası Burcu’ya ateş ettiğini söyledi. Harun Şimşek de ablasının eniştesi tarafından nasıl öldürüldüğünü şöyle anlattı:
‘SENİNLE GELİYORUM’
Tanık olarak dinlenen, öldürülen Burcu Cöddü’nün yengesi Melis Şeyma Şimşek tanık olarak ifade verdi. Burcu’nun öldürülme anını gören Şimşek, “Silah Uğur’un elindeydi. Burcu önüne geçerek ‘Dur yapma. Boşanmaktan vazgeçtim. Ben seninle geliyorum’ dedi. Uğur, Burcu ona doğru yönelince önce Burcu’ya sıktı, sonra eşime ve ardından kaynıma sıktı” dedi.
GÜVENLİK KAMERA GÖRÜNTÜLERİ İZLENDİ
Daha sonra duruşmada olayın güvenlik kamera görüntüleri ayrıntılarıyla izlenip tutanağa geçirildi.
Mahkeme heyeti, tutuklu sanık Uğur Cöddü’nün tutukluluk halinin devamına ve bir sonraki duruşmada hazır edilmesine karar verdi. Duruşma, olaya karıştıkları iddia edilen sanık Uğur Cöddü’nün davada müşteki sanık konumundaki tutuksuz babası Osman ve Ünal Cöddü ile müşteki Müzeyyen Çırak’ın dinlenmesi için ileri bir tarihe ertelendi.
İsrailli çalışanların anlattığına göre, askeri tesis, Gazze’den alıkonularak getirilen Filistinlilerin tutulduğu kapalı alanlar ile yaralıların yataklara bağlı halde yattığı bir sahra hastanesi olmak üzere ikiye ayrılıyor.
Tesiste çalışanların CNN ile paylaştığı görüntülerde alıkonulan Filistinlilerin dikenli tellerle çevrili alanlarda tutulduğu, kağıt inceliğinde şiltelerin üzerinde oturmak zorunda bırakıldığı ve gözlerinin bağlı olduğu görüldü.
“YARALANANLARDAN BAZILARININ UZUVLARI KESİLDİ”
Çalışanlardan biri alıkonulan Filistinlilerin birbirleriyle konuşmalarının yasak olduğunu belirtirken, doktorların sürekli kelepçe takmaktan dolayı yaralananlardan bazılarının uzuvlarını kestiğini ve bazı tıbbi işlemlerin deneyimsiz veya o alanda uzman olmayan sağlık görevlileri tarafından uygulandığını ifade etti.

“SÜREKLİ DİK OTURMALARI GEREKİYORDU”
Gardiyanlara “sorun çıkardığı” iddia edilen kişileri seçip cezalandırmaları talimatı verildiğini ifade eden bir çalışan, “Bize onların (Filistinlilerin) hareket etmesine ve konuşmasına izin verilmediği söylendi. Sürekli dik oturmaları gerekiyordu.” dedi.
“İNSANLIKLARINI SÖKÜP ALDILAR”
“Sde Teiman”da sağlık görevlisi olarak görev yapan bir çalışan da tesisin sahra hastanesindeki durumu anlattı.
Yaralıların bez taktığını, yataklara bağlı halde yattığını ve pipetle beslendiğini belirten İsrailli sağlık görevlisi, “(Filistinlilerden) Onlardan insanlıklarını söküp aldılar.” dedi.
Bir başka çalışan ise kendisine, çoğu zaman anestezi kullanmadan Filistinliler üzerinde tıbbi işlemler uygulamasının emredildiğini söyleyerek, “Hastalara uzmanlığımın tamamen dışında olan küçük tıbbi işlemler yaptım.” ifadesini kullandı.
“İNSANLARIN GÖRDÜĞÜ MUAMELEYE VE KÜÇÜK DÜŞÜRÜCÜ DAVRANIŞLARA ŞAHİT OLDUM”
İsrail tarafından alıkonulan ve gözaltı merkezlerinden birine gönderilen Filistinlilerden biri olan Doktor Muhammed el-Ran, çölün kavurucu sıcağı ve gecelerin soğukluğunda hayatta kalmaya çalıştığını anlattı.
İsrail’in saldırıları sonucu kapanan Endonezya Hastanesi’nin cerrahi biriminde çalışan el-Ran, El-Ehli Baptist Hastanesi’nde çalışmaya başlamasının üçüncü günü olan 18 Aralık 2023’te alıkonulduğunu belirtti.
El-Ran, kıyafetlerinin çıkarıldığını, gözlerinin ve bileklerinin bağlandığını, ardından bir kamyonun arkasına atıldığını ve neredeyse çıplak olan Filistinlilerin tesise götürülmek üzere üst üste yığıldığını kaydetti.
Gözaltı merkezinde 44 gün tutulan el-Ran, “Göz bağımı çıkardıklarında insanların gördüğü muameleye, küçük düşürücü davranışlara, bizi nasıl insan değil de hayvan olarak gördüklerine şahit oldum.” ifadesini kullandı.
İSRAİL MEDYASI, İŞKENCE NEDENİYLE 27 FİLİSTİNLİNİN ÖLDÜĞÜNÜ DUYURMUŞTU
İsrail’deki Haaretz gazetesi, mart ayında, İsrail’in 7 Ekim’den bu yana alıkoyduğu Filistinlilerden 27’sinin askeri tesislerde öldüğünü, birçoğunun ise dayak, kötü muamele ve tacize maruz kaldığını yazmıştı.
Gazetenin haberinde, İsrail güçlerinin alıkoyduğu Filistinlilerin “Sde Teiman” ve “Anatot” isimli askeri tesislerde veya İsrail sınırlarında gerçekleştirilen sorgulamalar sırasında öldüğü belirtilmişti.
UNRWA: İSRAİL’İN GÖZALTI MERKEZLERİNDE TUTULAN FİLİSTİNLİLER KÖTÜ MUAMELELERE MARUZ KALIYOR
Birleşmiş Milletler (BM) Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansının (UNRWA) martta yayımlanan raporunda, İsrail’in gözaltı merkezlerinde tutulan Filistinlilerin dayak ve cinsel saldırı gibi çok kötü muamelelere maruz kaldıkları bildirilmişti.
Raporda bildirilen kötü muamele yöntemleri arasında, dayak, tutuklulara ve ailelerine zarar verme tehditleri, köpek saldırıları, kişinin onuruna hakaret ve aşağılama, su, yemek, uyku ve tuvaletten mahrum bırakma, alıkonulanların üzerine idrar yapma gibi davranışların yer aldığı kaydedilmişti.
TRT Genel Müdürü Prof. Dr. Mehmet Zahid Sobacı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, artık hem kurumsal hem de bireysel yayıncıların her gün yüz binlerce içeriği kitlelere sunduklarını söyledi.

Sobacı, bu içeriklerin büyük çoğunluğunun anlık tüketime göre hazırlandığını belirterek, “Küresel izleyici kitlesini yakalamaya yönelik içerik mücadelesine şahitlik ettiğimiz bu dönemde; insanları anlamlı, aile ve değer odaklı yapımlara çekmek büyük önem taşıyor. Bu bağlamda, en büyük görev kamu yayıncılarına düşüyor. Günümüzde, kamu yayıncıları bir yandan kültürel, manevi, ahlaki değerlere sahip çıkmak öte yandan yenilikçi olmak zorunda.” dedi.
Bu içerik mücadelesinin, teknolojik gelişmelerle beraber dijital dünyada devam ettiğine işaret eden Sobacı, “Sınırsız bir özgürlük alanı gibi görülen bu dünya, kamu yayıncılarının özellikle eğilmesi ve güçlü bir şekilde var olması gereken bir saha. Çünkü dijital dünya ahlaki sınırları tanımayan, anlamı daraltan, derinlikli düşünmeyi zayıflatan formatlara ev sahipliği yapmaya çok elverişli.” diye konuştu.

– “TABİİ ARACILIĞIYLA KENDI HIKAYELERİMİZLE ANLATMAYI VE BU YOLLA ÜLKEMİZİN TANITIMINA KATKI YAPMAYI ÖNEMSEDİK”
Sobacı, TRT olarak bu farkındalıkla bir platform kurma amacıyla yola çıkmadan önce detaylı piyasa araştırmaları yaptıklarını aktararak, şöyle devam etti:
“Rakiplerimizin yönelimlerine ve izleyicilerin bunları ne kadar benimsediğine baktık. Araştırmalarımız neticesinde sistemin en güçlü temsilcileri olarak öne çıkan Amerika menşeli iki platformun Türkiye’deki abone sayısının o dönem 6 milyonu aştığını, buna karşın ülkemize özel ürettikleri içeriklerin sayısının oldukça sınırlı olduğunu gördük. Bu sınırlı sayıdaki yapımlar ise milli ve manevi hassasiyetlerimizle ve insani bakışla örtüşmeyen yapımlardı. Türkiye’nin milli ve manevi değerleriyle ve toplumsal dokusuyla bağdaşmayan pek çok içerik bu platformlarda öne çıkıyor ve değerlerimizi erozyona uğratıyordu. Böyle bir ortamda Türkiye’nin kamu yayıncısı TRT olarak, izleyicilerimize temiz, aile odaklı ve kaliteli içeriği dijital dünyada da ulaştırmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördük. Ülkemizin kendine özgü uluslararası bir içerik platformuna sahip olmasının yadsınamaz bir gereklilik olduğuna kanaat getirdik.”
Tüm yayın ve yapımları hazırlarken insanların anlam dünyalarını zenginleştirmek amacıyla hizmet ettiklerinin altını çizen Mehmet Zahid Sobacı, “Bunu da her yaş grubuna ve ilgiye uygun temiz içerik üretimine odaklanarak gerçekleştiriyoruz. Bu anlamda, tabii’yi oluştururken insanlara güvenli dijital evleri gibi hissettikleri bir ortam sunmak gayesiyle yola çıktığımızı söyleyebilirim. Ayrıca tabii aracılığıyla Türkiye’nin milli, manevi ve kültürel değerlerini doğrudan kendi hikayelerimizle anlatmayı ve bu yolla ülkemizin tanıtımına katkı yapmayı önemsedik.” ifadelerini kullandı.

– “TABİİ SADECE BİR TRT PROJESI DEĞIL, TÜRKİYE CUMHURIYETİ’NİN BİR PROJESİDİR”
Sobacı, kurum olarak dijital platform sektörüne iddialı bir giriş yapmayı görev olarak kabul ettiklerini ve bu anlamda tabii’yi hayata geçirdiklerini vurgulayarak, “tabii sadece bir TRT projesi değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir projesidir. tabii’nin çok önemli bir diğer özelliği ise tüm yazılımın ve teknik alt yapısının yerli ve milli olmasıdır.” dedi.
Dijital platformların çoğunlukla Batı kaynaklı olduğunu ve bu platformların da izleyicilere kaçınılmaz bir dayatma sunduğunu belirten Sobacı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu platformlarda var olmak istiyorsanız, çoğunlukla onların hassasiyet gösterdiği hususlara değinmek zorundasınız. İçeriklerinizi onların beklentileri doğrultusunda şekillendirmek mecburiyetindesiniz. Yani örtülü veya açık biçimde, bilinçli ve sistematik olarak bir değerler setinin dünyaya dayatılması durumuyla karşı karşıyayız. Özgürlük adı altında, belirli kavramların ve değerlerin yüceltilmesi durumu olarak da ifade edebiliriz bunu. Ve maalesef bu durum, uçların ve ismini zikretmek istemediğim sapkınlıkların normalleştirilmesini de kapsıyor. Hal böyleyken, özgün, temiz, aile odaklı, kültürel zenginliği gözeten içeriklerin önemi ortaya çıkıyor. Bu bağlamda, tabii ile biz, mevcut dayatmacı düzene itiraz ediyor ve şerh düşüyoruz. Bunu da bu dayatmalara karşı alternatifsiz kalan, farkında olmadan kültürel yıkıma maruz bırakılan izleyicilere, özgün ve temiz içerikler sunarak yapıyoruz. Yıllardır tek kaynaktan beslenen yapım dünyasında, hiç hesaba katılmayan 5 milyar insana, hikayelerini anlatacağı bir platform sunuyoruz. Dolayısıyla, daha adil bir dünya için mücadele eden Türkiye’nin kamu yayıncısı olarak, tabii ile dijital alanda da daha adil bir dünya mümkün diyoruz.”
– “YAPIMLAR KONUSUNDA ÇOK HASSAS DAVRANIYORUZ”
Sobacı, platformun bir yıllık sürecine ilişkin de “Üye sayımızın 4 milyonu geçtiğini ve yıllardır sektörü elinde tutan dev markalar ile yarışır hale geldiğimizi düşünürsek, tabii’nin bir yıl gibi kısa sürede oldukça önemli bir başarı elde ettiğini söyleyebilirim. Elbette bu başarıda, Türkiye’de uluslararası markalara rakip olacak yapıyı kurabilecek güç ve donanıma sahip tek kurum olan TRT markasının payı büyük. Zira TRT son yıllarda dizi film ve sinema denince tartışmasız olarak ilk akla gelen isim. Bu alana yaptığımız yatırımlar sayesinde Türkiye’de dizi film sektörünün standardını yükselttiğimizi gönül rahatlığıyla ifade edebilirim. Artık tüm bu içeriklerimizi tabii çatısı altında topluyoruz.” şeklinde konuştu.

tabii’de 30’un üzerinde orijinal yapım ve 20 bin saati aşkın içerik bulunduğu bilgisini veren Zahid Sobacı, “Şu anda bu içeriklerimizi abonelerimize Türkçe, İngilizce, İspanyolca, Arapça ve Urduca olmak üzere 5 dilde sunuyoruz. Bunun yanı sıra pek çok ödüllü yabancı içeriği de tabii aboneleriyle buluşturuyoruz. Hem teknik hem de içerik olarak yüksek kriterlerde yapımları tercih ettiğimiz için orijinal içeriklerimiz dışındaki yapımlar konusunda çok hassas davranıyoruz.” ifadelerini kullandı.
Sobacı, tabii’nin yolculuğunda yeni projelere de değinerek, şunları kaydetti:
– “ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇTE İÇERİKLERİMİZİN ZENGINLİĞİNİ ARTTIRACAĞIZ”
TRT’nin yoğun çabaları sayesinde yıllar içerisinde oluşmuş bir tür üretim ekosistemin bulunduğunu vurgulayan Sobacı, “TRT’nin bir kamu yayıncısı olarak yola koyulduğu günden beri, hep en iyisini ararken kurduğu bir ekosistem bu. Son yıllarda yoğun bir şekilde ortak yapımlarla hem Türk hem de dünya sinemasının gelişimine katkı veren destekler; yeni yönetmen ve yapımcıların yetişmesi için hem amatör hem profesyonel yetenek hazinemize yönelik düzenlediğimiz etkinlikler; kısa film ve belgesel alanında gerçekleşen uluslararası düzeyde festivaller ve ‘TRT dizisi’ kavramını sektöre kazandıran kaliteli diziler bu ekosistemin oluşmasını sağlayan başlıca unsurlar. Biz büyüdükçe, bu ekosistem de büyüyor ve gelişiyor. Ekosistem geliştikçe bizim seçeneklerimiz de artıyor ve bu seçenekler insanımıza değer olarak geri dönüyor. tabii, yıllar içinde kurduğumuz bu ekosistemin karşılığını çok kısa sürede aldığımız bir platform oldu. Bir yıl gibi kısa bir sürede, 30’dan fazla orijinal yapım üretmek başka bir şekilde açıklanamaz. Üstelik bu yapımların senaryodan yönetmenliğe, oyunculuktan kurguya kadar her aşamasında çok kıymetli işler çıkartıldığını görebilirsiniz.” dedi.
Sobacı, tabii’nin gelecek hedeflerine ilişkin de şu bilgileri verdi:
Bir ülkenin gücünün yalnızca siyasi ve ekonomik alanlara odaklanarak anlaşılamayacağına işaret eden Sobacı, “Güçlü devlet olabilmenin ön şartlarından biri, yapım ve yayın alanında da güçlü olmaktır. 21. yüzyıl Türkiye’nin yüzyılıdır ve TRT olarak bizler de ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonunun yayıncılık alanındaki temsilcisiyiz. Bu bilinç ve ülkemizin daha adil bir dünya için verdiği şahsiyetli mücadeleden aldığımız ilhamla, dünyaya yapılan tek yönlü içerik akışının hakimiyetine son vermek için var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz.” ifadelerini sözlerine ekledi.
Filistin haber ajansı WAFA’ya göre Devlet Başkanı Mahmud Abbas, söz konusu kararın, “uluslararası hukuka uygun olduğunu ve İsrail’in işlediği suçların ve uluslararası meşruiyetin ciddi ihlallerinin izole edilmesi yönündeki uluslararası fikir birliğine işaret ettiğini” belirtti.
Abbas, bu karara binaen Filistin’in, BM’de tam üyelik yönündeki çabalarını sürdüreceğini, henüz Filistin Devleti’ni tanımayan ülkelere de bu yönde çağrıda bulunacağını aktardı.

Söz konusu kararın, Filistin’in, tam üyeliğinin BM Güvenlik Konseyinde (BMGK) yeniden oylanması yönündeki çabalarını destekleyeceğine değinen Abbas, ABD yönetimini, İsrail’e verdiği desteği çekmeye, ülkelerin iradesine saygı göstermeye ve Filistin’in tam üyelik elde etmesi lehinde oy kullanmaya çağırdı.
Filistin Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada da Filistin’in tam üyelik hakkını ezici bir çoğunlukla teyit eden Birleşmiş Milletler Genel Kurulundaki oylama ve uluslararası fikir birliğinin memnuniyetle karşılandığı belirtildi.
Fetih Hareketi de Genel Kuruldaki ezici oy çoğunluğunun, dünyanın, sömürgeci işgal sisteminin müttefikleri ve destekçilerinden ayrışarak Filistin’in tarihi haklarından yana tavır sergilediğini gösterdiğini ifade etti.
KATAR
Katar Dışişleri Bakanlığı da açıklamasında, kararı “tarihi” olarak nitelendirdi ve 143 ülkenin evet oyu vermesinin, Filistin halkının doğal, yasal ve tarihi haklarının uluslararası düzeyde tanınması anlamına geldiğini kaydetti.
Açıklamada, BMGK’nın, Genel Kurulun tavsiyesine yanıt vererek Filistin’in, “BM’ye tam üye devlet olması, uluslararası sistemdeki konumunu güçlendirmesi ve Filistin halkının meşru haklarını kullanmasına olanak sağlamasının” umut edildiği dile getirildi.
KUVEYT
Kuveyt Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, uluslararası topluma, “Filistin meselesine adil ve kalıcı bir çözüm bulunması, Filistin halkının korunması ve kendi bağımsız devletlerini kurma yönündeki meşru haklarının desteklenmesi konusundaki hukuki ve tarihi sorumluluğunu üstlenme” çağrısında bulunuldu.
UMMAN
Kararı memnuniyetle karşılayan Umman’ın açıklamasında, Genel Kurulda söz konusu kararın kabul edilmesinin, dünya genelinin, BMGK’ya, “Filistin Devleti’ni tanıma çağrısı yaptığı” anlamına geldiği bildirildi.
IRAK
Irak Dışişleri Bakanlığının açıklamasında da, 9 ret ve 25 çekimser oya karşılık 143 devletin “evet” oyu vermesinin, Filistin halkının meşru haklarını elde etmesi konusunda verilen uluslararası desteğin “büyüklüğünü” ortaya koyduğuna işaret edildi.
“Tarihi” kararın, Filistinlilerin haklarını geri alması ve bölgede barışın sağlanması yolunda atılmış ilk adım olduğu aktarıldı.
ARAP PARLAMENTOSU
Arap Parlamentosu Başkanı Adil es-Assumi de yaptığı açıklamada, “ezici” çoğunluğun oyuyla kabul edilen kararın, Filistin meselesinin haklılığı üzerindeki fikir birliğini yansıttığını kaydetti ve BMGK’yı Filistin Devleti’nin BM’ye tam üyelik talebini tarafsız ve olumlu bir şekilde değerlendirmeye çağırdı.
BM Genel Kurulu, Filistin hakkındaki karar tasarısını kabul etti
BM Genel Kurulunda dün yapılan oylamada, Filistin’in BM üyeliğinin BM Güvenlik Konseyi’nde tekrar görüşülmesi ve gözlemci statüsünde olan Filistin’e bazı ilave haklar tanınması talep edilen karar tasarısı kabul edildi.
Türkiye’nin yanı sıra 80’e yakın ülkenin ortak sunucusu olduğu karar tasarısı, 193 üyeli BM Genel Kurulu’nda 143 “evet” oyuyla kabul edildi. Tasarı 25 “çekimser” oy alırken aralarında ABD, Arjantin, Papua Yeni Gine, Çekya ve Macaristan’ın bulunduğu 9 ülke “hayır” oyu kullandı.
Kararda, “Filistin’in BM Şartı’nın 4. maddesi uyarınca BM’ye üyelik kriterlerini yerine getirdiği ve bu nedenle BM’ye üye olarak kabul edilmesi” gerektiğine işaret edildi.
Filistin, 2011’de de BM’ye tam üyelik başvurusu yapmış ancak BMGK’de gereken desteği alamamıştı. Filistin 2012 yılında BM’de “daimi gözlemci statüsüne” kavuşmuştu.
]]>Oylama, BM Genel Kurulu’nda düzenlenen acil oturumda yapıldı. Türkiye’nin yanı sıra 80’e yakın ülkenin ortak sunucusu olduğu karar tasarısı, 193 üyeli BM Genel Kurulu’nda 143 “evet” oyuyla kabul edildi.
Tasarı 25 “çekimser” oy aldı. Aralarında ABD, Arjantin, Papua Yeni Gine, Çekya ve Macaristan’ın bulunduğu 9 ülke “hayır” oyu kullandı.
“ÜYELİK KRİTERLERİNİ YERİNE GETİRİYOR”
Kararda, “Filistin’in BM Şartı’nın 4. maddesi uyarınca BM’ye üyelik kriterlerini yerine getirdiği ve bu nedenle BM’ye üye olarak kabul edilmesi” gerektiğine dikkati çekildi.
ABD’ye atıf yapılarak 18 Nisan’da tek bir üyenin Filistin’in BM’ye tam üyeliğini veto etmesine tepki gösterilen kararda, 12 Konsey üyesinin desteğinin altı çizildi.
BMGK’ye bu çerçevede “olumlu” şekilde tekrar konuyu ele alması tavsiyesinde bulunularak, BM üyesi ülkelerin çoğunluğunun Filistin’in üyeliğine destek verdiği vurgulandı.
“İSTİSNA VE EMSAL TEŞKİL ETMEYECEK”
Filistin’in Genel Kurul oturumlarına, BM organları tarafından düzenlenen toplantılara ve BM konferanslarına katılımını sağlayacak şekilde bazı düzenlemelerin kabul edilmesi talep edilen kararda, bunun “istisnai olmak kaydıyla ve emsal teşkil etmeyecek şekilde” yapılması istendi.
Ekonomik ve Sosyal Konseye, Filistin “Konseyin üyesi olmadan” söz konusu düzenlemeleri uygulaması çağrısı yapılan kararda, bunun diğer BM organları, özel ajansları ve BM sistemindeki kuruluşlar için de geçerli olması talep edildi.
Kararda Filistin halkının kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma hakkı bulunduğuna atıf yapılarak, BM Genel Sekreteri’ne kararın uygulanması için gerekli adımları atması çağrısı yer aldı.
Uluslararası toplumun gecikmeden 1967’de başlayan İsrail işgalini sonlandırmaya ilişkin çabalarını artırması çağrısı yapılan kararda, barışçıl ve kalıcı çözüm için uluslararası hukuk ve ilgili BM kararlarının uygulanması gerektiği belirtildi.
“BM GENEL KURUL OYLAMALARINA KATILAMAZ”
Karar ekinde Filistin için talep edilen düzenlemelerin bazıları şu şekilde sıralandı:
“Alfabetik sıraya göre üye ülkeler arasında oturma hakkı, Filistin ve Orta Doğu konuları dışında düzenlenen oturumlarda konuşmacı olma hakkı, grup adına açıklama yapma hakkı, teklif ve değişiklik sunma hakkı, teklifleri oylamaya açma hakkı, BM Genel Kurulunun komitelerine Filistin heyetinden üyelerin seçilmesi hakkı, BM konferansları ve uluslararası toplantılara etkin katılma hakkı.”
Karar ekinde “Filistin devleti, gözlemci üye olarak Genel Kurul oylamalarına katılamaz ve BM organlarına aday gösteremez.” ifadesi yer aldı.
TAM ÜYELİK ANLAMINA GELMİYOR
Söz konusu karar Filistin’e tam BM üyeliği hakkı tanımamakla beraber çok sayıda BM üyesinin desteğini göstermesi açısından önem taşıyor.
“Filistin devleti, gözlemci üye olarak Genel Kurul oylamalarına katılamaz ve BM organlarına kendi ülkesinden aday gösteremez.” ifadesinin, kararın Filistin’e tam üyelik verilmediğini göstermek için koyulduğu düşünülüyor.
Aynı zamanda kararın, “istisnai ve emsal” teşkil etmediğinin vurgulanmasının da daha fazla destek toplamak için karara eklendiği ifade ediliyor.
FİLİSTİN’İN ÜYELİK BAŞVURUSU
Filistin, 2011’de de BM’ye tam üyelik başvurusu yapmış ancak BMGK’de gereken desteği alamamıştı. Filistin 2012 yılında BM’de “daimi gözlemci statüsü” almıştı.
Filistin’in BM Daimi Temsilcisi Riyad Mansur, 2 Nisan’da yaptığı açıklamada, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e mektup göndererek üyelik başvurularının yeniden ele alınması talebinde bulunmuştu. Guterres de 3 Nisan’da BMGK’ye mektup yazarak Filistin’in talebinin gündeme alınması çağrısı yapmıştı.
BMGK ise 8 Nisan’da Filistin’in talebini Yeni Üyelerin Kabulü Komitesi’ne iletmişti. BMGK’ye üyelikle ilgili dönüş yapması gereken Komite, iki toplantının ardından mutabakata varamadığını duyurmuştu.
Bunun ardından Cezayir, 18 Nisan’da Filistin’in üyeliği için BMGK’ye karar tasarısı sunmuştu. Karar tasarısı, ABD tarafından veto edilmişti.
SİYONİST SERMAYENİN ALGI OPERASYONU
Gazze işgalinin başlatıldığı andan bu yana dünyanın en büyük siyonist güçleri, finansal desteğin sağlanmasının yanı sıra küresel algı operasyonunun da yürütülmesi için büyük çaba sarfediyor. İşgalin ilk aylarında İsrail’in soykırımı başlatmasında kullandığı Hamas bahanesinin altını çizerek yaptığı haberlerle büyük tepki çeken ABD’li medya devi CNN’e ilişkin yapılan bir araştırma yeniden gündeme oturdu.
Gazze soykırımının ilk aylarında İsrail’in katliamlarını meşrulaştıran CNN, kullandığı haber diliyle büyük tepki toplamıştı. İngiliz The Guardian, hazırladığı bir raporda CNN’in bağlı olduğu çatı kuruluşun Siyonist köklerine dikkat çekti.
EMİR ABD’DEN GELİYOR
Yapılan araştırmada yer alan “CNN İsrail’in Gazze saldırılarına ilişkin haberleri toplamak için olduğu kadar çarpıtmak için de zaman harcadığı oldukça belli oluyor. Günlük haber kararları, Atlanta’daki CNN genel merkezinden geliyor. İsrail hükümetinin açıklamaları birebir alınırken direktifler Hamas’tan gelen açıklamaların yalnızca seçilen cümlelerle yapılmasını emrediyor. CNN personeli, Filistin halkının yaşadıklarını sansürleyen yayın politikalarına karşı oldukça tepkili.” ifadeleri, ABD’li haber kuruluşunun kimler tarafından yönetildiği ile ilgili önemli detaylara dikkat çekiyor.
BLU TV’NİN SAHİBİNİN SOYKIRIM DESTEĞİ
Söz konusu araştırmanın ardından gözler bir kez daha CNN’in çatı kuruluşuna çevrilmiş durumda. Geçtiğimiz aylarda Türk markası Blu TV’yi de satın alan Warner Brothers/Discovery, İsrail desteği nedeniyle büyük tepki çekiyor.
Warner Brothers/Discovery, Gazze işgalinin ilk aylarında İsrail propagandası yapmadığı için Elon Musk’ın sahibi olduğu X platformuna karşı savaş açmıştı. Musk’ı “antisemitist” olmakla suçlayan Warner Bros., X’e verdiği tüm reklamları iptal ettiğini açıklamıştı.
Warner Bros.’un CEO’su David Zaslav, Siyonist sermayenin üst düzey isimlerinden biri olarak biliniyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Polonya’dan ABD’ye göç eden Yahudi kökenli bir aileden gelen Zaslav, Siyonist İsrail hükümetinin Filistinli sivillere yönelik katliamlarını meşrulaştırmasıyla büyük tepki çekmişti.
İSRAİL’İN KATLİAMINI MEŞRULAŞTIRMAYA ÇALIŞTI
Zaslav 7 Ekim’den sonra, İsrail’in Gazze’de sivilleri bombaladığının kesinleşmesinin ardından İsrail’e destek verdiğini ilan etmişti. Zaslav, İsrail’in Yahudi tarihinde Holokost’tan bu yana en ölümcül günlerden birini yaşadığını söyleyerek Hamas’ı Amerikan halkına terör örgütü olarak tanımlamak için 50 milyon dolarlık bir tanıtım kampanyasına katılmayı düşündüğü bildirmişti.
Katliamın ardından Warner Bros çalışanlarına bir not gönderen Zaslav, “Hamas’ın masum erkeklere, kadınlara, çocuklara ve bebeklere yönelik terörist saldırıları hayal edilemez, iğrenç ve affedilemezdir. Pek çok kişi hayatını kaybetti ve diğerleri rehin alındı ve akıbeti bilinmiyor. Şirketimizin kurucuları dünyadaki adaletsizliklere ışık tutmanın görevleri olduğuna inanıyorlardı.” Sözlerini kullanmıştı.
ABD’de yayın yapan “Axios” haber sitesinin üç ABD’li yetkiliye dayandırdığı habere göre, Bakan Blinken’in bugün Kongre’ye İsrail’in Gazze’deki saldırılarına ilişkin rapor sunması öngörülüyor.
SÖZDE ELEŞTİREL RAPOR
ABD’nin silah sevkiyatını durdurma yönünde aldığı karar, İsrail tarafında yoğun eleştirilere neden olurken, ABD’li yetkililer, Blinken’ın “son derece eleştirel raporunda” İsrail’in uluslararası hukuka uyup uymadığı ve Gazze’ye insani yardımı kısıtlayıp kısıtlamadığı değerlendirmelerine yer verildiğini aktardı.
Yetkililer, ayrıca Tel Aviv yönetiminin 7 Ekim’den bu yana Gazze’deki saldırılarındaki ihlallerin ABD Dışişleri Bakanlığında en sert iç tartışmaları ateşlediğini belirtti.
ABD’li yetkililer, ABD Orta Doğu İnsani Meselelerden Sorumlu Özel Temsilcisi David Satterfield ve ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jacob J. Lew’in geçen haftalarda Blinken’e İsrail’in Gazze’deki savaşta uluslararası hukuku ihlal etmediğini iddia eden bir not gönderdiklerini söyledi.
Lew ve Satterfield’ın Blinken’e İsrail’in insani yardımı engellemediğini raporla belgelemesini önerdiğini aktaran yetkililer, İsrail’in geçmişte insani yardımı kısıtladığını ve yardımın Gazze’ye ulaşmasını engellediğini ancak ABD Başkanı Joe Biden’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya “ültimatom vermesinin” ardından nisan ayından bu yana politikanın değiştiğini aktardı.
HÜKÜMETE İSRAİL BASKISI
ABD’li yetkililer, Blinken’in raporunda İsrail’in Gazze’deki saldırılarında bir dizi olayın listeleneceği ve İsrail’in uluslararası hukuku ihlal ettiği konusunda ciddi endişelerin dile getirileceğini ifade etti.
Ancak yetkililer, Blinken’in raporunda İsrail’in uluslararası hukuku ihlal ettiği sonucuna varılmadığına dikkati çekti.
Üst düzey bir ABD’li yetkili ise Blinken’in raporunun Lew ve Satterfield’in önerilerini benimsediğini savundu.
İsrail’in ABD silahlarıyla Gazze’de uluslararası hukuku ihlal ettiği tartışmaları hem uluslararası kamuoyu hem Amerikan bürokrasisi ve medyasının gündeminden düşmüyor.
Uluslararası Af Örgütünün nisan ayında paylaştığı raporda yaklaşık 35 bin kişinin öldürüldüğü Gazze’de İsrail’in Filistinli sivillere karşı ABD silahları kullandığı kaydedilmişti.
Öte yandan, ABD Kongresi’nde Demokrat Partili 88 üye, İsrail’in Filistinli sivillere yönelik insani yardımları kasten engellediğine dair inandırıcı iddialar bulunduğunu belirterek, Biden’a ABD yasalarına göre İsrail’e yapılan yardımları yeniden gözden geçirme çağrısında bulunmuştu.
“İSRAİL İHTİYACI OLAN SİLAHLARIN BÜYÜK KISMINI ALIYOR”
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik İletişim Danışmanı John Kirby, “İsrail’e silah sevkiyatları hala yapılıyor ve onlar kendilerini savunmak için (silahların) her şeyin büyük kısmını alıyorlar.” dedi.
Kirby, Washington’da gazetecilere yaptığı açıklamada, herkesin silah sevkiyatının durdurulduğu hakkında konuştuğunu söyledi.
“İsrail’e silah sevkiyatları hala yapılıyor ve onlar kendilerini savunmak için (silahların) her şeyin büyük kısmını alıyorlar.” diyen Kirby, Kongreden ek taleplerle elde ettikleri her kuruşu İsrail’in ihtiyaç duyduğu kabiliyetleri sağlamak üzere harcama taahhüdünde bulunduklarını ve bu taahhütlerini sürdüreceklerini vurguladı.
Öte yandan, Pentagon Sözcüsü Patrick Ryder, günlük basın toplantısında, ABD’nin İsrail’e milyarlarca dolarlık güvenlik yardımı yaptığını hatırlatarak, geçen hafta sevkiyatı durdurulan silahlarla ilgili, “Şu anda yakın vadeli bazı güvenlik yardımlarını gözden geçiriyoruz.” ifadesini kullanmıştı.
ABD’nin şimdiye kadar İsrail’e ve ordusuna ciddi güvenlik yardımları sağladığını kaydeden Hagari, “Ordunun, planladığı görevler ve ayrıca Refah’taki görevler için yeterli silahı var. İhtiyacımız olan şeye sahibiz.” dedi.
İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’nin ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı General Michael Erik Kurilla ile her gün konuştuğunu belirten Hagari, “Aramızda anlaşmazlıklar olsa dahi bunları kapalı kapılar ardında çözüyoruz.” ifadelerini kullandı.
CUMHURİYETÇİLERDEN BIDEN’A TEPKİ
Kongre’nin Cumhuriyetçi kanadı, Refah’a kapsamlı saldırı yapılması durumunda İsrail’e silah sevkiyatı yapmayacağını açıklayan Biden’ı eleştirdi.
Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesinin Cumhuriyetçi Başkanı Michael McCaul ve Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Başkanı Mike Rogers, yaptıkları ortak açıklamada “Demokrat yönetimin İsrail’e yapılacak bu önemli silah sevkiyatını durdurma kararıyla dehşete düştüklerini” belirtti.
Cumhuriyetçi liderler, Biden ve yönetimini “İsrail’in güvenliğini zayıflatmakla” suçladı.
Cumhuriyetçiler ayrıca henüz uygulamaya geçip geçmediği konusunda Beyaz Saray’dan henüz resmi bir açıklamanın yapılmadığını, silah sevkiyatını durdurma kararının “gizlice” alındığını, “kasıtlı” olarak Kongre’den ve Amerikan halkından “saklandığını” savundu.
ABD Senatosu’nda dün ifade veren Savunma Bakanı Lloyd Austin de eleştirilerin hedefi oldu.
Cumhuriyetçi Senatörler, silah sevkiyatının durdurulmasının “müttefik İsrail’e yanlış mesaj vermek” anlamına geleceğini ve böyle bir adımın “İran’ı ve destekçilerini İsrail’e karşı cesaretlendireceğini” ileri sürdü.
Austin ise eleştirilere “Herhangi bir karar vermedik. Sağladığımız güvenlik yardımlarının bir kısmını yeniden değerlendirirken ara verdik. Ancak bununla birlikte, Refah’ta gelişen olaylar bağlamında şu anda bazı yakın vadeli güvenlik sevkiyatlarını gözden geçiriyoruz.” diye karşılık verdi.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller, dün gazetecilerin sorularını cevaplarken, Gazze’nin Refah bölgesindeki sivillere yönelik endişeler ve “kabul edilemez” insani yardım kriziyle bağlantılı olarak, İsrail’e yapılacak diğer silah sevkiyatlarının da gözden geçirildiğini söylemişti.
TEXAS SENATÖRÜ, BIDEN’IN GÖREVDEN ALINMASINI İSTEDİ
Texas’ın Cumhuriyetçi Senatörü Tom Cotton, ABD Başkanı Joe Biden’ın, İsrail’e yapılacak askeri yardımı askıya alacağını açıklamasından dolayı görevden alınması çağrısında bulundu.
Cotton, sosyal medya platformu X’ten yaptığı yazılı açıklamada, Biden’ın bu açıklamasını “yeniden seçilmek için” yaptığını ileri sürdü.
Cumhuriyetçi Senatör, “Meclis’in, Biden’ı görevden almaktan başka seçeneği yok.” ifadesine yer verdi.
BIDEN, REFAH’A GİRERSE İSRAİL’E SİLAH GÖNDERMEYECEĞİNİ SÖYLEDİ
Biden, dün CNN’e verdiği röportajda İsrail’in Refah’a geniş çaplı bir saldırıyla girmesi durumunda bu ülkeye silah göndermeyi durduracağını söylemişti.
ABD Başkanı, “Eğer Refah’a girerlerse, henüz (kapsamlı bir saldırıyla) girmediler, eğer girerlerse o zaman Refah’ta ve diğer şehirlerde kullanılan silahları göndermeyeceğimi açıkça belirttim.” diye konuşmuştu.
İsrail’in Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Gilad Erdan, İsrail haber kanalı Channel 12’ye yaptığı açıklamada, Biden’ın açıklamasının “sinir bozucu” olduğunu ve “hayal kırıklığı yarattığını” ifade etmişti.
]]>Miçotakis’in 13 Mayıs’ta Türkiye yapacağı ziyarete ilişkin soruları yanıtlayan Yerapetritis, Türk ve Yunan liderler arasındaki görüşmelerin “dramatize” edilmemesi gerektiğini ifade etti.
“KRİZLERİ BERTARAF EDİP, SONRAKİ ADIMLARI ATMAMIZ ÖNEMLİ”
Yerapetritis, Türk ve Yunan liderlerin buluşmalarının, diğer tüm ülke liderlerinin ikili görüşmeleri gibi olağan değerlendirilmesi gerektiğini belirterek “Buluşup, konuşup, krizleri bertaraf edip, sonraki adımları atmamız önemli.” dedi.
Kariye Camii’nin ibadete açılmasının ardından Miçotakis’in Türkiye ziyaretini ertelemesi gerektiği yönündeki Yunanistan muhalefetindeki yorumları da değerlendiren Yerapetritis, hükümet olarak böyle bir ihtimali hiç düşünmediklerini kaydetti.
Yerapetritis, Kariye Camii’nin ibadete açılması kararından Yunanistan’ın duyduğu memnuniyetsizliği dile getirerek, bunun yeni bir karar değil, 2020’de alınmış bir karar olduğuna dikkat çekti.
“TÜRK-YUNAN YAKINLAŞMASINDAN BEKLENTİMİZ…”
Türk-Yunan ilişkilerinde her iki ülkenin de temel tezlerinin değişmesine yönelik bir beklenti bulunmadığını belirten Yerapetritis, “Türk-Yunan yakınlaşmasından beklentimiz sükunet dolu bir dönemdir.” diye konuştu.
Yerapetritis, Yunanistan’ın bir başka beklentisinin de iki taraf arasında iletişim kanallarının açık kalması olduğunu vurgulayarak, bu şekilde olası krizlerin de önlenebileceğine işaret etti.
13 MAYIS’TA MİÇOTAKİS’İN TÜRKİYE ZİYARETİ
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Aralık 2023’teki Atina ziyaretinde iki taraf arasında imzalanan anlaşmaların iki ülke ilişkilerini ileriye taşıyan önemli anlaşmalar olduğunu vurgulayan Yerapetritis, bu anlaşmaların, sistematik olarak ilerlediğini ve pazartesi günü Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Miçotakis arasında yapılacak görüşmenin de bir parçası olacağını kaydetti.
Yerapetritis, 13 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Miçotakis arasında yapılacak görüşme için “Bence beklememiz gereken samimi bir görüşme olmasıdır. Ortaya konması gereken konular ortaya konacaktır. Dikenli konular da liderler ve heyetlerimiz arasında ele alınacaktır. Pozitif gündem, siyasi diyalog ve güven artırıcı önlemleri içeren görüşmelere yönelik sonraki adımlar için bir yol haritası çizilecektir.” diye konuştu.
Miçotakis’in 13 Mayıs’taki Türkiye ziyaretinin ikili ilişkilerde atılacak önemli bir adım olduğunu ifade eden Yerapetritis, bir sonraki önemli adımın ise iki liderin NATO Zirvesi kapsamında temmuzda Washington’da buluşması olduğunu belirtti.
EDİ RAMA’NIN ZİYRETİ
Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın Arnavutluk diasporası ile buluşma amacıyla hafta sonu Yunanistan’a yapmayı planladığı özel ziyareti de değerlendiren Yerapetritis, ziyaretin zamanlamasını doğru bulmadığını ifade etti.
Yerapetritis, hem Arnavutluk’ta 2025’te düzenlenecek seçimlere kadar daha çok zaman olduğuna hem de Yunanistan’ın Avrupa Parlamentosu seçimleri arifesinde bulunduğuna dikkat çekti.
Arnavutluk’taki belediye seçimlerinde Himara’dan aday olan Yunan kökenli siyasetçi Alfred Beleri, 12 Mayıs 2023’te “seçimlerde aktif yolsuzluk” yaptığı suçlamasıyla gözaltına alınmıştı.
14 Mayıs 2023’te düzenlenen yerel seçimlerde Beleri, Himara Belediye Başkanı seçilmişti.
Arnavutluk Yolsuzluk ve Organize Suçlara ilişkin Özel Mahkemesi, 22 Mayıs 2023’te Beleri’nin tutuklanmasına karar vermişti
Beleri’nin tutuklanması, Arnavutluk ve Yunanistan’daki siyasi partilerin ve yetkililerin tepkilerine neden olmuştu.
Yunanistan’da iktidardaki Yeni Demokrasi Partisi, nisanda Beleri’yi Avrupa Parlamentosu (AP) milletvekili seçimleri için aday göstermişti.
Sertifika programına Türkiye’nin Cezayir Büyükelçisi Muhammet Mücahit Küçükyılmaz, AA Genel Müdür Yardımcısı Oğuz Enis Peru, Cezayir’in Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı Faysal Allek, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Kamu Diplomasisi Dairesi Başkanı Doç. Dr. Oğuz Güner ve AA Akademi Müdürü Zeynep Bayramoğlu Öztürk katıldı.

AA Genel Müdür Yardımcısı Peru, AA’nın 1920’de Anadolu’nun haklı mücadelesini dünyaya duyurmak amacıyla Gazi Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde kurulduğunu hatırlatarak, “Bugün 104 yaşında olan Ajans’ımız sadece haber üreten bir fabrika olmakla kalmayıp sosyal sorumluluktan kültür sanata birçok alanda bir akademi, bir okul misyonu da üstlendi.” dedi.

2012’den bu yana AA Akademi yapılanması bünyesinde gerçekleştirdiği eğitim programlarıyla AA’nın bu misyonunu sürdürdüğünü belirten Peru, AA’nın düzenlediği eğitim programlarına 2023’te 1413’ü kurumdan, 170’i kurum dışından olmak üzere 1583 gazeteciye farklı konularda eğitimler verildiğini söyledi.

Peru, AA’nın 137 ülkede 39 ofis ve yayın merkeziyle faaliyet gösterdiğini, 76 farklı ülkeden abonesinin olduğunu, 13 farklı dilde yayın yaptığını ve 2023’te toplam 2,1 milyon içerik ürettiğini aktardı.

AA Akademi tarafından 2012’den beri profesyonel eğitmenlerce verilen Savaş Muhabirliği Eğitimi’ne dikkati çeken Peru, verilen “Savaş Muhabirliği Sertifikası”nın uluslararası geçerliliğe sahip olduğunu belirterek katılımcıları Savaş Muhabirliği Eğitimi’ne de davet etti.

Peru, Cezayirli gazetecilerin, Gazetecilik Etkileşim Programı kapsamında 3 günlük sürede önemli tecrübeler edindiklerini ve daha önce de 27 Cezayirli gazetecinin AA Akademi bünyesinde verilen enerji muhabirliği, savaş muhabirliği, afet haberciliği programlarına katıldığını kaydetti.
Cezayir Büyükelçisi Küçükyılmaz, programı gerçekleştirdikleri için İletişim Başkanlığı ve AA’ya teşekkür etti.
Cezayir ve Türkiye halklarının kardeş olduğunu fakat devlet olarak ilişkilerinde “kayıp zaman” oluştuğuna dikkat çeken Küçükyılmaz, bu kayıp zamanı telefi etmek için çalışılması gerektiğini belirterek, “Bu etkinlik, bu koşmanın nişanelerinden, işaretlerinden bir tanesidir çünkü birbirimizin pozisyonlarını, birbirimizin tavırlarını, sorunlarını anlamaya ihtiyacımız var.” diye konuştu.

Küçükyılmaz, 2010’da AA muhabiri Hakan Çopur ile Türk basınında “dış habercilik” üzerine bir çalışma yaptığını hatırlatarak, “O çalışmayı yaparken şunu fark etmiştim; 2010 yılı itibarıyla biz Türkiye’de, Türk basını olarak kavramlarımızı henüz inşa edememiştik. Batılı ajanslardan besleniyorduk. Müslüman dünyaya, özellikle Arap dünyasına, Orta Doğu’ya, Afrika’ya, Batılı tercüme kavramlar üzerinden bakmaktaydık ve bu bizim tarihsel dini, kültürel kardeşlerimizle bağımızı zedeleyen bir unsura dönüşmüştü. İşte o gün yaptığımız küçük mütevazı çalışmada ben gördüğümüz pek çok sorunun şimdi Türkiye’de ortadan kalktığını görüyorum.” ifadelerini kullandı.
Dünyanın çeşitli yerlerine muhabir yollayan ajansların, Batılı ve büyük sermayeye sahip olduklarına dikkati çeken Küçükyılmaz, bu ajansların kendi ideolojik öncelikleri çerçevesinde, siyasal öncelikleri çerçevesinde bir haber dili inşa ettiklerini söyledi.
Küçükyılmaz, kayıp zamanın telafisi için iki ülke arasındaki insan hareketliliğinin artırılması gerektiğini vurguladı.

İki ülke arasında ortak tarihi şahsiyetlere de değinen Küçükyılmaz, bağların güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Cezayir’in Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı Allek de iki ülke arasında ortak tarih ve kültürün olduğunu belirterek iki ülkenin de aynı bakış açısına sahip olduğunu ve cumhurbaşkanları seviyesindeki görüşmenin iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirdiğini ifade etti.

Gazetecilik Eğitim Programı’nda 15 Cezayirli gazeteci 3 gün boyunca birçok konu başlığı altında eğitimler aldı. Akademi bünyesinde eğitim alan Cezayirli gazeteci sayısı 42 oldu.
Veri Görselleştirme, Teyit Haberciliği, Görsel Yetkinlik, Sosyal Medya, Siber Güvenlik, Kriz Yönetimi ve Stratejik İletişim konularında uzman kişiler tarafından verilen eğitim sonrası katılımcılara sertifika verildi.
Türkiye ve Somali arasında 2011’den bu yana devamlı olarak gelişen siyasi, ekonomik ve askeri ilişkiler 8 Şubat’ta imzalanan “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması” ile yeni bir aşamaya ulaştı. Anlaşmayla birlikte, Türk donanması Somali karasularını korsanlık ve çeşitli hukuk dışı faaliyetlerden 10 yıl boyunca koruyacak. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında soruları yanıtlarken önemli bir ifade kullandı. “Türkiye artık kabına sığmayan bir ülke.” dedi. Açıklamasını “Bir ucumuz Somali’de, bir ucumuz Bosna’da, bir ucumuz Azerbaycan’da, bir ucumuz da Orta Asya’da kardeşlerimizle beraber” diyerek sürdürdü.
Afrika Boynuzu’nun ticari anlamda büyük bir önemi olduğu gibi stratejik açıdan da Somali’nin coğrafi konumu, kaynayan Ortadoğu kazanına oldukça yakın. Ankara, Suriye’den Yemen’e kadar istikrar istediği bölgede gelişmelere yakından eğiliyor. Bundan ötürü de Somali’de yurtdışındaki en büyük askeri üssünü bulunduruyor. Türkiye ayrıca Somali’nin toprak bütünlüğünün korunması için önemli adımlar atıyor.
Bunun en büyük örneği, Somali’yi ele geçirerek yeni bir yönetim ilan etmek isteyen terör örgütü El Kaide bağlantılı Eş Şebab’la askeri mücadele olarak ortaya çıkıyor. Ayrılıkçı radikaller başta başkent Mogadişu olmak üzere ülkenin birçok noktasında sivil ve askeri noktalara saldırılar düzenliyor. Bombalı eylemlerle hem toprak bütünlüğünü tehdit ediyor hem de hali hazırda zayıf olan ülke ekonomisine, turizmi de baltalayarak yeni darbeler indiriyor. Türkiye bu anlamda Somali askerlerine hem eğitim veriyor hem de ABD ve müşterek güçlerle terör örgütü Eş Şebab’a yönelik operasyonlarda aktif olarak yer alıyor.
Mogadişu Uluslararası Havalimanı ve Mogadişu Limanı’nın Türk firmaları tarafından işletildiğini de unutmamak gerekiyor. Türk şirketlerinin Somali’deki yatırımlarının toplam değeriyse 100 milyon ABD Dolarına ulaşmış durumda.
ANLAŞMANIN ZAMANI MANİDAR!
Ankara, birleşik bir Somali’nin bölge için önemli olacağı fikrine sahipken, 1991 yılında tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Somaliland bölgesel yönetimiyle de bağlarını kesmiş değil. 1 Haziran 2014 tarihinde Hargeysa Başkonsolosluğu faaliyete geçirilmiş durumda ve aktif olarak görevine devam ediyor.
Somali ile Türkiye arasında yapılan anlaşmanın zamanlaması da manidar. Mogadişu’nun hiç vakit geçirmeden anlaşmayı onaylayıp yürürlüğe sokmasının en önemli nedeni, komşusu Etiyopya’nın uluslararası hukuka göre Somali topraklarının bir parçası olan; Somaliland ile 1 Ocak’ta imzaladığı anlaşma oldu. İkili işbirliği protokolü olarak kamuoyuna duyurulan anlaşmaya göre, Kızıldeniz’e kıyısı olmayan Etiyopya, Somaliland’ın Berbera Limanı’nı kullanabilecek. Etiyopya’nın anlaşma uyarınca, kiralanmış bir askeri üsse erişim sağlayacağı ifade ediliyor.
Hiçbir ülke tarafından tanınmayan Somaliland’ın Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, 50 yıl boyunca sürecek bir kiralama sözleşmesinden bahsetti. Etiyopya donanmasına 20 km deniz erişiminin sağlanacağı belirtildi. İçeriği açıklanmayan anlaşmada, Etiyopya’nın Somaliland’i tanıyabileceğine ilişkin bir maddenin de yer aldığı öne sürüldü.
BAE İLE İLİŞKİLER BELİRLEYİCİ OLUYOR
Türkiye’nin bölgedeki faaliyetlerinde bir başka denge unsurunu Birleşik Arap Emirlikleri ile olan ilişkiler sağlıyor. 2014’ten 2020’ye kadar Kızıldeniz bölgesinde iki ülke arasında çatışma noktasında ulaşmasa da bir rekabetin mevcut olduğu biliniyordu. İlişkiler 2020’den itibaren iyileşti. 2020-2022 yılları arasında gerçekleşen Tigray savaşı sırasında hem Türkiye hem de BAE, ayrılıkçılara karşı Etiyopya hükümetini destekleyerek toprak bütünlüğü vurgusunda bulundu. Nitekim takip eden yıllarda, BAE, Türk ekonomisine doğrudan yatırımlarda bulunarak ikili ilişkilerin daha da yumuşamasının önünü açtı.
BAE’li şirketler, iki önemli merkez olan Berbera ve Bosaso limanlarını yönetiyor. Ayrıca Kismayo limanını devralmak için de çalışmalar sürüyor. BAE yönetimi, tıpkı Türkiye gibi, Somali Devlet Başkanı Hasan Şeyh Mahmud’un başlıca destekçisi konumunda.
ANKARA’NIN AFRİKA KITASINDA ETKİSİ ARTIYOR
Son bir yılda tüm olumsuzluklara rağmen, Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin yakınlaştığını söylemek mümkün. ABD ve Fransa’nın, Afrika’daki varlığının, Rusya yanlısı yeni hükümetlerle beraber azaldığını görüyoruz. Türkiye’nin Afrika “tecrübesinin” ise Somali ile başlamadığı ortada..
Libya’daki iç savaş sırasında Hafter rejimi yerine demokratik yönetimi destekleyen Ankara, Trablus’un düşmemesini sağlamıştı. Burada bilhassa Bayraktar SİHA’ların kullanımı Hafter milislerine büyük sorunlar yaşatırken, Türkiye’nin yerli ve milli savunma sanayisinin kabiliyetlerini de kanıtlayan bir alan oluşturmuştu. Böylece, Türkiye’nin Somali’de ve Afrika’nın diğer bölgelerinde yapılacak yeni hamlelerle, istikrarın sağlanması ve çatışmaların sona ermesi için önemli misyonlara yenilerini ekleyecek gibi gözüküyor.
]]>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Tüm Batılı aktörleri İsrail yönetimine karşı baskı yapmaya çağırıyorum” sözlerinin ardından Ankara’nın bu konudaki çabaları arttı. Bir taraftan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanında (UAD) açtığı davaya müdahil olma hazırlıklarını sürdüren Ankara, diğer taraftan üyesi olduğu kuruluşlarda yer alan devletleri İsrail konusunda adım atmaya zorluyor.
Türkiye’nin İsrail konusunda izlediği politikayı değerlendiren milletlerarası hukuk uzmanı Doç. Dr. Hakan Erkiner, insanlık için İsrail’e karşı çıkılması gerektiğini, Türkiye’nin her platformda bu konuda sesini yükselttiğini kaydetti.
“TÜRKİYE’NİN YALNIZ KALMAMASI LAZIM”
Uluslararası hukukta devletlerin İsrail’e baskı yapma imkânları bulunduğunu belirten Erkiner, ticari veya ekonomik anlamda alınan tedbir kararlarına, “karşı önlemler” denildiğini söyledi. Erkiner “Ülkeler güçlü bir biçimde İsrail’e karşı önlemler alırsa ciddi bir baskı oluşturur. Türkiye de bunu yaptı, tek kalmaması lazım. Ankara, dış politikada attığı adımlarla ciddi liderlik sergiledi. Türk Devletleri Teşkilatı ve İslam İş Birliği Teşkilatında bulunduğumuz nokta ile dünyanın önderi olduğumuz fiilen gösterildi. Türkiye, diğer ülkeler tarafından takip edilirse, tek başına bırakılmaz ise yapılanların bir etkisi olur” dedi.
“SİYONİZME TESLİM OLURSANIZ DEMOKRASİNİZİ DE SAVUNAMAZSINIZ”
Olayın Gazze’den ibaret olmadığını söyleyen Hakan Erkiner “Gazze’de haksızlığa karşı çıkabilmek aynı zamanda Türkiye’nin kendi demokrasisine de sahip çıkmasıdır. Dünyada kim siyonizmi eleştirdiyse hemen o ülkede darbe veya benzeri girişimler oldu. Siyonizme teslim olursanız demokrasinizi de savunamazsınız. Yapılanlar sadece fedakârca öne atılma değil, Türkiye’nin kendi refahı ve gelişmesi için muhtaç olduğu demokratik rejiminin de uzun erimli olarak savunabilme basiretini göstermektir” diye konuştu.
TÜRKİYE’NİN BULUNDUĞU COĞRAFYADA AĞIRLIĞI VAR
Doç. Dr. Ekiner, Türkiye gibi bir bölge gücünün Uluslararası Adalet Divanındaki İsrail’ karşı açılan soykırım davasına taraf olma iradesini göstermesinin, İslam İş Birliği Teşkilatına üye ve diğer devletler bakımından da bir öncü misyon oluşturacağının altını çizerek “Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada bir ağırlığı bulunuyor. Ülkeler, güçlü bir biçimde İsrail’e karşı bu önlemleri alırsa, bu bir baskı oluşturur” ifadelerini kullandı.
GÖZ ARDI EDİLMEMESİ GEREKEN BİR FEDAKARLIK VAR
Türkiye’nin İsrail’in bir numaralı çelik ihracatçısı olduğunu ifade eden Hakan Erkiner “Ortada belki de milyonlarca dolarlık yapılmış anlaşmalar var. Ancak yine de böyle bir tedbir kararı alındı. Çünkü bir halkın geleceği söz konusu. Göz ardı edilmemesi gereken bir fedakârlık var” şeklinde konuştu.
İSRAİL EKONOMİSİ ZORA GİRECEK
İsrail basını, Ankara’nın adımının domino etkisi oluşturmasından endişe duyduğunu dile getirirken 2023 itibarıyla Türkiye’den 5,5 milyar dolar alımı bulunan Tel Aviv, ticaretin kesilmesiyle ciddi sıkıntı yaşayacak. Özellikle inşaat sektörünün etkilenmesi beklentiler arasında. Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Altay Atlı “Şüphesiz ki alınan bu önlem Gazze’de yaşanan drama karşı bir tepki olarak ele alındığında ticari boyutun çok ötesinde bir anlam taşıyor. Türkiye’nin ticareti durdurması İsrail için vakit ve nakit kaybı anlamına gelecek. Tüketici ve üreticiler için maliyetler artacak. Ülkedeki enflasyonist baskılar güçlenecek. Bu durumun farklı yansımaları olacağı gibi, diğer ülkelerin de İsrail’e ticaret kısıtlaması yapması da beklenebilecek.

‘ÇOK UZUN ZAMANDIR TÜRKİYE’Yİ GÖRMEK İSTİYORDUM’
Türkiye ziyaretinden ve Türk halkının misafirperverliğinden duyduğu memnuniyeti dile getiren Csak, “Bu benim Türkiye’ye ilk ziyaretim, çok uzun zamandır Türkiye’yi görmeyi istiyordum.” diye konuştu.
Csak, Macaristan-Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin başlamasından bu yana iki milletin her zaman birbirlerinin sorunlarına karşı samimi bir anlayışı benimsediğini ve ilişkilerin uzun yıllara dayandığını vurguladı.
‘BİZ MACARLAR KENDİMİZİ BİR TÜRK MİLLETİ OLARAK GÖRÜYORUZ’
Csak, “İki ülke arasındaki ilişkiler daha önce hiç bu kadar iyi olmamıştı. Biz Macarlar, kendimizi Orta Asya’dan hatta Orta Asya’nın doğusundan gelen bir Türk milleti olarak görüyoruz. Kendimizi doğuya en yakın batı, batıya en yakın doğu ülkesi olarak görüyoruz.” ifadelerini kullandı.
Macaristan’ı Türkiye’ye benzeten Csak, Türkiye’nin de Avrupa ve Asya olmak üzere iki ayağı olduğunu ve bunun kültürel, entelektüel hatta manevi ilişkiler için iyi bir temel olduğunu kaydetti.

Csak, tarih boyunca birçok zorlukla mücadele eden milletlerin (Türkiye-Macaristan) benzer özelliklere sahip olduğunu ve bu tecrübelerini dünyayla paylaşma sorumlulukları olduğunu söyledi.
‘TÜRKİYE BÜYÜK BİR KARDEŞ GİBİ’
“Biz Macarlar için Türkiye büyük bir kardeş gibi. Nüfus olarak kalabalık, çok aktif, çok samimi ve meraklı, bu bölgede büyük bir jeopolitik rol oynayan bir ulus.” diyen Csak, ülkesinin Avrupa’da çok açık ve güzel bir konumda olması nedeniyle önem verilen alanlardan birinin, çevrelerindeki dünyayı anlamak olduğunu dile getirdi.
Janos Csak, Macaristan’ın doğuya, batıya, kuzeye ve güneye açılan bir kapı olduğunu söyleyerek diğer ülkelerle benzer kültürel özelliklere sahip olduğunu anlattı.
Bunun bazen benzerlikten daha derin olduğunu söyleyen Csak, ünlü Macar besteci Bela Bartok’un 100 yıl önce Türkiye’yi ziyaret etmesinin ve Türk müziğine dair eserleri toplamasının şaşırtıcı olmadığını belirtti.
Bakan Csak, tarih boyunca, Türkiye’nin endüstriyel ve kültürel başarısına katkıda bulunan birçok Macar olduğuna işaret etti.

Csak, “Macaristan’da 150 yıl önce birlikte yaşadığımız dönemden birçok eser var.” diyerek Macarların her zaman Türkiye’ye, İstanbul’a, Akdeniz kıyı şeridine ve tarihi bölgelere ilgi duyduğunu, kültüre aşina olduğu için Türkiye’yi ziyaret ettiklerinde gönülden yakınlık duyduğunu söyledi.
Macaristan’da da çok sayıda pastanenin ve restoranın Türkler tarafından işletildiğini dile getiren Csak, “İkili ilişkilerin kültürel, politik ve diğer alanlarda da mükemmel olduğunu söyleyebilirim.” dedi.
Csak, bu ilişkilerin devamlılığının sağlanması için çalıştığını söyleyerek insanlar birbirini daha çok tanıdığında, mirasına sahip çıktığında, geçmişini ve sahip olduklarını unutmazsa bunun barışı korumanın en doğru yolu olduğunu söyledi.
Dünyada devam eden savaşlara işaret eden Janos Csak, barışı korumanın önemini yineleyerek “Türkiye’yi Macaristan’ın stratejik ortağı olarak görüyoruz.” diye konuştu.

NETANYAHU’NUN ATEŞKES İKİLEMİ
İsrailli uzmanlar bu gelişmenin ardından Netanyahu’nun “bir yandan Hamas’ın elindeki esirleri geri getirecek anlaşmayı reddediyormuş gibi görünmeyi diğer yandan da aşırı sağcı ortaklarını kızdırmayı” istemediğini belirtti.
Uzmanlar, Netanyahu’nun Hamas’ın olumlu yanıtı karşısında izleyeceği yönteme ilişkin muhtemel senaryoları değerlendirdi.
İSRAİL’İN İÇ ÇEKİŞMELERİ
Yedioth Ahronoth gazetesi baş analisti Nahum Barnea, “Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Sinvar evet dediğinde” başlıklı yazısında, “Muhtemelen Sinvar bizi aldatıyor çünkü o da hazırladığı öneriyi mevcut hükümetin kabul etmeyeceğini biliyor” ifadesini kullandı.
Barnea, İsrail’in, Gazze’nin güneyindeki Refah’a saldırıya karşı çıkan ABD’lileri teskin etmek için esir takası ve ateşkes görüşmeleri kapsamında Kahire’ye heyet gönderebileceğini belirtti.
Kahire’ye müzakere heyetinin gönderilmesi Netanyahu adına İsrail iç siyasetinde önem arz ediyor.
Barnea, “Netanyahu ne Hamas’ın elindeki esirleri yüzüstü bırakan ve anlaşmaya karşı çıkan biri, ne de anlaşmaya hazır ve koalisyonundaki aşırı sağcı ortaklarına ihanet eden biri olarak görünmek istiyor” değerlendirmesinde bulundu.
“HÜKÜMET KORKU İÇİNDE”
Sinvar’ın hazırladığı karşı teklif, İsrail’i sinir bozan yeni bir tartışma turuna sürüklüyor.
Barnea’ya göre rehineler, yakınlarının kendilerinden haberi olmaksızın esaret altında ölüyor; hükümet ise şüphe içinde korkmuş ve boğazına kadar bölünmüşlüğe batmış halde.
“HAMAS’IN TEKLİFİ KABUL ETMESİ İSRAİL’İ ŞAŞIRTTI”
Haaretz gazetesi yazarı İsrailli askeri analist Amos Harel, “Hamas’ın ‘evet’ tuzağına düşen Netanyahu, İsrail ile ABD’nin arasını açıyor” başlıklı yazısında ateşkes görüşmelerine yer verdi.
Harel, “Hamas’ın, arabuluculara esir takası anlaşması önerisini kabul ettiğini açıklaması İsrail’i şaşırttı. Son günlerde müzakereler tamamen çöküşün eşiğindeymiş gibi görünüyordu” ifadesini kullandı.
ABD’DEN GÜVENCE TALEBİ
İsrailli uzmanlara göre son aylarda anlaşmaya varılmasının önündeki en büyük engel Hamas’ın İsrail ordusunun Gazze’den tamamen çekilmesi ile çatışmaların durdurulması yönündeki talebi.
Netahyahu’nun Refah’a saldırı düzenleme tehditleri sebebiyle Hamas’ın son günlerde ABD’den güvence talebinde bulunduğunu iddia ediliyor.
“NETANYAHU TEKLİFİ REDDEDECEK”
İsrailli siyasi kaynaklar, Mısır’ın önerdiği ve Tel Aviv’in iki hafta önce kabul ettiği anlaşmayı güncellemek için Mısır ve ABD’nin dün gece İsrail’in arkasından anlaşmaya varmış olabileceğini bildirdi.
Bu açıklamaların, Netanyahu’nun Hamas’tan gelen olumlu yanıtın ardından söz konusu öneriyi reddedeceğinin ilk işareti olduğu iddia ediyor.
“HAMAS, İSRAİL İLE ABD’NİN ARASINI AÇTI”
İsrailli analistler, müzakerelerde ilerleme kaydedilme şansını hala düşük görüyor.
Ancak Hamas, olumlu tepkisiyle İsrail ile ABD’nin arasını açmayı başarmış olabilir.
İsrailli analist, “Savaş kabinesi üyesi Benny Gantz ve Gadi Eisenkot’un Hamas’ın tutumundaki değişikliğe ve Netanyahu’nun açıkça olumsuz yanıtına nasıl tepki vereceğini göreceğiz” ifadelerini kullandı.
TOP ARTIK İSRAİL’DE
Mısır-Katar önerisi daha önce İsrail tarafından kabul edilmese de Hamas’ın bu öneriye verdiği olumlu yanıt kartları yeniden dağıttı.
İsrail hükümetinin artık öneriye olumlu mu yoksa olumsuz mu yanıt vereceğine karar vermesi gerekiyor.
Tel Aviv, öneriye olumlu yanıt vermesi durumunda saldırıları birinci ve ikinci aşamada sonlandırmayı kabul etmiş olacak.
Olumsuz yanıt vermesi durumunda ise dünyanın gözünde savaşı bitirime imkanını reddetmiş olacak.
İSRAİL’İN REFAH SALDIRISI
Hamas Hareketi Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye, 6 Mayıs’ta Katar ve Mısır’a, Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasına ilişkin önerilerini onayladığını bildirmişti.
İsrail ordusunun, Refah’ın doğusundaki bazı mahallelerin boşaltılmasını istemesinin gölgesinde atılan bu adımın ardından İsrail Savaş Kabinesi, Refah’ta saldırılara devam kararı almıştı.
İsrail ordusu 7 Mayıs’ta Gazze’nin Refah bölgesine kara saldırısı başlatarak Mısır’la olan sınır kapısının Gazze tarafını ele geçirdiğini duyurmuştu.
Bunu hızlandıran belirleyen bir çok faktörden bahsetmeliyiz. En önemli etkenin sosyal medya ve genç kuşakların sosyal medya alışkanlıklarının yansıması olduğunu tahmin etmek zor olmayacaktır.

1980 yıllarda olduğu gibi Televizyonlar istiklal marşı ile açılıp yine ayni şekilde sona ermiyor. Tüm toplum gerçek anlamda mobil ve zaman kullanımının git gide zorlaşması nedeniyle izleyiciler daha kısa öz rafine içeriklere yöneliyor. Ağdalı programlar artık rağbet görmüyor.
Hele hele genç kuşaklar bu konuda daha çok seçici ve sabırsız oluşları nedeniyle ilgi süreleri olabildiğince azaldı. İçerik üreticileri buna dikkat ederek üretimlerini bu yönde planlamaktadır.
Her türlü tüketim ivmesinin sürekli artması de bu izleme tercihlerini gerçekten köklü olarak değiştirdiğini görebilmekteyiz.
İzleyici daha kısa, kaliteli ve zeki ürünleri yani içerikleri talep ediyor. Bu taleplerin karşılığı ise sektörde yayın yapan kuruluşların her geçen gün artması çeşitlenmesi ve kimisinin de tematik içerikli yayınlarını iletmesi de bu trendi yükseltmektedir.
Peki bu bir öngörü yada bir yorum mudur ? Elbette değil, bunun doğrular verilere ise açık kaynaklardan erişmek mümkün.
2023 yılı TUYAD derneğinin , TV Receiver imalat ithalat satışları ve Televizyon izleyicisinin izleme tercih ve oranları raporundan görmek mümkün
Bu rapordan bazı alıntılara yer vererek, izleyici yönelimlerinin yorumlarını kolayca yapabileceğiz.
Elbette bu veriler hem izleyici hem de sektörün diğer paydaşları için fayda sağlayabilecektir.
İzleme tercihleri ve izleme mecralarına kısaca bakmalıyız. Teknolojinin sürekli ve hızlı olarak yenilenmesi mevcut erişim imkanlarının artması erişimlerin ekonomik hale gelmesiyle izleyiciler kendilerine en uygun mecrayı kolayca seçebilmektedir.
Şimdi kısaca verilere göz atmalıyız.
Ülkemizde 51 milyon sabit noktadan TV yayınları izlenmektedir. Bu izlemedeki mecra tercihleri ise ;
İnternet yayıncılığı oranı % 43.7 / 22.180.000
Uydu yayıncılığı oranı % 38.1 / 19.320.000
Pay TV oranı % 8 / 4.080.000
Mobil TV oranı % 6. 3 / 3.190.000
Kablo TV oranı % 3.7 / 1.890.000
Karasal oranı % 0.1 / 20.000
Son 12 ayda 10.9 milyon TV panel cihazı üretilmiş ve 4.3 milyonu iç piyasada satılış ve bunun 3.9 milyon adedi Smart özellikli olması izleyicinin alıcılarını yenilemesi ve teknik imkânlarını yükselttiğini anlıyoruz.
Smart özellik özellikle internet yayınlarına erişim için önem arz ediyor.
2023 yılında toplam 1.7 milyon Receiver üretilmiş.
2021 -2022 yılı SD %1 / HD %40 / IP BOX % 59
2022-2023 yılı SD — / Android %23 / HD % 29 / IP BOX %48
*Tüm veriler incelendiğinde :
* SD yayınların her mecrada 2023 yılı itibarıyla izleyicinin tercih etmediği
*Uydu platformlarının ve Uydu erişimli cihazların izlenme oranlarının azaldığı
* OTT ve özellikle İnternet yayıncılığının yükseldiğini görmekteyiz.
Diğer önemli bir konu ise, yurt içi ve yurtdışında sayıları artan illegal OTT ve internet platformlarının sayılarının artması ve denetlenememesi legal yayıncılar , içerik üreticileri ve platform işletmecileri için ciddi tehlike oluşturmaktadır.
]]>İsrailli uzmanlar, bu gelişmeler karşısında Netanyahu’nun “bir yandan Hamas’ın elindeki esirleri geri getirecek anlaşmayı reddediyormuş gibi görünmeyi diğer yandan da koalisyondaki aşırı sağcı ortaklarını kızdırmayı” istemediğini belirtti.
Uzmanlar, Netanyahu’nun Hamas’ın olumlu yanıtı karşısında izleyeceği yönteme ilişkin muhtemel senaryoları değerlendirdi.
NETANYAHU KÖŞEYE SIKIŞTI
Yedioth Ahronoth gazetesi baş analisti Nahum Barnea, “(Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya) Sinvar evet dediğinde” başlıklı yazısında, “Muhtemelen Sinvar bizi aldatıyor çünkü o da hazırladığı öneriyi mevcut hükümetin kabul etmeyeceğini biliyor.” ifadesini kullandı.
Barnea, İsrail’in, Gazze’nin güneyindeki Refah’a saldırıya karşı çıkan ABD’lileri teskin etmek için esir takası ve ateşkes görüşmeleri kapsamında Kahire’ye heyet gönderebileceğini belirtti.
Kahire’ye müzakere heyetinin gönderilmesinin Netanyahu adına İsrail iç siyasetinde önem arz ettiğine dikkati çeken Barnea, “Netanyahu ne Hamas’ın elindeki esirleri yüzüstü bırakan ve anlaşmaya karşı çıkan biri, ne de anlaşmaya hazır ve koalisyonundaki aşırı sağcı ortaklarına ihanet eden biri olarak görünmek istiyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Önerilen ateşkes teklifine ilişkin Barnea, şunları kaydetti:
“Sinvar’ın hazırladığı karşı teklif, İsrail’i sinir bozan yeni bir tartışma turuna sürüklüyor. Öyle ki kaçırılan İsrailliler, yakınlarının kendilerinden haberi olmaksızın esaret altında ölüyor; öte yandan hükümet şüphe içinde korkmuş ve boğazına kadar bölünmüşlüğe batmışken güvenlik birimleri, yorgun ve zayıf düşmüş durumda.”
TUZAĞA DÜŞTÜ
Haaretz gazetesi yazarı İsrailli askeri analist Amos Harel, “Hamas’ın ‘evet’ tuzağına düşen Netanyahu, İsrail ile ABD’nin arasını açıyor” başlıklı yazısında, “Hamas’ın, arabuluculara esir takası anlaşması önerisini kabul ettiğini açıklaması İsrail’i şaşırttı. Son günlerde müzakereler tamamen çöküşün eşiğindeymiş gibi görünüyordu.” ifadesini kullandı.
Müzakerede asıl meselenin anlaşma önerisinin içeriğiyle ilgili olduğunu kaydeden Harel, “Son aylarda ateşkes anlaşmasına varılmasının önündeki en büyük engelin Hamas’ın İsrail ordusunun (Gazze’den) tamamen çekilmesi ile çatışmaların durdurulması yönündeki talebi” olduğunu kaydetti.
Harel, “Netahyahu’nun Refah’a saldırı düzenleme tehditleri sebebiyle Hamas’ın son günlerde ABD’den güvence talebinde bulunduğunu” belirtti.
İsrailli analist, “İsrailli siyasi kaynaklar, Mısır’ın önerdiği ve Tel Aviv’in iki hafta önce kabul ettiği anlaşmayı güncellemek için Mısır ve ABD’nin dün gece İsrail’in arkasından anlaşmaya varmış olabileceğini bildirdi.” yorumunu yaptı.
Bu açıklamaların, Netanyahu’nun Hamas’tan gelen olumlu yanıtın ardından söz konusu öneriyi reddedeceğinin ilk işareti olduğunu savunan Harel, “Sadece iki gün önce, Başbakan ve sözcüleri, İsrail medyasının Netanyahu’ya karşı, Hamas’ı suçlama üzerinden görüşmeleri sabote etmeye çalıştığına yönelik asılsız suçlamalarda bulunduğunu öne sürmüştü.” ifadesini kullandı.
İsrailli analist, Netanyahu’nun koalisyonunun çökmesi ve sağcı seçmen tabanını kaybetme endişesi ile bir kez daha anlaşmaya olumsuz yanıt vereceğini öngörüsünde bulunarak, bunu da “İsrail’in Hamas’ı yenilgiye uğratması gerektiği” iddiasıyla meşrulaştıracağını kaydetti.
HAMAS İSRAİL İLE ABD’NİN ARASINI AÇTI
Arabulucuların taraf tutmayıp, İsrail’in onayına bağlı olan bir çözüm önerisi sunduğunu aktaran Harel, “Sonuçta arabulucuların görevlerini sadakatle yerine getirdikleri, İsrail’in de onayını alan öneriyi biraz değişiklik yaparak Hamas’a sunduğu görülüyor.” açıklamasında bulundu.
Harel, “Diğer bir deyişle, müzakerelerde ilerleme kaydedilme şansı hala düşük. Ancak Hamas, olumlu tepkisiyle İsrail ile ABD’nin arasını açmayı başarmış olabilir.” değerlendirmesini yaptı.
İsrailli analist, “Savaş kabinesindeki Ulusal Birlik Partisi bakanları Benny Gantz ve Gadi Eisenkot’un Hamas’ın tutumundaki değişikliğe ve Netanyahu’nun açıkça olumsuz tepkisine nasıl tepki vereceğini göreceğiz.” ifadelerini kullandı.
ÖNERİLER FARKLI İDDİASI
İsrail ordusunun eski Askeri İstihbarat Dairesi Başkanı Tamir Hayman, İsrail’de yayın yapan Kanal 12’nin internet sitesinde yayınlanan yazısında, “Hamas’ın ateşkes anlaşmasında İsrail’in kabul etmeyeceği bir tuzak gizlemiş olabileceğini” savundu.
Hamas’ın kabul ettiği önerinin, İsrail’in onayladığından “çok farklı” olduğunu savunan Hayman, önerideki temel anlaşmazlık noktalarının Gazze’deki savaşın bitirilmesi ve serbest bırakılacak esirler olduğunu öne sürdü.
Hayman, “İlk aşamada arabulucuların önerisi İsrail açısından kabul edilebilir çünkü öneride ‘savaşın durdurulması’ ibaresi yer almıyor ancak daha belirsiz olan başka bir ibare var. O da faaliyetlerin durdurulması; bu da İsrail’in gelecekte istemesi durumunda savaşı yenilemek için esneklik sağlıyor.” ifadesini kullandı.
İSRAİL’İN KOZU KALMAYACAK
İsrail’in öneriyi kabul etmesinin önündeki bir diğer engele ilişkin Hayman, “Tel Aviv yönetiminin anlaşma kapsamında serbest bırakılacak Filistinli mahkumları ret yetkisinden vazgeçmesi” olduğunu ve bunun “oldukça önemli olduğunu” belirtti.
Hayman, Tel Aviv’in takas anlaşmasının maddelerine göre ilk aşamada, her İsrail askeri için 30’u müebbet hapis cezası verilmiş 50 Filistinliyi serbest bırakmasının istendiğine işaret etti.
Hamas’ın isteği doğrultusunda ilk aşamanın sonunda müebbet hapis cezası verilmiş 150 kişinin serbest kalacağını ve İsrail’in buna müdahale edemeyeceğini kaydeden Hayman, “Eğer bu olursa, İsrail Hamas’la bağlantılı dünyadaki tüm mahkumları, tüm tehlikeli mahkumları serbest bırakacak. Böyle bir durumda ise İsrail’in ikinci aşama için elinde hiçbir pazarlık kozu olmayacak.” ifadesini kullandı.
Hayman, bu maddeye göre, İsrail’in Hamas için gerçekten önemli isimlerin her birini serbest bırakacağını belirtti.
KARTLARIN YENİDEN DAĞITILMASI
İsrail’in Yedioth Ahronoth gazetesi analistlerinden Avi Sakharov, Mısır-Katar önerisinin daha önce İsrail tarafından kabul edilmese de Hamas’ın bu öneriye verdiği olumlu yanıtın “kartları yeniden dağıttığını” ifade etti.
Topun yeniden İsrail’in sahasında olduğunu ifade eden Sakharov, İsrail hükümetinin artık öneriye olumlu mu yoksa olumsuz mu yanıt vereceğine karar vermesi gerektiğini vurguladı.
Sakharov, Tel Aviv’in öneriye olumlu yanıt vermesi durumunda saldırıları birinci ve ikinci aşamada sonlandırmayı kabul etmiş olacağını, olumsuz yanıt vermesi durumunda ise dünyanın gözünde savaşı bitirime imkanını reddetmiş olarak görüleceğini aktardı.
Hamas Hareketi Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye, 6 Mayıs’ta Katar ve Mısır’a, Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasına ilişkin önerilerini onayladığını bildirmişti.
İsrail ordusunun, Gazze Şeridi’nin güneyinde zorla yerinden edilmiş Filistinlilerin sığındığı Refah’ın doğusundaki bazı mahallelerin boşaltılmasını istemesinin gölgesinde atılan bu adımın ardından İsrail Savaş Kabinesi, Refah’ta saldırılara devam kararı almıştı.
İsrail ordusu 7 Mayıs’ta Gazze’nin Refah bölgesine kara saldırısı başlatarak Mısır’la olan sınır kapısının Gazze tarafını ele geçirdiğini duyurmuştu.
“SINIRLI BİR OPERASYON”
İsrail ordusunun, kendilerine, dün Refah’a düzenledikleri saldırının “sınırlı bir operasyon” olduğunu ilettiğini söyleyen Kirby, İsrail’in bu adımı “Hamas’ın Gazze’ye silah aktarmasını engellemek amacıyla” attığını savundu.
“Refah konusundaki görüşlerimiz aynı, defalarca ve istikrarlı bir şekilde bu kadar yoğun nüfusu barındıran Refah’a yönelik kapsamlı bir kara operasyonunu desteklemediğimizi söyledik” diyen Kirby, bu tür bir kara saldırısının bölgedeki 1,5 milyon Filistinli sivilin hayatını ciddi şekilde riske atacağını vurguladı.
ABD Başkanı Biden’ın, dün İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüşmesinde Refah’a yönelik bir saldırının yaratacağı insani krizle ilgili endişelerini “açık bir şekilde” dile getirdiğini kaydeden Kirby, İsrail’in buna rağmen Refah’a kara saldırısına hazırlanmaya devam ettiğine yönelik soruları yanıtsız bıraktı.
Gazze Şeridi’ne insani yardımların girebilmesi için Refah ve Kerem Şalom sınır kapılarının açık kalması gerektiğini ifade eden Kirby, bu konuları da İsrailli muhataplarına sürekli aktardıklarını söyledi.
ATEŞKES SÜRECİNE İYİMSER BAKIŞ
Öte yandan Kirby, Hamas’ın ateşkes anlaşmasına ilişkin attığı adımın halen İsrail ve ABD tarafından değerlendirildiğini ve süreci yakından takip ettiklerini dile getirdi.
Hamas ile İsrail’in, ateşkes anlaşması konusunda aradaki boşluğu kapatabilmeleri gerektiğini ve iyimser olduklarını vurgulayan Kirby, “Biz ABD olarak aradaki makasın kapatılabileceği bir metin üzerinde olduğumuza inanıyoruz. İsrail heyeti Kahire’ye gidiyor, orada oturup konuşacaklar ve (ateşkesin sağlandığı) o noktaya ulaşıp ulaşamayacağımızı göreceğiz.” değerlendirmesinde bulundu.
“Hamas dün yanıt verdi, bazı değişiklik önerileri oldu. Şimdiki görev ise müzakerelerin devamı. (Ateşkes anlaşmasıyla ilgili) Bu aradaki boşlukları kapatabilmeliyiz diye düşünüyoruz” ifadesini kullanan Kirby, Kahire’deki müzakerelerde son duruma dikkati çekti.
Kahire’de hem İsrail tarafının hem de Katar ve Mısır’ın hazır olduğunu ve ABD’nin de katılımıyla ateşkesle ilgili müzakerelerin süreceğini belirten Kirby, Hamas’ın dünkü adımının ardından bu görüşmelerin son derece önemli olduğunu kaydetti.
HAMAS, ATEŞKES ÖNERİSİNE ONAY VERMİŞTİ
Hamas Hareketi Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye, Katar ve Mısır’a, Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasına ilişkin önerilerini onayladığını bildirmişti.
Hamas’ın Katar ve Mısır tarafından iletilen “ateşkes önerilerine” onay verdiğini duyurmasının ardından İsrail Savaş Kabinesi, Refah’ta saldırılara devam kararı almıştı.
İsrail ordusu, 6 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, zorla yerinden edilmiş Filistinlilerin sığındığı Refah’ın doğusundaki bazı mahallelerin boşaltılmasını istemiş, bu sabah Gazze’nin Refah bölgesine kara saldırısı başlatarak Mısır’la olan sınır kapısının Gazze tarafını ele geçirdiğini duyurmuştu.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 14 bin 944’ü çocuk, 9 bin 849’u kadın olmak üzere 34 bin 789 Filistinli öldürüldü, 78 bin 204 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
Gazze Şeridi için haftalardır sürdürülen yoğun diplomatik faaliyetlerin ateşkesle sonuçlanmamasının trajik sonuçları olacağını belirten Guterres, bunu sonucunda rehinelerin serbest bırakılmayacağını ve Refah’ta yıkıcı bir saldırı düzenleneceğini aktardı.
Taraflardan siyasi cesaret göstermelerini isteyen Guterres, “Şimdi bir anlaşma sağlamak için hiçbir çabadan kaçınmamaları yönünde çağrımı yineliyorum. Kan dökülmesini durdurmak için, rehineleri serbest bırakmak için ve hala patlama riski taşıyan bir bölgenin istikrara kavuşmasına yardımcı olmak için” dedi.
“İŞLER YANLIŞ YÖNDE İLERLİYOR”
Ateşkes anlaşmasının bölgenin ve hatta dünyanın kaçırmayı göze alamayacağı çok önemli bir fırsat olduğunu vurgulayan Guterres, “Ancak işler yanlış yönde ilerliyor. İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından Refah’ta yeniden başlatılan askeri faaliyetler beni rahatsız etmekte ve üzmekte. Refah ve Karem Şalom geçişlerinin kapatılması, zaten vahim olan insani duruma özellikle zarar vermekte. Bu kapılar derhal yeniden açılmalı. Sadece bir örnek vermek gerekirse; bu akşam yakıtımızın bitme riski var” dedi.
“SİVİLLER YETERİNCE ÖLÜM VE YIKIMA MARUZ KALMADI MI?”
İsrail hükümetini gerilimi tırmandırmaktan vazgeçmeye ve devam etmekte olan diplomatik görüşmelere yapıcı bir şekilde katılmaya çağıran Guterres, “Siviller yeterince ölüm ve yıkıma maruz kalmadı mı? Hiç şüpheniz olmasın, Refah’a yapılacak geniş çaplı bir saldırı bir insanlık felaketi olacaktır. Sayısız sivil kayıp yaşanacak. Gidecek güvenli bir yeri olmayan sayısız aile bir kez daha kaçmak zorunda kalacak. Çünkü Gazze’de güvenli bir yer yok. Bu arada yansımaları çok daha ötede, işgal altındaki Batı Şeria’da ve tüm bölgede hissedilecektir. Refah, Gazze’deki insani yardım operasyonlarının merkez üssüdür. Refah’a yönelik saldırılar, kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya olan insanlara destek olma çabalarımızı daha da sekteye uğratacak” dedi.
“İSTER REFAH’TAN AYRILSINLAR İSTER ŞEHİRDE KALSINLAR SİVİLLER KORUNMALIDIR”
Uluslararası insancıl hukukun net olduğunu aktaran Guterres, “İster Refah’tan ayrılsınlar ister şehirde kalsınlar siviller korunmalıdır. Uluslararası insancıl hukuka her iki taraf da saygı göstermelidir. Ayrıca İsrail’e, insani yardımların ve yardım personellerinin Gazze’ye güvenli ve engelsiz erişimini kolaylaştırma yükümlülüğünü hatırlatırım. İsrail’in en iyi dostları bile bu konuda nettir: Refah’a yapılacak bir saldırı stratejik bir hata, siyasi bir felaket ve insani bir kabus olacaktır” dedi.
“TARAFLARIN KENDİ HALKLARININ İYİLİĞİ İÇİN BİR ANLAŞMA SAĞLAMALARININ ZAMANI GELMİŞTİR”
İsrail üzerinde etkisi olan herkesi daha büyük bir trajediyi önlemek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çağıran Guterres, “Uluslararası toplum, insani bir ateşkesi, tüm rehinelerin koşulsuz olarak serbest bırakılmasını ve hayat kurtaran yardımların büyük ölçüde arttırılmasını teşvik etme konusunda ortak bir sorumluluğa sahiptir. Tarafların bu fırsatı değerlendirmelerinin ve kendi halklarının iyiliği için bir anlaşma sağlamalarının zamanı gelmiştir” dedi.
Liderler, açıklamada, Gazze’de sivillerin uluslararası insancıl hukuka uygun olarak korunmasının zorunlu olduğunu, böyle bir harekatın Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine ve bölgede daha geniş ölçekli insani felakete yol açacağını vurguladı.
Çin ve Fransa’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) daimi üyeleri olarak uluslararası güvenliğe ve istikrara yönelik tehditlere uluslararası hukuka uygun yapıcı çözümler bulmak için birlikte çalıştığı belirtilen açıklama, “Çin ve Fransa, terörist şiddet eylemleri ve sivillere yönelik ayrım gözetmeyen saldırılar dahil, uluslararası insancıl hukukun her türlü ihlalini kınamaktadır.” ifadesine yer verildi.
Açıklamada, Gazze’de sivillerin korunmasının uluslararası insancıl hukuka göre mutlak zorunluluk olduğunun altı çizilerek, şunlar kaydedildi:
“İki lider, İsrail’in Refah’a yönelik, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesiyle büyük ölçekli insani felakete yol açacak harekatına karşı olduklarını ifade eder.”
“SINIRLAR VE İNSANİ KORİDORLAR AÇIK TUTULMALI”
Xi ve Macron, Gazze’ye büyük ölçekli insani yardımların ulaştırılması ve bölgedeki sivillerin korunması için acil ve sürdürülebilir ateşkesin önemine dikkati çekti.
Tüm esirlerin derhal ve koşulsuz serbest bırakılması çağrısında bulunan liderler, Birleşmiş Milletler kararlarının, özellikle BMGK’nin 2712, 2720 ve 2728 sayılı kararlarının uygulanmasının tüm taraflar için barış ve güvenliğin sağlanmasının yegane yolu olduğunu vurguladı.
Liderler, sınır geçişlerinin ve ihtiyaç koridorlarının açık tutularak Gazze Şeridi’nin tümüne hızlı, güvenli, engelsiz ve sürdürülebilir insani yardım ulaştırılmasına olanak sağlanması gerektiğine işaret ederek, uluslararası insani yardım çabalarında eşgüdümünün güçlendirilmesi çağrısında bulundu.
“İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMDEN AYRILINAMAZ”
Tüm tarafların sahada gerilimi yükseltecek tek taraflı tedbirlerden kaçınması gerektiğinin altını çizen liderler, bu bağlamda İsrail’in işgal altındaki topraklarda yerleşim yerleri inşa etme siyasetini kınadıklarını bildirdi.
Liderler, yasa dışı yerleşimlerin uluslararası hukuku ihlal ettiğini, kalıcı barışın ve Filistin Devleti’nin kurulması olasılığının önünde engel oluşturduğunu vurguladı.
İsrail ve Filistin’in yan yana, barış ve güvenlik içinde yaşayacağı, 1967 sınırları temelinde, başkenti Kudüs olan bağımsız ve egemen Filistin Devleti’nin kurulduğu iki devleti çözümün somut şekilde uygulanması için kararlı ve geri çevrilmez bir siyasi sürecin yeniden başlatılması çağrısında bulunan liderler, Gazze’nin gelecekteki yönetiminin iki devletli çözümden ayrılamayacağını kaydetti.
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian da yaptığı açıklamada, “Çin, İsrail’i uluslararası toplumun taleplerine kulak vermeye, Refah’a saldırmaktan vazgeçmeye ve Gazze Şeridi’nde daha ciddi bir insani felaketi önlemek için elinden gelen her şeyi yapmaya çağırıyor.” dedi.
MISIR’DAN TEPKİ
Mısır, İsrail ordusunun Refah kentine kara saldırısı başlatarak Gazze Şeridi’nin Mısır’a açılan sınır kapısının Filistin tarafını ele geçirmesine tepki gösterdi. Mısır Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, “Mısır, İsrail’in Filistin’in Refah kentindeki askeri operasyonlarını ve bunun sonucunda Refah Sınır Kapısı’nın Filistin tarafı üzerindeki kontrolü ele geçirmesini en güçlü şekilde kınıyor.” ifadeleri kullanıldı.
Açıklamada, Refah Sınır Kapısı’nın Gazze Şeridi’nin “hayat damarı” olduğuna dikkat çekilerek, bu saldırının ve sınır kapısına hakimiyetin 2 milyondan fazla Filistinlinin hayatını çok ciddi şekilde tehdit ettiğine vurgu yapıldı.
“Gazze Şeridi’nde daimi ateşkes anlaşmasına ulaşmak üzere ortaya konulan çabaları korumak için İsrail’e azami itidal” çağrısı yapılan açıklamada, uluslararası tüm etkili taraflara mevcut krizi sonlandırmak için müdahale çağrısında bulunuldu.
“GAZZE’NİN CAN DAMARI”
UNRWA Planlama Direktörü Sam Rose, İsrail’in Refah ve Kerem Şalom sınır kapılarını kapatmaya çalışmasının zaten açlığın eşiğinde olan Gazze halkı için yıkıcı olduğunu söyledi.
Geçişlerin ekim ayından bu yana Gazze Şeridi’ne giren az miktardaki yardımlar için can damarı olduğunu belirten Rose, “Arındırma tesislerinin çalışması ve su sağlaması mümkün değil. Elektrik yok. Her şey kesiliyor.” dedi.
Rose, UNRWA’nın başta bölgedeki yakıt sıkıntısı ve Refah’ın doğusunda başlatılan askeri operasyonun insani etkileri konusunda bir dizi endişesi olduğunu sözlerine ekledi.
Haber7
Gazze’de soykırım yapan işgalci İsrail’e karşı yaptırım uygulayan Türkiye, siyonistleri zor durumda bıraktı. İsrail’deki emlak ve inşaat sektörü temsilcileri, Türkiye’nin ithalat ve ihracatı durdurmasının hem konutlar hem de temel altyapı açısından ‘yıkıcı sonuçlar doğuracağını’ kaydetti.
İsrail medyasına konuşan ve inşaat sektörünün krize gireceğini açıklayan İsrailli sektör temsilcileri, siyonist hükümetten acil destek istedi ve birçok şirketin çökebileceğini söyledi.
İsrail’in Türkiye’ye olan bağımlılığına dikkat çeken ve fiyatların artmaya başladığını belirten İsrailli tüccarlar, demir ve izolasyon ürünlerinde zam yapıldığını, birçok inşaat ve yapı ürünlerine de zam geleceğini duyurdu.
İşte İsrailli sektör temsilcilerinin Türkiye’nin hamlesinin ardından yaptığı açıklamalar:
Ha’aretz İnşaatçılar Birliği Başkanı Raul Sargo:
Devletin diğer ülkelerden ithalatı teşvik etmemesi ve inşaat ürünleri ithalatçılarının işini kolaylaştırmaması halinde daire fiyatları ilerleyen dönemlerde artacak. İsrailli ithalatçıların şu anda çimento, mermer, sıhhi tesisat ve daha fazlasını ithal ettiği Türkiye’nin bağımlı olmamız gereken bir ülke olmadığını anlamamızın zamanının geldi. Filistinli işçilere de güvenmemeliyiz. Sonuçta biz de Çin’e bağımlıyız ve sorun yaşıyoruz. Bu nedenle devletin üretimi teşvik etmesi, ithalatçılara teşvikler vererek ithalatın yeni ülkelere yayılmasını desteklemesi ve hepsinden önemlisi Çin’e dönmesi gerekiyor.
Üreticiler Konfederasyonu İnşaat ve Tüketim Sendikası Başkanı Eli Cohen:
Yıllardır Türkiye’den mantıksız ve haksız şişirilmiş fiyatlarla pek çok inşaat ürünü ithalatı için haykırıyoruz. Bunlar çimento, demir, cam, mermer ve daha fazlası. İsrail sanayisindeki fabrikaları ortadan kaldıran, stratejik bağımlılık oluşturan ithalatlar bunlar.
Tel Aviv ve Merkez Bölge Müteahhitler ve İnşaatçılar Birliği Başkanı Amit Gottlieb:
İnşaat sektörü 7 Ekim’den beri krizde ve bu kriz daha da kötüleşebilir. Birçok şehirde Hamas’ın sürpriz saldırısının ardından fabrikalar kapatıldı ve 7 aya ek olarak, Filistinli işçilerin yasağını takiben yaklaşık 80 bin inşaat işçisinin sıkıntısı var. Kayıp işçilerin yerine yabancı inşaat işçilerinin getirileceği projesi meyve vermedi. Şu ana kadar İsrail’e yalnızca 3 bin yabancı işçi girdi. Henüz geri dönmeyen yabancı işçiler de hesaba katılırsa bu hiçbir şey. Gerçekten çok zor durumdayız ve elbette 7 Ekim‘den önce başlayan ve aylarca süren bir faiz krizinden de acı çekiyoruz. Şimdi de Türkiye krizi geldi. Umarım devlet ve inşaat sektörü bu durumla nasıl başa çıkacağını ve başka alternatifler bulmayı bilir. Burada fabrikalar vardı. Örneğin; mümkün olan en üst düzeyde seramik üretmesini bilen bir fabrika devletin gerekli teşvikleri vermediği için kapatıldı. Ve şimdi, bir kriz içindeyken Çin’e, Türkiye’ye ve İsrail’e ithalatı yarın durdurabilecek diğer ülkelere daha fazla bağımlıyız ve çok büyük bir sorunla karşı karşıyayız. İsrail’e sempati duyan ve Yahudi aleyhtarı bir lidere bel bağlamayan, mümkün olduğu kadar çok ülkeye ulaşmalıyız.
Devlet, yıllardır bize sempati duymayan ve alternatif bulmak için hiçbir şey yapmayan bir ülkeyle ticarete güvenmeyi tercih etti. Bu kez sadece konut sektörüne değil, altyapıya da zarar veriyor. Demiryolu çalışmaları, kamu kurumları, köprüler ve benzeri inşaatlar daha pahalı hale gelecek, hatta bir süreliğine duracak. Bunun bedelini de halk ödeyecek. Bazı inşaat firmaları fiyat artışlarıyla nasıl başa çıkacak anlamıyorum. Burada inşaat şirketlerinin çöküşünü göreceğimizi tahmin ediyorum.
Bir şirketin CEO’su Avukat Yaakov Etrakchi:
Sektördeki krizin boyutlarını belirlemek için henüz çok erken. Durum böyle devam ederse ve başka ülkeler bu işe bulaşırsa o zaman olan olur.
Cumhuriyet yanlısı “Republic” grubunun organize ettiği etkinlikte “Benim kralım değil”, “Monarşiyi kaldırın” ve “Tacınla birlikte yıkıl” yazılı pankart ve dövizler taşındı.
İngiltere’nin “Tanrı Kralı Korusun” milli marşında geçen “Onu muzaffer kıl” şeklindeki ifade, “Onu Ruanda’ya gönder” diye değiştirilerek okundu.
Kutlamada konuşan Republic grubunun lideri Graham Smith, “Charles’ı istemiyoruz, seçmek istiyoruz. Devlet başkanımızı seçmek, daha iyi, daha adil ve daha eşit demokrasi istiyoruz.” ifadelerini kullandı.
Smith, monarşinin eşitlik ve adalet değerleriyle uyuşmadığını savunarak, şunları dile getirdi:
“Milletvekillerini ikinci evlerine binlerce sterlin harcadıkları için eleştiriyoruz ancak (Galler Prensi) William’ı ikinci evine bizim cebimizden 4,5 milyon sterlin (yaklaşık 182 milyon lira) harcadığı için eleştirmiyoruz. Çevreci Charles’ı her yere helikopterle giderken eleştirmiyoruz. Charles’a neredeyse hiçbir iş yapmamasına rağmen işkolik diyen gazetecileri duyuyoruz. Sokakta hızlı bir tur atıp lüks hayatına geri dönmesine rağmen ‘William işe gitti.’ diyen gazetecileri dinliyoruz.”
Kraliyet ailesinin sahip olduğu pozisyonları hak etmediğini öne süren Smith, “Kraliyet gittiğinde gurur duyacağımız parlamenterler ve devlet başkanımızı seçeceğiz. Bu kararlardan sorumlu olduğumuzun bilincindeyiz. Yanlış karar verebiliriz, kötü birini seçebiliriz ancak daha sonra başka birini seçeriz.” dedi.

“Ben isyancı ve cumhuriyetçiyim”
Hollanda’da cumhuriyeti savunan Hollanda Cumhuriyet Hareketinin lideri Floris Müller, ülkesinde de monarşi karşıtı hareketin büyüdüğünü söyledi.
“Monarşi istememek isyancılıksa kendimi tanıtayım. Ben isyancı ve cumhuriyetçiyim.” diyen Müller, Hollanda Cumhuriyet Hareketinin kurulduğu günden bu yana cumhuriyete verilen desteğin yüzde 30’lardan yüzde 45’lere kadar yükseldiğine dikkati çekti.
Müller, İngiltere’deki cumhuriyetçi hareketin Avrupa’ya örnek olduğunu belirtti.
“Boş zamanlarında fotoğraflarıyla istedikleri gibi oynayabilir ve bizi rahat bırakabilirler”
AA muhabirine konuşan Graham Smith, ilk kez kutlanan Cumhuriyet Günü’nde neden monarşiye karşı olduklarını ve nasıl bir cumhuriyet istediklerini anlattı.
Kral Charles’ın taç giyme töreninin yıl dönümünü her yıl “Cumhuriyet Günü” olarak kutlayacaklarını söyleyen Smith, “(Monarşi) Bozuk ve demokratik olmayan bir kurum. Biz, halka cevap veren, demokratik bir kurum istiyoruz. Bizi tebaa olarak değil yurttaş olarak gören bir anayasa istiyoruz.” dedi.
Smith, kötü işleyen demokrasilere işaret ederek, “Demokrasi böyledir. Seçme özgürlüğünüzün yanında sorumluluğunuz vardır. Kötü gidişatta sorumluluğu alırsınız ve fikrinizi değiştirirsiniz.” diye konuştu.
Monarşinin ülkenin turizm ve marka değerine etkisine yönelik iddialara de değinen Smith, “Bu konuda bir kanıt yok. İnsanların buraya neden geldiğini gösteren araştırmalarda bu konuda bir veri yok. İnsanlar buraya monarşi var diye gelmiyorlar, tarih, ulusal miras, saraylar ve kaleler için geliyor. Cumhuriyet kurulduğunda da onlar yerinde duracak.” değerlendirmesini yaptı.
Smith, cumhuriyet kurulduğunda Kraliyet ailesine ne olacağına ilişkin, “Kendilerine ait boş zamanlarında fotoğraflarıyla istedikleri gibi oynayabilir ve bizi rahat bırakabilirler.” dedi.
Kraliyet ailesinin sahip olduğu mülklere de değinen Smith, “Onların çoğu halka ait ve halka dönecek. Onlara ait olanlar varsa vergilerini ödeyecekler.” ifadelerini kullandı.
Gazete Oksijen’in derlediği habere göre, İstatistikler Ukrayna’nın doğusundaki savaş için silah üretildiğini gösteriyor. Bunu finanse eden kaynaklar arasında petrol gelirleri de var. Yüksek petrol fiyatları Kremlin’in kasasına daha fazla para gönderiyor, bu da büyük ölçüde Moskova’nın ambargoyu delen tankerlerden oluşan “gölge filosu” aracılığıyla yapılan satışlar sayesinde gerçekleşiyor. Ancak Putin’in mali gücü, daha önceki güvenilir nakit kaynağını içermiyor: Doğal gaz.
SON 25 YILIN EN BÜYÜK KAYBI
Büyük ölçüde devlete ait olan enerji devi Gazprom, gelirleri ruble bazında dörtte bir oranında azalırken son yılların en büyük zararını kaydetti. Gazprom’un zararı 629 milyar ruble (6,84 milyar dolar) olurken, gelirleri yüzde 27’lik düşüşle 8,54 trilyon rubleye geriledi.
Bu rakamlar son 25 yılın en büyük kaybıydı ve hem iş dünyası hem de Putin rejimi için bir utanç kaynağı oldu. Putin, gazını Avrupa’ya taşıyan geniş boru hatları ağının, Batılı liderleri geri çekilmeye ve enerji tedarikinden vazgeçmek istemeyen Ukrayna’yı ele geçirmesine izin vermeye zorlayacak bir bağımlılık yarattığını düşünmüştü. Savaştan önce bu yaygın bir görüştü.
Kırım’ın ele geçirilmesinden ve Donbas’taki savaştan çok sonra, Ukrayna işgali başladığında özellikle Almanya Kuzey Akım 2 boru hattının inşası da dahil olmak üzere Rus gaz anlaşmalarını sürdürdü. 2021 yılında Avrupa Birliği gaz ithalatının %40’ından fazlası Rusya’dan geliyordu. Avrupa Komisyonu’na göre bu oran geçen yıl %8’e düştü. Ham hacim olarak bakıldığında, 150 milyar metreküpün biraz üzerinde olan alımlar 2022’de 79 milyar metreküpün biraz altına, geçen yıl ise 43 milyar metreküpün altına düştü.
SATIŞLARIN DAHA DA AZALMASI BEKLENİYOR
Ukrayna üzerinden borularla gaz tedarikine ilişkin sözleşmeler sona erdiğinde ise Rusya’nın satışları daha da azalacak. Zira sözleşmelerin yenilenmesi beklenmiyor. Norveç, satışlarını 79.5 milyar metreküpten 87.8 milyar metreküpe çıkararak şu anda AB’nin en büyük gaz ithalat tedarikçisi konumunda. İngiltere savaştan önce Rusya’dan çok az doğal gaz ithal ediyordu. Norveç, Katar ve ABD daha büyük tedarikçilerdi ve o zamandan beri alımlar yasaklandı.
İHRACAT AYRINTILARI YAYINLAMAYI DURDURDU
Gazprom 2023’ün başında ihracatının ayrıntılarını yayınlamayı durdurdu ancak Rusya dışındaki satışları geçen yıl yarıdan fazla düştü. Avrupa, Rus gazının kaybını önemli bir masrafla telafi etti, ancak şimdi Moskova’nın Batı pazarındaki hakimiyetini sonsuza kadar kaybettiği anlamına gelen yeni ağlar kuruldu.
DENKLEME GİREN YENİ ÜRÜN
Tankerlerle ithal edilen sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) önemi arttı. AB geçen yıl fazladan 40 milyar metreküp LNG ithal etme kapasitesi ekledi ve bu yıl 30 milyar metreküplük bir kapasite daha eklemeyi planlıyor. Capital Economics’ten Bill Weatherburn kıtanın çabalarını “çok başarılı” olarak tanımlayarak “Daha önce istikrarlı, sürekli ve makul ölçüde ucuz boru hattı gazı vardı. Küresel piyasalardan sıvılaştırılmış gaz ithal etmek için altyapı kurmayı başardılar” diyor.
Kaya gazı patlamasından bu yana gaza doyan Avrupa’nın ABD’den ithalatı 2021’de 19 milyar metreküpün biraz altındayken 2023’te 56,2 milyar metreküpe yükseldi. Katar geçen yıl 15,5 milyar metreküp gaz sağlayarak İngiltere’nin kıtaya yaptığı gaz satışına neredeyse denk bir rakam sağladı. Weatherburn’e göre bu, ABD’nin LNG kapasitesini büyük ölçüde artırma yönünde istikrarlı bir durum ve bu yılın sonu ile gelecek yıl daha fazlası mevcut olacak.

“DÜNYANIN HERHANGİ BİR YERİNDEKİ KESİNTİ AVRUPA’YI ETKİLEYECEK”
Fiyatlar önümüzdeki aylarda daha az öngörülebilir olma riski taşıyor. Weatherburn “Dünyanın herhangi bir yerindeki bir kesinti artık Avrupa’daki gaz fiyatını etkileyecektir. Geçen yıl Avustralya’daki bir LNG tesisinde grevden bahsediliyordu. Avrupa Avustralya’dan LNG almamasına rağmen, Avrupa’daki fiyatlar yükseldi çünkü diğer tedarikler için Asya ile daha yoğun rekabet etme riski vardı” diyor.
AVRUPA, FARKLI KAYNAKLAR BULDU
Almanya’nın eski şansölyelerinden Gerhard Schröder, görevden ayrıldıktan sonra Rus enerji sektöründe kariyer yaptı ve saldırıdan sonra üç ay boyunca petrol devi Rosneft’in yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürdü. Ancak Avrupalı liderler buna boyun eğmedi. Putin, hayat pahalılığı krizinin fikirlerini değiştireceğini umarak gaz tedarikini geri çevirdiğinde, bir anlaşmaya varmak yerine başka kaynaklar buldular. Endüstriyel gücünün büyük kısmını ucuz Rus enerjisine borçlu olan Almanya’nın Şansölyesi Olaf Scholz, ülkenin “bir daha asla” düşman tedarikçilere bu kadar bağımlı hale gelmeyeceğini söyledi.
ŞİRKET, YENİ MÜŞTERİLERİNİ ARIYOR
Öte yandan Gazprom yeni müşterilere ulaşmanın yollarını arıyor. Rus petrolünde olduğu gibi doğal gazını da Ukrayna’da yaşananlara aldırış etmeden tedarik edecek alıcılar mevcut. Çin ve Özbekistan’a az miktarda gaz aktarıldı ancak savaş öncesi Asya pazarına açılma planlarına rağmen yeni ve büyük bir boru hattıyla daha fazla gaz aktarma planları zora girdi.
PUTİN’İN ARKA KAPISI
Energy Aspects’ten James Waddell, Avrupa’ya gaz satışının silahlandırılmasının Rusya’yı büyük bir pazardan yoksun bıraktığını söyleyerek “Gazın taşınması petrol ya da kömüre göre çok daha zor. Yapımı yıllar süren çok pahalı, uzun boru hatları ya da yine yapımı yıllar süren sıvılaştırma terminalleri inşa etmeniz gerekiyor” diyor.
LNG terminallerini inşa etme girişimleri bile Batı’nın yaptırımları nedeniyle sekteye uğruyor. Waddell, Putin’in kullandığı bir ‘arka kapı’ olduğunu söyleyerek “Rusya kendi gaz endüstrilerinden bazılarını hızlandırdı. Bunların en büyüklerinden biri üre üretimi. Avrupa’ya çok sayıda gübre satıyorlar” dedi.
]]>
Müzayede Evi’nden yapılan açıklamada satın alacak kişinin kimliğinin ve teklifinin gizli tutulacağı belirtilerek, “Kitapta Epstein’in irtibat kurduğu kişilerin isimleri, adresleri ve telefon numaralarının yanı sıra aile üyelerinin, sekreterlerin, acil durum iletişim bilgileri de bulunuyor. Kitapta daha önce kamuya açıklanan isimler dışında açıklanmayan yüksek profilli 221 kişinin ismi de bulunuyor. Bu kitabı 1990’ların ortasında Manhattan’da yaşayan bir müzisyen, New York’ta bir kaldırımda buldu. Daha sonra kitap FBI tarafından incelendi fakat o dönem delil teşkil edecek bir öneme sahip olduğu düşünülmedi. Kitapta 1998’de satın aldığı özel adası Little Saint James ile ilgili ayrıntılar da bulunuyor. Epstein’ın adayı satın aldığı adamın karısının iletişim bilgileri yer alıyor. Kitapta ayrıca adresleri kamuya açık kayıt aramalarında bulduğumuz konutlarla eşleşen Epstein’ın akrabalarına ilişkin ayrıntılı bilgiler de yer alıyor” ifadeleri kullanıldı.
EPSTEİN DAVASI
Jeffrey Epstein dava dosyaları 3 Ocak’ta kamuya açıklanmaya başlanmış ve dünyada büyük yankı uyandırmıştı. Yayınlanan belgeler, Epstein’ın kurbanlarından biri olan Virginia Giuffre tarafından 2015 yılında Ghislaine Maxwell’e karşı açılan davanın bir parçası olan dosyalarda, birçok ünlü iş insanı, politikacı ve ünlünün isimleri yer almıştı.
Jeffrey Epstein, 2005’te ABD’nin Florida eyaletinde, 14 yaşında bir kızla cinsel ilişkiye girmek için para verdiği iddiasıyla gözaltına alınmış, reşit olmayan birçok kız Epstein’in ve arkadaşlarının kendilerini cinsel istismara maruz bıraktığını iddia etse de mahkeme Epstein’i 2008’de tek bir kişiye cinsel istismar uygulamaktan suçlu bulmuştu. Epstein, suçlu bulunmasının ardından 13 aylık bir ceza aldı. New York savcılarının Epstein’i 2019’da fuhuş ağı oluşturmaktan suçlu bulmasının ardından, milyarder gözaltında tutulurken hapishanede ölü bulundu.
Dava dosyasında ilk gözaltı sürecine dair;
“Bu davanın kökenleri, finansçı Jeffrey Epstein’a karşı on yıldır devam eden ceza davasına dayanıyor. 30 Haziran 2008’de Epstein, Florida eyaletinde on sekiz yaşın altındaki bir kişiyi fuhuş için teşvik etme ve temin etme suçlamalarını kabul etti. Suçlamalar, bazıları Florida’nın reşit olma yaşı olan on sekiz yaşın altında olan, özel olarak kiralanan ‘masözler’ ile cinsel aktiviteden kaynaklanıyordu. Eyalet ve federal savcılarla yapılan anlaşma uyarınca Epstein, eyaletin suçlamalarını kabul etti. Sınırlı hapis cezasına çarptırıldı, cinsel suçlu olarak kaydedildi ve kurbanlarına tazminat ödemeyi kabul etti. Buna karşılık savcılar federal suçlamalarda bulunmayı reddetti” ifadeleri kullanıldı.

DOSYALARDA KİMLERİN İSİMLERİ GEÇİYOR
Dosyalarda adı geçen çok sayıda tanınan politikacı ve ünlü bulunuyor. Clinton ve Trump’ın yanı sıra İngiltere Prensi Andrew, eski New Mexico Valisi Bill Richardson ve eski Senatör George Mitchell, ünlü mankenler Heidi Klum ve Naomi Campbell, şarkıcı Michael Jackson ‘da dosyalarda adı geçen ünlülerdendi.Eski ABD Başkanı Bill Clinton ile ilgili olarak Epsetin ile yakın oldukları ve birçok uçak yolculuğu yaptıkları ifadeler arasında yer alırken,Prens Andrew’in söz konusu adayı çok kez ziyaret ettiği ve reşit olmayan kızlara cinsel istismarda bulunduğu davacılar tarafından iddia edilmişti.Prens, verdiği röportajlarda bu iddiaları reddederek Jeffrey ile arkadaş olduklarını doğruladı. Donald Trump ile ilgili dava dosyalarında, Epstein ile yakın oldukları ifadeleri kullanıldı.
FRANSIZ ŞÜPHELİ DE ÖLÜ BULUNDU
Dosyada ismi geçen Fransız mankenlik ajansı sahibi Jean Luc Brunel ise, reşit olmayan kızların cinsel istismar amaçlı ticareti şüphesiyle 2020 Aralık’da tutuklanmıştı. Epstein ile yakın arkadaş olduğu belirtilen Brunel, 2022’nin Şubat ayında tutuklu olduğu Paris’teki hapishane hücresinde ölü bulunmuştu.
“EVİNİN HER KÖŞESİNDE ÇIPLAK KIZ TABLOLARI VARDI”
Birçok üst düzey siyasetçi ve sanatçı ile cinsel birlikteliğe zorlandığını ifade eden davacı Virginia Guiffre, tanınmış bir başbakan, iş insanı ve model ajansı işleten Jean Luc Brunel, Harvard hukuk profesörü Alan Dershowitz tarafından birçok kez istismar edildiğini ifade etmişti. Virginia ayrıca, Epstein’in istismar görüntülerini kayıt altında tuttuğunu açıklamıştı. Evde çalışan hizmetliler, evinin her odasında kamera olduğunu ve duvarlarda çıplak kız tablolarının olduğunu belirtmişti.
Filistin bayrakları taşıyan eylemciler, “(Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel) Macron istemese de Filistin ve öldürülenlerin onuru için buradayız” sloganı attı.
Ebu Sitte’ye destek amacıyla havalimanına gelen Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) milletvekili Arnaud Le Gall, burada yaptığı konuşmada, Ebu Sitte’nin İngiltere ve Lübnan’ın en prestijli üniversiteleri ve hastanelerinde eğitim verdiğini ifade etti.
Le Gall, Filistinli cerrahın savaş hekimliği ve İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları konusundaki analizlerinin güvenilirliği nedeniyle farklı basın kuruluşlarına röportaj verdiğini belirterek, “(Filistinli cerrah Gassan Ebu Sitte) Barış savaşçısıdır.” dedi.
Ebu Sitte’nin savaşlarda yaralanan çocukların tedavisi için mücadele verdiğini dile getiren Le Gall, “Gassan Ebu Sitte’nin bugün Fransız topraklarına girmesi engellendi.” diye konuştu.

“FRANSA, İTAAT ETMEMELİYDİ”
Le Gall, Ebu Sitte’nin Gazze’de gördüklerini, çocukların yaşadığı dehşet verici durumu anlatmak üzere Fransız Senatosuna davet edildiğini belirterek, Almanya’nın Ebu Sitte hakkında Avrupa Birliği’nin (AB) vizesiz seyahat bölgesi Şengen’e girme yasağı çıkardığını, Fransa’nın da otomatik olarak bu yasağı uyguladığını ifade etti.
Fransız milletvekili, “Fransa, itaat etmemeliydi. Fransa’nın bu tür bir kararı desteklemesi gerekmiyor.” dedi ve Ebu Sitte’nin hiç suç işlemediğini, hiçbir şekilde Yahudi karşıtlığı veya terör propagandasını andıran bir ifade sarf etmediğini vurguladı.
Le Gall, şöyle devam etti:
“Bir kez daha Gazze’deki savaşla ilgili sansürün bir örneğini görüyoruz. Bu sansür, büyük Avrupa demokrasilerinde gerçekleşiyor. Bu kabul edilemez. Gassan Ebu Sitte gitti ve göremedik çünkü bekleme alanındaydı.”
Ebu Sitte’nin, avukatları sayesinde Senatodaki konuşmasını video konferansla yapabildiğini dile getiren Le Gall, Filistinli cerrahın Fransa’ya girmesine izin verilmemesinin kabul edilemez olduğunun altını çizdi.
Ebu Sitte’nin Fransa’daki avukatı Damia Taharraoui da müvekkilinin sabah Fransa’ya gelir gelmez havalimanında bekleme alanına alındığını ve sadece zaman zaman telefonuna erişebildiğini söyledi.
Taharraoui, Ebu Sitte’nin saat 14.10’daki bir uçuşla Londra’ya dönmesi beklenirken, bu uçuşu alamadığını anlattı.
Ebu Sitte’ye saat 22.00’de bir uçuş teklif edildiğini belirten Taharraoui, müvekkilinin kendi imkanlarıyla aldığı biletle saat 18.10’daki Londra uçağına bindiğini ifade etti.
Taharraoui, Filistinli doktorun Fransa’ya girişinin engellenmesine ilişkin, “Bu karar bizi şok etti ve son derece şaşırttı çünkü Ebu Sitte Bey gördüğü dehşetle ilgili tanık oldukları hakkında Senatoda konuşmak için buradaydı.” dedi.
İsrail makamlarınca Gazze’de işlenen savaş suçlarını kanıtlamak için Ebu Sitte’nin tanıklığının “kilit” olduğunu söyleyen Taharraoui, “Senatoya erişiminin ve tanıklık etmesinin engellenmesi, onun ifade özgürlüğünün açık bir ihlali.” diye konuştu.
Ebu Sitte’nin, Fransız Parlamentosunun üst kanadı olan Senatoda “Fransa’nın Filistin’de uluslararası hukukun uygulanmasındaki sorumluluğu”na ilişkin etkinlikte konuşması bekleniyordu.
Bu sabah Paris’teki Charles De Gaulle Havalimanı’na gelen Ebu Sitte’nin Fransa topraklarına girmesine izin verilmemişti.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının başlamasının ardından 9 Ekim 2023’te bölgeye giderek 40 gün görev yapan Glasgow Üniversitesinin Filistin asıllı Rektörü Ebu Sitte, nisanda, Gazze’de yaşadıklarını anlatması için Berlin’deki konferansa davet edilmiş ancak ülkeye girişi engellenmişti.
Hükümet karşıtı gruplara katılan on binlerce kişi, Gazze’ye saldırıların sonlandırılmaması ve esirlerin geri getirilmesi konusunda siyasi iradenin kayıtsızlığını eleştirerek, ülke tarihinin “en sağcı hükümetinin” istifasını ve erken seçim talep ettikleri protestolarını yineledi.
Tel Aviv, Hayfa, Birüssebi ve Batı Kudüs’ün yanı sıra Netanyahu’nun konutunun bulunduğu kuzeydeki Kayserya kenti ile ülkenin farklı noktalarında hükümetin istifasının ve esirlerin geri getirilmesinin istendiği gösteriler düzenlendi.
Protestoların merkezi, on binlerce İsraillinin akşam saatlerinde toplandığı başkent Tel Aviv’de yer alan, Netanyahu hükümetinin yargı düzenlemelerine karşı yapılan gösterilerde sembolleşen, polisin demir bariyerlerle kapattığı Kaplan Caddesi oldu.
İsrail bayrakları taşıyan binlerce protestocu, Başbakan Netanyahu ve hükümetindeki siyasetçiler aleyhinde pankart, afiş ve dövizler taşıdı, caddede kurulan platformda hükümeti eleştiren konuşmalar yapıldı.
Gazze Şeridi’ndeki İsrailli esirlerin yakınları da yakındaki Savunma Bakanlığının önünde Netanyahu ve öncülük ettiği hükümete eleştirilerini yöneltti.
Esirlerin bir an önce evlerine dönmesi çağrısı yaparak davullar ve düdükler çalan protestocular, “Hepsi hemen eve!”, “Yardım!” yazılı dövizler taşıdı, Netanyahu’yu suçlayan sloganlar attı. Göstericiler, “(Netanyahu) Bibi esirleri serbest bırak!” diye bağırdı.
Burada konuşma yapan İsrailli esir Matan’ın annesi Einav Zangauker, masada Hamas’ın uzlaşabileceğini belirttiği bir anlaşmanın olduğunu, buna rağmen Netanyahu’nun savaşı sonlandırmaya razı olmayacağını dile getirerek, ateşkesi sabote ettiğini söyledi.
Kaplan Caddesi’nden yürüyerek bakanlık binasının önüne gelen hükümet karşıtı protestocular, esir takası talep eden göstericilerle eylemlerini sürdürdü.
Göstericiler, buradan ayrılarak kalabalık gruplar halinde kentin sokaklarında ilerledi.
İsrail polisi, kentin ana arteri Ayalon Otoyolu’na çıkışlarda demir bariyer ve göstericilerin geçişini engellemek için kamyonlar yerleştirerek konuşlandı.
Ayalon Otoyolu’na ilerlemek isteyen göstericilere İsrail polisi atlı birliklerle müdahale etti. İsrail polisi ile göstericiler arasında zaman zaman arbede yaşandı. Göstericiler, kolluk kuvvetlerinden sorumlu aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’e hitaben “Ben-Gvir terörist” sloganı attı.
– Netanyahu’nun evinin önünde de gösteri yapıldı
Sahil kenti Hayfa’nın yanı sıra kuzeyde Kayserya kentindeki Netanyahu’nun şahsi konutunun çevresinde de binden fazla gösterici İsrail bayrakları, davul ve düdüklerle toplandı. Göstericiler, “Sen baştasın, sen suçlusun!” sloganları atarak hükümetin istifasını ve erken seçim talep etti.
Batı Kudüs’te de binlerce kişi, esirlerin serbest bırakılması için hükümetin anlaşma yapması talebiyle yürüdü.
Hükümetin istifası ve Gazze Şeridi’ndeki esirlerin geri getirilmesi için bir an önce anlaşma imzalanmasını isteyen İsrailliler, ülkenin çeşitli noktalarındaki yolları ve kavşakları kapattı.
Netanyahu, İsrail ve uluslararası kamuoyunda siyasi nedenlerle Hamas ile esir takası anlaşması yapmamakla suçlanıyor.
Mısır ile Katar arabuluculuğunda hazırlanan yeni ateşkes ve karşılıklı esir takası anlaşması, Kahire’de görüşülüyor. İsrail, Hamas’ın ateşkes teklifine yanıt vermeden Kahire’ye heyet göndermeyeceğini ve savaşı bitirmeyi kabul etmediğini açıklıyor.
Başta Netanyahu olmak üzere İsrail’deki üst düzey isimler, Gazze Şeridi’nin güneyinde en az bir kez zorla yerinden edilmiş, 1,5 milyon kadar Filistinlinin sığındığı Refah’a saldırı düzenleyeceklerini uluslararası toplumdan gelen uyarılara rağmen yineliyor.
Hamas ise imzalanacak esir takası anlaşmasında Gazze’deki savaşın sona ereceği kalıcı ateşkes konusunda güvence talep ediyor.
İsrail makamlarına göre Gazze Şeridi’nde bazıları hayatta, bazıları ölü 130’dan fazla İsrailli esir bulunuyor.
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, İsrail’in Gazze’ye saldırılarında öldürülen İsrailli esirlerin sayısının 70’i geçtiğini duyurmuştu. İsrailli esirlerin yakınları ve onların destekçileri, Refah’a düzenlenecek saldırının “esirlerin hayatını hiçe saymak anlamına geldiği” uyarısı yapıyor.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda 24 binden fazlası kadın ve çocuk 34 bini aşkın Filistinli öldü. Gazze Şeridi’ndeki insani felaket ve yıkım karşısında İsrail, Uluslararası Adalet Divanı’nda “soykırım” suçlamasıyla yargılanıyor.
KISITLAMANIN ARDINDAN ŞİMDİ DE DURDURMA KARARI
Ticaret Bakanlığı yaptığı açıklamada, İsrail’in hükümetinin uluslararası ateşkes çabalarını karşılıksız bıraktığı ve insani yardımları engellediği vurguladı ve “Türkiye bunun üzerine 9 Nisan 2024 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, 54 ürün grubunun İsrail’e ihracatını kısıtlamıştır. Alınan bu kararda, İsrail Gazze’de derhal ateşkes ilan edene ve yeterli miktarda ve kesintisiz insani yardım akışına izin verinceye kadar kısıtlama tedbirlerinin yürürlükte kalacağı vurgulanmıştır. Buna rağmen, İsrail Hükümetinin saldırgan tutumunu sürdürdüğü, Filistin’deki insani trajedinin kötüleştiği müşahede edilmektedir. Bu itibarla, devlet düzeyinde alınan tedbirlerin ikinci aşamasına geçilmiş, İsrail’le ilgili ihracat ve ithalat işlemleri tüm ürünleri kapsayacak şekilde durdurulmuştur” dedi.
İSRAİLLİ BAKAN, CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’I HEDEF ALDI
Türkiye’nin aldığı kritik kararı resmi sosyal medya hesabından duyuran İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilgili skandal açıklamalarda bulundu. Türkiye’yi ticaret anlaşmalarını ihlal etmekle suçlayan Katz, İsrail Dışişleri Bakanlığı’na yerel üretim ve diğer ülkelerden ithalata odaklanarak ticarette alternatifler aranması talimatı verdiğini söyledi.

İSRAİL BASINI TİCARETİN KESİLMESİNE ÖFKELENDİ
Türkiye’nin kararı sonrası İsrail medyasında gözle görülür bir öfke hakim. Maariv gazetesi “Erdoğan adım atıyor, İsrail kambur duruyor” başlıklı haberinde, Türkiye’nin kararının İsrailli iş insanları arasında öfkeye neden olduğunu yazdı.
İbranice yayın yapan Maariv gazetesi ‘Erdoğan adım atıyor, İsrail kambur duruyor’ başlıklı haberinde, Türkiye’nin kararının İsrailli iş insanları arasında öfkeye neden olduğunu manşetine taşıdı. Gazeteye konuşan Merhavim Belediye Başkanı Shay Hajaj “Defalarca uyarıda bulunduk. İsrail taze gıda üretiminde bağımsız olmalı, diğer ülkelere bağımlı olmamalıdır.” dedi.
Yine Maariv’e konuşan Üreticiler Birliği Başkanı Dr. Ron Tomer ise, “Türkiye’den yapılan tüm ithalata hemen şimdi üç yıl süreyle %100 oranında koruyucu gümrük vergisi uygulanmalı ve bazı ürünlerin ithalatı tamamen yasaklanmalıdır.” ifadelerini kullandı. Tomer ayrıca, “Hükümet Türkiye’ye bağımlılıktan kurtulmak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır.” dedi.

“TÜRK BOYKOTUNUN SONUÇLARI ÇOK BÜYÜK OLACAK”
Calcalist, “Türk boykotunun İsrail ekonomisi üzerindeki sonuçları çok büyük olacak” başlıklı haberinde Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nden Yigal Maor’un sözlerine yer verdi.
Türkiye’nin şimdiye kadar birçok ürünün makul fiyatlarla temin edildiği bir kaynak olduğunu söyleyen Maor, Ankara’nın hamlesinin sonuçlarının İsrail için çok ağır olacağını belirterek şunları söyledi;
“Tatlı ve konservelerden, sebze ve meyvelere kadar aklınıza gelebilecek her şey Türkiye’den geliyor. Uluslararası şirketler Türkiye’de montaj yapıyor. Örneğin Toyota Corolla Türkiye’de monte ediliyor ve şimdi İsrail’e araba göndermenin mümkün olmadığı söyleniyor. Durum gemilerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı’ndan geçmesinin engellenmesi veya Türkiye semalarında uçuş yasağı getirilmesiyle daha da kötüleşebilir”
]]>
Öte yandan, polis, 15 Nisan’da Sydney’deki Christ The Good Shepherd Kilisesi’nde ayin sırasında düzenlenen saldırıda saldırganın sağlık sorunlarına değinmemiş, olayı, birkaç saat gibi kısa bir sürede “terör saldırısı” olarak tanımlamıştı.
Avustralya İmamlar Konseyi Başkanı Şeyh Şadi es-Süleyman, Avustralya’daki saldırılar sonrası artan Müslüman karşıtlığına ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.
“Saldırılar arasında eşit bir tutum izlenmediğini düşünüyoruz”
Söz konusu iki saldırıda, aynı suçun, farklı şekillerde tanımlandığını belirten Süleyman, bu durumu “çifte standart” olarak niteledi.
Süleyman, yetkililerin, iki saldırıya yaklaşımının eşit olmadığına işaret ederek, “Saldırılardan birinin mental sorunlardan kaynaklandığı söylenirken, diğeri için saldırganın saldırıyı bilinçli olarak yaptığı ifade edildi. Burada ciddi adaletsizlik var.” diye konuştu.
Polis tarafından kullanılan dilin duruma yardımcı olmadığını kaydeden Süleyman, yetkililerin farklı tutumları nedeniyle duydukları endişeyi gerekli makamlara ilettiklerini ancak aldıkları geri dönüşün ikna edici olmadığını belirtti.
“İkili tutumda medya kuruluşlarının katkısı da büyük”
Süleyman, Avustralya’daki ana akım medya kuruluşlarının, “Müslümanları ötekileştirme ve düşman olarak gösterme” konusunda büyük payı olduğunu kaydetti.
Medya kuruluşlarının saldırıların sorumlularını tanımlarken “dindar”, “Sünni” ve “Müslüman” gibi kelimeleri kullandıklarını söyleyen Süleyman, bu durumun Avustralya’daki çok kültürlü uyumu bozduğunu ve Müslümanlara yönelik düşmanlığı körüklediğini savundu.
“Avustralya’da Müslüman karşıtlığında artış yaşanıyor”
Avustralya’da 7 Ekim 2023 sonrasında Müslüman karşıtlığında artış yaşandığını dikkati çeken Süleyman, Avustralya İmamlar Konseyinin verilerinden yola çıkarak kilise saldırısının söz konusu düşmanlığı daha da artırdığını vurguladı.
Süleyman, “Müslüman karşıtlığı sadece fiziksel değil, sözlü ve çevrim içi platformlar üzerinden yürütülen saldırılar olarak da yapılıyor.” dedi.
Farkındalığın ve dayanışmanın artırılması çağrısı
Müslümanların Avustralya’daki nüfusun yaklaşık yüzde 3’üne denk gelen bir azınlık grup olduğunu hatırlatan Süleyman, ülkedeki Müslümanların birbirleriyle dayanışma içinde olması ve bu konuda farkındalığın artırılması gerektiğini söyledi.
Süleyman, Müslüman karşıtlığıyla mücadele için hukuk sisteminin de gelişmesi ve Müslümanların sisteme dahil olması gerektiğini kaydederek, “Bizim sistemi, sistemin de bizi anlaması çok önemli.” değerlendirmesinde bulundu.
Süleyman, “Farklı milletlerden ve inançlardan olsak da Avustralya halkının güvenliği konusunda hepimiz hemfikiriz. Şiddetin ırkı, dini ve milliyeti olmaz.” ifadesini kullandı.
Saldırılar
Sydney’deki alışveriş merkezinde 13 Nisan’da düzenlenen bıçaklı saldırıda 6 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırgan, olay yerinde kendisine müdahale eden polis memuru Amy Scott tarafından vurularak öldürülmüştü.
Avustralyalı yetkililer, olaydan ancak birkaç gün sonra saldırının terörle ilgili olmadığını ve “yalnız bir eylem” olduğunu belirtmişti.
Diğer yandan, Sydney kentindeki Christ The Good Shepherd Kilisesi’nde 15 Nisan’da canlı yayımlanan ayinde Piskopos Mar Mari Emmanuel hedef alınmıştı. Piskopos ve 3 kişi yaralanmış, saldırgan yakalanmıştı.
Yeni Güney Galler Emniyet Müdürü, bu saldırının “terör eylemi” olarak soruşturulacağını bildirmişti. Saldırı sonrası eyaletteki bazı camilerin tehdit edildiği açıklanırken, “terörle mücadele” operasyonları çerçevesinde olayla bağlantısı olduğu iddia edilen ve yaşları 14-17 arasında olan 6 çocuğun yakalandığı duyurulmuştu.
Londra Üniversitesi bünyesinde kurulan araştırma grubu Forensic Architecture tarafından geçen ay yayımlanan bir çalışmada, Filistin’de İsrail güçleri tarafından sistematik şekilde hedef alınan tarım arazileri, meyve bahçeleri ve seralardaki yıkım incelendi.
İsrail’in 7 Ekim 2023’te başlattığı saldırıların, Filistinlilerin gıda güvenliği ve yaşam kaynakları üzerindeki etkisini ortaya çıkarmak amacıyla yerel çiftçi birlikleri ve tarım işçileriyle çalışmalar gerçekleştiren araştırma ekibi, yıkımın boyutunu ölçmek için uzaktan algılama yöntemi kullandı ve bölgenin bitki örtüsü endeksinin işgal öncesi ve işgal sonrası durumunu karşılaştırdı.
Yapılan karşılaştırmada Gazze’de daha önce gıda üretimi için kullanılan 170 kilometrekarelik tarım arazisinin yaklaşık yüzde 40’ının tahrip edildiği sonucuna varıldı.
Çalışmada yer verilen ve İsrail tarafından başlatılan kara harekatının ilk haftalarına ait uydu görüntüleri, saldırıların Gazze’deki çiftlik ve meyve bahçelerinin yaklaşık yarısına yayıldığını, seraların ise neredeyse 3’te1’inin yok edildiğini gösteriyor.
En yoğun tahribatın Gazze’nin kuzeyinde yaşandığı ve buradaki seraların yüzde 90’ının İsrail’in kara saldırısının ilk aşamalarında yok edildiği bilgisine ulaşılırken çiftlikler ve seralar dahil olmak üzere Ekim 2023’ten bu yana yok edilen ve çoğu zaman İsrail askeri üssüne dönüştürülen 2 binden fazla tarım alanı belirlendi.
Çalışmada Doğu Cebaliye’de zeytin, nar ve narenciye üretimi yapan bir aileye ait tarım arazilerinin yok edilmesini kanıtlayan uydu görüntülerine de yer verildi. Ocak 2024’e ait uydu verileri incelendiğinde Abu Suffiyeh ailesinin topraklarının İsrail’in kara saldırısı sırasında yeni askeri üsler oluşturmak amacıyla yok edildiği tespit edildi.
Yüzbinlerce Filistinlinin yerinden edildiği Han Yunus kenti çevresinde de Ocak 2024’ten bu yana seraların yüzde 40’ı yıkıldı.
TOPRAKLAR GERİ DÖNDÜRÜLEMEZ ŞEKİLDE YOK EDİLDİ
Butmeh, İsrail’in özellikle Gazze Şeridi’nin kuzey ve doğu kısımlarında yer alan tarım alanlarına zarar verdiğini belirtti.
Butmeh, saldırılar sonucu ortaya çıkan tabloyu şu sözlerle aktardı:
“Zarar derken sadece tarım alanlarını hedef alan zehirli bombaların kullanılmasını kastetmiyorum. İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları sonucu ne yazık ki artık kuzey kesimde tarım alanı ya da ağaç yok. Tarım alanlarının hedef alınması sonucu binlerce ton kimyasalın zarar verdiği toprakların bir kısmı geri döndürülemez şekilde yok edildi.”
1995’te imzalanan “İkinci Oslo Anlaşması” çerçevesinde işgal altındaki Batı Şeria’nın A, B ve C bölgelerine ayrılmasıyla İsrail’in özellikle Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 64’ünü oluşturan C Bölgesinde toprağı bulunan Filistinlilere engeller oluşturduğunu ifade eden Butmeh, Filistinlilerin sadece İsrail ordusunun değil, tarım arazilerine saldırılar düzenleyen yerleşimcilerin baskısına da maruz kaldığını kaydetti.
Hem İsrail ordusu hem de yerleşimcilerin tarım arazilerine saldırıları nedeniyle mahsulünü hasat etmek için topraklarına ulaşamayan birçok Filistinli çiftçi bulunduğunu vurgulayan Butmeh, şöyle devam etti:
“Gazze’deki savaşın tüm yaşam unsurlarına zarar verdiğini düşünüyorum. Örneğin fazla miktarda atık su, tarım alanlarına ve evsel alanlara taşıyor. Suların içinde bulunan kimyasallar tarımsal üretimi, sebze ve meyveleri etkilediğinden bu durum aslında direkt olarak insanları etkilemiş oluyor. Saldırılar, enerji yapıları, su şebekeleri ve atık su şebekeleri başta olmak üzere çevresel yapılara tamamen zarar verdi. Özellikle korumasız alan olan Gazze Vadisi’ne çok sayıda bomba atıldı ki bu durum o bölgedeki biyoçeşitliliği ve türleri etkileyecektir.”
FİLİSTİNLİLER BAHÇELERİNDE ÜRETİM YAPIYOR
Filistinli çiftçilerin topraklarını eski haline getirmek için mümkün olduğunca çaba sarf edeceğine fakat toprakların iyileştirilmesi için öncelikle saldırı izlerini taşıyan ağır metallerden arındırılması gerektiğine işaret eden Butmeh, bu sürecin ancak atık su arıtma ve tuzdan arındırma tesisi gibi büyük bir çalışma ve özveri isteyen projelerle tamamlanabileceğini dile getirdi.
Tarım alanlarında meydana gelen hasarın onarılması için 10 yıldan daha fazla bir zamana ihtiyaç duyulduğunu belirten Butmeh, Filistinli çiftçilerin artık tohumlarını evlerinin bahçelerine dikmeye başladığını bildirdi.
Butmeh, “İsrail, ekonomiyi yok etmek için kalkınma projelerini, ana tesisleri ve Gazze’deki geçim kaynaklarını hedef alıyor. Gazze’ye yönelik önceki saldırılarda atık su tesislerini hedef aldılar. Yüzbinlerce insanı etkileyen kritik noktaları, hedef alabildikleri kadar aldılar. İsrail’in stratejisi, bu toprakları özellikle kuzey ve doğudaki tarım alanlarını yok etmek ve insanları toprakları terk etmeye zorlamak.” dedi.
Filistin topraklarının hem yeni dikilecek ağaçların hem de topraktaki ağır metalleri emebilen bitkilerin yardımıyla rehabilite edilebileceğini anlatan Butmeh, ağır metal içeren suların denizlere ulaşmasının hem deniz yaşamı hem de deniz suyunu arıtarak içme suyu haline getiren Gazzeliler için büyük bir risk ortaya çıkarabileceği uyarısında bulundu.
Uluslararası hukuk gözetilmeden yapılan saldırılara herhangi bir güç son veremedi. Öyle ki, ABD ve Batılı ülkelerin bu saldırılara olan körlüğü devam ediyor, üstelik İsrail’e destek de sürüyor.
Bunun son zamanlardaki en çarpıcı örneği ABD’den geldi. 95 milyar dolarlık bir “yardım” paketi, Ukrayna ve İsrail’e ulaştırılmak üzere onaylandı. Bu paketin bir kısmının Tayvan’a gitmesi bekleniyor. Gazze için de ayrılan bütçe, 1 milyar dolar oldu. Bu miktar İsrail tarafından Gazze’ye ulaştırılacak.
İsrail’e verilen destek Tel Aviv’in saldırılarını artırabileceği görüşünü de beraberinde getirdi. Zira, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun son hamleleri de bu düşünceyi onaylar nitelikte. Çünkü, İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Netanyahu’nun kendisine 1,5 milyon Filistinlinin sığındığı Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’a kara saldırısı yapılacağı konusunda söz verdiğini söyledi.
Zaten, uluslararası çağrılara rağmen Refah’a saldırı planını onayladığını defalarca yineleyen Netanyahu, esir takası mutabakatı olsa da olmasa da Refah’a saldıracaklarını söylemişti.

Peki, Batı’nın verdiği maddi destekler biterse katliam son bulur mu? Bu yardım yeni saldırıların habercisi mi? Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Levent Ersin Orallı ile konuştuk.
“İsrail ordusu tecrübesiz”
Doç. Dr. Orallı, Batı’nın verdiği bu desteğin Tel Aviv için oldukça önemli olduğunu belirterek İsrail’in bölgede silah üstünlüğünün olmadığına işaret ediyor:
“İsrail bölgede en tecrübesiz orduya sahip olanların başında geliyor. Dolayısıyla İsrail’in sahip olduğu teknolojik kabiliyet ya da bir silah üstünlüğünün söz konusu olmadığı gerçeğini Gazze’ye ilişkin operasyonların ve katliamların tüm aşamasında hep beraber gözlemleyebildik.
İsrail’in ABD desteği olmadan, İngiliz istihbarat yapılanmasına ilişkin bilgi aktarım süreci mevzubahis olmadan bu alanda operasyonların gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, Gazze’nin kuzeyinden Refah Koridoru’na kadar insanları sürgün etme kabiliyetine dahi sahip olmadığı gerçeğini hep beraber izledik.
Hamas’ın İsrail’le baş başa kaldığı İsrail ordusunu her platformda sıkıntıya soktuğunu, çok sayıda İsrail askerinin hayatını kaybettiğini ve İsrail’in arzu ettiği şekliyle bir süpürme operasyonunu gerçekleştiremediğini düşünürsek ABD’nin sahaya inmesi, Amerikan askerlerinin ortaya koymuş olduğu bir takım farklı stratejilerle beraber özellikle şu ana kadar çoktan 100 milyar doları aşan askeri yardımı, mühimmat yardımı ve teknoloji transferiyle beraber bir savaş empozesi içerisine girdiği gerçeğinin bilincinde olmak gerekir.”
“ABD, savaş üreten bir devlet”
Orallı’nın altını çizdiği bir nokta da ABD’nin bölge genelinde yaptığı stratejiler oluyor. ABD’nin “savaş üreten, kandan nemalanan bir devlet pozisyonunda” olduğunu belirtiyor.
Öyle ki bu durumun İsrail’in elini bölgede kuvvetlendirdiğini, ayrıca Ürdün, Lübnan gibi devletlerin merkezi hükümetlerinin de sessiz kalmasına neden olduğunu vurguluyor.
“Uzun yıllardan beri acı, kan ve ızdırap ihracatı yapan ABD, savunma sanayinden ziyade bir savaş sanayi üzerine yapmış olduğu yatırımların karşılığını İsrail’de aldığını iddia ediyor.
Ama bir gerçek var. İsrail’de olan sadece katliamdır. Makul bir askeri operasyonu başarıya ulaştıran temel unsur birinci olarak hedefe ulaşmaktır. İkinci olarak ise sivil zayiat sayısını mümkün olduğunca az tutabilmektir.
Fakat ortada bir ölçülülük, orantılılık ve sivil kaygıya ilişkin bir iz yok. Çok sayıda sivilin, kadının, çocuğun hayatını kaybettiği gerçeğini düşünürsek ABD’nin sahadaki operasyonunun da bir başarısızlık olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.”
“İsrail’in operasyonel kabiliyeti zayıf”
Orallı, İsrail’in daha önce yaptığı operasyonlara atıfta bulunarak 1947-48’de, 1956’da, 1967’de, 1973’de meydana gelen tüm Arap savaşlarında İsrail’in çok sayıda kayıp verdiğini belirtiyor. Bu noktada da operasyonel kabiliyetin zayıf bir ülke pozisyonunda olduğunu dile getiriyor.
Doç. Dr. Orallı son olarak, ABD’nin İsrail’e olan desteğine dikkati çekerek “Nasıl ki Rusya-Ukrayna savaşının uzamasını isteyen ya da Çin’in Tayvan üzerinde bir saldırısı olması durumunda Güneydoğu Asya’yı kan gölüne bulamak isteyen bir ABD gerçeği varsa, İsrail’in Gazze’deki işgal ve soykırım sürecinde de ABD’nin imzası bulunuyor” diyor.
Bu yüzden, Batı’nın hem kamuoyu bağlamında hem de mühimmat ve askeri lojistik bağlamında desteğini kesmesi durumunda İsrail’in nefessiz kalacağını dile getiriyor:
“Bu durum belki de bu çığlığın sona ermesi ve bu manada soykırım suçlarının çok daha kolay bir şekilde yargılanabilmesine zemin oluşturacak daha fazla sivil kaybının da önlenmesini beraberinde getirecektir.
O bakımdan, Batı dünyası kamuoyunun kendi ülkelerindeki liderler üzerinde oluşturacağı baskı, İsrail’de Netanyahu üzerinde oluşacak baskıdan çok daha kıymetlidir.
İngiltere, ABD, Almanya, Hollanda ve Fransa İsrail’e olan askeri ve siyasi desteğini keserse şüphesiz eşitler arasında bir çatışma sürecinde İsrail’in galip çıkma ihtimali olmadığı bir operasyonel dönem doğacaktır.
Bu durumda da Batı dünyası kendi varlığını sorgulamaya başlayacaktır.”
Avrupa’nın yakın bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulunan Macron, “Her şey çok hızlı bir şekilde dağılabilir” dedi. Ayrıca Avrupa’yı güvenli hale getirmek için yapılacak çok iş olduğundan bahsetti. Ancak Macron’un anketlerde ilk sırada yer almaması ve Almanya ile ilişkilerinin kötü olması uyarılarının geniş kesimler tarafından ele alınmasının önünü kapatıyor.
“RUSYA SINIR TANIMIYOR”
Macron’un uyarısının ardındaki itici güç Ukrayna’nın işgali. Savaşın Rusya’yı değiştirdiğini belirten Macron, Putin yönetiminin uluslararası hukuku hiçe saydığını, nükleer tehditler savurduğunu, silahlanmaya ve hibrit taktiklere büyük yatırımlar yaparak bilinen tüm çatışma alanlarında saldırganlığı benimsediğini ve artık sınır tanımadığını belirtti. Moldova, Litvanya, Polonya, Romanya ya da herhangi bir komşu ülkenin Rusya’nın hedefi olabileceğini söyleyen Macron, “Eğer Ukrayna’da kazanırlarsa, Avrupa’nın güvenliği yerle bir olacaktır” dedi.
Avrupa’ya “bu yeni tehlikeye karşı uyanma” çağrısı yapan Macron, şubat ayında Avrupa’nın Ukrayna’ya asker göndermeyi göz ardı etmemesi gerektiği yönündeki açıklamasından geri adım atmayı reddetti. Macron, çağrısına ihtiyatlı yaklaşan Batı ülkelerinin bu tutumunun Rusya’yı daha da cesaretlendireceğinde ısrar ediyor:
“Hiç şüphesiz, artık sınırları olmayan ve saldırgan olan birine karşı eylemimizin sınırlarını tanımlayarak çok tereddütlü davrandık.”
“ABD’YE ASKERİ BAĞIMLILIKTAN KURTULMALIYIZ”
Macron, 2025 yılında Beyaz Saray’da kim olursa olsun, Avrupa’nın Amerika’ya on yıllardır süren askeri bağımlılığından ve bununla birlikte sert gücü ciddiye alma konusundaki isteksizliğinden kurtulması gerektiği konusunda kararlı. “Benim sorumluluğum ABD’yi Çin karşısında Avrupalılar ile kendi çıkarları arasında seçim yapmak anlamına gelecek stratejik bir ikileme asla sokmamaktır.” diyen Macron, Birleşik Krallık ve Norveç gibi AB üyesi olmayan ülkelerin de katılımıyla Avrupa savunması için Amerika’ya daha az yük getirecek yeni bir çerçeve oluşturulabileceğini öne sürdü.
Macron’un ikinci endişesi ise Avrupa’nın Amerika ve Çin’in gerisinde kalmasıyla endişe verici bir endüstriyel uçurumun ortaya çıkması. Macron’a göre bu, enerji ve teknolojide, özellikle de yenilenebilir enerji ve yapay zeka alanlarında daha geniş bir bağımlılığın parçası. “Avrupa şimdi yanıt vermeli, yoksa asla yetişemeyebilir” diyen Macron, Amerikalıların Çinlileri uluslararası ticaret kurallarına uydurmaya çalışmaktan vazgeçtiklerini söylüyor. Enflasyonu Düşürme Yasası’nı “kavramsal bir devrim” olarak nitelendiren Macron, Amerika’yı kritik endüstrilerini sübvanse ederek Çin’e benzemekle suçluyor.
Fransa lideri çözüm olarak ise Avrupa’nın Amerikan ve Çin sübvansiyonlarına ve korumasına denk olmasını istemekten bir adım daha öteye giderek aynı zamanda Avrupa’nın çalışma biçiminde de köklü bir değişiklik gerektiğini bildirdi.
AR-GE harcamalarını iki katına çıkaracak, sanayiyi serbestleştirecek, sermaye piyasalarını serbest bırakacak ve Avrupalıların risk iştahını artıracak bir plan tasarlayan Macron, Avrupa’nın uzmanlaşmaya ihtiyacı olduğunu belirtti.
“MACRON’UN PLANLARI AVRUPA’YI SAVUNMASIZ BIRAKABİLİR”
Macron’un öne sürdüğü fikirler birçok kesim tarafından benimsenirken, bu fikirlerin Avrupa’ya zarar vereceğini düşünenler de var. Uzmanlara göre Macron’un planları Amerika’yı Avrupa’dan uzaklaştırabilir ama bu boşluğu güvenilir bir Avrupalı alternatifin doldurması çok zor. Bu da Avrupa’yı Rusya’nın saldırılarına karşı daha savunmasız bırakacaktır. Ayrıca uzun zamandır Avrupa ve Amerika ile bir ittifak olarak değil ayrı ayrı mücadele etmek isteyen Çin’in de işine gelir.
Uzmanlara göre Macron’un planları AB’nin hantal yapısına da kurban gidebilir. Bu planlar, güce aç 27 hükümetin vergilendirme ve dış politika üzerindeki egemenlik kontrolünden vazgeçmesini ve Avrupa Komisyonu’na daha fazla nüfuz vermesini gerektiriyor ki bu da pek mümkün görünmüyor. Eğer Macron’un sanayi politikası deregülasyon, liberalizasyon ve rekabet yerine daha fazla sübvansiyon ve koruma getirirse, bu durum Macron’un geliştirmeye çalıştığı dinamizmi olumsuz etkileyebilir.
]]>Winehouse’un hayatının bilinmeyenlerinin anlatıldığı yapımda, ünlü şarkıcının şöhret basamaklarını çıkışına ve çığır açan stüdyo albümü Back to Black’in yayınlanışına kadar hayatının birçok dönüm noktasına odaklanıyor.
“Şahsi Meselemiz Merkez Üssü Hatay”
Gürsel Ateş’in yönetmenliğini üstendiği, Bülent Durgun, İskender Bağcılar ve Emre Özmen’in rol aldığı “Şahsi Meselemiz Merkez Üssü Hatay”, 6 Şubat 2023 depreminde yaşanan bir dramı beyaz perdeye taşıyacak.
Film, öğretmen Baran’ın evlilik yıl dönümü olan 6 Şubat’ta meydana gelen depremde hayatını kaybetmesini ve Baran’ın babasının Atatürk’ün “şahsi meselemiz” dediği Hatay’ı terk etmemesini konu ediyor.
“Üç Günlük Dünya”
Caner Erzincan’ın yönetmen koltuğunda oturduğu “Üç Günlük Dünya”, İstanbul’un arka mahallelerinden birinde tekel sahibi olan bir adamın, geçim sıkıntısına düşünce, arkadaşlarıyla kendi içkisini üretmesi ve sonrasında başından geçen olayları işliyor.
Komedi türündeki filmin başrollerini Bülent Emrah Parlak, Erkan Petekkaya, Erkan Çelik, Batuhan Sert, Ayhan Taş, Begüm Öner, Bülent Çolak, Burcu Gönder Parlak, Yılmaz Gruda ve Sıla Korkmaz paylaştı.
“Bakkal Amca: Mahmut Tuncer”
Bilal Kalyoncu’nun yönettiği “Bakkal Amca: Mahmut Tuncer”, biyografi filmi çekerek işlerini yoluna koymayı planlayan bir yönetmenin hikayesini odağına alıyor.
Komedi meraklılarının ilgisini çekmeye aday filmin başrollerinde Mahmut Tuncer, Necmi Yapıcı ve Mehmet Ali Kaptanlar oynuyor.
“Sinemada İtiraz Ediyorum”
Haftanın bir diğer komedi filmi “Sinemada İtiraz Ediyorum”, Müfit Can Saçıntı’nın 5 yıldır tiyatro sahnelerinde sürdürdüğü tek kişilik güldürüsünü kendi oyunculuğu ve yönetmenliğinde beyaz perdeye taşıyor.
Gösteride yaşadığı gerçek olayları anlatan Saçıntı, evlilikten, eğitim sistemine, zamlardan, reklamlara kadar pek çok konuda yaptığı esprilerle güldürürken düşündürmeyi amaçlıyor.
“Vazgeçme”
Mustafa Kemal Kara’nın yönettiği, Cezmi Baskın, Uğur Biçer ve Sevda Bayraktar’ın rol aldığı “Vazgeçme”, dram ve komedi karışımı bir hikayeyi işliyor.
“Kanlı Gece: Kamp”
Mustafa Tilci’nin çektiği, Seval Arun, Engin Bozbey, Jale Ak ve Mehmet Özcan Varaylı’nın başrollerini paylaştığı “Kanlı Gece: Kamp” yerli aksiyon meraklılarını sinema salonlarına çekmeyi amaçlıyor.
“Tereddüt Çizgisi”
Selman Nacar’ın yönetmenliğini üstlendiği; Tülin Özen, Oğulcan Arman Uslu ve Gülçin Kültür Şahin’in rol aldığı “Tereddüt Çizgisi”, bir avukatın masum olduğuna inandığı ve uzun süredir savunduğu bir cinayet zanlısının hüküm duruşması gününde kendi vicdanıyla yüzleşmek zorunda kalmasının hikayesini anlatıyor.
“Çocuk Kalbi”
Dünya çocuk klasiklerinin başında gelen Çocuk Kalbi kitabından uyarlanan “Çocuk Kalbi”, bir kasaba okulunda arkadaşlık, dayanışma, aile sevgisi ve iyilerle kötülerin mücadelesini çocukların dünyası üzerinden işliyor.
Senaristliğini ve yönetmenliğini Sinan Biçici’nin üstlendiği filmde İlker Aksum, Alihan Türkdemir ve Eser Eyüboğlu rol aldı.
Haftanın korku ve gerilim filmleri
Senaristliğini ve yönetmenliğini Anna Halberg ile Spenser Cohen’in üstlendiği “Tarot”, tarot falı okumalarında önemli bir kuralı ihlal eden bir grup arkadaşın başına gelenleri konu ediniyor.
Öykü Gürman, Hakan Akgün ve Kaan Yılmaz’ın rol aldığı Tolga Savu’nun filmi “Grabuna”, 70’li yıllarda Ankara’dan Edirne’ye atanan bir memurun gizemli bir müzede yaşadığı olayları ele alıyor.
Mustafa Miraç Kaya’nın çektiği “Sobe: Sakallı Bebek”, travmalarından kurtulmak için yolculuğa çıkan bir kadının hikayesini anlatıyor.
Haftanın animasyonları
Çocukların ve animasyon tutkunlarının ilgisini çekecek “Küçük Prens Karlar Ülkesi”, çıktığı macera dolu yolculukta gerçek bir kahramana dönüşen küçük bir çocuğun hikayesini işliyor.
Lorena Ares’in çektiği “Hanna ve Minik Canavarlar”, insanlar arasında yaşamaktan bıkmış canavarların yaşadığı bir kasabada geçen bir hikayeyi anlatıyor.
]]>ABD’de kasım ayında yapılacak seçimlerle başkanlık koltuğuna ikinci kez oturmayı hedefleyen Cumhuriyetçi Donald Trump, hakkında açılan davalara ve mali sorunlara karşın çoğu ankette Demokrat rakibi Joe Biden’ın önünde görünüyor. Amerikan Time dergisi, eski Başkan’a seçimleri kazanırsa yeni dönemde nasıl hareket edeceğini sordu.
Gazze savaşı
Biden yönetimi 7 Ekim’de başlayan Gazze savaşının ardından İsrail’e yüklü silah yardımı ile açık destek verirken, Trump da İsrail’i koruyacağını söyledi. İran ile İsrail’in savaşması halinde ABD’nin dahil olup olmayacağıyla ilgili soruya “İsrail’e çok sadık oldum, diğer başkanlardan daha sadıktım. İsrail için diğer başkanlardan daha fazlasını yaptım. Evet, İsrail’i koruyacağım.” Eski Başkan ayrıca, “İsrail’in bir şeyi çok kötü yaptığını düşünüyorum: Halkla ilişkiler” sözleriyle Netanyahu hükümetinin tutumunu eleştirdi: “Her gece bombalanan binaların ve ölen insanların fotoğraflarının paylaşılması gerekmiyordu. Ama (İsrail yönetiminin) yaptığı bu.”
İki devletli çözüm
Trump, Biden yönetiminin aksine Filistin meselesinde “iki devletli çözüme” olan inancını kaybettiğini belirtti:
“İki devletin işe yarayabileceğini düşündüğüm zamanlar oldu. Şimdi iki devletin çok ama çok zor olacağını düşünüyorum. İsrail ilerleme kaydediyorsa iki devlet istemiyor, her şeyi istiyor. İlerleme kaydetmiyorsa, o zaman iki devletli çözümden bahsediyor.”
NATO
Trump, Avrupa ülkelerini NATO’ya yetersiz katkı vermekle suçladı: “Faturalarını (ulusal bütçeden NATO’ya ayrılan pay) ödemelerini istiyorum. Çok basit. Bakın, eğer bir sorunumuz olsaydı, biz saldırıya uğrasaydık NATO’nun yardıma geleceğini düşünmüyorum.”
Ukrayna savaşı
Avrupa’nın başına kötü bir şey gelmesini istemiyorum, Avrupa’yı seviyorum. Ama hem NATO’da hem de Ukrayna’da bizden faydalandılar. (Bizim Ukrayna’yla) Aramızda bir okyanus var. Ukrayna’ya yardım etmeye çalışacağım ama Avrupa’nın da işini yapması, paylarına düşeni ödemesi gerekiyor.
Rusya ile ilişkiler
Rusya ile ilişkiler ve Rusya’da casusluk suçlamasıyla tutuklu gazeteci Evan Gershkovich ile ilgili de, “Biden’ın (Rusya Devlet Başkanı Vladimir) Putin ile ilişkisinin çok kötü olduğunu düşünüyorum. Putin’in asla Ukrayna’ya gitmemesi gerekiyordu. Ben olduğum dönemde gitmedi. Putin ile çok iyi baş ediyorum, ancak gazetecinin serbest bırakılması gerekiyor. Biden döneminde serbest kalacak mı bilmiyorum” dedi.
Kasım seçimleri
Kasım ayındaki başkanlık seçimlerinde olası bir gerginlik bekleyip beklemediğine dair soruya, “Siyasi şiddet olacağı görüşünde değilim. Büyük bir zafer kazanacağımızı düşünüyorum. Şiddet olmayacağını düşünüyorum” yanıtını verdi.
3 haftada 29 bin Çinli geldi
“Yerel kolluk kuvvetlerini kullanacağız. Ve kesinlikle içeri giren suçlularla başlayacağız. Daha önce hiç görmediğimiz sayılarda geliyorlar. Yeni bir suç kategorimiz var: buna göçmen suçu deniyor.” Ulusal Muhafızların ABD sınırlarını korumak için içeride ve sınırda kullanılabileceğini söyleyen Trump, “Eğer onlar bunu başaramazlarsa orduya başvuracağını” söyledi. ABD yasalarına göre ordunun sivillere karşı konuşlandıramayacağını hatırlatılınca ise “Bunlar sivil değil. Bunlar ülkemizde yasal olarak bulunmayan insanlar. Bu ülkemizi işgaldir” dedi.
“Ülkemizde büyük bir güç oluşuyor, son üç haftada Çin’den 29 bin kişi geldi, bunların çoğu askerlik çağındaki erkekler. Bu suçu durdurmak için ne gerekiyorsa yapmanız gerekiyor” diye konuştu.
]]>İsrail Ordu Radyosu’nda bir programa katılan Strock, Gazze Şeridi’ndeki İsrailli esirlerin geri getirilmesi ve bir ateşkes öngören Hamas ile olası anlaşmayı eleştirdi.
“22 KİŞİ İÇİN ASKERLERİN ÇABASINI ÇÖPE ATAMAZSINIZ”
Strock, Hamas ile anlaşmayı “dikkatsiz, berbat ve korkunç” şeklinde niteleyerek, “Hükümet, yüz binlerce askere gidip savaşma emri verdi. Onlar da her şeyi geride bırakıp hükümetin belirlediği amaçlar için savaşa gitti. Şimdi tüm emeklerini 22 veya 33 kişiyi kurtarmak için çöpe attığını açıklayan bir hükümetin var olmaya hakkı yok.” dedi.
Aşırı sağcı Bakan’ın açıklamalarına hem iktidar koalisyonundan hem muhalefetten tepkiler gecikmedi.
İsrail’deki hükümete 7 Ekim’den sonra katılan Ulusal Birlik Partisi’nden Bakan Chili Tropper, sosyal medya üzerinden “Biri anlaşmayı desteklesin veya kabul etmesin ‘bir kişinin hayatını kurtaranın dünyayı kurtarmış olacağı’ Yahudilik inancı, esirler ve onların yakınlarının acılarına karşı Bakan Strock’un sarf ettiği gibi anlayışsız ve pervasız sözlerine engel olmalı.” ifadeleriyle tepki gösterdi.
Buna karşın ana muhalefet lideri ve eski Başbakan Yair Lapid, sosyal medya paylaşımında, Strock’un sözlerine yanıt olarak “içerisinde 22 veya 33 kadar fanatik barındıran bir hükümetin var olmaya hakkı yok.” ifadesini kullandı.
Hamas ve İsrail arasındaki ateşkes müzakerelerinde kritik saatler yaklaştı. İsrail’in arabulucularla Hamas’a sunduğu teklife vereceği yanıt bekleniyor.
İsrail, Hamas’a karşı son teklifinde “esnek davrandığını” savunuyor ancak Başbakan Binyamin Netanyahu, Gazze Şeridi’nin güneyinde 1,5 milyon kadar zorla yerinden edilmiş Filistinlinin sığındığı Refah’a saldıracaklarını uluslararası toplumdan gelen uyarılara rağmen tekrar ediyor.
Netanyahu hükümetindeki aşırı sağcı figürler bir ateşkes ve esir takası anlaşması imzalanması halinde hükümeti devirmekle tehdit ediyor.
Başbakan Netanyahu, İsrail ve uluslararası kamuoyunda siyasi nedenlerden dolayı Hamas ile esir takası anlaşması yapmamakla suçlanıyor.
Mısır ve Katar arabuluculuğunda hazırlanan yeni bir ateşkes ve karşılıklı esir takası anlaşması teklifinin 26 Nisan’da Hamas’a sunulduğu, Hamas’ın teklif üzerinde çalıştığı ve yakında yanıtını vereceği açıklanmıştı.
İsrail makamlarına göre, Gazze Şeridi’nde, bazıları hayatta bazıları ölü 130’dan fazla İsrailli esir bulunuyor.
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, İsrail’in Gazze’ye saldırılarında öldürülen İsrailli esir sayısının 70’i geçtiğini duyurmuştu.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda 24 binden fazlası kadın ve çocuk 34 bini aşkın Filistinli öldü.
Sağlık sisteminin çökmek üzere olduğu bölgede 77 binden fazla yaralı var, 7 bin kadar kişinin de kayıp olduğu aktarılıyor. Gazze Şeridi içinde 1,9 milyondan fazla Filistinli ise zorla göç ettirildi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden 25 Mart’ta geçen “ateşkes kararı” hiçe sayılarak İsrail ordusunun saldırıları devam ediyor.
İsrail Ordu Radyosu’nda bir programa katılan Strock, Gazze Şeridi’ndeki İsrailli esirlerin geri getirilmesi ve bir ateşkes öngören Hamas ile olası anlaşmayı eleştirdi.
“22 KİŞİ İÇİN ASKERLERİN ÇABASINI ÇÖPE ATAMAZSINIZ”
Strock, Hamas ile anlaşmayı “dikkatsiz, berbat ve korkunç” şeklinde niteleyerek, “Hükümet, yüz binlerce askere gidip savaşma emri verdi. Onlar da her şeyi geride bırakıp hükümetin belirlediği amaçlar için savaşa gitti. Şimdi tüm emeklerini 22 veya 33 kişiyi kurtarmak için çöpe attığını açıklayan bir hükümetin var olmaya hakkı yok.” dedi.
Aşırı sağcı Bakan’ın açıklamalarına hem iktidar koalisyonundan hem muhalefetten tepkiler gecikmedi.
İsrail’deki hükümete 7 Ekim’den sonra katılan Ulusal Birlik Partisi’nden Bakan Chili Tropper, sosyal medya üzerinden “Biri anlaşmayı desteklesin veya kabul etmesin ‘bir kişinin hayatını kurtaranın dünyayı kurtarmış olacağı’ Yahudilik inancı, esirler ve onların yakınlarının acılarına karşı Bakan Strock’un sarf ettiği gibi anlayışsız ve pervasız sözlerine engel olmalı.” ifadeleriyle tepki gösterdi.
Buna karşın ana muhalefet lideri ve eski Başbakan Yair Lapid, sosyal medya paylaşımında, Strock’un sözlerine yanıt olarak “içerisinde 22 veya 33 kadar fanatik barındıran bir hükümetin var olmaya hakkı yok.” ifadesini kullandı.
Hamas ve İsrail arasındaki ateşkes müzakerelerinde kritik saatler yaklaştı. İsrail’in arabulucularla Hamas’a sunduğu teklife vereceği yanıt bekleniyor.
İsrail, Hamas’a karşı son teklifinde “esnek davrandığını” savunuyor ancak Başbakan Binyamin Netanyahu, Gazze Şeridi’nin güneyinde 1,5 milyon kadar zorla yerinden edilmiş Filistinlinin sığındığı Refah’a saldıracaklarını uluslararası toplumdan gelen uyarılara rağmen tekrar ediyor.
Netanyahu hükümetindeki aşırı sağcı figürler bir ateşkes ve esir takası anlaşması imzalanması halinde hükümeti devirmekle tehdit ediyor.
Başbakan Netanyahu, İsrail ve uluslararası kamuoyunda siyasi nedenlerden dolayı Hamas ile esir takası anlaşması yapmamakla suçlanıyor.
Mısır ve Katar arabuluculuğunda hazırlanan yeni bir ateşkes ve karşılıklı esir takası anlaşması teklifinin 26 Nisan’da Hamas’a sunulduğu, Hamas’ın teklif üzerinde çalıştığı ve yakında yanıtını vereceği açıklanmıştı.
İsrail makamlarına göre, Gazze Şeridi’nde, bazıları hayatta bazıları ölü 130’dan fazla İsrailli esir bulunuyor.
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, İsrail’in Gazze’ye saldırılarında öldürülen İsrailli esir sayısının 70’i geçtiğini duyurmuştu.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda 24 binden fazlası kadın ve çocuk 34 bini aşkın Filistinli öldü.
Sağlık sisteminin çökmek üzere olduğu bölgede 77 binden fazla yaralı var, 7 bin kadar kişinin de kayıp olduğu aktarılıyor. Gazze Şeridi içinde 1,9 milyondan fazla Filistinli ise zorla göç ettirildi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden 25 Mart’ta geçen “ateşkes kararı” hiçe sayılarak İsrail ordusunun saldırıları devam ediyor.
SUÇLAMA VE SAVUNMA AYNI ANDA
Nikaragua, UAD’de Almanya’yı soykırım riskini bilmesine rağmen İsrail’e silah satmakla suçladı. Almanya ise İsrail’e silah ihracatının uluslararası hukuka uygun olduğunu savundu.

ALMANYA’NIN SİLAH SEVKİYATI
Divan Başkanı Lübnanlı Yargıç Nawaf Salam tarafından okunacak kararda, davanın esasına ilişkin kesin hüküm verilinceye kadar geçecek sürede, Almanya’nın İsrail’e yaptığı silah sevkiyatını durdurmasını isteyen Nikaragua’nın geçici tedbir talepleri hükme bağlanacak.

NİKARAGUA’NIN İDDİALARI

BEKLENEN HÜKÜM
Nikaragua, dava sonucunda Divan’dan, Almanya’nın “uluslararası yükümlülüklerine aykırı hareket ettiğini tespit etmesine, bu eylemlerine son vermesine, bu ihlallerin tekrarlanmayacağına dair güvence vermesine ve bu ihlallerin mağdurlarının zararını tazmin etmesine” hükmetmesini istedi.
ALMANYA’NIN SAVUNMASI
Almanya’nın avukatları, 9 Nisan’daki duruşmalarda, Berlin yönetiminin “İsrail’in Gazze’deki soykırımını desteklediği” yönündeki iddialarını reddederken, silah ihracatının uluslararası hukuk kurallarına uygun yapıldığını öne sürdü.
‘HUKUKA UYGUN’
Avukatlar ayrıca İsrail’e gönderilen silahların, ciddi bir ihracat lisansı incelemesine tabi tutulduğunu ve İsrail’e silah göndererek hukuka aykırı hareket edilmediğini savundu.

‘ANLAŞMALAR 7 EKİM ÖNCESİNDEN’
7 Ekim’den sonra İsrail’e silah ihracatı için yeni lisans sayısının ciddi derecede azaldığını savunan Almanya, bu tarihten sonra İsrail’e silah sevkiyatının büyük çoğunluğunun, 7 Ekim’den önce verilen ihracat izinlerine bağlı olarak yapıldığını iler sürdü.
GEÇİCİ TEDBİRLER
İşgal altındaki Batı Şeria, Ürdün ve diğer yerlerdeki Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) operasyonları için fon sağlamayı ve UNWRA dışındaki insani yardım kuruluşlarını desteklemeyi sürdürdüklerini belirten Almanya, Nikaragua’nın talep ettiği geçici tedbirlere hükmetmesini gerektirecek derecede ciddi ve telafisi mümkün olmayan bir riskin bulunmadığını savundu.

ALMANYA ALEYHİNE İSTENEN TEDBİRLER
Nikaragua’nın, İsrail’in Gazze’deki soykırımına destek olmakla suçladığı Almanya aleyhine açtığı davada talep ettiği 5 ihtiyati tedbir şöyle:
“1. Almanya, Soykırım Sözleşmesi, uluslararası insancıl hukuk veya Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı gibi genel uluslararası hukukun diğer emredici normlarının ihlalinde ve Filistinlilerin apartheid rejimine tabi olmasında kullanılabilecek, özellikle de askeri teçhizat dahil olmak üzere İsrail’e yaptığı askeri yardımları derhal askıya almalıdır.
2. Almanya, İsrail’e teslim edilmiş olan silahların soykırım işlemek için kullanılmaması, soykırım eylemlerine katkıda bulunmaması veya uluslararası insancıl hukuku ihlal edecek şekilde kullanılmaması için derhal her türlü çabayı göstermelidir.
3. Almanya, insancıl hukuk kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmek için mümkün olan her şeyi derhal yapmalıdır.
4. Almanya, soykırım, soykırım eylemlerini ve Filistin halkının insani haklarının ihlalini önleme yükümlülüklerine uymanın bir parçası olarak Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansının (UNRWA) finansmanını askıya alma kararını geri almalıdır; bu karar, insani yardımın Filistin halkına, özellikle de Gazze’ye ulaşmasını sağlamak için mümkün olan her şeyi yapma yükümlülüğüne uymalıdır.
5. Almanya, uluslararası hukuktaki suçların ihlallerinde kullanılabilecek askeri teçhizatın İsrail’e tedariki de dahil olmak üzere desteğini keserek ve bu kuruluşun faaliyetlerini dayandırdığı UNRWA’ya desteğini sürdürerek uluslararası hukukun emredici nitelikteki kurallarının ağır ihlallerinin sona erdirilmesi için işbirliği yapmalıdır.”
İHTİYATİ KARARIN ÖNEMİ
Nikaragua, Divan Statüsü’nün 41. maddesi ve Divan İç Tüzüğü’nün 73, 74 ve 75. maddeleri uyarınca Almanya aleyhine ihtiyati tedbirlerin belirlenmesini talep etti.
Divan, ihtiyati tedbir talebi olan durumlarda, söz konusu davadaki iddiaların makuliyetini, durumun aciliyetini, istenilen tedbirlerin gerekliliğini, muhtemel zararların oluşmasını önlemesi amacının varlığını ve davanın konu ve amaç bakımından yargı yetkisine girip girmediğini inceleyerek veriyor.

KARARLAR BAĞLAYICIDIR
İhtiyati tedbir kararları BM Şartının 94. maddesi uyarınca, Divan’ın diğer tüm kararları gibi davanın tarafı olan devletler açısından bağlayıcıdır.
Yine aynı madde uyarınca, davanın taraflarından biri, Divan’ın kararına uymazsa, diğer taraf BM Güvenlik Konseyi’ne başvurabilir ve Konsey gerekli görürse, karara işlerlik kazandırmak için tavsiyelerde bulunabilir veya alınacak önlemleri kararlaştırabilir.
Divan, Nikaragua’nın talep ettiği tedbirlerin tamamını ya da bir kısmını kabul edebileceği gibi, bunların hepsini reddedebilir.
Divan, ihtiyati tedbirlere hükmedilmemesine ilişkin Almanya’nın talebini kabul etse dahi dava, Nikaragua’nın esas iddiaları kesin hükme bağlanıncaya kadar devam etmiş olacak.
TEDBİR KARARININ ETKİSİ
Nikaragua’nın tedbirlerinin en azından bir kısmını kabul etmesi ihtimalinde Divan’ın kararı, İsrail’e askeri, ekonomik ve siyasi destek veren üçüncü ülkelerin de İsrail’in ihlallerinden sorumlu olduğu anlamına gelmesi bakımından önem taşıyor.

NİKARAGUA DAVASI VE GÜNEY AFRİKA DAVASI BENZERLİKLERİ
Her iki dava da UAD’de görülürken, Nikaragua’nın davası, konu ve kapsamı bakımından daha geniş iddiaları ve suçlamaları kapsıyor.
Güney Afrika’nın açtığı dava sadece Gazze’deki soykırım suçunu incelerken, Nikaragua’nın davası Almanya’nın, İsrail’in tüm Filistin topraklarındaki soykırım, savaş suçu, apartheid uygulamaları ve diğer tüm uluslararası hukuk ihlallerine verdiği desteği ele alıyor.
Nikaragua, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davasında Divan tarafından 26 Ocak’ta verilen tedbir kararına sıklıkla atıf yaparken, soykırım davasında tespit edilen İsrail’in ihlalleri hem Nikaragua’nın Almanya’ya karşı açtığı davaya zemin teşkil ediyor hem de Nikaragua’nın Filistin’de işlenen suçların varlığı ispatlamasını kolaylaştırıyor.
PROJELERİN %33’Ü ONLARDA
BBC, hisselerine göre Çinli şirketlerin bugün lityumu üreten veya minerali üretmek için yapım aşamasında olan projelerin yüzde 33’ünü kontrol ettiğini hesapladı. Ancak Çinli işletmeler büyüdükçe, diğer uluslararası madencilik devlerine sıklıkla yöneltilen suiistimallere benzer suçlamalarla karşı karşıya kaldılar.

MİNERALLERİ ÇIKARMA YOLUNDA
Küresel Çin Birimi, dünya çapında Çinli şirketlerin de hisse sahibi olduğu, kobalt, nikel ve manganez minerallerinden birini çıkarmak için tasarlanmış en az 62 madencilik projesi belirledi.
ELEKTRİKLİ CİHAZLARIN VAZGEÇİLMEZİ
Bunların tümü, elektrikli araçlarda kullanılan lityum iyon pillerin yapımında kullanılıyor; bu piller, güneş panelleriyle birlikte artık Çin için yüksek endüstriyel öncelikler arasında yer alıyor. Çin’in pay sahibi olduğu bazı projeler bu minerallerin dünyadaki en büyük üreticileri arasında yer alıyor.
‘ÇİN LİDER KONUMUNDA’
Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House’a göre Çin, lityum ve kobaltın damıtılmasında uzun süredir lider konumunda ve küresel tedarikteki payı 2022’de her bir mineral için sırasıyla yüzde 72 ve yüzde 68’e ulaşıyordu.

KRİTİK MİNERALLERE ERİŞİM
Bunları ve diğer kritik mineralleri damıtma kapasitesi, ülkenin 2023 yılında dünya çapında satılan elektrikli araçların yarısından fazlasını ürettiği, küresel rüzgar türbini üretim kapasitesinin yüzde 60’ına sahip olduğu ve güneş paneli tedarik zincirindeki her aşamanın yüzde 80’ini kontrol ettiği bir seviyeye ulaşmasına yardımcı oldu.
Çin’in sektördeki rolü bu ürünleri dünya çapında daha ucuz ve daha erişilebilir hale getirdi.
MİNERAL KULLANIMI NEDEN ARTMALI?
Ancak yeşil ekonomi için gerekli olan mineralleri çıkarması ve işlemesi gereken tek ülke Çin değil. BM, dünyanın 2050 yılına kadar net sıfır sera gazı salımı hedefine ulaşması için, minerallerin kullanımının 2040 yılına kadar altı kat artması gerektiğini söylüyor.

YENİ STRATEJİLER BELİRLEDİLER
Diğer yandan ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği de Çin kaynaklarına olan bağımlılıklarını azaltmak için stratejiler geliştirdiler.
Çinli şirketlerin denizaşırı madencilik faaliyetlerini artırmasıyla birlikte bu projelerinden kaynaklanabilecek sorunlara ilişkin suçlamalar da giderek arttı.
‘MADENCİLİK ÇİN’E ÖZGÜ DEĞİL’
İş ve İnsan Hakları Kaynak Merkezi adlı bir STK, bu tür sorunların “Çin’in madenciliğine özgü olmadığını” söylüyor. Buna karşın geçen yıl kuruluş, kritik minerallerin çıkarılmasında çalışan Çinli şirketlere karşı, yerel halkın haklarının ihlal edilmesinden ekosistemlere zarar verilmesi ve güvensiz çalışma koşullarına kadar 102 suçlamanın listelendiği bir rapor yayınladı.

SUÇLAMALAR ARTIYOR
Bu suçlamalar 2021 ve 2022 yıllarına aitti. BBC, 2023 yılında STK raporlarında veya basında bildirilen 40’tan fazla suçlama daha tespit etti.
‘HAFTADA ÜÇ PATLAMA’
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin en güneyindeki Lubumbashi’nin eteklerinde Christophe Kabwita, 2011’den bu yana Jinchuan Grubu’na ait olan Ruashi kobalt madenine karşı ayaklanmaya liderlik ediyor.
Kapısının 500 metre uzağında bulunan açık maden ocağının, kayaları haftada iki veya üç kez patlatmak için patlayıcılar kullanarak hayatlarını mahvettiğini söylüyor. Patlama başlamak üzereyken sirenler, herkese elindeki işi bırakıp siper almaları için bir işaret olarak çalıyor.
CAN GÜVENLİĞİ TEHLİKEDE
2017 yılında Katty Kabazo adlı genç bir kızın okuldan eve giderken bir kayanın çarpması sonucu öldüğü bildirilirken, diğer kayaların da çevredeki evlerin duvarlarına ve çatılarına delikler açtığı söyleniyor.
Ruashi madeni Sözcüsü Elisa Kalasa, “o bölgede küçük bir çocuğun bulunduğunu, kızın orada olmaması gerektiğini ve saçılan kayalardan etkilendiğini” kabul etti.

‘TEKNOLOJİ GELİŞTİ. ARTIK UÇAN KAYALAR YOK’
Kalasa, o günden bu yana, “teknolojiyi geliştirdik ve artık uçan kayaların olmadığı bir patlatma yöntemine sahibiz” dedi.
‘HALK MADENE YAKIN OLDUĞU İÇİN…’
İşletme Müdürü Patrick Tshisand farklı bir tablo çizdi: “Madencilik yapıyorsak patlayıcı kullanırız. Patlayıcılar kayaların fırlamasına neden olabilir, halkın madene çok yakın olması nedeniyle onların içine düşebilir… bu yüzden buna benzer çok sayıda kaza yaşadık.”
‘UZAĞA TAŞINMALARI İÇİN TAZMİNAT ÖDEDİK’
Kalasa ayrıca 2006 ile 2012 yılları arasında şirketin 300’den fazla aileye madenden daha uzağa taşınmaları için tazminat ödediğini söyledi.

‘ORMANLARI YUTTU’
Endonezya’nın uzak Obi Adası’nda, Çinli bir şirket olan Lygend Resources and Technology ile Endonezyalı madencilik devi Harita Group’un ortak olduğu bir maden, Kawasi köyünün çevresindeki ormanları hızla yuttu.
Yerel madenleri izleyen Jatam, köylülerin taşınmaları ve devlet tazminatını kabul etmeleri konusunda baskı altında olduklarını söylüyor. Onlarca aile, teklifleri yetersiz bularak taşınmayı reddetmiş.
Bazıları, ulusal stratejik öneme sahip bir projeyi aksattıkları iddiasıyla yasal işlem başlatılmasıyla tehdit edildiklerini söylüyor.
‘DOĞAYI KİRLETİYORLAR’
Jatam, madene yer açmak için kadim ormanların kesildiğini; nehirlerin ve okyanusların tortuyla dolduğunu ve bir zamanlar el değmemiş deniz ortamını kirlettiğini belgelediklerini söylüyor.

‘SU İÇEMİYORUZ’
Kawasi köyünde yaşayan öğretmen Nur Hayati, “Nehrin suyu artık içilemez durumda, çok kirli ve genellikle berrak mavi olan deniz, yağmur yağdığında kırmızıya dönüyor” diyor.
MADENİ KORUMAK İÇİN ATILAN ADIMLAR
Madeni korumak için adaya Endonezya askerleri konuşlandırıldı.
Nur, madenin etkisini protesto etmek için Haziran 2018’de Endonezya’nın başkenti Cakarta’ya giden bir grup köylü arasındaydı. Ancak yerel yönetim temsilcisi Samsu Abubakar halktan çevreye zarar konusunda herhangi bir şikayet gelmediğini söyledi. Ayrıca Harita Group’un “çevre yönetimi ve izleme yükümlülüklerine uyduğu” sonucuna varan resmi bir raporu da paylaştı.
‘YEREL YASALARA BAĞLI KALIYORUZ’
Harita Group da bize yaptığı açıklamada, “etik iş uygulamalarına ve yerel yasalara sıkı sıkıya bağlı kaldığını” ve “her türlü olumsuz etkiyi gidermek ve azaltmak için sürekli çalıştığını” söyledi.

CCCMC ŞİKAYET MEKANİZMASI
Bir yıl önce, CCCMC olarak bilinen Çin Madencilik Ticaret Odası Çin’in sahip olduğu madencilik projelerine karşı yapılan şikayetleri çözmeyi amaçlayan bir şikayet mekanizması kurmaya başladı.
Odanın Sözcüsü Lelia Li, şirketlerin yerel topluluklarla veya STK’larla etkileşimde bulunma konusunda “hem kültürel hem de linguistik yetenekten yoksun” olduğunu söylüyor.
HENÜZ AMACINA TAM OLARAK ULAŞMADI
Ancak mekanizma henüz tam olarak çalışmıyor. Çin’in yabancı madencilik faaliyetlerine katılımının artacağı kesin görünüyor.
BİRLEŞİK KRALLIKTAN AÇIKLAMA
Birleşik Krallık merkezli iklim odaklı düşünce kuruluşu Ember’in Asya Program Direktörü Aditya Lolla, bunun sadece kilit bir pazarı kontrol etmeye yönelik bir “jeopolitik oyun” olmadığını, aynı zamanda iş perspektifinden de mantıklı olduğunu söylüyor.
Sonuç olarak Çinli işçiler dünya çapındaki madencilik projelerine gönderilmeye devam edecek. Bu projeler onlar için çoğunlukla iyi para kazanma şansı sunuyor.
Sık sık iklim değişikliklerine bağlı doğal afetlere maruz kalan bölgede, son haftalarda mevsimsel değişikliklere bağlı yaşanan seller nedeniyle Tanzanya, Kenya ve KDC’de yaşamını yitirenlerin sayısı 300’e yaklaştı.

– ŞIDDETLİ YAĞIŞLAR EN FAZLA TANZANYA’DA CAN KAYBINA NEDEN OLDU
Şiddetli yağışlardan en fazla etkilenen ülkelerin başında gelen Tanzanya’da 155 kişi hayatını kaybetti. Yağışlar ülkenin 26 bölgesinde 200 bin kişiyi etkiledi, 10 bin ev de zarar gördü.
Seller nedeniyle ülkedeki bazı okullar, yollar, köprüler ve sağlık tesisleri hasar gördü, birçok çiftlik hayvanı da telef oldu. Tanzanya’nın Morogoro ve Sahil bölgelerinde 8 binden fazla ev hasar gördü, yaklaşık 77 bin hektar çiftlik tahrip oldu.
– KENYA’DA SELLERDEN 130 BİN KİŞİ ETKİLENDİ
Kenya’da devam eden şiddetli yağışların yol açtığı sellerde hayatını kaybedenlerin sayısı 80’e yaklaştı. Yıkımdan 130 binden fazla kişi etkilendi, 60 binden fazla Kenyalı göç etti.
Kenya’da birçok bölge sular altında kalırken, ülke çapında banliyö tren seferleri askıya alındı.
Seller nedeniyle 4 binden fazla çiftlik hayvanı telef oldu, 30 bin dönüm tarım arazisi zarar gördü.

– BURUNDI’DEN ULUSLARARASI YARDIM ÇAĞRISI
13 milyonluk nüfusunun yüzde 80’inin tarımda çalıştığı Burundi’de felaketten etkilenenlerin sayısı 100 bini geçti.
Ülke içinde yerinden edilenlerin sayısı yüzde 25 artarak 98 binin üzerine çıkarken, seller nedeniyle birçok iş kolu sekteye uğradı, otoyollar tamamen sular altında kaldı.
Afrika’da yoksulluğun en fazla olduğu ülkelerden Burundi, tahribata yol açan seller sebebiyle uluslararası yardım çağrısında bulundu.
İçişleri Bakanı Martin Niteretse, sel felaketinden etkilenen tüm insanlara yardım etmek için kalkınma ortaklarından Burundi’yle birlikte çabalamalarını istediklerini belirterek, “Bu desteğe ihtiyacımız var.” ifadesini kullandı.
– KDC
Sellerin etkilediği ülkelerden biri de KDC oldu.
Ülkede meydana gelen sellerde en az 10 kişi ölürken, çok sayıda ev yıkıldı.
– ETİYOPYA
BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (UNOCHA), yaptığı açıklamada, Etiyopya’da 1,9 milyon kişinin şiddetli yağışlara bağlı sel ve su baskını riskiyle karşı karşıya bulunduğu uyarısı yaptı.
Ülke genelinde 700 binden fazla kişinin yerinden edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı vurgulanan açıklamada, Oromia, Afar, Amhara ve Tigray bölgelerinin en fazla etkilenen yerler olduğu kaydedildi.
– MEVSİMSEL DEĞIŞIMLER TARIM ALANLARINI TAHRİP EDİYOR, GIDA SORUNU ARTİYOR
Kuraklık sonrası yağış mevsimi gelmiş olmasına rağmen kuraklıktan kavrulmuş toprak nedeniyle yağmur suyundan istenilen oranda fayda sağlanamadı ve tarımda verim düştü.
Verimsiz ve kurumuş toprağın da etkisiyle seller daha fazla tahribata neden oldu.
Doğu Afrika’da sellerin hayatı olumsuz etkilediği Etiyopya ve Kenya gibi ülkeler iklim değişiklikleri, bölgesel çatışmalar ve ekonomik krizlere bağlı gıda sıkıntısı yaşıyor.
Bu durumdan en fazla çocuklar olumsuz etkileniyor. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) verilerine göre, Etiyopya, Kenya ve Somali’de 1,7 milyondan fazla çocuk, gıda güvensizliği nedeniyle acil müdahaleye muhtaç durumda bulunuyor.
Yağışların devam edeceğini aktaran yetkililer, tarım arazilerinin zarar görmesi nedeniyle gıda sıkıntısının devam edebileceğine ve ölü sayısının artabileceğine dikkati çekiyor.
HABER7
Terör devleti İsrail’in her yeri bombaladığı, ağır ambargo uyguladığı, gıda ve tıbbi hiçbir malzemenin girişine müsaade etmediği ve bütün savaş suçlarını işlediği Gazze Şeridi’nde 200 gündür zorlu şartlarda direniş sergileyen Filistinli savaşçılar dünyaya harp dersi veriyor. İsrail ordusunun en gelişmiş teknolojik cihazlarla donatılmış ordusunu, yer altı tünellerinde geliştirilen mütevazi savaş ekipmanlarıyla vuran mücahidler, 41 kilometre uzunluktaki Gazze Şeridi’ndeki bütün cephelerde destansı fakat oldukça zorlu şartlarda mukavemet sergiliyor.
EBU UBEYDE’DE 200 GÜNLÜK DEĞİŞİM
Gazze’de kurtuluş savaşı veren Kassam Tugayları’nın Askerî Sözcüsü Ebu Ubeyde 7 Ekim’den bu yana yaptığı çıkışlarla hür vicdanların sesi olurken, savaşın 200 günlük zorlu seyri Ubeyde’de ciddi fiziki değişime yol açtı. Ebu Ubeyde’nin 6 ay önce yaptığı askerî bildiri ile, savaşın 200’üncü günü dolayısıyla yaptığı konuşmadaki görüntüsü, Kassam Sözcüsünün ciddi derecede kilo kaybı yaşadığını gösterdi.
Ebu Ubeyde’nin 6 aylık fiziki değişimi, Gazze’deki Filistin halkının yaşadığı zorlukları direnişçilerin de yaşadığını yansıttı.

GÜNLER AZMİNDEN DEĞİL BEDENİNDEN YEDİ
Ubeyde’nin yaşadığı kilo kaybıyla ilgili Kassam Tugayları’ndan da bir paylaşım geldi. Kassam Tugayları’nın resmi Telegram hesabından, Ebu Ubeyde’nin 28 Ekim 2023 ve 23 Nisan 2024’te gerçekleştirdiği iki konuşmasının ekran görüntüsü paylaşıldı. Ubeyde’nin zayıflaşmış haliyle ilgili paylaşımda, “Günler senin bedeninden yediler ama azim ve kararlılığından yemediler. Erkeklerin onuru, namusu, dini, ülkesi için pazarlık yapmayacağını öğrettin bize. Selam sana Ebu Ubeyde” ifadeleri yer aldı.
Gazze’deki korkunç katliam saldırılarına rağmen, hayatta kalmayı başaran Kassam Tugayları’nın tepe yöneticilerinden Ebu Ubeyde ile ilgili İsrail’in dezenformasyon ekiplerinin “Gazze’de değil, konuşmalarını Katar’dan yapıyor” şeklindeki yalanı da bu görüntüyle çürütülmüş oldu.

Gazze topraklarını Gazze’de savunan Kassam Tugayları’nın sözcülüğünü yapan Ebu Ubeyde’nin ana vatanından ayrılmadığı ve İsrail’in asla ulaşamadığı mühendislik harikası mahiyetindeki tünellerde savaşı sürdüren mücahidlerle birlikte olduğu teyit edildi.

__________
200. GÜN KONUŞMASI
Ebu Ubeyde, İsrail’e karşı yenilenen biçimlerde saldırılar hazırladıklarını belirterek, İsrail’i bölgeden süpürüp atmak için mücadele ettiklerini vurgulamıştı.
“BAHREN VE BERREN VE CEVVEN!”
Ebu Ubeyde’nin 200 günü aşan Aksa Tufanı savaşı sürecinde gerçekleştirdiği askerî bildirilerden bazıları şunlar:
YILIN EN ÇOK KONUŞULAN İSMİ OLDU
Gazze’de İsrail ordusunu avlayan Kassam Tugayları’nın Sözcüsü Ebu Ubeyde, 2023 yılında en çok konuşulan isimleri arasında yerini almıştı. Cesur ve tesirli konuşmasıyla dikkat çeken Ebu Ubeyde, Müslüman çocuklara rol model olmuştu.














HABER7
Hamas teşkilatının askerî kanadı Kassam Tugayları, Aksa Tufanı savaşı sürecindeki stratejik hamlelerine bir yenisini daha ekledi. 200 günü aşan savaşta psikolojik üstünlüğü ele geçiren Kassam Tugayları, Gazze Şeridi’nin bütün noktalarında işgalci orduya ağır saldırılar düzenleyebildiği gibi, yayınladıkları görüntülerle İsrail iç kamuoyunu harekete geçirebiliyor. İsrail’in terör saldırılarına rağmen başarıyla muhafaza ettiği esirlerin görüntülerini yayınlayan Kassam Tugayları, Tel Aviv’de Netanyahu yönetimine yönelik öfkenin sokağa taşmasını sağlıyor. Kassam, aynı stratejiyi bu hafta içerisinde iki defa hayata geçirdi.
KASSAM YAYINLADI, İSRAİL KARIŞTI
24 Nisan’da İsrailli Hersh Goldberg-Polin’in görüntülerinin Kassam Tugayları’nın resmi hesaplarından yayınlanmasının ardından İsrail’de sokaklara dökülen esir yakınları, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun evinin önünde toplandı. Göstericiler ayrıca Yahudi Sanatı Müzesi’ndeki bir etkinliğe katılan azılı siyonist Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in bulunduğu binanın etrafını sararak tepki gösterdi. İsrail polisi, Ben Gvir’i bölgeden güçlükle uzaklaştırırken göstericilere müdahale etti.
BİR KEZ DAHA: ESİRLERİN GÖRÜNTÜSÜNÜN YAYINLANMASININ ARDINDAN İSRAİL SOKAĞA DÖKÜLDÜ
Aynı durum dün bir kez daha gerçekleşti.
Kassam Tugayları 27 Nisan’da, Gazze Şeridi’nde esir tutulan 2 İsraillinin görüntüsünü paylaştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın daha önce yaptıkları ve “askeri baskının esirlerin kurtuluşunun tek yolu olduğu ve askeri baskı arttıkça esirlere ulaşma şansının da artacağı” yönündeki açıklamaları eşliğinde başlayan videonun ardından esirlerin konuşmaları yer aldı.
Videoda, esirler Kate Seagal (64) ve Omri Miran (47), İsrail ordusunun saldırıları altında zor şartlar altında yaşadıklarını söyledi. Esirler, en kısa zamanda esir takası anlaşması yapılmasını istedi.
Saldırılar nedeniyle tehlikede olduklarını kaydeden esir Seagal, “Bazen bizden vazgeçtiğiniz hissine kapılıyoruz. Başbakan ve tüm bakanlardan müzakerelerde esnek olmalarını istiyorum. İşi ağırdan aldığınızı düşünüyoruz çünkü bir takas anlaşmasına varılması çok uzun sürdü. Kudüs’te ve Tel Aviv’de birçok gösteri yapıldığını gördüm ve bu gösterilerin devam etmesini istiyorum.” dedi.
“CANLI ÇIKABİLMEMİZ İÇİN ANLAŞMAYA VARILMALI”
Diğer esir Miran, bu sene savaş nedeniyle hiçbir bayramı ailesiyle kutlayamadığını ve en azından Bağımsızlık Günü’nde onlarla beraber olmayı dilediğini ifade etti.
Hamas’ın elinde 200 günü aşkın süredir esir olduğunu dile getiren Miran, “Canlı olarak buradan çıkmamız için bir anlaşmaya varılmasının zamanı geldi. Gösteriler de dahil olmak üzere her türlü yolu kullanarak hükümete baskı yapmak için elinizden geleni yapmanızı istiyorum.” diye konuştu.
Video, esirlerin konuşmasının ardından “Nazist liderleriniz, esir alınan çocuklarınızın kaderini veya duygularını umursamıyor. İş işten geçmeden onlara yetişin.” yazısıyla son buldu.
KATİL NETANYAHU’NUN EVİNE YÜRÜDÜLER
Ve bu görüntülerin ardından İsrail sokakları bir kez daha karıştı.
Tel Aviv, Hayfa ve Batı Kudüs’ün yanı sıra Netanyahu’nun meskeninin bulunduğu kuzeydeki Kayserya kenti ile ülkenin farklı noktalarında hükümetin istifası ve esirlerin geri getirilmesi talep edilen gösteriler düzenlendi. Hükümet karşıtı gruplara katılan on binlerce kişi, Gazze’deki çatışma ve esirlerin geri getirilmesi için siyasi iradenin kayıtsızlığını eleştirerek, ülke tarihinin “en sağcı hükümetinin” istifasını ve erken seçim talep eden protestolarını yineledi.
Gazze Şeridi’ndeki İsrailli esirlerin yakınları da yakındaki Savunma Bakanlığı önünde Netanyahu ve öncülük ettiği hükümete eleştirilerini yöneltti.
Esirlerin bir an önce evlerine dönmesi çağrıları yaparak davullar ve düdükler çalan protestocular, “Hepsi hemen eve!”, “Yardım!”, yazılı dövizler taşıdı, Netanyahu’yu suçlayan sloganlar attı. Göstericiler, “(Netanyahu) Bibi esirleri serbest bırak” diye bağırdı.
Kaplan Caddesi’nden yürüyerek bakanlık binasının önüne gelen hükümet karşıtı protestocular, esir takası talep eden göstericilerle eylemlerini sürdürdü.
İSRAİL ORDUSUNA HER CEPHEDE TOKAT
İsrail iç kamuoyunu sarsan stratejisini başarıyla uygulayan Kassam Tugayları, Gazze Şeridi’ndeki bütün cephelerde İsrail ordusunu zelil hale getiren taarruzlarını da başarıyla sürdürüyor.
Gazze’nin en kuzeyindeki Beyt Hanun’da keskin nişancı operasyonları düzenleyen, Cuhr el-Dik’te İsrail mevzilerini havan toplarıyla dağıtan, Gazze merkezindeki El-Muğra bölgesinde siyonistlerin askerî araçlarına pusular kuran, Gazze Şeridinin ortasındaki Deyr el-Balah’ta siyonist askerî buldozerini Yasin 105 roketiyle paramparça eden Kassam Tugayları, güneydeki Han Yunus’ta işgalcilere hemen her gün darbe üstüne darbe indiriyor.
Savaşta 200 gün geride kalmasına, İsrail’in acımasız saldırı ve ambargosu sürmesine rağmen operasyonel kabiliyetini yitirmeyen Kassam mücahitlerinin hem savaştaki üstün performansı, hem esirleri korumadaki gayreti hem de İsrail iç kamuoyunu yönlendirebilme yeteneğinin harp tarihine geçtiği yönünde değerlendirmeler yapılıyor.

‘HAYATTA OLDUĞUNA İNANIYORUM’
Umutlu bekleyişlerinin sürdüğünü belirten Mehmet Atay, “Oğlum Veli Eren’in hayatta olduğuna inanıyorum. Kiminle, nereye gittiğini araştırıyoruz. Yurt dışına çıkmış olabilme imkanı çok yüksek. Çünkü burada olsaydı, bir şekilde bir iz bulunurdu” dedi.
Emniyet güçlerinin de Veli Eren’in bulunması için çalışmalarının sürdüğünü ifade eden Atay, “Ancak, yeni bir bilgi yok. Kaybolduğu Deliklikoy mevkisinde ne yolda ne de koyda kamera yok. Bölgede belirli aralıklarla kamera olması gerekirdi. Eğer bölgede kamera olsaydı Veli Eren’in bulunması kolay olacaktı. Deliklikoy mevkisinin 3-4 kilometre ötesindeki Alaçatı köprüsü altında MOBESE var, bir de Ovacık tarafında Siteler var, onların önünde kamera mevcut. Çocuğumuz kaybolmadan önce Deliklikoy diye bir yer olduğunu bile bilmiyordum. Çeşme’nin her yerini bilirim ancak orayı bilmiyordum. Oraya neden kamera koymuyorlar, onun da bir sebebi mutlaka vardır diye düşünüyorum. Orası daha ıssız bir yer” diye konuştu.

‘SADECE NEFES ALIYORUZ’
Veli Eren’in kaybolmasından sonra hayatlarının alt üst olduğunu da anlatan Atay, eşinin kullandığı ilaçlardan dolayı sürekli uyuduğunu ve iş hayatından uzaklaştığını kaydetti. Atay, sözlerine şöyle devam etti:
“Ne gündüzümüz var, ne gecemiz. Evimizin balkonuna çıkıp, sabaha kadar yıldızlarla konuşmaya başladım. Kesinlikle oğlumuzu bulacağız diye düşünüyorum. Ya kendisi bir şekilde bize ulaşacak ya da biz onu bulacağız. Neden böyle olduğunu bilmiyoruz ama yüce Allah, bizi bir sınavdan geçiriyor. Eşim de şu an burada olmak isterdi ama kendisi Ege Üniversitesi’nde devamlı tedavi görüyor. İlaçların dozunu artırıyorlar, içtiği ilaçlardan dolayı sürekli uyuyor, kalkamıyor. İçtiğimiz suyun bile tadını alamıyoruz. Sadece nefes alıyoruz. Binlerce insan, bizim için dua ediyor, bu bizi ayakta tutuyor.”
İlk defa oğulları yanlarında olmadan bir bayram geçirdiklerini aktaran Atay, “Kapıdan dışarı çıkamadım. Bize bayram, çocuğumuz geldiği zaman olacak” dedi.
AVRUPA YANIYOR
BM Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Copernicus İklim Değişikliği Servisi tarafından ortaklaşa yayınlanan yeni verilere göre 2023 kayıtlardaki en sıcak veya ikinci en sıcak yıl oldu. Isıya bağlı ölümler son 20 yılda yaklaşık yüzde 30 arttı ve izlenen Avrupa bölgelerinin yüzde 94’ünde ısıya bağlı ölümlerin arttı.

KÖRFEZ’DE YAĞMURLU İKLİM DÖNEMİ
CNN’in haberine göre, uluslararası bir akademik işbirliği olan “World Weather Attribution” (WWA) bünyesindeki 21 bilim insanı, iklim değişikliğinin Umman, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Yemen’de hayatı olumsuz etkileyen yağışların üzerindeki etkisini inceledi.
Gerçek bir hava olayını iklim değişikliğinin olmadığı kurgusal bir dünya ile karşılaştıran bilgisayar simülasyonları oluşturan araştırmacılar, ayrıca Körfez bölgesindeki ülkelerin geçmiş yıllarda aldığı yağış oranlarını da inceledi.
Bilim insanları, incelemeler sonucunda, sadece bir günde kömür, petrol ve doğal gaz kullanımı nedeniyle yaşanan 1,2 santigrat derecelik ısınmanın olmadığı bir dünyada yağması gerekenden yüzde 10 ila 40 daha fazla yağmur yağdığını tespit etti.

BAE’DE NİSAN’DA SON 75 YILIN EN YÜKSEK YAĞIŞ MİKTARI
BAE Ulusal Meteoroloji Merkezi Nisan ayında ülkenin çeşitli bölgelerinde devam eden ve uçuşların ertelenmesine, uzaktan eğitim ve çalışma yöntemine geçilmesine sebep olan şiddetli yağışlar hakkında yaptığı açıklamada “Çeşitli bölgelerde, son 24 saatte modern tarihin en yüksek yağış miktarı görüldü. İklim verilerinin toplanmaya başlandığı 1949’dan bu yana en yüksek miktar kaydedildi.” ifadesi kullanmıştı.
DUBAİ’NİN YEŞİL HALİ
Dubai’de 17 Nisan’da süper hücrede yağış esnasında gökyüzü bir anda yeşile bürünmüştü.
DUBAİ’DE YÜZEN UÇAK
16 Nisan’da sel felaketinin yaşandığı Dubai’de Flydubai’ye ait bir uçağın taşkın yaşanan pistteki zor anları kameralara böyle yansımıştı.

TARİHİ DÖNÜŞÜM
Dubai son yüzyılda büyük bir değişim geçirdi. 1900’lerin başında adeta bir çöl olan bu kentin nüfusu sadece 10 bin iken, ülkenin en büyük şehri Dubai’nin nüfusu ise bugün yaklaşık 3,5 milyon. Dünyanın kozmopolit şehirlerinden biri Dubai’yi yılda 8 ila 10 milyon turist ziyaret ediyor.
Toplam 10 milyon kişinin yaşadığı Birleşik Arap Emirlikleri’nde yabancı çalışan sayısı ise 9 milyona yaklaştı.

UMMAN’DAKİ SEL FELAKETINDE 21 KİŞİ ÖLDÜ
Umman haber ajansı ONA Nisan ayında şiddetli yağışlar nedeniyle yaşanan sel felaketinde 21 kişinin yaşamını yitirdiği bildirmişti.
ONA daha önce yayımladığı haberde yardım operasyonlarında 1630 vatandaşın kurtarıldığını, 630 kişinin tahliye edildiğini ve polis helikopterleriyle de 202 arama kurtarma uçuşu operasyonunun gerçekleştirildiğini duyurmuştu.
MEKKE’DE OVALAR VE DAĞLAR YEŞİLLENİYOR
Mekke’de geçen yılın başında günlerdir devam eden aşırı yağışlar sonrası ovalar ve dağlar yeşillenmişti.

YEŞİL MEKKE UYDU GÖRÜNTÜLERİNDE
Yağışların ardından Mekke’nin kurak dağlarının yeşilliklerle kaplandığı uydu görüntülerine de yansımıştı.
KIYAMET HADİSİ AKILLARA GELDİ
Körfez ülkelerinde yaşanan olağanüstü olaylar Hz. Ebu Hureyre’nin aktardığı Kıyamet Hadisi Şerifi diye de bilinen Peygamberimizin (ﷺ) şu sözlerini akıllara getirdi;
“Mal çoğalıp, kapıdan taşmadıkça kıyamet kopmayacaktır. O derecede ki: Bir adam malının zekâtını çıkaracak, fakat onu kabul edecek hiçbir kimse bulamayacak. Hatta Arap toprağı / Arap yarımadası (ziraat, mera, bağ-bahçe ile) ırmakların aktığı yemyeşil bir hale dönmedikçe kıyamet kopmaz.” (bk. Müslim, Zekât, 60; Ahmed b. Hanbel, 2/370, 417; Mecmau’z-Zevaid, 7/331)
]]>Meksika’ya giden turizm işletmecileri ve hava yollarının yetkilileriyle burada görüşmeler yaptıklarını aktaran Torruco, “Kapıları Çalma Operasyonu olarak adlandırılan bu süreç, son dönemde bize güzel sonuçlar verdi, bunu uyguladık ve Meksiko’yu iş şehrinden turizm şehrine dönüştürmeyi başardık.” dedi.

Torruco, Meksiko’nun bugünlerde Cancun’dan sonra Latin Amerika’da en çok konaklamanın yapıldığı ve turistlerin en çok ziyaret ettiği ikinci şehre dönüştüğünü vurguladı.
Türkiye’den 101’e yakın turizm işletmecisine Meksika konulu seminer düzenlediklerini kaydeden Torruco, “Uçuşları ve turizmi daha da artırmak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 2023’te bu güzel ülkeden 38 bine yakın turist Meksika’mızı ziyaret etti ve ülkemize yaklaşık 42,6 milyon dolar ekonomik fayda sağladı. Türkiye, bugün Meksika’yı en çok ziyaret eden ülkeler sıralamasında 35. sırada yer alıyor, bu rakam bizim birbirimize mesafe olarak çok da uzak olmadığımızı gösteriyor.” ifadelerini kullandı.
ÇOK SAYIDA MEKSİKALI TÜRKİYE’YE AKIN ETTİ
Torruco, karşılıklı ziyaretlerin her yıl giderek arttığını belirterek “2019’da THY uçuşlarının desteğiyle başlattığımız seferler arttı ve bu gerçek bize şunu gösterdi: Daha önce görülmemiş şekilde çok sayıda Meksikalı, Türkiye’ye geldi.” diye konuştu.
Türkiye’nin turizm alanındaki tecrübesinden nasıl faydalandıklarının sorulması üzerine Torruco, “Türkiye’den öğrendiğimiz en büyük özelliklerinden biri, turizm konusundaki potansiyel gücüdür. Türkiye, bugün turizm hususunda dünyanın en büyük güçlerinden biri olarak dikkati çekiyor ve turizmde dördüncü sırada yer alıyor.” diye konuştu.
TÜRK LİDERLER BÜYÜK BAŞARI ELDE ETTİ
Meksika Turizm Bakanı Miguel Torruco Marques, “Türk liderler, son derece başarılı diziler ve filmlerle gerçekleştirdikleri tanıtımla büyük başarı elde etti, sınırları aşıp Meksika’ya ulaştı. Türkiye’nin güler yüzlülüğünü ve dostluğunu gösterdi.” dedi.
Bunun Meksikalılara yönelik çok iyi bir tanıtım olduğunu söyleyen Torruco, “Zira (Türk dizilerinin) Meksikalıların Türkiye’ye gelmesinde ciddi bir motivasyon kaynağı olduğunu düşünüyorum.” görüşünü paylaştı.
Torruco, Türk dizilerinin kalitesinde şaşırtan ilerleme olduğuna, özellikle Latin Amerika’da, Meksika’da ailelerin rağbet gösterdiğine işaret ederek, “(Diziler) Anlamlı tartışmalarının güzelliğinin yanı sıra gezilecek etkileyici yerler hakkında da bir motivasyon kaynağı. Bu da Meksika’dan bu güzel ülkeye ve özellikle İstanbul’a turist akışının arttığını gösteriyor.” diye konuştu.
TÜRK EKMEĞİ ÇOK LEZZETLİ
Türk mutfağını nasıl değerlendirdiğinin sorulması üzerine Bakan Torruco, “Birçok deniz ürününü deneme fırsatım oldu ve tabii ki tipik Türk ekmeği de çok lezzetli. Kendisine has özel tadı var.” ifadelerini kullandı.
Torruco, İstanbul’a ilk kez 1965’te annesi, anneannesi ve kız kardeşiyle geldiğini belirterek “Yerebatan Sarnıcı, Topkapı, Kapalıçarşı, Sultanahmet Camisi, Ayasofya ve İstanbul Boğazı’na hayran kalmıştık. Bu, İstanbul’a 3. gelişim.” şeklinde konuştu.
İstanbul’a ikinci kez şubat ayında gelişinde yaklaşık 41 saatlik en uzun seyahat canlı video yayını rekorunu kırdığını anımsatan Torruco, “İstanbul’a gece uçaktan baktık, tıpkı filmlerinde, dizilerinde yansıtıldığı gibi çarpıcı bir şehir.” dedi.
Torruco, ülkesinin tarih boyunca göçmenler konusunda, kültür ve geleneğin desteklenmesinde her zaman dost olduğunu belirterek, Meksika kültürünün yabancı kültürlerin karışımı olduğunu kaydetti.
Meksika’nın dost canlısı olduğunu vurgulayan Torruco, “UNESCO’da sınıflandırılan tarihi miras alanlarında 35 miras alanıyla Latin Amerika’da 1’inci, dünya çapında ise 7’nci sıradayız.” diye konuştu.
– “Acapulco, önümüzdeki iki yıl içinde yeniden altın çağındaki gibi parlayacak”
Acapulco Limanı’nı vuran kasırganın ardından bölgedeki son duruma ilişkin değerlendirmede bulunan Torruco, limanın ulusal ve uluslararası düzeyde önemli siyasetçilerin gözde mekanı olduğunu ancak kasırganın çok geçmeden 5. kategori seviyesine dönüştüğünü ve Acapulco’yu harap ettiğini dile getirdi.
Bakan Torruco, Acapulco’da 21 bin otel odasının hasar gördüğünü, Meksika Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador’un bunların restorasyonu için birlik çağrısında bulunduğunu belirterek halihazırda 9 bin 500 otel odasının kullanımda olduğunu söyledi.
Acapulco’nun yeniden küllerinden doğduğunu ve eski canlılığını sürdüreceğini vurgulayan Torruco, “Acapulco’nun önümüzdeki iki yıl içinde yeniden altın çağındaki gibi parlayacağını biliyorum.” dedi.
]]>Haber7
Filistinli mücahitler, Gazze’de soykırım yapan işgalci siyonist İsrail’e karşı tam saha direniş gösteriyor. Beyt Hanun’dan Refah’a kadar her alanda bulunan Kassam Tugayları ve Kudüs Tugayları, soykırımcı işgal güçlerine karşı beklenmedik saldırılar düzenliyor.
Gazze Şeridi’nin çevresindeki Siyonist yerleşim yerlerindeki askeri bölgeleri de sıkça roketlerle hedef alan Filistinli Mücahitler, her alanda direnişini sürdürüyor. İşte son zamanlarda medyaya yansıyan çarpışmalardan bazıları…
CUHR EL-DİK: GÖZETLEME ÜSSÜ HAVAN TOPLARIYLA YOK EDİLDİ
İzzeddin El Kassam Tugayları dün (26 Nisan) Gazze Şeridi’ndeki Cuhr el-Dik’in doğusunda gözetleme ve casusluk için üs kuran İsrail askerlerini havan toplarıyla vurdu. Edinilen bilgiye göre, üste bulunan işgalciler yok edildi.

BEYT HANUN: KESKİN NİŞANCI İŞGALCİ SUBAYI İNDİRDİ
Kuzey Gazze’deki Beyt Hanun’da varlığını sürdüren Kassam Tugayları, 25 Nisan’da İsrail ordusuna yönelik keskin nişancı taarruzu gerçekleştirdi. Beyt Hanun’un kuzeyinde Kassam mücahidinin menziline giren bir siyonist subay, başarılı bir atışla indirildi.
18 Nisan’da yine Beyt Hanun‘un doğusunda Kudüs Tugayları işgalci İsrail askerlerini keskin nişancı atışlarıyla öldürdü.

EL-MUĞRA: F-16 BOMBALARIYLA 2 SİYONİST BİRLİĞİ HAVAYA UÇURDU
İzzeddin el-Kassam Tugayları, El-Muğra bölgesindeki sivillere atılan ve patlamayan F-16 bombalarını kullanarak 2 ayrı pusu kurdu. Bombaları mayın olarak kullanan Filistinli mücahitler, pusuya düşürdüğü 2 mekanize birliği havaya uçurdu.

DEYR EL-BALAH: BULDOZER İMHA EDİLDİ
21 Nisan’da Deyr el-Balah’ın doğusunda konuşlanan İsrail ordusuna ait D9 askerî buldozeri, Kassam mücahitleri tarafından imha edildi.
Yapılan açıklamada, Yasin-105 roketiyle hedef alınan ve alev topuna dönen buldozer ile içindeki işgalci askerlerin etkisiz hale getirildiği bildirildi.

HAN YUNUS: İŞGALCİLERE BÜYÜK PUSU!
Kassam Tugayları, 5 Nisan’da Han Yunus şehrinin doğusundaki El Zana bölgesinde İsrail işgal askerleri ve araçlarını pusuya düşürdü.
8 dakikalık operasyon görüntüsü yayınlayan Kassam Tugayları, İsrail askerlerinin ve savaş araçlarını havaya uçurdu.
Bir sonraki gün (6 Nisan) ise Han Yunus’ta Filistinli mücahitler, 5 Siyonist askeri sıfır mesafeden öldürdü ve çok sayıda askeri yaraladı. Bir siyonist zırhlı asker taşıyıcısı ise ‘Tandum’ roketi ile imha edildi.

NETZARİM: İSRAİL’İN KARARGAHI İMHA EDİLDİ
Kassam Tugayları, 25 Nisan’da İsrail’in lojistik koridoru olarak kullandığı Netzarim bölgesinde operasyon düzenledi. Bölgede konumlanan siyonist işgal güçleri, Gazzeli mücahitler tarafından ağır kalibreli havan toplarıyla bombalandı.

Yine 8 Nisan’da Kassam Tugayları, Netzarim ekseninde faaliyet gösteren siyonist Nahal Tugayı’nın karargâhını ağır kalibreli havan toplarıyla vurdu.
Kudüs Tugayları, 25 Nisan’da siyonist güçlerin toplandığı alanı havan toplarıyla bombardımana tabi tuttu.
20 ve 23 Nisan’da Türk hastanesi yakınlarında karargah kuran siyonist birlikler, Kudüs Tugayları tarafından ağır kalibreli havan toplarıyla imha edildi.

ŞUCAİYE: SİYONİST BİRLİĞE BOMBARDIMAN
10 Nisan’da Filistinli mücahitler, Gazze şehrinin doğusundaki Şucaiye mahallesine sızmaya çalışan Siyonist zırhlı birliğini ağır kalibreli havan toplarıyla vurdu.

GAZZE’NİN GÜNEY BATISI: İŞGALCİLERİN TOPLANDIĞI ALAN VURULDU
Kassam Tugayları, Gazze Şehri’nin güneybatısındaki işgalci kuvvetlerin toplandığı alan havan toplarıyla bombardımana tabi tutuldu.

EL-AMAL: MERKAVA TANKI İÇİNDEKİLERİYLE BERABER YOK EDİLDİ
7 Nisan’da Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus‘un batısındaki el-Amal mahallesinde Siyonist bir “Merkava” tankı fedai eylem bombasıyla sıfır noktasından imha edildi.

EL-HADAS: SAKLANAN SİYONİST BİRLİK VE KURTARMA EKİBİ ÖLDÜRÜLDÜ
Kassam Tugayları, anti-personel bombası ile El-Hadas bölgesini çevreleyen evlerden birinde saklanan birliği ve onları kurtarmaya gelen askerleri hedef aldı. Filistinli mücahitler, 3 Siyonist askerin öldürülerek parçalandığını ve çok sayıda askerin de yaralandığını doğruladı.
EL BAYDAR: TOPLANAN SİYONİSTLER BOMBALANDI
Kudüs Tugayları, 23 Nisan’da El Baydar bölgesinde toplanan işgalci İsrail askerlerini havan toplarıyla bombaladı.
CEBALİYE: AĞIR MAKİNELİ TÜFEK İLE SALDIRI
15 Nisan’da Kudüs Tugayları, Cebaliye’nin doğusunda konumlanan işgalci İsrail askerlerini ve askeri araçlarını hedef aldı.

ŞEYH ALİ EBU MADİN BÖLGESİ: KOMUTA KONTROL MERKEZİ VURULDU
Kudüs Tugayları, 15 Nisan’da işgalci İsrail’in komuta kontrol merkezini hedef aldı. Filistinli mücahitler, Nuseyrat’ın kuzeyinde yer alan ve Filistin Üniversitesi yakınlarındaki Şeyh Ali Ebu Madin bölgesinde konumlanan Siyonist komuta kontrol mevziisi ağır kalibreli havan toplarıyla bombalandı.

Haber7
Filistinli mücahitler, Gazze’de soykırım yapan işgalci siyonist İsrail’e karşı tam saha direniş gösteriyor. Beyt Hanun’dan Refah’a kadar her alanda bulunan Kassam Tugayları ve Kudüs Tugayları, soykırımcı işgal güçlerine karşı beklenmedik saldırılar düzenliyor.
Gazze Şeridi’nin çevresindeki Siyonist yerleşim yerlerindeki askeri bölgeleri de sıkça roketlerle hedef alan Filistinli Mücahitler, her alanda direnişini sürdürüyor. İşte son zamanlarda medyaya yansıyan çarpışmalardan bazıları…
CUHR EL-DİK: GÖZETLEME ÜSSÜ HAVAN TOPLARIYLA YOK EDİLDİ
İzzeddin El Kassam Tugayları dün (26 Nisan) Gazze Şeridi’ndeki Cuhr el-Dik’in doğusunda gözetleme ve casusluk için üs kuran İsrail askerlerini havan toplarıyla vurdu. Edinilen bilgiye göre, üste bulunan işgalciler yok edildi.

BEYT HANUN: KESKİN NİŞANCI İŞGALCİ SUBAYI İNDİRDİ
Kuzey Gazze’deki Beyt Hanun’da varlığını sürdüren Kassam Tugayları, 25 Nisan’da İsrail ordusuna yönelik keskin nişancı taarruzu gerçekleştirdi. Beyt Hanun’un kuzeyinde Kassam mücahidinin menziline giren bir siyonist subay, başarılı bir atışla indirildi.
18 Nisan’da yine Beyt Hanun‘un doğusunda Kudüs Tugayları işgalci İsrail askerlerini keskin nişancı atışlarıyla öldürdü.

EL-MUĞRA: F-16 BOMBALARIYLA 2 SİYONİST BİRLİĞİ HAVAYA UÇURDU
İzzeddin el-Kassam Tugayları, El-Muğra bölgesindeki sivillere atılan ve patlamayan F-16 bombalarını kullanarak 2 ayrı pusu kurdu. Bombaları mayın olarak kullanan Filistinli mücahitler, pusuya düşürdüğü 2 mekanize birliği havaya uçurdu.

DEYR EL-BALAH: BULDOZER İMHA EDİLDİ
21 Nisan’da Deyr el-Balah’ın doğusunda konuşlanan İsrail ordusuna ait D9 askerî buldozeri, Kassam mücahitleri tarafından imha edildi.
Yapılan açıklamada, Yasin-105 roketiyle hedef alınan ve alev topuna dönen buldozer ile içindeki işgalci askerlerin etkisiz hale getirildiği bildirildi.

HAN YUNUS: İŞGALCİLERE BÜYÜK PUSU!
Kassam Tugayları, 5 Nisan’da Han Yunus şehrinin doğusundaki El Zana bölgesinde İsrail işgal askerleri ve araçlarını pusuya düşürdü.
8 dakikalık operasyon görüntüsü yayınlayan Kassam Tugayları, İsrail askerlerinin ve savaş araçlarını havaya uçurdu.
Bir sonraki gün (6 Nisan) ise Han Yunus’ta Filistinli mücahitler, 5 Siyonist askeri sıfır mesafeden öldürdü ve çok sayıda askeri yaraladı. Bir siyonist zırhlı asker taşıyıcısı ise ‘Tandum’ roketi ile imha edildi.

NETZARİM: İSRAİL’İN KARARGAHI İMHA EDİLDİ
Kassam Tugayları, 25 Nisan’da İsrail’in lojistik koridoru olarak kullandığı Netzarim bölgesinde operasyon düzenledi. Bölgede konumlanan siyonist işgal güçleri, Gazzeli mücahitler tarafından ağır kalibreli havan toplarıyla bombalandı.

Yine 8 Nisan’da Kassam Tugayları, Netzarim ekseninde faaliyet gösteren siyonist Nahal Tugayı’nın karargâhını ağır kalibreli havan toplarıyla vurdu.
Kudüs Tugayları, 25 Nisan’da siyonist güçlerin toplandığı alanı havan toplarıyla bombardımana tabi tuttu.
20 ve 23 Nisan’da Türk hastanesi yakınlarında karargah kuran siyonist birlikler, Kudüs Tugayları tarafından ağır kalibreli havan toplarıyla imha edildi.

ŞUCAİYE: SİYONİST BİRLİĞE BOMBARDIMAN
10 Nisan’da Filistinli mücahitler, Gazze şehrinin doğusundaki Şucaiye mahallesine sızmaya çalışan Siyonist zırhlı birliğini ağır kalibreli havan toplarıyla vurdu.

GAZZE’NİN GÜNEY BATISI: İŞGALCİLERİN TOPLANDIĞI ALAN VURULDU
Kassam Tugayları, Gazze Şehri’nin güneybatısındaki işgalci kuvvetlerin toplandığı alan havan toplarıyla bombardımana tabi tutuldu.

EL-AMAL: MERKAVA TANKI İÇİNDEKİLERİYLE BERABER YOK EDİLDİ
7 Nisan’da Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus‘un batısındaki el-Amal mahallesinde Siyonist bir “Merkava” tankı fedai eylem bombasıyla sıfır noktasından imha edildi.

EL-HADAS: SAKLANAN SİYONİST BİRLİK VE KURTARMA EKİBİ ÖLDÜRÜLDÜ
Kassam Tugayları, anti-personel bombası ile El-Hadas bölgesini çevreleyen evlerden birinde saklanan birliği ve onları kurtarmaya gelen askerleri hedef aldı. Filistinli mücahitler, 3 Siyonist askerin öldürülerek parçalandığını ve çok sayıda askerin de yaralandığını doğruladı.
EL BAYDAR: TOPLANAN SİYONİSTLER BOMBALANDI
Kudüs Tugayları, 23 Nisan’da El Baydar bölgesinde toplanan işgalci İsrail askerlerini havan toplarıyla bombaladı.
CEBALİYE: AĞIR MAKİNELİ TÜFEK İLE SALDIRI
15 Nisan’da Kudüs Tugayları, Cebaliye’nin doğusunda konumlanan işgalci İsrail askerlerini ve askeri araçlarını hedef aldı.

ŞEYH ALİ EBU MADİN BÖLGESİ: KOMUTA KONTROL MERKEZİ VURULDU
Kudüs Tugayları, 15 Nisan’da işgalci İsrail’in komuta kontrol merkezini hedef aldı. Filistinli mücahitler, Nuseyrat’ın kuzeyinde yer alan ve Filistin Üniversitesi yakınlarındaki Şeyh Ali Ebu Madin bölgesinde konumlanan Siyonist komuta kontrol mevziisi ağır kalibreli havan toplarıyla bombalandı.

HOLLANDALILARA KUR’AN-I KERİM DAĞITILDI
Etkinlikte, Kral Günü’nü kutlamak için şehir merkezine gelenlere Hollandaca mealli Kur’an-ı Kerim hediye edildi, İslam’ı konu alan broşürler dağıtıldı ve İslam anlatıldı.
Rotterdam kentinde Kur’an-ı Kerim dağıtan “Neden İslam” Birim Başkanı Bekir Ekinci, AA muhabirine, amaçlarının Müslüman olmayan Hollandalılara Kur’an-ı Kerim dağıtarak, İslam’ı anlatmak ve Kur’an ile tanışmalarına vesile olmak olduğunu söyledi.

‘ELHAMDÜLİLLAH BUGÜN EN AZ 5 KİŞİNİN İSLAM’A GİRMESİNE VESİLE OLDUK’
Ekinci, “İslam’a karşı gerçekten samimilerse, bu vesileyle onları İslam’a davet ediyoruz. Elhamdülillah bugün en az 5 kişinin İslam’a girmesine vesile olduk. Bizim burada 5 kişi İslam ile şereflendi.” dedi.

‘KUR’AN’A RAĞBET GÖSTERİYORLAR’
Hollanda’da son yıllarda İslam’a çok büyük ilgi olduğunu belirten Ekinci, “Kur’an’a rağbet gösteriyorlar. Birçoğu muhakkak Kur’an okuyacağını söylüyor. Bu şekilde Allah’ın izniyle birçok insanın İslam ile tanışmasına veya İslam’a girmesine vesile oluyoruz.” ifadesini kullandı.
Ekinci, “Sadece Rotterdam’da değil, özellikle bugün Kral’ın yaş günü olması nedeniyle 15 şehirde stant kurduk. Kral Günü’nde birçok insan sokağa çıktığı için bizim için iyi bir fırsat oldu.” diye konuştu.

‘İNSANLARA İLHAM VERMEK, İSLAM’I ANLATMAK ÇOK İYİ BİR EYLEM’
Etkinliğe katılarak hediye edilen Kur’an-ı Kerim’den alan Tara Mercera, etkinliğin çok güzel olduğunu ifade ederek “İnsanlara ilham vermek, İslam’ın başkalarıyla paylaşılarak ihtiyacı olanlara ve dinden uzaklaşmış olanlara İslam’ı anlatmak çok iyi bir eylem.” değerlendirmesinde bulundu.

‘ONDA HANGİ GÜZELLİKLERİ BULACAĞIMA BAKACAĞIM’
Mercera, “Evet okuyacağım. Çok ilginç olduğunu düşünüyorum. İncil’i okumuştum, şimdi de Kur’an’ı okuyacağım. Bana hangi bakış açısını vereceğine ve onda hangi güzellikleri bulacağıma bakacağım.” dedi.
Daha önce hiçbir dini kitabı okumadığını söyleyen Silke Hofman da Kur’an-ı Kerim’in dağıtılmasının çok güzel olduğunu ve kesinlikle okuyacağını dile getirdi.
Aty Blaauboer da “Kesinlikle okuyacağım. Kur’an’dan alacağım güzellikleri torunlarıma aktaracağım.” diye konuştu.

HOLLANDA’DA KRAL GÜNÜ
Hollanda’da Kral Günü, ülke genelinde çeşitli etkinliklerle kutlandı.
Günler öncesinden kutlamalar için hazırlanan Emmen kentinde sabahın erken saatlerinden itibaren bekleyen halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanan Kral Willem Alexander ve eşi Kraliçe Maxima ile ailenin diğer üyeleri, halkı selamladıktan sonra düzenlenen şenliklere ve etkinliklere katıldı.
Turuncu renklerle donatılan ülkede, büyükşehirlerin yanı sıra diğer kentlerde de etkinlikler düzenlendi. İnsanların turuncu kıyafetler giydiği ve sokaklarda geleneksel oyunları sahnelediği etkinliklere özel geleneksel yiyecekler hazırlandı.

Kral Günü’nde halk, sokaklarda tezgah açıp istediği ürünleri satabiliyor. Kurulan tezgahlarda genellikle ikinci el eşyalar satılıyor.
Daha önce “Kraliçe Günü” olarak kutlanan günün adı, Kral Willem Alexander’ın tahta geçmesiyle 11 sene önce “Kral Günü” olarak değiştirildi. Hollanda’nın milli bayramları arasında yer alan kutlamalar, Kraliçe Wilhelmina’nın doğum günü olan 31 Ağustos 1885’te başlamıştı.
7 Ekim sonrasında İsrail’de netleşen siyasal gerçeklik, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun son anketlere göre büyük ölçüde oy kaybetmesi olarak gösterilebilir. Netanyahu’nun halk nezdinde kötüleşen imajı, onu siyasette şahin ve revizyonist politikalar takip etmeye iten temel faktörler olarak öne çıkıyor.
Netanyahu’nun siyasal karizması, onun Birinci İntifada ve Oslo Anlaşmaları süresince izlediği güvenlikçi ve milliyetçi söylemi, İsrail Sağı’na kazımasında yatıyor. Bunun esasında Netanyahu’ya özgü bir söylem olmadığının altını çizmekte fayda var. Netanyahu, büyük ölçüde ABD sağının iyi bir okuyucusu. Bu amaçla Netanyahu’nun, ABD’de Nixon ve Reagan’dan itibaren yükselişe geçen Law & Order yani Kanun ve Düzen söylemi, temel siyasi mottosu olmuştur. Bu da Netanyahu’nun majör nüfusun (İsrailli Yahudi) taleplerini ve endişelerini merkeze alarak minör olanlarla ise pragmatik ve tek yönlü ilişki geliştirmesine yol açmıştır. Netanyahu’nun bu bakış açısı, İsrail toplumunu sol ve sağ arasında kutuplaştırmaya ve Arap/Filistin imgelerinin ise sürekli büyük öteki hatta tehdit olarak kodlanmasına yol açmıştır.
7 Ekim ile Netanyahu siyasetinin temel parametrelerinin çöktüğünü söyleyebiliriz. Çünkü İsrailliler, Yahudi soykırımına benzettikleri bir ulusal travmanın merkezinde kendilerini buldular. Bu sefer İsrail’de korunmasız ve hazırlıksız bir şekilde mezkur olay vuku buldu. Bir yönüyle bu gelişme, Netanyahu’nun “Bay Güvenlik” imgesinin çöküşünü resmediyordu. Netanyahu’nun iki devletli çözümü reddeden politikası, Filistin siyasetinin bölünmüşlüğü ve HAMAS ile kurulan örtük anlaşma neticesinde sürdürülebilir olmuştu. Fakat bu anlayış, 7 Ekim olayları ile anlamsızlaştı ve hem iç hem de dış destekli olmak üzere yeni bir siyasi rotaya olan ihtiyacı doğurdu.
ABD-İsrail Müttefikliğinde Denklem
Netanyahu politik olarak zayıflarken, eski genelkurmay başkanı, eski savunma bakanı ve şimdiki Savaş Kabinesi’nin üyesi olan Benny Gantz yükseliyor. Gantz, İsrailliler için bu kriz anında ideal lider arayışlarına uygun birisi. Çünkü güvenlik kurumlarını ve onların işleyişlerini en üst düzeyde yürütmüş ve bakanlık koltuğuna da oturmuş bir siyasetçi. Gantz’ın son günlerde artan popülaritesi ve seçmen desteği, onu Netanyahu sonrasının en güçlü adayları arasına yerleştiriyor. Bu da krizde olan mevcut sağ ve sol kampa alternatif bir lider olarak Gantz’ı öne çıkarıyor. Netanyahu, Gantz’ın tek taraflı olarak almış olduğu ABD ziyareti kararını ise siyasal kariyeri açısında yıkıcı olarak görüyor. Çünkü yönetimde göstereceği zafiyet ve gücün Gantz’a aktarılması, iktidardan kolayca düşmesine yol açabilir.
Netanyahu, genellikle ABD siyasetinin iyi bir okuyucusu olarak İsrail kamuoyuna kendisini aksettirmeyi becermiştir. Bu İsrailliler için önemlidir çünkü ABD, İsrailliler için bir müttefik olmanın ötesinde kendi toprakları sonrasında kendilerini en güvenli hissettikleri ülkedir. ABD’ye atfedilen bu derin psikolojik bağımlılık, Netanyahu’nun izlemiş olduğu iç politikalar neticesinde zaman zaman gerginleşse de iki ülkenin kompleks çıkar ağları, ilişkileri belli bir düzeyde tutmuştur. İsrail ve ABD arasındaki ilişkilerin diğer ülke ilişkilerinden farkı, sosyolojik derinliğinin olmasıdır, denebilir. Hatırı sayılır sayıda ABD’li Yahudi, ABD’nin iç siyasetinde önemli bir toplumsal gruptur. Bu gerçeklik, İsrailli siyasetçilerin ABD’ye dönük politikalarında farklı parametreleri göz önüne almalarını zorunlu tutmuştur.
7 Ekim sonrası ise İsrail ve ABD arasındaki ilişkilerde İsrail’in göreli otonomisinin oldukça sınırlandığını söylemek mümkün. ABD’nin İsrail’in karşılaştığı acil durumda askeri yardımda bulunması ve sağladığı çeşitlik lojistik destekler, İsrail için varoluşsal önemde olmuştur. Küresel kamuoyundan İsrail’e yönelen tepkileri de düşününce İsrail’in elitler nezdinde diplomatik girişimleri sıkı tuttuğu görülmüştür. ABD Başkanı Biden’ın İsrail’e yönelik açık çek politikası, belirli sınırlamaları içerse de günün sonunda İsrail’in hedeflediği temel stratejik parametrelerin gerisini düşürecek bir etki oluşturamamıştır. Fakat bunun, İsrail’in tek taraflı uygulamaya aldığı kararlar olarak düşünülmemesi gerekir. Biden yönetimi, İsrail’in izlemiş olduğu politikaları genel olarak benimsemiştir. Fakat Netanyahu’nun kutuplaştırıcı söylemi, Refah’a yönelik adımları yüksek sesle dile getirmesi ve bunun halihazırda devam eden sivil insani katliamları pekiştireceği gibi faktörler, Biden’ın iç siyasette seçmenlere anlatamayacağı gelişmeler olarak görülebilir.
İsrail’in Gantz Gündemi
Biden yönetimi, İsrail’de kendisine yeni bir muhatap arıyor denilebilir. Gantz, bu açıdan biçilmiş kaftan. İsrail’in yerleşik kurumlarında görev yapmış, ABD’li yetkililerle uyum içinde çalışmış ve iki devletli çözüm sürecine bir şekilde entegre olabilecek birisi. İsrail’in Gazze’deki operasyonları devam ettikçe ve insani kayıpların sayısı her geçen gün arttıkça ABD’nin bölgedeki konvansiyonel müttefiklik sistematiği aşınıyor. Özellikle ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile diplomatik ilişki kurmuş ve kurmaya hazırlanan Körfez Arap ülkeleri, bu sıranın başında geliyor. ABD, süreci salt bir ateşkes olarak neticelendirmek istemiyor. Filistin ve İsrail arasında yeni bir müzakere sürecinin başlaması ve bunun Suudi Arabistan ve İsrail arasındaki normalleşme sürecine entegre edilmesi olarak sivriliyor. Fakat Netanyahu ve etrafındaki Dini Siyonist blok, Ramallah merkezli Batı Şeria’da hâkim Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin yönetimiyle müzakereye kapalı. Bu durum, ABD’lilerin deyim yerindeyse elini kolunu bağlayan bir faktör olarak yerinde duruyor.
İsrail’de iç siyaset ise Haredilerin askere alınmasına yönelik kanun önerisiyle farklı bir rotaya girdi. 7 Ekim sonrasında İsraillilerde yükselen milli dayanışma psikolojisi, Haredilerin askeri hizmetten muaf tutulmaya dair talepleriyle bir çatışma halinde. Bir yanda olağanüstü durum halinde bulunan ülkede seferberlik duygusu hâkim iken öte yandan dindar grupların ayrıcalık istemesi siyasette de yankılanıyor. Netanyahu liderliğindeki hükümet, bir yandan Haredilerin hükümette kalmasını sağlamak öte yandan da merkez seçmenin ve siyasi aktörlerin endişelerini gidermek ve öfkelerini bastırmak zorunda. Bu imkansız görevi başarmak, oldukça zor. Gantz ise bu tıkanmışlığın ortasında savaş kabinesinden istifa etmeyi dile getiriyor.
Nereden bakılırsa bakılsın İsrail’de hükümet mekanizması üçe bölünmüş durumda: Bir yanda Başbakan Netanyahu ve Dini Siyonist blok, diğer yanda Savunma Bakanı Gallant’ın oluşturduğu blok ve öte yanda da savaş kabinesi üyeleri Gantz ve Eisenkot’un şekillendirdiği blok. Bu parçalı yapının kısa sürede aşılacağına dair bir emare görünmüyor. Gordion düğümünü andıran bu krizi aşmak için tek yolun İsrail’de seçimlere gitmek olduğu da açık.
İsrail siyasetinin yapısal ve tarihsel ayrışmaları, istikrarlı hükümetlerin kurulmasının önündeki engeller olarak varlıklarını koruyorlar. Ama bu sefer büyük bir travma ve ulusal bir strateji yoksunluğu mevcut hükümeti çevrelemiş durumda. Netanyahu’nun günü kurtarmaya dair manevraları bu kez işe yaramıyor. Alternatifinin olmadığını ve sadece kendisinin sağ bloku temsil edebileceğine dair politik retorikleri alıcı bulmuyor. Gantz ise ortalama İsrailliler için bu hengamede işleri yola koyabilecek ve parçalanmışlığı giderecek bir lider olarak algılanıyor. Yahudi kolektif psikolojisinde parçalanmışlık ve iç çatışmalar, varoluşsal tehdit olarak görülür ve bunun giderilmesi için bir lidere duyulan ihtiyaç yükselir. Gantz, güvenlik risklerinin çoğaldığı bir dönemde konjonktüre uygun ve daha da önemlisi eski İsrail’in “mamlahti”/kamucu profiline uygun bir siyasetçi. Netanyahu, uzun yıllar İsrail siyasetinin merkezinde olan bir figür. Bundan dolayıdır farklı meydan okumaları yönetebilecek reflekse sahip.
İsrail’in ise Haredilerin askere alınması, Gazze’de kronikleşen sorunlar, Batı Şeria’da her geçen gün artan hoşnutsuzluk, kötüye giden ekonomi ve uluslararası arenada aleyhine işleyen süreç düşünüldüğünde kısa vadede siyasette dengesini bulması zor görünüyor.
]]>Bölge hanedanlıklarının egemenlik mücadeleleri bu coğrafyanın tarihinin şekillenmesinde başat bir rol oynamıştır. Umman Sultanlığı’ndaki Bû Saîd Hanedanına mensup Said b.Sultan, Mezrûî Hanedanı ile mücadelesinde başarılı olarak Zanzibar’da hâkimiyetini sağladı ve ardından Umman Sultanlığı devlet merkezini 1840’ta Zengibar’a taşıdı. (Osmanlı arşivinde Zengibar kelimesi kullanıldığından yazının geri kalanında bölge bu şekilde zikredilecektir.) Böylece 1840 yılına gelindiğinde Mogadişu ve Tanzanya arasında kalan bölge ile Zengibar ve Pemba adalarının da içinde olduğu Doğu Afrika bölgesini Zengibar Sultanlığı idaresi altında toplandı ve aralarında Osmanlı Devleti’nin de olduğu çeşitli devletlerle temas içinde olmayı önemsedi.
Bundan sonraki süreçte Türkiye Cumhuriyeti Devlet Arşivleri Başkanlığı envanterinde bulunan kayıtlardan da takip edebildiğimiz gibi Zengibar Sultanlığı ve Osmanlı Devleti arasında önemli ilişkiler kuruldu.
Tarihi bağlantılar ve diplomatik ilişkiler
Sultan Said’in Osmanlı yönetimi ile bilinen ilk teması, 1851 yılında Basra Valisi Maşuk Paşa’ya gönderdiği cevabî bir mektup ile olmuştur. Sultan Said bu mektubunda Maskat’a ulaştığını, aradaki dostluğun hiçbir şekilde bozulmayacağını ve de kendisinden istenilen mühimmatın haber verildiğinde hazırlanacağını ifade etmektedir. Bundan kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin Zengibar’la olan ilişkilerinde uluslararası hüviyete sahip mali içerikli bir sorunun ortaya çıktığını görmekteyiz.
Bu meselenin çözümünde en kritik husus ise Zengibar’ın bir Osmanlı toprağı olarak görülüp görülmeyeceğinin bildirilmesi olmuştur. Zira Zengibar’ın statüsü buradan gelen ürünlerden alınacak vergiyi de belirleyecektir. Böylesine çetrefilli bir meselede haklı olarak inisiyatif alamayan Cidde Valisi, konudan Osmanlı Hükûmetini haberdar etmiştir. Osmanlı yönetimi ise Maskat ve Zengibar’dan gelen mal ve eşyadan alınacak vergi miktarının buraların Osmanlı toprakları görülerek alınmasına yabancı devletlerin itiraz etmelerinin muhtemel olduğu yönünde bir değerlendirme yapmıştır. Aynı metinde, bu gibi hassas konularda karar verilirken devletin gelir kalemlerinden ziyade bölgede devlet nüfuzunun güçlendirilmesi fikrinin esas alınması gerektiği ifade edilmiştir.

(Zengibar’da bulunan Müslümanlar adına Osmanlı Hükûmetine gönderilen 3 Ocak 1913 tarihli mektup. İçeriğinde Balkan hükümetlerinin Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmelerinden üzüntü duyulduğu, gazilere, yetimlere, dullara yardım olarak 300 İngiliz lirası gönderildiği ifade edilmektedir. BOA. BEO. 4138/310324)
Özellikle XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti, politik olarak Afrika Müslümanlarının tüm sorunlarıyla ilgilenmiş bölge ile iletişimi sürdürerek buradan gelen talepleri imkânları ölçüsünde karşılamaya çalışmıştır. Nitekim dinî eğitim vermek üzere Güney Afrika’da bulunan Ebubekir Efendi, 20 Mart 1863 tarihinde Osmanlı Dışişleri Bakanlığına (Hariciye Nezareti) bir mektup göndererek Zengibar halkından olup Pemba Adası’na çalışmak için giden bazı kişilerin memleketlerine dönüşlerinde bir İngiliz gemisi tarafından esir taciri şüphesiyle tutuklanarak Ümit Burnu’na götürüldüklerini arz etmiştir. Ebubekir Efendi bu kişilerin aileleri ile dört seneden beri perişan olduklarından bahsederek bunların memleketlerine dönebilmeleri için Dışişleri Bakanlığından yardım istemektedir. Bakanlık hemen harekete geçmiş, Ebubekir Efendi tarafından iletilen sorunun çözüme kavuşturulması için Londra Elçiliği nezdinde girişimlerde bulunmuştur.
Halkın problemlerinin yanında Osmanlı Devleti Zengibar yöneticilerinin özel sorunları ile de bizzat ilgilenmiştir. Mekke Emiri Abdullah 31 Mayıs 1875 tarihinde Dışişleri Bakanlığına bir yazı sunmuştur. Yazıda; Zengibar Hakimi’nin kardeşi Macid’in İngilizlerden aldığı borcu ödememesinden dolayı dört İngiliz savaş gemisinin Zengibar’a gelmiş olup borcun ödenmediği takdirde işgalin gerçekleşeceği belirtilmiştir. Mektupta borcun ödenmesi için Londra’ya gidileceği ancak Halife ile İstanbul’da görüşme fikrinin de olduğundan bahisle Zengibar Hakimi’ne nasıl bir cevap yazılacağı hakkında Mekke Emiri tereddüt yaşamıştır.

İnsani müdahaleler ve kültürel etkileşimler
Osmanlı Dışişleri Bakanlığı Mekke Emiri’ne gönderdiği cevabi yazısında Zengibar Hâkimi Bergaş’ın Osmanlı Devleti’ne göre muteber bir kişi olduğundan İstanbul’a gelmek istediği takdirde kendisine tüm kolaylığın gösterileceğini ifade edilerek İngiltere’ye gitmek isterse de Londra Elçiliği aracılığıyla bu ülke nezdinde memnuniyetle girişimde bulunulacağı bildirilmiştir.
Yine, Hicaz Valiliği Zengibar Hâkimi Seyyid Bergaş’ın hac için Hicaz’a geleceğini haber aldığında Bergaş’a nasıl davranılacağını Osmanlı Hükûmetinden öğrenmek istemiştir. Bu konuda da Sadrazam, Bergaş’ın Afrika’da önemli bir bölgenin hâkimi olduğunu ifade ettikten sonra, kendisinin dünyadaki gelişmelere vakıf birisi olup Avrupa’ya gittiğinde buradaki büyük devletlerin hükümdarları tarafından hürmetle ağırlandığı bilgisi verilmiştir. Bu bakımdan Osmanlı Sadrazamı Bergaş’ın, Mekke eşrafı ve memurlar tarafından Cidde’de saygıyla karşılanarak konaklaması için de bir daire hazırlanıp masraflarının ödenmesi talebinde bulunmuştur. Aynı zamanda hac görevinin yerine getirilmesi esnasında Zengibar Hakimi’ne gereken her türlü kolaylığın sağlanması talimatı da verilmiştir.
Bunun yanı sıra Sultan II. Abdülhamid Seyyid Bergaş’a 1877 yılında birinci dereceden nişan hediye etmiştir. Bergaş bu nişanın kendisine ulaşmasından sonra II. Abdülhamid’e yazdığı mektupta, gönderilen nişan ile mektubun kendisine ulaştığını bundan büyük bir sevinç duyduğunu belirterek mektubu iki ülke arasındaki birlik ve dostluğun devamı olarak gördüğünü ayrıca Osmanlı Padişahı ile görüşmek istediğini beyan etmiştir. Sultan II. Abdülhamid de yazdığı cevapta, nişan ile mektubun memnuniyetle alınmasından kıvanç duyduğunu belirterek iki ülke arasındaki dostluğun devam etmesini temenni etmiştir.
Bölgenin devlet erkanı, ritüelleri ve sosyal yaşamına yönelik önemli doneleri de yine arşiv kayıtlarımız bizlere sunmaktadır. Döneminde, Zengibar Sarayı’nın nasıl bir yer olduğunu Zengibar’ı ziyaret eden Fransız filosundan bir subayın mektubundan kısmen de olsa anlayabiliyoruz. Filonun ülkeyi ziyaretinde Zengibar Hâkimi misafir komutanlar ile ülkesindeki Fransız ileri gelenlerine bir ziyafet vermiştir. Subayın mektubuna göre, Zengibar Saray Meydanı geniş ve dikdörtgen olup arka tarafı sarayın selamlığı ve sağ cephesi harem dairelerinden oluşmaktadır. Meydanın dört tarafı ise denizdir. Harem dairesinin kapı önünde daima belirli sayıda asker nöbet tutmaktadır. Bu kapının yakınında parmaklıklarla kapatılmış odalarda kaplan, yaban kedisi gibi vahşi hayvanlar tutulmaktadır.
Fransız subay, mektubunun ilerleyen satırlarında ise bizleri tam da bir doğu masalının içine çekiyor. Tüm Zengibar halkı misafirleri görmek için sokaklara çıkmış, Zengibar Hâkimi de harem dairesinin büyük kapısı önünde tek tek tokalaşarak misafirlerini karşılamıştır. Bir merdivenden çıkarak büyük bir salona ulaşılmış burası kıymetli kumaş ve nefis eşyalarla tefriş edilmiştir. Bilahare 60 metre uzunluğunda 20 metre genişliğinde içerisinde pek çok kokulu ağacın bulunduğu bir bahçeye geçilmiştir. Burada görkemli bir ziyafet verilmiş, ziyafette 45 çeşit yemek, 30 çeşit atıştırmalık ikram edilmiştir. Koyun ve benzeri hayvanlar bütün olarak pişirilip sofraya getirilmiştir. İslam dininde haram kabul edilen alkollü içkiye sofrada yer verilmemiştir. Bu yüzden içecek olarak misafirlere sadece meyve suları ikram edilmiştir. Ziyafetin sonunda ayrıca Avrupa’dan ithal yemişler ve dondurma da sunulmuştur.
Kendi halinde sakin bir yaşam süren bu topraklardaki huzur iklimi emperyalist devletlerin bölgeye gelmesiyle sona ermiştir. Nitekim 1885 yılında Almanya Zengibar’ın Batı kısmını himayesine aldığına dair bir beyanname yayımlamıştır. Bu husus Osmanlı Bakanlar Kurulu’nda değerlendirilmiştir. Bu müzakerede; bölge halkının çoğunluğunun Müslüman olması sebebiyle himayeye alınan toprakların sınırları, genişliği, nüfusu, dini ve mezhebi gibi konuların haritalar yardımıyla ayrıntılı olarak raporla Dışişleri Bakanlığı’nın bildirmesi kararlaştırılmıştır.

Uzak mesafeler, yakın bağlar
Almanya ve İngiltere Zengibar’da istediklerini alabilmek için Ada’yı abluka altına almışlardır. Osmanlı Devleti bu gelişmelere kayıtsız kalmamış; Abdülkadir Efendi’yi bir mektupla 1889’da Zengibar’a gitmek üzere görevlendirmiştir. Mektubun içeriği bölgenin siyaseten çekilmiş fotoğrafı niteliğindedir.
Mektupta; ticaret amacıyla Zengibar’da bulunan yabancılar ile halk arasında yakınlık ve emniyet kurulamadığından gerginlik, can kaybı ve taraflar arasında nefret duygusunun oluştuğundan bahsedilmiştir. Söz konusu durum yabancı devletlerin Zengibar üzerinde baskı yapmasına sebep olmuştur. Osmanlı Devleti ise burada Müslümanların huzur ve refahını istemektedir. Osmanlı yönetimi bu yüzden gerekli tedbirleri almak ve yabancı devletlerle Zengibar arasında aracılık yapmak üzere Abdülkadir Efendi’yi olağanüstü elçi olarak görevlendirmiştir.
Osmanlı ve Zengibar yönetimleri arasında coğrafi uzaklıktan kaynaklı ciddi bir siyasi birliktelik olmasa bile halkları Müslüman bu iki devlet zor günlerinde birbirlerine destek olmaya gayret etmişlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin en zor dönemlerinden olan Balkan Savaşı yıllarında Zengibar’dan Osmanlı savaş mağdurlarına yardım için kurulan komisyon tarafından gönderilen mektup, uzak mesafelerin kardeşliğe engel olamayacağını bize ispat etmektedir.
4 Ocak 1913 tarihli mektupta; Zengibar’da bulunan Müslümanların Balkan Devletlerinin Osmanlı’ya savaş ilan etmelerinden duyulan üzüntü samimiyetle ifade edilmekte olup gazilere, yetimlere, dullara yardım amacıyla toplanan 300 İngiliz lirasının gönderildiği de belirtilmektedir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Samia Suluhu Hassan arasında 18 Nisan 2024’te gerçekleşen görüşmelerde ortaya çıkan samimi ortam, uzak coğrafyalardaki bu iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihten aldığı güçle günümüzde de tüm sıcaklığı ile devam ettiğinin göstergesidir.
]]>TRT İspanyolca dijital haber platformunun tanıtımı, “TRT İspanyolca Konuşan Ülkeler 1. Yayıncılık Zirvesi”nin ikinci gününde, TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı’nın ev sahipliğinde gerçekleşti.
Törene, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İstanbul Vali Yardımcısı Hasan Hüseyin Can, AK Parti İstanbul Milletvekili Nilhan Ayan, AK Parti Şanlıurfa Milletvekili Abdurrahim Dusak, İspanya, Meksika, Kolombiya, Arjantin, Peru, Venezuela, Guatemala, Ekvator ve Bolivya’nın da aralarında bulunduğu İspanyolca konuşulan ülkelerin medya kurumlarından 17 genel müdür, 21 gazeteci, 16 yönetici ve Türkiye’de öğrenim gören Latin Amerikalı ve İspanyol 40 öğrenci ile üst düzey yabancı misyon temsilcileri ve basın mensupları katıldı.

SOBACI AÇILIŞ KONUŞMASINI YAPTI
Programın açılış konuşmasını gerçekleştiren TRT Genel Müdürü Sobacı, Türkiye’nin İspanya’dan Latin Amerika’ya uzanan ve yaklaşık 560 milyon İspanyolca konuşan insanın bulunduğu geniş bir bölgeyle köklü işbirliği bağları ve stratejik ortaklıklar tesis ederek, ilişkileri her alanda geliştirecek çalışmalar yürüttüğünü belirtti.
Türkiye’nin kamu yayıncısı TRT olarak kendilerinin de kurumları ile bölgedeki muadil kurumlar arasında kamu yayıncılığı alanında işbirliğini güçlendirecek önemli adımlar attıklarını söyleyen Sobacı, bu doğrultuda bugüne kadar düzenledikleri eğitimlere, İspanyolca konuşulan ülkelerden katılımcıların büyük teveccüh gösterdiğini anlattı.
Sobacı, bugün gerçekleştirdikleri TRT İspanyolca lansmanı ve TRT-İspanyolca Konuşulan Ülkeler 1. Yayıncılık Zirvesi’nin, TRT ile İspanyolca konuşulan ülkelerin medya kuruluşları arasında güçlenen iletişimin en somut göstergesi olduğunu vurguladı.
TRT olarak, 17 televizyon ve 17 radyo kanalı, yabancı dillerdeki dijital haber platformları, uluslararası dijital platformu “Tabii”, 4 basılı dergi, 41 dil ve lehçedeki internet ve radyo yayınlarıyla dünyanın yedi kıtasına ulaşan yayın ve yapım faaliyetleri yürüttüklerine dikkati çeken Sobacı, şöyle devam etti:
“60 yıllık tecrübemizden aldığımız güvenle, 2015 yılında kurduğumuz TRT World ile başlayan küresel bir medya oyuncusu olma serüvenimize heyecanla ve güçlenerek devam ediyoruz. Geldiğimiz noktada, TRT World ve TRT Arabi televizyon kanallarımız, TRT Almanca, TRT Rusça, TRT Fransızca, TRT Balkan, TRT World, TRT Arabi ve TRT Afrika dijital haber platformlarımızdan oluşan uluslararası yayın ailemizle, dünyayı dünyaya anlatıyoruz. Bugün, TRT İspanyolca dijital haber platformumuzun yayın hayatına başlamasıyla, uluslararası yayın ailemizin en yeni üyesi yolculuğuna başlıyor. Bunun yanı sıra, TRT Farsça dijital haber platformumuzun açılması için de çalışmalarımızı sürdürüyoruz.”
Zahid Sobacı, Türkiye’nin kamu yayıncısı olarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye’nin küresel ölçekte verdiği “daha adil bir dünya” mücadelesine medya alanında ellerinden gelen tüm katkıyı vermek için çaba sarf ettiklerini belirtti.
7 Ekim’den bu yana, dünyanın çok acı bir insani sınamadan yine başarısızlıkla geçtiğine şahitlik ettiklerini söyleyen Sobacı, “İsrail, Gazze başta olmak üzere tüm Filistin halkına yönelik bir soykırım gerçekleştiriyor. İnsanlık suçları işliyor. Uluslararası toplum ise bu zulüm ve barbarlık karşısında somut adımlar atmakta aciz kalıyor.” dedi.
“YERLEŞİK HABERCİLİK ANLAYIŞINA YENİ BİR SOLUK GETİRECEĞİZ”
Sobacı, medyanın sözün bitmediği yer olması gerektiğini vurgulayarak, şöyle konuştu:
“Ancak, Batı medyası, bu katliamlar karşısındaki tutumuyla sözün bittiği yer olmuştur. Dünyanın sözüm ona önde gelen medya kuruluşları, yaşananları gizlemeye çalışırken, TRT olarak Gazze’de, Cebaliye’de, Han Yunus’ta, Refah’ta olan biteni 41 dil ve lehçedeki yayınlarımızla ulusal ve uluslararası kamuoyuna duyuruyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı’mızın ifadesiyle, açtığımız iletişim koridorunu daha çok dilde, daha geniş coğrafyalara yaymak için gayret gösteriyoruz. Sesimizin ulaşmadığı yer bırakmamak ve medyanın ahlakını korumak için uluslararası yayın ailemizi genişletmeye devam ediyoruz.”
TRT İspanyolca’daki haber ve içeriklerle gündemi insani bir perspektifle değerlendireceklerini söyleyen Sobacı, “Her bir insanın değerli ve önemli olduğunun, yok saymanın ise sorunları daha karmaşık hale getirdiğinin idrak edilmesi için gayret göstereceğiz. Ana akım medyada görmezden gelinen konuları ele alacak, madalyonun görünmeyen yüzünü gözler önüne serecek, yerleşik habercilik anlayışına yeni bir soluk getireceğiz.” diye konuştu.
“HAKİKAT NÖBETİ TUTUYORUZ”
İletişim Başkanı Altun da konuşma yaptı. Altun şunları söyledi:
“Ne yaparlarsa yapsınlar Filistin davası mevzubahis olduğunda yerimiz bellidir. Yerimiz, hakikatin yanıdır. Yerimiz katledilen o masum gazetecilerin yeridir. Türkiye, 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, egemen, bağımsız ve toprak bütünlüğü haiz bir Filistin devletinin her zaman en büyük destekçisi olmuştur ve bu devletin kurulmasıyla bölgeye barış gelebileceğini güçlü bir şekilde vurgulamıştır, bunu vurgulamaya da devam edecektir. Zira, biz hakikat nöbeti tutuyoruz. Hakikat için savaşıyoruz ve buradaki gayretlerimiz de bununla ilgidir.”
İLK HABER PAYLAŞILDI
Programda, TRT İspanyolca ile ilgili tanıtım filmi izletilirken, İletişim Başkanı Altun ve TRT Genel Müdürü Sobacı ile İspanyolca konuşulan 18 ülkenin medya kurumlarının üst düzey yöneticileri, TRT İspanyolca Dijital Platformunun açılışını gerçekleştirdi ve platformun ilk haberlerini paylaştı.
TRT İspanyolca’nın tanıtımı sona ererken, TRT İspanyolca Konuşulan Ülkeler 1. Yayıncılık Zirvesi ise oturumlarla devam ediyor.

ABD’den Avustralya’ya, Fransa’dan Mısır’a kadar birçok ülkede binlerce öğrenci, Filistin’le dayanışma amacıyla kendi üniversitelerinde gösteriler başlattı.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının durdurmasını isteyen öğrenciler, Gazze’de ateşkes çağrılarına destek verilmesini ve İsrail’e silah tedarik eden şirketlerin boykot edilmesini talep ediyor.

GÖSTERILERİN BAŞLADIĞI COLUMBİA ÜNIVERSİTESİNDE İSTİFA ÇAĞRISI
ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, ülkede üniversite eylemlerinin yayılmasına önayak olan Columbia Üniversitesini ziyaret etti.
Johnson, kampüsteki Filistin’e destek gösterilerini “nefret ve antisemitizm” şeklinde niteleyerek, protestoları sonlandıramaması durumunda Rektör Nemat Minouche Shafik’in istifa etmesi çağrısında bulundu.
Kampüsteki protestoların kontrol altına alınmaması durumunda Başkan Joe Biden’ın yetkisini kullanarak Ulusal Muhafızları devreye sokması gerektiğini savunan Johnson’ın konuşması sık sık öğrencilerin yuhalamaları ile kesintiye uğradı.
Columbia Üniversitesindeki Yahudi öğrenciler ise Johnson’ın sözlerini yalanlayarak, Filistin destekçisi protestoların antisemitik bir tehdit oluşturmadığını savundu.
TEXAS ÜNİVERSİTESİ
Filistin’e destek gösterisi düzenleyen ABD’deki Texas Üniversitesi öğrencilerine güvenlik güçleri sert müdahale etti.
İsrail karşıtı gösteriye katılan 200 kadar öğrenci üniversitenin Austin yerleşkesinde toplandı. Polis ilk aşamada, grubu yönlendirdiğini iddia ettiği 17 kişiyi, daha sonra toplam 34 kişiyi gözaltına alırken, atlı birliklerin de dahil olduğu güvenlik güçleri ile öğrenciler arasında arbede yaşandı.
Polisin “dağılın” uyarılarına rağmen üniversite bahçesine oturarak eylemlerine devam eden öğrenciler, güvenlik güçleri tarafından çembere alındı.
Texas Valisi Greg Abbott ise sosyal medya platformu X’ten yaptığı paylaşımda, kalabalık dağılana kadar protestocuların gözaltına alınmaya devam edileceğini kaydetti.
Abbott, “Bu protestocuların yeri hapishane. Texas’ta antisemitizme müsamaha gösterilmeyecektir, nokta. Texas’taki herhangi bir üniversitede nefret dolu, Yahudi karşıtı protestolara katılan öğrenciler okuldan atılmalıdır.” ifadelerini kullandı.
MARYLAND ÜNİVERSİTESİ
ABD’de başkent Washington’a yarım saatlik mesafedeki Maryland Üniversitesinden bir grup öğrenci, İsrail’in Gazze’deki saldırılarına tepki amacıyla üniversite kampüsünün bahçesinde eyleme başladı.
Yüzden fazla öğrencinin katıldığı ve aralarında farklı din ve etnik kökene mensup öğrencilerin bulunduğu grup, Gazze’de acil ateşkes için sloganlar attı.
GÜNEY CALİFORNİA ÜNİVERSİTESİ
ABD’nin önde gelen üniversitelerinden Güney California Üniversitesinde polis, öğrencilerin kampüsün belli bölgelerine çadır kurmasına izin vermedi.
Göstericilerin dağılması için uyarılarda bulunan polis, gün içinde halen gösterilerine devam eden bir grup öğrenciyi gözaltına aldı. Polis daha sonra üniversitenin ana kampüsünü halkın kullanımına kapattı.
CALİFORNİA BERKELEY ÜNİVERSİTESİ
ABD’deki California Berkeley Üniversitesinde öğrenciler, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesi ve üniversite yönetiminin İsrail’e destek veren şirketlerle ilişkilerini kesmesi talebi ile üniversite kampüsünde “dayanışma kampı” kurdu.
Öte yandan, Üniversite Sözcüsü, üniversitenin yatırım politikalarını değiştirmeye yönelik bir planları olmadığını söyledi.
PİTTSBURGH VE BROWN ÜNİVERSİTELERİ
ABD’deki Pittsburgh Üniversitesinde öğrenciler, üniversite yönetimini İsrail’i finanse eden kişi ve kurumlarla mali ilişkilerini kesmeye çağırdı.
Gösteriyi düzenleyen Sam Weiner, üniversite yönetimi taleplerini karşılayana kadar gösterilere devam edeceklerini söyledi.
ABD’deki Brown Üniversitesinden yaklaşık 80 öğrenci, kampüste kamp kurarak üniversitenin İsrail bağlantılı şirketlerle işbirliğini kesmesini talep etti.
AVUSTRALYA’DAKİ SYDNEY ÜNİVERSİTESİ
Avustralya’da Sydney Üniversitesinde yüzlerce Filistin destekçisi öğrenci, kampüste çadırlar kurarak İsrail’in Filistin’e saldırılarını protesto etti.
Öğrenciler, kampüse kurdukları çadırların üzerine “Nehirden Denize”, “Silah üreticileriyle ilişkileri kesin”, “Özgür Filistin” ve “İlk Columbia sırada USYD (University of Sydney)” ifadeleri yer aldı.
Avustralyalı Senatör David Shoebridge’in de katıldığı protestoda, yüzlerce öğrenci üniversitenin, “İsrail üniversiteleri ve silah üreticileriyle bağlarını kesmesini” talep etti.
FRANSA’DA SCIENCES PO
Fransa’nın en prestijli okullarından Sciences Po’da öğrenciler Filistin’e destek gösterisi düzenledi.
Okulun bahçesinde çadır kuran öğrenciler, “(Fransa Cumhurbaşkanı) Macron istemese de Filistin’in onuru ve öldürülenler için biz buradayız” sloganları attı.
“Gazze’de Üniversite Kalmadı” yazılı afiş taşıyan öğrenciler, Gazze’de aylardır devam eden zulmü kınamak için harekete geçtiklerini kaydetti.
MISIR’DA KAHİRE AMERİKAN ÜNİVERSİTESİ
Mısır’daki Kahire Amerikan Üniversitesinde öğrenciler, Filistin destekçisi gösteri düzenledi.
Üniversite yönetimini İsrail’i destekleyen şirketleri boykot etmeye ve bu şirketlerle anlaşmalarını feshetmeye çağıran öğrenciler, “Paramız nereye gidiyor? Kahire Amerikan Üniversitesi soykırımı finanse ediyor!” yazılı pankartlar taşıdı.
Öğrenciler, yönetimi ABD’li teknoloji şirketi Hewlett Packard ve Fransız sigorta şirketi AXA’yı boykot etmeye çağırdı.
İran Meclisi Sosyal İşler Komisyonu, geçen günlerde hafta tatilinin 2 güne çıkartılması, cuma gününün yanı sıra perşembe gününün de tatil ilan edilmesine ilişkin yasa tasarısı sundu.
Ülkede hafta tatili halihazırda cuma tam gün, perşembe yarım gün şeklinde. Bu durum dünya genelinde cumartesi ve pazar günleri tatil olması nedeniyle uluslararası ticarete sekte vurduğu gerekçesiyle eleştirilere neden oluyor.
Bazı muhafazakarlar, perşembe gününü kültürel ve dini açıdan tatil olmaya daha uygun görürken, özellikle iş insanları, uluslararası ticaretle entegrasyonun sağlanması açısından cumartesi gününün tatil edilmesini istiyor.
MUHAFAZAKLAR PERŞEMBE GÜNÜNÜ İSTİYOR
Muhafazakarlara yakınlığıyla bilinen Fars Haber Ajansı (FHA) konuya ilişkin haberinde, cumartesi gününün tatil edilme taleplerini “siyonizmin taktiği” olarak yorumladı.
FHA, “Cumartesinin tatil edilmesi taslağı, Siyonizmin taktiği mi? Yoksa kara cahillik mi?” başlıklı yazıda, cumartesinin Yahudi geleneklerinde tatil olduğunu ve bunu İran’daki gizli Yahudilerin talep ettiğini öne sürdü.
İranlı Sosyolog Hüseyin Nuri de cumartesinin tatil olmasına karşı.
“Javanonline” haber sitesine konuşan Nuri, cumartesi gününün tatil edilmesini “Siyonizmin normalleştirilmesi” olarak değerlendirdi.
Cumartesi gününün Yahudilerin dini günü olduğuna işaret eden Nuri, İran’da cumartesi gününün tatil ilan edilmesinin Siyonistler ve Masonların ülke kültürünü bozma girişimlerinde baş örtüsü ve toplumsal bozulmaya bir halka ekleyeceğini kaydetti.
İŞ DÜNYASI CUMARTESİ DİYOR
Bir önceki dönem hükümet sözcüsü Ali Rebii’nin yaklaşımı ise cumartesi gününün tatil olması yönünde.
Reformistlere yakınlığıyla bilinen Rebii, 22 Nisan’da yaptığı açıklamada, “Cumartesi yerine perşembe gününün tatil edilmesini istemek, ülkedeki ‘kalkınma ve ilerlemeye’ muhalefet taraftarlarının refleksidir.” dedi.
İran Ticaret Odası Başkanı Ali Şeriati de ülke lideri Ali Hamaney’e hitaben kaleme aldığı mektubunda, ülkenin ekonomik çıkarları yönünden daha uygun olması gerekçesiyle cumartesi gününün tatil edilmesini istedi.
Şeriati, “Halihazırda, (perşembe öğleden sonra ve cuma günlerinin tatil olması) dünya ticaretiyle 4 gün banka, gümrük ve benzeri resmi işlemler için irtibat kuramamamıza neden oluyor. Perşembenin tatil ilan edilmesi en çok ticaret yaptığımız 5 ülke (Çin, Irak, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Hindistan) dikkate alındığında yılda 8,3 milyar dolar kayıp anlamına gelmektedir.” ifadelerini kullandı.
İran Ticaret Odası Üyesi Pedram Sultani de sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımında, ülkede perşembe gününün tatil edilmesini isteyen muhafazakarları eleştirerek cumartesi gününün tatil edilmesini istedi.
Sultani, dünyada Müslüman ülkelerin yüzde 95’inin cumartesi günü tatil yaptığını belirterek, ülkedeki bazı muhafazakarların 1,8 milyar Müslüman yerine sadece 15 milyon Yahudi’ye bakarak karar vermesinin isabetli bir karar olmadığını savundu.
Tüm bu tartışmalara ilaveten, Mecliste hükümeti destekleyen milletvekillerinin çoğunluğunun tasarıyı cumartesi gününün tatil edilmesi yönünde destekleyecekleri belirtildi.
Kentin ana giriş noktalarından Santa Lucia Tren Garı ve Roma Meydanı’na uygulamaya dair bilgilendirici panolar, ödeme ve kontrol noktaları konulurken, kente gelen yerli ve yabancı turistler işlemlerini internet üzerinden yapmadıysa bu noktalarda ödemelerini gerçekleştirdi.
İtalyan basınında yer alan haberlerde, uygulamanın ilk günü olan bugün için “Contributo di Accesso a Venezia” (Venedik’e Giriş Ücreti) isimli internet sitesinden 80 bin kişinin kayıt yaptırdığı, bunlardan sadece 7 binden fazlasının tarihi kent merkezine erişim için gereken 5 avroyu ödediği belirtildi. Bu ödemelerden 36 bin avrodan fazla gelir elde edildiği aktarıldı.
Uygulamayla, dünyada ilk kez bir kente günübirlik giriş için ücret ödendiği ifade edilirken, benzer şekilde turist yoğunluğuna sahip diğer şehirlerin de ilk kez yürürlüğe konan uygulamayı dikkatle takip ettikleri kaydedildi.
Venedik Belediye Başkanı Luigi Brugnaro da basına yaptığı açıklamada, “Giriş ücreti, dünyada ilk olan bir deneyimdir. Turist akışını yönetme, bölge sakinleri ve misafirlerimiz için daha iyi bir yaşam kalitesini garanti etme girişimidir.” ifadesini kullandı.
Giriş ücretini ödeyen bazı turistler gazetecilere yaptığı açıklamada, Venedik’e yardım için bu uygulamayı desteklediğini belirtirken, kimi ise bir şey değişmeyeceğini, bu kontrol noktalarıyla şehrin eğlence parkı havasına sokulduğunu ifade etti.
Uygulamaya karşı çıkanlar da var
Venedik’teki uygulamaya karşı olanlar kentin pek çok yerine, “Kitle turizmini idare etmek için bilet uygulamasına gerek yok. 25 Nisan’da giriş bileti uygulamasına hayır.” yazılı pankartlar astı.
İki dönem Venedik Belediye Başkanlığı görevini yürüten Massimo Cacciari de Adnkronos ajansına verdiği demecinde, “giriş ücreti” uygulamasına karşı çıkarak, “Bu safça bir çılgınlık. Tamamen gayrı meşru, anayasaya da aykırı. Dünyada hiçbir şehre girmek için para ödemezsiniz. ‘Aklınızı mı kaçırdınız’ diyen biri yok mu? Bir şehre girmek için vergi konulur mu? Orta Çağ’da mı olduğunu sanıyorsun.” ifadelerini kullandı.
Cacciari, turistleri bu “giriş ücreti”ni vermemeye çağırdı.
Uygulamanın devreye alındığı günde yüzlerce kişi de kentin Roma Meydanı’nda “giriş ücretine hayır” yazılı pankartlarla protesto yürüyüşü yaptı. Göstericiler, uygulamayı getiren Belediye Başkanı Brugnaro’ya tepki gösterdi.
Protesto yürüyüşünde, polis kordonunu aşmak isteyen göstericilerle güvenlik güçleri arasında zaman zaman arbedeler yaşandı. Polisin, kalkan ve cop kullanarak göstericileri engellediği anlar basına yansıdı. Göstericilerin eylem sırasında “Utanın-Utanın” ve “Faşistler” şeklinde slogan attıkları görüldü.
Bir grup da garın önündeki kontrol noktasında ellerindeki sahte İtalyan pasaportlarını göstererek, Avrupa Birliği’nde (AB) ve İtalya’da serbest dolaşım olduğunu ancak Venedik’te bunun bugün itibariyle sona erdiğini savundu.
Venedik’e giriş ücreti uygulaması
Venedik Belediye Meclisinin kentteki turist yoğunluğunu kontrol altına almak maksadıyla Eylül 2023’te kabul ettiği “Venedik’e giriş ücreti” uygulaması, bu yıl ilk aşamada yoğunluk oluşması beklenen bazı tatil günlerini de kapsayan 29 günde denenecek.
Venedik’e günübirlik ziyaretleri belirlenen 29 güne denk gelen turistler, “Contributo di Accesso a Venezia” (Venedik’e Giriş Ücreti) adıyla oluşturulan siteden rezervasyon yaparak giriş ücretlerini ödeyebilecek.
5 avroluk giriş ücretini ödeyen ziyaretçilerin akıllı telefonuna geçiş belgesi özelliğinde bir karekod gönderilecek ve şehirde rastgele yapılacak kontrollerde bu karekodun gösterilmesi gerekecek. Giriş ücretini ödemeyenler, yerel yetkililerin kontrollerinde tespit edilmeleri halinde, giriş ücretine ek olarak 50 ila 300 avro idari para cezasına ödemek durumunda kalacak.
Venedik Belediyesi sınırlarındaki tesislerde konaklayanlar, Venedik’in içinde bulunduğu Veneto bölgesinde ikamet edenler, 14 yaş altı çocuklar, bakıma muhtaç olanlar, spor müsabakalarına katılanlar, seyahate çıkan lise öğrencileri, güvenlik güçleri ve itfaiye ekipleri giriş ücreti ödemekten muaf tutulacak.
Kanalların üstüne kurulu yapısı ve tarihi dokusuyla Venedik, her yıl milyonlarca turisti ağırlıyor.
BP, konuya ilişkin olarak “Endişeleri anlıyoruz.” dedi ve değişimi desteklediklerini belirtti. Öte yandan, ilk kez bir kişi tarafından büyük bir petrol şirketine karşı yakma uygulamaları nedeniyle dava açıldığına inanılıyor.
MANEVİ KAYIPLAR İÇİN TAZMİNAT TALEP EDİLDİ
BBC’nin gördüğü dava dilekçesinde, Irak’ın güney doğusundaki “Rumaila petrol sahasından kaynaklanan zehirli emisyonların” Ali’nin lösemisine ve ardından ölümüne neden olduğu ve BP’nin ana yüklenici olarak kısmen sorumlu olduğu iddia edildi. Julood, oğlunun kemoterapi ve kemik iliği nakli de dahil olmak üzere yurtdışındaki tıbbi tedavi masrafları, kazanç kaybı, cenaze masrafları ve oğlunun “manevi kaybı” için tazminat talep etti.
Hüseyin Julood, “BP’nin sesimi duymasını ve durumumu dikkate almasını umuyorum. Ben sadece kendimi değil, burada yaşayan ve kirlilikten mustarip olan yoksul insanları da temsil ediyorum” diye konuştu. Julood’u temsil eden Hausfeld & Co avukatlık şirketinden Wessen Jazrawi de davayı ‘önemli bir çevre davası örneği’ olarak niteledi ve “Bu tür şirketler özellikle Küresel Güney’de meydana gelen zararlı çevresel uygulamaları genellikle cezasız bir şekilde gerçekleştirebiliyor” ifadelerini kullandı.
GAZ YAKMA NEDİR?
Gaz yakma (flaring) petrol çıkarılırken açığa çıkan gazın yakılmasıdır; gaz, benzen gibi kansere neden olan zararlı kimyasalların karışımını içerebileceğinden insan sağlığı için tehlikelidir. BBC’nin Dünya Bankası rakamları üzerinden yaptığı analize göre, Rumaila petrol sahası dünyada belgelenmiş en yüksek gaz yakma seviyesine sahip.
Hüseyin Julood, daha fazla ailenin acı çekmemesi için düzenli gaz yakmanın durdurulmasını hedeflediğini belirtti. Ali’ye akut lenfoblastik lösemi teşhisi konulduğunda 15 yaşındaydı ve kemoterapi, ilik nakli ve radyoterapi de dahil olmak üzere iki yıl tedavi gördü. Bir süre sonra hastalığı nüksetti ve geçen yıl Nisan’da hayatını kaybetti.
2021 yılında BBC Arapça Servisi, Rumaila petrol sahasında ilk kirlilik izleme çalışması yaptı. Sonuçlar, yüksek düzeyde benzen ve diğer kanserojen maddelere maruz kalınması nedeniyle bölge halkının yüksek lösemi riski altında olduğunu gösterdi.
“OĞLUMUN HAYATI BP’NİN KÂRI İÇİN FEDA EDİLDİ”
Rumaila petrol sahasının sahibi Irak hükümeti; ancak BP ile Çin’in PetroChina şirketi ROO adlı bir konsorsiyumda ortaklık halinde sahanın yönetiminde ana yüklenici konumunda. BP’nin de imzaladığı ROO’nun işletme standartlarına göre, ‘Ulusal sınırları aşan kirlilik seviyelerinden etkilenenler yasal olarak tazminat alma hakkına sahip’.
Söz konusu faaliyet Irak’ta gerçekleşmiş olsa da BP’nin merkezi İngiltere’de olduğu için Julood İngiltere mahkemelerinde dava açabiliyor. BBC’nin yorum talebine yanıt olarak BP, Rumaila sahasının işletmecisi olmadığını, ancak ROO’nun ‘gaz yakma ve emisyonları azaltma konusunda yardımcı olmak için yaptığı çalışmalarda ana yüklenici olan Basra Energy Company Limited’i (BECL) aktif olarak desteklemeye devam ettiğini’ belirtti.
O dönemin bir yetkilisi ROO’nun gaz yakmayı azaltmaya çalıştığını ve ‘toplum sağlığı girişimleri için fon desteği sağladığını’ söylese de Julood neredeyse her gün gaz yakımı ve siyah duman gördüğünü anlattı. Baba, “Bunlar sahte vaatler. Hiçbir gelişme yok. Çevre nefes alamayacak kadar kirlenmiş durumda” dedi. Julood ayrıca Ali’nin ölümünden bu yana, biri genç bir çocuk olmak üzere dört ya da beş kişinin kanserden öldüğünü söyledi.
Julood’un avukatları BP’nin tazminat konusunda müzakerelere başlayabileceğini ya da iddiayı reddedebileceğini belirtti. BP’nin talebi reddetmesi halinde bir sonraki adım Julood’un mahkemeye başvurması olacak ve dava İngiltere’de görülebilecek.
Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Oleksandr Pavliuk, Rusya’nın 100 binden fazla askerden oluşan yeni birlik oluşturduğunu öne sürdü. Pavliuk ayrıca, Rus ordusunun yeniden bir toparlanma sürecine girdiğini aktardı. Yeni birliklerle ve teçhizatla beraber topyekün bir saldırı başlayabileceğine dikkat çekti.
Kiev, saldırı tehlikesine karşı farklı senaryolarla hazırlık yapıyor. Muharebe kabiliyetini geri kazanmak için bazı tugaylar cepheden çekildi. Dinlenme, toparlanma, yeniden silahlanma ve savaşma azminin geliştirilmesi üzerine çalışmalar yürütülüyor.
Rus zırhlı taarruz grupları, Donetsk Oblastı’ndaki Bahmut kentinin yanı sıra Lyman’daki mevzilere saldırıyor. Pokrovsk cephesindeki hatları aşmak için düzinelerce tank ve zırhlı personel taşıyıcı kullanılıyor. Ukrayna istihbaratına yakın, DeepState sitesi, Moskova güçlerinin Donetsk’teki bir sonraki önemli hedeften sadece birkaç kilometre uzaktaki Bohdanivka kasabasını ele geçirdiğini bildirdi. Rusya Savunma Bakanlığı da kısa bir süre sonra bu kritik gelişmeyi doğruladı. Yüksek bir noktada bulunan yerleşim, Ukrayna savunma hattı için “hayati öneme sahip” olduğu ifade edilen Chasiv Yar’a 10 km daha az bir mesafede bulunuyor. Bununla birlikte Rus kuvvetleri, insan gücü ve top mermisi tedariki açısından sahip olduğu avantajla son aylarda Donetsk’in dışında Luhansk Oblastı’nda da kayda değer ilerlemeler kaydetti.
Ukrayna Genelkurmayının baş etmesi gereken daha birçok mesele var. Bunlardan biri de kötü gidişatla birlikte Ukrayna ordusu içerisinde had safhaya ulaşan disiplinsizlik olarak görülüyor. Rus haber ajansı RIA Novosti’nin iddiasına göre, cephedeki askerler emirlere uymuyor, komutanları tehdit ediyor, firar ediyor, savaş alanını terk ediyor ve ateş etmeyi reddediyor. Genelkurmay Başkanı Sırskiy’in imzasının yer aldığı belgede yeni bir disiplin güçlendirme emrinin bulunması da bu iddiaları doğruluyor
ENERJİ ALTYAPILARININ HEDEF ALINMASI KARA OPERASYONU HAZIRLIĞI MI?
Rusya, farklı boyutlardaki füzeler ve kamikaze insansız hava araçları kullanarak haftalardır Ukrayna’nın enerji altyapısını hedef alıyor. Ülkedeki elektrik üretimi savaş öncesine göre önemli ölçüde azaldı. Ukrayna savaş öncesinde elektrik ihraç eden bir ülkeyken şimdi elektrik ihtiyacının bir kısmını dışarıdan ithal eder duruma geldi.
Ukrayna askeri yetkilileri ve Batılı müttefikleri, Kiev birliklerinin takviyesi ve çok ihtiyaç duyulan yardım sağlanmadan, ülkenin savunmasının çökeceğinden endişeli. Zelenskiy geçen hafta Rusların uzun menzilli füzelerle saldırmayı sürdürmesi durumunda savunma mühimmatının tükeneceğini vurgulamış; Bu durumu başta ABD olmak üzere, ortaklarının da bildiğini söylemişti. Kiev’in ciddi boyutlara ulaşan mühimmat sıkıntısını gidermek için acilen ihtiyaç duyduğu 60 milyar dolarlık askeri yardım paketi ise ABD Temsilciler Meclisi’nde onaylandı.
UKRAYNALILAR CEPHEYE GİTMEMEK İÇİN HAYATINI TEHLİKEYE ATIYOR
New York Times, binlerce Ukraynalı erkeğin savaştan kaçmak için yasa dışı yollardan sınırı geçtiğini öne sürdü. Gazete, “Savaşmaktansa batı Ukrayna’daki nehirleri geçerken boğulmayı tercih ediyorlar. Yüksek düzeydeki kayıplar göz önüne alındığında, askere alınmak cepheye tek yönlü bir bilet almak gibi” ifadelerini kullandı. Romanyalı yetkililerin açıklamalarına bakılırsa savaşın başından bu yana altı binden fazla erkek Tisza Nehri kıyılarına çıktı. Ancak nehri geçmeye çalışan çok sayıda Ukraynalı da öldü.
Bu bağlamda, Ukrayna kenti Mukaçeve’deki sınır müfrezesi basın sekreteri Lesya Fedorova 22 kişinin cesedinin Romanya ile Ukrayna kıyılarına vurduğunu söyledi. Ancak yetkililer büyük olasılıkla çok daha fazlasının boğulduğunu, bu yüzden Tisza’nın “ölüm nehri” lakabını aldığını belirtti. Edinilen bilgiye göre askerden kaçıp Romanya’ya giriş yapmak isteyenlerin insan kaçakçısı çetelere ödediği fiyat da adam başına iki bin dolardan on bin dolara yükselmiş durumda. Fedorova, kaçakçılığa karşı koymak için muhafızların sınır boyunca ilave kızılötesi kameralar ve ayak izi sensörleri yerleştirdiğini aktardı. Sınıra giden yollarda da kontrol noktaları oluşturuldu.
İngiltere merkezli, Financial Times Ukraynalı ve Batılı yetkililere dayandırdığı raporunda “Rusya bahar sonu ya da yaz aylarında geniş çaplı bir saldırı için hazırlanıyor olabilir” ifadelerini kullandı. Kaynaklar, Rusya’nın Donetsk, Kherson, Lugansk ve Zaporozhye bölgelerinde daha fazla toprak ele geçirmeyi planladığını aktarıyor. Kiev’deki askeri yetkililer, Moskova’nın Harkiv’e bir saldırı planlıyor olabileceğinden de endişe ediyor. Haberde, “Ruslar, buna hazırlık olarak yüz binlerce kuvveti harekete geçiriyor ve kente roket atıyor.” denildi.
Bloomberg’e demeç veren konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar da Rus birliklerinin bu yaz kuzeydoğudaki Harkiv Oblastı’nda yer alan şehirleri ve Ukrayna’nın Karadeniz kıyısındaki Odesa kentini hedef alan geniş çaplı bir saldırıya yeniden başlayabileceğini söyledi.
ABD’de ise konu hakkında fikir ayrımları var. Cumhuriyetçiler Ukrayna’ya yönelik yardımların çok fazla olduğunu ve artık kesilmesi gerektiği konusunda hemfikir. Demokratlarsa, Rusya’nın olası bir galibiyeti durumunda, sıradaki tehdit altındaki ülkelerin, Avrupa’daki NATO müttefikleri olduğuna dikkat çekiyor. ABD Cumhuriyetçi Parti Senatörü Ron Johnson, ABD Başkanı Joe Biden’ın Ukrayna’da “açıkça” kaybedilmiş bir davayı sürdürdüğünü söyledi. Beyaz Saray’ın Rusya’yı zayıflatmaya yönelik siyasetinin başarısızlığını kabul etmeyeceğini ifade etti.
]]>Biden, Amerika’nın müttefikleri kadar güçlü olduğunu ve söz konusu dış yardım paketiyle hem Ukrayna, hem İsrail hem de Hint-Pasifik bölgesine (Tayvan) kayda değer ölçüde yardım göndereceklerini ifade etti.
“Bugün birkaç saat sonra Ukrayna’ya bazı silah ve ekipmanları, hava savunma mühimmatlarını ve zırhlı araçları göndermeye başlayacağız.” diye konuşan Biden, Ukrayna’ya uzun zamandır gönderemedikleri ciddi boyuttaki askeri yardımı bu paketin geçmesiyle hızlı şekilde göndereceklerini vurguladı.
Ukrayna’ya gönderilecek silahların ABD’de üretildiğine ve dolayısıyla Amerikan savunma ve silah sanayisine ciddi katkı sağladığını da kaydeden Biden, bu yolla hem Rusya karşısında Ukrayna’yı, hem de Amerikalı üreticileri desteklediklerini dile getirdi.
ABD, Ukrayna’ya destek paketinin imzalanmasının ardından ilk yardımın içeriğini açıkladı
Beyaz Saray’ın yazılı açıklamasında, “ABD, Rusya’nın saldırganlığına karşı ülkelerini ve özgürlüklerini savunan cesur Ukrayna halkını desteklemek amacıyla bugün Ukrayna’ya önemli bir yeni silah ve teçhizat paketini duyurmaktadır.” ifadesine yer verildi.
Yardım paketinde hava savunma füzeleri, yüksek hareket kabiliyetine sahip topçu roket sistemi (HIMARS) mühimmatları, top mermileri, zırhlı araçlar, hassas hava mühimmatları, tanksavar silahları gibi acil ihtiyaç duyulan askeri malzemelerin bulunduğu belirtildi. Ayrıca, paketin hafif silah, teçhizat ve yedek parçaları da içerdiği kaydedildi.
Öte yandan, ABD Savunma Bakanlığı da yazılı açıklama ile yeni yardım paketiyle, ABD Başkanı Biden ve hükümetinin Ağustos 2021’den bu yana Savunma Bakanlığı envanterlerinden Ukrayna’ya 56’ncı defa yardım göndermiş olacağını belirtti.
Bakanlık, 1 milyar dolarlık askeri yardım içinde 155 milimetre top mermileri, Javelin ve AT-4 tanksavarlar, güdümlü TOW füzeleri, mayına dayanıklı MRAP ve Bradley zırhlı araçları ile Stinger alçak irtifa hava savunma füzeleri gibi özel mühimmatların bulunduğu bilgisini paylaştı.
İsrail’e askeri yardım
Gazze’de halen devam eden saldırılarında binlerce Filistinli sivilin öldürülmesinden sorumlu olan İsrail’e koşulsuz desteğini sürdürmekle eleştirilen ABD yönetimi, bu paketle İsrail’e toplam 26 milyar dolarlık yeni bir destek sağlayacak.
Biden, İsrail’e yeni yardım paketini “Tel Aviv’in kendini Tahran’a karşı koruması” şeklinde gerekçelendirerek, “10 gün önce İran, 100’den fazla dron ve füze ile İsrail’e bir saldırı düzenledi. İran’ın, Hizbullah’ın, Hamas’ın ve diğer bağlantılı unsurların İsrail’e saldırıları oldu. Benim, İsrail’in güvenliğine olan taahhüdüm sarsılmaz.” diye konuştu.
ABD’nin, bu paket yoluyla İsrail’in azalan silah stoklarını yenileyeceğini kaydeden Biden, “İsrail’in, İran ve onun desteklediği teröristlere karşı kendini savunmak için ihtiyaç duyduğu şeylere sahip olduğundan her zaman emin olacağım.” dedi.
Temsilciler Meclisi’nden 4 ayrı tasarı olarak geçen ve Senato’da birleştirilerek tek bir paket haline getirilen tasarı, dün Senato Genel Kurulu’ndaki oylamada 18 “hayır” oyuna karşılık 78 “evet” oyu ile kabul edilmişti.
Biden’ın imzaladığı pakette, 61 milyar dolar Ukrayna’ya askeri destek, 9 milyar doları Gazze dahil savaş bölgelerine insani yardım olacak şekilde 26 milyar dolar İsrail’e askeri destek, 8,1 milyar dolar da Hint-Pasifik bölgesine (Tayvan) destek amacıyla tahsis ediliyor.
Senato’da onaylanan pakette yer alan son tasarıda ise ABD’de bulunan Rusya’ya ait varlıkların dondurularak Ukrayna’ya yardım amacıyla kullanılabilmesinin ve TikTok’un ABD’de yasaklanmasının da önü açılıyor.
Gazze’ye 1 milyar dolar ayrıldı
Biden, “Bu tasarı, Gazze’nin masum insanlarına gönderdiğimiz insani yardımı da ciddi ölçüde artırıyor. Tasarıda Gazze’ye insani yardım için ilave olarak 1 milyar dolar ayrılıyor; bunun içinde gıda, temiz su, tıbbi malzeme gibi unsurlar olacak. İsrail, tüm bu yardımların Gazze’deki Filistinlilere gecikmeden ulaştığından emin olmalı.” diye konuştu.
Bu süreçte Hamas’ın elindeki rehineleri bırakmasının ve bununla birlikte bir ateşkese ulaşılmasının kendileri için öncelik olduğunu kaydeden Biden, bu konudaki yoğun çalışmalarının devam ettiğini söyledi.
Temsilciler Meclisi’nden 4 ayrı tasarı olarak geçen ve Senato’da birleştirilerek tek bir paket haline getirilen tasarı, dün Senato Genel Kurulu’ndaki oylamada 18 “hayır” oyuna karşılık 78 “evet” oyu ile kabul edilmişti.
Biden’ın imzaladığı pakette, 61 milyar dolar Ukrayna’ya askeri destek, 9 milyar doları Gazze dahil savaş bölgelerine insani yardım olacak şekilde 26 milyar dolar İsrail’e askeri destek, 8,1 milyar dolar da Hint-Pasifik bölgesine (Tayvan) destek amacıyla tahsis ediliyor.
Netanyahu, Gazze’de akan kanın durmasını isteyen öğrencilerin gösterilerinin “antisemitik” olduğunu iddia etti.

ABD üniversitelerindeki gösterileri “korkunç” diye niteleyen Netanyahu, bu protestoların durdurulması çağrısında bulundu.
Netanyahu, ABD’deki bazı eyalet, yerel ve federal yetkililerinin söz konusu işgal karşıtı protestolara tepki gösterdiğini ancak daha fazlasının yapılması gerektiğini savundu.

İsrail’in “haksız yere soykırımla suçlandığını” öne süren Netanyahu, “antisemitik” olduğunu ileri sürdüğü gösterilere karşı herkesin tepki göstermesi gerektiğini belirtti.
Columbia Üniversitesinde 18 Nisan’da Filistin yanlısı öğrenciler, okulun, Filistin işgalini ve Gazze’deki soykırımı destekleyen şirketlere devam eden finansal yatırımlarını protesto amacıyla kampüsün bahçesinde oturma eylemi başlatmıştı.

ABD Kongre üyeleri, New York Valiliği ve Belediyesi tarafından yapılan açıklamalarda, bir haftadır nöbet tutan öğrencilerin “antisemitik” davranış sergiledikleri iddia edilmişti.
Columbia Üniversitesinin Gazze’deki soykırımı destekleyen şirketlere sağladığı mali yatırımlara tepki göstermek için kampüsün bahçesinde oturma eylemi başlatan Filistin yanlısı göstericilere New York polisinin müdahalesi sonrası, yönetim ile öğrenciler arasındaki gerginlik arttı.
Eylemin üniversitenin işleyişi için “tehdit oluşturduğunu” savunan Rektör Minouche Shafik’in yardım talebi üzerine göstericilere müdahale eden polis 108 öğrenciyi gözaltına almış, okul yönetimi de eyleme karışan yaklaşık 80 öğrenciye okuldan uzaklaştırma cezası vermişti.

Bunun üzerine, ABD’nin dört bir yanında öğrenciler, dayanışma amacıyla üniversitelerinde kendi eylemlerini başlatmıştı.
Filistin destekçisi öğrencilerin gösterileri, New York Üniversitesi (NYU), Yale, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT), Tufts Üniversitesi, The New School ve Kuzey Carolina Üniversitesi gibi ABD’nin diğer önde gelen okullarına da yayılmıştı.

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını durdurmasını isteyen üniversite öğrencileri, protestolar kapsamında okullarının Gazze’de ateşkes çağrılarına destek vermesini, İsrail’e silah tedarik eden şirketlerle iş yapmayı durdurmasını, İsrail’in askeri çabalarına yardımcı projeler için bu ülkeden araştırma parası kabul etmeyi sonlandırmasını ve “Gazze’deki soykırıma destek veren şirketlere” finansal yatırımı durdurmasını talep ediyor.

THE NEW SCHOOL
New York kentinde bulunan araştırma üniversitesi The New School’da Filistin halkının yaşadığı sorunlara yönelik farkındalık oluşturmayı amaçlayan “Filistin’de Adalet için Öğrenciler (TNS SJP)” grubunun üyeleri, üniversitenin merkez binasında kamp kurdu.
Öğrencilerin kurdukları çadırların yanında “Soykırımdan hemen vazgeçin” yazılı pankartlar gözlemlenirken protestocular kampüsün pencerelerine sokaktan görülebilecek şekilde “Gazze Dayanışma Kampı” yazılı afişler yapıştırdı.
Üniversitenin New York Polisi ile ilişiğini kesmesini isteyen öğrenciler, üniversitenin İsrail’i boykot etmesini de istedi.

Grubun sosyal medya platformu Instagram üzerinden yaptığı paylaşımlarda, “Gazze dayanışma kampına katılın!”, “Columbia Üniversitesindeki yoldaşlarımızın ayak izlerini takip ediyoruz.” ifadeleri yer aldı.
“Filistin’de Adalet için Öğrenciler (TNS SJP)” grubunun organizatörlerinden Kartik Gupta, yaptığı açıklamada, Columbia Üniversitesindeki öğrencilerle dayanışma içinde olduklarını ifade etti.
Gupta, “Kampı, Filistin yanlısı sesleri bastıran ve Gazze’de yaklaşık 7 aydır devam eden soykırıma sessiz kalan ülkemizdeki eğitim kurumlarının suç ortaklığını protesto etmek için süresiz olarak kurduk.” dedi.
Okulda İsrail’in Gazze’ye saldırılarını kınadıkları için haklarında soruşturma başlatılan ve gözetim altında tutulan öğrenciler ile öğretim üyeleri olduğunu vurgulayan Gupta, “Halktan yana olduğunu iddia eden bir kurumunun, öğrencileri ve öğretim üyeleri için doğru olanı yapmaması bizi rahatsız ediyor.” ifadesini kullandı.
NEW YORK ÜNİVERSİTESİ
New York Üniversitesi (NYU) öğrencileri de İsrail’in Gazze’deki saldırılarına karşı çıkmak ve Columbia’daki öğrencilere destek olmak amacıyla kampüste eylem başlattı.
Washington Square Park yakınındaki Gould Plaza önünde protestolarını sürdüren NYU öğrencileri, üniversite yönetiminden İsrail’in Filistin işgaline destek veren şirketlerle yatırım ilişkilerini sonlandırması talebinde bulundu.
Eylem sırasında New York polisi, protesto eden 100’den fazla Filistin yanlısı öğrenciye müdahale ederek gözaltına aldı.
NYU’nun Stern İşletme Fakültesinin önüne kontrplak duvar örüldü.

YALE ÜNİVERSİTESİ
ABD’nin prestijli okullarından Yale Üniversitesinde de öğrenciler, soykırımla yargılanan İsrail’in Gazze’de devam eden saldırılarına karşı Beinecke Plaza’da oturma eylemi başlattı.
Öğrenciler, Yale yönetiminden, üniversitenin İsrail ile bağlantılı “silah üreten” şirketlere yatırımlarına son vermesi talebinde bulundu.
Üniversite yönetimi ise yaptığı yazılı açıklamada, “Yale topluluğunun emniyeti ve güvenliği” gerekçesiyle polisten yardım istediğini ve eyleme son vermek istemeyen 47 öğrencinin gözaltına alındığını belirtti.
Yale yönetimi, ayrıca söz konusu öğrencilerin “okuldan uzaklaştırma” talebiyle disiplin kuruluna sevk edildiği bilgisini paylaştı.

MASSACHUSETTS TEKNOLOJİ ENSTİTÜSÜ (MIT)
ABD’nin diğer önde gelen okullarından Massachusetts Teknoloji Ensititüsü (MIT) öğrencileri de üniversite bahçesinde kamp kurdu.
Üniversitenin, İsrail Savunma Bakanlığından 2015’ten bu yana araştırmalar için 11 milyon dolar fon aldığını belirten öğrenciler, MIT’nin İsrail ordusu ile bağlantılarını koparmadan protestolara son vermeyeceklerini açıkladı.
TUFTS ÜNİVERSİTESİ
Tufts Üniversitesinden bir grup öğrenci de okulun Medford’daki kampüsünde oturma eylemi başlattı. Filistin yanlısı öğrenciler, çadırdan oluşan kamp kurdu.
Tufts Üniversitesi yönetim sözcüsü Patrick Collins, yerel basına yaptığı açıklamada, “durumu yakından izlediklerini” belirtti.
Öğrencilerin kampüste gösteri yapmak da dahil olmak üzere görüşlerini ifade etmelerine izin verildiğini ifade eden Collins, üniversite politikasını ihlal eden davranışlarda bulunan tüm topluluk üyelerinin sorumlu tutulacağını kaydetti.
Collins, “Bu konudaki tutumumuz birkaç yıldır açık ve tutarlıdır. Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) Hareketi’ni desteklemiyoruz.” dedi.

EMERSON COLLEGE
Emerson College öğrencileri de Filistinlilere destek için düzenledikleri ve Boston’daki Boylston Caddesi’nde kamp kurdukları protestolarına devam ediyor.
Emerson College yönetimi yetkililerinden Jay Bernhardt, öğrencilerin kendi düşüncelerini protestolarla ifade etme hakkı olduğunu ancak yönetimin güvenliği veya eğitimin devamını tehdit edecek faaliyetlere tolerans göstermeyeceğini açıkladı.
KUZEY CAROLINA ÜNİVERSİTESİ
Kuzey Carolina Üniversitesi (UNC) öğrencileri de Columbia Üniversitesi eylemlerinde tutuklanan öğrencilere destek için kampüste protesto düzenledi
“Filistin’de Adalet için Öğrenciler (UNC SJP)” adlı öğrenci topluluğunun organize ettiği eylem kapsamında öğrenciler, rektörün ofisinin bulunduğu Güney Binası’nın dışındaki avluda toplandı.
Çadırlarda, sandalyelerde ve piknik örtülerinde oturan öğrenciler, Gazze ile dayanışma sloganları attı.
UNC SJP’in sosyal medya hesabında yapılan açıklamada, “Her yerde bilinçli öğrenciler ayağa kalkıyor ve kurumlarının İsrail’in Filistin ve Filistinlilerin yaşamına yönelik soykırımındaki suç ortaklığına karşı seslerini yükseltiyor.” denildi.

STANFORD ÜNİVERSİTESİ
California eyaletindeki Stanford Üniversitesinde Filistin yanlısı öğrenciler, Gazze Şeridi’nde devam eden İsrail saldırılarına tepki gösterdi.
Düzenledikleri gösteri kapsamında Filistin bayrakları ve pankartlar taşıyan öğrenciler, İsrail aleyhine sloganlar attı.
MINNESOTA ÜNİVERSİTESİ
Minnesota Üniversitesi, Filistin’e desteklerini göstermek ve üniversitenin İsrail’i destekleyen şirket ve akademik enstitülerle ilişiğini kesmesini talep etmek için Walter Library önünde kamp kurdu.
Öğrenciler, üniversitenin Lockheed Martin, General Dynamics, Boeing ve Honeywell gibi şirketlerle Tel Aviv Üniversitesi, Kudüs İbrani Üniversitesi ve Hayfa Üniversitesi gibi akademik enstitülerle ilişiğini kesmesini talep etti.
Bir üniversite sözcüsü, izinsiz çadırların üniversite arazisinde yasak olduğunu belirterek protestolar sırasında 9 öğrencinin gözaltına alındığını açıkladı.

CALIFORNIA ÜNİVERSİTESİ
California Üniversitesinden (UCLA) öğrenciler, Gazze’de saldırıların sona ermesi ve üniversitenin İsrail’le bağlantılı şirketlere yatırımını sonlandırmasını talep etmek amacıyla Sproul Plaza’da kamp kurdu.
Geçen hafta 100’den fazla kişinin tutuklandığı Columbia Üniversitesinde devam eden Filistin yanlısı protestolarla dayanışma amacıyla çadır kurduklarını belirten öğrenciler, eylemi “dayanışma kampı” olarak adlandırdı.
Öte yandan, üniversite yönetimi sözcüsü, okulun yatırım politikalarını ve uygulamalarını değiştirmeye yönelik planı olmadığını söyledi.,

MICHIGAN ÜNİVERSİTESİ
Michigan Üniversitesi öğrencileri de 22 Nisan’da Filistin’e desteklerini göstermek için merkez kampüste onlarca çadır kurdu.
Üniversitenin İsrail’i destekleyen kuruluş ve şirketlerle olan anlaşmalarını bitirmesini isteyen öğrenciler, protestolarına gelecek iki hafta devam etmeyi planladıklarını bildirdi.
Protestoya 100’den fazla öğrenci katıldı.
HARVARD ÜNİVERSİTESİ, PROTESTOLARI ENGELLEMEK İÇİN AVLUSUNU KAPATTI
Üniversite yönetimi, Harvard Avlusu girişlerine astığı yazıda, çadır veya masa gibi binalara girişi kısıtlayacak eşyaların getirilmesi halinde bu eşyaları getirenlere disiplin cezası verilebileceğini açıkladı.
Avluda çalışan öğrencilere yollanan e-postada ise avlunun “tedbirli davranmak ve toplumun güvenliğini ön planda tutmak” amacıyla cuma gününe kadar kapatıldığı aktarıldı.

ABD ÜNİVERSİTELERİNDE FİLİSTİN DESTEKÇİLERİ ANTİSEMİTİZMLE SUÇLANIYOR
ABD’deki bazı üniversite kampüslerinde İsrail’in Gazze’deki sivilleri öldürmesine karşı uzun süredir devam eden protestolara katılanlar, antisemitizmle suçlandı.
New York’taki Columbia Üniversitesinin kampüs meydanında kurdukları çadırlarda geçen haftadan bu yana nöbet tutmaya başlayan Filistin yanlısı göstericiler ABD Kongre üyeleri, New York Valiliği ve Belediyesi tarafından yapılan açıklamalarda antisemitik davranış sergiledikleri iddia edildi.
ABD Kongresinde, Shelley Moore Capito ve Tom Cotton liderliğindeki en az 26 Senatör, Adalet Bakanı Merrick Garland’a yazdığı mektupta, ”Yahudi öğrencileri hedef alan Yahudi karşıtı çeteler tarafından fiilen kapatılan kampüslerde düzeni yeniden sağlamaya çağırdı.” ifadesi yer aldı.
New York Valisi Kathy Hochu da New York eyaletindeki kolej ve üniversitelerin yöneticilerine, ”üniversite kampüslerinde yapılan soykırım çağrılarının” New York Eyaleti İnsan Hakları Yasası’nın yanı sıra 1964 Sivil Haklar Yasası’nın da ihlali olduğunu belirten bir mektup yayınladı.
New York Belediye Başkanı Eric Adams ise yaptığı açıklamada, Columbia Üniversitesindeki protestolarda ortaya konulan antisemitizmden ”dehşete düştüğünü ve tiksindiğini” dile getirdi.
Barışçıl gösterilerin antisemitizm gibi lanse edilmesi ve gözaltı hadiselerinin artması sonucu, Columbia’nın dışında, New York Üniversitesi (NYU), New School, Stanford, YALE ve MIT başta olmak üzere ülkedeki bir çok prestijli eğitim kurumlarında da benzer protestolar başladı.

Söz konusu gösterileri Yahudi karşıtı antisemitik saldırı gibi gösteren açıklamalarının ardından, bazı ABD Kongre üyelerinin de ABD üniversitelerinde “Yahudi asıllı öğrenci ve öğretim üyelerinin güvenliği için” Ulusal Muhafız birliklerinin görevlendirilmesi çağrısı da kampüslerdeki gerginliği artırdı.
Columbia Üniversitesinin Manhattan’daki kampüsünde Filistinliler için destek gösterilerine devam eden öğrenciler, Yahudi öğrencilerin de kendileri ile beraber İsrail’in işlediği savaş suçlarını protesto ettiğini, antisemitizmin söz konusu olmadığını belirtti.
ABD’de eğitim vizesiyle kalan ve aralarında Türk öğrencilerin de bulunduğu bir grup uluslararası öğrenci ise, protestolara katıldıklarından dolayı Columbia Üniversitesi’nin eğitim haklarının ellerinden almasından çekindiklerini, kimliklerini saklamak zorunda hissettiklerini belirtti.
“REFAH’TAKİ 1 MİLYONDAN FAZLA FİLİSTİNLİ BÖLGEYİ TAHLİYE EDECEK”
Kanalın askeri haberler yorumcusu İtay Blumental, “İsrail ordusunun planına göre, Refah’taki 1 milyondan fazla Filistinlinin bölgeyi tahliye ederek, Gazze Şeridi’nin güneyi ve orta kesiminde son zamanda hazırlanan barınaklara gelmesi istenecek.” dedi.
Blumental, Refah’tan gelen yerinden edilmiş Filistinliler için uluslararası yardım kuruluşları ve diğer devletler tarafından daha önce Gazze’nin güneyi ve orta kesiminde binlerce çadır hazırlandığını kaydetti.
KAN, yayınında, uydular tarafından Refah kenti ile Han Yunus arasında son haftalarda kurulmuş olan çadır kenti gösteren fotoğrafları gösterdi.
ABD ve adı belirtilmeyen bölge ülkelerine planın sunulduğunu belirten Blumental, İsrail ordusunun Refah’ta ilerlemesinin aşamalı gerçekleşeceğini söyledi.
Blumental, İsrail ordusunun Refah’a yönelik kara harekatı başlamadan önce tahliye edilecek bölgede bulunan insanlara bunun tebliğ edileceğinin altını çizdi.
Blumental’a göre, İsrailli güvenlik yetkililerine göre, Refah kentindeki insanların tahliyesi 4 ile 5 hafta sürecek.
REVİZE EDİLMİŞ PLAN
KAN, ABD’nin çekinceleri sebebiyle, İsrail ordusunun hazırladığı planın 4 kez değiştirilerek revize edildiğini aktardı.
Amerikalıların başlangıçta, Refah kentine yönelik kara operasyonuna suçsuz insanlara zarar verir endişesiyle şiddetle karşı çıktıklarını ancak daha sonra kente girişin önemini kavradıklarını iddia eden İsrail resmi televizyonu KAN, Tel Aviv’in Refah operasyonu için ABD ile birlikte bir operasyon odası kurma aşamasında olduğunu kaydetti.
Adı belirtilmeyen İsrailli bir askeri yetkiliye dayandırılan açıklamalarda, yetkilinin, ABD’nin korkularını anladıklarını ancak, Refah’a girilmeksizin Gazze Şeridi’nde bir askeri operasyonun son bulmasının mümkün olmadığını ilettiği ifade edildi.

ABD’NİN POZİSYONU
Israel Hayom gazetesi, Refah’a karadan işgal konusunda, Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Sinvar’ın birkaç gün evvel arabulucular aracılığıyla yapılan teklife olumsuz cevap vermesi sonucunda “Refah’a giriş kararının alındığını” yazdı.
İran’ın İsrail’e 13 Nisan’da yaptığı saldırı sonrasında İsrail’in İran’a 19 Nisan’da sınırlı karşılık vermesinin sebebi olarak “ABD’nin Refah’a yönelik operasyona karşı tutumunu yumuşatmak” gösterildi.
Refah’ın karadan işgali konusunda, “İsrail, Refah’a girmek için İsrail ordusunun gerçekleştireceği operasyon konusunda çıkarı olan tüm ülkelerle işbirliği içerisinde çalışacak.” ifadelerine yer verildi.
İsrail ile Hamas arasında Mısır, Ürdün ve ABD’nin arabuluculuğunda yürütülen dolaylı müzakereler, Tel Aviv yönetiminin Hamas’ın savaşın sona ermesi ve güçlerini Gazze Şeridi’nden çekmesi taleplerini reddetmesi sebebiyle sonuçsuz kaldı.
İSRAİL’İN İDDİALARI
Gazze’de 1,5 milyon Filistinlinin sığındığı Refah’ı karadan işgal etmek isteyen İsrail, insani felaket uyarılarına rağmen, bölgeyi “Hamas’ın son kalesi” olarak nitelendirerek işgalde ısrar ediyor.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’nin kuzey ve orta kesimine yönelik yoğun hava saldırısı ve karadan işgali sonucunda Filistinliler güneye göç etmeye zorlandı.
Gazze Şeridi’ne saldırılarında en az 14 bin 685’i çocuk, 9 bin 670’i kadın olmak üzere 34 bin 183 Filistinlinin ölümüne yol açan İsrail saldırılarında 77 bin 143 kişi de yaralandı.
İsrail, Gazze’deki ihlalleri nedeniyle Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım suçlamasıyla yargılanmasına ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ateşkes çağrısına rağmen saldırılarını sürdürüyor.

İSRAİL’İN REFAH’A OLASI KARA SALDIRISI
Uluslararası uyarılara rağmen, Refah’a saldırı planını onayladığını defalarca kez yineleyen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 8 Nisan’da yaptığı açıklamada saldırı için tarih belirlendiğini belirtmişti.
Buna karşın, İsrail devlet televizyonu KAN’ın 14 Nisan tarihli haberinde ise Netanyahu’nun, tarihinin belli olduğunu açıkladığı Refah’a saldırı planının “ertelendiği” iddiasına yer verilmişti.
Ayrıca, İsrail’in, kara işgali öncesinde bölgeye sığınanları çıkarmak için iki hafta içerisinde Refah yakınlarında 10 bin çadır kurmayı planladığı öne sürülmüştü.
30 bin ek çadırın da satın alma aşamasında olduğu, bunların da aynı bölgeye daha sonra kurulacağı kaydedilmişti.
Birleşmiş Milletlerin (BM) yargı organı UAD’nin Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Barış Sarayı’ndaki yerleşkesinde yapılan duruşmalarda, Azerbaycan Dışişleri Bakan Yardımcısı Elnur Mammadov, Ermenistan’ı Azerbaycan Türklerine karşı etnik temizlik yapmakla suçladı.
Mammadov, Divan yargıçları karşısındaki sunumunda “Ermenistan, 1991’deki yasa dışı işgalinin ardından, daha önce işgal ettiği topraklardaki Azerbaycan nüfusuna ve kültürüne yönelik 30 yıllık etnik temizlik ve buna bağlı kültürel yok etme kampanyası yürütüyor.” dedi.
Ermenistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) birçok kararına açıkça meydan okuduğunu belirten Mammadov, “Ermenistan, Azerbaycan Türklerini atalarının evlerinden sürmek, yerlerine tek etnikli bir Ermeni nüfusu yerleştirmek ve Azerbaycanlıların geri dönmelerini engellemek için sistematik bir kampanya yürütmüştür.” ifadelerini kullandı.
Mammadov, Ermenistan’ın Karabağ’da kasıtlı olarak kara mayınları ve bubi tuzakları yerleştirdiğini anlatarak, “Azerbaycan’ın sunduğu gerçekler ve kanıtlar, bu sistematik, ırkçı motivasyonlu kampanyanın sadece bir parçasını oluşturmaktadır.” şeklinde konuştu.
Ermenistan’ın, BMGK’nin birçok kararında, Azerbaycan egemenliğindeki topraklardaki güçlerini “derhal, tamamen ve koşulsuz” olarak çekmesi çağrısına uymadığından bahseden Mammadov, Ermenistan’ın uluslararası ve insan hakları mahkemelerinin kararlarına da karşı hareket ettiğini aktardı.
Mammadov, sunumunda, Ermeni ırkçı hareketinin ana liderlerinden biri haline gelen Garegin Nzhdeh’in sadece Ermeni ırkından oluşan ve Ermenistan toprakları dışındaki bölgelere de yayılmayı hedefleyen tek uluslu devlet ideolojisinin bugünkü Ermenistan’da giderek daha yaygın ve görünür hale geldiğini anlatarak, bu ideolojinin Azerbaycan Türklerine karşı yapılan ırkçı ve ayrımcı saldırılara kaynaklık ettiğini vurguladı.
Azerbaycan Türkleri topraklarına geri dönmek istiyor
Ermenistan işgali öncesinde, Karabağ’daki birçok noktada Azerbaycan Türklerinin nüfusun büyük bölümünü oluşturduğunu fakat işgal süresince bu durumun tersine döndürüldüğünü aktaran Mammadov, Ermenistan tarafından sürülen Azerbaycan Türklerinin topraklarına geri dönme hakkı talep ettiğini söyledi.
Mammadov, Ermenistan’ın mayın ve bubi tuzakları yerleştirerek, Azerbaycan Türklerinin topraklarına dönüşünü engellediğini ifade etti.
Mammadov, Ermenistan’ın kasıtlı olarak mayınların yer aldığı haritaları Azerbaycan’a vermediğini ve bunun yanında Azerbaycan Türklerine karşı yürütülen nefret söylemini ve dezenformasyonu engellemediği gibi, sorumluları cezalandırmadığını vurguladı.
Ermenistan’ın Azerbaycan Türklerine yönelik ırkçı uygulamaları
Azerbaycan’ın avukatlarından Stephen Fietta, Ermenistan’ın Azerbaycan Türklerine yönelik ırkçı uygulamalarını anlatarak, Ermenistan tarafının iddia ettiğinin aksine Divan’ın yargı yetkisi olduğunu ve davayı esastan incelemesi gerektiğini belirtti.
Fietta, UAD’nin söz konusu davaya ırk ayrımcılığı sözleşmesi kapsamında bakmaya yetkili olduğunu vurguladı ve bu sebeple davanın esasına girerek Azerbaycan’ın Ermenistan’a yönelik iddialarını incelemesini talep etti.
Azerbaycan’ın avukatlarından Uluslararası Hukuk Profesörü Stefan Talmon ve Profesör Vaughan Lowe, Ermenistan’ın itirazlarının hukuken geçerli olmadığını anlatarak, Azerbaycan’ın, Ermenistan’a karşı açtığı davanın konu ve zaman bakımından Divan’ın yetkisine uygun olduğunu belirtti.
Azerbaycan’ın avukatlarından Samuel Wordsworth, Ermenistan’ın, savunma amaçlı değil, aksine Azerbaycan Türklerine yönelik ırkçı saiklerle mayınları yerleştirdiği ve geri dönmelerini engellemek için kullandığını dile getirdi.
Cenevre Üniversitesinden Uluslararası Hukuk Profesörü Laurence Boisson De Chazournes, Ermenistan’ın, 1991’den Karabağ’ın kurtarılmasına kadar devam eden süreçte, Azerbaycan Türklerine yönelik kültürel unsurları bilinçli şekilde yok ettiğini ve bunu yaparken çevreye ağır tahribat verdiğini vurguladı.
Ermenistan suçlamaları reddetti
Ermenistan avukatları, dün yapılan duruşmada UAD’nin davaya bakmaya konu ve zaman bakımından yetkisi olmadığını belirterek, Azerbaycan’ın açtığı davanın yetkisizlik sebebiyle düşürülmesini istemişti.
Duruşmalar yarın Ermenistan, 26 Nisan Cuma günü ise Azerbaycan tarafının yapacağı ikinci tur sunumların ardından sona erecek.
İki ülke arasındaki karşılıklı dava
İki ülke birbirine karşı karşılıklı aynı davayı açtı.
Ermenistan, 16 Eylül 2021’de “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin ihlal edildiği iddiasıyla Azerbaycan aleyhine UAD’de dava açtı.
Ermenistan’ın Azerbaycan aleyhine iddiaları, Azerbaycanlıların “Vatan Muharebesi” dediği, Eylül 2020’de başlayarak 44 gün süren 2. Karabağ Savaşı ve sonrasında yaşananları kapsıyor.
Azerbaycan, 21 Nisan 2023’te, mahkemenin yargı yetkisine ilişkin ön itirazlarda bulundu ve bu itirazlar hakkında verilecek karara kadar davanın esası hakkındaki yargılamanın askıya alınmasını istedi.
Divanın, 15-19 Nisan’da her iki ülkenin de yargı yetkisine ilişkin sözlü beyanlarının alındığı duruşmalarda Azerbaycan, mahkemenin yargı yetkisinin bulunmadığını, Ermenistan’ın gerekli kabul edilebilirlik şartları oluşmadan siyasi amaçla dava açtığını ve UAD nezdindeki dava açma amacını kötüye kullandığını belirterek, davanın reddini istemişti.
Bugün başlayan duruşmalar ise Azerbaycan’ın, 23 Eylül 2021’de, yine aynı sözleşmenin ihlal edildiği iddiasıyla Ermenistan aleyhine açtığı davaya ilişkin.
Ermenistan, 21 Nisan 2023’te Azerbaycan’ın açtığı davada mahkemenin yargı yetkisine ilişkin ön itirazlarda bulundu ve bu itirazlara ilişkin bugün başlayan duruşmalar 26 Nisan’da sona erecek.
Açıklamalardan biri içerikle ilgiliydi ve burada, “Dünya bugün, Sosyal Demokratlar ve Yeşiller ile koalisyon anlaşmasının müzakere edildiği zamankinden çok farklı bir yer” deniyordu. Sonrasında ise “Belge ülkemizdeki ekonomik zorluklar çok büyük olduğu için hazırlandı (…) Zayıf büyüme, rekabet gücü eksikliği, Almanya’nın uluslararası konum sıralamasında 2014’te altıncı sıradan 22. sıraya düşmesine neden olmuştur…” şeklinde bitiyordu.
Djir-Sarai, temel reformların Şansölye Angela Merkel yönetimindeki büyük koalisyon döneminde gerçekleştirilmiş olması gerektiği teşhisini koyarak, “şimdi mesele, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırı savaşı, devam eden enflasyon ve yükselen faiz oranları ışığında ülkedeki refahın nasıl korunacağı ve arttırılacağı” diyordu.
“BU FDP’NİN BİR PARTİ KONGRESİDİR, TRAFİK LAMBASI KOALİSYONUNUN BİR PARTİ KONGRESİ DEĞİL”
Yapılan ikinci açıklama ise siyasi takvimi göz önünde bulunduran bir açıklama oldu: Burada Liberallerin hafta sonu federal parti kongresine dikkat çekiliyor. “Sosyal Demokratlar ve Yeşiller nasıl parti konferanslarında gerekli gördükleri konuları tartıştılarsa, FDP de aynı şeyi yapacaktır” deniliyor. Kimsenin aklına SPD Genel Başkanı Saskia Esken’e fikirlerini FDP ile paylaşıp paylaşmadığını sormanın gelmeyeceğini söyleyen Djir-Sarai, partisinin koalisyon ortaklarını mümkün olduğunca kışkırtmak, hatta bir koalisyon kopuşunu hazırlamak isteyip istemediği yönündeki sorulara da yanıt verdi ve FDP’nin de kendi pozisyonunu belirleme hakkı olduğunu ifade etti. “Bu hafta sonu parti kongremiz var, bu FDP’nin parti kongresidir, Yeşiller’in, SPD’nin ve de trafik lambası koalisyonunun parti kongresi değil” diyen Djir-Sarai, açıklanan belgeyi Bild am Sonntag’da “trafik ışığı için boşanma belgesi” ilan eden CSU’lu Bavyera Bakanı Başkanı Markus Söder’in sevincinden açıkça rahatsız olmuştu.
Djir-Sarai, FDP’nin ülkenin ekonomik durumunu ve gerekli sonuçları tartışmasının “eşyanın tabiatına uygun” olduğunu söyledi. On iki maddeye dayanan temel bir önergeyle Liberallerin ekonomi politikası profilinin keskinleştirilmesi amaçlanıyor. Neticede belge ve süreç sadece bir parti kongresi söylemi değil. FDP lideri Christian Lindner gündem konusunda ciddi. Lindner, Stuttgart’taki Epiphany toplantısında, uzun zamandır “ekonomik geri dönüş” olarak bilinen “ekonomi için bir dinamizasyon paketi” çağrısında bulunmuştu. Lindner’in mantığına göre, eğer bir geri dönüş başarılı olmazsa, “trafik lambası” partilerinin hiçbiri 2025 Federal Meclis seçimlerinde ayakta kalamayacak. Ve en azından Maliye Bakanı, ekonomik verileri değerlendirirken Yeşiller’den Ekonomi Bakanı Robert Habeck ile büyük ölçüde hemfikir. Şansölye Yardımcısı verileri “dramatik derecede kötü” olarak nitelendirdi ve Lindner gibi federal hükümetin “büyüme ve ekonomik dinamizm” için daha fazlasını yapması gerektiğini söyledi. Peki, Linder analizinde Olaf Scholz’la hemfikir mi?
Şansölye pazartesi günü Hannover ticaret fuarının salonlarında iyi bir ruh hali içerisindeydi – ve açıkça ruh halinin bozulmasına da izin vermemeye kararlıydı. Siemens standında kendisine yapay zeka ile donatılmış bir robot sunulurken, Scholz “ilerleme, yenilik ve modernleşme” hakkında övgüler yağdırdı. Bu bir bakıma, FDP’nin on iki maddelik belgesine ve sürekli olarak ekonomik bir geri dönüş çağrısına da cevap niteliğinde. Olaf Scholz’un hayal gücüne göre, ekonomik dönüşün rotası uzun zaman önce -ve büyük ölçüde kendisi tarafındanbelirlenmişti zaten. Scholz’un fuarın açılışında yaptığı konuşmada danışmanlık sektöründe çokça alıntılanan bir bilgeliği dile getirmesi önem arz ediyordu: “Algı gerçekliktir”.
Bununla birlikte, hangi algının hakim olacağı SPD’nin gelecek seçimlerdeki performansı açısından belirleyici olacak gibi görünüyor. Scholz’a göre “ruh hali ve durum” “her zaman birbiriyle uyumlu olmayabilir”. Ona göre durum, BDI başkanı Siegfried Russwurm gibi Alman ekonomisinin temsilcileri ya da FDP tarafından tasvir edildiği kadar kötü değil. Scholz Hannover’de “Almanya’yı zayıf değil, güçlü bir iş merkezi haline getirelim” çağrısında bulundu. Şansölye’nin algısına göre önemli göstergeler uzun zamandır yeniden yukarıya doğru işaret ediyor. Şansölye Scholz, doğal gaz ve elektrik toptan satış fiyatlarının kriz öncesi seviyelere ya da altına geri döndüğünü, yüzde 2,2’lik enflasyon oranının 36 aydır olduğundan daha düşük olduğunu ve istihdamın rekor seviyede olduğunu ifade etti. Bu arada, Ifo istihdam durum endeksi ve tüketici duyarlılığı gibi DAX da son aylarda önemli ölçüde yükseldi. Scholz bugünlerde adeta yorulmak bilmeyen bir motivasyon konuşmacısı gibi. Bu salı günü Bankacılar Günü’nde ve perşembe günü Wiesbaden’de Aile Girişimcileri Konferansı’nda da bu rolde görünmesi muhtemel. Bununla birlikte, Hükümet başkanının sözleri tek başına ekonomiyi canlandırmaya yetseydi, Almanya muhteşem bir patlamanın eşiğinde olurdu.
“FEDERAL KABİNE İÇİN TEKLİFLER YAZA KADAR HAZIR OLMALI”
Olaf Scholz’la karşılaşan herkes, onun yükselişe gerçekten inandığı izlenimini ediniyor – ve bu nedenle yakında bu yükselişin kime mal edileceği sorusuyla meşgul. Şansölye sırf bu nedenle, Lindner ve FDP’nin parti kongresinden önce yükselmesine izin verdikleri balonu patlatmaya çalışmalıdır. Ekonomi canlansın ya da durgunluk devam etsin, yorumlama egemenliği ve kimin haklı ya da kimin hatalı olduğu savaşı çoktan başladı. Lindner, Şansölye’nin ruhuna uygun olarak, Epiphany’de de bölgenin kötülenmesine karşı uyarıda bulunmuştu. Linder o sırada “çöküş eğilim ve gidişatının” yayıldığını ve Almanya’nın Avrupa’nın hasta adamı olarak anılmasına “dayanamadığını” söylemişti. Ancak Linder bu arada Habeck ile ekonomiye yeni bir ivme kazandırmak için öneriler hazırlama konusunda anlaştı. Ve tabii ki Başbakanlık da bu sürecin merkezinde yer alıyor. Plana göre yaza kadar en azından siyasi sonuçlar elde edilecek ve bu sonuçlar bütçe ile eş zamanlı olarak kabine tarafından onaylanabilecek. FDP Genel Sekreteri Djir-Sarai pazartesi günü yaptığı açıklamada koalisyon ortaklarını kendi önerilerine ikna etme sürecinin “iletişim yoğun” olacağını öngördü. Neticede diğerleri her fırsatta borç freninin reforme edilmesini ya da en azından askıya alınmasını ya da daha yüksek vergiler talep ediyor ki bunların hepsi FDP için tabu.
Lindner, koalisyonun ekonomik durum karşısında anlaşamadığı için hiçbir şey yapmamasını “akıl almaz” olarak nitelendiriyor. Bu tür nihai formülasyonlar diğerleri üzerindeki baskıyı arttırmayı amaçlıyor. Risk yüksek. Çünkü Lindner geçmişte Şansölye’nin ekonomik ve mali politika konularında kendi tarafında olduğunu bilse de, bu kez bundan hiçbir şekilde emin olamıyor.
]]>Trump’ın hazır bulunduğu duruşmada, jüri üyeleri savcılığın ilk tanığı olan National Enquirer yayıncısı David Pecker’ı dinledi. Pecker’in Trump’ın başkanlık yarışına zarar verebilecek olumsuz hikayeleri bastırmak için medya gücünü kullandığı öne sürülüyor.
Savcılar, Trump’ın Daniels’e söz konusu ödemeyi yaparak karşı karşıya olduğu diğer suçlamalar da düşünülünce seçmenleri kandırmaya yönelik suç teşkil eden bir çaba olarak nitelendirerek, Trump’ı 2016 seçimlerine hile karıştırmakla suçladı.

“Bu saf ve basit bir seçim sahtekarlığıydı”
Savcı Matthew Colangelo, “Bu, 2016 seçimlerini etkilemek, Donald Trump’ın davranışları hakkında kötü şeyler söyleyen insanları susturmak için yasadışı harcamalar yaparak seçilmesine yardımcı olmak için planlanmış, koordine edilmiş, uzun süredir devam eden bir komploydu. Bu saf ve basit bir seçim sahtekarlığıydı” dedi.
“Buna demokrasi denir”
Trump’ın avukatı Todd Blanche ise, jüriye Trump’ın herhangi bir suç işlemediğini ve Manhattan Bölge Savcısı Alvin Bragg’in söz konusu davayı açmaması gerektiğini belirtti. Blanche, “Seçimleri etkilemeye çalışmak yanlış bir şey değil. Buna demokrasi denir. Bu fikre sanki bir suçmuş gibi uğursuz bir anlam yüklüyorlar” dedi.
“Bu, beni seçim kampanyasından uzak tutmak için Biden’ın yürüttüğü bir cadı avıdır”
Duruşmanın ardından gazetecilere açıklamalarda bulunan Trump, duruşmanın “çok iyi” geçtiğine inandığını belirterek, Manhattan Bölge Savcısı Alvin Bragg’in başlangıçta bir iddianame hazırlamak istemediğini aktardı.
Trump, davanın içeriğinin “uzun yıllar öncesine dayandığını” ifade ederek, “Bu, beni seçim kampanyasından uzak tutmak için Biden’ın yürüttüğü bir cadı avıdır” dedi.
Hakkındaki sivil dolandırıcılık davasının yargıcı Arthur Engoron’u hedef alan Trump, “ne olup bittiği hakkında hiçbir fikri olmadığını” belirterek, basit finansal kavramları anlayamadığını ancak yine de “dünyayı sarsan” bir karar verdiğini öne sürdü.
“Sus payı” davası
Yetişkin film oyuncusu Daniels, Trump ile yaşadıkları ilişki konusunda sessiz kalması için 2016 yılında 130 bin dolar karşılığında bir anlaşmaya imza attığını ifade etmişti. Daniels, anlaşmanın Trump tarafından imzalanmadığı gerekçesiyle geçersiz olduğunu savunmuştu. Trump ise Daniels’ın iddialarını yalanlamıştı. Ancak Trump’a 2016’daki seçim kampanyasından önce avukatlık yapan Michael Cohen, Daniels’a Trump adına kendi hesabından 130 bin dolar ödeme yaptığını doğrulamıştı. Cohen, daha sonra kendisine Trump’ın şirketleri tarafından ikramiyelerle birlikte yaklaşık 420 bin dolar geri ödeme yapıldığını iddia etmişti.
Cohen, Trump’ın seçim kampanyasına yönelik yürütülen soruşturmada “vergi kaçırma” ve “Kongre’ye yalan söyleme” suçlamalarıyla gözaltına alınmış, çıkarıldığı mahkemede kampanya finansmanı ihlalleri de dahil olmak üzere 9 federal suçlamayı kabul etmiş, Aralık 2018’de 3 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
Trump, geçtiğimiz sene 4 Nisan’da söz konusu ödemeyi örtbas etmek için mali kayıtlarda tahrifat yapmakla suçlandığı dava kapsamında hakim karşısına çıkmış ve duruşmada kendisine yöneltilen suçlamaları dinledikten sonra 34 suçlamanın tümünü reddetmişti. Dava, 15 Nisan’da jüri seçimiyle başlamıştı.
Grubun, Bağımsız İnceleme Grubu Başkanı Catherine Colonna’nın başkanlığında çalışmalarına 13 Şubat’ta başladığı bildirilen raporda, 3 farklı araştırma örgütüyle çalışıldığı belirtildi.
Raporda, UNRWA’nın yaklaşık 32 bin personelinin olduğu, bunların yüzde 0,8’nin uluslararası, yüzde 99,2’sinin yerel personel olduğu kaydedildi.
Tüm UNRWA personelinin tarafsızlık ilkesine uyma yükümlülüğü bulunduğu vurgulanan raporda, “Bu, insani yardım çalışanlarının çatışmalarda taraf tutmaması ve siyasi, ırksal, dini ve ideolojik sorunlara angaje olmamalarını gerektirir.” ifadesi kullanıldı.
Bağımsız İnceleme Grubu’nun UNRWA’nın Amman, Kudüs ve Batı Şeria’daki karargahlarına gittiği, Gazze’deki UNRWA yetkilileri, donör ülkeler, ev sahibi ülkeler ve BM örgütleriyle görüşmeler yürüttüğü aktarılan raporda, “Grup, 200’den fazla toplantı ve mülakat yaptı. Doğrudan 47 ülke ve örgütle görüşüldü.” değerlendirmesinde bulunuldu.
UNRWA’NIN ÇATIŞMA ORTAMINDA FAALİYET GÖSTERDİĞİ UNUTULMAMALI
Raporda, “UNRWA’nın sürekli olarak çatışma ve şiddet ortamında, siyasi ilerlemenin olmadığı ve düşük sosyo-ekonomik koşullar ve silahlı grupların yayıldığı ortamlarda faaliyet gösterdiğine dikkati çekmek gerekir.” ifadesi kullanıldı.
UNRWA’nın tarafsızlık ilkesine ilişkin karşılaştığı sınamaların, hem operasyonlarının boyutu hem de yerel personel sayısı nedeniyle diğer uluslararası örgütlerden farklı olduğuna işaret edilen raporda, şunlar kaydedildi:
“İsrail ve Filistinliler arasında siyasi çözüm olmadığı müddetçe, UNRWA hayat kurtarıcı insani yardım ve sosyal hizmet sağlama konusunda kilit öneme sahip olmaya devam ediyor.”
UNRWA’NIN, TARAFSIZLIK İLKESİNİ UYGULAYACAK MEKANİZMALARI MEVCUT
Raporda, “Soruşturmamız, UNRWA’nın insani ilkeler çerçevesinde tarafsızlık ilkesini yerine getirmek için önemli mekanizma ve süreçleri olduğunu, benzer BM ve sivil toplum kuruluşlarına göre tarafsızlığa ilişkin daha gelişmiş bir yaklaşımı olduğunu ortaya koydu.” değerlendirmesinde bulunuldu.
UNRWA’nın güçlü bir çerçevesi olduğunun altı çizilen raporda, tarafsızlığa ilişkin bazı sorunlar olduğuna işaret edildi.
Bunların arasında personelin siyasi görüşlerini kamuya açık bir şekilde paylaşması, UNRWA eğitiminde kullanılan bazı kitaplarda sorunlu içerik bulunması, bazı sendikaların siyasileşmesi gibi hususların bulunduğu belirtilen raporda, “donörlerle iletişim, yönetişim, yönetim, personel davranışları, eğitimin tarafsızlığı, tesislerin tarafsızlığı, sendikaların tarafsızlığı, BM örgütleriyle güçlü iş birliği” gibi alanlarda iyileştirme yapılması için tavsiyeler sunuldu.
İSRAİL, UNRWA PERSONELİNİN “TERÖR ÖRGÜTÜ” İDDİALARINA İLİŞKİN KANIT SUNMADI
Raporda, UNRWA’nın işe alım öncesinde ve iş devam ederken güvenlik soruşturması yürüttüğü aktarılırken, ajansın aynı zamanda her yıl ev sahibi ülkeler ve İsrail’le personelin isimleri, kimlik numarası ve görevlerine ilişkin bir liste paylaştığına dikkat çekildi.
Talep üzerine listenin ABD ile de paylaşıldığı belirtilen raporda, “Bu durumda, herhangi bir personelle ilgili sorunlu bilgi paylaşılması, söz konusu ülkelerin sorumluluğundadır. İsrail 2011’den bu yana UNRWA’ya, paylaştığı listelerde sorun olduğuna ilişkin bir bilgi sunmamıştır.” değerlendirmesinde bulunuldu.
Raporda, Filistinli çalışanların kimlik numaralarının da bulunduğu Mart 2024 listesine ilişkin İsrail’in kamuya açık bir şekilde “bazı UNRWA personelinin terör örgütleriyle bağlantıları olduğunu iddia ettiği” anımsatılarak, “İsrail, hala söz konusu iddiaları destekleyecek kanıt sunmadı.” ifadesi kullanıldı.
EYLEM PLANI OLUŞTURULACAK
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de rapora ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, Bağımsız İnceleme Grubu Başkanı Colonna’nın tavsiyelerini kabul ettiğini bildirdi.
Nihai raporda verilen tavsiyelere ilişkin UNRWA Genel Komiseri Philippe Lazzarini’nin, kendisinin desteğiyle bir eylem planı oluşturacağını kaydeden Guterres, bu çerçevede bölgedeki Filistinlilere yaşam kaynağı olan UNRWA’ya destek için donörler ve ev sahibi ülkelerin işbirliğine güvendiğini belirtti.
UNRWA’NIN İŞLEVİ VE İSRAİL’İN İDDİALARI
BM üyesi devletlerin gönüllü katkılarıyla finanse edilen UNRWA, faaliyetlerine başladığı 1950’den bu yana Filistinli mültecilere gıda, sağlık, eğitim, barınak gibi insani yardımları sağlayan ana kuruluş konumunda bulunuyor.
Ajans bugün 5,9 milyon Filistinli mülteciye destek sağlıyor.
UNRWA, yaklaşık 74 yıldır Filistinlilerin yaralarını sarmaya çalışırken, bu süreçte tesisleri defalarca İsrail tarafından vuruldu, tonlarca gıda ve ilaç yok edildi.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, İsrail yetkililerinin UNRWA personelinin “terör örgütleriyle bağlantıları olduğu” ve 7 Ekim 2023 saldırılarına karıştığına ilişkin iddialarının acilen soruşturulmasını istemişti. UNRWA da İsrail’in iddialarına yönelik soruşturma başlatmıştı.
Bağımsız İnceleme Grubu, Gazze’de yaklaşık 13 bin personeli bulunan UNRWA’nın “tarafsız bir şekilde çalışabilme kapasitesini araştırırken, İsrail’in 7 Ekim saldırıları kapsamında 12 UNRWA çalışanına yönelttiği iddialar BM İç Gözetim Hizmetleri Ofisi (OIOS) tarafından yürütülüyor.
Bağımsız İnceleme Grubu 20 Mart’ta yayımladığı ara raporda, UNRWA’nın tarafsızlık ilkesini uygulamak için gerekli mekanizmalara sahip olduğuna, bazı alanların geliştirilebileceğine işaret etmişti.
Uluslararası Adalet Divanının (UAD) Güney Afrika’nın açtığı davada Gazze’de “soykırım” riskini makul bulması ve bu doğrultuda ihtiyati tedbir kararlarına hükmetmesinin, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinde “soykırım niyeti”nin kanıtı olduğunu ifade eden Shahabuddin, ayrıca İsrailli lider ve komutanların çeşitli açıklamalarının da bu niyeti gözler önüne serdiğini dile getirdi.
Shahabuddin, İsrail’in, Filistin’in kendi kaderini tayin hakkı da dahil olmak üzere birçok uluslararası hukukun temel normlarını yıllardır ihlal ettiğine dikkati çekerek, “İsrail, sanırım dünyadaki diğer pek çok ülkeyle kıyaslandığında Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin bağlayıcı nitelikteki kararlarını tek başına en fazla ihlal eden ülke oldu.” değerlendirmesinde bulundu.
Buna rağmen herhangi bir yaptırıma tabi tutulmaması nedeniyle İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerini sürdürdüğüne işaret eden Shahabuddin, “Bunun nedeni, İsrail’in çeşitli güçlü aktörlerden ve uluslararası toplumdan aldığı büyük destek. Bence bir şekilde İsrail’i, uluslararası hukuk ihlallerinin çoğunun yanına kar kalabileceğine ikna ettiler.” eleştirisinde bulundu.
Uluslararası hukukun seçici şekilde uygulandığı yorumunu yapan Shahabuddin, “Bu da bizi, güçlü devletlerin himayesi söz konusu olduğunda uluslararası hukukun doğasının ne kadar güçlü olduğu konusunda daha yakından düşünmeye zorluyor.” dedi.
“ULUSLARARASI HUKUK GÜÇLÜDEN YANA”
Shahabuddin, uluslararası hukukun insanları “korkunç insan hakları ihlallerine” karşı korumak konusunda işe yaramazken söz konusu güçlü devletlerin ticari anlaşmaları olduğunda oldukça kullanışlı hale geldiğine dikkati çekerek, “Güçlü ülkeler, uluslararası hukuku uygulamak istediklerinde de bu tür şeyler olur. Bunu güç kullanarak yaparlar. Bu da İsrail gibi ülkelerin neden çoğu zaman istedikleri gibi hareket ettiklerini açıklıyor.” ifadelerini kullandı.
İdeal bir dünyada yaşanmadığı için tüm sorunların uluslararası hukukla çözülmesini beklemenin gerçekçi olmadığını kaydeden Shahabuddin, “Çünkü uluslararası hukukun kendisi bir baskı aracıdır. Uluslararası hukuk, sömürgecilik için bir araçtı. Bugün ise emperyalizm için bir araçtır. Uluslararası hukukun dünyanın tüm sorunlarını çözeceğini ummak biraz aptallık olur.” değerlendirmesinde bulundu.
Uluslararası hukukun ihlaller ve adaletsizlikler konusunda siyasi baskı oluşturmak için araç olarak kullanılmasının önemini dile getiren Shahabuddin, “Bence bu siyasi baskı, dünya genelinde gördüğümüz kitlesel seferberliktir. Bir değişim yaratacak olan da budur. Bu baskı siyasi elitlerin ve aktörlerin somut tedbirler almasına yol açacaktır.” dedi.
BM GÜVENLİK KONSEYİ, SİYASİ PAZARLIK YERİ HALİNE GELDİ
ABD yönetiminin BM Güvenlik Konseyi kararlarının bağlayıcı olup olmadığına yönelik başlattığı tartışmalara ilişkin, bu bağlayıcılığın yoruma açık olmadığını vurgulayan Shahabuddin, bu hususun BM’yi kuran hukuki belgede açıkça yer aldığını ve bağlayıcı oldukları için de ABD’nin sürekli veto hakkını kullandığını söyledi.
Shahabuddin, BM kararlarının uygulanması için siyasi iradenin elzem olduğunu belirterek, “Bir karar var, ateşkes talep ediyor ama bunu gerçekten uygulamak için bir adım ileri gittiklerini görmüyorum.” dedi.
“BM Güvenlik Konseyi, tam bir drama ve siyasi pazarlık yeri haline geldi.” yorumunda bulunan Shahabuddin, sürecin uluslararası hukuk temelinden ziyade siyasi saikler etkisiyle işlediğini ifade etti.
“İSRAİL’İ DURDURMAK İÇİN BASKI GEREK”
Shahabuddin, İsrail’in saldırılarını sonlandırmasının veya Filistinlilere yönelik eylemlerini radikal şekilde değiştirmesinin tek yolunun güçlü müttefiklerden gelecek baskı olacağını söyleyerek, UAD tarafından İsrail aleyhine alınacak kararların da müttefiklerin tutumlarını değiştirebileceğini belirtti.
Nikaragua tarafından Almanya aleyhine UAD’de açılan “soykırımı kolaylaştırma” davasını anımsatan Shahabuddin, “(Almanya’daki kamu personeli) Artık açıkça İsrail’e silah ihracatına dahil olma konusunda tedirgin olduklarını söylüyorlar çünkü UAD kararının ardından olası bir soykırım durumunda şahsen tazminat ödeme durumunda kalmaktan korkuyorlar.” yorumunu yaptı.
İlerleyen günlerde UAD’nin “güçlü kararlar” alacağı yönündeki beklentisini paylaşan Shahabuddin, “Bu kararlar çıkarsa bu, en azından Batı’daki ülkeleri İsrail’e yönelik pozisyonlarını yeniden düşünmeye zorlayacaktır. Aslında birçok siyasi çevrede tonda bazı değişiklikler görüyoruz. Tüm bunlar aslında hem hukukun hem de siyasi baskının birleşimi.” şeklinde konuştu.
“BÖLGE ÜLKELERİ TÜRKİYE’Yİ ÖRNEK ALMALI”
Türkiye’nin 9 Nisan’da İsrail’e ticari kısıtlamalar getirme kararının oldukça önemli bir adım olduğunu vurgulayan Shahabuddin, bunun bölgedeki ülkelerin de aynı adımı atması için örnek olmasını umduğunu dile getirdi.
Shahabuddin, “Çünkü kelimeler tek başına karşı tarafın eylemleriyle mücadele edemez. Eğer harekete geçmek istiyorsanız bunu sözle değil eylemle yapmalısınız.” diyerek, bölgede önemli bir güç olan NATO üyesi Türkiye’nin, eylemlerini sona erdirmesi için İsrail’e baskı uygulanmasında önemli rol oynayabileceğini dile getirdi.
“UCM, HAREKETE GEÇMELİYDİ”
Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) İsrailli yetkililere karşı henüz somut olarak harekete geçmemesini değerlendiren Shahabuddin, UCM’nin uzunca bir süredir itibar kaybetmeye devam ettiğini söyledi.
Shahabuddin, “Ukrayna Savaşı, onlara güçlerini sergilemek ve önemlerini göstermek için bir tür fırsat verdi. Başlangıçta bu fırsatı yakalamakta oldukça başarılı oldular. Zamanlama gerçekten çok iyiydi ve bu dava Batı’daki güçlü aktörlerin tam desteğine sahipti. UCM’nin sadece Ukrayna’da değil tüm dünyada yapması gereken şeyi yapması için çıkarların mükemmel bir şekilde birleşmesi gerekiyor.” dedi.
UCM’nin Gazze hakkında süren soruşturmada benzer kararlar alması için elinde yeterli delil olduğunun altını çizen Shahabuddin, “(UAD’de) Gazze’de İsrail’in soykırım işlenmekte olduğuna dair ikna edici deliller bulunduğuyla ilgili bir karar var ve daha da önemlisi, mahkeme soykırım niyetini ararken bireyleri tespit etmiştir. Bu kararın hemen ardından UCM’nin yapması gereken, en azından adı geçen şahıslara karşı harekete geçmek olmalıydı ama hiçbir şey yapmadı. İşte sorun da bu. Bu, tam bir siyasi irade ve ilgi eksikliğidir.” ifadelerini kullandı.
]]>Esir takası için tüm tekliflerinin Hamas tarafından reddedildiğini iddia eden Netanyahu, İsrail sokaklarında hükümetin istifası, erken seçim ve bir an önce esir takası anlaşması imzalanması için düzenlenen protestolara işaret ederek, “Hamas’ın İsrail’deki ayrışmadan yararlandığını ve hükümete yönelik baskıdan cesaret aldığını” öne sürdü.
Hamas’ın esirleri serbest bırakmak için şartlarını ağırlaştırdığını söyleyen Netanyahu, ilerleyen günlerde Hamas’ın üzerindeki “diplomatik ve askeri baskıyı artıracaklarını” çünkü bunun esirleri geri getirmek ve “zafer kazanmak” için tek yol olduğunu ileri sürdü.
Netanyahu, “İsrail ordusunun savunma ve saldırıda güçlü olduğunu, düşmanlarının İsrail’e galip gelemeyeceğini, kendilerinin üstün olacağını” söyledi.
İsrail ordusunu ve savaşçılarını savunacağını belirten Netanyahu, ABD’nin Batı Şeria’daki insan hakları ihlalleri nedeniyle İsrail ordusuna bağlı “Netzah Yehuda” taburuna yaptırım uygulamayı planladığı haberlerine ilişkin, “Eğer ki birisi İsrail ordusunda bir birime yaptırım uygulayabileceğini düşünüyorsa buna karşı tüm gücümle savaşacağım.” ifadesini kullandı.
ESİR TAKASI MÜZAKERELERİ
Hamas, 13 Nisan’da İsrail ile ateşkes teklifine ilişkin cevabını Mısır ve Katar’a ilettiğini duyurmuştu.
İsrail Başbakanlık Ofisi de Hamas’ın cevabının genel hatlarıyla olumsuz olduğuna ilişkin açıklama yapmıştı.
Hamas Siyasi Büro Üyesi ve Batı Şeria Sorumlusu Zahir Cebbarin, “gerçek bir anlaşma olmaksızın İsrailli esirleri kesinlikle teslim etmeyeceklerini” ifade etmişti.
İsrail Başbakanı Netanyahu, İsrail ve uluslararası kamuoyunda siyasi nedenlerden dolayı Hamas ile esir takası anlaşması yapmamakla suçlanıyor.
Taraflar arasındaki temel anlaşmazlıkların başında Hamas’ın kalıcı bir ateşkes talep etmesi buna karşın İsrail’in Gazze’ye saldırılarında ısrar etmesinin geldiği belirtiliyor.
Hamas’ın Gazze Şeridi içinde zorla yerinden edilmiş 1,5 milyondan fazla Filistinlinin kuzeydeki evlerine geri dönmesini talep ettiği İsrail’inse Gazze’de kara işgaline devam etmekte ısrarcı olduğu bilgisi paylaşılıyor.
İsrail’in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich dahil olmak üzere Netanyahu hükümetinin üst düzey isimleri, esirlerin İsrail’in birinci önceliği olmaması gerektiğini ve Hamas’ı yok etmenin daha önemli olduğunu savunuyor.
Bazı esir yakınları, Netanyahu destekçilerince sosyal medyada gördükleri tepkilerin yanı sıra hükümete çağrıda bulundukları gösterilerde de fiziksel saldırıya uğradıklarını belirtiyor.
İsrail makamlarına göre, Gazze Şeridi’nde, bazıları hayatta bazıları ölü 130’dan fazla İsrailli esir bulunuyor. Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin Kassam Tugayları, İsrail’in Gazze’ye saldırılarında öldürülen İsrailli esir sayısının 70’i geçtiğini duyurmuştu.
İsrail’in Gazze’ye 7 Ekim’den bu yana aralıksız şekilde devam eden saldırılarında çoğu kadın ve çocuk 34 binden fazla Filistinli can verdi, yaklaşık 78 bin kişi yaralandı. İsrail’in 16 yıldır süren ablukasının ardından kara işgali ve ağır bombardımanına sahne olan 360 kilometrekarelik Gazze’de 2,3 milyon Filistinli, insan hakları örgütlerine göre 21. yüzyılın en ağır insanlık felaketlerinden birini yaşıyor.
ATATÜRK VE MASARYK’İN SÖZLERİNE YER VERİLECEK
Türkiye’nin başkentinden esinlenilerek yaklaşık 20 yıl önce ‘Ankarska’ adı verilen cadde boyunca yer alan bölge, belediye bünyesindeki Ulaştırma ve Çevre Dairesi tarafından haritalandırıldı ve alanın proje kapsamında park olarak yapılandırılmasını ve düzenlenmesini içeren bir çalışma hazırlandı. Ulaştırma ve Çevre Dairesi ayrıca, projeye Çek-Türk ikili işbirliği hakkında ziyaretçiler için bilgilendirici bazı unsurlar ekledi. Parkta yer alacak banklar ve panolarda yüz yıl önce diplomatik ilişkileri başlatan iki ülkenin kurucu liderleri Atatürk ve Masaryk hakkında bilgilere ve bu iki kurucu liderin tarihe geçmiş sözlerine yer verileceği öğrenildi.
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI VURGUSU
İnşa edilecek parkın içinde bulunan levhalara ve diğer figürlere, dünyada çocuklara bayram hediye eden Cumhuriyetin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, çocuklarla ilgili sözleri yazılacağı ifade edildi.
TEMELİ 6 HAZİRAN’DA ATILACAK
Türk-Çek iş birliğinde yapılacak olan parkın temeli, 6 Haziran 2024 tarihinde atılacak. Belediye açıklamasında, projenin yaklaşık maliyetinin 750 bin Çek kronu (yaklaşık 30 bin Euro) civarında olacağını açıkladı. Türk tarafının sponsorlar aracılığıyla maliyetin yarısını üstlenmeye hazır olduğu bildirildi.
PRAG 6 BELEDİYE BAŞKANI STAREK: KARŞILIKLI İŞ BİRLİĞİNİ SOMUTLAŞTIRACAK
Prag 6 Belediye Başkanı Jakub Stárek konuya ilişkin yaptığı açıklamada; “Prag 6, pek çok ülkenin Büyükelçiliklerinin burada yerleşik olması ve Büyükelçilerin ikametgahlarının da bu bölgede bulunması ile bilinmektedir. Bu da beraberinde büyük bir sorumluluk getirmekte ve aynı zamanda bölgemizle bu ülkeler arasında karşılıklı güven ve iş birliğinin geliştirilmesine katkıda bulunma fırsatı sunmaktadır. Çek Cumhuriyeti ve Türkiye arasındaki karşılıklı iş birliğinin bir yeşil alan projesi şeklinde somutlaştırılacak olmasından memnuniyet duyuyorum” dedi.
PRAG BÜYÜKELÇİSİ EGEMEN BAĞIŞ: TÜRK-ÇEK İLİŞKİLERİNİN BİR SEMBOLÜ OLACAKTIR
Türkiye Cumhuriyeti Prag Büyükelçisi Egemen Bağış, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Bağımsız Çekoslovak Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişkilerin başladığı 1924 yılından bu yana ülkemizin Büyükelçilik ve İkametgah binaları Prag 6 bölgesinde yer almıştır. 1924 yılında Türkiye ve Çekya arasında her ikisi de çok büyük liderler olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanı Atatürk ve Çekoslovak Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanı Masaryk tarafından 100 yıl sürecek bir iş birliği başlatılmıştır. Onların izinden gitmekten ve bu iki büyük millet arasındaki dostane ittifakı güçlendirmeye yönelik miraslarını sürdürmekten onur duyuyoruz. 2022 sonunda Avrupa Siyasi Topluluğu zirvesine katılmak üzere Prag’a teşrif eden Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendinin talimatıyla Cumhuriyetimizin kuruluşunun ve Çek’ler ile diplomatik ilişkilerimizin yüzüncü yılını hakkıyla idrak edebilmek için birçok proje yaptık. Prag’daki devlet mülkü binamız hakkında yayınladığımız kitap gibi bu park da kalıcı bir eser olarak Türk Çek ilişkilerinin ve dostluğunun bir sembolü olacaktır” ifadelerini kullandı.
BAĞIŞ’TAN MURATPAŞA BELEDİYESİ’NE TEŞEKKÜR
Ayrıca Büyükelçi Egemen Bağış, süreç boyunca iş birliği ve dayanışması için Prag 6 ilçe belediyesinin kardeş şehri Antalya Muratpaşa Belediyesine ve Başkanı Ümit Uysal’a da teşekkür etti.
Paris merkezli Uluslararası Tahkim Mahkemesinin Türkiye ile Irak arasındaki petrol ihracatı konusunda verdiği karar sonrası 25 Mart 2023’te Irak’tan Ceyhan Limanı’na petrol akışı durdu.

Erbil ve Bağdat’ın petrol ihracatı konusunda henüz anlaşmaya varamaması nedeniyle Irak ekonomisinin bir yılda yaklaşık 14 milyar dolar zarar gördüğü tahmin ediliyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Nisan’da gerçekleştirmesi beklenen Irak ziyaretinde, petrol ihracatının yeniden başlatılmasının önemli gündem maddelerinden biri olması bekleniyor.
BİR TAŞLA İKİ KUŞ!
AA muhabirine konuşan Iraklı enerji uzmanları, Irak’tan Türkiye’ye petrol ihracatının yeniden başlatılmasının hem iki ülke için hem de Bağdat-Erbil ilişkileri için olumlu etkileri olacağını düşünüyor.

“PETROL SEVKİYATININ YENİDEN BAŞLAMASI HEM IRAK HEM DE TÜRKİYE İÇİN İYİ OLACAK”
Enerji uzmanı Mazin es-Saad, Irak ve Türkiye arasında devam eden karşılıklı ziyaretlere işaret ederek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretiyle petrol ihracatı konusunun çözüme kavuşabileceğini söyledi.
“Irak ve Türkiye arasındaki olumlu hava bu konuyu (petrol sevkiyatı) birinci gündem maddesi yapabilir.” diyen Saad, “Erdoğan’ın ziyaretinden iki ülke çıkarına hizmet edecek sonuçların çıkmasını umut ediyor ve bekliyoruz.” diye konuştu.
Enerji uzmanı Hamza Cevahiri de Irak’ın Kerkük’ten Fişhabur’a giden petrol boru hattının onarımını tamamladığını ifade ederek, burada test amaçlı petrol sevkiyatının yapıldığını söyledi.
Cevahiri, “Petrol sevkiyatının yeniden başlaması hem Irak hem de Türkiye için iyi olacak ve iki ülke de bunu memnuniyetle karşılar. Bu konuda bir sorun görünmüyor.” ifadelerini kullandı.
“IKBY PETROLÜNÜN SEVKİYATI MERKEZİ YÖNETİMİN BÜTÇESININ FAYDASINA OLACAK”
Irak Enerji Merkezi Başkanı Fırat Musevi de Irak’ın günlük 350 bin varil petrol transfer etme kapasitesine sahip olan boru hattını onarmayı sürdürdüğünü ifade etti.
“IKBY’den üretilen petrolün merkezi yönetimin denetimine girmesi lazım.” diyen Musevi, “Bu da Irak’ın petrolü Türkiye’ye sevk etmesinde elini güçlendirecektir.” yorumunda bulundu.

Musevi, “Irak petrol boru hattının yeniden çalıştırılması Bağdat ve Erbil arasında müzakerelere büyük bir kapı açar.” değerlendirmesinde bulunarak, şunları söyledi:
“Sonuçta IKBY petrolünün sevkiyatı merkezi yönetimin bütçesinin faydasına olacak. Nitekim Federal Mahkeme, tüm petrolün SOMO aracılığıyla sevk edilmesine karar verdi. IKBY’den yeniden petrol satışı meselesi, Erdoğan’ın Irak ziyareti sırasında yapılacak müzakerelere bağlı olacak.”

– “PETROL İHRACATININ YENİDEN BAŞLAMASI, IKBY’NIN PAZAR VE TICARETİNE OLUMLU YANSIR”
Enerji uzmanı Rubin Semed de petrol ihracatının IKBY ekonomisi üzerinde ciddi etkisi olduğunu belirterek, petrol akışının durmasının bölgede çalışan çok sayıdaki petrol şirketleri için endişeye yol açtığını vurguladı.
Petrol ihracatının önünde petrol şirketleriyle yapılan anlaşmalar ve Irak ve IKBY’de petrolün çıkarılmasına ilişkin fiyatlandırmadaki farklılıklar gibi engeller olduğunu anlatan Semed, bunların kaldırılmasıyla birlikte ihracatın kolay bir şekilde yeniden başlayabileceğine işaret etti.
Semed, petrol akışının yeniden başlamasının bölgedeki petrol şirketlerinin faaliyetlerini motive edeceğini vurgulayarak, “Petrol arzının sürmesi ile bölge ile Türkiye arasındaki ekonomik ve ticari ilişki daha iyi bir noktaya gider. (IKBY’deki) Pazar ve ticarette de olumlu yansır.” ifadelerini kullandı.
– “İHRACATININ YENİDEN BAŞLAMASI, ERBİL-BAĞDAT ARASINDAKI SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNE KATKI SUNAR”
Enerji uzman Şehriyar Şeyhler, petrol ihracatının IKBY ekonomisinin bel kemiği olduğunu belirterek, Bağdat-Erbil arasındaki en büyük siyasi sorunun da petrol sorunu olduğu değerlendirmesinde bulundu.
Petrol ihracatının durması nedeniyle 13 aydır bazı şirketlerin IKBY’yi terk ettiğini belirten Şeyhler, ihracatın yeniden başlamasının hem bu şirketler hem de bölgedeki yatırımlar için olumlu yansımaları olacağını kaydetti.
Şeyhler, “Petrol ihracatının durmasıyla Kürdistan Bölgesi ekonomisi gün geçtikçe sekteye uğradı. Bana göre petrol arzının devam etmesi, ekonomiyle ilgili konulan planların uygulanmaya geçmesini de kolaylaştıracak.” ifadelerini kullandı.
Petrol ihracatının başlamasıyla Erbil ve Bağdat arasındaki sorunlu konulardan olan IKBY memur maaşlarına ilişkin sorunun da çözülebileceği yorumunda bulunan Şeyhler, şunları söyledi:
“(Erbil ve Bağdat arasındaki) Bazı sorunların da çözümüne katkı sağlayacak olan bu (petrol akışının yeniden başlaması) durum, Erbil-Bağdat’ın yakınlaşması ile Erbil-Türkiye arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkilerin de daha çok gelişmesine imkan sağlayacak.”
ABD, HEM NORVEÇ HEM DE İSVEÇ’TE İKİ HAVA ÜSSÜ İNŞASINA BAŞLADI
Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelik sürecinin tamamlanmasının ardından ABD, hem Norveç hem de İsveç’te iki hava üssü inşasına başladı. İki ülkenin kuzeyinde de deniz üsleri yapımı için gerekli bütçe ve hazırlık önerisi Başkan Joe Biden tarafından Amerikan Kongresi’ne sunulurken, geçtiğimiz haftalarda ABD öncülüğünde, biri Norveç diğeri de İsveç’te olmak üzere iki geniş kapsamlı askeri tatbikat gerçekleştirdi. ABD ve NATO’nun İskandinavya’daki stratejik konseptine karşı, Rusya ise bu süreçte insan gözlemi ve istihbaratı alabilmek için çok ilginç bir yöntem izlemeye başladı.

GÖZLE GÖRÜLÜP GÖZLEM YAPILABİLECEK KADAR YAKIN
NATO istihbarat raporuna göre haklarında uluslararası ambargolar olmayan zengin Rus oligarklar ve politikacılar; İsveç ile Norveç’in kuzeyindeki satılık evleri satın almaya başladılar. İstihbarat raporundaki çarpıcı bilgi ise bu arsa ve binaların tamamının tatbikat yapılan yerlere ya da ABD tarafından açılacak yeni askeri üslere “gözle görülüp gözlem yapılabilecek kadar” yakın olması.
TATBİKAT SÜRESİNCE ASKERİ ALANA YAKIN YERDEKİ KONUTLARDA KALDILAR
İstihbarat raporundaki bilgilere göre Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yakın olan oligarklar ve politikacılar, tatbikatlar ve askeri hazırlıklar öncesinde; aileleriyle birlikte Norveç ve İsveç’e giderek tatbikat süresince bu evlerde kalıyorlar. Norveç iç istihbarat birimi PST’nin raporunda ise iki Rus politikacının NATO’nun kısa süre önce Norveç’te gerçekleşen ‘Steadfast Defender 24’ tatbikatı süresince askeri alana yakın yerdeki şahsi konutlarında kaldıklarını ve “tatbikatı gözlemlediklerini” ileri sürüldü.

AJANLAR ÜSSÜ İZLİYOR
PST raporundaki bilgilere göre; PST ajanları Rusya’nın Murmansk kenti Belediye Başkanı Igor Morar ve Rus politikacı Viktor Saygin’in evlerini bir süredir gözlem altında tutuyorlar. Ajanların sunduğu bilgiye göre iki isim de yüksek binaları da satın almış durumdalar ve bu binaların üst katlarından Bardufoss hava üssündeki tüm hareketliliği izliyorlar. Bardufoss Hava Üssü ise ABD’nin İskandinav ülkelerinin hava kuvvetleri personellerini eğittiği askeri üs olarak biliniyor.
SİVİLLERİ KULLANIYORLAR
NATO raporundaki bir başka çarpıcı bölüm de Rusya’nın 2024 yılı olası istihbarat faaliyetlerine yönelik tahminleri içeriyor. NATO’nun tahminlerine göre Rusya askeri-istihbarat eylemlerini örtmek amacıyla sivil nüfusunu kullanarak hedefteki NATO üyesi ülkelerde arsa, ev almak, yatırım yapmak ya da borsaya girmek gibi faaliyetlerle sızmayı planlıyor.
Haber7 – ÖZEL
İsrail’in 1 Nisan’da Şam’daki İran konsolosluk binasını vurmasına İran’ın verdiği karşılıkla iki ülke arasında başlayan gerginlik bugün sabah saatlerinde yeni bir boyut kazandı.
İsrail günlerdir beklenen misilleme saldırısını gerçekleştirirken, İran’ın birçok nükleer tesisinin bulunduğu İsfahan eyaletini hedef aldı. 3 drone ile gerçekleştirilen saldırı dünyayı tedirgin ederken, İran devlet televizyonu nükleer tesislerde herhangi bir zarar meydana gelmediğini duyurdu.
Saldırının boyutunu Dış Politika ve Güvenlik Uzmanı Ömer Özkızılcık, Mardin Artuklu Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Rakipoğlu ve Dış Politikalar Uzmanı Doç. Dr. Furkan Kaya Haber7′ye değerlendirdi.

ÖZKIZILCIK: “İKİ SENARYO VAR”
Dış Politika ve Güvenlik Uzmanı Ömer Özkızılcık, İsrail-İran arasındaki gerginliği iki ihtimale dayandırarak değerlendirdi. Özkızılcık, bu saldırıların ciddi bir seviyede olmadığı için bir keşif amaçlı yapılma olasılığının yüksek olduğunu ifade etti. İkinci olasılık olarak ise ABD yönetiminin İsrail’e saldırılarını sınırlı tutması yönünde baskı yaptığını ve saldırı öncesinde de İsrail basınına saldırı haberlerinin sızdırıldığını belirten Ömer Özkızılcık, saldırıyı ABD ve İsrail’in ‘refah operasyonu’ anlaşması yönünde değerlendirdi. İsrail ve Amerika’nın anlaşma sağlayıp Refah’a saldırı karşısında yardımın kaldırılacağını ve İran’a cüzi bir karşılık verebilme ihtimalinin de kuvvetli olduğunu söyleyen Özkızılcık, saldırıların küresel bir boyut kazanmayacağını belirtti.

RAKİPOĞLU: “REFAH’A SALDIRIDA İSRAİL’İN ELİ GÜÇLENDİ”
İsrail’in misilleme saldırısını değerlendiren Mardin Artuklu Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Rakipoğlu, İsrail’in İran’ın uyguladığı algıyı lanse ettiğini ifade etti. İki ülkenin de hem iç kamuoyu baskısı nedeniyle gösteri amaçlı hareket ettiğini söyleyen Rakipoğlu, İran’ın saldırısının İsrail’in elini güçlendirdiğini kaydetti. Gazze’nin dünya çapında unutulduğunu dile getiren Öğretim Üyesi Rakipoğlu, artık gözlerin İran-İsrail sahnesine döndüğünü belirtti. Mardin Artuklu Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Rakipoğlu, İsraşl’in artık Refah’a daha rahat saldıracağını ve batının İran ve Hamas eşleştirmesi ile olayın meşrutiyet kazanacağını ifade etti. Küresel ya da bölgesel bir savaş ihtimalinin uzak olduğunu dile getiren Rakipoğlu, ABD’nin böyle bir gücü olmadığını kaydetti.
Sürecin ABD boyutunu değerlendiren Mehmet Rakipoğlu, “ABD, İsrail’in saldırısını desteklemedi. Biden, ‘Böyle bir saldırı gerçekleştirmeyin’ gibi ifadelerde bulundu. Dolayısıyla ABD’nin desteği yok ama İsrail’e karşı da duramıyor. ABD şu anki durumdan memnun. İran’ın saldırısından ve İsrail’nin karşılığından memnun. Çünkü ABD’ye ‘soykırım yapan İsrail’e niye destek veriyorsun’ gibi eleştiriler vardı. ABD bu eleştirileri öteledi.” dedi.

KAYA: “İRAN’IN İSRAİL’İ VURMA İHTİMALİ”
İran ve İsrail’in birbirlerine karşı saldırılarını kontrollü ve stratejik olarak düzenlediklerini ifade eden Dış Politikalar Uzmanı Doç. Dr. Furkan Kaya, iki tarafında bu gerginliğin kontrollü şekilde kalmasını uygun gördüklerini belirtti. Daha sıcak bir savaşın bölgede daha fazla zarar vereceğinin ve taraflarında bu farkındalıkta bu kontrolü sürdüğünü dile getiren Furkan Kaya, İsrail saldırısının bölgede büyük bir zarar vermediğini ancak karşılıklı olarak saldırıları birbirlerine istihbari olarak bildirmelerinin de devam edeceğini kaydetti. İran’ın İsrail’i vurma ihtimalinin vurmasından daha önemli bir detay olduğunu belirten Furkan Kaya, tarafların bölgede stratejik kartları elinde tutmak istedikleri ihtimaline değindi. PKK ve PYD’nin de bölgede hareketli olduğunu belirten Furkan Kaya, Türkiye’nin bu süreçte, temkinli davranması gerektiğini ifade etti.
1 MİLYAR 130 MİLYON TUTARINDA İLAN VE REKLAM DESTEĞİ
7418 sayılı Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun uyarınca süreli yayın kapsamına alınan internet haber siteleri, 1 Nisan 2023 tarihinden itibaren resmi ilanların yayımlanacağı bir diğer mecra haline geldi. Gazetelerle birlikte internet medyasının da devlet eliyle desteklenmesi gazetecilik mesleğinin güçlenmesi yönünde önemli bir adım oldu.

Basın İlan Kurumu aracılığıyla 1 Nisan – 31 Aralık 2023 döneminde 389 internet haber sitesinde 592 milyon 410 bin TL tutarında resmi ilan ve 730 adet internet haber sitesinde 103 milyon 220 bin TL tutarında resmi reklam yayımlatıldı. 2024 yılının ilk üç aylık döneminde ise 383 adet internet haber sitesinde 347 milyon 726 bin TL tutarında resmi ilan, 745 adet internet haber sitesinde 87 milyon 320 bin TL tutarında resmi reklam yayımlatıldı.
Böylelikle 12 aylık süreçte haber sitelerine toplam 1 milyar 130 milyon TL’lik resmi ilan ve reklam desteği verilmiş oldu.

RESMİ İLAN ADETLERİNDE GÖZLE GÖRÜLÜR ARTIŞ
Diğer taraftan mevzuattaki düzenlemeler ile internet haber sitelerinin de dâhil olduğu süreli yayınlara sevk edilen ilan adedinde artış sağlandı.
1 Nisan 2023 – 31 Mart 2024 tarihleri arasında internet haber sitelerinde icra, ihale, tebligat ve personel alımı kategorilerinde toplam 92 bin 560 adet resmi ilan yayımlatıldı. Aynı dönemde yayımlatılan resmi reklam adedi ise 6 bin 728 olarak gerçekleşti.
İstihdam artıyor, ilanlar daha fazla okuyucuya ulaşıyor
Basın Kanunu’nda ve Basın İlan Kurumu mevzuatında yapılan değişiklikler internet medyasında çalışan fikir işçilerinin özlük haklarını güvence altına alırken resmi ilanların daha geniş kitlelere ulaşmasına katkı verdi.
İlan ve reklam yayımıyla sürdürülebilir bir gelir modeline kavuşan internet medyası daha fazla fikir işçisi istihdam edebilme olanağına sahip oldu. Resmi ilan yayımıyla alakalı internet haber sitelerinde istihdam edilen 3 bin 812 fikir işçisine her geçen gün yenileri ekleniyor.
Resmi ilan yayımlayan internet haber sitelerinin kadrolarında 424 sorumlu müdür (yazı işleri müdürü), 127 haber müdürü (istihbarat şefi), bin 388 internet editörü, bin 503 muhabir ve 370 yazar bulunuyor.
Kamunun faaliyetlerinin süreli yayınlar vasıtasıyla duyurulması ve ihale süreçlerinde şeffaflık prensibi çerçevesinde katılımın artması maksadıyla gerçekleştirilen ilan ve reklam yayımı, yazılı basının yanı sıra dijital mecranın da bu alana dâhil olmasıyla daha etkili bir şekilde yürütülüyor.
İlan ve reklam yayımlamaya başladığı tarihten bu yana 7 milyar 106 milyondan fazla tekil kullanıcı tarafından ziyaret edilen internet haber siteleri, dijital mecranın ne kadar etkili bir iletişim aracı olduğunu gösteriyor.
]]>Şahin, mesajında şunları kaydetti:
“Kamu tekel yayıncılık anlayışının değişmesiyle özel radyo ve televizyonların kurulmasından sonra ihtiyaç haline gelen RTÜK, yayıncılık alanını dünyadaki gelişimlere paralel olarak uzman kadrosuyla kesintisiz olarak regüle ediyor.

Dile kolay çeyrek asrı aşkın bir süredir ülkemizin yayıncılık hayatını düzenleyip denetleyen RTÜK, 30. yılını geride bıraktı.
RTÜK, 30 yıldır değerlerimizi koruma adına önemli faaliyetler yürütüyor. Radyo ve televizyon yayınlarını düzenleyen, zararlı içeriklere yönelik tedbirler alan Üst Kurul, toplumsal ve kültürel hassasiyetleri her şeyin önünde tutuyor. RTÜK, bizi biz yapan milli ve manevi değerlerimize sahip çıkıyor.
RTÜK, 30 yıldır çocuk ve gençlerin ruhsal ve fiziksel gelişimlerine olumsuz etki edebilecek zararlı yayın içeriklerine geçit vermiyor.
RTÜK, 30 yıldır yayınlardaki çocuk ve kadın istismarına, kadına yönelik şiddete ‘hayır’ diyor.
Engellilere, yaşlılara ve dezavantajlı gruplara 30 yıldır pozitif ayrımcılık yapıyor RTÜK.
RTÜK, 30 yıldır milli güvenliğimizden taviz vermeden muhtemel terör propagandalarına ‘dur’ diyor.
RTÜK, 30 yıldır Türk dilinin doğru kullanımı ve Türk kültürünün tanıtılması için mesai harcıyor.
RTÜK, 30 yıldır yayınlar yoluyla halkı kandıran sahte pazarlama faaliyetleriyle mücadele ediyor.
RTÜK, millet iradesiyle ortaya konulan Yasasında yer alan kurallar çerçevesinde 30 yıldır görevini aralıksız sürdürüyor.
Medya okuryazarlığı bilincinin gelişmesi çalışmalarını hayata geçiren RTÜK, Milli Eğitim, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlıkları başta olmak üzere birçok üniversite ve paydaş kurumlarla yaptığı işbirlikleriyle özellikle çocukların medya tüketim farkındalığının oluşmasına büyük katkı sağlıyor.
Radyo ve Televizyon sektörüne rehber olan Üst Kurulun hedefi; tarafsız, güvenilir, iletişim özgürlüklerine saygılı, milli ve yenilikçi medya hizmetlerinin sunulmasına öncü olmaktır.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu;
ulusal ve yerel yayıncıları buluşturan organizasyonlarıyla,
uluslararası yayıncılık otoriteleri birliklerindeki aktif rolüyle,
‘Medya ve İslamofobi Forumu’ ve ‘Gelecekle İletişim Çalıştayı’ gibi geleneksel hale getirilen uluslararası etkinlikleriyle,
Medya alanını irdeleyen ve tüketim alışkanlıklarını tespit eden kamuoyu araştırmalarıyla,
‘Şiddet ve Medya Çalıştayı’, ‘Medyada Nefret söylemi Paneli’, ‘Türk İnternet Medyası RTÜK Çalıştayı’, ‘Ulusal Görsel-İşitsel Medyada Kişisel Verilerin Korunması Sempozyumu’, ‘Dezavantajlı Bireylerin Engelsiz Medya Erişimi Çalıştayı’, ‘Hakikat Sonrası Çağda Kamu Yayıncılığı Sempozyumu’, ‘Televizyon Dizilerinde Kadın Paneli’ ve bu yıl içinde tertip edilecek ‘Sokak Lezzetleri Film Festivali’ ile görev sahasındaki tüm konulara profesyonel anlayışla yaklaşarak sektörün ihtiyaçları doğrultusunda yayıncılık alanına ışık tutuyor.
Bir yandan asrın depreminin yaralarının sarılması için koordine edilen ‘Türkiye Tek Yürek Medya Yardım Kampanyası’ ile kalplere dokunulurken, diğer yandan şiddetin önüne geçilmesi için ‘Spor Programları Hakkında Alınan İlke Kararları’ ve ‘Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele İlke Kararları’ ile gönüllere temas ediliyor. Kısacası 30 yıldır ‘RTÜK iyi ki var’ diyoruz.
30. kuruluş yıldönümümüz vesilesiyle bizlere desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere Kütür ve Turizm Bakanımız Mehmet Nuri Ersoy’a, tüm devlet büyüklerimize, büyük bir özveriyle görev yapan kıymetli Üst Kurul Üyelerimize ve çalışkan mesai arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum.”
]]>Koçaryan, Ulusal Meclis YouTube sayfasında yayımlanan açıklamasında, amaçlarının söz konusu kişilerin isimlerini ve yerlerini belirlemek olduğunu savunarak, “(Sayı) 1,5 milyondan fazla da olabilir az da olabilir. Şimdiye kadar ülkemiz bu soruna neden değinmedi? Yahudiler bunu başardı, biz başaramaz mıyız? Bu gelecekte kuracağımız ilişkiler açısından da önemli. Bunu yapmadıysak, eksik kaldıysak bu konu başlamalı ve sona ermeli, bunu kimse istismar etmemeli” ifadelerini kullandı.
Andranik Koçaryan, “1,5 milyon muydu, 2 milyon muydu, yoksa daha az mıydı? Bu net olarak belirlenmeli. Bu çok önemli bir çalışma” değerlendirmesinde bulundu.
Basına verdiği önceki röportajlarda, “Başbakan Nikol Paşinyan’ın da bu konuyu desteklediğini ve konuya dair yasal temeller oluşturmak istediğini” belirten Koçaryan, muhalefetin tepkisi üzerine yaptığı açıklamada ise “Açıklamam ne Başbakan Paşinyan’ın kararıdır ne de böyle bir siyasi karar vardır” ifadesini kullandı.
PAŞİNYAN TALİMAT ALMAKLA SUÇLANDI
Ermenistan’da uzun yıllardır 1915 olaylarında ölenlerin sayısının araştırılması konusu tabu olarak kabul ediliyordu. Siyasetçiler ve tarihçiler büyük ölçüde, tarihi olayların bu yönüyle incelenmesine karşı çıkıyordu.
Eski Ermenistan Ulusal Arşivleri Müdürü, tarihçi Dr. Amatuni Virabyan, tartışmaların başlaması üzerine yaptığı açıklamada, daha önce 1915 olaylarında ölenlerin isimlerini tespit etmeye çalıştıklarını ancak bunda başarılı olamadıklarını kaydetti. Virabyan, “Bakın biz sadece 200, 300 bin kişinin ismini bulabildik” ifadesini kullanarak, hükümetin girişiminin Ermeniler için sakıncalı olduğunu savundu.
Ermenistan muhalefeti, Paşinyan’a en yakın isimlerden Koçaryan’ın sözlerine tepki gösterdi.
Ermenistan Cumhuriyetçi Partisi üyesi ve eski Meclis Başkan Yardımcısı Eduard Şarmazanov, Paşinyan’ın, belirli bir amaç doğrultusunda sözde soykırımı unutturmaya çalıştığını savundu. Şarmazanov, “Belki de Paşinyan, Türkiye ve Azerbaycan’dan 24 Nisan’ın unutturulması yönünde yeni bir talimat almıştır. 24 Nisan yaklaşıyor, Paşinyan, 24 Nisan trajedisini, Ermeni soykırımını, ‘Büyük Felaket’i tarihe bırakmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.
Muhalefetin tanınmış isimlerinden Lusine Haroyan da sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, iktidarın bu girişimle, sözde soykırımın inkarına doğru yöneldiğini iddia etti.
“BU GİRİŞİM TÜRKİYE’NİN PLANI”
Tarihçi Haçatur Stepanyan, yönetimin Ermeniler için tartışma konusu olmayacak argümanları şüpheye düşürdüğünü savunarak, iktidarın girişiminin, bu konuda şimdiye kadar Ermenilerce verilen konferansları, yazılan kitaplar ve doktora tezlerini boşa çıkaracağını öne sürdü.
Tarihçi Doç. Dr. Mikayel Martirosyan ise bu girişimin Türkiye’nin planı olduğu, iktidarın “tarihi değiştirme” yoluyla sözde soykırımı inkar edeceği iddiasında bulundu.
Tarih çalışmaları da yapan Gümrü Devlet Pedagoji Enstitüsü öğretim üyesi Gagik Hambaryan, Paşinyan’ın, Türkiye’nin talimatıyla sözde soykırımın olmadığını kanıtlamaya çalıştığını savundu.
Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki sözde soykırım müzesinin eski yetkilisi Suren Manukyan, hükümetin girişimini çok tehlikeli bulduğunu, ölenlerin listesinin çıkarılması fikrinin 1960’lardan bu yana Türkiye’nin gündemindeki tezlerden biri olduğunu öne sürdü.
Koçaryan’ın çıkışının ardından başlayan tartışmaya, Ermeni diasporasındaki bazı isimler de katıldı. Paşinyan yönetimini hedef alan birçok eleştiride, Paşinyan’ın 1915 olaylarının “soykırım” olduğuna ve ölenlerin sayısının 1,5 milyon olduğuna inanmadığına dair iddialara yer verildi.
Paşinyan hükümetinin ülkeye giriş yasağı koyduğu Ermenistan Devrimci Federasyonu Partisi üyesi, Fransa Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi Eş Başkanı Murad Papazyan, isim listesi hazırlamanın “Ermenilere diz çöktürmeyi amaçladığını” öne sürdü.
Analist Hakob Badalyan, iktidarın çağrısını “Türkiye için mükemmel ve hızla gelişen bir argüman” olarak niteledi.
BBC Rusça Servisi, bağımsız medya grubu Mediazona ve bir grup gönüllü ile birlikte Şubat 2022’den bu yana ölümleri teyit edip olabildiğince kayda geçiriyor. En son 16 Haziran 2023’te ölü sayısının 25 bini aştığı kaydedilmişti.
BBC ekipleri Ukrayna’da ölen Rus askerlerin sayısını öğrenmek için resmi raporları, gazeteleri ve sosyal medyadaki açık kaynak bilgileri taradı.
Rusya’daki mezarlıklardaki yeni mezarlar ise birçok askerin isminin öğrenilmesine yardımcı oldu.
Yapılan incelemelerde savaşın ikinci yılında 27 bin 300’den fazla Rus askerinin öldüğü tespit edildi.
BBC’nin haberine yanıt veren Rusya, bu tür bilgileri sadece Moskova’daki savunma bakanlığının verebileceğini söyledi.
KIYMA MAKİNESİ STRATEJİSİ
Rusya’nın Ukrayna’da uyguladığı ve Ukrayna güçlerini yıpratmak ve bulundukları bölgeleri açığa çıkarmak için durmaksızın asker gönderme stratejisine “kıyma makinesi” deniyor.
Kremlin, savaşın başlangıcından bu yana sadece Eylül 2022’de ölü sayısına ilişkin bir açıklama yapmıştı.
BBC’nin 50 bin tespiti bu sayıdan 8 kat fazla.
Gerçek ölü sayısının bundan daha yüksek de olabilir.
BBC verileri, Ukrayna’nın doğusunda Rus işgali altındaki Donetsk ve Luhansk’taki milis gruplar arasındaki ölümleri kapsamıyor.
Bunlar da eklenseydi Rus kayıpları çok daha yüksek olurdu.
Kremlin sözcüsü Dmitry Peskov, devlet sırlarını ve bilgi yaymayı kapsayan yasalar nedeniyle Rusya’nın Ukrayna’daki “özel askeri operasyonu” (Rusya’nın savaşı tanımlamak için kullandığı ifade) sırasında yaşanan kayıplar hakkında bilgi vermenin “savunma bakanlığının özel yetkisinde” olduğunu söyledi.
Öte yandan Ukrayna da ölü sayısına ilişkin çok fazla bilgi paylaşmıyor.
Şubat ayında Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy 31 bin Ukrayna askerinin hayatını kaybettiğimi söylemişti.
Ancak ABD istihbaratına dayanan tahminler daha fazla kayıp olduğuna işaret ediyor.
SAVAŞ STRATEJİLERİNDE DEĞİŞİKLİK
BBC ve Mediazona’nın hazırladığı, ölümü doğrulanan Rus askerlerin listesi, Rusya’nın savaş stratejisinde uyguladığı değişikliklerin insani maliyetini gözler önüne seriyor.
Aşağıdaki grafik, Ocak 2023’te Ukrayna’nın Donetsk bölgesinde geniş çaplı bir saldırı başlatan Rus ordusunun kayıplarında keskin bir artış yaşandığını gösteriyor.
Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW) adlı kuruluşa göre Rusya, Vuhledar şehrini almaya çalışırken “insan dalgasıyla cephe saldırıları” stratejisini uyguladı ancak bu etkisiz oldu.
Kuruluşa göre “Zorlu arazi koşulları, muharebe gücü eksikliği ve Ukrayna güçlerini şaşırtamaması” nedeniyle Rus tarafı ciddi kayıplar yaşadı.
Grafikteki bir diğer önemli artış, 2023 yılının ilkbahar aylarında Bahmut savaşı sırasında paralı asker grubu Wagner’in Rusya’ya şehri ele geçirmek için yardım ettiği zamanda görülebiliyor.
Wagner’in lideri Yevgeni Prigojin, grubun o dönemdeki kaybının 22 bine yakın olduğunu söylemişti.
Öte yandan Rusya’nın geçtiğimiz yılın sonbahar aylarında Ukrayna’nın doğusundaki Avdiivka kentini ele geçirdiği dönemde de ölü sayısında artış olmuştu.
MEZARLARIN SAYIMI
BBC ve Mediazona ile birlikte çalışan gönüllüler, savaşın başlangıcından bu yana Rusya’daki 70 mezarlıkta yeni askeri mezarları sayıyor.
Havadan çekilen görüntüler, mezarlıkların önemli ölçüde genişletildiğini gösteriyor.
Örneğin Ryazan kentindeki Bogorodskoye mezarlığının üzerinden çekilen bu görüntülerde yepyeni bir alan oluşturulduğunu görebiliyoruz.
Bu yeni mezarların çoğunun Ukrayna’da öldürülen asker ve subaylara ait olduğu düşünülüyor.
BBC, savaşın başlangıcından bu yana ölen Rusların en az beşte ikisinin savaştan önce ülkenin ordusuyla hiçbir ilgisi olmayan kişiler olduğunu tahmin ediyor.
Londra merkezli düşünce kuruluşu Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Samuel Cranny-Evans, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin başlangıcında oldukça karmaşık askeri operasyonları yürütmek için profesyonel birliklerini kullandığını söylüyor.
Evans, bu askerlerin çoğunun artık ölmüş ya da yaralanmış olabileceğini ve yerlerini gönüllüler, siviller ve mahkumlar gibi az eğitimli ve deneyimsiz kişilerin aldığını belirtiyor.
Bu kişilerin profesyonel askerler kadar etkili olamadığını söyleyen Evans, “Bu yüzden stratejik olarak çok daha basit şeyler yapmaları gerekiyor. Bu da birlikleri genellikle topçu desteğiyle Ukrayna mevzilerine sürmek anlamına geliyor” diyor.
Wagner ve Rusya Savunma Bakanlığı’nın görevlendirdiği mahkumlar
Asker olarak görevlendirilmek üzere cezaevinden çıkarılan mahkumlar, “kıyma makinesi” stratejisinin başarısı için hayati önem taşıyor.
Moskova, Wagner lideri Yevgeni Prigojin’in Haziran 2022’den itibaren cezaevlerinde mahkum toplamaya başlamasına izin vermişti.
Bu kişiler daha sonra Rus hükümeti adına özel bir ordunun parçası olarak savaştı.
Wagner, oldukça acımasız ve otoriter bir grup olmakla tanınıyor. Gruba bağlı savaşçıların bazı durumlarda emir almadan geri çekildikleri için öldürüldükleri bile bildiriliyor.
Grup, Moskova ile ilişkilerinin bozulmaya başladığı Şubat 2023’e kadar mahkum alımlarını sürdürdü.
O tarihten bu yana ise Rusya Savunma Bakanlığı aynı politikayı yürütüyor.
Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) kıyı bölgesinde yer alıyor. Genelde de çok kurak bir bölge olma özelliğini taşıyor.
Yılda ortalama 100 mm’den daha az yağış alsa da, zaman zaman aşırı sağanak yağışlar da yaşanıyor.
Son yağışlarda ise Dubai’ye 100 km uzaklıktaki Al-Ain kentinde 24 saat içinde yaklaşık 256 mm yağmur yağdı.
Sıcak ve nemli havayı içine çeken ve diğer hava sistemlerinin gelmesini engelleyen “kapalı alçak basınç hava sistemi” bunun ana nedeniydi.
İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde meteoroloji uzmanı ve Körfez bölgesindeki yağış modellerini inceleyen Prof. Maarten Ambaum, “Dünyanın bu bölgesi uzun süre yağmursuz ve ardından da düzensiz, şiddetli yağışlarla bilinir. Ancak yine de bu çok nadir görülen bir yağıştı” diyor.
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ NASIL ROL OYNADI
İklim değişikliğinin ne kadar büyük bir rol oynadığını tam olarak ölçmek şu an için pek mümkün değil. Bunun için doğal ve beşeri unsurların bilimsel analizi gerekiyor. Ama bu da birkaç ay sürebilir.
Ancak rekor yağış, iklimin nasıl değiştiğiyle doğru orantılı.
Basitçe söylemek gerekirse; daha sıcak hava daha fazla nem tutabilir (her bir santigrat derece için yaklaşık yüzde 7 ilave nem olabilir); bu da yağmurun yoğunluğunu artırabilir.
Reading Üniversitesi’nde iklim bilimi profesörü Richard Allan, “Yağmurun şiddeti rekor kırdı, evet. Isınan iklimin, daha fazla nemle daha fazla ortaya çıkan fırtınaları ve aşırı yağış olaylarını ve bununla alakalı sel olaylarını giderek daha etkili hale getirmesinden söz edilebilir” diyor.
Kısa süre önce yapılan bir araştırmaya göre, dünya ısınmaya devam ettikçe BAE’nin büyük bölümünde yıllık yağış miktarı da yüzyılın sonuna kadar yaklaşık yüzde 30 oranında artabilir.
Yine İngiltere’de, Imperial College London’da iklim bilimi alanında çalışmalar yapan Dr. Friederike Otto, “İnsanlar petrol, gaz ve kömür yakmaya devam ederse iklim ısınmaya, yağışlar şiddetlenmeye ve sellerde can kayıpları olmaya devam edecek” diyor.
BULUT TOHUMLAMANIN ETKİSİ VAR MI?
Bulut tohumlama, mevcut bulutlara gümüş iyodid denen bir madde serpiştirilmesiyle yağmuru tetiklemeye ve sonucunda da daha fazla yağmur üretmeye yardımcı olan bir teknik.
Uçaklarla yapılabilen bu teknik onlarca yıldır kullanılıyor ve BAE de son yıllarda su sıkıntısını gidermek için bu tekniği kullandı.
Sellerin ardından bazı sosyal medya kullanıcıları aşırı hava koşullarını, yanlış bir şekilde ülkedeki son bulut tohumlama operasyonlarına bağladı.
Bloomberg tarafından daha önce yayımlanan haberler, bulut tohumlama uçaklarının Pazar ve Pazartesi günleri kullanıldığını, ancak selin meydana geldiği Salı günü kullanılmadığını öne sürdü.
BBC bulut tohumlamanın ne zaman yapıldığını bağımsız olarak doğrulayamamış olsa da, uzmanlar bunun fırtına üzerinde en iyi ihtimalle küçük bir etkisi olacağını ve bulut tohumlamaya odaklanmanın “yanıltıcı” olduğunu söylüyor.
Dr. Otto, “Bulut tohumlama, Dubai çevresindeki bulutları su bırakmaya teşvik etmiş olsa bile, atmosfer iklim değişikliği nedeniyle bulutları oluşturmak için muhtemelen daha fazla su taşıyordu” diyor.
Bulut tohumlama, genellikle yağmur için önemli olan rüzgar, nem ve toz koşullarının yetersiz olduğu durumlarda kullanılıyor. Hava tahmincileri geçen hafta Körfez genelinde yüksek sel riski uyarısında bulunmuşlardı.
BAE’de, Abu Dabi’deki Khalifa Üniversitesi Çevre ve Jeofizik Bilimleri Bölüm Başkanı Prof Diana Francis, “Bu tür yoğun ve büyük ölçekli sistemler tahmin edildiğinde, bir hayli masraflı bir işlem olan bulut tohumlama yapılmaz çünkü bölgesel ölçekte bu kadar güçlü sistemleri tohumlamaya gerek yoktur” diyor.
BBC Meteoroloji Servisi’nde görev yapan meteoroloji uzmanı Matt Taylor da şiddetli hava olayının önceden tahmin edildiğini söyledi.
Taylor, “Bu hava olayından önce, (potansiyel bulut tohumlama etkilerini hesaba katmayan) bilgisayar modelleri yaklaşık 24 saat içinde bir yıllık yağış miktarının çok üzerinde yağmur yağacağını tahmin ediyordu” dedi.
Selin, bulut tohumlamasından beklenenden çok daha büyük olduğunu belirten Taylor, “Sel olayları, Bahreyn’den Umman’a kadar çok geniş bir alanda etkili oldu” diye.
BAE’de bulut tohumlama işlemlerini, hükümete bağlı Ulusal Meteoroloji Merkezi (NCM) yürütüyor.

BM UNRWA GÜNDEMİYLE TOPLANDI
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi UNRWA gündemiyle toplandı. Gazze’de hayatını kaybeden insani yardım çalışanları için 1 dakikalık saygı duruşu ile başlayan oturumda söz alan UNRWA Başkanı Lazzarini, İsrail yönetiminin ajansın kapatılmasına yönelik çağrılarına atıfta bulunarak, “UNRWA’yı kapatma çağrıları milyonlarca Filistinlinin mülteci statüsünü sonlandırmak için yapılıyor” dedi.
‘SİNSİCE’ ÇABALAR KRİZİ DERİNLEŞTİRECEK
İsrail’in UNRWA’yı kapattırma çabalarını “sinsice” olarak niteleyen Lazzarini, siyasi çözüm sağlanamadığı için UNRWA’nın görevini sürdürmek zorunda kaldığını vurguladı. UNRWA’nın kapatılmasının kısa vadede Gazze’deki krizi derinleştireceğini ve kıtlığı hızlandıracağını hatırlatan Lazzarini, uzun vadede ise bölge halkını temel hizmetlerden yoksun bırakarak ateşkes sonrası dönüşümü zorlaştıracağını kaydetti.

‘UNRWA’NIN ROLÜ GÜVENCE ALTINA ALINMALI’
Lazzarini ayrıca eğitim sağlanamaması halinde bölgedeki genç neslin ümitsizliğe ve öfkeye kapılarak şiddete yönelebileceği uyarısında bulundu. “Böyle bir senaryoda siyasi çözüm başarılı olamaz” diyen Lazzarini, BM Güvenlik Konseyi’ne UNRWA’nın şu an oynadığı ve dönüşüm sürecinde oynayacağı kritik rolü güvence altına alma çağrısı yaptı. Lazzarini, UNRWA’nın temel hizmetlerini ancak siyasi çözüm bulunduğunda bırakabileceğini belirtti.
‘AÇIK İHLALLER SORUŞTURULMALI’
7 Ekim’den bu yana 178 UNRWA personelinin öldürüldüğünü, 160 tesisin yıkıldığını ve boşalttıkları tesislerin askeri amaçlarla kullanıldığını kaydeden Lazzarini, “İnsani yardım çalışanları, operasyonları ve tesislerinin korunması ilkesine yönelik açık ihlallerin bağımsız bir şekilde soruşturulmasını ve suçluların hesap vermesini talep ediyoruz” şeklinde konuştu. Lazzarini, bunun gerçekleşmemesi halinde tehlikeli bir emsal oluşabileceği uyarısında bulundu.

‘ABD SİVİLLERİ KORUMAK İÇİN YETERİNCE ÇABA GÖSTERMİYOR’
ABD’nin BM Daimi Temsilci Yardımcısı Robert Wood ise, bölgedeki çatışmanın öldürülen yardım görevlilerinin sayısı bakımından yakın geçmişteki en kötü çatışmalardan biri olduğunu söyledi. “Bu olaylar kabul edilemez. İnsani yardım çalışanları korunmalıdır” diyen Wood, ABD’nin İsrail’in insani yardım çalışanlarını ve sivilleri korumak için yeterince çaba göstermemesinden “derin endişe duyduğunu” ifade etti.
‘KISITLAMALARI DURDURUN’
ABD’nin geçen ay BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu karar tasarısını hatırlatarak insani yardım çalışanlarının korunması çağrısını yineleyen Wood, “UNRWA’nın Gazze’ye insani yardım erişimini sürdürmesi ve çalışmaları üzerindeki ağır kısıtlamaların kaldırılması çağrısında bulunuyoruz” diye konuştu.

İNGİLTERE’DEN İSRAİL’E ÇAĞRI
İngiltere’nin BM Daimi Temsilcisi Barbara Woodward ise, UNRWA’ya 75 yıl önce verilen görevin her zamanki kadar önemli olduğunu söyledi. UNRWA’nın çalışmalarının Gazze Şeridi’nde yardım dağıtımı için kritik önemde olduğunu vurgulayan Woodward, İsrail’e ajansın ve diğer insani yardım kuruluşlarının özellikle kuzeydeki yerleşim bölgesine engelsiz erişimine izin verme çağrısında bulundu. “UNRWA Gazze’deki insani yardımın ana sağlayıcısıdır ve diğer BM ve insani yardım aktörleri ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırmak için UNRWA’nın dağıtım ağına bağlıdır” hatırlatmasında bulunan Woodward, UNRWA’nın faaliyetlerinin bölgesel istikrar için önemli olduğunu da sözlerine ekledi.
FRANSA’DAN ÖDENEK
Fransa’nın BM Daimi Temsilcisi Nathalie Broadhurst, UNRWA’nın insani yardım operasyonlarının devam edebilmesi için ülkesinin 2024 yılı katkısını ödeyeceğini söyledi. İsrail-Filistin çatışmasına adil, hakkaniyetli, gerçekçi ve kalıcı bir çözüm bulmada UNRWA’nın “vazgeçilmez ve önemli” bir rol oynadığını kaydeden Broadhurst, ajansın reforme edilmesi ve tarafsızlık ilkesine mutlak saygı gösterilmesinin sağlanması gerektiğini de sözlerine ekledi.

ÇİN’DEN İSRAİL’E ÇAĞRI
Çin’in BM Daimi Temsilci Yardımcısı Geng Shuang da UNRWA’nın Filistin’deki insani çabalar için vazgeçilmez olduğunu ve yerinin doldurulamayacağını ifade etti. İsrail’i UNRWA’nın çalışmalarına müdahale etmekten vazgeçmeye çağıran Geng, ülkesinin UNRWA’nın bazı çalışanlarına yönelik iddiaların bağımsız bir şekilde soruşturulmasını desteklediğini kaydetti.
MAHMUD ABBAS’IN TEMSİLCİSİNDEN AÇIKLAMA
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Özel Temsilcisi Ziad Abu Amr ise UNRWA ve tüm diğer insani yardım kuruluşu çalışanlarına teşekkür etti. Görevlerini yerine getirirken hayatını kaybeden yardım çalışanlarının yakınlarına başsağlığı dileyen Abu Amr, İsrail kara işgaline ve hava saldırılarına devam ettiği sürece Gazze’de hayatların kurtarılamayacağını ve bölgeye yardım sağlanamayacağını vurguladı.
‘İZİN VERMEYİN!’
Ürdün Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ayman Safadi de İsrail’in Gazze’deki insani yardım çabalarının bel kemiği olan UNRWA’yı “çökertmek” istediğini belirterek üye devletleri buna izin vermemeye çağırdı.

İSRAİL’DEN SUÇLAMA
İsrail’in BM Daimi Temsilcisi Gilad Erdan ise UNRWA’nın BM Genel Kurulu tarafından organize edilen ve Orta Doğu’daki çatışmayı uzatmaktan başka bir işe yaramayan “silahlardan biri” olduğunu savundu. Ülke temsilcilerine hitaben “Birçoğunuzun finanse ettiği UNRWA, BM’nin çözüm önündeki en büyük engelidir” diyen Erdan, ajansın “İsrail’in kendilerine ait olduğuna inandırılmış milyonlarca Filistinli mülteciden oluşan bir deniz yarattığını” iddia etti. “UNRWA ‘tek devletli çözümün’, nehirden denize kadar uzanan bir Filistin Devleti’nin dünyadaki en büyük savunucusudur” diyen Erdan, UNRWA’ya alternatif sivil toplum örgütlerinin ve diğer BM kuruluşlarının olduğunu söyledi.
Petrol zengini Körfez monarşilerinin liderleri, İran’ın hafta sonu İsrail’e düzenlediği insansız hava aracı ve füze saldırılarının bölgesel bir savaş ihtimalini artırmasının ardından hızlı bir diplomasi turuna girişti.
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani hafta başında İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Her türlü gerilimi azaltma ve bölgedeki çatışmanın genişlemesinden kaçınılması gerektiğini söyledi.
Birleşik Arap Emirlikleri lideri Muhammed bin Zayid en-Nehyan da Katar emiri Al Sani, Ürdün Kralı 2. Abdullah ve Bahreyn Kralı Hamed bin İsa el-Halife ile görüştü. Gerilimin düşürülmesi için neler yapılabileceği konusu ele alındı.
Suudi Arabistan’ın fiili lideri olarak görülen Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Irak başbakanıyla görüşerek tansiyonun düşürülmesi gerektiğini vurguladı.
Bölgenin en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan, Prens Muhammed’in “Vizyon 2030” ekonomik ve kültürel dönüşüm planının bir parçası olarak yeni şehirler ve eğlence merkezleri için yüz milyarlarca dolar harcadı. Yeni yapılar kuruldu, toplumsal reformlar gerçekleştirildi. Yapay zeka atılımları yapıldı ve çalışmalar son hızıyla devam ediyor.
Riyad’daki kraliyet sarayına yakın Suudi analist Ali Shihabi, tam da bu sebeple, AFP’ye verdiği demeçte Suudi Arabistan’ın en büyük önceliğinin krizin tırmanmaması olduğunu vurguladı. İran’a yönelik olası bir saldırı olması durumunda, Tahran’ın füzelerini ulaştırmakta güçlük çektiği kilometrelerce ötedeki İsrail’den ziyade, Körfez ülkelerini hedef alması daha muhtemel olarak değerlendiriliyor. Özellikle Ürdün’ün İran füzelerini ABD ve İsrail ile birlikte havada vurmasından sonra, Devrim Muhafızları’nın öfkesi, kolayca bu bölgeye yönelebilir. Nitekim, Netanyahu rejimine yakın Jerusalem Post gazetesi, İran’ın saldırdığı gece, Suudi Arabistan güçlerinin de İsrail’in savunulmasında önemli bir rol aldığını belirtmişti. Dolayısıyla, Riyad yönetimi, ABD hükümetine yakınlığı sebebiyle, doğrudan bir “olağan şüpheli konumundayken” İsrail’in karşılık vereceği yeni bir misilleme senaryosunun gerçekleşmesini hiç arzu etmiyor.
ÇATIŞMA DOLU YILLAR SUUDİ ARABİSTAN’A BÜYÜK ZARAR VERMİŞTİ
ABD askeri tesisleri altı Körfez İşbirliği Konseyi ülkesine dağılmış durumda. Kritik noktalarda bulunan hava üsleri, ABD’nin bölgede rahatlıkla operasyonel faaliyetlerini yürütmesini sağlıyor. İran’a yakın bir noktada bulunan üslerden havalanan uçaklar, saldırı gecesinde Suriye-Irak sınırında mekik dokumuş; Birçok kamikaze dron ve balistik füzeyi havada imha ederek düşürmüştü.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri önceki yıllarda, Yemen’deki İran destekli Husi isyancılarının petrol tesislerine yönelik saldırılarıyla karşı karşıya kalmış; Devlete bağlı petrol şirketleri geniş çaplı hasar alarak büyük maddi kayıplar yaşamıştı. King’s College Londra Orta Doğu analisti Andreas Krieg, konuyla ilgili olarak, Körfez ülkelerinin çatışmanın iş dünyası için kötü olacağı konusunda hemfikir olduğunu belirtti. Bölge ülkelerinin, çatışmadan kaçınma için elinden geleni yapacağını aktardı.
İsrail art arda gerçekleştirilen savaş kabinesi toplantılarının ardından kesinlikle karşılık verileceğini açıkladı. Ancak, Tel Aviv yönetimi bu konuda büyük bir baskı altında. ABD başta olmak üzere, Avrupa ülkeleri ve Körfez’deki “görünmez müttefikleri” İsrail’in karşı saldırısının gerçekleşmemesi gerektiğine inanıyor.
Suudi Arabistan’ın Çin aracılığıyla İran’la yeniden kurduğu ilişkileri kaybetmek istememesi de büyük önem arz ediyor. Ayrıca bu anlaşmayla birlikte, İran’ın Irak üzerindeki etkisinin azaldığı değerlendirmeleri yapılıyor. Nitekim Irak’ın Riyad-Tahran yakınlaşmasından sonra bağımsızlık hareket etme açıklamalarının daha da arttığı görülüyor.
GAZZE’DE ATEŞKES OLMADAN GERİLİM AZALMAYACAK
Körfez Ülkeleri ve Türkiye’nin ortak vurgusu, Gazze’de ateşkes olmadan, İsrail-İran geriliminin azalmayacağı yönünde. Ankara’dan yapılan art arda İsrail saldırılarının sona ermesi gerektiği çağrısı, Riyad tarafından da destekleniyor. Bu anlamda, Suudi Arabistan’ın ABD’ye baskı yaparak, İsrail’e Gazze’de ateşkes sağlaması yönünde adımlar attırmak için diplomatik çalışmalar yürüttüğü ifade ediliyor. Türkiye’nin de benzer temasları sürüyor.
Başkan Erdoğan’ın Filistin’e destek ve ateşkes çağrılarıyla birlikte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Amerikalı mevkidaşlarıyla art arda gerçekleştirdiği görüşmeler bunun ispatı niteliğinde. Öte yandan İran’a yakın olan Umman, arabuluculuk açısından hayati bir kanal olmaya devam ediyor.
Katar’ın bölgenin en büyük ABD askeri üssü olan Al-Udeid’e ev sahipliği yapması, yakın olan Türk-Katar ilişkisi denklemiyle birleşince, İsrail üzerindeki diplomatik baskının her gün arttığı değerlendiriliyor.
Doha, olası bir İsrail karşı saldırısı durumunda tavrını belirlemiş durumda. İsrail medyasına göre, Amerikalılara üslerini İran’a saldırı düzenlemek için kullanamayacaklarını net bir şekilde ifade ettiler.
Washington’ın da İsrail’in misillemesine destek verme konusunda pek de gönüllü olmadığı biliniyor. İran’ın da yeni saldırılar olmayacağı konusunda yaptığı açıklamalar, Tahran’ın, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği kontrollü misillemeyi, stratejik hedefleri yönünden yeterli bulduğunu gösteriyor.
]]>Kheir, gencin babasının oğlunda herhangi bir aşırılık belirtisi fark etmediğini ve şokta olduğunu söylediğini aktardı.
Gencin, Avustralya’nın en büyük camisi olan Lakemba’ya sürekli gelen biri olmadığını kaydeden Kheir, “Polisin bunu terör eylemi olarak etiketlemeden önce daha kapsamlı bir soruşturma ve inceleme yapması için zamanı vardı.” ifadeleriyle polisin saldırıyı “terör eylemi” olarak soruşturmakta acele etmiş olabileceği imasında bulundu.
Gamel Kheir, saldırı sonrası Lakemba Camisi ile Sydney’deki diğer camilerin tehdit aldığını aktararak, “Çok şükür gerçekleşmedi.” dedi.
Avustralyalıları birlik içinde olmaya çağıran Kheir, 20 yıldır ülkedeki diğer dini topluluklarla iyi bir diyalog sürdürdüklerini belirtti.
NSW Emniyet Müdürü Karen Webb ise kendisine verilen bilgilere dayanarak saldırıyı tereddüt duymadan “terör eylemi” olarak nitelediklerini dile getirdi.
Macquarie Üniversitesinden Doçent Doktor Julian Droogan, terör eylemlerinde şiddetin daha büyük bir davanın parçası olduğunu ve adım adım hedef kitleye ulaşacak şekilde tasarlandığını aktardı.
Kilise saldırısı bu iki unsuru da içeriyor gibi görünse de polisin bir kişiyi uygun şekilde suçlayabilmek için elinden gelenin en iyisini yapması gerektiğini vurgulayan Droogan, “Olayları terör motivasyonuna bağlamanın her zaman zor olduğunu ve bunu yapmanın tehlikeleri olduğunu düşünüyorum.” ifadelerini kullandı.
Müslüman karşıtlığında artış
Ülke genelinde Müslüman karşıtlığında (İslamofobi) artış görüldüğü aktarıldı.
Avustralya İslamofobi Sicili kuruluşunun Başkanı Shararar Attai, 13 Nisan’dan bu yana 46 Müslüman karşıtlığı olayı kayda geçtiklerini belirtti.
Attai, 13 Nisan’da Sydney’de bir alışveriş merkezindeki bıçaklı saldırıyı Müslüman birinin yaptığına yönelik spekülasyon ve 15 Nisan’daki kilise saldırısının ardından Müslüman karşıtlığı olaylarında ani yükseliş olduğunu kaydetti.
“Camilere bomba tehdidi aldık, bir kadının başörtüsü çekilerek açıldı, çevrim içi Müslüman karşıtlığı söylemler bildirildi, sözlü tehdit ve vandallıkla karşılaştık.” diyen Attai, özellikle Müslüman kadınların toplum içerisine çıkmaktan korktuğunu ifade etti.
Avustralya İslam Konseyleri Federasyonu, ülkedeki Müslüman topluma karşı artan gerilim nedeniyle Müslüman liderlere yönelik bir uyarı yayımladı.
Saldırı sonrası çıkan olaylarla ilgili ilk gözaltı
Diğer yandan pazartesi günkü saldırıda hedef alınan Piskopos Mar Mari Emmanuel’i korumaya çalışırken omuzundan ve elinden yaralanan Papaz Isaac Royel’in taburcu edildiği bildirildi.
Piskopos Emmanuel ise hastanede tedavi altında bulunuyor.
Polis, saldırının hemen sonrası kilise çevresinde toplanarak olay çıkaranlarla ilgili olarak ilk gözaltının yapıldığı, 19 yaşındaki bir kişinin evinden gözaltına alındığını aktardı.
Emniyet yetkilisi Yasmin Catley, 32 dedektifin olaylara karışanları tespit için çalıştığını, olaylarda 5 polisin atılan objelerle yaralandığını ifade etti.
Avustralya’nın Sydney kentindeki Christ The Good Shepherd Kilisesi’nde pazartesi günü canlı yayımlanan ayinde Piskopos Mar Mari Emmanuel hedef alınmıştı.
Saldırıda Piskopos ve 3 kişi yaralanmış, saldırgan gözaltına alınmıştı.
Zirve, AB liderlerinin 6-9 Haziran’da yapılacak Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri öncesindeki son toplantısı olma özelliğini taşıyor.
EN ÖNEMLİ GÜNDEM MADDESİ TÜRKİYE İLE İLİŞKİLER OLDU
AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in başkanlık ettiği toplantıya, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AP Başkanı Roberta Metsola da katıldı.
İlk oturumda Metsola’nın liderlere hitabının ardından, Ukrayna, Türkiye ile ilişkiler ve Orta Doğu’daki gelişmeler ele alındı.

Uzun bir aradan sonra Türkiye ile ilişkiler de AB Zirvesinin gündemine alınmıştı. Türkiye ile ilgili kısımda, temel olarak AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell’in AB Komisyonu ile 28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanı seçiminin ardından ikili ilişkilerin seyrine yönelik hazırladığı ve Kasım 2023’te sunduğu rapordaki öneriler görüşüldü.
Ekonomi konuları ise yarınki oturumlarda ele alınacak.
SONUÇ BİLDİRİSİ AÇIKLANDI
Avrupa Birliği (AB) Türkiye’yle işbirliğine dayalı ve karşılıklı yarar sağlayan bir ilişki geliştirilmesinde stratejik çıkarı bulunduğunu belirterek, bu kapsamda Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlamasına “büyük önem atfettiğini” bildirdi.

Brüksel’de süren AB zirvesinin sonuç bildirisinin Türkiye ile ilişkilerle ilgili bölümü açıklandı.
Bildiride, “AB’nin, Doğu Akdeniz’de istikrarlı ve güvenli bir ortam ile Türkiye’yle işbirliğine dayalı ve karşılıklı yarar sağlayan bir ilişki geliştirilmesinde stratejik çıkarı vardır.” denildi.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in AB Komisyonu’yla Kasım 2023’te sunduğu ortak raporda yer verilen önerilerle ilgili çalışmaların ilerletilmesinin talep edildiğinin duyurulduğu bildiride, bunların “aşamalı, orantılı ve geri döndürülebilir” şekilde ve gerektiğinde AB Konseyi’nin ek rehberliğine tabi olarak ilerletilmesi için AB Daimi Temsilciler Komitesi’ne (COREPER) talimat verildiği ifade edildi.
Bildiride, “Türkiye’nin kendi yapıcı katılımı, raporda belirlenen çeşitli işbirliği alanlarının ilerletilmesinde faydalı olacaktır.” değerlendirmesi yapıldı.
‘KIBRIS’ VURGUSU
Bildiride, ayrıca “AB-Türkiye işbirliğini de geliştirebilecek olan Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlamasına ve ilerlemesine büyük önem vermektedir.” denildi.
AB’nin konunun çözüme kavuşturulması için Birleşmiş Milletler (BM) himayesindeki sürece bağlı olduğunun vurgulandığı bildiride “AB, elindeki tüm uygun araçlarla, BM liderliğindeki sürecin tüm aşamalarını desteklemede aktif rol oynamaya hazırdır.” ifadesi kullanıldı.
Zirvenin dış ilişkiler oturumunda Türkiye ile ilgili kısımda Borrell’in AB Komisyonu ile hazırladığı ve Kasım 2023’te sunduğu rapordaki öneriler görüşüldü.
Raporda, “Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’deki tüm yasa dışı sondaj faaliyetlerinden, egemenlik ve egemenlik haklarına saygı göstermeyen diğer tüm eylemlerden kaçınmaya devam etmesi koşuluyla, 2019’da askıya alınan AB-Türkiye Ekonomi, Enerji ve Ulaştırma Yüksek Düzeyli Diyalogları’nın yeniden etkinleştirilmesi, aynı mantıkla, Ortaklık Konseyi ve Yüksek Düzeyli Siyasi Diyalog toplantılarının bakanlar düzeyinde yeniden başlatılması, iklim, sağlık, göç ve güvenlik, tarım ile araştırma ve yenilik konularında sektörel Üst Düzey diyalogların sayısının artırılması” gibi öneriler yer almıştı.
YUNANİSTAN’DAN TÜRKİYE AÇIKLAMASI
Brüksel’de düzenlenen Avrupa Birliği (AB) Liderler Zirvesinin girişinde konuşan Miçotakis, zirvede hem dış politika hem de birlik ekonomisine ilişkin konuların ele alınacağına dikkati çekti.

‘BU KARARLAR AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDEN İLERLEME KAYDEDİLEBİLECEĞİ GERÇEĞİNİ TANIYOR’
Miçotakis, AB-Türkiye ilişkilerinin ve AB Komisyonunun hazırladığı ilerleme raporunun da zirvede ele alınacağını hatırlatarak, “Şu an için vardığımız kararlardan memnunum. Bu kararlar AB-Türkiye ilişkilerinde ilerleme kaydedilebileceği gerçeğini tanıyor. Ancak tabii ki bu ilerleme AB Komisyonunun son yıllarda aldığı kararlar çerçevesinde olmalı.” diye konuştu.
AB-Türkiye ilişkilerinin Kıbrıs meselesindeki gelişmelere bağlı olarak ilerleme kaydedebileceği görüşünü savunan Miçotakis, Kıbrıs meselesinin çözümü için Birleşmiş Milletler’in (BM) yeni Kıbrıs Özel Temsilcisinin verdiği çabanın meyve verebileceğine ilişkin umutlu olduklarını kaydetti.
HOLLANDA: TÜRKİYE BİRÇOK FARKLI ALANDA ORTAKTIR
Hollanda’da geçici hükümetin Başbakanı Mark Rutte, Türkiye ile iyi ilişkilerin Avrupa Birliği (AB) ve Hollanda için önemli olduğunu söyledi.
Rutte, sosyal medya hesabından, “Türkiye, bölgede çok etkisi olan jeopolitik bir oyuncu ve daha fazlası, bir NATO müttefiki ve birçok farklı alanda ortaktır. Terörle mücadele, güvenlik, iklim, enerji, ekonomi ve göç gibi.” paylaşımında bulundu.

AB Zirvesi’nde, Türkiye ile AB ve Hollanda arasında bağların güçlendirilebilmesi için görüşmeler yapılacağını belirten Rutte, “Türkiye ile iyi ilişkiler, AB ve Hollanda için önemli.” ifadesini kullandı.

DENİZALTI SİHA’SI ÜRETİLDİ
Amerikan savunma yayın organlarının Senato ve Pentagon kaynaklarından elde ettiği bilgilere göre proje kapsamındaki ‘gizli’ üretimlerin tamamı bugüne kadar denenmemiş, henüz geliştirme aşamasında olan teknolojiler ya da yapımı yeni bitmiş sıra dışı askeri donanım ve araçlardan oluşuyor.
SIRA DIŞI ARAÇLAR
Bilgilere göre bu projeler arasında ABD merkezli Northrop Grumman firmasının ürettiği ve silahı insansız hava aracının deniz altı versiyonu olan ‘Manta Ray’ denizaltı SİHA’sı, bin adetten fazla üretilmesi planlanan ve gökyüzünde savaş uçaklarından bırakılacak olan yapay zeka kontrolündeki silahlı ve silahsız dronlar, ABD merkezli Saildrone firması tarafından geliştirilen ve deniz üstü ile altındaki tüm araçları algılayıp kategorize edebilen insansız yelkenli aracı, savaş uçaklarının tehdit altındayken kendisini koruyabilmesini sağlayan ve “şuurlu yapay zeka kontrolünde” otomatik savunma kabiliyetine geçebilen EPAWSS sistemi gibi sıra dışı araştırmalar bulunuyor.
NATO’YA DİJİTAL KALKAN
Proje hakkındaki bilgilere küresel savunma devi ABD’li Northrop Grumman’ın resmi internet sitesinden de ulaşılabiliyor. Sitedeki bilgilere göre hava, kara ve denizdeki tüm savaşan personel, araç ve donanımı birbirine bağlamayı amaçlayan teknolojiler geliştiriliyor. Projenin en büyük hedeflerinden birisi de tüm NATO üyesi ülkeleri bir kalkan gibi koruyacak hava gözlem ve kontrol dijital alanı yaratmak. Bu alan ile tüm düşman unsurların eş zamanlı olarak hedef alınması da planlanıyor.

LAZER SİLAHLI UYDULAR
ABD savunma yayın organı Defense News’in elde ettiği bilgilere göre proje kapsamında Birleşik Devletler Uzay Kuvvetleri’nin kendi istihbarat ve askeri uydularını ve bu uyduların yer sistemlerini yapmayı planladığı da ifade edilmekte. Ancak uyduların bugüne kadar yapılmış en küçük uydular olacağı ve bu sayede diğer uyduların frekansına takılmayacak bir eşikte çalışacağı bilgisi de paylaşılmakta. İstenen bütçe talebinin 42.5 milyon dolarlık kısmı ise “deneysel teknolojiye sahip uyduların yapımı” için harcanacak. Bilgilerin büyük kısmı gizli tutulmasına karşın söz konusu uyduların lazer silahları taşıma kapasitesine sahip olacağı iddia ediliyor.
Projeler içinde en çarpıcı olanı ise toplamda 1,5 milyar dolara mal olacak ‘C4ISRNET’ projesi. ‘Command, Control, Communication, Computers, Intelligence, Surveillance and Reconnaissance’ (Kumanda, Kontrol, Komünikasyon, Bilgisayar, İstihbarat, Gözlem ve Keşif) açılımına sahip projenin kapsamı ise sır gibi saklı tutuluyor.
The Jerusalem Post’un kaynaklara dayandırdığı haberine göre İsrail ordusu Tahran’a karşı saldırının türü konusunda hazırlıklarını tamamladı.
İsrail’de siyaset ve askeri bürokrasi, İran’ın direkt saldırılarına muhtemel yanıtın nasıl ve ne zaman olacağına ilişkin tartışmaya devam ediyor.
Habere konu kaynaklara göre, İsrail ordusu, İran ve bölgedeki vekillerine “nasıl karşı saldırı yapacağına karar verdi” ancak misillemenin zamanlaması henüz netlik kazanmadı.
Ayrıca, zamanlamanın değişkenlik arz edebileceği nedeniyle misillemenin türüne ilişkin alınan mevcut kararın da değişebileceğine yer veriliyor.
30 NİSAN SONRASINA İŞARET
İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’nin yaptığı açıklamada, 22 ila 30 Nisan arasında kutlanan Hamursuz Bayramı boyunca “vatandaşların normal yaşam sürmesini sağlayacağız” ifadelerini kullanması, misillemenin zamanlamasının çok yakın olmadığı şeklinde değerlendiriliyor.
Bu arada, haberde misillemenin türüne dair detay yer almadı. Ancak İsrail ordusu, 15 Nisan’da misilleme konusunda Savaş Kabinesi’ne birden fazla seçenek sunmuştu.
Bunlar arasında “ölçülü saldırı” olarak isimlendirilen “İran’a fiziki bir füze ya da hava saldırısındansa siber saldırı düzenlenmesi” seçeneği öne çıkmıştı. “Orta şiddette saldırı” olarak, siber saldırının yanı sıra bir askeri üs ya da tesise saldırılması opsiyonu değerlendirilmişti. “Kapsamlı saldırı” olarak ise siber saldırının yanı sıra İran genelinde askeri üs ve tesislerin de yer aldığı birden fazla stratejik noktaya saldırılar düzenlenmesi seçeneği masaya yatırılmıştı.
Öte yandan, son dönemde Lübnan sınırındaki saldırılarını ve faaliyetlerini artırdığı dikkati çeken İsrail’in misillemesinin İran’ın yanında Hizbullah’a karşı yapılması değerlendiriliyor.
İsrail ordusu dün Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye vilayetine bağlı Bint el-Cubeyl’de Hizbullah’ın askeri kanadı Rıdvan Gücü’nün kıyı kesimindeki füze saldırılarından sorumlu biriminin sorumlusu Muhammed Hüseyin Mustafa Şahhuri’nin insansız hava aracı ile düzenlenen saldırıda öldürdüğünü öne sürmüştü.
Açıklamada, Şahhuri’nin, Lübnan’dan İsrail’e yönelik çok sayıda füze saldırısının planlayıcısı ve uygulayıcısı olduğu ifade edilmişti.
Ayrıca, Hizbullah’ın füze saldırılarından görev aldığı iddia edilen Mahmud İbrahim Fadlallah’ın da öldürüldüğü aktarılmıştı.
Hizbullah’tan yapılan açıklamada da Şahhuri ile Fadlallah’ın Lübnan’ın güneyinde öldüğü doğrulanmıştı.
İRAN İSRAİL GERİLİMİ
İsrail, İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına 1 Nisan’da hava saldırısı düzenlemişti. Saldırıda, İran Devrim Muhafızları Ordusundan 2’si general 7 İranlı yetkili ölmüştü.
İran, İsrail’in konsolosluk saldırısının ülkesinin topraklarına saldırı anlamına geldiğini ve misillemede bulunacaklarını duyurmuştu. İsrail ise İran’ın saldırısına karşılık vereceğini bildirmişti.
Tahran yönetimi, 13 Nisan’da İsrail’e yüzlerce kamikaze insansız hava aracı, balistik ve seyir füzesiyle saldırı başlatmıştı.
İran bazı hedeflerin vurulduğunu, İsrail ise saldırıların çoğunun hava savunma sistemlerince önlendiğini ancak güneydeki bir askeri üsse füze isabet ettiğini açıklamıştı.
İsrail basını, Tel Aviv yönetiminin İran’ın hava saldırısına karşı “açık ve etkili” şekilde karşılık verme kararı aldığını iddia etmişti.
Gazze’deki durum hakkında gazetecileri bilgilendiren de Domenico, Gazzelilerin her gün yaşam için mücadele verdiğini söyledi.
De Domenico, insani yardım çalışanlarının ellerinden geleni yapmaya çalıştığını ancak yerinden edilme ve kıtlıkla mücadele konusunda yapabilecekleri çok şey olmadığını belirterek, güvensizliğin en büyük sorun olmaya devam ettiğini dile getirdi.
Kıtlığın gıda, hijyen, su ve sağlık tesislerinin tümünün yokluğu nedeniyle ortaya çıktığına işaret eden de Domenico, “Belirsizlik, Gazze halkının her gün yüzleştiği gerçek.” dedi.
– “İSRAİL, ‘KUZEYE GİDİN’ DEDİ SONRA VURDU”
De Domenico, Gazze’nin güneyine gelen ailelerin 7 kere yerinden edildiğini aktararak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“2 gün önce binlerce kişinin kuzeye gitmek için sıraya girdiğini gördük. İsrailli güçlerin, kuzeye dönüşe izin verdiğine ilişkin haberler çıktı. Hatta bazı insanlar telefonla aranarak kuzeye dönebilecekleri yönünde bilgilendirdi. Binlerce kişi burada sıraya girince İsrail ordusu ateş açtı.”
De Domenico, hala olayı anlamaya çalıştıklarını kaydetti.
İnsani yardımın “farklı stratejik kombinasyonlarla” engellendiğini belirten de Domenico, erişim engeli, geciktirme ya da başka sorunların sürekli ortaya çıktığını söyledi.
De Domenico, İsrail’in “yardımı engelliyoruz” dememek için bu stratejileri ürettiğini vurgulayarak, İsrail’in suçlama oyununu tekrar tekrar oynadığına işaret etti.
– “GAZZE’DE AYAKTA KALABİLEN TEK BİR ÜNIVERSİTE YOK”
Andrea De Domenico, İsrail’in Han Yunus saldırısının ardından hemen hemen her şeyin yıkıldığına dikkati çekerek, “Okulların çoğu yok edildi. Gazze’de ayakta kalabilen tek bir üniversite yok. Okullara yönelik sistematik bir saldırı görüyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
Bunun öğrencilerin yıllarca eğitim alamayacağı anlamına geldiğini belirten de Domenico, “Eğitimi korumanın önemi çok büyük. Eğitim gelecek için ümittir.” dedi.
De Domenico, hastanelere yönelik saldırıların da endişe verici olduğunun altını çizerek, İsrail’in Şifa Hastanesi’ne yönelik baskınının ardından BM ekiplerinin buraya gittiğini, adeta “terör sahnesiyle” karşılaştıklarını kaydetti.
Hastanenin tamamen işlevsiz hale getirildiğini aktaran de Domenico, çok sayıda cesedin kayıp olduğunu, insanların öldürülen yakınlarını teşhis edemediğini, ayakkabılarından tanımaya çalıştığını bildirdi.
– BATI ŞERİIA’DA DURUM
İşgal altındaki Batı Şeria hakkında da konuşan de Domenico, geçen cumadan beri durumun iyice kötüleştiğini, yerleşimcilerin 17 köye saldırı düzenlendiğini aktardı.
De Domenico, İsrailli güçlerin yerleşimcileri koruduğunun ya da onlara direkt destek verdiğinin görüldüğünü belirterek, 7 Ekim 2023’ten bu yana yerleşimcilerin Batı Şeria’da 781 saldırı düzenlediğini söyledi.
– “İNSANİ YARDIM” ÇAĞRISI
De Domenico, yarın Gazze ve Batı Şeria için insani yardım çağrısını açıklayacaklarını dile getirerek, “Gazze ve Batı Şeria’daki 3 milyon insanı desteklemek için 2,8 milyar dolar yardım çağrısında bulunacağız.” dedi.
Yardımların yüzde 90’ının Gazze’ye gideceğini aktaran de Domenico, ilk etapta 4 milyar dolarlık yardım çağrısı yapmayı planladıklarını ancak yardım dağıtım kabiliyetlerinin kısıtlı olması nedeniyle rakamı düşürdüklerini kaydetti.
IMF, Küresel Finansal İstikrar Raporu’nun Nisan 2024 sayısını “Son Aşama: Finansal Kırılganlıklar ve Riskler” başlığıyla yayımladı.
Küresel finansal koşulların, ekim sayısının yayımlanmasından bu yana rahatladığına işaret edilen raporda, dünyanın birçok yerinde beklenenden iyi gelen ekonomik veriler karşısında, küresel ekonominin yumuşak inişe geçeceğine olan güvenin arttığı belirtildi.
Raporda, yatırımcılar ve merkez bankalarının enflasyonu merkez bankalarının hedeflerine geri döndürmek için yeterince kısıtlayıcı parasal koşullar yarattığına inanıldığından, para politikasının gelecek çeyreklerde gevşemesinin beklendiği ifade edilerek, “Ancak küresel enflasyonun ısrarla bu hedeflerin üzerinde kalması bu söylemi zorlayabilir ve istikrarsızlığı tetikleyebilir. Bazı ülkelerde çekirdek enflasyon göstergelerinde son dönemde yaşanan dalgalanmalar, enflasyonla mücadele çabalarının henüz tamamlanmadığını hatırlatıyor.” değerlendirmesinde bulunuldu.
Finansal sistemde yüksek faiz oranlarıyla ortaya çıkan çatlakların, şu ana kadar daha fazla kırılmadığı vurgulanan raporda, gelişmekte olan başlıca piyasalardaki finans ve dış sektörlerin faiz oranlarındaki yükseliş boyunca dirençli olduklarını kanıtladığı, geçen yıl ABD ve İsviçre’deki banka iflaslarının sistemin diğer bölümlerine yayılmadığı ve çoğu finans kuruluşunda dayanıklılığın devam ettiği kaydedildi.
Raporda, bu nedenle yakın vadeli finansal istikrar risklerinin gerilediğine ve gelecek yıl küresel büyüme üzerinde daha az aşağı yönlü risk olduğuna vurgu yapılarak “Ancak enflasyondaki düşüş sürecinin son aşaması, kısa vadede göze çarpan birkaç finansal kırılganlık nedeniyle karmaşık hale gelebilir.” ifadesi kullanıldı.
BAZI BANKALAR İÇİN TİCARİ GAYRİMENKUL UYARISI
Ticari gayrimenkul (CRE) fiyatlarının, artan faiz oranları ve Kovid-19 salgını sonrasındaki yapısal değişiklikler nedeniyle geçen yıl dünya genelinde reel anlamda yüzde 12 düşüş gösterdiğine değinilen raporda, en büyük düşüşlerin ABD ve Avrupa ofis sektörlerinde görüldüğü aktarıldı.
Raporda, bankaların CRE kayıplarını karşılama konusunda iyi bir konumda görünmelerine rağmen, bazı ülkelerin bankalarının büyük miktarlarda CRE kredisi tutması nedeniyle özellikle bu alandaki kredilerin yoğunlaşması durumunda daha fazla sıkıntı yaşayabileceğinin altı çizildi.
Muhtemelen küresel faiz artırım döngüsünün sona yaklaştığına dair artan iyimserliğin bir yansıması olarak volatilitenin çoğu varlık sınıfı için son yılların en düşük seviyelerine gerilediği kaydedilen raporda, “Büyük enflasyon sürprizleri yatırımcı duyarlılığını aniden değiştirebilir, varlık fiyatlarındaki oynaklığı hızla azaltabilir ve finansal koşullarda keskin bir sıkılaşmaya yol açabilir.” ifadesine yer verildi.
Raporda, son aşama boyunca orta vadeli kırılganlıkların arttığı belirtilerek, gelişmiş ve gelişmekte olan piyasalarda hem kamu hem de özel borçların birikmeye devam etmesinin olumsuz şokları şiddetlendirebileceği ve gelecekte büyümeye yönelik aşağı yönlü riskleri kötüleştirebileceği vurgulandı.
Temerrütlerin yükselişte olmasına rağmen, kurumsal borçlanmadaki büyümenin öncekilere göre daha hızlı toparlandığına işaret edilen raporda, özel kredilerin bu eğilimin artmasına yardımcı olduğuna dikkat çekildi.
Raporda, bankaların çoğunun geçen yılki iflaslardan bu yana dayanıklılık gösterdiği ancak ileriye bakıldığında, toplam varlıkları 33 trilyon dolar veya küresel bankacılık varlıklarının yüzde 19’u olan bankaların, 5 temel risk göstergesinden en az üçünü ihlal ettiği ve bunların çoğunu Çin ve ABD bankalarının oluşturduğu kaydedildi.
“MERKEZ BANKALARI ERKEN PARASAL GENİŞLEMEDEN KAÇINMALI”
Merkez bankalarının, erken parasal genişlemeden kaçınması gerektiği vurgulanan raporda, “Finansal koşulların gevşemesine katkıda bulunabilecek ve enflasyondaki düşüşün son aşamasını zorlaştırabilecek politika faizi indirimlerine ilişkin aşırı iyimser piyasa beklentilerine karşı uygun şekilde direnmeli.” değerlendirmesinde bulunuldu.
Raporda, enflasyonun düşürülmesinde kaydedilen ilerlemenin, enflasyonun sürdürülebilir bir şekilde hedefe doğru ilerlediğini göstermesi için yeterli olduğu durumlarda, merkez bankalarının kademeli olarak daha tarafsız bir politika duruşuna geçmesi gerektiğinin altı çizildi.
Yetkililerin borç kırılganlıklarını kontrol altına alma çabalarını güçlendirmesi gerektiğine işaret edilen raporda, denetleyici ve düzenleyici otoritelerin bankaların ve banka dışı finans kuruluşlarının ticari ve konut amaçlı gayrimenkullerdeki zorluklara ve kredi döngüsündeki krize karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için uygun araçları kullanması gerektiği vurgulandı.
Siber saldırılardan kaynaklanan kayıpların çoğunun mütevazi düzeyde olmasına rağmen, aşırı kayıp riskinin arttığına değinilen raporda, “Siber olaylar bugüne kadar sistemik olmasa da hassas verilere maruz kalması, yüksek yoğunlaşma ve teknolojik ve finansal birbirine bağlılığı nedeniyle finansal sistemi ciddi şekilde tehdit ediyor.” ifadesi yer aldı.
Bir siber güvenlik stratejisinin etkili düzenleme ve denetim kapasitesinin yanı sıra siber olayların daha iyi raporlanmasıyla birlikte finans sektörünün siber direncini güçlendirebileceği kaydedilen raporda, finansal şirketlerin siber olaylar karşısında operasyonel kalabilmek için müdahale ve kurtarma prosedürleri geliştirmesi ve test etmesi gerektiği de aktarıldı.
Videoda konuşan Sağlık Bakanlığı Acil Durum Komitesi Üyesi Mutasım Salah, “Şifa Hastanesinde ilk toplu mezar, hastanenin ön bahçesinde gömülü 10 cenazenin bulunmasının ardından ortaya çıktı. Bulunan cenazelerin bir kısmı çürümüş durumda, bir kısmı da vücut parçalarından ibaret ve bazı cesetler kadınlara ait.” ifadesini kullandı.
Toplu mezardan çıkarılan cenazelerle ilgili çalışmaların; Sağlık, Adalet, İçişleri bakanlıklarından yetkililerin bulunduğu ortak bir komite tarafından yürütüldüğünü aktaran Salah, kimlik tespiti ve hukuki işlemlerin tamamlanmasının cenazelerin defnedileceğini kaydetti.

AA muhabirine konuşan sağlık kaynakları da hastane bahçesinde bulunan 10 cenazenin, İsrail askerleri tarafından daha önce öldürülüp, hastanenin ön bahçesine düzensiz bir şekilde gömüldüğünü belirtti.
Hastanenin avlusunun çeşitli yerlerinde onlarca çürümüş, yanmış, kesilmiş, toplu veya tek başına gömülmüş cesede rastlandığını bildiren sağlık kaynakları, hastanenin avlusunda ve çevresinde arama çalışmalarını sürdürdüğünü, gömülü cenazelerin sayısının kesin olarak belirlenmesinin henüz mümkün olmadığını anlattı.

Hamas’tan yapılan açıklamada, Şifa Hastanesinde bulunan toplu mezara ilişkin, İsrail’in “utanç verici uluslararası sessizlikten faydalanarak sürdürdüğü iğrenç uygulamalarının sınırı olmadığı” kaydedildi.
Başta yıkım ve öldürülen Filistinliler olmak üzere Şifa Hastanesi ve çevresinde ortaya çıkarılan durumun, uluslararası kurumlara göre savaş suçu teşkil ettiği vurgulandı.
Açıklamada, “Uluslararası kurumlardan, bu sapkın oluşumun (İsrail) liderlerinden derhal hesap sorarak rollerini işlevsel hale getirmeleri beklenmektedir.” ifadesi kullanıldı.
Sivil Savunma Birimi Sözcüsü Mahmud Basal, 9 Nisan’da, İsrail ordusunun çekilmesinin ardından güneydeki Han Yunus kenti ile Gazze’deki Şifa Hastanesi ve çevresinden 409 cenazenin çıkarıldığını, arama çalışmaların sürdürüldüğünü duyurmuştu.

İsrail ordusu, Gazze kentinin batısında bulunan, 7 binden fazla hasta ve yerinden edilmiş Filistinlinin sığındığı Şifa Hastanesine 18 Mart’ın ilk saatlerinde baskın düzenlemiş ve Filistinlilerin sığındığı yerleşkeyi kuşatmıştı.
Gazze’deki hükümet, İsrail güçlerinin Şifa Hastanesi ve çevresinde 400’den fazla Filistinliyi öldürdüğünü, 900’den fazlasını alıkoyduğunu ve 1050 evi yıktığını duyurmuştu.
İsrail ordusu ise 2 hafta süren baskında 200 kişinin öldüğünü, 500’den fazla kişinin alıkonulduğunu açıklamıştı.
Görgü tanıkları ise İsrail güçlerinin çekilmeden önce Şifa Hastanesinin tüm binalarını yaktığını ve tamamen hizmet dışı bıraktığını, hastanenin cerrahi binasının katlarını ve odalarını tamamen yıktığını, geri kalanını ateşe verdiğini, ana resepsiyon ve acil durum binasını da yakarak içindeki tüm tıbbi malzemeleri imha ettiğini belirtmişti.

İsrail ordusu, 15 Kasım 2023’te de Şifa Hastanesine tüneller ve cephanelikler bulunduğu iddiasıyla baskın düzenlemiş, hastaneyi hizmet dışı bırakıp ciddi zarar verdikten sonra iddialarını destekleyecek kanıtlar sunamamıştı.
İsrail ordusunun 7 Ekim 2023’ten bu yana sivil yerleşim yerleri, hastane, okul ve yerinden edilmiş Filistinlilerin sığındığı barınakları da hedef alan saldırılarını sürdürmesinin yanı sıra insani yardımların girişini de engelleyerek halkı açlığa mahkum ettiği 2,3 milyon nüfuslu Gazze Şeridi’nde büyük bir insani felaket yaşanıyor.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 14 bin 500’ü çocuk, 9 bin 560’ı kadın olmak üzere 33 bin 797 Filistinli öldürüldü, 76 bin 464 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.

ÇOK ULUSLU SAVUNMA
ABD, İngiltere, Fransa ve Ürdün’ün de katıldığı müşterek savunma operasyonunda, Pentagon sözcüsü Patrick Ryder’ın açıklamasına göre, 81 İHA ve en az 6 balistik füze ABD tarafından düşürüldü. İngiltere de Kıbrıs’taki üssünden havalanan RAF jet uçaklarıyla İran saldırısına müdahale ederken, Ürdün’ün kendi hava sahasına giren dron ve füzeleri imha ettiği belirtiliyor. Fransa’nın ise füze ve dronların tespit ve takibinde operasyona katkı sağladığı aktarılıyor. İsrail, çok uluslu savunma operasyonunda müttefiklerinden ciddi bir katkı almış olmasına rağmen yine de balistik füzeler ve seyir füzelerinin çok büyük bir kısmını oldukça maliyetli olan kendi savunma sistemleri ile karşıladı.

SAVUNMA İÇİN MİLYAR DOLARLAR HARCADILAR
İsrail’in savunmasını önleme için havalanan savaş uçaklarının yanı sıra uzun menzilli balistik füzelere karşı koruma görevini üstlenen Arrow (Ok) 2 ve Arrow 3 sistemleri ile orta menzilli füzelere karşı koruma sağlayan Davud Sapanı hava savunma sistemi oluşturdu. İsrail medyasına değerlendirmelerde bulunan eski İsrail Genelkurmay Müsteşarı Tuğgeneral Ram Aminah, savunma operasyonunun İsrail’e 1-1.35 milyar dolara mal olduğunu söyledi. Bu sistemlerde kullanılan bir Arrow füzesinin 3.5 milyon dolara ve bir Magic Wand (Sihirli Değnek) füzesinin ise 1 milyon dolara mal olduğunu söyleyen Aminah, söz konusu maliyet hesabına savaş uçaklarının havalanma masraflarını dahil etmediğini belirtti.
İRAN ÇOK DAHA AZ HARCADI
İran’ın 300’den fazla silahla gerçekleştirdiği saldırısı görece daha az maliyetli. Tahran yetkilileri ürettikleri silahların maliyetlerini resmen açıklamasa da uluslararası kuruluşlar ve İran’ın silah ihraç ettiği ülkelerin açıklamaları, İran cephaneliğinin ortalama maliyetlerini ortaya koyuyor. İran’ın kullandığı belirtilen, alçak irtifada seyreden ve 50 kg patlayıcı taşıyabilen kamikaze dron klasmanındaki Şahid 136’ların piyasa fiyatı 20 bin dolar. İran’ın gönderdiği 120 balistik füzenin Heybar Şekan ve Emad füzelerinden oluştuğu belirtiliyor. Bu füzelerin de piyasa maliyeti 300 bin dolar. İran’ın saldırıda kullandığı en pahalı silahı ise 30 adet fırlatılan Paveh 351 seyir füzeleri. Rus ordusunun da kullandığı bu füzelerin tanesi 6 milyon dolar.

KAPTAN AMERİKA ‘BIDEN’
İran’ın başkenti Tahran’da propaganda amaçlı füze afişleri dikkat çekerken İsrail başkenti Tel Aviv’de ise bir duvara ABD Başkanı Joe Biden’ı İsrail bayrağı şeklindeki kalkanıyla koruma yapan çizgi kahraman Kaptan Amerika şeklinde tasvir eden bir grafiti yapıldı.
SADECE YÜZDE 33’LÜK BAŞARI
İRAN’ın 300’den fazla dron ve füzeyle gerçekleştirdiği saldırıdan yalnızca 9 balistik füzenin İsrail hava sahasına girerek infilak ettiği belirtiliyor. Bu füzelerden 5’i Beerşeba kentinin 15 km dışındaki Nevatim hava üssüne, 4’ü ise Necef Çölü’ndeki Negev hava üssüne isabet etti.

ŞARAPNELLER UYKUDAYKEN VURDU
Füzelerin üslerde ciddi bir hasara neden olmadığı belirtilirken, ailesiyle Necef çölünde yaşayan 7 yaşındaki Bedevi kız çocuğu Amina al-Hasoni saldırıdan zarar gören tek kişi oldu. İsrail devletinin resmen tanımadığı ve bu yüzden temel hizmetlerden mahrum kalan Bedevi nüfusu, çöldeki derme çatma evlerde yaşıyor. Bedevilerin, bomba sığınakları bulunmazken, küçük kızın İsrail’in önleyici füzelerinden birinin şarapnelleriyle yaralandığı belirtiliyor. Uykudayken başından yaralanan küçük kızın durumunun kritik olduğu belirtiliyor.
Haberde, Savaş Kabinesi’nin İran’ın saldırısına karşı “açık ve etkili” bir şekilde karşılık verme kararı aldığı belirtilirken, İsrail’in tepkisinin, İran’ın gerçekleştirdiği “büyüklükteki bir saldırının tepkisiz kalmayacağı” mesajını vermeyi amaçladığı ifade edildi.
ABD DETAYI DİKKAT ÇEKTİ
İsrail’in İran’a vereceği “yanıt”ın bölgesel savaş çıkartmasını ya da İran saldırısına karşı yardımcı olan koalisyonun parçalanmasını istemediği belirtilen haberde, İsrail’in eylemlerini ABD ile koordine etme niyetinde olduğu kaydedildi.
Haberde, Savaş Kabinesi’nin yarın yeniden bir araya geleceği bilgisi paylaşıldı.
Kanal 12, daha önceki bir haberinde de, Savaş Kabinesi’nin toplantısında İran’ın saldırısına yanıt olarak çeşitli seçeneklerin tartışıldığını ve bu seçeneklerin her birinin “İran’a karşı acı verici misilleme saldırısı” olduğunu öne sürmüştü.

İSRAİL GENELKURMAY BAŞKANI HALEVİ’DEN AÇIKLAMA
İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, İran saldırısında hedef alınan Nevatim Hava Üssü’nde saldırıya ilişkin açıklamalarda bulundu. Halevi, İran’ın saldırısına karşılık verileceğini belirtilerek, “İran, İsrail devletinin stratejik kabiliyetlerine zarar vermek istedi. Bu daha önce olmamış bir şey” dedi.
İran’ın fırlattığı füze ve İHA’ları etkisiz hale getirmek için “Demir Kalkan” operasyonunu gerçekleştirdiklerini belirten Halevi, söz konusu saldırıya bu sayede hazırlıklı olduklarını vurguladı. Halevi, “Geçtiğimiz pazartesi günü neyin organize edildiğini gördük ve İsrail devletinin çok güçlü olduğunu ve tek başına bununla nasıl başa çıkacağını bildiğini düşünüyoruz, ancak bu kadar çok sayıda ve bu kadar uzaktaki bir tehdit söz konusu olduğunda, ABD’nin yanımızda olmasından her zaman mutluluk duyarız” dedi.
İran’a nasıl bir karşılık verilmesi gerektiğini değerlendirdiklerini aktaran Halevi, “İsrail devleti topraklarına bu kadar çok füze ve İHA fırlatılmasına bir yanıt vereceğiz” dedi.
Öte yandan İran’ın düzenlediği saldırıda Nevatim Hava Üssü vurulmuş, İsrail ordusu üste küçük çaplı hasar meydana geldiğini bildirmişti.
İSRAİL SAVUNMA BAKANI GALANT’DAN ABD AÇIKLAMASI
İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın ABD’li mevkidaşı Lloyd Austin’e, “İsrail’in İran’ın saldırısına yanıt vermekten başka seçeneği olmadığını söylediği” öne sürüldü.
ABD’den yayın yapan “Axios” sitesinin, ikilinin dün gerçekleştirdiği telefon görüşmesine ilişkin bilgisi olan bir ABD’li yetkili ve bir başka kaynağa dayandırdığı haberine göre, İsrail’in İran’ın saldırısına “yanıt” vereceği iddia edildi.
Haberde, Gallant’ın telefon görüşmesinde ABD’li mevkidaşına, “İsrail’in topraklarına balistik füze atılmasını karşılıksız bırakmayacağını ve İran’ın saldırısına yanıt vermekten başka seçeneği olmadığını söylediği” savunuldu.
Gallant’ın, “İsrail’in Suriye’deki hedefleri her vurduğunda, İran’ın doğrudan saldırıyla karşılık vereceği bir denklemi kabul etmeyeceğini ifade ettiği” de öne sürüldü.
Öte yandan, Austin’in ise İsrailli mevkidaşına, “gerginliğin daha da artmasını önlemek için mümkün olan her şeyin yapılması gerektiği” mesajını verdiği kaydedildi.
İRAN-İSRAİL GERİLİMİ
İsrail, İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına 1 Nisan’da hava saldırısı düzenlemiş, saldırıda, İran Devrim Muhafızları Ordusundan 2’si general rütbesinde 7 kişi ölmüştü.
İran, İsrail’in konsolosluk saldırısının ülkesinin topraklarına saldırı anlamına geldiğini ve misillemede bulunacaklarını duyurmuştu.
İsrail de İran’ın saldırılarına karşılık vereceğini bildirmişti.
İran, 13 Nisan’da İsrail’e yüzlerce kamikaze insansız hava aracı, balistik ve seyir füzesiyle saldırı başlatmış, bazı askeri hedeflerin vurulduğunu açıklamıştı.
İsrail ise saldırıların çoğunun hava savunma sistemlerince önlendiğini ancak güneydeki bir askeri üsse füze isabet ettiğini belirtmişti.
Konferansın düzenlenme amacının Sudan’daki insani felaket karşısındaki sessizliğe son verilmesi olduğunu belirten Sejourne, Sudan halkının unutulmadığını ifade etti.
Sejourne, milyonlarca Sudanlının insani yardıma ihtiyaç duyduğunu ve çatışmalar sebebiyle yaklaşık 8 milyon sivilin yerlerinden edildiğini belirtti.
Sudan halkına yönelik insani yardım konusunda inisiyatif alınmasını ve bölgede ateşkes sağlanmasını amaçladıklarını belirten Fransa Dışişleri Bakanı, Sudanlılar için özgürlük, adalet ve demokrasi gereğini vurguladı.
Sejourne, bu konferans ile Sudan’ın temel insani ihtiyaçlarına yönelik uluslararası müdahalenin finanse edilmesinin ve yardımlara engelsiz erişimin sağlanmasında ilerleme kaydedilmesinin amaçlandığını aktardı.
Janez Lenarcic de Sudan ve bölgesi için insani yardımların önemine işaret etti.
Sudan’daki iç savaşın görmezden gelinmemesi gerektiğini vurgulayan Lenarcic, “Uluslararası toplum, bu felakete son verilmesi için üzerine düşeni yapmalı” şeklinde konuştu.
50 milyon Sudanlının etkilendiği savaşta çocukların gözleri önünde yaşanan felaketi düşündüğünü ifade eden Lenarcic, “bu çılgınlığa bir son verilmesi gerektiğini” kaydetti.
Sudan’daki savaşın manşetlerde yer almayan krizlerden biri olduğuna işaret eden Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock da Sudan’daki insanların acılarını görmezden gelmediklerini göstermek ve savaşın sona erdirilmesi konusunda çalışmak için bir araya geldiklerini belirtti.
Baerbock, Sudan’da iki generalin halkın sırtından iktidar mücadelesi verdiği için her gün insanların öldüğünü söyleyerek “Bu acı haberlerde çıkmıyor ancak oradaki insanların acısı tahayyül edilemez. 8,5 milyon kadın, erkek ve çocuk yerlerinden edildi, 2 milyon kişi ülkesini terk etmek zorunda kaldı.” dedi.
Baerbock, “Sudan’daki insani durum tam anlamıyla felaket ve nüfusun yarısı, 25 milyon insan, acil insani yardıma ihtiyaç duyuyor. Uluslararası toplum olarak şimdi büyük önlemler almazsak Sudan korkunç bir açlık felaketiyle karşı karşıya kalacak. En kötü durumda bu yıl 1 milyon kişi açlıktan ölebilir.” değerlendirmesinde bulundu.
Sudan’ın komşu ülkelerinde de durumun dramatik olduğunu kaydeden Baerbock, bu insanların hayatta kalabilmeleri için ihtiyaç duyulan yardımların sağlanabilmesi için ülkesinin bugün 244 milyon avro ilave insani yardımda bulunacağını bildirdi.
Sudan Dışişleri Bakanlığı, Fransa’nın, Sudan’daki durumla ilgili hükümetle istişarede bulunmadan bakanlar düzeyinde konferans düzenlemesini kınadığını bildirmişti.
– SUDAN’DAKİ SAVAŞ
Sudan, 1 yıldır, 2018’deki halk ayaklanması sonrasında yönetimi ele geçirip, yaklaşık 30 yıl iktidarda kalan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in Nisan 2019’da devrilmesini sağlayan ordu ve HDK arasındaki çatışmalara sahne oluyor.
Sivillerin katılımıyla oluşturulan hükümete karşı birlikte darbe düzenleyen iki güç arasında askeri ve güvenlik reformu kapsamında HDK’nin orduya entegrasyonu meselesinde anlaşmazlığa düşmesinin ardından Nisan 2023’te çatışmalar başlamıştı.
BM’ye göre, dünyanın en büyük yerinden edilme krizinin yaşandığı Sudan’daki çatışmalarda 15 binden fazla kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 8,5 milyon kişi yerinden edildi.
The Times of Israel’e konuşan eski İsrail istihbarat yetkilisi Avi Melamed, Gazze saldırılarıyla daha önce ortaya çıkan İsrail ile ABD arasındaki sürtüşmenin İran saldırılarıyla yerini iki ülke arasında bağların kuvvetlenmesine bıraktığı değerlendirmesinde bulundu.
Gazze’ye yönelik İsrail saldırılarının daha önce bölgede İsrail ile komşuları arasında hatta Washington ile gerginliklere sebep olduğunu hatırlatan Melamed, “İran’ın saldırısı şimdiden koordinasyonu artırdı ve Biden ile Netanyahu arasındaki ilişkileri ısıttı.” ifadesini kullandı.
ABD DESTEĞİ ARTTI
The Times of Israel’in haberde, dün geceki hava saldırılarının İsrail’i Gazze Şeridi’nde yaptıkları nedeniyle tecrübe ettiği izole edilmişlik durumundan kurtardığının altı çizildi.
İsrail’in tekrar gördüğü diplomatik destekten yararlanmaya hazır göründüğü vurgulanan haberde, İsrail’in talebi üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) İran’ın İsrail saldırılarını görüşmek üzere bugün toplanacağı belirtildi.
Haberde, İsrail’in İran’a bir misillemede bulunması durumunda Washington ile Tel Aviv arasında gerginliğin tekrar yükselebileceği ihtimaline değinilirken, ABD Başkanı Joe Biden’ın İran’a karşı olası bir misilleme saldırısını ABD’nin desteklemeyeceğini Netanyahu’ya ilettiği yönündeki iddialara da yer verildi.
Biden’ın daha önce yaptığı görüşmelerde İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği saldırılar konusunda Netanyahu’yu “topa tuttuğu” aktarılan haberde, ikilinin dün gece yaptığı telefon görüşmesine ilişkin bilgilendirmede Biden’ın İran’ı durdurmak için diplomatik çabalara yönelmeye hazır olduğunun vurgulandığı hatırlatıldı.
Haberde, İsrail’e karşı ABD’de Demokratlar arasında tepkilerin arttığı ve İsrail’e yardımların sınırlandırılması çağrıları yapıldığı anımsatılarak, dün geceki saldırı karşısında İsrail’i destekleyen pek çok açıklamanın geldiği belirtildi.
Daha önce yardımların sınırlandırılmasına yönelik açık çağrılar yapan Maryland Senatörü Chris Van Hollen, bu açıklamaları yapan siyasetçilerden biri oldu.
Van Hollen, İran saldırısından sonra X sosyal medya hesabından, “İran’ın İsrail’e yönelik saldırısını kınıyor ve İsrail’in bu saldırganlığa karşı kendini savunma hakkını destekliyorum. Ayrıca tüm bölge halkını içine alan daha geniş bir çatışmayı önleme çabasında Biden’ın yanındayım.” ifadelerini kullandı.
Temsilciler Meclisi’ndeki 56 Demokrat isim, geçen hafta, WCK görevlilerinin öldürülmesine ilişkin ABD öncülüğünde bir soruşturma başlatılmasını ve büyük silah transferlerinin söz konusu soruşturma tamamlanana kadar durdurulmasını öneren bir mektubu imzalamıştı.
NE OLMUŞTU?
İsrail, İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına 1 Nisan’da hava saldırısı düzenlemişti. Saldırıda İran Devrim Muhafızları Ordusundan 2’si general 7 kişi ölmüştü.
İran, İsrail’in konsolosluk saldırısının ülkesinin topraklarına saldırı anlamına geldiğini ve misillemede bulunacaklarını duyurmuştu. İsrail ise İran’ın saldırısına karşılık vereceğini bildirmişti.
İran, dün İsrail’e yüzlerce kamikaze insansız hava aracı, balistik ve seyir füzesiyle saldırı başlatmıştı.
İran, bazı askeri hedeflerin vurulduğunu, İsrail ise saldırıların çoğunun hava savunma sistemlerince önlendiğini ancak güneydeki bir askeri üsse füze isabet ettiğini açıklamıştı.
Başkent Hartum başta olmak üzere özellikle nüfusun yoğun olduğu şehirlerde süren savaş sebebiyle milyonlarca Sudanlının hayatı altüst oldu.
Altyapı, sağlık, eğitim, ekonomi ve toplumda ağır tahribata yol açan savaş, sadece Sudan’ı değil bölge ülkelerini de etkisi altına almaya devam ediyor.
İki taraf arasındaki müzakerelerin yakında yeniden başlayacağı ileri sürülse de Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ve HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalu’nun “savaşa devam edecekleri” yönündeki açıklamaları, yakında bir çözümün olmayacağını gösteriyor.
TÜM ÇÖZÜM GİRİŞİMLERİ SONUÇSUZ KALDI
Savaşın bitirilmesi için başlatılan Suudi Arabistan ve ABD arabuluculuğundaki Cidde görüşmeleri, Mısır’ın öncülük ettiği Sudan’a komşu ülkeler barış girişimi, Doğu Afrika’da Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesinin (IGAD) çabaları ve Bahreyn’in başkenti Manama’da yapılan görüşmeler sonuçsuz kaldı.
Ulusal basın ise Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) katılımıyla Suudi Arabistan’ın Cidde şehrindeki görüşmelerin yakında başlayacağını öne sürüyor.
Fransa, 15 Nisan’da Paris’in ev sahipliğinde Sudan’daki insani durumu ele alan, Almanya ve Avrupa Birliği ile işbirliği içinde bir konferans düzenleyeceğini açıkladı. Sudan ise Fransa’nın, Sudan’daki durumla ilgili hükümetle istişarede bulunmadan bakanlar düzeyinde konferans düzenleme duyurusu yapmasını kınadığını bildirdi.
Sudan’daki Birleşmiş Milletler (BM) İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), ülkenin dünyadaki en korkunç insani trajedilerden birine sahne olduğuna dikkati çekerek taraflar arasında çatışmalar sürerken durumun her gün kötüleştiği uyarısında bulundu.
DÜNYANIN EN BÜYÜK YERİNDEN EDİLME KRİZİ
BM’ye bağlı Uluslararası Göç Örgütüne (IOM) göre dünyanın en büyük yerinden edilme krizinin yaşandığı Sudan’da 6 milyon 552 bin 118 kişi ülke içinde yerinden oldu, 2 milyon 19 bin 27 kişi ise ülke dışında güvenlik arayışında bulundu.
BM, Sudan’daki savaşta yaklaşık 15 binden fazla kişinin doğrudan çatışmalardan etkilenerek hayatını kaybettiğini belirlese de sağlık sisteminin çökmesi nedeniyle bu sayının çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor.
Çatışmaların sürdüğü bölgelerde insani yardımların ulaştırılamadığı Sudan’da 25 milyondan fazla kişinin insani yardıma muhtaç durumda olduğu, yaklaşık 730 bin çocuğun akut gıdasızlık çektiği bildirildi.
200 BİN ÇOCUK ÖLÜM RİSKİYLE KARŞI KARŞIYA
Yardımların ulaşamaması durumunda açlığın kaçınılmaz olduğu tahmin edilen ülkede “Çocukluğu Kurtarın” Derneğine göre 200 bin çocuk, gelecek ay ölüm riskiyle karşı karşıya.
Dünya Gıda Programı (WFP), Sudan’daki krizin sınırları aştığını, Çad ve Güney Sudan’ı da etkilediğini kaydetti.
Hasat dönemi olduğu halde açlığın arttığı Sudan’da hasattan sonra insani yardım ihtiyacının daha da çoğalması bekleniyor, mahsullerde bir önceki yıla göre yüzde 46 düşüşle birlikte gıda ürünlerinin fiyatında büyük artış yaşandı.
EN ÇOK KADINLAR VE ÇOCUKLAR ETKİLENİYOR
En çok kadınlar ile çocukların etkilendiği savaşta yerel derneklere göre kadına şiddet olayları arttı. Savaşın başlamasından bu yana 370 tecavüz vakasının tespit edildiği belirtiliyor.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 5 yaşın altındaki 3,5 milyon çocuğun akut yetersiz beslendiğini bildirdi.
Devam eden çatışmalar nedeniyle yüzde 70 ila 80’inin çalışmadığı ülkedeki sağlık tesislerine yönelik 62 saldırı doğrulandı.
DSÖ’ye göre ülke çapında genel tıbbi malzeme krizi yaşanıyor ve kronik hastalıkları bulunanlar gerekli sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. 11 binden fazla kolera, 4 bin 600 kızamık ve 1,3 milyon sıtma vakası kaydedildi.
NE OLMUŞTU?
2003’te Sudan’ın batısındaki Darfur’da isyanı bastırmak için Ömer el-Beşir liderliğindeki hükümet ve ordu, bölgenin yerlisi Arap kökenli Cancavid milislerini silahlandırarak onların desteğini aldı.
Darfur’daki çatışmada sivillere yönelik cinayet, tecavüz ve işkence dahil olmak üzere savaş suçları işlemekle suçlanan Cancavid milisleri, 2013’te yaklaşık 5 bin üye ile Dagalu liderliğinde istihbarat teşkilatına bağlı olarak resmi hüviyet kazandı.
HDK, başlarda dönemin Cumhurbaşkanı Beşir ve ordunun desteği, sonrasında da mali ve siyasi gücünün artmasıyla düzenli orduya paralel bir ordu haline geldi.
El-Burhan komutasındaki ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK), Aralık 2018’deki halk ayaklanması sonrasında yönetimi ele geçirip yaklaşık 30 yıl iktidarda kalan Cumhurbaşkanı Beşir’in Nisan 2019’da devrilmesini sağlamıştı.
Ardından sivillerin katılımıyla oluşturulan hükümette yer alan ordu ve HDK, 2021’de ise sivil hükümete karşı birlikte darbe düzenlemişti.
Askeri ve güvenlik reformu kapsamında HDK’nin orduya entegrasyonu konusunda anlaşmazlığa düşmesinin ardından Ordu ile HDK arasında 2023’ün nisan ayı ortasında çatışmalar başlamıştı.
Ülkede o tarihten bu yana taraflar arasında şiddetli çatışmalar sürüyor.
SAVAŞ BAŞLADI
İsrail devlet televizyonu KANN, İran’ın, İsrail’e yüzlerce kamikaze İHA ile saldırı başlattığını duyurdu.
İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Sözcüsü Daniel Hagari yaptığı basın açıklamasında, İran’dan fırlatılan çok sayıda insansız hava aracının İsrail’e doğru ilerlediğini kaydetti.
İşte dakika dakika Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler:
1 KİŞİ YARALANDI, BİR ASKERİ TESİS HASAR GÖRDÜ
10:12 İran’ın İsrail’e düzenlediği füze saldırısının ardından açıklama yapan Tel Aviv, saldırılarda 1 kişinin yaralandığını, bir askeri tesisin hafif hasar gördüğünü duyurdu. Açıklamada İran tarafından 200’den fazla İHA ve füze atıldığı belirtildi
06:42 Biden, İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarını en güçlü şekilde kınadığını ve Netanyahu’ya “İsrail’e desteklerinin tam olduğu” mesajını verdiğini belirtti.
ASKERİ ÜSTE HASAR OLUŞTU
03.00 İran’ın saldırısında İsrail’in güneyindeki bir askeri üste “hafif” hasar oluştuğu, can kaybı yaşanmadığı belirtildi.
İran’dan atılan İHA ve füzelerin büyük kısmının imha edildiğini dile getiren İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari, saldırılarda İsrail’in güneyindeki askeri bir üstün alt yapısında “hafif” hasar oluştuğunu ancak can kaybı yaşanmadığını aktardı.
İRAN: BU İŞ SONUÇLANDI SAYILIR
02.05 İran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilciliği, İran’ın İsrail’e saldırısıyla ilgili, “Bu iş şu an sonuçlandı sayılır. İsrail bir hata daha yaparsa İran’ın karşılığı daha ağır olacaktır.” açıklamasını yaptı.
02.00 İsrailli yetkililer, İran’ın İsrail’e balistik füze attığına dair herhangi bir gösterge olmadığını bildirdi.
01.45 Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide, İran’ın İsrail’e yönelik “hukuka aykırı” ve “tehlikeli” saldırısını kınadığını bildirdi.
AB’DEN İRAN’A KINAMA
01.15 Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin, İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarını şiddetle kınadığını bildirdi.
01.05 Lübnan’daki Hizbullah Hareketi, İsrail’in Golan Tepelerindeki askeri üssüne onlarca katyuşa füzesi fırlattığını bildirdi.
01.00 Hollanda hükümeti, İran’ın İsrail’e yönelik hava saldırılarını şiddetle kınadıklarını bildirdi.
00.57 Fransa Dışişleri Bakanı Stephane Sejourne, İran’ın İsrail’e hava saldırısını sert şekilde kınadıklarını bildirdi.
00.55 İsrail devlet televizyonu, İsrailli yetkililerin birkaç gün sürecek çatışmalara ve İran’a karşılık vermeye hazırlandığını bildirirken, ordu, İran’ın 100’den fazla insansız hava aracı (İHA) gönderdiğini doğruladı.
00.50 İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, İran’ın İsrail’e hava saldırısını şiddetle kınadıklarını belirterek, “Müttefiklerimizle durumu istikrara kavuşturmak ve gerilimin daha da tırmanmasını önlemek için acilen çalışıyoruz.” ifadesini kullandı.
“İSRAİL’İN SALDIRISI İÇİN HAVA VEYA KARA SAHASINI AÇAN ÜLKELERE KARŞILIK VERECEĞİZ”
00.45 İran Savunma Bakanı Muhammed Rıza Aştiyani, İsrail’in İran’a saldırması için hava ve kara sahasını açan ülkelere kararlılıkla cevap verileceğini belirtti.
00.38 İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani, İran’ın İsrail’e insansız hava araçlarıyla (İHA) başlattığı kapsamlı saldırının ardından Orta Doğu’daki gelişmeleri dikkat ve endişeyle izlediklerini bildirdi.
00:36 The Jerusalem Post: “ABD, Irak ve Suriye üzerinde İran’a ait insansız hava araçlarını engellemeye başladı.”
00:34 Yemen’de bulunan Husiler, İsrail’e saldırmaya başladı.
İSRAİL SAVAŞ KABİNESİ TOPLANDI
00:24 Başbakan Binyamin Netanyahu’nun başkanlığında Tel Aviv’de toplanan savaş kabinesi, İran’dan başlatılan İHA saldırısını ele alıyor.
Konuyla ilgili resmi açıklama yapılmazken toplantıya ilişkin paylaşılan fotoğrafta Savunma Bakanı Yoav Gallant, Savaş Kabinesi üyesi Benny Gantz ile Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’nin de hazır bulunduğu görüldü.

OPERASYONUN ADI ‘GERÇEK VAAT’
00:14 İran, operasyonun adını ‘Gerçek vaat’ olarak açıkladı:
00:10 İran, İsrail, Ürdün ve Irak’tan sonra Kuveyt ve Mısır da hava sahasını uçuşa kapattı.
İRAN DEVRİM MUHAFIZLARI’NDAN MİSİLLEME AÇIKLAMASI
00:02 İran Devrim Muhafızları Ordusu: “Siyonist rejimin Şam’daki İran büyükelçiliğinin konsolosluk bölümüne saldırısına cevap olarak Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri, Siyonist rejimin topraklarındaki belirli hedefleri düzinelerce insansız hava aracı ve füzeyle hedef aldı.” açıklaması yaptı.
23:50 Ürdün’de olağanüstü hal ilan edildi.
İRAN: HAVA SAHASINI AÇAN HERKESE KARŞILIĞINI VERECEĞİZ
23:35 İran Savunma Bakanlığı da açıklama yaptı. Bakanlığın açıklamasında, “İran’a saldırmak için hava sahasını veya topraklarını İsrail’e açan herkese karşılığını vereceğiz.” ifadelerine yer verildi.
NETANYAHU: HER TÜRLÜ SENARYOYA HAZIRLIKLIYIZ
23:26 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu beklenen İran saldırısına yönelik yaptığı açıklamada, “Savunma sistemlerimiz konuşlandırıldı ve hem savunmada hem de saldırıda her türlü senaryoya hazırlıklıyız” dedi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yaptığı videolu açıklamada, İsrail’in İran’dan gelecek doğrudan bir saldırıya hazır olduğunu ve aynı şekilde karşılık vereceğini söyledi. Netanyahu, “Son yıllarda ve hatta son haftalarda İsrail, İran’dan gelebilecek doğrudan bir saldırı ihtimaline karşı hazırlık yapmaktadır. Savunma sistemlerimiz konuşlandırıldı ve hem savunmada hem de saldırıda her türlü senaryoya hazırlıklıyız. İsrail devleti güçlüdür, IDF güçlüdür, halk güçlüdür” dedi.
ABD, İngiltere, Fransa’nın yanı sıra birçok ülkenin İsrail’in yanında durduğunu belirten Netanyahu, “Net bir ilke belirledim. Kim bize zarar verirse, biz de onlara zarar vereceğiz. Kendimizi her türlü tehdide karşı savunacağız ve bunu sakince, kararlılıkla yapacağız” ifadelerini kullandı.
İran’ın beklenen misilleme saldırısı nedeniyle İsrail’de gergin bir hava hakimken, ülkede yeni önlemler alınmaya devam ediyor.

“İHA’LAR DİKKAT DAĞITMAK İÇİN KULLANILABİLİR”
New York Times’a konuşan ABD’li yetkililer, “İran, başlattığı kamikaze İHA saldırısını büyük ihtimal daha sonra başlatılacak füze saldırılarıyla senkronize etmeyi hedefliyor. Kamikaze İHA’lar, füzeler ateşlenmeden önce İsrail savunma sistemlerinin dikkatini dağıtmak için kullanılabilir.” açıklamasında bulundu.
ÜLKEDE EĞİTİME ARA VERİLDİ
İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari yaptığı açıklamada, saldırı tehdidi nedeniyle ülkede tüm eğitim faaliyetlerine ara verildiğini belirtti.
“DÜZİNELERCE UÇAK GÖKYÜZÜNDE HAZIR”
Sivillerin toplanmasına yönelik yeni kısıtlamaların da getirildiğini duyuran Hagari, toplantı ve buluşmaların bin kişiyle sınırlandırıldığını aktardı. Hagari, pazartesi saat 23.00’e kadar sürecek olan kısıtlamaların okul gezileri ve kamplar için de geçerli olduğunu söyledi. Hagari, İsrail’in hava savunmasının “alarmda” olduğunu ve “düzinelerce uçağın gökyüzünde hazır beklediğini” ifade etti.
EL CEZİRE: İRAN PAZAR SABAHI SALDIRACAK
Öte yandan El Cezire, çeşitli kaynaklara dayandırdığı haberle İran’ın pazar günü sabah erken saatlerde İsraile saldırma olasılığının yüksek olduğunu aktardı.
SAVAŞ BAŞLADI
İsrail devlet televizyonu KANN, İran’ın, İsrail’e yüzlerce kamikaze İHA ile saldırı başlattığını duyurdu.
İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Sözcüsü Daniel Hagari yaptığı basın açıklamasında, İran’dan fırlatılan çok sayıda insansız hava aracının İsrail’e doğru ilerlediğini kaydetti.
İşte dakika dakika Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler:
06:42 Biden, İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarını en güçlü şekilde kınadığını ve Netanyahu’ya “İsrail’e desteklerinin tam olduğu” mesajını verdiğini belirtti.
ASKERİ ÜSTE HASAR OLUŞTU
03.00 İran’ın saldırısında İsrail’in güneyindeki bir askeri üste “hafif” hasar oluştuğu, can kaybı yaşanmadığı belirtildi.
İran’dan atılan İHA ve füzelerin büyük kısmının imha edildiğini dile getiren İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari, saldırılarda İsrail’in güneyindeki askeri bir üstün alt yapısında “hafif” hasar oluştuğunu ancak can kaybı yaşanmadığını aktardı.
İRAN: BU İŞ SONUÇLANDI SAYILIR
02.05 İran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilciliği, İran’ın İsrail’e saldırısıyla ilgili, “Bu iş şu an sonuçlandı sayılır. İsrail bir hata daha yaparsa İran’ın karşılığı daha ağır olacaktır.” açıklamasını yaptı.
02.00 İsrailli yetkililer, İran’ın İsrail’e balistik füze attığına dair herhangi bir gösterge olmadığını bildirdi.
01.45 Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide, İran’ın İsrail’e yönelik “hukuka aykırı” ve “tehlikeli” saldırısını kınadığını bildirdi.
AB’DEN İRAN’A KINAMA
01.15 Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin, İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarını şiddetle kınadığını bildirdi.
01.05 Lübnan’daki Hizbullah Hareketi, İsrail’in Golan Tepelerindeki askeri üssüne onlarca katyuşa füzesi fırlattığını bildirdi.
01.00 Hollanda hükümeti, İran’ın İsrail’e yönelik hava saldırılarını şiddetle kınadıklarını bildirdi.
00.57 Fransa Dışişleri Bakanı Stephane Sejourne, İran’ın İsrail’e hava saldırısını sert şekilde kınadıklarını bildirdi.
00.55 İsrail devlet televizyonu, İsrailli yetkililerin birkaç gün sürecek çatışmalara ve İran’a karşılık vermeye hazırlandığını bildirirken, ordu, İran’ın 100’den fazla insansız hava aracı (İHA) gönderdiğini doğruladı.
00.50 İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, İran’ın İsrail’e hava saldırısını şiddetle kınadıklarını belirterek, “Müttefiklerimizle durumu istikrara kavuşturmak ve gerilimin daha da tırmanmasını önlemek için acilen çalışıyoruz.” ifadesini kullandı.
“İSRAİL’İN SALDIRISI İÇİN HAVA VEYA KARA SAHASINI AÇAN ÜLKELERE KARŞILIK VERECEĞİZ”
00.45 İran Savunma Bakanı Muhammed Rıza Aştiyani, İsrail’in İran’a saldırması için hava ve kara sahasını açan ülkelere kararlılıkla cevap verileceğini belirtti.
00.38 İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani, İran’ın İsrail’e insansız hava araçlarıyla (İHA) başlattığı kapsamlı saldırının ardından Orta Doğu’daki gelişmeleri dikkat ve endişeyle izlediklerini bildirdi.
00:36 The Jerusalem Post: “ABD, Irak ve Suriye üzerinde İran’a ait insansız hava araçlarını engellemeye başladı.”
00:34 Yemen’de bulunan Husiler, İsrail’e saldırmaya başladı.
İSRAİL SAVAŞ KABİNESİ TOPLANDI
00:24 Başbakan Binyamin Netanyahu’nun başkanlığında Tel Aviv’de toplanan savaş kabinesi, İran’dan başlatılan İHA saldırısını ele alıyor.
Konuyla ilgili resmi açıklama yapılmazken toplantıya ilişkin paylaşılan fotoğrafta Savunma Bakanı Yoav Gallant, Savaş Kabinesi üyesi Benny Gantz ile Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’nin de hazır bulunduğu görüldü.

OPERASYONUN ADI ‘GERÇEK VAAT’
00:14 İran, operasyonun adını ‘Gerçek vaat’ olarak açıkladı:
00:10 İran, İsrail, Ürdün ve Irak’tan sonra Kuveyt ve Mısır da hava sahasını uçuşa kapattı.
İRAN DEVRİM MUHAFIZLARI’NDAN MİSİLLEME AÇIKLAMASI
00:02 İran Devrim Muhafızları Ordusu: “Siyonist rejimin Şam’daki İran büyükelçiliğinin konsolosluk bölümüne saldırısına cevap olarak Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri, Siyonist rejimin topraklarındaki belirli hedefleri düzinelerce insansız hava aracı ve füzeyle hedef aldı.” açıklaması yaptı.
23:50 Ürdün’de olağanüstü hal ilan edildi.
İRAN: HAVA SAHASINI AÇAN HERKESE KARŞILIĞINI VERECEĞİZ
23:35 İran Savunma Bakanlığı da açıklama yaptı. Bakanlığın açıklamasında, “İran’a saldırmak için hava sahasını veya topraklarını İsrail’e açan herkese karşılığını vereceğiz.” ifadelerine yer verildi.
NETANYAHU: HER TÜRLÜ SENARYOYA HAZIRLIKLIYIZ
23:26 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu beklenen İran saldırısına yönelik yaptığı açıklamada, “Savunma sistemlerimiz konuşlandırıldı ve hem savunmada hem de saldırıda her türlü senaryoya hazırlıklıyız” dedi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yaptığı videolu açıklamada, İsrail’in İran’dan gelecek doğrudan bir saldırıya hazır olduğunu ve aynı şekilde karşılık vereceğini söyledi. Netanyahu, “Son yıllarda ve hatta son haftalarda İsrail, İran’dan gelebilecek doğrudan bir saldırı ihtimaline karşı hazırlık yapmaktadır. Savunma sistemlerimiz konuşlandırıldı ve hem savunmada hem de saldırıda her türlü senaryoya hazırlıklıyız. İsrail devleti güçlüdür, IDF güçlüdür, halk güçlüdür” dedi.
ABD, İngiltere, Fransa’nın yanı sıra birçok ülkenin İsrail’in yanında durduğunu belirten Netanyahu, “Net bir ilke belirledim. Kim bize zarar verirse, biz de onlara zarar vereceğiz. Kendimizi her türlü tehdide karşı savunacağız ve bunu sakince, kararlılıkla yapacağız” ifadelerini kullandı.
İran’ın beklenen misilleme saldırısı nedeniyle İsrail’de gergin bir hava hakimken, ülkede yeni önlemler alınmaya devam ediyor.

“İHA’LAR DİKKAT DAĞITMAK İÇİN KULLANILABİLİR”
New York Times’a konuşan ABD’li yetkililer, “İran, başlattığı kamikaze İHA saldırısını büyük ihtimal daha sonra başlatılacak füze saldırılarıyla senkronize etmeyi hedefliyor. Kamikaze İHA’lar, füzeler ateşlenmeden önce İsrail savunma sistemlerinin dikkatini dağıtmak için kullanılabilir.” açıklamasında bulundu.
ÜLKEDE EĞİTİME ARA VERİLDİ
İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari yaptığı açıklamada, saldırı tehdidi nedeniyle ülkede tüm eğitim faaliyetlerine ara verildiğini belirtti.
“DÜZİNELERCE UÇAK GÖKYÜZÜNDE HAZIR”
Sivillerin toplanmasına yönelik yeni kısıtlamaların da getirildiğini duyuran Hagari, toplantı ve buluşmaların bin kişiyle sınırlandırıldığını aktardı. Hagari, pazartesi saat 23.00’e kadar sürecek olan kısıtlamaların okul gezileri ve kamplar için de geçerli olduğunu söyledi. Hagari, İsrail’in hava savunmasının “alarmda” olduğunu ve “düzinelerce uçağın gökyüzünde hazır beklediğini” ifade etti.
EL CEZİRE: İRAN PAZAR SABAHI SALDIRACAK
Öte yandan El Cezire, çeşitli kaynaklara dayandırdığı haberle İran’ın pazar günü sabah erken saatlerde İsraile saldırma olasılığının yüksek olduğunu aktardı.
SAVAŞ BAŞLADI
İsrail devlet televizyonu KANN, İran’ın, İsrail’e yüzlerce kamikaze İHA ile saldırı başlattığını duyurdu.
İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Sözcüsü Daniel Hagari yaptığı basın açıklamasında, İran’dan fırlatılan çok sayıda insansız hava aracının İsrail’e doğru ilerlediğini kaydetti.
İşte dakika dakika Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler:
ASKERİ ÜSTE HASAR OLUŞTU
03.00 İran’ın saldırısında İsrail’in güneyindeki bir askeri üste “hafif” hasar oluştuğu, can kaybı yaşanmadığı belirtildi.
İran’dan atılan İHA ve füzelerin büyük kısmının imha edildiğini dile getiren İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari, saldırılarda İsrail’in güneyindeki askeri bir üstün alt yapısında “hafif” hasar oluştuğunu ancak can kaybı yaşanmadığını aktardı.
İRAN: BU İŞ SONUÇLANDI SAYILIR
02.05 İran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilciliği, İran’ın İsrail’e saldırısıyla ilgili, “Bu iş şu an sonuçlandı sayılır. İsrail bir hata daha yaparsa İran’ın karşılığı daha ağır olacaktır.” açıklamasını yaptı.
02.00 İsrailli yetkililer, İran’ın İsrail’e balistik füze attığına dair herhangi bir gösterge olmadığını bildirdi.
01.45 Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide, İran’ın İsrail’e yönelik “hukuka aykırı” ve “tehlikeli” saldırısını kınadığını bildirdi.
AB’DEN İRAN’A KINAMA
01.15 Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin, İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarını şiddetle kınadığını bildirdi.
01.05 Lübnan’daki Hizbullah Hareketi, İsrail’in Golan Tepelerindeki askeri üssüne onlarca katyuşa füzesi fırlattığını bildirdi.
01.00 Hollanda hükümeti, İran’ın İsrail’e yönelik hava saldırılarını şiddetle kınadıklarını bildirdi.
00.57 Fransa Dışişleri Bakanı Stephane Sejourne, İran’ın İsrail’e hava saldırısını sert şekilde kınadıklarını bildirdi.
00.55 İsrail devlet televizyonu, İsrailli yetkililerin birkaç gün sürecek çatışmalara ve İran’a karşılık vermeye hazırlandığını bildirirken, ordu, İran’ın 100’den fazla insansız hava aracı (İHA) gönderdiğini doğruladı.
00.50 İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, İran’ın İsrail’e hava saldırısını şiddetle kınadıklarını belirterek, “Müttefiklerimizle durumu istikrara kavuşturmak ve gerilimin daha da tırmanmasını önlemek için acilen çalışıyoruz.” ifadesini kullandı.
“İSRAİL’İN SALDIRISI İÇİN HAVA VEYA KARA SAHASINI AÇAN ÜLKELERE KARŞILIK VERECEĞİZ”
00.45 İran Savunma Bakanı Muhammed Rıza Aştiyani, İsrail’in İran’a saldırması için hava ve kara sahasını açan ülkelere kararlılıkla cevap verileceğini belirtti.
00.38 İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani, İran’ın İsrail’e insansız hava araçlarıyla (İHA) başlattığı kapsamlı saldırının ardından Orta Doğu’daki gelişmeleri dikkat ve endişeyle izlediklerini bildirdi.
00:36 The Jerusalem Post: “ABD, Irak ve Suriye üzerinde İran’a ait insansız hava araçlarını engellemeye başladı.”
00:34 Yemen’de bulunan Husiler, İsrail’e saldırmaya başladı.
İSRAİL SAVAŞ KABİNESİ TOPLANDI
00:24 Başbakan Binyamin Netanyahu’nun başkanlığında Tel Aviv’de toplanan savaş kabinesi, İran’dan başlatılan İHA saldırısını ele alıyor.
Konuyla ilgili resmi açıklama yapılmazken toplantıya ilişkin paylaşılan fotoğrafta Savunma Bakanı Yoav Gallant, Savaş Kabinesi üyesi Benny Gantz ile Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’nin de hazır bulunduğu görüldü.

OPERASYONUN ADI ‘GERÇEK VAAT’
00:14 İran, operasyonun adını ‘Gerçek vaat’ olarak açıkladı:
00:10 İran, İsrail, Ürdün ve Irak’tan sonra Kuveyt ve Mısır da hava sahasını uçuşa kapattı.
İRAN DEVRİM MUHAFIZLARI’NDAN MİSİLLEME AÇIKLAMASI
00:02 İran Devrim Muhafızları Ordusu: “Siyonist rejimin Şam’daki İran büyükelçiliğinin konsolosluk bölümüne saldırısına cevap olarak Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri, Siyonist rejimin topraklarındaki belirli hedefleri düzinelerce insansız hava aracı ve füzeyle hedef aldı.” açıklaması yaptı.
23:50 Ürdün’de olağanüstü hal ilan edildi.
İRAN: HAVA SAHASINI AÇAN HERKESE KARŞILIĞINI VERECEĞİZ
23:35 İran Savunma Bakanlığı da açıklama yaptı. Bakanlığın açıklamasında, “İran’a saldırmak için hava sahasını veya topraklarını İsrail’e açan herkese karşılığını vereceğiz.” ifadelerine yer verildi.
NETANYAHU: HER TÜRLÜ SENARYOYA HAZIRLIKLIYIZ
23:26 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu beklenen İran saldırısına yönelik yaptığı açıklamada, “Savunma sistemlerimiz konuşlandırıldı ve hem savunmada hem de saldırıda her türlü senaryoya hazırlıklıyız” dedi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yaptığı videolu açıklamada, İsrail’in İran’dan gelecek doğrudan bir saldırıya hazır olduğunu ve aynı şekilde karşılık vereceğini söyledi. Netanyahu, “Son yıllarda ve hatta son haftalarda İsrail, İran’dan gelebilecek doğrudan bir saldırı ihtimaline karşı hazırlık yapmaktadır. Savunma sistemlerimiz konuşlandırıldı ve hem savunmada hem de saldırıda her türlü senaryoya hazırlıklıyız. İsrail devleti güçlüdür, IDF güçlüdür, halk güçlüdür” dedi.
ABD, İngiltere, Fransa’nın yanı sıra birçok ülkenin İsrail’in yanında durduğunu belirten Netanyahu, “Net bir ilke belirledim. Kim bize zarar verirse, biz de onlara zarar vereceğiz. Kendimizi her türlü tehdide karşı savunacağız ve bunu sakince, kararlılıkla yapacağız” ifadelerini kullandı.
İran’ın beklenen misilleme saldırısı nedeniyle İsrail’de gergin bir hava hakimken, ülkede yeni önlemler alınmaya devam ediyor.

“İHA’LAR DİKKAT DAĞITMAK İÇİN KULLANILABİLİR”
New York Times’a konuşan ABD’li yetkililer, “İran, başlattığı kamikaze İHA saldırısını büyük ihtimal daha sonra başlatılacak füze saldırılarıyla senkronize etmeyi hedefliyor. Kamikaze İHA’lar, füzeler ateşlenmeden önce İsrail savunma sistemlerinin dikkatini dağıtmak için kullanılabilir.” açıklamasında bulundu.
ÜLKEDE EĞİTİME ARA VERİLDİ
İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari yaptığı açıklamada, saldırı tehdidi nedeniyle ülkede tüm eğitim faaliyetlerine ara verildiğini belirtti.
“DÜZİNELERCE UÇAK GÖKYÜZÜNDE HAZIR”
Sivillerin toplanmasına yönelik yeni kısıtlamaların da getirildiğini duyuran Hagari, toplantı ve buluşmaların bin kişiyle sınırlandırıldığını aktardı. Hagari, pazartesi saat 23.00’e kadar sürecek olan kısıtlamaların okul gezileri ve kamplar için de geçerli olduğunu söyledi. Hagari, İsrail’in hava savunmasının “alarmda” olduğunu ve “düzinelerce uçağın gökyüzünde hazır beklediğini” ifade etti.
EL CEZİRE: İRAN PAZAR SABAHI SALDIRACAK
Öte yandan El Cezire, çeşitli kaynaklara dayandırdığı haberle İran’ın pazar günü sabah erken saatlerde İsraile saldırma olasılığının yüksek olduğunu aktardı.
Gazze’deki Filistin Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamada, İsrail’in Gazze Şeridi’ne 190 gündür sürdürdüğü saldırılara ilişkin bilgi verildi.
İsrail güçlerinin son 24 saatte 52 Filistinliyi daha öldürdüğü aktarılan açıklamada, son 10 günde 649 kişinin öldürülmesiyle Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısının 33 bin 686’ya yükseldiği kaydedildi.
Açıklamada, son saldırılarda İsrail güçlerinin 95 Filistinliyi daha yaraladığı ve toplam yaralı sayısının da 76 bin 309’a ulaştığı bildirildi.

İsrail ordusu 7 Ekim’den bu yana Gazze’de günlük ortalama 16 katliam yaptı
Gazze’deki hükümetin Medya Ofisinden yapılan açıklamada ise İsrail ordusunun “7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde 2 bin 973 katliam gerçekleştirdiği” bildirildi.
İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarında 14 bin 560 çocuk ve 9 bin 582 kadının hayatını kaybettiği belirtilen açıklamada, 7 bin kişinin enkaz altında veya kayıp olduğu, hastanelere ulaşan ölülerin sayısının 33 bin 686 olduğu, 76 bin 309 kişinin de yaralandığı hatırlatıldı.
Gazze’de İsrail saldırılarına maruz kalanların yüzde 72’sinin kadın ve çocuk olduğu vurgulandı.

İsrail’in halkı zorla aç ve susuz bıraktığı, yardımların girişini engelleyerek insani felakete sebep olduğu Gazze’de 30 çocuğun yetersiz beslenme ve sıvı kaybı nedeniyle hayatını kaybettiği anımsatıldı.
İsrail ordusunun 7 Ekim’den bu yana Gazze’ye 70 bin tondan fazla patlayıcıyla saldırı düzenlediği aktarılan açıklamada, sağlık sektörünü de hedef alan İsrail saldırılarında Gazze’de 485 sağlık çalışanı ve 66 sivil savunma görevlisinin yaşamını yitirdiği kaydedildi.
Gazze’de 140 gazetecinin İsrail saldırılarında öldüğüne dikkat çekilen açıklamada, İsrail saldırıları nedeniyle Gazze’de 17 bin çocuğun ebeveynlerinden biri veya her ikisinden yoksun şekilde yaşadığı vurgulandı.
Hayati tehlikesi bulunan ve yurt dışında tedavi edilmesi gereken yaralı sayısının 11 bin olduğu, yetersiz sağlık hizmeti nedeniyle 10 bin kanser hastasının ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu belirtildi.
Yerinden edilen Filistinlilerin sığındığı kalabalık barınma merkezlerindeki gayriinsani duruma işaret edilerek, yerinden edilme sonucu 1 milyon 89 bin bulaşıcı hastalık ve 8 binden fazla “Hepatit A” vakasının tespit edildiği bilgisi verildi.
Gazze’de sağlık bakımı verilemediği için 60 bin hamile kadının, ilaç eksikliği nedeniyle de kronik hastalığı bulunan 350 bin kişinin hayati tehlikesinin olduğu kaydedildi.
Açıklamada, İsrail ordusunun, Gazze’ye saldırıları başlatmasından bu yana 5 binden fazla Filistinliyi gözaltına aldığı belirtildi.
İsrail askerlerinin 310 sağlık çalışanı ve 20 gazeteciyi alıkoyduğu, 2,3 milyon nüfuslu Gazze Şeridi’nde 2 milyon kişinin yerinden edildiği vurgulandı.
İsrail’in Gazze’deki saldırılarında 70 bin konutun tamamen yıkıldığı, toplamda ise 290 bin konutun zarar görerek oturulamaz durumda olduğu bilgisi paylaşıldı.
İsrail ordusunun, 171 hükümet tesisi ile 100 okul ve üniversiteyi yerle bir ettiği, 305 okul ve üniversitenin ise kısmen zarar gördüğü kaydedildi.
İsrail ordusunun Gazze’de 233’ünü tümüyle yıktığı 301 camiye zarar verdiği ve 3 kiliseyi hedef alarak yıkımına neden olduğu aktarıldı. Gazze’de İsrail’in 159 sağlık kuruluşunu hedef aldığı, 53 sağlık merkezi ile 32 hastaneyi hizmet dışı bıraktığı, 126 ambulansı da kullanılamaz hale getirdiği belirtildi. İsrail’in Filistin’in kültürel mirasını da hedef aldığı, Gazze’de 203 tarihi ve kültürel varlığı yıktığı ifade edildi.
15 Nisan’da başlayacak yargı sürecinde, ABD tarihinde ilk kez bir eski başkan ceza davasında yargılanıyor olacak. Trump’ın karşı karşıya olduğu üç ceza davası daha var. Biri 2020’de Georgia eyaletinde seçim mağlubiyetini tersine çevirme girişimi, biri 2020’de “bilerek seçimlere hile karıştırıldığı yalanını yaymak”, biri de seçimleri kaybedip 2021’de Beyaz Saray’dan ayrılırken hükümete ait bazı hassas gizli belgeleri yanına almak suçlamalarına dayanıyor.
TRUMP HÜKÜM GİYERSE SEÇİMLERE KATILABİLECEK Mİ?
Evet. Bu davalar nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın yasal olarak Trump’ın Başkanlık seçimlerine katılmasının önünde bir engel bulunmuyor. Amerikan Anayasası’nda başkanlık için sadece üç koşul bulunuyor: 35 yaşını doldurmuş olmak, ABD’de doğmuş ve en az 14 yıl yaşamış olmak.
Indianapolis Üniversitesinden siyasi bilimler profesörü Laura Merrifield, bir başkan adayının hüküm giymiş olması ya da hakkında açılmış bir dava bulunması durumunda seçimlere katılmasıyla ilgili çeşitli tezler bulunduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Ancak bunlar ahlâk, takdir ve tercihlerle ilgili bir durum. Yasalar ya da usullerin getirdiği engeller değil” diyor.
TRUMP’IN SEÇİLME YETERLİLİĞİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİYLE İPTAL EDİLEBİLİR Mİ?
Amerikan Anayasası’nın 14’üncü Ek’inin 3’üncü bölümünde, Anayasa üzerine ant içtikten sonra “ayaklanma ya da isyana karışan” kişilerin ABD’de sivil ya da askerî hiçbir makamda bulunamayacağı belirtiliyor.
Trump’ın seçilme yeterliliğinin iptal edilmesi için çalışan aktivistler, 6 Ocak 2021’de ABD Kongresine yapılan baskından Trump’ın “seçimlere hile karıştırıldığı” söylemini sorumlu tutarak Trump’ın sağcı kitleyi kışkırttığını savunuyor.
Ancak çeşitli eyaletlerde Trump’ın seçilme yeterliliğinin iptali için yapılan girişimler Yüksek Mahkeme’den döndü. Yüksek Mahkeme, eyaletlerin bu konuda karar almaya yetkili olmadığına, bu tür bir kararı sadece Kongre’nin verebileceğine hükmetti.
Kongre’de ise kılpayı bir güç dengesi mevcut. Temsilciler Meclisinde çoğunluk Cumhuriyetçilerin elinde. Senatoda ise Demokratlar sadece bir sandalye farkla çoğunluğu elinde bulunduruyor.
PEKİ TRUMP OY KULLANABİLİR Mİ?
Trump’ın seçilme yeterliliği önünde engel görülmezken seçme hakkının elinden alınması teorik olarak mümkün. Trump’ın seçmen kaydının bulunduğu Florida’da hüküm giymiş suçlular vatandaşlık haklarından mahrum edilebiliyor. Seçme haklarını ancak cezalarını tamamen çektikten, tüm para cezaları ve masrafları ödedikten sonra geri kazanabiliyorlar.
Trump’ın hüküm giymesi durumunda Kasım ayına kadar cezasını tamamlaması olası görünmediğinden Başkan adayı olarak seçimlere katılsa da oy kullanması mümkün olmayacak.
TRUMP HAPSE GİRERSE NE OLACAK?
Bu sorunun yanıtını kimse bilmiyor. Kalifornia Üniversitesinden anayasa hukuku uzmanı Erwin Chemerinsky, böyle bir olaya şimdiye kadar hiç şahit olunmadığını ve konuşulanların sadece tahminlere dayanabileceğini belirtiyor. Hukuken hapse girmesi durumunda Trump’ın seçimlere Başkan adayı olarak katılması demir parmaklıklar arkasından olsa da halen mümkün.
New York Times’dan gazeteci Maggie Astor, Trump’ın “Başkan olarak Anayasa’dan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmesine engel olduğu için hapisten salıverilmek için başvurabileceğini” belirtiyor.
Ancak ABD tarihinde böyle bir durumla şimdiye kadar karşılaşılmadığı için kimse bu soruya net bir yanıt veremiyor.
TRUMP SEÇİLİRSE KENDİNİ AFFEDEBİLİR Mİ?
Trump 5 Kasım seçimlerinde Başkan seçilirse hapis cezasını para cezasına çevirerek hafifletebilir, hatta kendisini affedebilir. Ancak kendi için af çıkarması Başkanlık yetkilerini aşırı bir şekilde kullanması anlamına geleceği için konu büyük ihtimalle Yüksek Mahkeme’ye taşınacaktır. Yüksek Mahkeme’de ise Cumhuriyetçi yargıçlar 3 Demokrat’a karşı 6 kişiyle çoğunluğu oluşturuyor. Alternatif olarak Başkan Joe Biden’ın görevden ayrılmadan önce, halkın seçtiği halefini affetmesi de söz konusu olabilir.
Ancak af konusundaki bu olasılıklar Trump’a karşı açılan federal davalar için geçerli. New York’ta Pazartesi günü başlayacak sus payı davası ya da Georgia eyaletinde seçim sonuçlarını değiştirme girişimi suçlaması gibi eyaletlerin açtığı davalarda Başkan’ın af yetkisi bulunmuyor.

İRAN İÇİN TALİMAT VERİLDİ
Açıklamada, Fransız Dışişleri Bakanı Stephane Sejourne’nin, Tahran’daki diplomatların ve ailelerinin geri dönüşlerinin başlatılması ve İran’a yapılacak resmi görevlendirmelerin durdurulması talimatını verdiği ifade edildi.
İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, “İran topraklarından bize saldırırsa karşılık vereceğiz, İran’a saldıracağız.” açıklamasını yapmıştı.
ALMANYA’DAN VATANDAŞLARINA ‘İRAN’I TERK EDİN’ UYARISI
Almanya Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Alman vatandaşları İran’ı terk etmeleri konusunda uyarıldı. Tahran ile İsrail arasındaki mevcut gerilimin ani bir şekilde tırmanması riskinin bulunduğu belirtildi. Açıklamada, “Alman vatandaşları keyfi olarak tutuklanma, sorgulanma ve uzun hapis cezalarına çarptırılma riski altındadır. İran ve Alman vatandaşlığına sahip çifte vatandaşlar özellikle risk altındadır” ifadeleri kullanıldı.
Gerilimin tırmanması nedeniyle hava, kara ve deniz ulaşım yollarının da etkilenebileceği vurgulandı.

RUSYA: SEYAHAT ETMEKTEN KAÇINMALARINI ŞİDDETLE TAVSİYE EDİYORUZ
Rusya Dışişleri Bakanlığı da vatandaşlarına seyahat uyarısı yaptı. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Rus vatandaşlarına, çok zorunlu haller dışında, bölgeye, özellikle de İsrail, Lübnan ve Filistin topraklarına seyahat etmekten kaçınmalarını şiddetle tavsiye ediyoruz” denildi.

İNGİLTERE’DEN VATANDAŞLARINA TAVSİYE
İngiltere Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in bazı bölgelerine “muhtemel İran saldırısı” nedeniyle seyahat etmemeleri konusunda vatandaşlarına tavsiyede bulundu.

Bakanlık, Lübnan ve Suriye sınırına, Gazze şeridi çevresine ve işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’ye seyahat etmeme önerisinde bulundu. Ayrıca, Doğu Kudüs ve Kudüs-Tel Aviv arasındaki otoyolun dışındaki diğer bölgelere de gereksiz yere seyahat edilmemesi konusunda uyarıda bulundu.
KATAR, BAHREYN, SUUDİ ARABİSTAN, BAE, AVUSTURYA VE KANADA DA KATILDI
Avusturya Dışişleri Bakanlığı, İran’ın İsrail’i vurma ihtimali nedeniyle yaşanabilecek gerginlikten ötürü bu ülkede yaşayan vatandaşlarına en yakın dış temsilcilikle irtibat kurmaları ve ülkeden ayrılmaları uyarısında bulundu.
Kanada, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de (BAE) İsrail’de yaşayan vatandaşlarından İsrail ve Batı Şeria’yı derhal terk etmelerini istedi.
HOLLANDA’DA SEYAHAT UYARISI YAPTI
Hollanda Dışişleri Bakanlığınca yapılan yazılı açıklamada, seyahat tavsiyesi kırmızı olan İsrail-Gazze sınırı ve İsrail’in Mısır, Lübnan ve Suriye sınırları dışındaki İsrail bölgelerine seyahat tavsiyesinin turuncu olduğu belirtildi.
Açıklamada, normalde acil olan seyahatlerin mümkün olduğu anlamına gelen turuncu koduna rağmen, “mevcut durum” nedeniyle İsrail’e yapılacak acil seyahatlerin ertelenmesinin tavsiye edildiği ifade edildi.

HİNDİSTAN’DA VATANDAŞLARINA İRAN VE İSRAİL’E SEYAHAT UYARISI YAPTI
Hindistan Dışişleri Bakanlığı, bir sonraki duyuruya kadar vatandaşlarına İran ve İsrail’e seyahat etmemeleri tavsiyesinde bulundu.
Bakanlıktan seyahat uyarısına ilişkin yazılı açıklama yapıldı.
Bölgedeki duruma dikkatin çekildiği açıklamada, Hint vatandaşlarına bir sonraki duyuruya kadar İran ve İsrail’i ziyaret etmemeleri önerisi yapıldı.

Açıklamada, bu ülkelerde yaşayan Hintlerin Büyükelçiliklerle iletişime geçmeleri talep edildi ve bölgedeki vatandaşların güvenlik tedbirleri almaları, ülkede hareketlerini kısıtlamaları tavsiye edildi.

Görgü kaynaklarından alınan bilgiye göre İsrail ordusu, Nusayrat Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda, bölgedeki gelişmeleri takip eden ve TRT Arapça ekibinin de aralarında bulunduğu bir grup gazeteciyi hedef aldı.

TANKLA SALDIRDILAR
Tank atışı kullanılarak gerçekleştirilen saldırıda bazı gazeteciler yaralandı.
Deyr el-Belah’teki Aksa Şehitleri Hastanesi sağlık kaynakları da saldırıda kameraman Sami Şehade’nin ayağından ve vücudunun çeşitli yerlerinden yaralandığını, TRT Arapça muhabiri Sami Berhum’un da hafif yaralandığını aktardı.
Gazeteci Muhammed es-Savalihi’nin de sağ elinden yaralandığı ifade edildi.

BAŞKAN ERDOĞAN: İSRAİL ELBETTE BEDELİNİ ÖDEYECEK
İletişim Başkanı Fahrettin Altun, TRT Haber canlı yayınında yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiği bilgisini verdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Abbas’a ne olursa olsun İsrail’in Gazze’ye yönelik barbarca saldırıları karşısında dik durmaya devam edeceklerini söyleyerek, “İsrail, bu zulmün bedelini elbet ödeyecek” dedi.
Erdoğan, telefon görüşmesinde şunun da altını çizdi:
“BM Güvenlik Konseyi’nin kararı dahil ateşkes için tüm imkanları seferber etmemiz gerekir. İsrail’e karşı dimdik, birlik içerisinde mücadele edilmesi gerekiyor.”

KURTULMUŞ’TAN, GAZZE’DE GÖREVLİ GAZETECİLERE ‘GEÇMİŞ OLSUN’ MESAJI
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Gazze’de TRT Arabi ekibinin İsrail’in saldırısına uğraması nedeniyle, bölgede görev yapan tüm basın mensuplarına ‘geçmiş olsun’ dileğinde bulundu.
ÖMER ÇELİK’TEN AÇIKLAMA
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik saldırı sonrası X hesabı üzerinden açıklama yaptı.
Ömer Çelik sosyal medya hesabı X’ten yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı;
Gazze Şeridi’nde Filistinlileri acımasızca katleden İsrail ordusunun, bölgedeki insani durumu dünya gündemine taşıyan basın mensuplarını hedef almasını bir kez daha lanetliyoruz.
Gazze’deki Nuseyrat kampında yayın hazırlığı yaparken İsrail tarafından hava saldırısına uğrayan TRT Arabi ekibine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor; yaralanan muhabir Sami Şahada’ya şifa diliyoruz.

TRT GENEL MÜDÜRÜ SOBACI’DAN İLK AÇIKLAMA
Saldırıya TRT Genel Müdürü Zahid Sobacı da sert tepki gösterdi.
Sobacı alçak saldırı sonrası yaptığı açıklamada, “Katil İsrail, Nuseyrat Kampında TRT Arabi ekibimizin aracını hedef aldı. Maalesef freelancer kameramanımız Sami Şahada ayağını kaybetti, şu an ameliyatta. Muhabirimiz Sami Berhum’un durumu çok şükür iyi. Hiçbir ahlaki, hukuki, insani sınırı olmayan İsrail vahşetini lanetliyorum.” ifadelerini kullandı.
İSRAİL SALDIRILARINDA 140 GAZETECİ HAYATINI KAYBETTİ
Gazze’deki hükümetin Medya Ofisi, İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda 140 gazetecinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu.
İsrail ordusu dün, Gazze Şeridi’nin orta kesiminde “sürpriz bir askeri operasyon” başlattığını açıklamıştı. İsrail’in evleri, camileri ve yolları hedef alan saldırılarında çok sayıda Filistinli ölmüş ve yaralanmıştı.
GAZZE HÜKÜMETİ: İSRAİL KASITLI OLARAK HEDEF ALDI
Gazze’deki Filistin hükümeti, İsrail’in 7 Ekim’den bu yana saldırılarını sürdürdüğü Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nusayrat Mülteci Kampı’nda 3 gazeteciyi kasıtlı hedef aldığını açıkladı.
Gazze’deki hükümetin Medya Ofisinden konuya ilişkin yazılı açıklama yapıldı.
Açıklamada, “İsrail işgal ordusu, bugün Nusayrat Mülteci Kampı’nda devam eden saldırılarında gazetecilik görevini yaparken kasten 3 Filistinli gazeteciyi hedef alarak soykırım savaşını devam ettirdiğini ortaya koydu.” ifadelerine yer verildi.
]]>Irak hükümeti, Ankara ile gerçekleştirilen bir dizi görüşmeler ve diplomatik temaslardan sonra kritik bir karar aldı.
Petrol Bakan Yardımcısı Besim Muhammed, geçtiğimiz yıllarda peşmergenin çıkartıldığı Kerkük başta olmak üzere birçok sahada üretilen petrolü Adana Ceyhan’a ulaştıran boyu hattını ay sonuna kadar onaracaklarını belirtti.
Bu çerçevede Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı’na yeniden işlerlik kazandırılması planlanıyor.
Planın işlemesi durumunda Türkiye’ye günde 350 bin varil petrol gönderilme kapasitesi oluşmuş olacak.
Bağdat yönetimi, Irak Kürt Bölgesi yönetiminin yabancı şirketlerle anlaşarak üretim paylaşımı yapmasına karşı çıkıyor.
Bir süredir kapalı olan Kerkük-Ceyhan boru hattına alternatif belirlendi.
Uzun süredir kullanım dışı olan önemli bir petrol boru hattını Türkiye’nin kullanımına açma kararı aldı.
Söz konusu hattan akışın, terör örgütü DEAŞ’ın saldırıları sonrası 2014 yılında büyük hasar görmüş ve akış durdurulmuştu.
Bakan Muhammed, depolama tesisleriyle birlikte büyük bir ham petrol pompa istasyonunun tamamlandığını duyurdu.
Boru hattının yapılacak hummalı çalışma ile bu ay sonuna kadar akışları yeniden başlatmaya hazır olacağını aktardı.
KERKÜK-CEYHAN BORU HATTINDA KRİZ ÇIKMIŞTI!
Irak’ta bulunan bir tahkim mahkemesi, Bağdat’ın izni olmadan yarı özerk Kürt bölgesinden petrol ihracatını kolaylaştıran 1973 tarihli bir anlaşmanın hükümlerini ihlal ettiğine karar vermiş
Sevkiyat 25 Mart 2023 tarihinde durdurulmuştu. Türkiye, IKBY ve ile hükümetin farklı taleplerde bulunması nedeniyle, yeniden başlatmaya yönelik müzakereler sekteye uğramıştı.
Bağdat’ın yaptığı hamle, bölgesel Kürt yönetimi kadar Rusya’yı da rahatsız edecek cinsten.
Bölgesel Kürt yönetiminin hattının bir bölümüne Rus petrol şirketi Rosneft sahip.
Rus şirketin bu noktada varil başına 6 dolar geçiş ücreti ödemesi yönündeki talebi olduğu ifade ediliyor.
Irak yönetiminin ise bu talebi reddettiği aktarılıyor.
Bağdat yönetimi, IKBY ile Rosneft arasındaki anlaşmanın yasa dışı olduğunu değerlendiriyor. Ve bu durumun geçerli Irak yasalarının ihlali olduğunu düşünüyor.
Konu, IKBY yetkililerine iletildi. Kerkük-Ceyhan boru hattı, Kuzey Irak sınırındaki Fish-Habur’a akıyor; buradan petrol Türkiye’ye giriyor ve Akdeniz kıyısındaki Ceyhan limanına pompalanıyordu.
İHRACAT ANLAŞMASININ UZATILMASI PLANLANIYOR
İki Iraklı petrol yetkilisi ve hükümetin enerji danışmanı, Bağdat ile Ankara arasında Irak-Türkiye petrol boru hattı operasyonlarına ilişkin anlaşmanın 2010 yılında 15 yıl süreyle uzatıldığını açıkladı. Bu durumda anlaşma gelecek yıl sona eriyor.
Eski boru hattındaki faaliyetlerin yeniden başlatılması, anlaşmasının uzatılmasına yönelik görüşmelerin bir parçası olarak ifade ediliyor.
Bu gelişmelerin, Ankara ile Bağdat arasında yoğun diplomasi trafiği yaşanan dönemde olması dikkat çekici.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ay Irak’ı ziyaret etmesi bekleniyor.
Söz konusu hat, faaliyet gösterdiği dönemde küresel arzın %0,5’ini karşılıyordu.
Bağdat’taki federal hükümetin attığı adım, petrol şirketleriyle yapılacak anlaşmaların başlangıcı olarak yorumlanıyor.
Ve yaşanacak gelişmelerin neredeyse tamamı petrol gelirine dayanan bölgesel yönetimi öfkelendirebileceği ifade ediliyor.
TERÖRLE ORTAK MÜCADELE ŞART
Irak yönetiminin art arda attığı adımlar, son yıllara göre oldukça şahin bir noktaya evrilmiş durumda.
İran ile iyi ilişkiler benimsemeye devam eden yeni yönetim ayrıca bağımsızlığını kırmızı çizgi olarak görüyor.
Bu anlamda önceki hükümetlerden farklı. Dolayısıyla, Türkiye ile gelişen ilişkilerin, başta terör örgütü PKK ve DEAŞ olmak üzere, Türkiye ve Irak karşıtı yapıların hedefi olması beklenebilir.
Bu doğrultuda iki ülkenin aldığı ortak güvenlik kararını sahada uygulaması büyük bir öneme sahip. Zira hatlara yapılacak sabotaj eylemlerinin engellenmesinin tek yolu, koordineli hareket olarak gözüküyor.
Bu durumda Türkiye’nin operasyon yapmayı planladığı güvenli hattın haricinde bulunan militanların da Irak’ta rahatça gezmelerine izin verilmemesi gerekiyor.
Nitekim şuanda Sincar halen PKK terör örgütü kontrolünde ve Irak hükümeti bu konuda somut bir adım atmıyor.
Uluslararası Adalet Divanı’nda görüşülmeye başlanan davada Nikaragua Berlin’in İsrail’e siyasi, mali ve askeri destek sağladığını iddia etti. Ayrıca Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) fonlarını keserek “İsrail’in soykırım işlemesini kolaylaştırdığı ve her halükarda soykırımı önlemek için mümkün olan her şeyi yapma yükümlülüğünü yerine getirmediği” suçlamasında bulundu.

Nikaragua, Almanya’nın İsrail’e verdiği destekle 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (Soykırım Sözleşmesi), 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri, uluslararası insancıl hukukun ihlal edilemez ilkeleri ve diğer genel uluslararası hukuk normlarına aykırı hareket ettiğini savunuyor.
Almanya ise Nikaragua’nın suçlamalarını reddediyor.
Almanya Dışişleri Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürü Tania von Uslar-Gleichen, Divan’da yaptığı savunmada, Nikaragua’nın Almanya’ya yönelik suçlamalarını “tek taraflı, gerçeklere, hukuka aykırı” olarak değerlendirdi ve suçlamaları reddetti.
Öte yandan “Almanya’nın İsrail ile sürdürdüğü savunma iş birliğinin, uluslararası hukuka uygun, sağlam bir yasal çerçeveye dayandığı” iddia edildi.
Berlin ayrıca, 7 Ekim’den bu yana İsrail’e yapılan askeri ihracatın neredeyse tamamının “savunma amaçlı” olduğunu öne sürdü.
Ancak dava, Almanya’nın tarihi geçmişi açısından oldukça hassas ve ciddi bir suçlama.
“SOYKIRIMA DESTEK VERME” SUÇU NEDİR?
Uluslararası sözleşmeler soykırım suçunu tanımakla yetinmiyor. Bir de soykırıma destek verme suçunu da açıkça betimliyor. Buna göre, soykırım işleyen devlet, topluluk ya da bir gruba destek vermek, teşvik etmek ya da azmettirmek soykırıma yardım suçu kapsamına giriyor.
Gazze’de işlenen soykırım suçu üzerinden gidecek olursak, İsrail’e silah ve mühimmat desteği veren, uluslararası kamuoyunda savunan, suçları örtmeye çalışanlara soykırıma destek veren ülke olarak bakılıyor.
Halihazırda İsrail’e destek veren ülkelerin de tanıdığı, kabul ettiği Uluslararası Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri bu suçu ve cezaları açıkça tanımlıyor.
İşte, geçmişinde soykırım suçu bulunan Almanya aleyhinde Nikaragua’nın açtığı dava da bu kapsamda dikkat çekiyor.

“NİKARAGUA ALMAN DESTEĞİNİ KESMEK İSTİYOR”
Davayı ve detayları Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Levent Ersin Orallı ile konuştuk.
Almanya’nın tarihin en büyük soykırım suçlamalarından birinden hüküm giydiğini dile getiren Orallı, İsrail Devleti ve Yahudilerin en çok gözetilen ulus olarak görüldüğünü belirtiyor.
Bilindiği üzere Berlin, Gazze saldırıları sırasında da her alanda Tel Aviv’e açıktan en büyük desteği veren ülkelerin başında geliyor. Ancak bununla da yetinmiyor.
Almanya, İsrail’in talebiyle UNRWA’ya yaptığı yardımları da durdurdu.
Orallı da Almanya’nın İsrail’e her türlü silah ve mühimmat desteği sunarak ve Filistin’e olan parasal desteği keserek soykırım suçunun işlenmesi konusunda destek verdiğine dikkat çekiyor.
Orallı, kararın alınması halinde ise, Almanya’nın İsrail’e sunmuş olduğu silah kaynaklarının bu süreçte en azından durdurulacağını ve diğer devletler açısından da önemli bir örnek teşkil edeceğini belirtiyor.
“Nikaragua’nın temel tezi; Almanya soykırım suçunu işlemektedir noktasından ziyade soykırım suçunu işleyen İsrail’e açık bir şekilde destek vermektedir. Nikaragua bu haklı tezi ortaya koyarak Almanya’nın İsrail’e olan silah sevkiyatında ve mühimmat ihracatında ihtiyati bir tedbir kararının alınmasını arzu ediyor.
Şüphesiz bu karar alınırsa Almanya’nın İsrail’e sunmuş olduğu silah kaynakları bu soykırım sürecince en azından durdurulacak ve diğer devletler açısından da önemli bir örnek teşkil edecektir.”
“BU DAVA GÜNEY AFRİKA’NIN AÇTIĞI DAVADAN ERKEN SONUÇLANABİLİR”
Peki, bu davanın Güney Afrika’nın İsrail’e açtığı ve doğrudan soykırım yapmakla suçladığı davayla ilişkisi nedir?
Bu soru da uluslararası çevrelerde çokça tartışılan bir konu olarak öne çıkıyor. Yani soykırıma yardım etme suçlaması, soykırım işleme suçlamasının neticelenmesinden sonra mı karara bağlanır?
Orallı’ya göre bu dava İsrail’e karşı Güney Afrika’nın açmış olduğu davadan önce sonuçlanabilir.
İsrail ve destekçileri kabul etmese de Uluslararası Adalet Divanı Güney Afrika’nın açtığı davada ihtiyati tedbir kararı verdi ve Tel Aviv’den savunma istedi.
Orallı da bu konuya dikkat çekerek, İsrail’in eylemlerinin meşru müdafaa tezini aştığı, öngörülebilir bir noktadan uzaklaştığı ve ağırlıklı olarak orantılılık ilkelerini ihlal ettiğine dair genel kabul olduğunu belirtiyor ve ihtiyati tedbir kararı gelebileceğine işaret ediyor:
“Lahey’de Uluslararası Adalet Divanı ölçü sınırının aşıldığı ve orantılılığa yer almadığı kararını vererek İsrail’le bir ay içerisinde rapor hazırlaması gerektiğine ilişkin bir nihai karar ortaya koymuştu. Bu durumda Güney Afrika’nın İsrail’e açtığı dava neticelenmeden de Nikaragua’nın Almanya’ya karşı açtığı dava tamamlanabilir. En azından ihtiyati tedbir kararı alınarak Almanya’nın İsrail’in soykırım suçu ortaklığının önüne geçilebilir. Silah ve mühimmat ihracatı durdurulabilir.”
NİKARAGUA’NIN AÇTIĞI DAVA EMSAL TEŞKİL EDER Mİ?
Hem Almanya hem de İsrail’in her alanda en büyük destekçisi ABD, uluslararası örgütlerin ve kurulların öncü ülkelerinden. Üstelik soykırım suçunun uluslararası literatüre kazandırılması da İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın işlediği soykırımdan sonra gerçekleşti. ABD ve Almanya 1948’de tanımlanan bu suça taraf olarak imza atan ülkelerden.
Orallı, sözleşmeye taraf olan devletlerin birbirleri aleyhinde suç duyurusunda bulunabileceğini, yargılama yapılabileceğini ve ardından da yargılamanın sonucunda alınacak kararlara uyacaklarına dair taahhütte bulunduğunu belirtiyor.
Şüphesiz şu ana kadar başta ABD, İngiltere ve Fransa olmak üzere Almanya’nın da yer aldığı çok sayıda devletin İsrail’in soykırım suçuna destek verdiği değerlendirildiğinde bu karardan önce ihtiyati tedbirin de diğer devletler açısından örnek teşkil etmesi gerekir.
Öte yandan Orallı Uluslararası Adalet Divanı’ndan çıkacak kararların emsal teşkil edeceğini söylüyor ve şöyle açıklıyor:
“Bu noktada gerek Güney Afrika’nın açtığı davanın güçlü bir emsal niteliğinde olacağına gerekse de Nikaragua’nın Almanya’nın silah tedariğine ilişkin ve soykırım suçunun ortaklığına ilişkin açtığı davanın diğer devlet açısından da önemli bir emsal niteliğinde olduğu kanaatindeyim. Şüphesiz şu ana kadar başta ABD, İngiltere ve Fransa olmak üzere Almanya’nın da yer aldığı çok sayıda devletin İsrail’in soykırım suçuna destek verdiği değerlendirildiğinde bu karardan önce ihtiyati tedbirin de diğer devletler açısından örnek teşkil etmesi gerekir.”
KAYNAK: TRT HABER
]]>Pröbsting, 7 Ekim sonrasında Avusturya’nın birçok kentinde İsrail karşıtı protestolar düzenlendiğini ve kendisinin de konuşmacı olarak bu gösterilere davet edildiğini belirterek, ocak ayında polisten bir tebligat aldığını ve bunun üzerine polis merkezine gittiğini anlattı.
“Teröre destekten soruşturma başlatılmış”
Burada yaklaşık 2 saat sorguya çekildiğini kaydeden Pröbsting, “Benim İsrail’e karşı, (Filistin) direnişe yönelik, İsrail devletine yönelik tutumum hakkında çok sayıda soru yönelttiler. Bana karşı bir soruşturma başlatılmış. Terörü desteklediğim ve terör çağrısında bulunduğum şüphesiyle bir soruşturma başlatılmış. Hakikaten Viyana savcılığı, bu nedenle 2 Mayıs’ta duruşmam olduğunu bana bildirdi.” dedi.
Pröbsting, sözde terörü desteklemek ve övmek gerekçesiyle şahsına yönelik dava açıldığını savcılığın tebligatından öğrendiğini belirtti.
Filistin direnişini desteklemek ifadesinden terörü destekleme iddiası
Birçok konuşmasında kendisi ve yakın çevresinin açık bir şekilde Filistin direnişinin yanında yer aldıklarını ve Filistin halkının direnişini desteklediklerini, “terör devleti İsrail’in” de karşısında olduklarını ifade ettiklerini belirten Pröbsting, “Bu çatışmada tarafsız kalınamaz. Biz Filistinlilerin yanındayız. Savcılık, ‘Filistin direnişi destekleme’ ifadesini ‘terörü desteklemek’ anlamına geldiği iddiasında bulunuyor.” diye konuştu.
Pröbsting, gösterilerde birçok konu üzerinde konuştuğunu belirterek, özellikle İsrail’in 7 Ekim’i, Gazze’yi yok etmek, katliamlarda bulunmak için kullanacağının başından itibaren açık bir durum olduğunu, bu nedenle katliamların önüne geçilmesi için çağrılarda bulunduğunu ifade etti.
“Apartheid devleti İsrail’e son verilerek, Filistin ve Yahudilerden oluşan ortak bir devlet kurulması ve milyonlarca Filistinli mültecinin de ülkelerine geri dönme hakkına sahip olmaları gerektiğini” konuşmalarında vurguladığını belirten Pröbsting, savcılığın suç unsuru olarak ileri sürdüğü ifadenin ise “Siyonist devlete karşıyız ve Filistin direnişinin yanındayız.” ifadeleri olduğunu aktardı.
Aktivist, 2 yıla kadar hapis cezası alabilir
Pröbsting, 2 Mayıs’ta görülecek davada suçsuz bulunmayı temenni ettiğini ancak kaybetmesi durumunda 2 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabileceğinin altını çizdi.
Söz konusu davanın çok çeşitli hedeflerinin olduğunu belirten Pröbsting, “Gösterilerde sıklıkla konuşma yaptığım için ben ve benim gibi çok sayıda isim Filistin yanlısı hareketin tanınan yüzü ya da temsilcisi konumundayız. Doğal olarak savcılık beni susturmak isteyecektir.” diye konuştu.
“Bu dava üzerinden diğer aktivistler de susturulmak isteniyor”
Pröbsting, ancak bu davanın tamamen kendisiyle alakalı olmadığına, çok sayıda bireyin Filistin davasını desteklediğine işaret ederek, “Bu dava, tahminime göre 7 Ekim sonrasında Avusturya’da Filistin yanlısı bir aktiviste yönelik ilk dava. Savcılık bir örnek teşkil etmek istiyor. Savcılık, verilecek cezayla, benim gibi direniş ve Filistin için konuşan herkesin aynı durumu yaşayacağı ve aynı şekilde hakim karşısına çıkacağını göstermek istiyor. Bunun anlam ve amacı budur.” görüşünü paylaştı.
Bu davanın siyasi bir dava olduğunu kaydeden Pröbsting, “Bu, demokratik haklara ve düşünce özgürlüğüne yönelik bir saldırı. Bu çok tipik bir durum; İsrail’in yanında yer alanlar ya da soykırımı onaylayanlar hakkında tabi ki hiçbir şekilde dava açılmıyor, aksine tamamen Filistin’in yanında yer alanlara dava açılıyor. Neden; çünkü Avusturya, terör ve Apartheid devleti İsrail’in yakın müttefiki ve destekleyicisi.” değerlendirmesinde bulundu.
Cameron tüm bu temaslar öncesi ise Cumhuriyetçi eski Başkan Donald Trump’ı Florida’da ziyaret etti.
Cameron Ukrayna için kazanılacak zaferin “ABD ve Avrupa’nın güvenliği için hayati önem taşıdığını” söylese de Cumhuriyetçi Parti’nin muhtemel başkan adayı Trump, ABD’nin desteğini sürdürmesini eleştiriyor. Trump’la aynı çizgide olan Kongre üyeleri de Kiev’e yardım paketini bekletiyor.
“TRUMP İLE GÖRÜŞME STANDART UYGULAMA”
İngiltere Dışişleri Bakanlığı, “verimli” olarak nitelendirdikleri görüşmeyi doğruladı. Hükümet, bakanlarının seçim yıllarında müttefik ülkelerin muhalefet liderleriyle bir araya gelmesinin “standart bir uygulama” olduğunu söyledi.
Cameron 2012 yılında başbakanken o zamanki Cumhuriyetçi başkan adayı Mitt Romney ile görüşmüştü. Dışişleri Bakanı Antony Blinken da Şubat ayında, İngiltere’de bu yıl yapılacak seçimlerde başbakanlık için favori gösterilen İşçi Partisi lideri Keir Starmer ile bir araya gelmişti.
Cameron Washington’da, Kongre üyelerini Ukrayna için yeni bir yardım paketini onaylamaya çağırmayı ve Kongre’yi finansmanı geciktirmeye devam ederek Batı’nın güvenliğini riske attığı konusunda uyarmayı planlıyor.
Aralarında Senato Cumhuriyetçi lideri Mitch McConnell’ın da bulunduğu Kongre üyeleri ile görüşecek olan Cameron’ın Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson ile de bir araya gelmesi planlanıyor.
Geçen hafta sosyal medya platformu X’te yayınlanan bir videoda Cameron, “Sözcü Johnson Kongre’de bunu gerçekleştirebilir” demişti.
ABD ziyareti öncesi, Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’e “saldırganlığın para etmediğini” göstermenin önemli olduğunu söyleyen Cameron, “Bunun alternatifi, Putin’i Avrupa sınırlarını zorla yeniden çizme girişimlerinde cesaretlendirmekten başka bir işe yaramayacak ve Pekin, Tahran ve Kuzey Kore’de net bir şekilde duyulacaktır” demişti.
60 milyar dolarlık askeri yardım paketi, muhafazakarların iki yıllık çatışmaya daha fazla fon sağlanmasını engellemeye çalışması ve bazı ana akım Cumhuriyetçiler’in tasarıyı desteklemeden önce ABD sınır güvenliği konusunda taviz talep etmesi nedeniyle Temsilciler Meclisi’nde tıkanmış durumda.
Cameron Şubat ayında Kongre üyelerini 1930’larda “Hitler’e karşı gösterilen zayıflığı” göstermemeye çağırmıştı. Trump’ın müttefiki Marjorie Taylor Greene ise bu çağrı üzerine Cameron’ın “kendi ülkesi için endişelenmesi gerektiğini” söylemişti.
BIDEN YÖNETİMİYLE GAZZE’Yİ GÖRÜŞECEK
Cameron ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın da aralarında bulunduğu yetkililerle yapacağı görüşmelerde “sürdürülebilir bir ateşkese” ulaşma ve Gazze’ye daha fazla yardım ulaştırma çabaları dahil İsrail-Hamas savaşını ele alacak.
İngiltere, Kıbrıs ile Gazze’de ABD tarafından inşa edilen geçici iskele arasında deniz yardım koridoru açma çabalarını desteklemek üzere Doğu Akdeniz’e bir Kraliyet Donanması gemisi gönderiyor.
Cameron’ın üçü İngiliz olmak üzere yedi yardım görevlisinin “tamamen kabul edilemez” olarak nitelendirilen ölümlerine ilişkin tam ve şeffaf bir soruşturma yapılması için bastırması da bekleniyor.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre Cameron, 7 Ekim’deki Hamas saldırılarının ardından İsrail’in uluslararası hukuka uygun olarak kendini savunma hakkını yineleyecek; ancak sahadaki yardım çalışanlarının güvenliğini sağlamak için önemli değişiklikler yapılması gerektiğini vurgulayacak.
KAYNAK: AMERİKA’NIN SESİ
]]>Ebu Zuhri, yaptığı açıklamada, Türkiye ile Hamas arasındaki ilişkiler ile Türkiye’nin, İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana saldırılarını sürdürdüğü Gazze Şeridi’ne yönelik yardımlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
“TÜRKİYE’NİN ÇABALARINI TAKDİR EDİYORUZ”
Türkiye’nin Gazze’yle resmi ve halk düzeyindeki dayanışmasını takdir eden Ebu Zuhri, “Resmi olarak Türk hükümetinin yürüttüğü diplomatik ve yardım çabaları oldukça iyi, bunu takdir ediyoruz ve bu desteğin geliştirilmesi çağrısında bulunuyoruz çünkü Gazze’yi hedef alan bir Batılı koalisyonla karşı karşıyayız.” ifadelerini kullandı.
“TÜRKİYE İSLAMİ KOALİSYONA LİDERLİK EDEBİLİR”
Savaşın şiddetli olduğunu ve İsrail’in Batı’nın tam desteğiyle her türlü korkunç silahı kullandığını, Türkiye’nin bu savaşın durmasını sağlamak için İslami bir koalisyona liderlik edebileceğini kaydeden Ebu Zuhri, “Bunu, Türkiye’nin konumunu takdir ettiğimizden, bu rolden duyduğumuz gururdan ve Türkiye’nin bölgede ileri ve öncü bir ülke olduğuna ve çok şey yapabileceğine olan inancımızdan dolayı söylüyoruz.” diye konuştu.
Ebu Zuhri, Türkiye’nin Gazze’ye resmi ve halk düzeyinde yaptığı insani yardımların tür- miktar itibarıyla iyi ve seçkin olduğunu, miktarların artırılması konusunda Türklerle koordinasyon halinde olduklarını aktardı.
“TÜRKİYE’NİN TUTUMU GURUR DUYDUĞUMUZ SEÇKİN BİR TUTUM”
“Hamas’ın Türk liderliğiyle ilişkisi ileri düzeydedir ve Filistin direnişinin meşru bir direniş, Hamas’ın da bir Filistin ulusal kurtuluş hareketi olduğunu vurgulayan Türkiye’nin tutumu, gurur duyduğumuz ileri ve seçkin bir tutumdur.” diyen Ebu Zuhri, ABD ve Batı’nın Haması terörizmle ilişkilendirmeye yönelik her türlü girişimlerinin engellenmesine katkıda bulunan bu pozisyonun önemli olduğunu ve Hamas ile Filistin halkına büyük hizmet ettiğini vurguladı.
Ebu Zuhri, Hamas’ın Türkiye’nin Gazze’de yapılacak herhangi bir ateşkes anlaşmasının garantör ülkeleri arasında yer alması yönündeki talebine ilişkin de “İşgal devleti (İsrail) hiçbir anlaşmaya uymuyor, dolayısıyla bu anlaşmanın uygulanmasını sağlayabilecek tarafların bulunması gerekiyor. İşte Türkiye, bu muhtemel anlaşmanın uygulanmasının sağlanmasında ana taraflardan biri olabilir.” dedi.
İSRAİL’İN BAŞARISIZLIĞININ İLANI
İsrail’in Gazze Şeridi’ne 6 aydır aralıksız saldırılarını sürdürdüğüne dikkati çeken Ebu Zuhri, “İşgal devleti, geçtiğimiz gün (7 Nisan), güçlerinin Gazze Şeridi’nden çekildiğini duyurdu ve bu, (27 Ekim’de başlayan) Gazze’ye yönelik kara harekâtının başarısızlığının ilanıdır.” diye konuştu.
İsrail ordusu, 7 Nisan’da yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’tan çekildiğini duyurmuştu.
Açıklamada, Han Yunus’taki saldırıyı yürüten 98. Komando Tümeni’nin bölgedeki görevini tamamladığı ve önceki gece buradan tamamen çekildiği, sadece Nahal Tugayı’nın Gazze Şeridi’nde kalmaya devam edeceği aktarılmıştı.
Ebu Zuhri, İsrail’in attığı bu adımın savaşın durduğu anlamına gelmediği ve savaş uçaklarının Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerinde sivillerin evlerini hedef almaya devam ettiğine dikkati çekerek şunları söyledi:
“Dolayısıyla savaş, öldürme ve yıkım açısından aynı hızla devam ediyor. Açlık da devam ediyor ve Gazze Şeridi’nin sakinleri (yaklaşık 2,3 milyon Filistinli) hâlâ bunun acı boyutunu yaşıyor.”
DİRENİŞİN TALEPLERİ NET
Ebu Zuhri, Hamas ile İsrail arasında dolaylı olarak devam eden ateşkes ve esir değişimi müzakerelerine dair “Hamas olarak her türlü temastaki amacımız Gazze’deki savaşı durdurmak ve Filistin halkımıza yönelik saldırıları durdurmaktır.” dedi.
Müzakerelerin Mısır’ın başkenti Kahire’de sürdüğünü ve Hamas olarak bu müzakerelere daha pozitif bir tavırla yaklaştıklarını vurgulayan Ebu Zuhri, bu çabaların bir sonuca ulaşarak anlaşmanın sağlanmasını İsrail’in engellediğini kaydetti.
Ebu Zuhri, “İşgal devleti İsrail, direnişin ve halkımızın özellikle Gazze’deki savaşın durdurulması yönündeki hiçbir talebine yanıt vermiyor. Direnişin talepleri açıktır.” diye konuştu.
Bu taleplerin içeriği hakkında ise Ebu Zuhri, şunları söyledi:
“Savaşın durdurulması, yerinden edilenlerin kuzeye dönmesinin engellenmesinin durdurulması, insani yardım ve imar malzemelerinin Gazze Şeridi’ne açılan sınır kapılarından serbestçe girmesinin sağlanması ve İsrail’in Gazze Şeridi’nin içinden çekilmesi. Ancak işgal devleti bu taleplerin hiçbirine onay vermiyor. İşte bu müzakerelerin ilerlemesini engelleyen de budur.
Ebu Zuhri, ABD ve İsrail’in tutumunun Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın devam etmesi yönünde olduğunu ve ateşkese dair hiçbir kararın olmadığını belirterek, bu nedenle Gazze Şeridi’nde ateşkese ilişkin müzakerelerin bir sonuca ulaşamayacağını vurguladı.
İsrail’in sadece esir değişimine odaklandığına dikkati çeken Ebu Zuhri, “İşgal devleti, hala müzakerelerin yalnızca esir değişimiyle sınırlandırılmasında ve güneyden kuzeye yerlerinden edilmiş bazı insanların geri dönüşüne izin verilmesinde ısrar ediyor. Bu da anlaşmanın başarıya ulaşmasına yol açamaz.” görüşünü dile getirdi.
İSRAİL ÇOK BÜYÜK BEDELLER ÖDÜYOR
Ebu Zuhri, İsrail’in Gazze Şeridi’nde Filistin direnişine yönelik hedeflerini gerçekleştiremediğini belirterek, “İşgal devleti, gizleyemeyeceği kadar büyük bedeller ödüyor ve Filistin direnişinin gücüyle ilgili herhangi bir stratejik hedefe ulaşamadığı için de sivillere yönelik katliam yapıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in kara operasyonunda büyük kayıplar verdiğini ifade eden Ebu Zuhri, bunun için İsrail’in bazı güçlerini çekmek zorunda kaldığını ve savaş uçaklarıyla yetindiğini aktardı.
Ebu Zuhri, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki üçüncü aşama olarak nitelediği Refah kentine saldırısına ilişkin “İsrail’in Refah’a yönelik tehdidi devam ediyor. Bu nedenle Refah’a saldırmasına karşı işgal devletini uyarmaları konusunda arabuluculara ve taraflara çağrıda bulunuyoruz.” ifadelerini kullandı.
“FİLİSTİN DİRENİŞİ SAHADA VE ÇOK GÜÇLÜ”
Hamas yetkilisi, Filistin direnişinin İsrail işgaline karşı hala dimdik ayakta olduğunu vurgulayarak, “Filistin direnişi sahada, işgalcilere karşı çok güçlüdür ve şiddetlidir.” dedi.
Filistinli direnişçilerin Han Yunus’ta İsrail ordusuna yönelik “kahramanca operasyonlar” gerçekleştirdiğine işaret eden Ebu Zuhri, tüm bunların direnişin hazırlığını, planlarını, savaşa devam etme ve mücadele kudretini ortaya koyduğunu kaydetti.
İSLAM DÜNYASINA MESAJ
Ebu Zuhri, “Gazze’deki savaş bir yılın ikinci yarısına giriyor. Filistin halkımıza yönelik saldırıyı durdurabilecek bir adım atmaksızın ümmetin gelişmeleri izlemekle yetinmesi zor ve zalimcedir.” ifadeleriyle İslam dünyasına mesaj verdi.
Ramazan ayının bittiğini, Gazze Şeridi’nin ise ölüm, yıkım ve açlık başta olmak üzere her türlü acıyı tattığını vurgulayan Ebu Zuhri, İslam dünyasının hem halklar hem devletler düzeyinde istisnai bir tavır takınarak harekete geçmesi gerektiğini söyledi.
Ebu Zuhri, İslam dünyasına ABD ve İsrail’e karşı yeni baskı mekanizmaları oluşturması çağrısı yaparak şunları kaydetti:
“ABD’nin tutumu işgal devletiyle aynıdır. ABD Başkanı Joe Biden’ın tek istediği, Filistin direnişinin elindeki (İsrailli) esirleri geri getirmeye çalışmak ve Filistin halkını mücadele etmekten alıkoymaktır.
Onun için savaş durmayacaktır ancak biçimi değişebilir. Bu nedenle biz ümmet olarak bu gelişmeyle başa çıkmak ve Gazze halkına yönelik saldırının gerçek anlamda durdurulmasını sağlamak için konumlarımızı ve mekanizmalarımızı değiştirmeliyiz.”
Ebu Zuhri, yaptığı açıklamada, Türkiye ile Hamas arasındaki ilişkiler ile Türkiye’nin, İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana saldırılarını sürdürdüğü Gazze Şeridi’ne yönelik yardımlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
“TÜRKİYE’NİN ÇABALARINI TAKDİR EDİYORUZ”
Türkiye’nin Gazze’yle resmi ve halk düzeyindeki dayanışmasını takdir eden Ebu Zuhri, “Resmi olarak Türk hükümetinin yürüttüğü diplomatik ve yardım çabaları oldukça iyi, bunu takdir ediyoruz ve bu desteğin geliştirilmesi çağrısında bulunuyoruz çünkü Gazze’yi hedef alan bir Batılı koalisyonla karşı karşıyayız.” ifadelerini kullandı.
Savaşın şiddetli olduğunu ve İsrail’in Batı’nın tam desteğiyle her türlü korkunç silahı kullandığını, Türkiye’nin bu savaşın durmasını sağlamak için İslami bir koalisyona liderlik edebileceğini kaydeden Ebu Zuhri, “Bunu, Türkiye’nin konumunu takdir ettiğimizden, bu rolden duyduğumuz gururdan ve Türkiye’nin bölgede ileri ve öncü bir ülke olduğuna ve çok şey yapabileceğine olan inancımızdan dolayı söylüyoruz.” diye konuştu.
Ebu Zuhri, Türkiye’nin Gazze’ye resmi ve halk düzeyinde yaptığı insani yardımların tür- miktar itibarıyla iyi ve seçkin olduğunu, miktarların artırılması konusunda Türklerle koordinasyon halinde olduklarını aktardı.
“TÜRKİYE’NİN TUTUMU GURUR DUYDUĞUMUZ SEÇKİN BİR TUTUM”
“Hamas’ın Türk liderliğiyle ilişkisi ileri düzeydedir ve Filistin direnişinin meşru bir direniş, Hamas’ın da bir Filistin ulusal kurtuluş hareketi olduğunu vurgulayan Türkiye’nin tutumu, gurur duyduğumuz ileri ve seçkin bir tutumdur.” diyen Ebu Zuhri, ABD ve Batı’nın Haması terörizmle ilişkilendirmeye yönelik her türlü girişimlerinin engellenmesine katkıda bulunan bu pozisyonun önemli olduğunu ve Hamas ile Filistin halkına büyük hizmet ettiğini vurguladı.
Ebu Zuhri, Hamas’ın Türkiye’nin Gazze’de yapılacak herhangi bir ateşkes anlaşmasının garantör ülkeleri arasında yer alması yönündeki talebine ilişkin de “İşgal devleti (İsrail) hiçbir anlaşmaya uymuyor, dolayısıyla bu anlaşmanın uygulanmasını sağlayabilecek tarafların bulunması gerekiyor. İşte Türkiye, bu muhtemel anlaşmanın uygulanmasının sağlanmasında ana taraflardan biri olabilir.” dedi.
İSRAİL’İN BAŞARISIZLIĞININ İLANI
İsrail’in Gazze Şeridi’ne 6 aydır aralıksız saldırılarını sürdürdüğüne dikkati çeken Ebu Zuhri, “İşgal devleti, geçtiğimiz gün (7 Nisan), güçlerinin Gazze Şeridi’nden çekildiğini duyurdu ve bu, (27 Ekim’de başlayan) Gazze’ye yönelik kara harekâtının başarısızlığının ilanıdır.” diye konuştu.
İsrail ordusu, 7 Nisan’da yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’tan çekildiğini duyurmuştu.
Açıklamada, Han Yunus’taki saldırıyı yürüten 98. Komando Tümeni’nin bölgedeki görevini tamamladığı ve önceki gece buradan tamamen çekildiği, sadece Nahal Tugayı’nın Gazze Şeridi’nde kalmaya devam edeceği aktarılmıştı.
Ebu Zuhri, İsrail’in attığı bu adımın savaşın durduğu anlamına gelmediği ve savaş uçaklarının Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerinde sivillerin evlerini hedef almaya devam ettiğine dikkati çekerek şunları söyledi:
“Dolayısıyla savaş, öldürme ve yıkım açısından aynı hızla devam ediyor. Açlık da devam ediyor ve Gazze Şeridi’nin sakinleri (yaklaşık 2,3 milyon Filistinli) hâlâ bunun acı boyutunu yaşıyor.”
DİRENİŞİN TALEPLERİ NET
Ebu Zuhri, Hamas ile İsrail arasında dolaylı olarak devam eden ateşkes ve esir değişimi müzakerelerine dair “Hamas olarak her türlü temastaki amacımız Gazze’deki savaşı durdurmak ve Filistin halkımıza yönelik saldırıları durdurmaktır.” dedi.
Müzakerelerin Mısır’ın başkenti Kahire’de sürdüğünü ve Hamas olarak bu müzakerelere daha pozitif bir tavırla yaklaştıklarını vurgulayan Ebu Zuhri, bu çabaların bir sonuca ulaşarak anlaşmanın sağlanmasını İsrail’in engellediğini kaydetti.
Ebu Zuhri, “İşgal devleti İsrail, direnişin ve halkımızın özellikle Gazze’deki savaşın durdurulması yönündeki hiçbir talebine yanıt vermiyor. Direnişin talepleri açıktır.” diye konuştu.
Bu taleplerin içeriği hakkında ise Ebu Zuhri, şunları söyledi:
“Savaşın durdurulması, yerinden edilenlerin kuzeye dönmesinin engellenmesinin durdurulması, insani yardım ve imar malzemelerinin Gazze Şeridi’ne açılan sınır kapılarından serbestçe girmesinin sağlanması ve İsrail’in Gazze Şeridi’nin içinden çekilmesi. Ancak işgal devleti bu taleplerin hiçbirine onay vermiyor. İşte bu müzakerelerin ilerlemesini engelleyen de budur.
Ebu Zuhri, ABD ve İsrail’in tutumunun Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın devam etmesi yönünde olduğunu ve ateşkese dair hiçbir kararın olmadığını belirterek, bu nedenle Gazze Şeridi’nde ateşkese ilişkin müzakerelerin bir sonuca ulaşamayacağını vurguladı.
İsrail’in sadece esir değişimine odaklandığına dikkati çeken Ebu Zuhri, “İşgal devleti, hala müzakerelerin yalnızca esir değişimiyle sınırlandırılmasında ve güneyden kuzeye yerlerinden edilmiş bazı insanların geri dönüşüne izin verilmesinde ısrar ediyor. Bu da anlaşmanın başarıya ulaşmasına yol açamaz.” görüşünü dile getirdi.
İSRAİL ÇOK BÜYÜK BEDELLER ÖDÜYOR
Ebu Zuhri, İsrail’in Gazze Şeridi’nde Filistin direnişine yönelik hedeflerini gerçekleştiremediğini belirterek, “İşgal devleti, gizleyemeyeceği kadar büyük bedeller ödüyor ve Filistin direnişinin gücüyle ilgili herhangi bir stratejik hedefe ulaşamadığı için de sivillere yönelik katliam yapıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in kara operasyonunda büyük kayıplar verdiğini ifade eden Ebu Zuhri, bunun için İsrail’in bazı güçlerini çekmek zorunda kaldığını ve savaş uçaklarıyla yetindiğini aktardı.
Ebu Zuhri, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki üçüncü aşama olarak nitelediği Refah kentine saldırısına ilişkin “İsrail’in Refah’a yönelik tehdidi devam ediyor. Bu nedenle Refah’a saldırmasına karşı işgal devletini uyarmaları konusunda arabuluculara ve taraflara çağrıda bulunuyoruz.” ifadelerini kullandı.
“FİLİSTİN DİRENİŞİ SAHADA VE ÇOK GÜÇLÜ”
Hamas yetkilisi, Filistin direnişinin İsrail işgaline karşı hala dimdik ayakta olduğunu vurgulayarak, “Filistin direnişi sahada, işgalcilere karşı çok güçlüdür ve şiddetlidir.” dedi.
Filistinli direnişçilerin Han Yunus’ta İsrail ordusuna yönelik “kahramanca operasyonlar” gerçekleştirdiğine işaret eden Ebu Zuhri, tüm bunların direnişin hazırlığını, planlarını, savaşa devam etme ve mücadele kudretini ortaya koyduğunu kaydetti.
İSLAM DÜNYASINA MESAJ
Ebu Zuhri, “Gazze’deki savaş bir yılın ikinci yarısına giriyor. Filistin halkımıza yönelik saldırıyı durdurabilecek bir adım atmaksızın ümmetin gelişmeleri izlemekle yetinmesi zor ve zalimcedir.” ifadeleriyle İslam dünyasına mesaj verdi.
Ramazan ayının bittiğini, Gazze Şeridi’nin ise ölüm, yıkım ve açlık başta olmak üzere her türlü acıyı tattığını vurgulayan Ebu Zuhri, İslam dünyasının hem halklar hem devletler düzeyinde istisnai bir tavır takınarak harekete geçmesi gerektiğini söyledi.
Ebu Zuhri, İslam dünyasına ABD ve İsrail’e karşı yeni baskı mekanizmaları oluşturması çağrısı yaparak şunları kaydetti:
“ABD’nin tutumu işgal devletiyle aynıdır. ABD Başkanı Joe Biden’ın tek istediği, Filistin direnişinin elindeki (İsrailli) esirleri geri getirmeye çalışmak ve Filistin halkını mücadele etmekten alıkoymaktır.
Onun için savaş durmayacaktır ancak biçimi değişebilir. Bu nedenle biz ümmet olarak bu gelişmeyle başa çıkmak ve Gazze halkına yönelik saldırının gerçek anlamda durdurulmasını sağlamak için konumlarımızı ve mekanizmalarımızı değiştirmeliyiz.”
Haber7
Algı operasyonu merkezi gibi çalışan dijital medya platformu Netflix, Türkiye karşıtı yayınlarına devam ediyor.
Daha önce Türkiye’ye yönelik kara propaganda dizileri yayınlayan ve tepki çeken Netflix, “3 Cisim Problemi” adıyla yayınlanan 8 bölümlük dizide terör örgütü üyesini ‘kahraman’laştırmaya çalıştı.

TERÖRİST KIYAFETİYLE BM’DE ‘KURTARICI’ İLAN EDİLDİ
Dizide terör örgütü YPJ/PKK mensubu “Leyla Ariç” isimli terörist, Birleşmiş Milletler’de dünyayı istila etmek isteyen uzaylılara karşı sözde ‘kurtarıcı’ olarak gösterildi. BM yetkilisi tarafından vahşi eylemlere imza atan PKK’lı teröristin ‘insanlığı kurtaracağı’ iddia edildi.

NETFLİX’İN İLK VUKUATI DEĞİL
Algı operasyonlarıyla gündeme gelen Netflix, daha önce çok sayıda içerikle Türkiye’yi hedef aldı. Sinemayı silah olarak kullanan dijital platformun Türkiye’yi karalayan birçok dizi ve sineması büyük tepki topladı.
İşte kara propaganda yapan içeriklerden bazıları:
SÖZDE ‘TÜRK’ KARAKTERLERLE ALGI OPERASYONU
Collateral isimli dizide “Dünyanın en berbat yeri” denilerek Türkiye karalanırken, La Casa De Papel‘de ise Osman adlı Türk karakterin işkenceci kötü bir adam rolünde gösterilmesi algı operasyonunu gözler önüne serdi.

TÜRK ASKERİ İÇİN AŞAĞILAYICI İFADELER
Netflix’te Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik karalama propagandaları da yer aldı. ‘Yakamoz S-245‘ dizisinde, Türk ordusu çamur atılırken ‘Into the Night’ta Türkiye’ye hakaretler edildi. Ayrıca ‘Into the Night‘ dizisinde, İtalyan asker Terenzio tarafından Türkler için “Bir askeri zaferleri bile yok” gibi aşağılayıcı ifadeler kullanıldı.

TÜRKLER KÖTÜ VE CANİ GÖSTERİLDİ
PKK terör örgütü sempatizanlarının sokakları yakıp yıktığı 6-7 Eylül olaylarını konu eden, “Kulüp” isimli dizide; Türkler her yeri durduk yere yakıp yıkan bir millet gibi gösterildi.
Sözde ‘Türk’ yapımı ‘Zeytin Ağacı’ dizisinde ise bir Türk vatandaşının bir Rum kadını denize atıp boğduğu ekranlara yansıtıldı.

TÜRKİYE’Yİ BÖLDÜLER
Kara propagandayı Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alacak kadar ileri götüren Netflix, MOSSAD ajanlarını konu alan ‘The Spy’ isimli dizide, duvara asılı bölünmüş Türkiye haritası gösterildi.

TÜRKİYE’YE DARBE YAPAN AMERİKALILAR
Amerikalı bir milyarderin etrafında toplanmış 6 kişilik bir suikast timinin ‘Turgistan’ın başındaki diktatörü darbeyle yönetimden indirme planını konu edinen ‘6 Underground’ isimli filmde, Türkiye’ye göndermeler yapıldı. Filmde Amerikalı sözde ‘kahramanlar’ın düzenlediği darbeyle koltuğundan edilen diktatörün sonunun Kaddafi gibi olduğu ekranlara yansıtıldı.

FETÖ PROPAGANDASI
15 Temmuz darbe girişiminin failleri olan FETÖ’cüleri aklama görevi edinen ‘Designated Survivor‘ adlı dizide, kalkışmanın FETÖ ile alakasının olmadığı iddia edildi. Dizide ‘Nuri Şahin‘, Türk Cumhurbaşkanı ‘Fatih Turan’ tarafından, Türkiye’deki darbe girişiminin aktörü olarak suçlandı. ABD ise Şahin’i korumaya aldı. Bazı sahnelerde Türkiye Cumhurbaşkanına ağır hakaret edildi.

TÜRKLERİ DAEŞLİ GİBİ YANSITTILAR
‘Shooter’ dizisinde Almanya’da terör saldırısı gerçekleştiren DAEŞ’li teröristler, ‘Türklerden oluşan bir hücre’ olarak gösterildi.

PKK PAÇAVRASI KAPI VE DUVARA ASILDI
ABD’li film ve dizi platformunda yayınlanan “Tear Along The Dotted Line (İşaretli Yerden Kesin)” adlı çizgi dizide, terör örgütü PKK/YPG paçavralarının kapı ve duvara asıldığı görüldü.


Ben-Gvir, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, “Eğer Başbakan Hamas’ı yenilgiye uğratmak için Refah’a kapsamlı bir saldırı düzenlemeden savaşı bitirmeye karar verirse, artık Başbakan olarak görev alacak yetkisi kalmaz.” ifadesine yer verdi.
Filistinlilere karşı ırkçı ve tahrik edici söylemleriyle tanınan Ben-Gvir, daha önce de Gazze’de ateşkes ve Hamas ile karşılıklı esir takası anlaşması imzalanması halinde Başbakan Netanyahu’yu, hükümeti devirmekle tehdit etmişti.
İsrail’de başta Başbakan Binyamin Netanyahu olmak üzere siyasi ve askeri yetkililer, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’a saldıracaklarını defalarca yinelemişti. Buna karşın Washington’dan İsrail’in Refah’a saldırı planlarına karşı oldukları açıklamaları gelmişti.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 14 bin 500’ü çocuk, 9 bin 560’ı kadın olmak üzere 33 bin 175 Filistinli öldürüldü, 75 bin 886 kişi yaralandı.
“KATİLLERİN AVUKATI”
İşgal altındaki Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da Yahudi yerleşimcilerin şiddet eylemlerini teşvik etmesiyle bilinen Ben-Gvir, fanatik Yahudilerin terör saldırılarına ilişkin davalarda avukatlık yaptığı için Filistinliler tarafından “katillerin avukatı”, “şeytanın avukatı” ve “sabıkalı” olarak adlandırılıyor.
Ben-Gvir, İsrail’in 1998’de terör eylemleri nedeniyle yasakladığı ve ABD’nin terör örgütü olarak tanımladığı ırkçı “Kah” hareketinin de üyesiydi.
Görüşlerinin radikalliği nedeniyle askerlikten muaf tutulan ve hakkında “nefret, kışkırtıcı söylem ve ırkçılık” gibi suçlamalardan 53 iddianame hazırlanan Ben-Gvir, 2007’de “ırkçılık ve terör örgütünü desteklemek” suçundan hüküm giymiş, aşırı görüşleri nedeniyle askerlikten “ideolojik çürük” olarak terhis edilmişti.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 2023’te göreve başlayan koalisyon hükümetinde Ben-Gvir, ülkedeki kolluk kuvvetlerinden sorumlu Ulusal Güvenlik Bakanlığına getirilmişti.
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı aşırı sağcı Ben-Gvir, 18 Mart’ta yaptığı açıklamada, bakanlığının 7 Ekim’den bu yana 100 bin silah ruhsatını onayladığını söylemişti.
YERİNDEN EDİLMİŞ FİLİSTİNLİLER REFAH’A SIĞINDI
Gazze’nin güneyinde Mısır sınırında yer alan Refah şehri, İsrail saldırılarından önce yaklaşık 280 bin Filistinliye ev sahipliği yapıyordu. İsrail’in 7 Ekim’deki saldırıları nedeniyle 2,3 milyon nüfusa sahip Gazze Şeridi’nde 1,9 milyon kişi yerinden oldu.
Yerinden edilen Filistinlilerin büyük bölümü, İsrail’in daha önce “güvenli olduğunu” iddia ettiği Refah’a sığındı. Kuzey bölgelerden gelenlerle Refah’ın nüfusu 4 katından fazla artarak 1,5 milyona ulaştı.
Yeterli konut olmaması nedeniyle Refah’a sığınan Filistinlilerin büyük bir bölümü derme çatma çadırlardan oluşan kamplarda yaşam mücadelesi veriyor.
İsrail güçleri, Refah kentini sık sık hava saldırılarıyla hedef alıyor. İsrail’in Refah kentine kara saldırısı başlatması halinde sivillerin Gazze Şeridi’nde sığınacak bir yerinin kalmayacağından endişe ediliyor.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 9 Şubat’ta İsrail ordusu ve güvenlik teşkilatına “Refah’a saldırı planı hazırlanması” talimatını vermişti.
Ticaret Bakanlığı kaynaklarına göre, iki ülke arasındaki ticaret, İsrail’in Gazze saldırıları sonrası önemli ölçüde azalış kaydetti.
TİCARET HACMİ YÜZDE 33 GERİLEDİ
İsrail’in Gazze’ye saldırılarının başladığı 7 Ekim 2023’ten 20 Mart 2024’e kadar olan sürede, İsrail ile toplam ticaret hacmi yaklaşık yüzde 33 gerilerken, Türkiye’nin bu ülkeye ihracatı yüzde 30, bu ülkeden ithalatı ise yüzde 43,4 azaldı.

SİPARİŞLER İPTAL EDİLDİ
Türkiye vatandaşları ve şirketleri, İsrail’in insanlık dışı saldırıları sonrası bu ülkeye satışlarını günden güne sona erdirirken ve siparişleri iptal ederken, ülkeden mevcut ticaret, devlet şirketleri tarafından değil, aralarında uluslararası firmaların da bulunduğu şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. İsrail’e yönelik olarak transit ticarete konu ürünlerde Türkiye limanlarına uğrayan gemilerin sonraki destinasyonları da bu çerçevede yer alıyor.
Türkiye, Birleşmiş Milletler (BM) kapsamında bulunan yaptırımları tanıyor. Bu kapsamda İsrail’in terör saldırıları ile ilgili olarak da bu ülkeye karşı BM’de alınacak tüm kararlara da öncülük ediyor.

FİLİSTİN’E GÖNDERİLEN MALLAR İSRAİL ÜZERİNDEN GEÇİYOR
Türkiye’den Filistin’e yönelik gönderilen mallar, Filistin’in kendine ait gümrüklerinin olmaması nedeniyle İsrail üzerinden ve İsrail gümrükleri aracılığıyla Filistin’e geçiş yapıyor. Filistin’e gelecek mallarda varış noktası olarak İsrail’in gösterilmesi veya “via Israel” ibaresinin bulunması zorunlu tutuluyor. Ayrıca İsrail tarafından Oslo anlaşmaları gösterilerek, Üçüncü ülkelerin Filistin ile doğrudan kurduğu yasal ilişkiler de İsrail tarafından tanınmıyor.
Filistin’e ağırlıklı olarak deniz yoluyla yapılan ihracat (yüzde 96,5) Hayfa ve Aşdod limanları üzerinden İsrail’e giriyor ve Hayfa limanına gelen mallar Filistin/Batı Şeria’ya gönderiliyor. Filistin’e giden Türk mallarının bir kısmı doğrudan Batı Şeria veya Gazze’de kurulu şirketlere İsrail üzerinden yapılıyor. Yine bu bölgelerde bulunan bazı büyük tüccar ve iş insanları, İsrail’de İsrail mevzuatına uygun bir şirket kurarak ya da bir İsrailli acente üzerinden malları millileştiriyor. Millileştirilen mallar iç ticaret gibi görünerek İsrail üzerinden Filistin’e geçiriliyor.
İsrailli tüccarlar, Filistinli tüccarlara satmak üzere Türkiye’den mal alırken bazı Filistinliler de İsrail’e satmak üzere Türkiye’den ithalat yapıyor. İsrail vatandaşı olan Filistinliler, Türkiye’den aldıkları malların bir bölümünü İsrail içinde tüketirken diğer bölümünü de Batı Şeria ve Gazze’ye satıyor. Bu sebeplerden dolayı, ulusal istatistiklere yansıyan verilerde Filistin’e yapılan ticaretin hemen hemen tamamı İsrail olarak görünüyor.
İsrail’in, üçüncü ülkelerin Filistin ile yaptığı ticareti Gazze özelinde yasaklamış olması, Gazze’den Mısır’a açılan Refah Sınır Kapısı’ndan ticari işlemlere müsaade etmemesi nedeniyle şu andaki durumda, Filistin ile ticaret mutlaka İsrail üzerinden gerçekleştirmek zorunda kalınıyor.
TÜRKİYE’DEN FİLİSTİN’E İNSANİ YARDIM
Türkiye, Filistin’in haklı davasını desteklerken ve bu desteği siyaset üstü niteliğiyle de süreklilik arz ediyor. Türkiye’den şu ana kadar Gazze’ye ulaştırılmak üzere El Ariş’e yaklaşık 7 bin 400 ton insani yardım gönderildi. Ambulanslar, ilaç ve tıbbi malzemelerle sahra hastanesi ekipmanlarından, jeneratörler ve taşınabilir güç kaynakları, seyyar aşevleri ve barınma malzemelerine kadar geniş bir skalada yardımlar sürdürülüyor.
İsrail saldırıları nedeniyle faaliyetlerini durdurmak zorunda kalan Gazze Türk-Filistin Dostluk Hastanesi’nde tedavi gören kanser hastaları başta olmak üzere çok sayıda hasta ve yaralı da Türkiye’ye getirilerek, tedavilerinin burada yürütülmesi temin ediliyor. Bunların arasında çok sayıda çocuk da yer alıyor.
Öte yandan Gazze’de sahra hastanesi kurma çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. İnsani durumun vahameti göz önünde bulundurularak, geçen yıl yapılan 10 milyon dolara ilave olarak Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’na 1 milyon dolar daha katkı sağlandı.
]]>TEKNESİNDEN DENİZE BOŞALTTI
Avcılar, İstanbul Deniz Otobüsü (İDO) iskelesi yanında iddiaya göre teknesinden atık boşaltan Ömer Karakaya, sahildeki bir kişi tarafından cep telefonu kamerası ile görüntülendi.

Görüntüler daha sonra sosyal medyadaki bir sayfaya gönderildi. Görüntü, sayfada “Denize yağ boşalttı. Bu ne rahatlık” notu ile paylaşıldı. Kısa sürede yayılan görüntü üzerine iddiaya göre Sahil Güvenlik Ömer Karakaya’ya cezai işlem uyguladı.
YORUMLARI OKURKEN HAYATINI KAYBETTİ
Görüntülerinin altına yazılan yorumları ve hakaretleri okuyan Karakaya fenalaştı. Daha önceden de yüksek tansiyon rahatsızlığı bulunan Karakaya, fenalaşarak kalp krizi geçirdi.

Avcılar’da bir hastaneye kaldırılan ve ameliyata alınan Karakaya tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Balıkçı Ömer Karakaya’nın cenazesi yakınları ve arkadaşları tarafından Hacı Osman Ağa Camii’nde Avcılar Kaymakamı Kemal İnan’ın da katıldığı namazın ardından toprağa verildi.

“KESİNLİKLE DENİZE YAĞ BASMADI, BU KADAR NET”
Arkadaşları, Ömer Karakaya’nın denize iddia edildiği gibi yağ basmadığını savunurken, kaydedilen görüntülerin ardından “Linç operasyonu” yapıldığını ileri sürdü. Yılmaz Badur, bu teknelerin genellikle kestane ağacından yapıldığını belirterek, “Su teknede beklediğinde siyah renk alır. Normalde bu suyu basmaması gerek. Bu doğru. Ama görüntü sayfaya düştüğü zaman yapılan yorumlar, edilen küfürler bu arkadaşı bu duruma getirdi. Akşam üzüntüden, kızgınlıktan olduğu yerde aort damarı patladı arkadaşın. Ne anası, ne bacısı, ne karısı kaldı. Sahil Güvenlik zaten gelmiş işlemini yapmış, cezasını kesmiş. Sosyal medyadan küfür etmek ne demek? Arkadaşın yaptığı yanlış; denize sintine basılmıyor, doğru. Ama yağ değil, yağmur suyunu basıyor. Renginin siyah olması da kayığın malzemesinin kestaneden yapılmış olmasından. Başka bir şey yok. Kesinlikle denize yağ basmadı Ömer Karakaya. Bu kadar açık, net. Biz 30 senedir buradayız, balıkçılık yapıyoruz. Üstüne basa basa söylüyorum. Denize sintine basılmaz. Gerekli yetkili merciler gerekli işlemi, cezasını kesmiş. Bunun burada bitmesi gerekirdi, mezara gitti arkadaş” dedi.

“SOSYAL MEDYADA LİNÇ BAŞLIYOR, ZATEN RAHATSIZDI”
Karakaya’yı yakından tanıyan arkadaşı Hakan Sedef, “Kafede oturup kamera kaydını yapan arkadaş, bunu yayıyor. Bu çocuğun üstüne gelmeleri için de elinden geleni ardına koymuyor. Bu çocuğa ceza kesiliyor. Ceza kesilmesi bir şey değil. Sosyal medyada linç başlıyor, zaten rahatsızdı. Yüksek tansiyonu vardı. Akşam da kriz geçiriyor. Hastaneye kaldırılıyor. Maalesef ikinci ameliyattan çıkamıyor, masada kalıyor. O duyarlı vatandaş bunu çekip sadece şikayet etse yeterliydi. Linç yapmamış olsa bu çocuk şu an hayattaydı. Ömer tanıdık, tanımadık herkesin yardımına koşan güzel bir insandı. En ufak bir şeye hüzünlenen, ağlayan bir arkadaştı. 100 insan arasında iyi çıkan bir insandı. Kime sorarsanız sorun. Maalesef çok güzel bir dostumuzu kaybettik. Bu semt güzel bir insanını kaybetti” diye konuştu.
Pinch, annesinin bir Yahudi olarak İsrail’in Filistin topraklarında yaptığı eylemlerinden duyduğu utanç, İsrail karşıtı Yahudilerin maruz kaldıkları muamele ve Gazze’de insani krize ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Yahudi aktivist Pinch, annesi Claudia Rosoux’un Nazi Almanyasının 1938’de ilhak ettiği Çekoslovakya’nın Sudetenland bölgesinden İngiltere’ye mülteci olarak geldiğini ve bir Yahudi olarak Filistinlilere yapılanlardan her zaman utanç ve nefret duyduğunu söyledi.
Annesinin asla kendisini kurban gibi hissetmek istemediğini ve kendisini de öyle yetiştirildiğini belirten Pinch, “Ne yazık ki annem şimdi hayatta değil fakat tamamen insanlıktan çıkarılan Filistinlilere yapılanlar karşısında mezarında ters dönüyordur.” dedi.
“İSRAİL’İ SOYKIRIMCI OLMAKLA SUÇLAMAYA CÜRET ETTİKLERİ İÇİN KÖTÜ MUAMELE GÖREN YAHUDİLER VAR”
Pinch, Yahudilik ile İsrail’i karşılaştırmanın en büyük antisemitizm olduğu, Yahudilik ile İsrail’in asla eş tutulamayacağı değerlendirmesini yaptı.
İngiltere’de kendisiyle aynı fikirde olan pek çok Yahudinin olduğuna işaret eden Pinch, “İsrail’i ırkçı ve aslında soykırımcı olmakla suçlamaya cüret ettikleri için kötü muamele gören, İşçi Partisi’nden ve diğer yerlerden atılan pek çok Yahudi var.” dedi.
Pinch, Gazze’de devam eden soykırımın yanı sıra, Batı Şeria’da da 1948’den bu yana etnik temizliğin devam ettiğinin altını çizerek, Filistin’de yaşananların yeni olmadığını ve 7 Ekim’de de başlamadığını dile getirdi.
Holokost’tan kurtulan Claudia Rosoux’un kızı Pinch, “Annem, bir Yahudi olarak İsrail’in Filistinlilere yaptıklarından utanç duyarak öldü.” ifadesini kullandı.
“İNGİLTERE FİLİSTINLİLERE EN BAŞINDAN BERİ İHANET ETTİ”
Pinch, eşitlik, insan hakları, haysiyet, hareket özgürlüğü ve uluslararası hukukun Filistinlilere de eşit şekilde uygulanmasını talep ettiklerini belirterek, şunları kaydetti:
“Filistinlilere Batı, Amerika ve İngiltere tarafından oynanan bir oyunda piyon muamelesi yapıldı. İngiltere, İsrail’in kurulmasına yardımcı oldu ve Filistinlilere en başından beri ihanet etti. Filistinlilere yapılanlar karşısında dehşete düşen pek çok Yahudi olduğunu göreceksiniz. Hatta İsrail’de de bu yapılanlardan dehşete düşen arkadaşlarım var ve onlar bile şu anda nasıl hissettiklerini açıkça söyleyemiyor.”
Pinch, Gazze’de de arkadaşları olduğunu belirterek, “Hiçbir şeyleri olmadığı için yaşama isteklerini kaybetmiş insanlar var. Her şeyleri ellerinden alındı ve Gazze yok edildi. Ekoloji, tarım arazileri, eğitim, altyapı, her şey yok edildi.” dedi.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının asla meşru gösterilemeyeceğinin altını çizen Pinch, sözlerini şöyle tamamladı: “Sakın bana bunların (İsrail’in saldırılarının) herhangi birinde meşru müdafaa olduğunu söylenmesin. Bu kasıtlı bir etnik temizlik, yıkım ve soykırımdır. Gazze halkına söyleyeceğim şey; size destek çıkan insanlar var, sizin için mücadele eden insanlar var fakat ne yazık ki şu anda sizin için gerçekten endişeleniyorum ama şunu da bilin ki dünyada başınıza gelenler karşısında dehşete düşen pek çok kişi var.”
“BUSHNELL’DEN İLHAM ALDIM”
26 yaşındaki Hebert, Gazze’deki insanların direnci ve İsrail’in Washington Büyükelçiliği önünde “Bu soykırıma ortak olmayacağım.” diyerek kendini yakan ABD Hava Kuvvetleri mensubu Aaron Bushnell’den ilham aldığını belirtti. Hebert, Gazze’de ateşkes yapılması çağrısıyla düzenlenen gösterilere katılmak ve İsrail’e silah sevkiyatının durdurulması adına baskı yapmak istediğini söyledi.
“ABD ORDUSU DOĞRUDAN SORUMLU”
Kongre üyelerinin ofislerini ziyaret etmek için görevinden izin aldığını dile getiren Hebert, şu ifadeleri kullandı:
“Gazze’de olup bitenlere karşı tamamen empati duyuyorum, 7 Ekim’den kısa bir süre sonrasından beri takip ediyorum ve bunun ne insanlıkla bir bağı ne de haklı bir tarafı var. Bu bir süredir kafamı kurcalayan bir konu çünkü ordu İsrail’e yardım etmekten, silah sağlamaktan doğrudan sorumlu. Ve bu durum kişisel olarak bana ve pek çok başka insana gerçekten büyük zarar verdi.”
Herbert, yaptığı eylem için belirli bir son tarih belirlemediğini vurgulayarak, “işgale son verin” çağrısı yaptı.

“YARDIM GİRİŞİNE İZİN VERİLMELİ”
İster ateşkes ister insani yardımın artırılması olsun sadece Gazze’de olumlu bir değişim istediğini kaydeden Hebert, Filistin topraklarındaki İsrail işgalinin sona ermesini umut ettiğini anlattı. Hebert, “Refah’tan yardım girişine izin verilmesinin önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.” değerlendirmesinde bulundu.
Protesto amacının Filistin’deki insanları desteklemenin yanı sıra ordu, Dışişleri Bakanlığı ya da hükümette, insanların konuşmaktan korkmamalarını sağlamak olduğunu ifade eden Hebert, bunu yaparak büyük bir risk aldığını ve ciddi tepkilerle de karşılaşabileceğine dikkati çekti.
Hebert, “Ama bunu yapmaya hazırım çünkü bu tepkiler Gazze’deki insanların yaşadıklarının yanında hiç kalır.” ifadesini kullandı. Meslektaşlarının İsrail’in saldırıları hakkında ne düşündükleri sorulduğunda Gazze’ye yönelik desteğin çok az olduğunu söyleyen Hebert, bu durumun Gazze’de neler olup bittiği konusundaki cehaletten kaynaklandığını dile getirdi.
Hebert, 6 aydır hatta 76 yıldır devam eden bu durumu insanların şimdiye kadar bilmesi gerektiğine işaret ederek, “Ama bence aktif görevdeki üyelerde de tepkiyle karşılaşmaları ihtimali nedeniyle seslerini yükseltme korkusu var ve Gazze’ye destek olmak, kendi görüşlerine göre, dış politikamıza alenen karşı çıkmak olarak değerlendirilebilir.” dedi.

“İNSANI KRİZ YARATMAK İÇİN HASTANELERE SALDIRIYORLAR”
İsrail’in Gazze’ye saldırısında uluslararası yardım kuruluşu Dünya Merkez Mutfağı (World Central Kitchen-WCK) çalışanlarının hayatını kaybettiği olay sorulduğunda ise Hebert, bunun İsrail’in şimdiye kadar yaptıklarından farklı bir şey olmadığını söyledi.
Hebert, “Bence bu onların Gazze’de yaptıklarıyla örtüşüyor. UNRWA’nın (BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) fonlarını kesmek için çok sıkı lobi faaliyetleri yürütüyorlar. Kendi yaptıkları soykırımı Filistinliler belgeleyemesin diye gazetecileri hedef almak uğruna ellerinden geleni yapıyorlar. İnsani krizi yaratmak için hastanelere saldırıyorlar. Bu yardım görevlilerinin ölmesi genel anlamda şok edici ama bence bu İsrail’in sivillere karşı yürüttüğü savaşla da örtüşüyor.” diye konuştu.
“Bölgesel iletişim engellerinin kalkması konusunda tamamen kararlıyız”
Görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında söz alan Ermenistan Başbakanı Paşinyan, görüşmeyi ABD ve AB ile genişleyen bir ortaklık olarak nitelendirerek, yeni pazarlara açılmak için ülkenin özel sektöründe rekabet gücünü artırmaya kararlı olduklarını vurguladı. Paşinyan, yatırım ortamını iyileştirmeye, Avrupalı ve ABD’li şirketler için daha çekici hale getirmeye hazır olduklarını dile getirdi. Azerbaycan ile ilişkilerinin normalleşme sürecine değinen Paşinyan, “Ermenistan’ın 1991 Almatı Deklarasyonu’na dayalı olarak birbirlerinin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tanıma sürecine bağlılığını vurgulamak isterim. Almatı Deklarasyonu’na dayanarak sınırların belirlenmesi ve tüm bölgesel iletişim engellerinin kalkması konusunda da tamamen kararlıyız.” dedi.
Paşinyan, Ermenistan hükümetinin “Barış Kavşağı” girişimini sunduğunu ifade ederken, “AB ve ABD’nin de sunduğumuz girişimin AB’nin Küresel Geçit stratejisiyle bütünleşmesini destekleyeceklerini umuyorum.” şeklinde konuştu.

AB’nin Ermenistan’a yatırım planı
AB Komisyonu Başkanı Von der Leyen ise, Avrupa’nın Ermenistan’a ekonomik yatırım programını duyurdu. Dağlık Karabağ’dan göç etmiş Ermenilere destek için 30 milyon eurodan fazla kaynak sağladıklarını belirten Von der Leyen, altyapı projelerine, özellikle Karadeniz elektrik kablosu gibi iletim yollarına yatırım yapacaklarını belirtti. Yatırımlarla Avrupa’ya temiz, yenilenebilir enerji taşıyacaklarını ifade eden AB komisyonu başkanı, Ermenistan’ın yenilenebilir enerji üretimi ve Gürcistan ile bağlantılarını güçlendireceklerini ve sınır ötesi taşımacılığı konusunu araştıracaklarını söyledi.
“Barış Kavşağı” projesini memnuniyetle karşılayan Von Der Leyen, şartlar uygun olduğunda AB’nin sınırları arası ulaşım konusunda da çalışma yapacağını kaydetti. AB’nin Ermenistan’a destek olmak ve ortaklığın geleceğini güçlendirmek amacıyla gelecek 4 yıl boyunca 270 milyon euro hibe sağlayacağını bildiren Von Der Leyen, “Bu fonlar, Ermenistan’ın ekonomisini ve toplumunu daha dayanıklı hale getirmek için kullanılacak.” şeklinde konuştu.
500 milyon euroyu Ermenistan için seferber ettiklerini belirten Von der Leyen, “Bugün sunduğumuz bu destek paketi, mevcut ekonominin başarısına ve Avrupa Birliği’nin Ermenistan’a yönelik yatırım planına dayanıyor. Halihazırda yarım milyar avronun üzerinde yatırımı harekete geçirdi. Ve şimdi yeni yatırım perspektifiyle çok daha fazlasını yapabiliriz.” dedi.
ABD’den Ermenistan’a 65 milyon dolarlık yardım
Blinken, Ermenistan’a olan desteğin artacağını belirtirken, ülkenin demokratik ve ekonomik direncine destek vereceklerini söyledi. ABD’nin, Ermenistan’ın gıda güvenliği, dijital altyapı ve enerji sektörünün çeşitlendirilmesi gibi çabalarına destek sağlayacağını aktaran Blinken, Dağlık Karabağ bölgesinden göç eden Ermenilerin de destekleneceğini vurguladı. ABD’nin Ermenistan’a bu yıl 65 milyon dolarlık ekonomik destek sağlayacağını ifade eden Blinken, bu yardımın Ermenistan’ın komşularıyla barış içinde güçlü ve bağımsız bir ulus olma çabalarına katkı sağlamayı amaçladığını söyledi.
“Güçlü bir Ermenistan, Güney Kafkasya’nın daha güçlü ve istikrarlı olmasına katkı sağlayacak”
AB Yüksek Temsilcisi Borrell, Ermenistan’ın direncini artırmak için reform çalışmalarını sürdürmesi gerektiğini belirtti. Ermenistan’ın dış müdahalelere karşı mücadelesini destekleyeceklerini ve medya okuryazarlığını geliştirerek bilgi manipülasyonları ile mücadelede yardımcı olacaklarını vurgulayan Borell, “Güçlü bir Ermenistan, Güney Kafkasya’nın daha güçlü ve istikrarlı olmasına katkı sağlayacak.” dedi. Borrell, bu çalışmaların bölgedeki tüm ülkelerin yararına olacağını ifade etti.
Açıklamada, Kolombiya’nın müdahillik talebinin, UAD’deki bir uyuşmazlığın, üçüncü bir devletin “uyuşmazlık konusu sözleşmenin yorumuna ilişkin beyanda bulunma” hakkı veren Divan Statüsü’nün 63. Maddesi’ne dayandığı belirtildi.
Kolombiya’nın, “Soykırım Sözleşmesi’ne taraf Devletlerin soykırımın önlenmesi, engellenmesi ve cezalandırılmasına katkıda bulunmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaları gerektiği inancıyla ve bu nedenle, Sözleşme’ye Taraf herhangi bir Devletin, Sözleşme’de yer alan yükümlülüklere uymaması nedeniyle sorumluluğunun tespit edilmesinde Mahkeme’ye yardımcı olmak” gerekçesiyle başvuruda bulunduğu ifade edildi.

Divan, İç Tüzüğü’nün 83. Maddesi uyarınca, Güney Afrika ve İsrail’i, Kolombiya’nın müdahale beyanına ilişkin yazılı görüşlerini sunmaya davet ettiğini aktardı.
Daha önce Nikaragua’nın, Divan Şartı’nın 62. Maddesi uyarınca müdahillik talebinde bulunduğu açıkanmıştı.
DAVALARA MÜDAHİLLİK
Devletler, UAD nezdinde açılmış bir davaya, 2 madde üzerinden müdahil olabiliyor.
Bunların birincisi; Divan Şartı’nın 62. Maddesi uyarınca “Bir devlet, davadaki karardan etkilenebilecek hukuki nitelikte bir çıkarı olduğunu düşünürse Mahkemeden müdahil olmasına izin verilmesini talep edebilir.” hükmüne dayanıyor.
UAD, 62. Madde kapsamındaki müdahilliklerde, müdahil devletlere uyuşmazlığın esasına ilişkin somut olayla ilgili yorumda bulunma, duruşmalara katılma, yazılı beyanlarda ve taleplerde bulunma gibi yetkiler vermektedir.
İkinci olarak; Divan Şartı’nın 63. Maddesi uyarınca yapılacak müdahillik talebinde de uyuşmazlık konusu somut olaydan ziyade, uyuşmazlık konusu olan sözleşmenin nasıl yorumlanması gerektiğine ilişkin genel beyanda bulunma imkanı getiriliyor.
UAD Statüsü uyarınca eğer bir devlet müdahillik hakkını kullanırsa, Divan’ın o davanın kararında yaptığı yorum bu Devlet için de aynı derecede bağlayıcı olacaktır.
– Ukrayna ve Gambiya’nın açtığı soykırım davalarına “müdahillik”
Divan, Ukrayna-Rusya arasındaki soykırım davasında, 63. Madde kapsamında “müdahillik” başvurusu yapan 33 devletten, ABD hariç, 32’sinin başvurusunu kabul etmişti.
Divan, Gambiya-Myanmar arasındaki benzer davada, 63. Madde kapsamında “müdahillik” talep eden 7 devletin talebi üzerindeki incelemesini sürdürüyor.
– Uluslararası Adalet Divanında, İsrail aleyhine açılan soykırım davası
Güney Afrika Cumhuriyeti, 29 Aralık 2023’te, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanında dava açtı.
Güney Afrika, Gazze’deki durumun aciliyet teşkil etmesi nedeniyle UAD’den ihtiyati tedbirlere hükmetmesini istedi ve tedbir talebine ilişkin duruşmalar, 11-12 Ocak’ta Lahey’deki Barış Sarayı’nda yapıldı.
Divan, 26 Ocak’ta açıkladığı tedbir kararlarında, İsrail’in Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde tanımlanan fiillerin işlenmemesi için elinden gelen tüm önlemleri almasına, İsrail ordusunun Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesindeki fiilleri işlemesini engelleyecek önlemleri ivedilikle almasına, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırım çağrısı yapanları önlemek, engellemek ve cezalandırmak için gereken tüm adımları atmasına, Gazze’deki Filistinlilerin karşılaştığı olumsuz yaşam koşullarını ortadan kaldırmak için ihtiyaç duyulan temel hizmetlere ve insani yardımın sağlanmasını mümkün kılan acil ve etkili önlemleri almasına, Gazze’deki Filistinlilere karşı Soykırım Sözleşmesi’nin ihlalini gösteren delillerin yok edilmesini önlemek ve korunmasını sağlamak için etkili tedbirler almasına, kararın yürürlüğe girmesinden itibaren 1 ayda alınan tüm tedbirler hakkında Mahkemeye bir rapor sunmasına hükmetti.
Divan, Güney Afrika’nın 6 Mart’ta yaptığı ek tedbir talebi üzerine 28 Mart’ta açıkladığı ek tedbir kararında, İsrail’den Gazze’ye acilen ihtiyaç duyulan insani yardımların ulaştırılmasını sağlamasını, Filistinlilerin haklarını ihlal etmemesi gerektiğini ve ek tedbirlere ilişkin aldığı önlemleri 1 ay içerisinde Mahkemeye bir rapor sunmasına hükmetti.
]]>
Sud Radio’ya konuşan Eski Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian Filistin sorununa ve İsrail ile Hamas arasındaki çatışmaya ilişkin açıklamalarda bulundu.
İspanya’nın yakın zamanda Filistin devletini tanımayı planladığı hatırlatılarak, “Fransa’nın neden Filistin devletini tanımadığı” sorusu yöneltilen eski Dışişleri Bakanı, “Şahsen bunun yapılması gerektiğini düşünüyorum.” dedi.

İsrail’in uyguladığı şiddeti kınayan Le Drian, Gazze’de ateşkes için uygun şartların oluşturulması gerektiğini vurgulayarak, esirlerin serbest bırakılması ve insani yardıma erişimin sağlanması çağrısında bulundu.
Le Drian, Gazze’de soykırım riski olup olmadığına ilişkin soruya cevabında, “soykırım kelimesinin çok dikkatli kullanılması gerektiğini, bu nedenle söz konusu kelimeyi bu bağlamda kullanmadığını” belirtti.
MACRON: BİZİM İÇİN TABU DEĞİL
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Şubat 2024’te, Filistin devletinin tanınmasının ülkesi için “tabu olmadığını” söylemişti.
4 ÜLKE TANIMAYA HAZIRIZ DEMİŞTİ
İspanya, İrlanda, Malta ve Slovenya, 22 Mart’ta, “doğru koşullar” oluştuğunda Filistin devletini tanımaya hazır olduklarını bildirmiş, ardından İspanya Başbakanı Pedro Sanchez nisan başındaki açıklamasında, Filistin devletini yazdan önce tanıyacaklarını duyurmuştu.

-FİLİSİTİN TOPRAK GÜNÜ
1976 itibariyle Filistin topraklarının tamamı İsrail işgali altındaydı ve Filistinli çiftçilere ait arazilere sıklıkla el konuluyordu. O yıl yeni bir müsadereye karar verilmesi sonrasında Filistinliler, güneyde Nakab’dan kuzeyde Celile’ye kadar pek çok yerde artan toprak gasplarına karşı seslerini yükseltti. Yürüyüşler esnasında İsrail askerlerinin halkın üzerine ateş açması sonucunda 6 Filistinli hayatını kaybetti ve yüzlercesi yaralandı. O günden beri her yıl 30 Mart’ta Filistin Toprak Günü, İsrail’in artan toprak gasplarına karşı bir mücadele günü olarak anılıyor.
Diğer yandan 1976 yılında yaşananlar, İsrail’in Filistinlilerin topraklarına el koymasının ilk örneği olmadığı gibi son örneği de değildir. Nitekim bütün bir 20. Yüzyıl tarihi İsrail’in hem siyasi otoriteyi güç kullanarak ele geçirme hem de halkı mülksüzleştirme anlamındaki toprak gasplarıyla doludur.
-ADIM ADIM İŞGALE GİDEN YOL
Yaygın spekülasyonların aksine, Osmanlı egemenliğinin son dönemine kadar Yahudi Ulusal Fonu, Filistin’deki arazilerin yüzde 2’den daha azına sahipti. Bu toprak edinimleri ağırlıklı olarak 19. Yüzyıl ortalarından itibaren devletten düşük bedeller karşılığı toprak satın alan ve Filistin’de yaşamayan Lübnanlı ve Suriyeli tüccar ailelerinin ilk Siyonist kafilelere şişirilmiş fiyatlar karşılığında arazileri satmasıyla mümkün oldu. Toprağı işleyen Filistinli köylüler ise gösterdikleri dirence rağmen bu arazilerden zorla çıkarıldı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Filistin’de kurulan Britanya manda yönetimi yerli halkın artan tepkilerine rağmen toprak transferlerini hızlandırdı ve kolaylaştırdı. Ancak 1947 yılı itibarıyla Yahudi Ulusal Fonu mülkiyetine geçen arazilerin Filistin’deki arazilerin toplamına oranı hala yüzde 7’nin altındaydı.
Buna karşın 29 Kasım 1947 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda 13’e karşı 33 oyla kabul edilen Taksim Planı, Filistin’in yüzde 55’lik kısmının Yahudi Devleti’ne verilmesini kararlaştırdı. Zahiren kararı destekleyen David Ben Gurion liderliğindeki Siyonistler gerçekte bundan çok daha geniş bir toprak parçasına sahip olmak için yıllardır hazırlık ve plan yapıyordu. 1948’in nisan ayında Irgun, Haganah ve Lehi örgütleri Filistin köylerine saldırılar düzenleyip köyleri ele geçirmeye ve yerli nüfusu sürgün etmeye başladı. Mayıs ayında “resmen” patlak veren Birinci Arap-İsrail Savaşı sona erdiğinde ise Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs dışındaki tüm topraklar İsrail’in eline geçti. Yüzbinlerce Filistinli ise göçe zorlandı.
75’inci yılını kutlayan NATO’nun “tarihteki en güçlü ve başarılı ittifak olduğunu” belirten Stoltenberg, iki gün süren toplantılarda Ukrayna’ya desteği daha kalıcı ve sürdürülebilir hale getirmenin yollarını ele aldıklarını aktardı.
Bu doğrultuda çalışmaların ilerleyen günlerde de devam edeceği mesajını veren Stoltenberg, müttefiklerin Ukrayna’ya desteği artırması için bir an önce harekete geçmesi gerektiğini ifade etti.
Genel Sekreter, Ukrayna’ya “geçici, gönüllü ve kısa vadeli yardımlar yerine uzun vadeli, üzerinde anlaşılmış ve öngörülebilir taahhütlerin daha önemli olduğunu” dile getirdi.
“NATO, Ukrayna’daki savaşın bir tarafı değildir ve olmayacaktır.” sözünü yineleyen Stoltenberg, yaptıkları şeyin Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca “kendini savunma hakkını” kullanan Ukrayna’ya destek vermek olduğunu belirtti.
ACİL DESTEK ÇAĞRISI
Ukrayna’da savaş alanındaki durumun oldukça zor olduğuna değinen Stoltenberg, “Durum ciddi ve işte tam da bu nedenle Ukrayna için daha fazla destek seferber edilmesi konusunda aciliyet söz konusu.” dedi.
Stoltenberg, Ukrayna’nın daha fazla toprak kazanabilmesinin yolunun NATO müttefiklerinin desteğini artırmasından geçtiğini ifade ederek, bu gerçekleşmediği takdirde Rusya’nın daha fazla toprak ele geçireceğini, bu durumun NATO’yu daha tehlikeli bir konuma düşürme riski taşıdığını dile getirdi.
Ukrayna’da kalıcı bir barışa ulaşmanın tek yolunun Ukrayna ordusunu güçlendirmekten geçtiğini vurgulayan Stoltenberg, “Çünkü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i savaş alanında kazanamayacaklarına ikna etmenin tek yolu budur.” diye konuştu.
Stoltenberg, Ukrayna’nın Rusya’yı yenebileceğine yönelik inancını paylaşarak, “Çoğu uzman Rusya’nın haftalar içinde Ukrayna’nın, günler içinde de Kiev’in kontrolünü ele geçireceğine inanıyordu ama bu gerçekleşmedi. Ukraynalılar, Rusya’nın savaşın başında işgal ettiği toprakların yüzde 50’sini kurtardı.” ifadesini kullandı.
“GÜVENLİĞİMİZ BÖLGESEL DEĞİL KÜRESELDİR”
İran ve Kuzey Kore’nin Rusya’ya mühimmat, füze ve insansız hava aracı, Rusya’nın ise bunun karşılığında bu ülkelere nükleer programları için teknoloji sağladığını belirten Stoltenberg, “Dolayısıyla Avrupa’da ayrı ve Asya’da ayrı bir güvenliğe sahip olduğumuz fikri işe yaramıyor. Güvenliğimiz bölgesel değil küreseldir.” dedi.
“Bugün Ukrayna’da olan yarın Güney Çin Denizi’nde de olabilir.” şeklinde konuşan Stoltenberg, bu nedenle Asya-Pasifik bölgesiyle işbirliğinin güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Stoltenberg, NATO’yu küresel bir ittifak haline getirme niyetinde olmadıklarını ifade ederek, “NATO, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın ittifakı olarak kalacaktır. Ancak güvenliğimiz Asya Pasifik bölgesindeki güvenlikle bağlantılıdır.” değerlendirmesini yaptı.
GÜRCİSTAN’A UYARI
Gürcistan hükümetinin, geçen yıl başkent Tiflis’te gösterilere neden olan ve “yabancı ajan yasa tasarısı” olarak da nitelendirilen “yabancı etkinin şeffaflığı” konulu yasa tasarısını yeniden parlamentoya sunma kararına yönelik soruyu yanıtlayan Stoltenberg, tasarının yeniden gündeme getirilme çabalarına karşı çıktığını aktardı.
Stoltenberg, tasarının Gürcistan’daki demokratik kurumların güçlendirilmesine yönelik çabalarla çelişeceği uyarısında bulunarak, “Gürcistan NATO’ya yaklaşmak ve Avrupa Birliği’ne yakınlaşmak için reformlar üzerinde çalışmalıdır.” ifadesini kullandı.
Gürcistan’ın NATO ve Avrupa Birliği’ne (AB) yakınlaşmak için demokratik kurumları güçlendirmeye yönelik reformlar yapmasının önemine değinen Stoltenberg, “Yabancı ajan fikrini getiren herhangi bir yasa, korkarım ki hem uluslararası alanda hem de Gürcistan’da faaliyet gösteren pek çok medya kuruluşunu etkileyecek ve Gürcistan’ı güçlü bir şekilde demokratik bir toplum haline getirme fikrini baltalayacaktır.” dedi.

Gazeteci Malik Hasa’nın makalesinde öne çıkan detaylar şu şekilde:
“SALDIRIP KİN KUSMA FIRSATI YAKALADILAR”
“Türkiye’deki yerel seçimler dünyada birçok tepkiyi beraberinde getirirken doğal olarak Arnavutluk’ta da ilgi odağı oldu.
Eski başbakanlar, belirli makamlarda bulunanlar, analistler, gazeteciler ve kamuoyu tarafından bilinen isimler bu yaşananları değerlendirerek, kendi deyimleriyle “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mağlubiyetine” saldırıp kin kusma fırsatını yakaladılar.
Sevinçleri o kadar büyük ki sanırsın Türkiye’nin solcuları değil, kendileri kazandılar. Bugün başka, yarın başka konuşan, dürüstlükten yoksun, yüzsüz insanların bu seçimler örneğinde de farklı davranmaları beklenemezdi. İyi ki türlü türlü ayyaşlar, sübyancılar, LGBT destekçileri, yağcılık çekenler ve bilgisizler ellerinde davulla ortaya çıkıp daha önce tükürdüklerini yalamadılar.
Türkiye’deki seçimleri analize edip de “Erdoğan kaybetti, muhalefet kazandı” gibi kısa bir sonuca ulaşmak sadece ileri derecede bir cahillik olmayıp İslam değerlerine karşı ant içmiş düşmanlar tarafından beslenen düşmanlıkla da yakından alakalıdır.

“FATİH ERBAKAN’IN TRUVA ATI OLMASI GÖZ ARDI EDİLEMEZ”
Türkiye’deki seçimleri analize edebilmek için bu ülkenin siyaset tarihinin derinliklerine inmek ve bazılarına bu yazıda da değinebileceğimiz sebeplerini satır aralarından çıkarmak gerekir: Ekonomi ve yerel para biriminin zor durumda bulunması, emekli maaşları, birçok vatandaşın AK Parti’nin uzun süredir iktidarda bulunmasından kaynaklanan memnuniyetsizliği ve daha birçok neden böyle bir sonuca yol açtı.
Böyle bir durumda nasıl ki eski lider ve Erdoğan’ın hocası olan Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan’ın bu seçimlerde Truva atı konumunda olan partisi göz ardı edilemeyecekse, yabancı ülkelerin sağladığı yardım da göz ardı edilemez.

“TÜRKİYE DE SEÇİM ZAFERİ EMEKLİLERİN CEBİNDEN GEÇİYOR”
Buna rağmen bu seçimler birçok şeyi açıkça gösterdi, aşağıda bunlardan en önemlisine değineceğim ama gerçek şu ki “Türkiye’de seçim zaferi emeklilerin cebinden geçiyor”. Yani onları ne kadar memnun edersen elde edeceğin sonuçtan da o kadar eminsindir.
Bütün bu olup bitenlerden pek çok soru ortaya çıkıyor, bunlardan bazılarını da şu şekilde sıralayabiliriz: Erdoğan bu durumları öngöremedi mi? Önlem almaya imkânı yok muydu? Birçok analist ve uzman bu sonucu öngörmüşken Erdoğan bu seçimlerin böyle bitmesine neden izin Verdi? Acaba aklından neler geçiyor?

“ERDOĞAN HÜKÜMETİ CUMHURİYET TARİHİNDE 80 YILDA YAPILANDAN DAHA FAZLASINI YAPTI”
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir dış gücün kuklası olma zincirini kırmayı başardığı, altyapıya fazlasıyla yatırım yaptığı ve Erdoğan hükümetinin bu cumhuriyet için son 80 yıllık tarih boyunca yapılandan daha fazlasını yaptığı, askerî gücün zirveye ulaştığı, ülkenin kendi otomobilini, uçaklarını, tanklarını ve daha önce hayal bile edemeyeceği birçok teknolojiyi ürettiği bu dönemde neden böyle bir sonuca varılsın?

Bu ülkeyi bilerek ve tanıyarak derin bir analiz yapan herkes yukarıda bahsettiklerim hakkında roman yazabilir ama ben bu durumu birkaç kelamla ele almak istiyorum. Türkiye bu son 20 yılda dünyada birçok ülkenin imrendiği bir lidere sahip oldu. Ateşkeslerin sağlanması için arabuluculuk yapan, kötülüklerle yüzleşen ve iyilik ile iyilerden yana olan bir lider. Afrika’ya kadar yardım elini uzatma lüksüne sahip bir lider. Bir zamanlar dünya ülkeleri onun ülkesinde siyaset yapıyorken, bugün Erdoğan Avrupa’da siyaset yapıyor. Düne kadar siyaset, ekonomi, enerji ve askerî ithalata bağımlı olan Türkiye, bugün bölgesel bir askerî, ekonomik, tıbbî ve enerji gibi alanlarda süper güce dönüşmüş durumda.

Tüm bu başarıların yanı sıra Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki ülkede enflasyon %60’ın üstünde, değer kaybetmiş bir Türk lirası var, maaşlar düşük ve alım gücü zayıf. Her ne kadar pek çok iktisatçı bu durumu bir beceriksizlik olarak değerlendirse de ben bunu daha çok bir ustanın birçok açıdan değerlendirilebilecek politik bir oyunu olarak görüyorum.

“KAYBEDERKEN BİLE KAZANIYOR”
Seçimler sonrası ilk günde dünya basını, Erdoğan’ın azılı düşmanları ve Türkiye’yi hiçbir şekilde tanımayan bilgisiz şarlatanlar 15 Temmuz gecesine benzer cesur başlıklar yazmakta acele etti. Sanki kendi öz babaları kazanmış ya da ezelden beri var olan düşmanları mağlup olmuş gibi zıpladılar, dans ettiler ve şarkı söylediler, oysa ki kustukları yeri yaladıklarını unuttular. Sadece Reis (Erdoğan) ustalığı kaybederken zafer elde edebiliyor. Herkes onun mağlubiyetini konuşurken ve onun ortaya çıkıp kızgın halde kontrolünü kaybetmesini teşvik ederken Erdoğan tam tersini yaptı. Seçimlerin düzenlendiği günün gecesinde zafer balkonuna çıkıp geleneksel konuşmayı yaptı, milletin kendi kararını verdiğini, kendi partisi de dahil olmak üzere tüm siyasî partilerin bu seçimler üzerinde tefekkür etmeleri gerektiğini söyledi.

“ERDOĞAN TÜM DÜNYAYA DİKTATTÖR OLMADIĞINI VE HALK İSTEDİĞİ İÇİN BAİŞTA KALDIĞINI GÖSTERDİ””
Türkiye tek bir gecede bir lideri devredebilen ve yine tek bir gecede bir lideri ortaya çıkarabilecek bir ülkedir. Demokratik kökleri olan ve çok güvenilir bir seçim sistemine sahip. Böyle bir sistemde Erdoğan gibi bir lider de mağlup olabilir, ama bu kez değil.

Erdoğan, İstanbul, Ankara ve Bursa gibi birçok belediyeyi kaybetti, ama bunun karşılığında birçok değerli şeyi kazandı. Onun tüm cahil ve şarlatan düşmanlarına kendisinin bir diktatör olmadığını ve millet istediği için o makamda bulunduğunu gösterdi. Ülkesi demokratik bir ülke ve seçimleri güvenilir özelliktedir. Özgür iradeye dayalı seçimler düzenleyerek, kendisine bağlı parti veya parçası olduğu koalisyonun saflarındaki çürük elmalar da ön plana çıkıyor. Bu seçimlerden sonra Erdoğan artık diktatör değil. Erdoğan bu seçimlerle birlikte dürüstlük ve adalet gösterdi. Evet, o belediyeleri kaybetmiş olabilir, ancak düne kadar kendisini seçimleri çalmakla suçlayan herkesi rezil rüsva etti.

“TÜRKİYE ESKİSİ DEĞİL, TÜRKİYE BİR MEGA DEVLETTİR“
Erdoğan’ın aklında birçok şey olabilir, ülkeyi hafif bir iktidar değişikliğine, yeniden adaylığını ortaya koymasına veya başka herhangi bir düşünceye hazırlamak gibi, ancak kesin olan bir şey var ki o da Türkiye artık bir zamanların Türkiye’si değildir. Bugünkü Türkiye bir mega devlettir, dünya genelinde ekonomisi 17.sırada bulunan bir devlettir, enerji alanında süper güç konumunda, küresel ticaret taşımacılığı konusunda süper güç, siyaset ve askerî alanlarında da süper güç durumunda. Erdoğan iktidara geldiğinde Türkler kendilerini Bulgarlarla kıyaslayıp Türkiye’nin neden bu komşu ülkenin düzey ve yüksekliğinde bulunmadıklarından şikâyet ederlerdi, bugün ise kendilerini Almanlar, İngilizler ve Hollandalılarla kıyaslarlar ve bu da ülke kalkınmasının en büyük göstergesidir.

“TÜRKİYE ÜLKEMİZ İÇİN VAZGEÇİLEMEZ VE YERİ DOLDURULAMAZ BİR GÜÇ”
Türkiye’nin T’sini dahi bilmeyenlerin amatörce yazılmış yazılarının ötesinde, Türkiye’nin artık 90’lar öncesindeki, kendi kabuğunun içine çekilmiş, Balkan devletleriyle aktif ilişkileri olmayan bir ülkenin olmadığını vurgulamamız gerekiyor. Bugün Türkiye, Balkan ülkelerinin dertleriyle, sorunlarıyla daha önce hiç olmadığı kadar yakından ilgileniyor ve gelecekte de ilgilenmeye devam edecek. Muhalefet seçimleri kazansa ve Türkiye yönetimini ele geçirse dahi bu ülkenin güçlenmesi devam edecek. Bu ülke ve Balkan ülkeleri arasındaki ilişkiler her daim gerekli yükseklikte olacak, çünkü bu ilişkiler, bu ülke liderinin ufku sayesinde değişmez bir dokunulmazlık kazandı. Arnavutluk ve Arnavutlar Türkiye’nin doğal stratejik ortaklarıdır. Zira bu ülkede Arnavut asıllı 7 milyondan fazlası ikâmet ediyor ve başka türlü olması düşünülemez. Ortak beklentiler ve hedefler, bölge güvenliği, ortak dostlar ve ortak düşmanlar, Türkiye’yi ülkemiz için vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz bir güç kılmaktadır.

“İSTEDİKLERİ KADAR RAKI İÇEBİLECEKLERİ İÇİN MUTLULAR”
Sonuç olarak Türkiye’deki yerel seçimlerden herkes kazançlı çıktı. Muhalefet kendi tarihinin en yüksek noktasında. Erdoğan’ın karşıtları rahat bir nefes aldı, Türkiye’deki seçimlerin manipüle edilmediğinden emin oldular, dindarlar aralarındaki fitnenin ne anlama geldiklerini öğrendiler, solcular istedikleri yerlerde ve istedikleri kadar rakı içebileceklerini bildikleri için coşkulu ve mutlu oldular, vatandaşlar, uzun süredir unuttukları gibi AK Parti’nin yönetimini diğer partilerin yönetimleriyle karşılaştırma imkânına sahip olup AK Partinin kıymetini bilecek ve asıl kazanan, zafer elde eden sürprizlerle dolu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ustalığı ve mahareti olacak. Ülkesinin geleceği açısından bir sonraki siyasî hamlesinin ne olacağını görmek için bir süre beklememiz gerekecek.”
İsrail’e ait F-35 savaş uçakları öğle saatlerinde havalanarak, İran’ın Şam’da bulunan konsolosluk binasını bombaladı. Hedeflerinde en üst düzey rütbeliler vardı…
Saldırıda, İranlı Tuğgeneral Muhammed Rıza Zahidi’yle beraber 6 askeri ve sivil personel öldürüldü. Bombardıman sırasında binada bulunan 7 Suriyeli yetkili de yaşamını yitirenler arasındaydı.

Muhammed Rıza Zahidi, Tahran için oldukça kritik bir isimdi.. Zahidi, 2020 yılında ABD tarafından Irak’ta, öldürülen General Kasım Süleymani’den sonra en yetkili isim olarak biliniyordu. Daha önce Devrim Muhafızları’nın Kara ve Hava Kuvvetleri komutanı olarak görev yaptı. Kudüs Gücü’nde faaliyet göstererek, Suriye ve Lübnan’da önemli operasyonlarda yer aldı.
Gerçekleştirilen saldırının zamanlaması ise oldukça dikkat çekiciydi. Gazze’yi harabeye çevirirken ciddi bir uluslararası yaptırımla karşı karşıya kalmayan Netanyahu yönetimi, Gazze’den sonraki savaş alanının ülkenin kuzeyi olacağını değerlendiriyor. Bu kapsamda çalışmalar başladı bile…
İsrail Genelkurmayı Lübnan’da Hizbullah’a karşı operasyonların devam etmesi için askeri planları onayladı. Savaşı daha geniş cephelere taşımayı amaçladığını bir kez daha gösterdi.
İsrail’in hedef aldığı Zahidi’nin Kudüs Gücü’nde faaliyet göstermesi; İran’ın yurt dışındaki operasyonel faaliyetlerinin en yetkili isimlerinden olduğunu doğruluyor. Yaklaşık 15 bin kişilik milis güç, doğrudan İran Devrim Muhafızları’na bağlı. Kudüs gücü, Bilhassa Esad rejiminin iktidarının devamını sağlamak, DEAŞ terör örgütü ile yaşanan çatışmalarda Suriye Arap Ordusu’na yardımcı olmak ve Filistinli direniş gruplarına destek sağlamaktan sorumlu. Aynı zamanda İsrail’in kuzeydeki komşusu Hizbullah ile yakın ilişkilere sahip. Dolayısıyla, Hizbullah ile yapılacak bir savaş öncesi Zahidi’nin etkisiz hale getirilmesi, İsrail için kritik bir önemdeydi.
Hayatını kaybeden tek önemli isim Zahidi değildi elbette. Bir başka üst düzey komutan Tuğgeneral Hadi Hac Rahimi de bombaların hedefi oldu. Rahimi de İran’ın bölgesel stratejileri için büyük bir öneme sahipti.
ARADAN ÇEKİLEN ABD, YENİDEN TAHRAN İLE KARŞI KARŞIYA GETİRİLMEK İSTENİYOR
ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü John Kirby saldırının hemen ardından kameraların karşısına geçti. Oldukça önemli bir açıklamada bulundu.
Kirby, “Devrim Muhafızları’nın ne yapacağını tahmin edemem. Şunu açıklığa kavuşturmama izin verin; Şam’daki saldırıyla hiçbir ilgimiz yok. Herhangi bir şekilde dahil olmadık” ifadelerini kullandı. Beyaz Saray’ın konuya yaklaşımını net bir şekilde ifade etti.
İran ve ABD arasında Umman’da gerçekleştirilen görüşmelerde bölgesel gerginliğin düşürülmesi için ciddi adımlar atılmıştı. İran’a bağlı milis güçler, görüşmelerin ardından Suriye ve Irak’taki Amerikan üslerine saldırılarını sonlandıracağını açıkladı. Bunun karşılığında resmi bir duyuru yapılmasa da Koalisyon Güçleri bölgede milis güçlere yönelik operasyonlarını askıya aldı. Bu dönemdeyse İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırıları yoğunlaştı.
Önce Halep yoğun bombardımana tutuldu. Ardından Deyrizor kırsalı ve son olarak Şam… Biden yönetimi artan tepkiler üzerine İsrail’e yönelik desteğini azaltmasa da, temsili bir tepki halinde. Yine de, İsrail’in ABD’deki kuvvetli lobisi ve birçok anlaşma, Washington ile aralarında bozulmaz ittifakı sağlıyor. Tel Aviv’în İran’ı kışkırtıp kendilerine saldırtarak, ABD’yi de savaşın içine çekmeyi planladığı değerlendirmeleri yapılıyor.
İRAN, RUSYA VE TÜRKİYE SALDIRIYA TEPKİ GÖSTERDİ
İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi saldırıdan kısa bir süre sonra açıklamada bulundu. İsrail’in uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirterek, bombardımanı bir terör eylemi olarak niteledi. “İsrail’in işlediği suçlar karşılıksız kalmayacak” dedi.
İran’ın başkenti Tahran’da rejim yanlısı yüzlerce kişi, saldırıyı protesto etmek için sokaklardaydı. Tahran’daki Filistin Meydanı’nda toplanan öfkeli kalabalık, Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Hüseyin Selami’ye seslendi. “Selami, İran’dan Golan’ı füzeler ile vur” sloganları attı.
Suriye’de faaliyet gösteren İran destekli Fatimiyyun Tugayları, Hizbullah ve Filistin’e ait bayrakların dalgalandı gösteride. “Kahrolsun İsrail” yazılarının yanına “Kahrolsun Amerika” pankartları da eklendi yeniden.
İran saldırı sonrasında görünürde herhangi bir eylemde bulunmadı.
Rusya Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in Şam’a düzenlediği hava saldırısını şiddetle kınadığını bildirdi. Moskova da İran gibi uluslararası hukuk ihlali vurgusunda bulundu. Diplomatik ve konsolosluk tesislerinin dokunulmazlığının Viyana Sözleşmesi’nce güvence altına alındığı ifade edildi. Saldırının kabul edilemez olduğunun altını çizdi.
Rusya Savunma Bakanlığı’ysa İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri bölgesinde ek bir Rus askeri polis karakolu konuşlandırıldığını bildirdi.
Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da aynı vurgu dikkat çekti. İsrail’in saldırısı kınandıktan sonra son dönemle işlenen uluslararası hukuk ihlalleri hatırlatıldı. Ankara, taraflara çağrıda bulundu. Tüm bölgeyi etkileyecek bir çatışmanın başlamaması için sağduyulu ve itidalli hareket etme çağrısı yaptı.
İRAN NEDEN SESSİZ?
İran’ın karşılık vermemesi birçok sebepten kaynaklanıyor olabilir. Öncelikle İsrail’e yönelik doğrudan bir saldırı, Tel Aviv’in istediği durum olacaktır. Nitekim bölgede bulunan ABD Hava Kuvvetleri’nin tespit ettiği bölgelerde İran destekli güçleri vurması oldukça kolay ve operasyonel olarak engellenemez. Temel sebep olarak bu görülebilir.
İran’ın İsrail’i hedef almamasının bir başka sebebi, Netanyahu yönetiminin hali hazırda uluslararası prestijinin yerle bir olmasıyla ilgili olabilir. Gazze’de gerçekleşen soykırımla birlikte, İsrail’in müttefikleri de başta olmak üzere Netanyahu hükümetinin barbarlığına tepkili. Dolayısıyla İsrail’in olası bir saldırıyla yeniden “mağdur durumda” olması, hem Tel Aviv’in yeni saldırılar için elini rahatlatacak; Hem de yeniden terör saldırısı altında oldukları propagandasını yayma imkanlarını sağlayacaktır.
]]>Haber7 – ÖZEL – Dilan Can
Bir süredir güç kaybı yaşayan terör örgütü IŞİD, son olarak Rusya’nın başkenti Moskova’da bir konser salonuna saldırıda bulundu. Saldırı sonrası bağımsız istihbarat kaynakları ve Pentagon raporlarında IŞİD’in Türkiye için yeniden tehdit olabileceğine dair bağlantılı ifadeler dikkat çekti.

New York Times’ın Moskova’daki terör saldırısına, Türkiye’den giden teröristler hakkında üst düzey Türk güvenlik yetkilisiyle görüştüğünü anlatan haberde Rusya’ya Türkiye’den giderek saldırıya karışan 2 teröriste ilişkin bazı bilgiler yer aldı.
Geçen yıl sızdırılan Pentagon belgelerinde de ön plana çıkan ifadelerde IŞİD’in Rusya, İran ve Türkiye’ye terörist göndererek, batılı ülkelere yönelik saldırı detayları New York Times’ın haberi ile yeniden gündeme geldi.
Öte yandan bağımsız istihbarat teşkilatı Grey Dynamics, 25 Mart raporunda aşırı grupların (IŞİD), Türkiye’deki seçim sonrasında ülkedeki Batılı çıkarlara yönelik saldırılar düzenleme olasılığına değindi.
Birçok rapor, haber ve istihbarat kaynaklarının işaret ettiği IŞİD, akıllara Türkiye için yeniden tehdit olabilir mi sorusunu da beraberinde getirdi. Türkiye’de son dönemde artan terör saldırıları ise dikkat çekti.
NEW YORK TİMES HABERİ
Rusya’nın başkenti Moskova’da 137 kişinin öldüğü kanlı terör saldırısını üstlenen cihatçı IŞİD-H örgütü hakkında yeni detaylar ortaya çıkmaya devam ediyor.

New York Times, Moskova’daki terör saldırısına Türkiye’den giden teröristler hakkında ismini açıklamayan üst düzey Türk güvenlik yetkilisiyle görüştüğü yönünde bir haber yayımladı. Haberde, Rusya’ya Türkiye’den giderek saldırıya karışan 2 teröristle ilgili bilgilere yer verildi.

Verilen bilgiler arasında, iki teröristinde yakın tarihlerde Türkiye’ye giriş yaparak Fatih’te bulunmaları ve 2 teröristin de 2 Mart’ta aynı gün aynı uçakla Moskova’ya dönmeleri dikkat çekti. Aynı şekilde iki teröristinde Tacik uyruklu olması öne çıkan detaylar arasında yer aldı.
|
New York Times’ın, Türkiye’den Rusya’ya giderek karıştığı saldırıya ilişkin görüştüğü Türk yetkili sonrası yayınladığı haberde yer alan bilgiler şöyle; – Rachabalizoda isimli terörist 5 Ocak’ta İstanbul’a gelip Fatih’te bir otelde 16 gün kaldı. – Şemsidin Feriduni isimli terörist 20 Şubat’ta Rusya’dan Türkiye’ye girdi. 6 gün boyunca bir otelde kaldı. Fatih’te tarihi bir camiden fotoğraflar paylaştı. – 2 terörist de 2 Mart’ta günü aynı uçakla Moskova’ya döndü. – Teröristlerin Türkiye’de saldırı için hazırlık yapıp yapmadığına dair bilgi verilmedi. – 2 terörist de Tacik uyruklu. Türkiye’ye gelmeden önce de terörist oldukları tahmin ediliyor. |
PENTAGON RAPORU
ABD’nin önde gelen gazetelerinden Washington Post’un (WP) haberinde, geçen yıl sızdırılan Pentagon’un istihbarat raporuna göndermede bulunularak IŞİD’in Horasan Grubu’nun (IŞİD-H) “Rusya, İran ve Türkiye’ye terörist sevk ettiği” yazıldı. Sevk edilen teröristlerle ilgili, ABD dahil olmak üzere Batılı ülkelere yönelik saldırılar planlandığına dair bilgiler dikkat çekti.

Dikkat çeken gelişmeler sonrası, İstanbul’un Sarıyer ilçesinde Santa Maria Kilisesi’ne 28 Ocak’ta düzenlenen ve bir kişinin öldürüldüğü saldırıyı IŞİD-H üstlenmişti. İki militanın Tacikistan ve Rusya yurttaşı olduğu aktarılmıştı.
Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nün paylaştığı verilere göre, IŞİD son bir yıl içinde dünya çapında toplamda en az 5 bin kişinin ölmesine veya yaralanmasına yol açan 1100’den fazla saldırıyı üstlendi.

25 MART RAPORU
IŞİD’in dünyaya halen ölümcül ve gerçek bir tehdit yarattığı mesajını vermeyi hedeflediği saldırılar doğrultusunda Türkiye yeniden odak noktası oldu.
Son olarak Moskova’daki terör saldırısı sonrası New York Times’ın haberi, Pentagon raporu gibi detaylarda yer alan Türkiye detayları, bağımsız istihbarat teşkilatı Grey Dynamics’in 25 Mart raporu ile yeniden gündem oldu. Grey Dynamics’in raporunda “Aşırı grupların (IŞİD), seçim sonrasında ülkedeki Batılı çıkarlara yönelik saldırılar düzenlemesi muhtemel.” ifadelerine yer verildi.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden Antonio Giustozzi de örgütün gelecekte Türkiye, Fransa veya Hollanda’yı hedef alabileceğini savundu.
Analist, “IŞİD’in ana merkezlerinden biri olması ve örgüte yönelik baskınlar düzenlenmesi nedeniyle Türkiye’nin öncelikli hedeflerden biri haline gelebileceğini” öne sürdü.

Geçmişten günümüze Türkiye’yi hedef alan IŞİD saldırıları;











Tel Aviv merkezli “+972” ve Local Call’a konuşan kaynaklar, Lavender’in Gazze’deki yaklaşık 2,3 milyon insan hakkında topladığı verileri belirsiz kriterlere göre analiz ederek, kişinin Hamas ile bağlantısı bulunma olasılığını değerlendirdiğini belirtti.
Görüşlerini paylaşan 6 kaynak, savaşın özellikle ilk safhalarında İsrail ordusunun programa “tamamen bağlı kaldığını”, bu nedenle Lavender’in tespit ettiği isimlerin, erkek oldukları sürece personel tarafından kontrolsüz ve belirli bir kriter gözetilmeksizin hedef olarak görüldüğünü aktardı.
37 BİN FİLİSTİNLİ ŞÜPHELİ OLARAK İŞARETLENMİŞ
+972’ye konuşan kaynaklar, binada ve çevrede siviller olsa bile kişinin özel mülkiyetinde öldürülmesine izin veren “insan hedef” kavramının daha önce yalnızca “üst düzey askeri hedef”leri kapsadığını, 7 Ekim sonrasında “insani hedef” görülenlerin, tüm Hamas üyelerini kapsayacak şekilde genişletildiğini ifade etti.
Hedef sayısının artması sonucunda, öncekinin aksine hedeflerin tek tek insanlar tarafından incelenip doğrulanması olasılığı ortadan kalktığı için yapay zekaya ihtiyaç duyulduğu kaydedilirken, yapay zekanın yaklaşık 37 bin Filistinliyi “şüpheli” olarak işaretlediği belirtildi.
Lavender’ın Filistinlileri sınıflandırmada “yüzde 90’a kadar başarılı” görülmesi üzerine, sürecin tamamen otomasyona bağlandığını söyleyen kaynaklar, “Binlerce insanı öldürdük. Her şeyi otomasyona bağladık ve hedefleri tek tek kontrol etmedik. İşaretlenen kişiler evlerine adım attıklarında onları bombaladık.” sözleriyle insan kontrolünün devreden çıkarıldığını teyit etti.
Kaynaklardan birinin, “önemsiz bir ismi öldürmek için bir evi bombalamalarının istenmesinin, kendisi için çok şaşırtıcı” olduğu yorumu, İsrail’in Gazze’deki sivil katliamının itirafı olarak görüldü.
100 SİVİL ZAYİATA KADAR YEŞİL IŞIK
Kaynaklar alt düzey bir kişiye düzenlenen operasyonda “20 sivil zayiat”a kadar izin verildiğini ve bu sayının süreç içinde sık sık artıp azaldığını belirterek, “orantılılık ilkesinin” uygulanmadığına dikkati çekti.
Öte yandan üst düzey hedefler için söz konusu sayının 100’e kadar çıktığı belirtildi.
Kaynaklar, kendilerine “bombalayabildikleri her yerin bombalanması” emrinin verildiğini ifade ederken, “Üst düzey yetkililere histeri hakimdi. Nasıl tepki vereceklerini bilemiyorlardı. Tek bildikleri Hamas’ın kapasitesini kısıtlamak için deli gibi bombalamaktı.” dedi.
Lavender’ı kullanmış olan B. adlı üst düzey asker, programın “hata payının yüzde 10 civarında olduğunu” iddia ederek, zaman kaybının önlenmesi için insanlar tarafından kontrol edilme zorunluluğunun olmadığını belirtti.
HEDEFLER AİLELERİYLE BOMBALANIYOR
B, hedeflerin az olduğu günler uygulamanın kapsamının genişletildiğini, daha kalabalık bir kitlenin hedef alındığını belirterek, “Hamas üyesi tanımını daha da genişletildiğinde, uygulama her türlü sivil savunma personelini ve polis memurlarını hedef almaya başladı. Bu kişiler Hamas’a yardım etse de İsrail askerlerini gerçekten tehlikeye atmıyordu.” dedi.
Sistemin eksikliklerine dikkati çeken B, “Eğer hedef kişi telefonunu başka bir kişiye verdiyse, o kişi tüm ailesiyle evinde bombalanıyordu. Bu çok sık oldu. Lavender’ın en sık yaptığı hatalardan biri buydu.” diye konuştu.
ÖLDÜRÜLENLERİN ÇOĞU KADIN VE ÇOCUK
Öte yandan, “Where’s Daddy?” adı verilen bir diğer yazılımın, binlerce kişiyi eş zamanlı takip ederek, evlerine girdikleri zamanı İsrailli yetkililere bildirdiği belirtildi.
Bu yazılım sayesinde hedef alınan kişilerin evlerinin bombalandığı kaydedilirken, “Diyelim ki bir evde bir Hamas üyesi ve 10 sivil olduğunu hesapladınız, genellikle bu 10 kişi kadın ve çocuk olur. Yani saçma bir şekilde, öldürdüğünüz insanların çoğu kadın ve çocuk oluyor.” ifadeleri kullanıldı.
Bu sistemin de hesaplama hataları yaptığını ifade edilirken kaynaklardan biri, “Çoğu kez hedeflenen kişi, bombaladığımız evde olmuyordu bile. Sonuç olarak bir aileyi hiç uğruna öldürmüş oluyordunuz.” açıklamasını yaptı.
TASARRUF AMACIYLA GÜDÜMSÜZ BOMBALAR KULLANILIYOR
Kaynaklar ayrıca “pahalı silahlardan tasarruf etmek” amacıyla daha düşük rütbeli kişilerin “güdümlü akıllı bombalar” yerine “güdümsüz bombalarla” hedef alındığını ve bunun sonucunda hedef alınan kişinin bulunduğu ve çevresindeki binaların yıkılması sebebiyle birçok sivilin hayatını kaybettiğini söyledi.
Güdümsüz bombaların kullanımına ilişkin konuşan kaynaklardan biri de “Saldırıları genellikle güdümsüz bombalarla yapıyorduk ve bu da kelimenin tam anlamıyla tüm evi içindekilerle yok etmek anlamına geliyordu. Sistem yüzünden hedefler hiç bitmiyor.” dedi.
Konuya ilişkin Al Jazeera’ya konuşan, Katar’daki Hamid bin Halife Üniversitesinde Orta Doğu Çalışmaları ve dijital beşeri bilimler alanında çalışan Prof. Marc Owen Jones, “İsrail’in, sivillerin hayatı hakkında karar vermeye yardımcı olması için şeffaf bir değerlendirmeden geçmemiş, test edilmemiş yapay zeka sistemleri kullandığı giderek daha açık hale geliyor.” ifadesini kullandı.
Yapay zeka sistemi kullanan İsrailli yetkililerin, hedef seçimini yapay zekaya devrettiklerini ve “ahlaki sorumluluktan kaçınmak” için bu sistemi kullandıklarını öne süren Jones, sistemin “sivil kayıpları azaltmak için değil daha fazla hedef bulmak için” kullanıldığını söyledi.
Jones, sistemi işleten yetkililerin bile yapay zekayı bir “öldürme makinası” olarak gördüğünü belirterek, “müttefikleri İsrail’e baskı yapmaz” ise bu ülkenin saldırılarda yapay zeka kullanımına son vermesinin düşük bir ihtimal olduğunu vurguladı.
Olayı yapay zeka destekli soykırım olarak niteleyen Jones, “Savaşlarda yapay zeka kullanımı için bir moratoryum çağrısı yapılması gerekiyor.” dedi.
HABSORA BİNALARI LAVENDER KİŞİLERİ HEDEF ALIYOR
1 Aralık 2023’te yayımlanan başka bir araştırmada ise İsrail ordusunun, Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarında hedef belirlemek için kullandığı “Habsora” (The Gospel) adlı yapay zeka uygulamasını sivil altyapının kasıtlı olarak vurulmasında kullanıldığını ve bu uygulamayla otomatik olarak üretilen hedeflere yönelik saldırılarda kaç sivilin yaşamını yitireceği her zaman bilindiği belirtilmişti.
İsrail’in kullandığı bir diğer yapay zeka teknolojilerinden olan “Habsora” (The Gospel) binaları ve yapıları hedef alırken, Lavender kişileri hedef alıyor.
Haber7 – ÖZEL
İsrail’in 7 Ekim yalanları bir bir çürütülüyor.
Festival alanındaki sivilleri Hamas’ın katlettiği iddiası yalan çıkan, Filistinli savaşçıların İsrailli hamile kadınların karnını yararak katlettiği iddiasının iftira olduğu belirlenen siyonistlerin “kafa kesme” iddiasının da yalandan ibaret olduğu saptandı.
BİR YALANIN ANATOMİSİ
7 Ekim 2023 tarihindeki Aksa Tufanı operasyonunun gerçekleştirildiği noktalar arasında yer alan Gazze sınırındaki Kfar Aza kasabası, İsrail ordusunun sert karşılık vermesiyle kan gölüne dönmüştü. İsrail bombardımanı nedeniyle birçok ev alev almıştı. Operasyonu gerçekleştiren Filistinli savaşçıları püskürtmek için görevlendirilen saldırıyı yöneten David Ben Zion, “Çocukların ve kadınların kafalarını kestiler” demişti.

BBC başta olmak üzere birçok uluslararası medya kuruluşu tarafından alıntılanan bu ifadeyi ABD Başkanı Joe Biden da dillendirmişti.
İsrail kamuoyunda “intikam” hisleri uyandırmak için türetildiği belirtilen bu iddia sıklıkla dillendirilmiş ve Filistin direnişinin haklılığı uluslararası platformlarda yok edilmek istenmişti.

GAZETECİLERİ AĞIRLADILAR, YALANIN DÜĞMESİNE BASTILAR
10 Ekim’de birçok yabancı medya kuruluşu İsrail’in Kfar Aza kasabasına götürülerek -sözde- “Hamas’ın nasıl canice katliam gerçekleştirdiğini yerinde gözlemleme” fırsatı verilmişti.
40 çocuğun kafasının kesildiği iddiası da 10 Ekim’de kamuoyuna servis edilmişti.
BBC, CNN, Reuters gibi uluslararası medya kuruluşlarının yayınlarıyla bu iddia dalga dalga yayıldı.
|
Anadolu Ajansı’nın 10 Ekim’de İsrail ordusu yetkililerin kendilerine “Hamas’ın bebeklerin kafasını kestiği iddialarını doğrulayacak bilgi ve belge olmadığı” yönünde beyanda bulunmasını haberleştirmişse de bu kritik bilgi unutturularak adeta yok edildi.
|
İsrail, milyarder işadamı Elon Musk’ı da 27 Kasım’da Kfar Aza’da ağırlayarak bu iddiasını yineledi.

6 AY SONRA YALAN ÇÖKTÜ… “KAFASI KESİLEN HİÇKİMSE YOK”
Ve 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonunun üzerinden 6 ay geçmişken İsrail’in tüyler ürperten iddiasının koca bir yalandan ibaret olduğu kamuoyuna ilan edildi.
İsrail’in 10 Ekim’de bölgede incelemelerde bulunmak üzere davet ettiği Fransız medya kuruluşu Le Monde, 40 çocuğun kafasının kesildiğine dair hiçbir delil olmadığını yazdı.
Kfar Aza’yı ziyaret eden gazeteciler arasında yer alan Le Monde Kudüs muhabiri Samuel Forey, olaydan 3 gün sonra bölgeyi ziyaret ettiklerini ve kafası kesilmiş hiçbir çocuk cesedi görmediklerini aktardı.
Le Monde, İsrail hükümetinin basın ofisinin Kfar Aza veya başka bir yerleşim yerinde kafa kesme olayının yaşanmadığını doğruladığını bildirdi.

Le Monde’da 3 Mart 2024’te “‘Kafası kesilen 40 bebek’: İsrail ile Hamas arasındaki bilgi savaşının merkezindeki söylentinin yapısı bozuluyor” başlığıyla yayınlanan haberde, İsrail’in gerçek yüzü şu sözlerle anlatıldı:

“BEN GÖRMEDİM, YARDIM KURULUŞU DA BÖYLE BİR ŞEY SÖYLEMEDİ”
Le Monde’un Kudüs muhabiri Samuel Forey, 10 Ekim’de Kfar Aza’ya yapılan basın ziyareti sonrasında yaşananları şöyle aktardı:

_______________
BEYAZ SARAY DA YALANLAMIŞTI
ABD Başkanı Joe Biden, İsrail TV kanalında öne sürülen, “Hamas direnişçileri 40 İsrailli bebeğin kafasını kesti” iddiasını dillendirmiş fakat kısa sürede yalanlanmıştı.
Biden, “Çocukların kafalarının kesildiği fotoğrafları göreceğimi hiç düşünmezdim” diyerek yalan habere bir de ‘olmayan fotoğraflar‘ eklemişti.
Washington Post gazetesi, konuyu Beyaz Saray’a sormuş ve “Ne Biden ne de ABD’li yetkililerin kafaları kesilen bebeklerle ilgili görüntü veya doğrulanmış herhangi bir bilgi görmediği” cevabı verilmişti.
_______________
KADINLARIN KARNININ YARILDIĞI İDDİASI DA YALAN
7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonunda Hamas askerlerinin “müzik festivalindeki gençleri öldürdüğü”, direnişçilerin “toplu tecavüz gerçekleştirdiği” ve “hamile kadınların karnını kestiği” yönündeki İsrail merkezli bütün iddialar yalan çıkmıştı.
7 Ekim’deki operasyonda Filistinli savaşçıların İsrailli kadınlara tecavüz ettiği ve hamile bir kadının karnını yardığı yalanını ortaya atan Yahudi avukat Cochav Elkayam-Levy, İsrail makamları tarafından “güvenilemez” ve “uzak durulması gereken kişi” ilan edilmişti.
Özellikle Batı medyasında sıkça dillendirilen bu asılsız hikayelerle İsrail’in güvenirliliğinin sarsılmasına yol açtığına dikkati çeken yetkilinin “o güvenilemez biri” dediği Elkayam-Levy’nin sunduğu birçok delilin, Hamas ile ilgisinin bulunmadığının ortaya çıktığını kaydetmişti.

HAMAS’A TECAVÜZ İTHAMI YALAN ÇIKMIŞTI
ABD’nin yüksek tirajlı gazetelerinden New York Times ise Hamas üyelerinin 7 Ekim 2023’te İsrailli kadınlara cinsel saldırıda bulunduğuna dair haberinde yaklaşık üç ay sonra düzeltme yapmıştı.
New York Times’ın, Nova Müzik Festivali’nin yapıldığı yerde düzenlenen baskınla ilgili yeni makalesinde, “İsrailli bir askeri sağlık görevlisinin, 7 Ekim’de Hamas liderliğindeki terör saldırısında öldürülen iki gencin cinsel saldırıya uğradığını belirten açıklamasını çürüten yeni bir video ortaya çıktı.” ifadesi kullanılmıştı.
Makalenin devamında, “Kibbutz sakinleri, 7 Ekim’de öldürülen iki kız kardeşin cinsel şiddet mağduru olmadığı sonucuna vardı.” ifadesi yer aldı. New York Times’ın yeni makalesinde, İsrailli iki kadına tecavüz edildiği iddiasına yer verdiği “Sessiz Çığlıklar” adlı makaleyi 28 Aralık’ta yayımlamasından yaklaşık üç ay sonra kendi kaynaklarını çürüten yeni detaylar yer aldı.
Gazetede, “Kibbutz’daki bir evde cinsel şiddet belirtilerine sahip, kısmen giyinik iki genç kızın cesedini gördüğünü söyleyen” İsrailli sağlık görevlisinin iddiasına karşın bölge sakini Nili Var Sinai’nin, “Bu haber yanlış.” sözleri yer aldı.

FESTİVAL ALANINDAKİLERİ HAMAS DEĞİL İSRAİL ÖLDÜRDÜ
7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonunda Hamas’ı karalamaya yönelik en büyük yalanlardan birisi de, Gazze sınırındaki bölgede düzenlenen Nova Müzik Festivali’nde toplu katliam yapıldığıydı.
İsrail gazeteleri, olaydan 1 ay sonra, festival alanında bulunanlara Hamas’ın değil İsrail helikopterlerinin ateş açtığını görüntülerle ifşa etmişti.
İsrailli yetkililer, “yaşanan kaosu ve saldırı anlarını kimin Hamas, kimin asker ya da sivil olduğunu ayırt etmekte büyük zorluk yaşandıklarını ve belirli bir noktadan ateş açıldığını, bunu fark edince pilotların saldırıları yavaşlatmaya ve hedefleri dikkatlice seçmeye başladığını” itiraf etmişti.


Bu tarihten itibaren hızla ve defacto olarak evlerimize misafir olan yayın tür ve sayılarının artması, tahmin edilemeyecek kadar yüksek etkileri nedeniyle özellikle ve gücü elde etmek isteyen girişimcilerin ilgisini çekmeye başladı.
Gerçekten de bu etki öylesine yüksek ve iş görür olmaya başladı ki, iş hayatı, ekonomi ve diğer sorun yaşanan alanlarda sihirli bir değnek haline gelmişti.
Yayıncılık alanında bu gelişmeler olurken ve kontrol mekanizmaları henüz hayata geçirilmemişken özellikle Anadolu da adım başı yerel ve bölgesel yayıcılar bir verici bir link ! cihazıyla Televizyon ve Radyo yayınlarına başladığını gördük.

Yayıncılık tam kontrolden çıkmaya başlarken 1994 yılında RTÜK’ün kurulması ve 3984 sayılı kanunun yürürlüğe girmesiyle bu alandaki başıboşluk ve ‘kargaşa’ sona ermiştir.
Ana hatlarıyla özellikle Televizyon yayıncılığının diğer detaylarına girmeden Ulusal Bölgesel ve Yerel olarak sınırlı frekans bantları nedeniyle 3 yayın tipi olarak tanımlanarak yürürlüğe girmesiyle özellikle Ulusal yayıncı olmak için kanunda yer alan coğrafi kapsamanın (sonradan nüfus olarak değişti) %70 erişim şartı nedeniyle yüzlerce Televizyon vericisi kurma şartı, ulusal Televizyon kurmak işletmek ancak yüksek yatırım ve işletme giderlerini karşılamakla mümkün olacaktı.
Elbette bu şartlar nedeniyle ana akım medyada sayısı çok olmayan Televizyon kuruluşları yayınlarına başlaması ,tanınması yapımları nedeniyle hem etkileri hem de marka değerlerinin yükselmesi ve artması mümkün olmuştu.
Bu durum internetin ve sosyal medyaya erişimin yükselmesi yayıncılıktaki tüm klasik paradigmaların kökünden değişmesine neden oldu.
2000 yılından sonra Televizyon ve Radyo sistemlerindeki teknik gelişmeler, internet erişiminin ekonomik ve erişilebilir hale gelmesi, izleyiciler ve genç kuşakların tercihlerinin farklılaşması nedeniyle klasik Televizyon yayın iletimi karasal ve uydu erişiminin etkisi azalması nedeniyle izleyiciler seyretmek zorunda kaldıkları az sayıdaki ulusal nitelikli yayınlar yerine, İnternet üzerinden hızlı masrafsız teknik kalitesi yüksek ayrıca tam etkileşimli (interaktif) yayınların ortaya çıkmasına neden oldu.
Genç kuşak, TV izleyicileri sosyal medyadaki gibi edindikleri bu alışkanlıklarını internet üzerinden iletilen Televizyon ve Radyo yayınları için kullanmaya başladı.
Bu yönelim ve izleyici kaybı majör yayıncılar klasik yayınlarının yanı sıra bu yayınları ayni şekilde internet üzerinden de ‘eşzamanlı ‘ olarak iletmeye başladılar. Buna rağmen yeni izleyici profili interaktif olmayan bu yayınlara rağbet etmediği görüldü.
Onlar sosyal medyada olduğu gibi internet üzerinden etkileşimli yayıncılığı tercih etmeye devam etti. Bu evrilme sonucunda klasik yayıncılar ve sektördeki bu boşluğu gören diğer girişimciler bu alanda başarılı ve etkili yayınlar yapmaya başladılar.
Bu sisteme dahil olan yeni yayın ve yayıncıların yayınları izleyici ile interaktif teknikler nedeniyle kim, nereden, nasıl ve kaç kişi izlemiş anında tespit etmek bir ölçüm sistemine yada kuruluşuna ihtiyaç duymadan kesin olarak belirlemek mümkün hale geldi.
Tüm bu gelişmeler nedeniyle majör Televizyon ve Radyo yayınlarına olan ilginin her geçen gün azalması ve internet üzerinden yayın yapmaya başlayan ve büyük kitlelere erişmeye başlayan İnternet yayıncıları ana akım medyanın marka değerinin azalmasına neden oldu.
Marka değerinin azalması ve tercihlerin değişmesini basit bir mukayese ile daha anlaşılır olacaktır. Klasik bir Televizyon yayıncısı yayınlarının oluşturup uydu erişimi için Uplink sistemleri, yüksek maliyetli aylık uydu kapasite giderleri, çok sayıda personel, yüksek maliyetli içerikler nedeniyle karlılıkları her geçen gün azalmaktadır.
Buna karşılık ‘’Bir oda bir Sofa’’ stüdyolarda 4K çözünürlüğe eş değer yayın kalitesini sağlayan az sayıdaki personel ile ekonomik ve interaktif yayınlar yapmak mümkün hale gelmiştir.
Bu yayıncıların diğer klasik yayıncıların eriştiği kitleye erişiminin mümkün olması, rekabette internet yayıncılarını öne çıkarmaktadır. Benzer yayıncıların popüler bazı programlarında yüz binlerce izleyicinin bu yayınları takip ettiğini görmekteyiz.
Bu süreç ilerleyen yıllarda internet yayıncılığını çok daha öne çıkaracağını görmememiz sürpriz olmayacaktır.
]]>MAL MÜLK SAHİBİ İNSANLARI BUNU UNUTMASIN
Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de “…Altın ve gümüşü (genel olarak parayı ve serveti) biriktirip saklayarak Allah yolunda infak etmeyenler yok mu, işte onlara acı bir azabı müjdele” (Tevbe 9/34).” buyurduğunu belirten yazar, servet ve mal mülk sahibi insanlara unutmaması için şu satırları yazdı;
Hz. Peygamber’den bir şey istenilip de “Hayır” dediği vaki olmamıştır. Ayrıca cömert olmak için illâ zengin olmak da gerekmez. Elbette ki beş parmağın beşi bir değil. Her kişi cömertlikte aynı seviyeyi tutturamaz. Cömertliğin ilk derecesi sehâ’dır; sonra cûd gelir; en son mertebesi ise îsâr’dır.
Malının bir kısmını verip bir kısmını kendine ayıran sehâvet sahibidir. Malının çoğunu bağışlayıp az bir kısmını alıkoyan cûd sahibidir. Kendisi muhtaç olduğu hâlde elinde bulunan imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanan fedakâr kişi ise îsâr sahibidir.
Günümüzde cömertliğin neredeyse ‘enayilik’le bir tutulduğuna dikkat çeken yazar Kutlu, “Modern hayat insanın insanla münasebetini kesiverdi. Araya âletleri, kurumları, yasaları koydu. Adam bu gibi işleri devlete, hükumete, belediyeye havale edip işin içinden sıyrılıyor. “Öyle ya, madem vergileri topluyor, yoksulun hakkını da ödeyiversin” diyor.” şeklinde yazdı.
CÖMERTLİĞE KARŞI TEŞEKKÜR BİLE İSTENMEMELİ
Bir insanın utanma duygusu, kanun emri, devlet zoru, çıkar hesabı, sınıf menfaati, korku belası ile cömert olamayacağını belirterek infak denen şeyin gönül rızasına bağlı olduğunu ifade etti. Bir insanın yaptığı cömertliğe karşı bırakın bir hizmeti bir teşekkür bile beklememesi gerektiğini belirterek şu satıları kaleme aldı;
Dünya bir misafirhanedir; bir gölgelik.
İnsanoğlu göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir ömrü yaşıyor.
Cenab-ı Hak “Sen infak et ki, ben de sana infak edeyim” buyuruyor. Seni dünyaya zincirleyen bağlardan, ağırlıklardan kurtul, verdikçe ferahlayacak, hafifleyeceksin.
“Veren el alan elden üstündür” denilmiş. Burada cömert zenginler için bir müjde var.
Hz. Peygamber “Her ümmetin bir fitnesi vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır” buyuruyor. Bunu bir köşeye yaz. Unutma.
Vay ki mal hırsı ile yanıp-tutuşana.
Kul “malım, malım” der durur. Hâlbuki onun malından kendisine düşen sadece şudur: Yiyip tükettiği, giyip eskittiği, verip kurtulduğu.
Hadi be birader:
Ver kurtul.
Stoltenberg, Dışişleri Bakanlarının NATO’nun 75’inci yıl dönümünü kutlamak ve Temmuz ayında ABD’nin başkenti Washington’da yapılacak zirveye hazırlık için bugün ve yarın toplantı düzenleyeceğini söyledi. NATO’nun temelini oluşturan müttefiklerden birine yapılan saldırının tüm müttefiklere yapılmış sayılacağı ilkesini hatırlatan Stoltenberg, “Bu temelde tarihin en güçlü ve başarılı ittifakını kurduk. Geçtiğimiz 75 yıl boyunca NATO’nun açık kapı politikası, demokrasinin ve refahın Avrupa çapında yayılmasına yardımcı oldu.” dedi.

“Ukrayna’nın acil ihtiyaçları var”
Avrupa’nın bir savaşla karşı karşıya olduğunu belirten Stoltenberg, Rusya’nın son günlerde Ukraynalı sivilleri ve altyapıyı hedef alan büyük saldırılar gerçekleştirdiğini ve cephede baskı yapmaya devam ettiğini ifade etti. Bu nedenle müttefiklerin Ukrayna’ya destek sağlama konusunda kararlı olması gerektiğini vurgulayan Stoltenberg, “Müttefiklerin büyük miktarda silah, mühimmat ve teçhizat teslimatı yapmaya devam etmelerini memnuniyetle karşılıyorum. Ancak Ukrayna’nın acil ihtiyaçları var. Destek sağlanması konusunda herhangi bir gecikmenin, savaş alanında sonuçları olacaktır. Bu nedenle desteğimizin dinamiklerini değiştirmemiz gerekiyor.” şeklinde konuştu.
Ukrayna’ya uzun vadede güvenilir ve öngörülebilir yardımı sağlanması gerektiğine dikkat çeken Stoltenberg, bu nedenle bakanların, Ukrayna’ya askeri teçhizatın ve eğitim programlarının koordinasyonu konusunda nasıl daha fazla sorumluluk üstlenebileceğini tartışacağını kaydetti. NATO’nun Ukrayna’ya desteğinin devam etmesi için çok yıllı bir finansal taahhüdü de görüşeceklerini belirten Stoltenberg, “Bakanlar toplantısı, Washington Zirvesi’ne hazırlanırken bu konularda fikir birliğine varılması için zemin hazırlayacak.” diye konuştu. Ukrayna’ya verilen askeri desteğin yüzde 99’unu NATO müttefiklerinin sağladığını hatırlayan Stoltenberg, bu nedenle NATO kapsamında daha fazla yardım yapılmasının çabaların daha verimli ve etkili olmasını sağlayacağını vurguladı.
“NATO’nun yardım paketini çok yıllı yardım programına dönüştürüyoruz”
Yarın NATO-Ukrayna Konseyi toplantısının da yapılacağını söyleyen Stoltenberg, “Bakan Kuleba ile birlikte hem mevcut hem de Ukrayna’nın gelecekteki durumunu ve ihtiyaçlarını ele alacağız. NATO’nun kapsamlı yardım paketini çok yıllı bir yardım programına dönüştürüyoruz. Ukrayna’nın tedarikten lojistiğe kadar her konuda NATO standartlarına yaklaşmasına yardımcı oluyoruz. Ukrayna’nın ittifaka yakınlaştırılmasına yönelik reform çabalarını destekliyoruz. Ukrayna NATO’ya üye olacak. Sorun ne zaman olacağı, üye olup olmayacağı değil.” dedi.

“Rusya’nın Asya’daki dostları savaşı sürdürebilmesi için hayati önem taşıyor”
Yarın NATO’nun Avrupa Birliği ile Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore’den oluşan Hint-Pasifik ortaklarıyla toplantı gerçekleştireceğini kaydeden Soltenberg, “Rusya’nın Asya’daki dostları savaşı sürdürebilmesi için hayati önem taşıyor. Çin, Rusya’nın savaş ekonomisini destekliyor. Moskova, buna karşılık geleceğini Pekin’e ipotek ediyor. Kuzey Kore ve İran önemli miktarda silah ve mühimmat sağlıyor. Pyongyang ve Tahran bunun karşılığında füze ve nükleer kapasitelerini geliştirmelerine yardımcı olacak Rus teknolojisi ve malzemelerini alıyor. Bunun bölgesel ve küresel güvenlik sonuçları var. Bu nedenle benzer düşüncelere sahip ulusların bir arada durması gerekiyor.” diye konuştu.
“ABD, Ukrayna’nın tek destekçisi değil”
Donald Trump’ın yeniden ABD başkanı seçilmesi halinde ABD’nin değişmesi beklenen Ukrayna politikasına ilişkin soruları yanıtlayan Stoltenberg, “ABD Ukrayna’nın tek destekçisi değil. Avrupalı müttefikler ve Kanada, askeri desteklerinin yaklaşık yüzde 50’sini Ukrayna’ya gönderiyor. Yani bu aslında Amerika Birleşik Devletleri, Avrupalı müttefikler ve Kanada’nın ortak çabasıdır. Ama tabii ki ABD en fazla askeri desteği sağlayan en büyük müttefikimiz. ABD Kongresi’nde bu desteğin arttırılması veya devam ettirilmesi konusunda bir anlaşmaya varılmamış olmasının da sonuçları var.” dedi.
Stoltenberg, dışişleri bakanlarının ayrıca Orta Doğu’daki istikrarsızlığın ve terör tehdidinin nasıl çözüleceğini ilişkin de değerlendirmelerde bulunacağını belirterek, “Ayrıca kadın, barış ve güvenlik konusunda da yeni bir politika üzerinde anlaşacağız. Çünkü halklarımızın katkılarından faydalandığımızda toplumlarımız daha güçlü ve daha güvenli oluyor.” şeklinde konuştu.
34,8 kilometre derinlikte meydana gelen sarsıntı nedeniyle bölgedeki yerleşimlerde hasar oluştu, ilk belirlemelere göre 9 kişi hayatını kaybetti, 882 kişi yaralandı.

Tayvan Merkezi Meteoroloji İdaresi (CWA) ise depremin büyüklüğünü 7,2 olarak duyurarak Hualien’in 25 kilometre güneyinde ve 15 kilometre derinlikte kaydedildiğini bildirdi.
CWA, bunun son 25 yılda Tayvan’ı vuran en güçlü deprem olduğunu belirterek Ada’nın kuzey bölgeleri için dev dalga (tsunami) uyarısında bulundu.
Tayvan Adası dışında Çin ana karasında ve çevre ülkelerde de tsunami uyarıları yapıldı. Çin Tsunami Uyarı Merkezi, 4 aşamalı uyarı sisteminin en yüksek seviyesi olan “kırmızı uyarı” yayımladı.

6,4 BÜYÜKLÜĞÜNDE İKİNCİ BİR DEPREM DAHA KAYDEDİLDİ
USGS, ilk depremden sonraki 20 dakika içinde Hualien kentinin 11 kilometre kuzeydoğusunda 12,6 kilometre derinlikte 6,4 büyüklüğünde ikinci bir sarsıntının daha kaydedildiğini duyurdu.
USGS verilerine göre 6,4’lük artçı depremin dışında 4,7 ila 5,7 büyüklüğünde 16 artçı sarsıntı daha kaydedildi.

7 KİŞİ ÖLDÜ, 736 KİŞİ YARALANDI
Resmi rakamlara göre depremde 9 kişi hayatını kaybetti, 882 kişi yaralandı, 70’ten fazla kişi ise enkaz altında bulunuyor.
Tayvan İtfaiye Ajansı, depremin vurduğu Hualien’de 7 kişinin öldüğünü açıkladı. Taroko Ulusal Parkı’nda yürüyüş yapan 3 kişinin yamaçlardan kopan kayaların altında kalarak aynı bölgede seyir halindeki kamyonun şoförünün ise aracına kaya çarpması sonucu öldüğü belirtildi.
Ajans, bölgede mobil iletişim altyapısı çöktüğünden minibüslerle seyahat eden yaklaşık 50 kişiden haber alınamadığını kaydetti.
Depremde Hualien ve diğer kentlerde toplam 125 binanın hasar gördüğü veya yıkıldığı bildirildi.
Hualien’in doğu kıyısındaki Suhua Otoyolu yer yer meydana gelen çöküntüler nedeniyle ulaşıma kapandı, Taoyuan Uluslararası Havalimanı’nın tavanının bir kısmı çöktü.
Hualien çevresinde ve Ada’nın iç kesimlerindeki çok sayıda kara yolu heyelan nedeniyle ulaşıma kapandı.

Siber güvenlik ve internet gözlemcisi “NetBlocks”a göre, depremden sonra Tayvan’ın bazı bölgelerinde elektrik ve internet kesintileri yaşandı. Tayvan Elektrik Şirketi, yerel saatle 10.30 itibarıyla kesintilerin büyük bölümünün giderildiğini bildirdi.
Tayvan Yüksek Hızlı Tren Şirketi, depremde herhangi bir tren kazası veya altyapı hasarının yaşanmadığını, seferlerin denetim amacıyla geçici olarak durdurulduğunu duyurdu.
Ada’nın merkezi Taipei şehrinde metro seferlerine ara verilirken okullar tatil edildi.
Dünyanın en büyük çip üreticisi konumundaki Tayvan Yarı İletken İmalat Şirketi (TSMC), tedbir amacıyla bazı fabrikalarını tahliye ettiğini ve üretime ara verdiğini bildirdi. Şirketten yapılan açıklamada tüm personelin sağlık durumunun iyi olduğu imalat alanlarında herhangi bir hasar tespit edilmediği, denetim ve kontrollerin ardından üretime devam edileceği kaydedildi.
TSMC’nin, Hualien’e 240 kilometre mesafedeki Hsinchu Bilim Parkı yerleşkesinde üretim tesisleri bulunuyor.

ORDU, KURTARMA ÇALIŞMALARINA DESTEK VERECEK
Tayvan lideri Tsai Ing-wen, depremin ardından yaptığı açıklamada, “bu aşamada hayat kurtarmanın öncelik olduğunu” belirterek orduya, Hualien ve diğer bölgelerdeki kurtarma çalışmalarına destek vermeleri talimatı verdi.
Tsai, depremin yaralarının sarılabilmesi için merkezi hükümetin yerel yönetimlere destek olması gerektiğini belirtti.
Bu yılın başında yapılan başkanlık seçimlerinde Ada’nın yeni lideri seçilen Başkan Yardımcısı Lai Ching-te de depremin ardından hükümetin acil durum merkezi kurduğunu duyurarak vatandaşlardan sakin ve dikkatli olmalarını istedi.

JAPONYA VE FİLİPİNLER
Japonya Meteoroloji Ajansı (JMA), ülkenin güneybatısındaki Okinawa ve Miyako adaları için 3 metre yüksekliğe erişebilecek tsunami uyarısında bulunurken gün içinde uyarıyı kaldırdı.
Japon haber ajansı Kyodo, deprem sonrası dev dalgaların Okinawa yakınlarındaki Yonaguni ile İşigaki adalarının kıyılarına ulaştığını duyurdu.
Uçak seferlerinin iptal edildiği Okinawa’daki Naha Havalimanı’nın boşaltıldığı bildirildi.
Japonya Kabine Baş Sekreteri Hayaşi Yoşimasa, deprem sonrası Okinawa bölgesinde hasar tespit faaliyetinin sürdüğünü açıkladı.
Filipinler Volkanoloji ve Sismoloji Enstitüsü (Phivolcs), tsunami tehlikesi nedeniyle kıyı bölgelerinin boşaltılması uyarısında bulundu.
1999 DEPREMİNDE 2 BİN 400 HAYATINI KAYBETMİŞTİ
Tayvan’da 21 Eylül 1999’da Taipei’nin 150 kilometre güneyindeki Jiji’de meydana gelen 7,7 büyüklüğündeki depremde yaklaşık 2 bin 400 kişi hayatını kaybetmiş, 100 binden fazla kişi yaralanmış, binlerce bina yıkılmıştı.
İşgalci İsrail Şifa Hastanesinden geri çekildi: Vahşetin boyutu gün ağarınca ortaya çıktı



















Görgü tanıkları AA muhabirine yaptıkları açıklamada, İsrail ordusuna bağlı güçlerin Şifa Hastanesi ve çevresindeki yerleşim yerlerinden tamamen çekilerek Gazze şehrinin güneybatısındaki Tel el-Heva Mahallesi’nin güneyine gittiğini belirtti.
İsrail güçlerinin çekilmeden önce Şifa Hastanesinin tüm binalarını yaktığını ve tamamen hizmet dışı bıraktığını aktaran görgü tanıkları, hastanenin cerrahi binasının katlarını ve odalarını tamamen yıktığını, geri kalanını yaktığını, ana resepsiyon ve acil durum binasını da yakarak içindeki tüm tıbbi malzemeleri imha ettiğini söyledi.

Görgü tanıkları, İsrail güçlerinin ayrıca böbrek, doğumhane, morg, kanser ve yanık bölümlerini yaktığını, poliklinik binasını da yıktığını ifade etti.

Şifa Hastanesinde ve hastaneyi çevreleyen Ömer El-Muhtar, İzzeddin el-Kassam, Ebu Hasira, Bekir ve Habbuş sokaklarında onlarca ölü bulunduğunu belirten görgü tanıkları, ordunun, Filistinlilerin Şifa Hastanesinde kurduğu geçici mezarlığı yıktığını, cesetleri çıkarıp hastanenin farklı bölgelerine attığını anlattı.
Filistinli sağlık yetkilileri de hastanenin tamamen hizmet dışı kaldığını ve mevcut dönemde yeniden çalışmaya başlamanın zor olduğunu söyledi.

Sağlık yetkilileri, ordunun, hastanedeki tüm tıbbi ekipmanların yanı sıra ameliyathane ve yoğun bakım odalarını da imha ettiğini dile getirdi.
İsrail güçleri Gazze Şeridi’nin en büyük sağlık kompleksi Şifa Hastanesini işgal ettikten 10 gün sonra 24 Kasım 2023’te hastanenin bazı bölümlerini yıkarak çekilmişti.
İSRAİL ORDUSU ÇEKİLMEYİ DOĞRULADI!
İsrail ordusu, düzenlediği saldırılar sonrası tamamen kullanılamaz hale getirdiği Gazze Şeridi’nin en büyük sağlık kompleksi Şifa Hastanesi ile çevresinden çekildiğini duyurdu.

Ordudan yapılan açıklamada, 18 Mart’ta başlayan ve 14 gün süren saldırıların ardından İsrail güçlerinin Şifa Hastanesi ve çevresinden çekildiği doğrulandı.

Açıklamada, Şifa Hastanesi kompleksinde oluşan ağır yıkım ve içerde oluşan tahribata rağmen saldırılar sırasında sivillerin, hastaların ve sağlık ekiplerinin zarar görmesinin engellendiği iddia edildi.

İsrail ordusu, 14 gün süren saldırılar boyunca Şifa Hastanesi ve çevresinde 200’den fazla Filistinliyi öldürdü, 900’den fazla Filistinliyi de alıkoydu.
GERİDE YIKIM VE KATLİAM KALDI
İsrail güçlerinin bölgeden çekilmesinin ardından saldırıların boyutu da gün yüzüne çıktı. Saldırılar nedeniyle Şifa Hastanesi harabeye dönerken çevre sokaklarda onlarca Filistinlinin cesedi olduğu görüldü.
Gazze’nin en büyük hastanesini kullanılamaz hale getiren İsrail güçlerinin, binalar içerisinde de ağır hasar oluşturduğu gözlendi.
AA muhabirine konuşan görgü tanıkları, İsrail ordusuna bağlı güçlerin Şifa Hastanesi ve çevresindeki yerleşim yerlerinden tamamen çekilerek Gazze kentinin güneybatısındaki Tel el-Heva Mahallesi’nin güneyine gittiğini bildirmişti. Görgü tanıkları, İsrail güçlerinin çekilmeden önce Şifa Hastanesi’nin tüm binalarını yaktığını ve tamamen hizmet dışı bıraktığını, hastanenin cerrahi binasının katlarını ve odalarını tamamen yıktığını, geri kalanını yaktığını, ana resepsiyon ve acil durum binasını da yakarak içindeki tüm tıbbi malzemeleri imha ettiğini belirtmişti.
31 Mart yerel seçimlerinin Dünya basınındaki yansımaları şu şekilde:
AL JAZEERA:
Katar merkezli Al Jazeera, 31 Mart seçimlerini “Erdoğan’ın popülerlik testi” olarak değerlendirdi. Haberde “Seçimler Erdoğan’ın popülaritesi için barometre görevi görüyor” denilirken, Erdoğan’ın siyasi kariyerinin başlangıcı olarak nitelediği ve 2019’da kaybettiği İstanbul’daki kontrolünü geri almak istediğine dikkat çekildi.
REUTERS:
ABD merkezli Reuters ajansının “Erdoğan’ın rakibi riskli seçimde İstanbul’da önde” başlığıyla verdiği haberinde ise Ekrem İmamoğlu’nun, Erdoğan’ın gelecekteki “potansiyel rakibi” olarak görüldüğü belirtildi. İmamoğlu’nun, 2019 seçimlerini kazanmasının Erdoğan için büyük bir darbe olduğunu ifade eden ajans, bir kez daha kazanmasının ise “geleceğini çok daha parlak kılacağını” kaydetti.

BBC:
İngiliz BBC, Çağıl Kasapoğlu imzalı haberinde “İstanbul’daki çekişme ülkenin kaderini belirleyeceğine” dikkat çekti. Haberde İstanbul’dan çıkacak sonucun, bir sonraki genel seçimde Erdoğan ve AKP iktidarına ciddi bir rakip olup olamayacağına dair belirleyici olacağı kaydedildi. Paul Kirby tarafından kaleme alınan yazıda ise CHP’nin başta büyükşehirler olmak üzere birçok kentte önde götürdüğü seçimlerde 5 yıl önce Ankara ve İstanbul’u AKP’den alan Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın, 2028’de yapılacak genel seçimde Erdoğan’ın potansiyel rakipleri olarak görüldüğü aktarıldı.
AP:
Associated Press (AP) haber ajansı ise İstanbul ve Ankara gibi anahtar şehirlerde CHP’nin kontrolünü sürdürmesinin, Erdoğan için büyük hayal kırıklığı olduğunu aktardı. 2019’daki seçimlerde İstanbul ve Ankara’daki mağlubiyetlerin Erdoğan’ın “yenilmezlik aurasını yıktığına” dikkat çeken AP, söz konusu şehirleri seçimlerin “ana mücadele alanı” olarak tanımladı.

DW:
Alman Deutsche Welle (DW) de “Erdoğan’ın ‘son seçiminde’ sandıklar kapandı” başlıklı haberinde seçimin Erdoğan’ın emekli olmadan önceki son seçimi olabileceğini yazdı. Öte yandan seçimden alacağı momentumla Erdoğan’ın Anayasa’da değişiklik yaparak bir dönem daha başkanlık için aday olabileceğine dikkat çekildi.
BİLD:
Alman Bild gazetesi ise birçok uluslararası medya organı gibi yerel seçimleri “Erdoğan için bir test” olarak görürken, “İslamcı muhafazakar iktidar partisi AKP’nin sadece büyükşehirlerde değil, ülke çapında kaybettiğine” dikkat çekti. Seçim kampanyasının adil şartlarda geçmediğine ve iktidarın medyanın büyük kısmındaki kontrolüne değinen Bild, İmamoğlu’nun seçilmesi durumunda, gelecekteki seçimlerde Erdoğan’ın muhtemel rakibi olarak konumunu güçlendireceğini yazdı.
DER SPİEGEL:
“Erdoğan İstanbul’u geri kazanmak istedi, ama başaramadı” başlığını attı. “Tarihi yenilgi” adını koyan Alman haber sitesi, “Recep Tayyip Erdoğan ile partisinin İstanbul’un yanı sıra pek çok yerde kaybettiğine” dikkat çekerek “Seçmenler Türkiye Cumhurbaşkanı’na net mesaj gönderdi” dedi.
THE ECONOMİST:
Türkiye’de muhalefet 31 Mart’ta yapılan yerel seçimlerde büyük şehirlerin kontrolünü kazanarak, ülke çapında iktidardaki Adalet ve Kalkınma partisini geride bıraktı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ağır bir darbe indirdi.
BLOOMBERG:
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yirmi yılı aşkın bir süre önce iktidara gelmesinden bu yana ana muhalefet partisi karşısında sandıkta şok bir yenilgiyle karşı karşıya. İlk sonuçlara göre, Erdoğan’ın AK Partisi Pazar günü yapılan yerel seçimlerde ilk kez ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) gerisinde kaldı.
]]>
Gazze Şeridi’ndeki su krizi, 7 Ekim 2023’ten bu yana devam eden yıkıcı İsrail savaşının ışığında her geçen gün derinleşiyor.
İsrail’in saldırıların başında aldığı elektrik, su ve yakıt kesintisi kararı sonucunda Gazze Şeridi’nde yaklaşık 2 milyon Filistinli, içme suyu sıkıntısı nedeniyle susuzluk kriziyle karşı karşıya kaldı.
Gazze Şeridi Belediyeler Birliği Koordinatörü Husni Muhenna, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki belediyelerin, yakıtın tükenmesi ve İsrail’in su tesislerini hedef alması nedeniyle yer altı kuyularından Filistinlilerin evlerine su pompalamakta büyük zorluklar yaşadığını belirtti.
“İsrail, yıkıcı savaşının bir parçası olarak Gazze Şeridi’nin çeşitli yerlerinde, özellikle de kuzey kesiminde Filistinlileri aç ve susuz bırakma politikasını bilinçli olarak uyguluyor.” diyen Muhenna, kuzeyde kişi başına düşen su payının İsrail saldırıları öncesinde günde 90 litre yerine iki litreye düştüğünü, bunun da özellikle ramazan ayında ve artan sıcaklıklarla birlikte vatandaşların sıkıntısını daha da artırdığını söyledi.
Muhenna, Gazze Şeridi’ndeki açlık ve susuzluk krizinin hızlanacağı konusunda uyarıda bulunarak, bu krizin daha fazla kişinin hayatını kaybetmesine neden olacağından endişe duyduklarını ifade etti.
UZUN KUYRUKLAR
Filistinliler, günlük ihtiyaçlarını zar zor karşılayan plastik “galonları” doldurmak için halen minimum düzeyde çalışan tuzlu su dolum yerlerine ve tuzdan arındırma tesislerine akın ediyor.
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus kentinden Refah kentine göç etmek zorunda kalan Filistinli Semar Zurayd, sınırlı miktarda tuz ve tatlı su temini konusunda her gün yaşadıkları acıları anlattı.
Zurayd, bir “galon” içilebilir su elde edebilmek için sabahın erken vakitlerinde saatlerce uzun kuyruklarda beklemek gerektiğini dile getirdi.
SU 5 DOLARA ALINIYOR
Uzun süre beklemenin ardından bazı zamanlarda suya ulaşamadıklarını söyleyen Zurayd, şunları aktardı:
“Bir galon suyu doldurmayı başaramazsak, normal koşullarda çeyrek doların altında olan 1.5 litrelik suyu 5 dolara kadar yüksek bir fiyata satın almak zorunda kalıyoruz. Bu durumlarda da su tüketimimizi ciddi oranda azaltmak zorunda kalıyoruz.”
Kanser hastası olan Zurayd, acının yalnızca su içmekle sınırlı olmadığını, banyo yapmak ve bulaşık yıkamak için su elde etmenin bile emek ve uzun zaman gerektirdiğini ifade etti.
Günümüzde suyun gıdadan daha önemli hale geldiğini ve uzun süredir suya çok sınırlı miktarlarda eriştiklerini aktaran Zurayd, konuşurken acı bir şekilde ağlayarak, bu zor koşullar altında yerinden edilenlerin ve ailesinin de gıda, su ve gaza ihtiyacı olduğuna dikkat çekti.
Gazze’nin kuzeyinden Refah’a göç etmek zorunda kalan Filistinli Sena Ubeyd de suya erişemedikleri için bulaşık yıkayamadığını veya günlük ihtiyaçlarını gideremediklerini söyledi.
“Kendimiz ve çocuklarımızın banyo ihtiyacını bırakın, içme suyuna dahi erişimde gerçek bir kriz yaşıyoruz.” diyen Ubeyd, suya erişemedikleri zamanlarda da yemek dahi pişiremediklerini aktardı.
İsrail ordusunun 7 Ekim 2023’ten bu yana sivil yerleşim yerleri, hastane, okul ve yerinden edilmiş Filistinlilerin sığındığı barınakları da hedef alan saldırılarını sürdürmesinin yanı sıra insani yardımların girişini de engelleyerek halkı açlık ve susuzluğa mahkum ettiği 2,3 milyon nüfuslu Gazze Şeridi’nde büyük bir insani felaket yaşanıyor.
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 18 Mart’ta yaptığı açıklamada, İsrail’in Gazze’de açlığı silah olarak kullandığını söylemişti.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 14 bin 280’i çocuk, 9 bin 340’ı kadın olmak üzere 32 bin 705 Filistinli öldürüldü, 75 bin 190 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
Ülkedeki çok sayıda sivil toplum kuruluşunun çağrısıyla Stockholm’deki Odenplan bölgesinde toplanan yaklaşık 5 bin gösterici, İsrail’in Gazze’de işlediği savaş suçunu durdurmasını istedi.
“Gazze’de çocuklar öldürülüyor“, “Soykırımı durdurun” ve “Sonsuza kadar Filistin” yazılı pankartların yanı sıra Gazze’de öldürülen çocukları temsilen maketler taşıyan göstericiler, “Özgür Filistin“, “İşgale son” ve “Katil İsrail” şeklinde sloganlar attı.
Gösteriye katılan yazar ve aktivist Samuel Girma, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 11 Mayıs’ta İsveç’in Malmö kentinde yapılacak Eurovision Şarkı Yarışması’na İsrail’in katılmamasını istedi.
Girma, “İsrail Eurovision’a katılmayı hak etmiyor. Katil ve soykırımcı bir ülke müzik yarışmasına katılamaz. İsrail soykırımcı bir ülkedir.” ifadelerini kullandı.

İsveç’te 30 Mart cumartesi Paskalya bayramında ailesi ile geleneksel Paskalya yemeği ve kutlamasına katılmayan yüzlerce kişi, Gazze halkı ile dayanışma gösterisine katılma kararı aldı.

HOLLANDA
Dam Meydanı’nda toplanan grup, İsrail’in Gazze’deki saldırılarını protesto ederek, merkezi tren istasyonuna yürüdü.
Eylemciler, “Amsterdam soykırıma hayır diyor“, “Açlığı durdur“, “Özgür Filistin“, “Gazze’deki soykırımı durdur“, “Hollanda utan, ellerinde kan var” ve “İsrail terörist, Netanyahu terörist” sloganları attı.

Göstericiler ellerinde, “Topraklar işgal altındayken adalet sağlanamaz“, “Soykırımı durdur” ve “İsrail’in suçlarına para yok” yazılı dövizler taşıdı.

Hollanda’nın bir an evvel İsrail’e desteğini kesmesi talebinde bulunan göstericiler, İsrail’in Filistinlilere ait toprakları işgal ederek ve binlerce dönüm araziye el koyarak baskı ve zulüm yaptığına, Gazze’deki insanların açlığa terk edildiğine dikkati çekti.

“İSRAİL, GAZZE’DE AÇLIĞI SİLAH OLARAK KULLANIYOR”
Gösteriyi organize eden gruplardan Avrupa Gençlik Derneği (AGD) Hollanda sorumlusu Murat Gök, konuşmasında İsrail’in işgal ve ilhak politikalarını eleştirerek, “İsrail, Gazze’de açlığı silah olarak kullanıyor. İsrail, son altı ay içinde Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda 14 binden fazlası çocuk olmak üzere 32 binden fazla Filistinliyi öldürdü, şimdi de milyonlarcasını açlığa terk ediyor.” dedi.

Göstericilerden Nanda Milbreta, İsrail’in, Gazzelileri aç bırakmasının berbat bir şey oluğunu ve savaş suçu teşkil ettiğini belirterek, “Bu bir savaş suçu. Metrelerce ötede dünyadaki birçok şeye ulaşabiliyorken Gazzedekilerin suya, elektriğe, gıdaya erişimi yok. Bu kasıtlı olarak yapılıyor ve insanların ve çocukların kıtlığa terk edildiğini görmek çok kötü. Bu onların vücudunda kalıcı hasarlara ve sağlık problemlerine sebep olacak, tabi hayatta kalabilirlerse.” ifadelerini kullandı.
Filistinliler için Toprak Günü’nün önemini “Filistinli Cesur Kız” olarak tanınan aktivist Ahed Tamimi’nin “Bana Dişi Aslan Derler: Filistinli Bir Kızın Özgürlük Mücadelesi” başlıklı kitabından öğrendiğini anlatan Milbreta, “Toprak gününe özel bir gösteri yapılmış olmasını görmek beni sevindirdi.” diye konuştu.
Yağışlı havaya rağmen katılımın yüksek olduğu gösteri yaklaşık 2,5 saat sürdü.

ALMANYA
Başkent Berlin’de “Savaşa hazır olmak- bir daha asla!” sloganıyla düzenlenen “Paskalya Yürüyüşü“ne yaklaşık 4 bin kişi katıldı.
Göstericiler, Ukrayna ve Gazze’de ateşkes sağlanması ve diplomatik çözümün bulunması için çaba sarf edilmesi çağrısında bulundu ve Ukrayna ve İsrail’e silah sağlanmamasını talep etti.
Eylemde üzerinde “Rusya ile dostluk- Yaşasın Filistin“, “Gazze’de soykırım“, “Gazze’ye özgürlük. 32 bin ölü ve dünya seyrediyor” ve “Rusya karşı savaşı durdurun” yazan dövizler taşındı.
Yürüyüş kapsamında yapılan konuşmalarda, Almanya’nın NATO’dan ayrılması, silah ihracatlarının durdurulması, sığınmacıların haklarının artırılması ve Avrupa’nın güvenlik düzenine Rusya’nın da dahil edilmesi istendi.
Gösteriye katılan Rosmarie Matros, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Gazze’de yaşananların tamamen felaket olduğunu belirterek, “Dünya seyrediyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Politikacılar bunun için boş konuşuyor. İsrail’e durmaksızın silah ve para sağlanıyor.” dedi.
Birleşmiş Milletler’de (BM) tüm kararların sonuçsuz kaldığına dikkati çeken Matros, “Gazze’de akıl almaz bir sefalet olduğunu düşünüyorum. Burada hayal bile edemeyeceğimiz bir şey. Altyapı çöktü, insanlar öldürülüyor, hastaneler artık yok. Hiçbir şey yok. Çocuklar için üzülüyorum. Bence bu kötü bir şey. Ayrıca savaşı bitirmek için bir reçetem var. Eğer bir günden diğerine İsrail’e hiç para ve silah gönderilmezse, savaş çok hızlı bir şekilde biter.” şeklinde konuştu.
“Paskalya Yürüyüşleri” ülkenin diğer şehirlerinde de düzenlendi.
Stuttgart’ta 2 bin, Bremen’de 1000, Köln’de 700 ve Münih’te 500 kişinin gösterilere katıldığı bildirildi.

İNGİLTERE
Tarihi Filistin topraklarındaki İsrail işgaline karşı direnişin sembolü haline gelen 30 Mart Toprak Günü’nün 48’inci yıl dönümünde başkentteki Russell Meydanı’nda toplanan göstericiler, ellerinde Filistin bayrakları ve pankartlarla şehrin merkezindeki ünlü Trafalgar Meydanı’na yürüdü.
Göstericiler, Gazze’de soykırımın durdurulması çağrısında bulunarak, İsrail’e silah satışı nedeniyle İngiliz hükümetini “soykırımın suç ortağı” olmakla itham etti ve bir an önce silah ihracatının durdurulmasını istedi.
Ellerinde “Gazze’de katliam var“, “Bizim vergilerimiz İsrail’in savaş suçlarını fonluyor” ve “Ellerini Refah’tan çekin” yazılı pankartlar taşıyan Filistin destekçilerinin yürüyüşü Trafalgar Meydanında son buldu.
Acil ateşkes çağrısıyla 11’incisi düzenlenen ulusal yürüyüşe Mısır asıllı İngiliz aktör Khalid Abdalla, komedyen Alexei Sayle, Filistin asıllı İngiliz müzisyen Reem Kelani gibi ünlü isimler de katılarak destek verdi.
Öte yandan bir grup İsrail yanlısı da, Waterloo Köprüsü yakınlarında bayraklar ve pankartlarla karşı gösteri düzenledi. İngiliz polisi iki grubun karşı karşıya geldiği güzergah boyunca yoğun güvenlik önlemleri aldı.
Polis, Filistin’e destek yürüyüşüne katılan göstericilerden bazılarını ise gözaltına aldı.
Filistin yanlılarının gözaltına alınmasına yürüyüşe katılan vatandaşlar tepki gösterdi.
İSVİÇRE
Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği önünde toplanan göstericiler şehir merkezinde saatlerce yürüdü.
İsrail aleyhinde Fransızca, İngilizce ve Arapça slogan atan göstericiler, yoğun saldırılar altındaki Filistin halkına desteğini bildirdi.
7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in yoğun saldıralar düzenlediği Gazze’de yaşananları “açıkça bir soykırım” olarak niteleyen eylemciler, acil ve kalıcı ateşkes çağrısında bulundu.
Eylemciler, ellerinde “Filistin’in özgürlüğüne kavuşmasını” destekleyen pankartlar taşırken, eylemcilere destek için çevredeki binalardan da bayraklar açıldı.
Öte yandan, bir binadan İsrail bayrağının açılması ise göstericilerin kısa süreli tepkisine neden oldu.

“BU BENİM İÇİN BİR SOYKIRIM VE BUNA TAHAMMÜL EDEMİYORUM”
Eyleme katılan İsviçre vatandaşı Janos Pasztor, AA muhabirine yaptığı açıklamada, siyasi güce sahip kişilere, dünyanın her yerindeki insanların Filistin’de olup bitenlerle gerçekten ilgilendiğini ve İsrail hükümetine savaşı durdurması için baskı yapmaları gerektiğini göstermek için mitinge katıldığını bildirdi.
Ateşkes sağlanmasının insani yardımların acilen Gazze’ye ulaşmasına imkan tanıyacağını belirten Pasztor, daha sonra 75 yıldır Filistin’de devam eden soruna çözüm bulunabileceğini söyledi.
Pasztor, “(Gazze’de yaşananları soykırım olduğunu belirten BM raporu) Evet buna katılıyoruz. Uluslararası Adalet Divanı (UAD) Gazze’de soykırım olma ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Bu nedenle UAD, İsrail hükümetinin bazı adımlar atmasına karar kıldı ancak İsrail buna uymadı.” dedi.
Marie France isimli gösterici ise, “Gazze’deki duruma çok üzülüyorum. Bu benim için bir soykırım ve buna tahammül edemiyorum. Bu durdurmalı, bir şeyler yapmalıyız. Ben bir İsviçreliyim, gerçekten utanıyorum. Çünkü İsviçre İsrail’e silah satıyor, buna bir son vermeliyiz. Bu yüzden bugün bütün Filistin halkına destek vermek için buradayım.” diye konuştu.
İRLANDA
Başkent Dublin’de, 30 Mart Filistin Toprak Günü’nün 48’inci yılı dolayısıyla etkinlik düzenlendi.
Etkinlik, İrlanda Filistin Dayanışma Kampanyası (IPSC) tarafından başkent Dublin’deki Grafton Caddesi’nde organize edildi.
Bir grup İrlandalı’nın Filistin’e destek sözleri içeren kendilerine ait şarkıyı söylediği etkinlikte, Filistinlilerin geleneksel halk oyunlarından Dabke de oynandı.

IPSC Başkan Yardımcısı Filistin asıllı Fatin Al Tamimi, AA muhabirine Filistin Toprak Günü’nün önemine yönelik açıklamalarda bulundu.
Tamimi, Filistin Toprak Günü’nün 1976’ya dayandığını belirterek, 48’inci yıl etkinliği için bir araya geldiklerini söyledi.

IPSC Başkan Yardımcısı Tamimi, “Filistin, bizim sadece toprağımız değil aynı zamanda kimliğimiz, onurumuz, geçmişimiz ile olan bağımız ve ailemiz anlamına gelmektedir. Uluslararası alanda toprağımıza dönme hakkımız var. Bu yüzden dünyanın neresine gidersek gidelim Filistin’i kalbimizde, düşüncelerimizde ve hayatımızda her zaman koruyacağız.” dedi.

TOPRAK GÜNÜ NEDİR?
İsrail, 30 Mart 1976’da ülkenin kuzeyindeki Celile bölgesinde yaşayan İsrail vatandaşı Filistinlilere ait binlerce dönüm araziye el koymuştu. Bunun üzerine Filistin halkı, bu gasbı protesto etmek için genel greve gitmiş ve gösteriler düzenlemişti.
İsrail polisi gösterilere katılan Filistinlilere ateş açarak 6 kişiyi öldürmüş, binlerce kişiyi yaralamıştı.
İsrail’in kuzeyindeki Celile bölgesinde bulunan Deyr Hanna beldesinde yaşanan bu olay, polis ile İsrail vatandaşı olan Filistinli kitleler arasında yaşanan ilk kitlesel çatışma olması sebebiyle büyük önem kazanmıştı.

Olayın gerçekleştiği tarihte Deyr Hanna beldesinde yaşayan Filistinlilerin yaklaşık yüzde 20’sini Hristiyanlar, geri kalanını ise Müslümanlar oluşturuyordu.
“Toprak Günü” olarak anılan bu olay, İsrail ile Filistin arasındaki çatışmanın kaynağı olan toprak konusunda Filistinlilerin gösterdiği direnişin simgesi olarak görülüyor.
FİLİSTİNLİLER TOPRAKLARININ YÜZDE 15’İNİ KULLANABİLİYOR
Toprak Günü’nün geçmişi “Nekbe” (Büyük Felaket) olarak bilinen 1948’de İsrail’in kurulması ve sonrasındaki olaylar zincirine kadar uzanıyor.
Filistin İstatistik Merkezinin Mart 2015’teki verilerine göre İsrail, 27 bin kilometrekarelik Filistin topraklarının yüzde 85’ine el koymuş durumda. Filistinliler kendi vatanlarının sadece yüzde 15’ini kullanabiliyor.

MİLYONLAR SÜRGÜNDE YAŞIYOR
Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki mülteci kamplarının yanı sıra başta Suriye, Lübnan ve Ürdün olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde vatanlarından uzakta hayat süren milyonlarca Filistinli, hala yüzlerinin “çalınan cennet” olarak tanımladıkları Filistin’e dönük olduğunu her fırsatta dile getiriyor.
Birleşmiş Milletler’in (BM) “Evlerine geri dönmeyi ve komşularıyla huzur içinde yaşamayı arzulayan mültecilerin, mümkün olan en yakın zamanda bu arzularını gerçekleştirmelerine izin verilmeli ve geri dönmemeye karar verenlerin arazileri için de tazminat ödenmeli” şeklindeki 194 sayılı kararını ise İsrail uygulamayı reddediyor.


Güler’in konuşmasından öne çıkanlar şu şekilde:
‘TÜRKİYE’NİN ARTIK BİZE İHTİYACI YOK’
Yeni bir Türkiye stratejisinin vakti geldi. Türkiye’nin artık bize ihtiyacı yok. Türkiye, çıkarlarının peşinden gidiyor ve bunlar bazen de bizim çıkarlarımız. Berlin bunu anlamalı ve Ankara’ya daha az ahlak dersi vermeli. Türkiye’nin jeopolitik önemi artıyor ve bunu kabul etmeliyiz. Sadece değerlere dayalı ortaklıklar yapmamalıyız.
‘TÜRKİYE, GÜVENİLİR BİR AKTÖR OLARAK BÖLGESEL BİR GÜÇ OLMA ARZUSUNU VURGULUYOR’
Kısa süre önce Türkiye’de üçüncü kez Antalya Diplomasi Forumu düzenlendi. Bu forum ile Türkiye, güvenilir bir aktör olarak bölgesel ve jeopolitik gelişmeleri şekillerinden bölgesel bir güç olma arzusunu vurguluyor.
Sadece kalkınma yardımı perspektifinden değil de eşit ticaret ortakları olarak itibar gören Afrikalı ve Asyalı ülkeler, minnettar bir şekilde Antalya’ya geliyor. Forumun katılımcı listesi, Almanya’nın dünya siyasetini nasıl es geçtiğini gösteriyor.
En başta Afrika’dan ve Orta Asya’dan temsilciler Antalya’ya geldi. Bu tesadüf değil. Yıllardır dünya çapında bir sistem rekabeti var. Ve Almanlar, çıkarlarına mı yoksa değerlerine mi dayalı bir siyaset yürütmek istediklerini bilmiyorlar.

‘TÜRKİYE, ALMANYA’NIN FİKRİNE HALA DEĞER VERİYOR ANCAK DAYATMA İSTEMİYOR’
Türk hükümet temsilcileri ile görüşmeler gösterdi ki, Almanya’nın fikrine hâlâ değer veriliyor ve saygı duyuluyor, ancak dayatma istenmiyor.
Dünyada çok sayıda başka ortağın da olduğu ve bu nedenle ne Avrupa’nın ne de Almanya’nın dünyanın merkezi olmadığı açıkça ifade edildi.
Türkiye, çıkarlarını hayata geçirebileceği başka ortaklar bulduğunu ilan ediyor. Bunu görmezden gelmemeliyiz.

Zirâ bu sadece Türkiye özelinde bir durum değil. Almanya’nın yaşadığı anlam kaybı, her yurtdışı seyahatimizin acı farkındalığı haline geldi.
Bu, sadece Alman hükümetinin güvenilir olmamasıyla ilgili değil, aynı zamanda ülkemiz başkalarına ahlak dersi vermeye çalışan bir ülke olarak görülüyor. Başkalarını pozisyonlarımıza ikna etmek istiyorsak, değerlerimize dair sunumlardan fazlasını vermeliyiz.

‘TÜRKİYE KRİZDE OLAN EKONOMİSİNE RAĞMEN OLDUKÇA ÖZGÜVENLİ HAREKET EDİYOR’
Türkiye özelinde bu, şu demek; özellikle güvenlik politikası alanında birlikte çalışmak için yeni bir stratejiye ihtiyacımız var. Türkiye, şu an krizde olan ekonomisine rağmen oldukça özgüvenli hareket ediyor.
Bunun sebeplerinden biri de Türkiye’nin kısa sürede uluslararası olarak kabul ettirdiği savunma sanayii. Antalya’da özgüvenle ‘Yakında bizden silah rica edeceksiniz’ dediler.
‘ANKARA’YA İHTİYACIMIZ VAR’
Türkiye, zor ama önemli bir ortak olmaya devam ediyor. Güvenlik ve savunma siyasetinin yanı sıra göç gibi devasa bir zorluk nedeniyle Ankara’ya ihtiyacımız var.
Ukrayna savaşı, Türkiye’nin ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Biz miğferler hakkında tartışırken Türkiye Ukrayna’ya İHA gönderiyordu.
Almanya olarak daha fazla ortak çıkar alanı tespit etmeliyiz. Tavize hazır olma ve birbirimizle iletişim konusunda çalışmalar yapmalıyız.

Terör örgütü PKK geçtiğimiz günlerde bir video yayınlayarak insansız hava araçlarını hedef aldığını açıkladı.
Ve iddialarına delil olarak birkaç İHA parçasını propaganda kanallarından sergiledi.
Parçalarda herhangi bir yanık izi bulunmaması, araçların teknik arıza sebebiyle düşmüş olabileceğini analizlerini beraberinde getirdi.
PKK sözde saldırıda hangi silahların kullanıldığı duyurulmazken akıllara İngiltere merkezli Middle East Eye’in önemli haberi geldi.
İsmini vermeyen bir Türk yetkili terör örgütünün kamikaze İHA sistemleri edinmeye çalıştığını doğruladı.
Ancak tedarikçilerinin kim olduğu konusunda bilgi paylaşmadı.
Adının açıklanmasını istemeyen farklı kaynaklarsa PKK’nın İran yapımı Meraj İHASAVAR kamikaze sistemlerini satın aldığını öne sürdü.
Bu sistemlerin Tahran’la bağlantısı olan farklı kanallardan terör örgütüne aktarıldığı belirtildi.
En önemli kanalın ise Türkiye’nin PKK/SDG ile yakın ilişkilere sahip olduğu için uyardığı Süleymaniye’de söz sahibi olan Bafil Talabani olduğu iddia edildi.
Ankara bu yakınlık sebebiyle, 2023 yılında KYB’nin kalesi olan Irak Kürdistanı’nın Süleymaniye kentine hava sahasını kapattı.
PKK’nın yaklaştığı tahmin edilen Kuzey Irak operasyonu öncesinde bölgede tutunamadığı biliniyor.
Bunun da en büyük sebeplerinden biri, başarılı kara operasyonlarının yanı sıra, silahlı insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen operasyonlar…
Dolayısıyla örgütün SİHA’ları hedef almak için çözümler üretmeye çalışması normal.
Ancak bu konuda başarı elde edemedikleri de açık.
PKK, ABD’nin örgüte hibe ettiği MANPADS uçak savar füzeleri, Türkiye’nin diplomatik gücünden ötürü kullanılamıyor.
Washington, ortaklık konusunda ciddi ihlallerde bulunmuş olsa da halen Ankara’nın NATO müttefiki…
Ve analistlere göre daha önce olduğu gibi Türkiye ile doğrudan askeri olarak karşı karşıya gelmek istemiyor.
İRAN’IN BÖYLE BİR ALIŞVERİŞTEN ÇIKARI NEDİR?
İran, Türkiye ile dost ilişkiler geliştirmek istese de, Şii Hilali olarak bilinen, Bahreyn’den başlayarak Irak,Suriye ve Lübnan’ı kapsayan alanda nüfuzunu korumayı amaçlıyor.
Her bölgenin de kendisine has dinamikleri mevcut.
Suriye’nin başka, Irak’ın, Lübnan’ın bambaşka..
Analistler Tahran’ın Irak denkleminde dengeleri sağlayabilmek adına kendisinden tamamen bağımsız hareket eden bir Bağdat yönetimini istemediğini değerlendiriyor.
Zira bu durumda Türkiye ile yakınlaşacak olan Irak yönetiminin zaman ilerledikçe hem ticari anlaşmalarda farklı rotalar çizebileceği;
Hem de ülke içindeki on binlerce Şii milisi tasfiye edebileceği değerlendiriliyor.
Bu iki durum da İran’ın lehine değil.
Dolayısıyla Ankara-Bağdat yakınlaşmasında söz sahibi olmak için Haşdi Şabi üyelerini toplantılarda bulunduran Tahran, bir yandan da PKK terör örgütü örtülü alışverişini sürdürüyor olabilir.
Ayrıca bu alışverişten gelen maddi kazanç da söz konusu.
Öte yandan İran’ın iddia edilen bu faaliyeti gerçekleştirdiği ispatlanırsa, Türkiye ve ayrılmaz müttefiki Azerbaycan ile yaşayabileceği gerginliğin artacağı biliniyor.
Bafil Talabani’nin ise MİT’in operasyonlarının Süleymaniye’ye kadar ulaştığı bir dönemde, teröristlerden taraf olmamasının kendi iktidarı adına yararlı olacağı değerlendirmeleri yapılıyor.
IRAK PKK’YI YASAKLI ÖRGÜT İLAN ETTİ, OPERASYON YAKLAŞIYOR
Bu ayın başlarında Irak ve Türkiye arasında, tarihi güvenlik görüşmeleri gerçekleştirildi.
Güvenlik Mekanizması Görüşmesi’nin tamamlanmasının ardından terörle mücadelede ortak hareket etme kararı alındı.
Ortak Daimi Komitelerin kurulması kararlaştırıldı.
Bağdat’la varılan uzlaşma sonucunda, başlatılması planlanan kara operasyonuyla 378 kilometrelik Irak sınırından 30-40 kilometre derinliğe inilerek “güvenli hat” oluşturulacağı öngörülüyor.
Kandil ve Gara bölgelerinin ana hedefler olabileceği değerlendiriliyor.
Örgüt militanlarının da bu konuda hazırlıklar yaptığı ve ailelerini Suriye’ye tahliye etmeye başladıkları öne sürülüyor.
Eski Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin vefatıyla bölgesel bir güç mücadelesi olduğu biliniyor.
Bafil ve Kubad kardeşler iktidar konusunda çekişme içinde.
Bafil’in PKK-YPG terör örgütüyle ilişkilerini geliştirerek Erbil’e karşı bir güç oluşturmak ve İran’ın yanı sıra ABD’den de destek almak istediği değerlendirmeleri yapılıyor.
Bölücü örgütün Erbil yönetimiyle arasının iyi olmadığı biliniyor.
PKK’nın sözde yetkilileri yaptıkları art arda açıklamalarla KDP ve Barzani yönetimini suçlayarak “Türk” dostu olduğunu savunuyor.
TARİHİ PROJE ÖNCESİ ADIMLAR ATILIYOR
Ankara, PKK’nın Körfez’i Irak üzerinden Türkiye’ye bağlayacak 1.200 km’lik bir otoyol ve demiryolu kurmayı amaçlayan Irak Kalkınma Yolu Projesi’ni tehdit ettiğini belirtiyor.
Middle East Eye’e konuşan bir başka Türk yetkili ise İran’ın PKK ile mücadele konusunda Irak’ı olumsuz etkilediğini ifade etmişti.
Kalkınma Yolu Projesi’nin haritası, Talabani’nin hüküm sürdüğü Süleymaniye bölgesini içine almıyor.
İran’ın da proje dışında kalmak istemediği aşikar.
Özellikle kendilerine yönelik ABD yaptırımları düşünüldüğünde bu durum doğrudan bir zorunluluk olarak değerlendiriliyor.
Türkiye İran’ı düşman olarak nitelendirmiyor ancak Tahran’ın isteğinin lojistik açıdan pek mümkün olmadığı belirtiliyor.
Ankara yine de Tahran’a açık kapı bırakmış durumda.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Anlaşmanın ekonomik ve güvenlik boyutlarına İran da dahil olabilir.” açıklamasında bulundu.
Tabi bu durumda Tahran’ın, istikrar kazanan ve gelişen bir Irak’ın kendilerine yarar sağlayacağı değerlendirmesi yapması bir zorunluluk olarak görülüyor.
]]>“ŞU ANDA EKSTÜBE DURUMDA, BİLİNCİ AÇIK”
Dün geceden itibaren iyi gelişmeler olduğunu söyleyen Sağlam “Bu sabah MR kontrolü yapıldı. MR’da sonuçlar iyi görününce uyandırılmaya karar verildi. Anestezideki arkadaşlarımız hastayı ekstübe etti. Şu anda ekstübe durumda, bilinci açık. Kendisine ulaştırılan selamlara karşı gülümsedi. Motor hareketleri iyi, takip ediyoruz. Ciddi bir travma geçirmiş. Daha önceki bir beyin ameliyatı, akciğer ameliyatı var. Öğrendiğimiz kadarıyla yaklaşık 3 ay önce geçirilmiş bir akciğer enfeksiyonu var. Kronik bir sigara içicisi. İnşallah bu sigarayı da bırakmış olur bu vesileyle bundan sonraki hayatında. Fizik tedavi yapılıyor. Süreç daha iyiye gidiyor. MR’daki görüntüler de, radyolojik görüntüler de bunu destekliyor. Acile ilk başvurduğu zamanki tabloda sağ tarafında tam bir felç tablosu vardı. Şu anda sağ tarafında hareketleri iyi. Ama daha da iyi olmasını bekliyoruz.” diye konuştu.

“İLETİŞİM KURABİLİYOR, CEVAP VERİYOR”
Sağlam, “Akciğerleriyle ilgili bir sıkıntılarımız var. Onunla ilgili gerekli tedbirleri alıyoruz. Çünkü multidisipliner bir ekip takip ediyor her an. Enfeksiyon hastalıklarındaki arkadaşlarla konsültasyonlar yapıldı ve antibiyotik tedavisine başlandı. Ciddi bir durum değil ancak tedbir amaçlı bunu yapıyoruz. Tabii daha erken uyanmasını umuyorduk biz de. 24’üncü saatin sonunda bir uyandırma süreci başlamıştı. Biz de daha erken ekstübe etmeyi umuyorduk. Ancak arada bazı tansiyon yükselmeleri oluyordu. O yüzden süreci biraz temkinli ve yavaş yürüttü arkadaşlarımız. Sonunda bugün güzel bir şekilde ekstübe oldu. Entübe değil, iletişim kurabiliyor. Eşini yanına aldık. Kendisine bazı selamlar ulaştırıldı. Tepki veriyor. Tedavisine devam edeceğiz. Birkaç gün yoğun bakımdaki tedavisiyle devam edecek.” dedi.
“KONUŞMAYLA İLGİLİ BİR SIKINTI OLMAYACAK AMA ŞU AN KONUŞMAK İÇİN YORGUN”
Süreçte tedbirli olunması söyleyen Sağlam “Konuşma sürecini daha sonra bekliyoruz. Konuşması için yorgun diyelim Kadir Bey, biraz yorgun. Onu zamanla şu andaki belirtiler konuşmayla ilgili bir sıkıntı olmayacağını bize gösteriyor. Dolayısıyla her şeyin düzelebileceğini umuyoruz.” şeklinde konuştu.

“KADİR BEYİN ŞANSI O AN YANINDA EŞİNİN OLMASI”
‘Kadir beyin şansı o an yanında eşinin olması’ diyen Sağlam, “İlk andan itibaren olayı iyi yönetmesi. Ve 112’ye haber vermesi. Kadir beyin evden hastaneye ulaşma süresi zannedersem 20 dakikalık bir süre. Oldukça kısa bir süre ,ambulansın ulaşıp hastaneye ulaştırması. Sonrasında tetkikler hızlı bir şekilde yapılıyor tomografi, MR ve pıhtı tespiti yapıldıktan sonra da hızlı bir şekilde işleme alınıyor. Pıhtı temizlendikten sonra kontrol amaçlı MR’lar da temiz gözüktükten sonraki süreç zaten klinik iyileşme takibi. Yoğun bakımda süreci takip ettiriyoruz ki bir komplikasyon gelişmesin. Gelişirse anında müdahale edebilirim diye. Şu anda her şey yolunda gidiyor. Hastaneden özellikle taburcu olduktan sonraki aşama daha yoğun olacak. Hastanede şu anda yoğun bakım sürecinde 3-4 güne kadar belki servise alacak duruma geleceğiz.” dedi.
HABER7
Filistin direnişinin öncüsü Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail işgalindeki bölgelere hava, kara ve denizden yaptığı Aksa Tufanı operasyonuyla ilgili dezenformasyonlar, bizzat sahipleri tarafından çürütülmeye devam ediyor.
Hamas askerlerinin “müzik festivalindeki gençleri öldürdüğü”, direnişçilerin “40 bebeğin kafasını kestiği” gibi pek çok gerçek dışı bilginin İsrail ve ABD tarafından yalanlanmasının ardından “toplu tecavüz” ve “karnı kesilen kadın” iftiralarının da içinin boş olduğu kabul edildi.
O AVUKAT GÜVENİLMEZ BİR YALANCI
7 Ekim’deki operasyonda Filistinli savaşçıların İsrailli kadınlara tecavüz ettiği ve hamile bir kadının karnını yardığı yalanını ortaya atan Yahudi avukat Cochav Elkayam-Levy, İsrail makamları tarafından “güvenilemez” ve “uzak durulması gereken kişi” ilan edildi.
İsrail’de yayın yapan Yedioth Ahronoth gazetesinin haberine göre, isimlerinin açıklanmasını istemeyen İsrailli hükümet kaynakları, avukat Elkayam-Levy’nin, 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonuna ilişkin “doğru olmayan araştırmaları ve yalan hikayeleri yayarak bunun üzerinden milyonlarca dolarlık yardım toplandığını” belirtti.

Özellikle Batı medyasında sıkça dillendirilen bu asılsız hikayelerle İsrail’in güvenirliliğinin sarsılmasına yol açtığına dikkati çeken yetkili, “o güvenilemez biri” dediği Elkayam-Levy’nin sunduğu birçok delilin, Hamas ile ilgisinin bulunmadığının ortaya çıktığını kaydetti.
HAMAS’A ATTIĞI İFTİRA İLE MİLYONLARI GÖTÜRMÜŞ
Yedioth Ahronoth’a konuşan bir diğer İsrailli yetkili, 7 Ekim saldırıları sonrası uluslararası haber kanallarına verdiği beyanatlarla ardından dikkatleri üzerine toplayan Elkayam-Levy’nin, kendi kurduğu ve devlet-destekli kuruluş olarak tanıttığı “Siviller Komisyonu” sayesinde, milyonlarca dolar yardım topladığını vurguladı.

BÜYÜKELÇİYİ BİLE ÇARPMIŞ
Elkayam-Levy’nin 2024 faaliyetleri için ihtiyaç duyduğu 8 milyon dolara yakın bütçe için destek talebine de atıfta bulunan yetkili, “ABD’nin Japonya Büyükelçisi Rahm Emanuel de ona yardım etti. Birçok kişiden para topladı ve hatta konferansları için para talebinde bulunmaya başladı.” dedi.

UYDURUK “TECAVÜZ” RAPORU DEŞİFRE OLDU
Elkayam-Levy’nin 28 Ekim’de kaleme aldığı ve “Hamas’ın sistematik cinsel şiddeti” olarak adlandırdığı raporu, Batı medyasında sıkça kullanılan “tecavüze uğramış genç kız cesetleri” iddiasının New York Times tarafından “yalan” olduğu gerekçesiyle geri çekilmesinin ardından ülkede sorgulanmaya başlandı.
New York Times’taki 25 Mart tarihli makalesinde, Guy Melamed isimli İsrailli bir sağlık görevlisinin, gazeteye verdiği “Kibbutz Beeri’deki tecavüze uğradıkları görülen çıplak haldeki genç kızların cesetlerini gördüğü” yönündeki ifadesinin yalan olduğu belirtilmişti.
Makalede, “İsrailli bir asker tarafından aynı gün çekilen bir fotoğraf, üç kadın cesedinin giyinik olduğunu ve cinsel saldırıya uğradıklarına dair herhangi bir belirti olmadığını gösteriyor.” ifadesi kullanılmıştı.
ABD MEDYASINDAN AYLAR SONRA GELEN DÜZELTME: HAMAS SAVAŞÇILARININ CİNSEL SALDIRI BELİRTİSİ YOK
ABD’nin yüksek tirajlı gazetelerinden New York Times (NYT), Hamas üyelerinin 7 Ekim 2023’te İsrailli kadınlara cinsel saldırıda bulunduğuna dair haberinde, yaklaşık üç ay sonra düzeltme yapmıştı.
NYT’nin Nova Müzik Festivali’nin yapıldığı yerde 7 Ekim’de düzenlenen baskınla ilgili yeni makalesinde, “İsrailli bir askeri sağlık görevlisinin, 7 Ekim’de Hamas liderliğindeki terör saldırısında öldürülen iki gencin cinsel saldırıya uğradığını belirten açıklamasını çürüten yeni bir video ortaya çıktı.” ifadesi kullanıldı.
Makalenin devamında, “Kibbutz sakinleri, 7 Ekim’de öldürülen iki kız kardeşin cinsel şiddet mağduru olmadığı sonucuna vardı.” ifadesi yer aldı. New York Times’ın yeni makalesinde, İsrailli iki kadına tecavüz edildiği iddiasına yer verdiği “Sessiz Çığlıklar” adlı makaleyi 28 Aralık’ta yayımlamasından yaklaşık üç ay sonra kendi kaynaklarını çürüten yeni detaylar yer aldı.
Gazetede, “Kibbutz’daki bir evde cinsel şiddet belirtilerine sahip, kısmen giyinik iki genç kızın cesedini gördüğünü söyleyen” İsrailli sağlık görevlisinin iddiasına karşın bölge sakini Nili Var Sinai’nin, “Bu haber yanlış.” sözleri yer aldı.
NYT, “7 Ekim’de Be’eri’de bulunan İsrailli bir askerin çektiği ve şubat ayında topluluğun önde gelen üyeleri tarafından ve bu ay NYT tarafından izlenen görüntülerde, üç kadın kurbanın cesetlerinin tamamen giyinik olduğu ve herhangi bir cinsel saldırı belirtisine rastlanmadığı görüldü.” diye yazdı.
Kar amacı gütmeyen “The Intercept” isimli basın kuruluşu, 4 Mart’ta internet sayfasında yayınladığı bir makalede, müzik festivaline yakın bölgede gerçekleştiği iddia edilen cinsel saldırının olmadığını ispatlayan delillere yer vermişti.

“SİYAH ELBİSELİ KADIN” DİYE SEMBOLLEŞTİRDİLER, O DA YALAN ÇIKTI
Bünyesinde farklı etnik köken ve kültüre sahip birçok bağımsız gazetecinin yer aldığı haber kuruluşu, NYT’nin 2023 Aralık ayında yer verdiği 3 cinsel saldırı iddiasında, “siyah elbiseli kadın” olarak tanımlanan ilk kadının Gal Abdush olduğunu, aile üyelerinden bazılarının Times’ın iddialarına itiraz ettiğini yazmıştı.
Haberde, Kibbutz’ta yaşandığı iddia edilen olaydaki iki kadının ise bölge sakinleri tarafından oluşturulan bir internet sayfasında Y. ve N. Sharabi adlı kız kardeşler olarak zikredildiği bilgisi paylaşılmıştı. The Intercept, röportaj yaptığı Michal Paikin isimli bölge sakininin, kız kardeşler için “Onlar sadece vuruldular, cinsel istismara maruz kalmadılar.” şeklindeki sözlerine yer vermişti.
Kuruluşun haberinde ayrıca kadınların iddia edildiği gibi ayrı bir odada değil, evin salonunda anneleriyle bir arada bulunduğu kaydedilmişti.

O HABERLERİ YAPAN GAZETECİ İSRAİL İSTİHBARATINDAN
NYT2nin aralık ayında yayımladığı ilk haberin üç yazarından biri olan Anat Schwartz’ın, daha önce hiç gazetecilik deneyimi olmamasına rağmen yeğeni Adam Sella ve Jeffrey Gettleman ile haber üzerine çalıştığı tespit edilmişti.
Film yapımcısı kimliğiyle anılan Schwartz, geçen yıl aniden NYT’de serbest gazeteci olarak işe alınmış, öncesinde ise İsrail Hava Kuvvetlerinin istihbarat biriminde görev yaptığı öğrenilmişti.

BIDEN’IN ‘KAFA KESİLEN ÇOCUKLAR’ İDDİASINI BEYAZ SARAY ÇÜRÜTMÜŞTÜ
ABD Başkanı Joe Biden, İsrail TV kanalında öne sürülen, “Hamas direnişçileri 40 İsrailli bebeğin kafasını kesti” iddiasını dillendirmiş fakat kısa sürede yalanlanmıştı.
Biden, “Çocukların kafalarının kesildiği fotoğrafları göreceğimi hiç düşünmezdim” diyerek yalan habere bir de ‘olmayan fotoğraflar‘ eklemişti.
Washington Post gazetesi, konuyu Beyaz Saray’a sormuş ve “Ne Biden ne de ABD’li yetkililerin kafaları kesilen bebeklerle ilgili görüntü veya doğrulanmış herhangi bir bilgi görmediği” cevabı verilmişti.
FESTİVAL ALANINDAKİ GENÇLERİ HAMAS DEĞİL İSRAİL ORDUSU TANK VE HELİKOPTERERLE KATLETMİŞTİ
7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonunda Hamas’ı karalamaya yönelik en büyük yalanlardan birisi de, Gazze sınırındaki bölgede düzenlenen Nova Müzik Festivali’nde toplu katliam yapıldığıydı.
İsrail gazeteleri, olaydan 1 ay sonra, festival alanında bulunanlara Hamas’ın değil İsrail helikopterlerinin ateş açtığını görüntülerle ifşa etmişti.

İsrail medyasına göre göre; helikopter pilotları, üstlerinden emir almadan kalabalığı taramıştı.
İsrailli yetkililer, “yaşanan kaosu ve saldırı anlarını kimin Hamas, kimin asker ya da sivil olduğunu ayırt etmekte büyük zorluk yaşandıklarını ve belirli bir noktadan ateş açıldığını, bunu fark edince pilotların saldırıları yavaşlatmaya ve hedefleri dikkatlice seçmeye başladığını” itiraf etmişti.
İsrail haber kaynağı Yedioth Aharanoth’un haberine göre apaçi helikopter pilotları, hedeflere dair istihbarat olmadan sürekli ateş ettiklerini itiraf ederken, tank mürettebatına içeride potansiyel olarak İsrailli rehinelerin olup olmadığına bakılmaksızın evleri bombalamalarının emredildiğini söylemişlerdi.
ABD’Lİ İSTİHBARATÇI RITTER: HAMAS DEĞİL HEPSİNİ İSRAİL VURDU
Amerikan istihbarat subayı Scott Ritter, İsrail’in festival alanındaki katliamını ortaya çıkaran ilk isim olmuştu. ABD Deniz Piyadeleri eski istihbarat subayı Ritter, yaklaşık 10 gün önce yaptığı açıklamada 7 Ekim’de yaşananlara ilişkin şu çarpıcı ifadeleri kullanmıştı:
“Hamas duvarı aştığında kimin askeri personel olduğunu, silahların nerede olduğunu biliyordu. İyi istihbaratı vardı. Amaçları saldırıya karşı çıkacak askerleri etkisiz hale getirmekti. İnsanlar öldü, ama bu İsrail’in dediği gibi sivillerin katledilmesi değildi. Gazze yakınında çölde parti yapan gençlerin arasına Hamas paramotorlarla indi. İsrail’in anlattığı hikâyeye göre hepsini Hamas katletti. Fakat gerçekte; İsrail hava güçleri oradaydı. Helikopterlerle geldiler. Pilotları da itiraf etti: ‘Hedefi ayırt etmenin hiçbir imkânı yoktu. Hareket edeni vurduk.’ Yani İsrailli sivillerin büyük çoğunluğunu pilotlar öldürdü.”

“Kamuoyu yoklamaları, hem binaları depreme dayanıklı hale getirecek hem de şehrin kronik trafik sıkışıklığını hafifletecek altyapı projeleri sözü veren İmamoğlu ile Kurum arasında başa baş bir yarışa işaret ediyor.”
Pazar günü Türkiye genelinde yerel seçimlerin yapılacağını ancak her zamanki gibi tüm gözlerin ülkenin kalbi İstanbul’a çevrileceğini aktaran haber ajansı, şehrin tarihi ve modern yüzünden söz ettikten sonra “İstanbul’un arka sokakları çoğu insanın günlük yaşamını devam ettirdiği ve pek çok turistin kente aşık olduğu yerdir” dedi.
MUHALEFETTEKİ ÇOŞKU SON SEÇİMDE DAĞILDI
Muhalefetteki çoşkunun son seçimlerdeki yenilgi sonrası dağıldığını yazan Guardian ise İmamoğlu’nun şansının düşük olduğunu yazdı.
“İmamoğlu Türkiye’nin kuşatılmış muhalefetinin yüzü haline gelirken, onu göreve iten değişime dair coşku ve umut duygusu, özellikle cumhurbaşkanına karşı birleşen altı partili Erdoğan karşıtı koalisyonun geçen yılki seçimlerde yenilgiye uğramasının ardından dağıldı. Seçmen kitlesindeki ruh hali kasvetli. İstanbul belediye başkanı, 2019’un aksine, milliyetçi İYİ Parti’nin desteği olmadan seçim kampanyasını tek başına yürütüyor.
Geçen ay açıklanan anket , seçmenlerin %20’sinin kararsız olmasıyla Kurum’a karşı yüzde üç puandan daha az bir farkla zafere ulaşmanın ne kadar zor olacağını gösteriyor. “
BLOOMBERG: SIKI BİR YARIŞ OLACAK
Bloomberg ise seçimlere dair haberini “Erdoğan İstanbul’u geri kazanmak ve düşmanını ortadan kaldırmak istiyor” başlığı ile vererek “Bu hafta sonu yapılacak belediye seçimleri, Türkiye cumhurbaşkanının özenle seçtiği aday ile muhalefetteki belediye başkanı arasında sıkı bir yarış olacak.” ifadelerini kullandı.
XINHUA: İSTANBUL YARIŞI BAŞA BAŞ GÖRÜNÜYOR
Çin haber ajansı Xinhua, ‘İstanbul’da yerel seçim kampanyaları ısınıyor’ başlıklı haberinde belediye başkan adaylarının 31 Mart’a günler kala destek bulabilmek için son çabalarını ortaya koyduklarını yazdı. Adayların şehre dair planlarını ilan ettiğini ve seçmenleri etkilemeye çalıştıklarını vurgulayan Xinhua, İstanbul’da 22 siyasi parti adayı ve 27 bağımsız adayın yarıştığını bildirdi.
BBC: OYLAR BIÇAK SIRTINDA
İngiliz yayın kuruluşu BBC, özel haberini ‘Türk seçimi: İstanbul’u idare etme muharebesi ülkenin geleceğinin anahtarı oluyor’ başlığıyla sundu.
Milyonlarca seçmenin Pazar günü kullanacağı oylarlarla en büyük şehri kimin yöneteceğine ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’un kontrolünü muhalefetten geri alıp almayacağına karar vereceğini belirten BBC, mega şehirdeki oyların bıçak sırtında olduğu yorumunu yaptı.
THE ECOMONIST: AK PARTİ’NİN ZAFERİ KAÇINILMAZ
‘Türkiye muhalefeti yerel seçimlerde silkelenmeyi umut ediyor’ başlığını seçen İngiliz The Economist dergisi, haberinde muhalefet partisi İYİ Parti’deki krize dikkat çekti. İYİ Parti için işlerin iyi gitmediği yorumunu yapan dergi, Türkiye’nin ana milliyetçi bloğundan kopan ekibin bir dönem güçlü bir performans sergilediğini ancak 31 Mart seçimleri arifesinde krize savrulduğunu yazdı.
Haberde, geçen yılki cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde yaşanan hayal kırıklığının ardından CHP ile ittifakın dağıldığı bilgisine yer verildi. Yanı sıra, üst düzey parti yetkilileri ve milletvekillerinin toplu halde İYİ Parti’yi terk ettiğinin altı çizildi.
The Economist, yerel seçimlerde neredeyse kaçınılmaz olarak Erdoğan ve AK Parti’nin ülkenin çoğu yerinde galip geleceğini tahmin etti. Öte yandan dergiye göre, Türkiye’nin bir trilyon dolarlık ekonomisinin lokomotifi İstanbul’da yarış son ana kadar sürebilir.
]]>
Panelde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın, 30 Mart Uluslararası Sıfır Atık Günü dolayısıyla BM gibi uluslararası kuruluşlarda ve dış misyonlarda düzenlenecek etkinliklere gönderdiği video mesaj gösterildi.

Panelin düzenleyicilerinden Türkiye’nin Roma Büyükelçisi Gücük, burada yaptığı konuşmada, dünyada her yıl milyarlarca ton atığın ortaya çıktığını belirterek, “Toprağımızı, suyumuzu, havamızı kirletiyoruz. Çevresel zorluklarla karşı karşıya olan bir dünyada, Sıfır Atık yalnızca ürettiğimiz çöp miktarını azaltmakla ilgili değil; aynı zamanda kaynaklarla ve tüketim kalıplarıyla ilişkimizi değiştirmekle de ilgilidir. Sıfır atık uygulamalarını benimseyerek çöp sahalarımız üzerindeki yükü en aza indiriyoruz.” dedi.
Bu şekilde, doğal kaynakları koruyup, kirliliğin ekosistemler üzerindeki zararlı etkilerini azalttıklarını ve iklim değişikliğiyle mücadele ettiklerini anlatan Gücük, “Sıfır atığı benimsemek çevresel zorunluluğun ötesinde bir şeydir. Bu aynı zamanda ekonomik bir fırsattır. Kaynakların yeniden kullanıldığı, geri dönüştürüldüğü ve yeniden kullanıldığı döngüsel bir ekonomiye geçerek yeni işler yaratabilir, inovasyonu teşvik edebilir ve ekonomik dayanıklılığı güçlendirebiliriz.” diye konuştu.

Gücük, bu konuda Türkiye’de 21 milyon kişiye eğitim verildiğini, 5,9 milyon ton sera gazı emisyonunun önlendiğini, 185 bina ya da kampüste sıfır atık yönetim sistemine geçildiğini söyledi.
FAO Gıda Sistemleri ve Gıda Güvenliği Bölümü Direktör Yardımcısı Njie de Türkiye’nin girişimiyle ve BM Genel Kurulunun 77. oturumunda oybirliğiyle alınan kararla 30 Mart tarihinin Uluslararası Sıfır Atık Günü ilan edildiğini ifade ederek, bu özel günün, sürdürülebilir tüketim ve üretim kalıplarını teşvik etme ve yerel, ulusal, bölgesel ve uluslararası sıfır atık girişimlerinin 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’nin uygulanmasına nasıl katkıda bulunduğuna yönelik farkındalık yaratma amacı taşıdığını söyledi.

Njie, atık üretimini azaltmaya ve aynı zamanda atık yönetimini geliştirmeye odaklanan yerel, ulusal ve uluslararası düzeydeki girişimlerde sıfır atık yönetimini paylaşmanın görevleri olduğunu kaydetti.
Dünya Gıda Programı (WFP) Tedarik Zinciri Uzmanı Aino Partanen, atıkların geri dönüşümünün WFP olarak öncelik verdikleri alanlardan biri olduğunu belirterek, buna yönelik WFP’nin sürdürülebilir stratejilerinin detaylarını paylaştı.
FAO Başekonomisti Maximo Torero da video bağlantısıyla yaptığı sunumunda, Uluslararası Sıfır Atık Günü’nün hem küresel atık yönetimini desteklemenin önemini hem de sürdürülebilir tüketim ve üretim modellerini teşvik etme ihtiyacını vurguladığını söyledi.

Torero, sıfır atık konusunun önem taşıdığını dile getirerek, “Sorun yalnızca gıdaların tüketilmemesi sorunu değil ya da sadece sera gazı emisyonu değil, aynı zamanda çevremizi etkileyen plastik atık miktarıdır.” dedi.
Video bağlantıyla katılan bir diğer isim Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı uzmanı Şule Bektaş da Emine Erdoğan’ın himayelerinde bakanlıkları tarafından 2017’de başlatılan Sıfır Atık Projesi kapsamında bugüne kadar Türkiye’de hayata geçirilen projeler ve bunlardan elde ettikleri sonuçları paylaştı.
Panel kapsamında ayrıca Türkiye’deki Sıfır Atık Projesiyle alakalı yerel yönetimlerin ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının çalışmalarını anlatan videolar da gösterildi.
Sıfır Atık Projesi
Emine Erdoğan’ın himayelerinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca 2017’de başlatılan Sıfır Atık Projesi, sürdürülebilir kalkınma ilkeleri çerçevesinde atıkları kontrol altına alma, gelecek nesillere temiz ve gelişmiş bir Türkiye ile yaşanabilir dünya bırakma amacı taşıyor.
Sıfır Atık Projesi kapsamında sıfır atık yönetim sisteminin kurulmasına ilişkin genel ilkelerin ve uygulama esaslarının belirlenmesini sağlayarak sıfır atık yaklaşımının ülke genelinde benimsenmesi, uygulanması ve yaygınlaştırılması amacıyla hazırlanan Sıfır Atık Yönetmeliği 12 Temmuz 2019 tarihli ve 30829 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Türkiye 2018’den bu yana çevre ve sürdürülebilirlik alanlarında ulusal ve uluslararası uzman isimlerin, kurum ile kuruluşların, sivil toplum kuruluşlarının, özel sektör temsilcileri ile bireylerin aynı platformda buluştuğu Sıfır Atık Zirveleri gerçekleştirildi.
BM Genel Kurulunda kabul edilen “sıfır atık” kararı
Eylül 2022’de BM 77. Genel Kurulu görüşmeleri sırasında New York’ta BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile bir araya gelen Emine Erdoğan, ikili iklim kriziyle mücadele kapsamında “Küresel Sıfır Atık İyi Niyet Beyanı”nı imzaladı.
BM Genel Kurulu, 14 Aralık 2022’de Türkiye’nin ana sunucusu, 105 ülkenin ise ortak sunucu olduğu “sıfır atık” kararını oydaşmayla kabul etti.
Genel Kurulun bu kararla 30 Mart’ı Uluslararası Sıfır Atık Günü ilan etmesinin yanı sıra BM Genel Sekreteri Guterres’ten, yerel ve ulusal sıfır atık girişimlerini teşvik etmek için bilgi, deneyim ve uzmanlığa dayalı, cinsiyet dengesi ve adil coğrafi temsil dikkate alınarak gönüllü ve seçkin kişilerden oluşan 3 yıl görev yapacak bir danışma kurulu kurması istendi.
Sıfır atık girişimleri, çevreye duyarlı atık yönetimi, sürdürülebilir tüketim ve üretim konularının BM bünyesinde ele alınmasına devam edilmesi gerektiği vurgulanan kararla, üye devletler, BM ile diğer uluslararası ve bölgesel örgütler, sıfır atık girişimlerini uygulamaya teşvik edildi.
“ŞU ANDA EKSTÜBE DURUMDA, BİLİNCİ AÇIK”
Dün geceden itibaren iyi gelişmeler olduğunu söyleyen Sağlam “Bu sabah MR kontrolü yapıldı. MR’da sonuçlar iyi görününce uyandırılmaya karar verildi. Anestezideki arkadaşlarımız hastayı ekstübe etti. Şu anda ekstübe durumda, bilinci açık. Kendisine ulaştırılan selamlara karşı gülümsedi. Motor hareketleri iyi, takip ediyoruz. Ciddi bir travma geçirmiş. Daha önceki bir beyin ameliyatı, akciğer ameliyatı var. Öğrendiğimiz kadarıyla yaklaşık 3 ay önce geçirilmiş bir akciğer enfeksiyonu var. Kronik bir sigara içicisi. İnşallah bu sigarayı da bırakmış olur bu vesileyle bundan sonraki hayatında. Fizik tedavi yapılıyor. Süreç daha iyiye gidiyor. MR’daki görüntüler de, radyolojik görüntüler de bunu destekliyor. Acile ilk başvurduğu zamanki tabloda sağ tarafında tam bir felç tablosu vardı. Şu anda sağ tarafında hareketleri iyi. Ama daha da iyi olmasını bekliyoruz.” diye konuştu.

“İLETİŞİM KURABİLİYOR, CEVAP VERİYOR”
Sağlam, “Akciğerleriyle ilgili bir sıkıntılarımız var. Onunla ilgili gerekli tedbirleri alıyoruz. Çünkü multidisipliner bir ekip takip ediyor her an. Enfeksiyon hastalıklarındaki arkadaşlarla konsültasyonlar yapıldı ve antibiyotik tedavisine başlandı. Ciddi bir durum değil ancak tedbir amaçlı bunu yapıyoruz. Tabii daha erken uyanmasını umuyorduk biz de. 24’üncü saatin sonunda bir uyandırma süreci başlamıştı. Biz de daha erken ekstübe etmeyi umuyorduk. Ancak arada bazı tansiyon yükselmeleri oluyordu. O yüzden süreci biraz temkinli ve yavaş yürüttü arkadaşlarımız. Sonunda bugün güzel bir şekilde ekstübe oldu. Entübe değil, iletişim kurabiliyor. Eşini yanına aldık. Kendisine bazı selamlar ulaştırıldı. Tepki veriyor. Tedavisine devam edeceğiz. Birkaç gün yoğun bakımdaki tedavisiyle devam edecek.” dedi.
“KONUŞMAYLA İLGİLİ BİR SIKINTI OLMAYACAK AMA ŞU AN KONUŞMAK İÇİN YORGUN”
Süreçte tedbirli olunması söyleyen Sağlam “Konuşma sürecini daha sonra bekliyoruz. Konuşması için yorgun diyelim Kadir Bey, biraz yorgun. Onu zamanla şu andaki belirtiler konuşmayla ilgili bir sıkıntı olmayacağını bize gösteriyor. Dolayısıyla her şeyin düzelebileceğini umuyoruz.” şeklinde konuştu.

“KADİR BEYİN ŞANSI O AN YANINDA EŞİNİN OLMASI”
‘Kadir beyin şansı o an yanında eşinin olması’ diyen Sağlam, “İlk andan itibaren olayı iyi yönetmesi. Ve 112’ye haber vermesi. Kadir beyin evden hastaneye ulaşma süresi zannedersem 20 dakikalık bir süre. Oldukça kısa bir süre ,ambulansın ulaşıp hastaneye ulaştırması. Sonrasında tetkikler hızlı bir şekilde yapılıyor tomografi, MR ve pıhtı tespiti yapıldıktan sonra da hızlı bir şekilde işleme alınıyor. Pıhtı temizlendikten sonra kontrol amaçlı MR’lar da temiz gözüktükten sonraki süreç zaten klinik iyileşme takibi. Yoğun bakımda süreci takip ettiriyoruz ki bir komplikasyon gelişmesin. Gelişirse anında müdahale edebilirim diye. Şu anda her şey yolunda gidiyor. Hastaneden özellikle taburcu olduktan sonraki aşama daha yoğun olacak. Hastanede şu anda yoğun bakım sürecinde 3-4 güne kadar belki servise alacak duruma geleceğiz.” dedi.
Vucic paylaşımında ayrıca, “Zor olacak, şimdiye kadarkilerin en zoru. Mücadele edeceğiz. Sırbistan kazanacak.” değerlendirmesine yer verdi.

SIRBİSTAN, KOSOVA’NIN BAŞVURUSUNDAN RAHATSIZ
Öte yandan, Sırbistan Savunma Bakanı Milos Vucevic, Sırbistan Radyo Televizyonu’na (RTS) Kosova’nın Avrupa Konseyi’ne üyelik başvurusunun bugün yapılacak oturumda görüşülecek olmasını değerlendirdi. Vucevic, söz konusu başvurunun tüm uluslararası kuralları ihlal ettiğini savundu.
Bu arada, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Siyasi İşler ve Demokrasi Komitesi, Kosova’nın konseye üyelik başvurusunun görüşüleceği tek gündem maddesiyle bugün toplanacak.
VUCİC’TEN AÇIKLAMA SONRASI MANİDAR PAYLAŞIM
Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic, soru işaretlerine neden olan mesajının ardından büyük oğlu Danilo ile bir fotoğraf paylaştı. Fotoğrafta oğlunun giydiği t-shirtte üzerine Sırbistan bayrağı örtülmüş Kosova haritası ve “Teslim olmak yok” yazısı yer alıyor. Sırplar, Kosova’nın “Sırbistan’ın ayrılmaz parçası” olduğunu savunurken sık sık bu motifi kullanıyor.

KOSOVA’NIN AVRUPA KONSEYİ ÜYELİK SÜRECİ
Sırbistan’dan 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova, Rusya’nın konsey üyeliğinden çıkarılmasının ardından 12 Mayıs 2022’de Avrupa Konseyi üyeliğine resmi başvuruda bulunmuştu.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 24 Mayıs 2023’te Kosova’nın konseye üyelik talebini onaylayarak AKPM’ye ilettiğini duyurmuş, AKPM uzmanları tarafından Kosova’nın başvurusuyla ilgili görüş hazırlanmıştı.

KOSOVA SAVAŞI VE BAĞIMSIZLIĞA GİDEN YOL
Yugoslavya döneminde Sırbistan Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olan Kosova’ya, 1974’te özerklik verilse de bu karar 1989’da aşırı Sırp milliyetçisi Slobodan Milosevic tarafından iptal edildi.
Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesiyle Kosovalı Arnavutlar yükselen Sırp milliyetçiliğinden tedirgin oldu ve daha sonra ülkenin bağımsızlığında önemli rol oynayacak Kosova Kurtuluş Ordusu’nun (UÇK) temellerini attı.
Önce Hırvatistan, ardından Bosna Hersek’teki kanlı çatışmalar, 1998’de Kosova’ya da sıçradı. Sırp polisi ile UÇK arasındaki çatışmalar 1998’de başlarken, Milosevic emrindeki Sırp güçleri Arnavut köylerini basarak sivilleri katletti.
Sırp güçlerinin Kosova’daki saldırıları, 24 Mart 1999’da başlayan ve 78 gün süren operasyon sonucunda NATO’nun Yugoslavya’yı bombalamasıyla son buldu.
Savaşta 8 binden fazlası Arnavut olmak üzere 10 binin üzerinde Kosovalı öldürülürken, 800 bine yakını Arnavut olmak üzere 1 milyonunun üzerinde farklı etnik gruptan Kosovalı evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Savaşın ardından büyük ölçekteki ilk kriz 2004’te yaşandı. “Mart Ayaklanmaları” olarak adlandırılan olaylarda 11’i Arnavut, 8’i Sırp 19 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı.
Dönemin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından 2005’te Kosova Özel Temsilcisi olarak görevlendirilen Martti Ahtisaari, 2007’de Kosova’nın bağımsız olması gerektiğini belirttiği raporu BM Güvenlik Konseyi’ne sundu. Sırbistan ise “denetimli özerklik” önerisinde bulundu.
Ahtisaari Planı ve BM’nin 1244 sayılı kararı doğrultusunda Kosova Meclisi 17 Şubat 2008’de tek taraflı bağımsızlığını ilan etti. Kosova’nın bağımsızlığını aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çok sayıda ülke hemen tanıdı. Sırbistan’ın uluslararası arenadaki en büyük destekçisi olarak bilinen Rusya’nın vetosu nedeniyle Kosova hala BM üyesi olamadı.
Sırbistan’ın halihazırda kendi toprağı olarak gördüğü Kosova, bugün 117 ülke tarafından bağımsız devlet olarak tanınıyor.
Başkenti Priştine olan ve yaklaşık 1,8 milyon nüfusa sahip Kosova’da nüfusun büyük çoğunluğunu Arnavutlar oluştururken, ülkede ayrıca Türk, Boşnak, Sırp, Goralı, Roman, Aşkali ve Mısırlı azınlık grupları da yaşıyor.
“Garden Secrets”, yani Bahçecilik Sırları adıyla yayınlanan programın 2010 versiyonuna yer veren Kuzey Kore televizyonu, Titchmarsh’ın kot pantolonunu sansürlemişti.
“Blue jean” yani mavi renk kot pantolonlar, Kuzey Kore’de Batı emperyalizminin simgesi olarak görülüyor ve bu nedenle yasaklanmış durumda.
Programın sunucusu Titchmarsh, söz konusu duruma esprili bir tepki vererek, bunun “itibarını artırdığını” söyledi.
Titchmarsh, “Bu, 74 yaşındaki bendenize Elvis Presley, Tom Jones ve Rod Stewart ile birlikte anılma şansı verdi. Bilirsiniz bizim gibi hassas ruhlu birçok kişi için bu pantolonlar oldukça sıkıdır.” yorumunu yaptı ve ekledi:
“Kendimi hiçbir zaman tehlikeli ve yıkıcı bir emperyalist olarak görmedim, genelde sıcakkanlı ve zararsız kabul edilirim. Bu olay bana biraz itibar kazandırdı öyle değil mi?”
Kuzey Kore’de kot pantolon giyme yasağı 1990’larda başladı. O dönemin lideri Kim Jong-il kot pantolonların Batı (özellikle de Amerikan) emperyalizminin bir simgesi olduğunu savundu. Kuzey Kore yönetimine göre bu pantolonların sosyalist bir devlette yeri yoktu.
Son yıllarda Batı kültürüne yönelik üslup yine sertleşti ve bu yasak yeniden sıkı şekilde uygulanmaya başladı. Devlete ait Rodong Sinmun gazetesi, 2020 yılında ülkenin vatandaşlarına “burjuva kültürünü” reddederek “üstün sosyalist yaşam tarzını” benimsemeleri çağrısını yaptı.
Mevcut Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un da, Güney Kore’de bir hayli popüler olan bedene yapışan pantolon ve tişörtlerden rahatsız olduğu biliniyor.
PROGRAM KUZEY KORE’DE NASIL YAYINLANDI?
Kuzey Kore’de ekranlarda Batı’da üretilmiş programlara rastlamak çok zor. Devlet yabancı kültürün ülkeye girmesi konusunda fazlasıyla tedbirli davranıyor.
Söz konusu BBC programı Bahçecilik Sırları devlet televizyonunda ilk kez yayınlanmıyor. Programın sunucusu Titchmarsh, ülkedeki ekranlarda kendisinin yer almasına bir hayli şaşırmış.
Ancak bu programın Kuzey Kore’ye nasıl ulaştığı halen gizemini koruyor.
Yabancı medya kaynaklarına sahip olmak veya medya materyalinin satışı yasak. Ancak bu malzemeler genellikle Çin sınırında kaçakçıların elinde hafıza kartlarıyla ülkeye giriş yapıyor.
Kuzey Kore televizyonları Batı’da üretilmiş görsel işitsel materyalleri, logoları gizleyerek kaçak şekilde yayınlayabiliyor. İngiliz Premier League ve Şampiyonlar Ligi maçları da buna dahil.
Sunday Times’ın 2014’teki haberinde yer alan iddiaya göre o dönemki ismi BBC Worldwide olan BBC Studios ve İngiltere Dışişleri Bakanlığı, “Rejime karşı gelmeksizin Kuzey Korelilerin gözünü dünyaya açmayı” umuyor ve bir proje hazırlıyor.
İngiliz yetkililere dayandırılan haberde, “Kuzey Kore’ye gönderilecek programlar saldırgan olmamalı, Mr. Bean, EastEnders gibi yapımlar olmalı. Dad’s Army dizisi olmaz çünkü savaşla ilgili. Ancak Teletubbies bir seçenek olabilir” ifadeleri yer alıyor.
Alan Titchmarsh’ın Bahçecilik Sırları’nın bu kapsamda gönderilip gönderilmediği, hatta bu projenin hayata geçip geçmediği ise muamma.
“Garden Secrets”, yani Bahçecilik Sırları adıyla yayınlanan programın 2010 versiyonuna yer veren Kuzey Kore televizyonu, Titchmarsh’ın kot pantolonunu sansürlemişti.
“Blue jean” yani mavi renk kot pantolonlar, Kuzey Kore’de Batı emperyalizminin simgesi olarak görülüyor ve bu nedenle yasaklanmış durumda.
Programın sunucusu Titchmarsh, söz konusu duruma esprili bir tepki vererek, bunun “itibarını artırdığını” söyledi.
Titchmarsh, “Bu, 74 yaşındaki bendenize Elvis Presley, Tom Jones ve Rod Stewart ile birlikte anılma şansı verdi. Bilirsiniz bizim gibi hassas ruhlu birçok kişi için bu pantolonlar oldukça sıkıdır.” yorumunu yaptı ve ekledi:
“Kendimi hiçbir zaman tehlikeli ve yıkıcı bir emperyalist olarak görmedim, genelde sıcakkanlı ve zararsız kabul edilirim. Bu olay bana biraz itibar kazandırdı öyle değil mi?”
Kuzey Kore’de kot pantolon giyme yasağı 1990’larda başladı. O dönemin lideri Kim Jong-il kot pantolonların Batı (özellikle de Amerikan) emperyalizminin bir simgesi olduğunu savundu. Kuzey Kore yönetimine göre bu pantolonların sosyalist bir devlette yeri yoktu.
Son yıllarda Batı kültürüne yönelik üslup yine sertleşti ve bu yasak yeniden sıkı şekilde uygulanmaya başladı. Devlete ait Rodong Sinmun gazetesi, 2020 yılında ülkenin vatandaşlarına “burjuva kültürünü” reddederek “üstün sosyalist yaşam tarzını” benimsemeleri çağrısını yaptı.
Mevcut Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un da, Güney Kore’de bir hayli popüler olan bedene yapışan pantolon ve tişörtlerden rahatsız olduğu biliniyor.
PROGRAM KUZEY KORE’DE NASIL YAYINLANDI?
Kuzey Kore’de ekranlarda Batı’da üretilmiş programlara rastlamak çok zor. Devlet yabancı kültürün ülkeye girmesi konusunda fazlasıyla tedbirli davranıyor.
Söz konusu BBC programı Bahçecilik Sırları devlet televizyonunda ilk kez yayınlanmıyor. Programın sunucusu Titchmarsh, ülkedeki ekranlarda kendisinin yer almasına bir hayli şaşırmış.
Ancak bu programın Kuzey Kore’ye nasıl ulaştığı halen gizemini koruyor.
Yabancı medya kaynaklarına sahip olmak veya medya materyalinin satışı yasak. Ancak bu malzemeler genellikle Çin sınırında kaçakçıların elinde hafıza kartlarıyla ülkeye giriş yapıyor.
Kuzey Kore televizyonları Batı’da üretilmiş görsel işitsel materyalleri, logoları gizleyerek kaçak şekilde yayınlayabiliyor. İngiliz Premier League ve Şampiyonlar Ligi maçları da buna dahil.
Sunday Times’ın 2014’teki haberinde yer alan iddiaya göre o dönemki ismi BBC Worldwide olan BBC Studios ve İngiltere Dışişleri Bakanlığı, “Rejime karşı gelmeksizin Kuzey Korelilerin gözünü dünyaya açmayı” umuyor ve bir proje hazırlıyor.
İngiliz yetkililere dayandırılan haberde, “Kuzey Kore’ye gönderilecek programlar saldırgan olmamalı, Mr. Bean, EastEnders gibi yapımlar olmalı. Dad’s Army dizisi olmaz çünkü savaşla ilgili. Ancak Teletubbies bir seçenek olabilir” ifadeleri yer alıyor.
Alan Titchmarsh’ın Bahçecilik Sırları’nın bu kapsamda gönderilip gönderilmediği, hatta bu projenin hayata geçip geçmediği ise muamma.
Makalenin devamında, “Kibbutz sakinleri, 7 Ekim’de öldürülen iki kız kardeşin cinsel şiddet mağduru olmadığı sonucuna vardı.” denildi.
New York Times’ın yeni makalesinde, İsrailli iki kadına tecavüz edildiği iddiasına yer verdiği “Sessiz Çığlıklar” adlı makaleyi 28 Aralık’ta yayımlamasından yaklaşık üç ay sonra kendi kaynaklarını çürüten yeni detaylar yer aldı.
Gazetede, “Kibbutz’daki bir evde cinsel şiddet belirtilerine sahip, kısmen giyinik iki genç kızın cesedini gördüğünü söyleyen” İsrailli sağlık görevlisinin iddiasına karşın bölge sakini Nili Var Sinai’nin, “Bu haber yanlış.” sözleri yer aldı.
NYT, “7 Ekim’de Be’eri’de bulunan İsrailli bir askerin çektiği ve şubat ayında topluluğun önde gelen üyeleri tarafından ve bu ay NYT tarafından izlenen görüntülerde, üç kadın kurbanın cesetlerinin tamamen giyinik olduğu ve herhangi bir cinsel saldırı belirtisine rastlanmadığı görüldü.” diye yazdı.
Cinsel saldırı iddiası yalanlanmıştı
Kar amacı gütmeyen “The Intercept” isimli basın kuruluşu, 4 Mart’ta internet sayfasında yayınladığı bir makalede, müzik festivaline yakın bölgede gerçekleştiği iddia edilen cinsel saldırının olmadığını ispatlayan delillere yer vermişti.
Bünyesinde farklı etnik köken ve kültüre sahip birçok bağımsız gazetecinin yer aldığı haber kuruluşu, NYT’nin 2023 Aralık ayında yer verdiği 3 cinsel saldırı iddiasında, “siyah elbiseli kadın” olarak tanımlanan ilk kadının Gal Abdush olduğunu, aile üyelerinden bazılarının Times’ın iddialarına itiraz ettiğini yazmıştı.
Haberde, Kibbutz’ta yaşandığı iddia edilen olaydaki iki kadının ise bölge sakinleri tarafından oluşturulan bir internet sayfasında Y. ve N. Sharabi adlı kız kardeşler olarak zikredildiği bilgisi paylaşılmıştı.
The Intercept, röportaj yaptığı Michal Paikin isimli bölge sakininin, kız kardeşler için “Onlar sadece vuruldular, cinsel istismara maruz kalmadılar.” şeklindeki sözlerine yer vermişti.
Kuruluşun haberinde ayrıca kadınların iddia edildiği gibi ayrı bir odada değil, evin salonunda anneleriyle bir arada bulunduğu kaydedilmişti.
NYT konu için tecrübesi olmayan İsrailli çalışanını görevlendirmişti
NYT’nin aralık ayında yayımladığı ilk haberin üç yazarından biri olan Anat Schwartz’ın, daha önce hiç gazetecilik deneyimi olmamasına rağmen yeğeni Adam Sella ve Jeffrey Gettleman ile haber üzerine çalıştığı tespit edilmişti.
Film yapımcısı kimliğiyle anılan Schwartz, geçen yıl aniden NYT’de serbest gazeteci olarak işe alınmış, öncesinde ise İsrail Hava Kuvvetlerinin istihbarat biriminde görev yaptığı öğrenilmişti.
Birleşmiş Milletler’in (BM) Çatışmalarda Cinsel Şiddet Özel Temsilcisi Pramila Patten, 12 Mart’ta BM Güvenlik Konseyinde, “Genel olarak, misyon ekibi Be’eri’deki kibbutzda cinsel şiddetin olup olmadığını tespit edemedi.” diye konuşmuştu.
7 Ekim’de Hamas’ın saldırı düzenlediği Nova Festivali alanında “Cinsel şiddete ilişkin bulgular açısından net ve ikna edici bilgilere ulaştık” diyen Patten, “saldırılarda sağ kalan cinsel şiddet mağdurlarından hiçbiriyle görüşmediklerini” bazı iddiaların da “asılsız olduğunu değerlendirdiklerini” ifade etmişti.
Özel Temsilcinin, bire bir cinsel şiddete uğrayan kimseyle görüşemeden ve şahit ifadelerine dayanarak yayımladığı raporun soruşturma niteliği taşımaması ve İsrail kaynaklarından derlenmiş olması tepkiye yol açmıştı.
NYT’nin Nova Müzik Festivali’nin yapıldığı yerde 7 Ekim’de düzenlenen baskınla ilgili yeni makalesinde, “İsrailli bir askeri sağlık görevlisinin, 7 Ekim’de Hamas liderliğindeki terör saldırısında öldürülen iki gencin cinsel saldırıya uğradığını belirten açıklamasını çürüten yeni bir video ortaya çıktı.” ifadesi kullanıldı.
Makalenin devamında, “Kibbutz sakinleri, 7 Ekim’de öldürülen iki kız kardeşin cinsel şiddet mağduru olmadığı sonucuna vardı.” ifadesi yer aldı.
New York Times’ın yeni makalesinde, İsrailli iki kadına tecavüz edildiği iddiasına yer verdiği “Sessiz Çığlıklar” adlı makaleyi 28 Aralık’ta yayımlamasından yaklaşık üç ay sonra kendi kaynaklarını çürüten yeni detaylar yer aldı.

Gazetede, “Kibbutz’daki bir evde cinsel şiddet belirtilerine sahip, kısmen giyinik iki genç kızın cesedini gördüğünü söyleyen” İsrailli sağlık görevlisinin iddiasına karşın bölge sakini Nili Var Sinai’nin, “Bu haber yanlış.” sözleri yer aldı.
NYT, “7 Ekim’de Be’eri’de bulunan İsrailli bir askerin çektiği ve şubat ayında topluluğun önde gelen üyeleri tarafından ve bu ay NYT tarafından izlenen görüntülerde, üç kadın kurbanın cesetlerinin tamamen giyinik olduğu ve herhangi bir cinsel saldırı belirtisine rastlanmadığı görüldü.” diye yazdı.
CİNSEL SALDIRI İDDİASI YALANLANMIŞTI
Kar amacı gütmeyen “The Intercept” isimli basın kuruluşu, 4 Mart’ta internet sayfasında yayınladığı bir makalede, müzik festivaline yakın bölgede gerçekleştiği iddia edilen cinsel saldırının olmadığını ispatlayan delillere yer vermişti.
Bünyesinde farklı etnik köken ve kültüre sahip birçok bağımsız gazetecinin yer aldığı haber kuruluşu, NYT’nin 2023 Aralık ayında yer verdiği 3 cinsel saldırı iddiasında, “siyah elbiseli kadın” olarak tanımlanan ilk kadının Gal Abdush olduğunu, aile üyelerinden bazılarının Times’ın iddialarına itiraz ettiğini yazmıştı.
Haberde, Kibbutz’ta yaşandığı iddia edilen olaydaki iki kadının ise bölge sakinleri tarafından oluşturulan bir internet sayfasında Y. ve N. Sharabi adlı kız kardeşler olarak zikredildiği bilgisi paylaşılmıştı.
The Intercept, röportaj yaptığı Michal Paikin isimli bölge sakininin, kız kardeşler için “Onlar sadece vuruldular, cinsel istismara maruz kalmadılar.” şeklindeki sözlerine yer vermişti.
Kuruluşun haberinde ayrıca kadınların iddia edildiği gibi ayrı bir odada değil, evin salonunda anneleriyle bir arada bulunduğu kaydedilmişti.
NYT, KONU İÇİN TECRÜBESİ OLMAYAN İSRAİLLİ ÇALIŞANINI GÖREVLENDİRMİŞTİ
NYT’nin aralık ayında yayımladığı ilk haberin üç yazarından biri olan Anat Schwartz’ın, daha önce hiç gazetecilik deneyimi olmamasına rağmen yeğeni Adam Sella ve Jeffrey Gettleman ile haber üzerine çalıştığı tespit edilmişti.
Film yapımcısı kimliğiyle anılan Schwartz, geçen yıl aniden NYT’de serbest gazeteci olarak işe alınmış, öncesinde ise İsrail Hava Kuvvetlerinin istihbarat biriminde görev yaptığı öğrenilmişti.
Birleşmiş Milletler’in (BM) Çatışmalarda Cinsel Şiddet Özel Temsilcisi Pramila Patten, 12 Mart’ta BM Güvenlik Konseyinde, “Genel olarak, misyon ekibi Be’eri’deki kibbutzda cinsel şiddetin olup olmadığını tespit edemedi.” diye konuşmuştu.
7 Ekim’de Hamas’ın saldırı düzenlediği Nova Festivali alanında “Cinsel şiddete ilişkin bulgular açısından net ve ikna edici bilgilere ulaştık” diyen Patten, “saldırılarda sağ kalan cinsel şiddet mağdurlarından hiçbiriyle görüşmediklerini” bazı iddiaların da “asılsız olduğunu değerlendirdiklerini” ifade etmişti.
Özel Temsilcinin, bire bir cinsel şiddete uğrayan kimseyle görüşemeden ve şahit ifadelerine dayanarak yayımladığı raporun soruşturma niteliği taşımaması ve İsrail kaynaklarından derlenmiş olması tepkiye yol açmıştı.
Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru ile söz konusu girişimin yasal işleyişinin otomatik askıya alınacağını aktaran Bolanos, “Anayasa Mahkemesine yaptığımız başvuru hükümetin politikalarıyla tutarlıdır. Anayasayı, Katalonya’nın kurumlarını, diyaloğu ve anlaşmaları koruyan bir itiraz yapılmıştır.” dedi.
“Bölücü, toplumu parçalayan ve gerilim yaratan her türlü girişimi reddettiklerini” vurgulayan Bolanos, “Ne hükümet ne de Sosyalist İşçi Partisi (koalisyonun büyük ortağı) Katalonya’nın İspanya ve Avrupa Birliği’nden herhangi bir şekilde dışlanmasını istiyor. Tam tersine, Katalonya’nın İspanya’nın ve Avrupa’nın önemli ve temel bir parçası olmasını istiyoruz.” diye konuştu.

Adalet Bakanı, İspanya Anayasası ile belirlenen mevcut Katalonya özerk yönetim statüsünün, “Katalonya’da bir arada yaşamanın en iyi garantisi olduğunu” savundu.
Solidaritat Catalana por la Independencia (Bağımsızlık için Katalan Dayanışması) adlı sivil toplum kuruluşunun girişimiyle Katalonya özerk yönetim parlamentosuna sunulan, tek taraflı bağımsızlık ilanına ilişkin önerge, Katalonya Sosyalist Partisi’nin (PSC) karşı, Katalonya Cumhuriyetçi Solu’nun (ERC) çekimser oylarına rağmen Katalonya için Birlik (Junts) ve Halk Birliği Adaylığı (CUP) partilerinin desteğiyle yerel parlamento başkanlığınca 20 Şubat’ta kabul edilip, gündeme alınmıştı.
Katalonya’da 12 Mayıs’ta erken yerel parlamento seçimleri yapılacak olmasından dolayı bu bölgedeki ayrılıkçı girişimler de tekrar gündeme geliyor.
KATALONYA BAĞIMSIZLIK YANLISI GİRİŞİMLERİN SÜRECİ
Katalonya’da bağımsızlık yanlısı siyasi girişimler, 2012’de başlamış ve dönemin Katalonya Özerk Hükümet Başkanı Artur Mas’ın öncülüğünde 9 Kasım 2014’te yasa dışı ilk bağımsızlık yanlısı halk oylaması yapılmıştı.
Ardından Ocak 2016-Ekim 2017 döneminde Katalonya Özerk Hükümet Başkanı olarak görev yapan, halihazırda Avrupa Parlamentosu üyesi olan, İspanya’da hakkında yakalama ve tutuklama emri bulunan Carles Puigdemont’un liderliğinde 1 Ekim 2017’de Anayasa Mahkemesinin iptal kararına rağmen yasa dışı bağımsızlık referandumu düzenlenmişti.
Katalonya Özerk Yönetim Parlamentosu da 27 Ekim 2017’de “açıklanması ertelenen tek taraflı bağımsızlık deklarasyonunu” kabul etmiş ve aynı gün İspanya Senatosunda alınan ve Anayasa’nın 155. maddesinin uygulandığı kararla Katalonya’nın özerk hakları geçici olarak merkezi hükümete devredilmişti.
Bu gelişmelerin ardından İspanya mahkemelerinden kaçan Puigdemont ve 6 eski Katalan siyasetçi ülkeyi terk ederken diğer eski Katalan özerk yönetim hükümeti üyeleri ve iki sivil toplum örgütü temsilcisi, 2 Kasım 2017’de tedbiri kararla cezaevine gönderilmişti.
Yüksek Mahkemede tutuklu yargılanan eski Katalonya özerk yönetim hükümeti üyeleri ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinden 9’u “devlete karşı ayaklanma”, “kamu parasını kötüye kullanma” ve “devletin kurumlarına itaatsizlik” suçlarından Ekim 2019’da açıklanan kararla 9 ila 13 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
İspanya’da geçmiş dönemdeki sol koalisyon hükümeti, Katalonya sorununa çözüm amacıyla tutuklu 9 Katalan siyasetçi hakkında 22 Haziran 2021’de kısmi af çıkarmıştı.
Kasım 2023’te kurulan yeni sol koalisyon hükümeti de ayrılıkçı Katalan siyasetçilerden ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinden 370’den fazla kişiyi kapsayan geniş kapsamlı affı öngören yasa tasarısını 14 Mart’ta Meclis’ten geçirip Senato’ya gönderdi.
Söz konusu af yasa tasarısının mayıs sonunda parlamento süreçlerini tamamlayıp yürürlüğe girmesi bekleniyor.
YAHUDİ DÜŞMANI OLANLAR ALMAN VATANDAŞLIĞINA GEÇEMEYECEK
Listeye, İsrail, Holokost ve Yahudilikle ilgili yeni soruların eklendiği aktarılan haberde, Bakanlığın bu soru listesini bir yönetmelikle zorunlu hale getirmeyi planladığı ve böylelikle Yahudi düşmanı olanların Alman vatandaşlığına geçmesini engellemeyi hedeflediği kaydedildi.
Haberde, listeye, Yahudi ibadethanelerine ne denildiği, İsrail devletinin ne zaman kurulduğu, Almanya’nın İsrail’e karşı özel sorumluluğunun sebebi, Holokost’u inkar edenlerin ülkede ne kadar ceza alacağı, Almanya’da yaşayan Yahudilerin en fazla hangi ülkelerden geldiği, Almanya’daki Yahudi Makkabi spor kulüplerine kimin üye olacağı, Almanya’da hangi şehirlerin en büyük Yahudi nüfusa sahip olduğu, İsrail’in hangi hukuki temel üzerine kurulduğu ve antisemitist davranışın ne olduğu gibi soruların eklendiği kaydedildi.
“BURADA ÇOK NET BİR KIRMIZI ÇİZGİ ÇİZDİK”
Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser, yenilenmiş soru listesini önemli bir adım olarak gördüğünü belirterek, “Değerlerimizi paylaşmayan hiç kimse Alman pasaportu alamaz. Burada çok net bir kırmızı çizgi çizdik.” ifadesini kullandı.
Faeser, antisemitizm, ırkçılık ve diğer insanları aşağılama biçimlerinin Alman vatandaşlığına geçişte engel teşkil ettiğini belirtti.
Almanya’nın Holokost’tan dolayı İsrail’i ve Yahudileri koruma konusunda özel sorumluluğu bulunduğunu dile getiren Faeser, “Bu sorumluluk bugünkü kimliğimizin bir parçasıdır.” değerlendirmesinde bulundu.
Faeser, Alman olmak isteyen herkesin bunun ne anlama geldiğini bilmesi ve Almanya’nın sorumluluğunu kabul etmesi gerektiğini kaydetti.
Alman vatandaşlığına geçmenin ön koşulları arasında, vatandaşlık testinden başarıyla geçmek de bulunuyor. Testte, Almanya’nın hukuk ve toplumsal düzeninin yanı sıra ülkedeki yaşam şartlarına ilişkin sorular yer alıyor. Sınavda, 300’ün üzerinde sorunun bulunduğu listeden 33 soru soruluyor. Alman vatandaşlığına geçmek isteyen kişinin, 17 soruyu doğru cevaplaması gerekiyor.
27 HAZİRAN’DA YÜRÜRLÜĞE GİRECEK
Öte yandan, Almanya’da çifte vatandaşlığı kolaylaştıracak “Vatandaşlık Yasası’nın Modernizasyonu Yasası” 27 Haziran’da yürürlüğe girecek.
YASA NELER GETİRİYOR?
Yasaya göre, Alman vatandaşlığına geçmek için istenen yasal ikamet süresi 8 yıldan 5 yıla indirilecek.
Alman vatandaşlığına geçmek isteyen kişinin, ülkedeki yaşam şartlarına uyum sağlama konusunda okul veya mesleki başarısının bulunması, gönüllü çalışmalar yapması veya dil öğrenmek için özel çaba sarf etmesi gibi durumlarda bu süre 3 yıla düşürülecek.
Çifte vatandaşlık imkanı tanındığı için daha önce yürürlükte olan ve gençleri 23 yaşına kadar ebeveynlerinin vatandaşlığı veya Alman vatandaşlığı arasında seçim yapmaya zorlayan “opsiyon modeli” tamamen kaldırılacak.
Almanya’da doğan çocuklar, Alman vatandaşı olmasalar da ebeveynlerinden birinin en az 5 yıl yasal olarak ülkede ikamet etmesi halinde Alman vatandaşlığı alabilecek.
Alman vatandaşlığına geçmek isteyen kişinin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin geçimini sosyal yardım almadan sağlaması gerekiyor.
İşgücü Anlaşması kapsamında 30 Haziran 1974’e kadar Federal Almanya Cumhuriyeti’ne (Batı Almanya) ve sözleşmeli işçi olarak 13 Haziran 1990’a kadar eski Almanya Demokratik Cumhuriyeti’ne (Doğu Almanya) gelen işçiler için vatandaşlığa girişte yapılan yazılı sınav zorunluluğu da kaldırılacak.

“BİZİM BÜYÜK SİYASİ ÖNCELİĞİMİZ…”
Bu açıklamaları değerlendirmek için de kendi ellerinde bilgi olmadığını ifade eden Wagner, “Bizim büyük siyasi önceliğimiz Gazze’ye daha fazla insani yardımın girmesidir ve Gazze Şeridi’ndeki insanlara bunun sağlanmasıdır.” dedi.
Wagner, “zaten çok az olan insani yardımların daha da azalacağı izlenimi yaratan her haberin kötü haber olduğunu” kaydederek, Gazze Şeridi’ne daha fazla insani yardım girmesi için yoğun şekilde çaba sarf ettiklerini savundu.
UNRWA Genel Komiseri Philippe Lazzarini, 24 Mart’ta yaptığı açıklamada, İsrail’in, halkı zorla aç ve susuz bırakarak insani felakete yol açtığı Gazze’nin kuzeyine UNRWA’nın gıda yardım konvoylarının girmesine izin vermeyeceğini bildirdiğini aktarmıştı.

GAZZE’DEKİ FİLİSTİNLİLERİ ÖLDÜREN SİLAHLARI İSRAİL’E VERİYORLAR
İsrail’in geleneksel olarak en büyük silah tedarikçisi ABD olsa da Almanya ve İngiltere de uzun yıllardır İsrail’e bu alanda önemli destekler veriyor.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) güncel verilerine göre, 2011-2020’de İsrail’in konvansiyonel silah tedarikinin yüzde 70,2’sini ABD sağladı. ABD’yi, yüzde 23,9 ile Almanya, yüzde 5,9 ile İtalya takip etti.
“Silah Ticaretiyle Mücadele Kampanyası (CAAT)” adlı sivil toplum kuruluşuna göre ise Almanya ve İngiltere, silah teslimat verilerini şeffaf şekilde paylaşmıyor.
Ancak kuruluşun açık kaynaklardan edindiği bilgilerden oluşturduğu veri tabanına göre, 2015-2020’de Almanya hükümeti İsrail’e en az 1,4 milyar avro değerinde silah satışına onay verirken, İngiltere’den aynı dönemde İsrail’e savaş uçakları, füzeler, tanklar, hafif silahlar ve mühimmat için bileşenler dahil olmak üzere 426 milyon avroluk askeri ihracat gerçekleştirildi. Bu rakamlar, Almanya ve İngiltere üretimi silahların üçüncü ülkeler üzerinden İsrail’e ihracatını kapsamıyor.

ALMANYA’NIN İSRAİL’E 2023 YILINDAKİ SİLAH SATIŞI 10 KAT ARTTI
Almanya Ekonomi ve İklimi Koruma Bakanlığının yabancı ülkelere silah satış onayına ilişkin “2023 Federal Hükümet Silah İhracatı Politikası” raporuna göre, ülkenin geçen yıl İsrail’e silah ve askeri malzeme satışı, 2022’ye göre 10 kat artarak 326,5 milyon avroya ulaştı.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının başlamasının ardından ilk birkaç haftada Alman hükümeti, İsrail’den gelen silah tedarikine ilişkin 185 ek ihracat lisans başvurusunu onayladı.

Almanya, şu ana kadar İsrail’e ağırlıklı olarak zırhlı araçlar ve askerler için koruyucu teçhizat gönderilmesine onay verirken, Spiegel dergisinin 17 Ocak tarihli haberinde, hükümetin, İsrail’in talep ettiği hassas tank mühimmatı sevkiyatını incelediği ve bunu onaylamayı planladığı bildirildi.
Haberde, İsrail hükümetinin Kasım 2023’te Almanya’dan yaklaşık 10 bin 120 milimetrelik tank mühimmatı istediği, bu talebin Başbakanlık ile Savunma, Dışişleri ve Ekonomi bakanlıkları tarafından büyük gizlilik içinde görüşüldüğü de belirtildi.

İNGİLTERE, İSRAİL’İN GELENEKSEL DESTEKÇİSİ
CAAT verilerine göre, İngiltere, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü işgal altında bulunduran İsrail’e, 1967’den bu yana askeri malzeme satışı yapıyor.
İsrail’in Gazze’ye yönelik bombardımanında kullandığı F-35’lerin bileşenlerinin yaklaşık yüzde 15’ini İngiltere temin ediyor.
F-35 projesinde 6 farklı İngiliz firması bulunuyor, bunlardan 2’si İsrail’e roket satıyor. İsrailli savunma sanayisi şirketi Elbit gibi bazı şirketlerin ise İngiltere’de askeri malzeme ticareti lisansı da bulunuyor.

Filistinli insan hakları örgütü Al-Haq ile İngiltere merkezli Küresel Hukuki Eylem Ağı (GLAN), 13 Aralık 2023’te, uluslararası hukuku ve yasaları ihlal ederek İsrail’e silah satışlarının askıya alınması yönündeki talepleri göz ardı ettiği gerekçesiyle İngiltere aleyhine Yüksek Mahkeme’de yasal işlem başlattı.
Londra’da dünyanın en büyük silah üreticilerinden BAE System’ın ofisinin önünde toplanan Filistin yanlısı göstericiler, şirkete “İsrail’e silah satışına son vermesi” çağrısında bulundu.

İTALYA’NIN SİLAHLARI GAZZE’DE DENENİYOR
İsrail’in Gazze’deki katliamında can kayıplarının on binleri bulması, İtalyan kamuoyunda bazı tepkilere neden oldu.
İtalya’da muhalefet partisi 5 Yıldız Hareketi (M5S) lideri ve eski Başbakan Giuseppe Conte, 16 Kasım 2023’te İtalyan hükümetini, İsrail’e yönelik silah tedarikini hemen askıya almaya çağırdı.
Ana muhalefetteki Demokratik Partinin (PD) lideri Elly Schlein, 20 Ocak’ta, hükümeti İsrail’e silah satışını durdurmaya çağırarak, İtalya’nın sattığı mühimmatın “savaş suçu sayılabilecek şekilde kullanılması riskini” göze alamayacaklarını söyledi.
Tepkilerin artması üzerine İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani, 20 Ocak’ta yaptığı açıklamada, 7 Ekim 2023 itibarıyla İsrail’e silah göndermeyi durdurma kararı aldıklarını ve herhangi türde bir silah göndermediklerini belirtti.
Ancak İsrail’e daha önce verilen İtalyan üretimi silahlar, halihazırda İsrail tarafından Gazze’de deneniyor.
İtalyan savunma şirketi Leonardo’nun alt kuruluşu Oto Melara tarafından üretilen 76 mm’lik deniz topu ilk kez İsrail tarafından Gazze’de kullanıldı.

İSPANYA SATIŞLARI DURDURDUĞUNU AÇIKLAMIŞTI
Uluslararası barış çalışmalarına yoğunlaşan İspanya merkezli “Centro Delas” adlı kuruluş, İspanya’nın dış ticaret verilerini inceleyerek, bir İspanyol şirketinin 987 bin avro karşılığında Kasım 2023’te İsrail’e askeri mühimmat satışı yaptığını ortaya koydu.
İsrail’in Gazze’deki katliamlarının yoğun tepki gördüğü İspanyol kamuoyunda yankılanan gelişmenin ardından İspanya Hükümet Sözcüsü ve Eğitim Bakanı Pilar Alegria, İsrail’in Gazze’ye saldırılarının başladığı 7 Ekim’den itibaren bu ülkeye hiçbir askeri malzeme satışı yapılmadığını, verilerin 7 Ekim öncesine ait olduğunu söyledi.

FRANSA, İSRAİL’E İSTİHBARAT DESTEĞİ SAĞLIYOR
Fransa Savunma Bakanlığı verilerine göre, 2013-2022’de Fransa, İsrail’e yaklaşık 200 milyon avroluk silah satışı yaptı.
Savunma Bakanı Sebastien Lecornu ise 16 Ekim 2023’te “Fransa, İsrail’e askeri destek sağlıyor mu?” sorusu üzerine, “ülkesinin İsrail’e ekseriyetle istihbarat desteği sunduğunu” ifade etti.
Fransız savunma sanayi şirketi Dassault Aviation’ın genel merkezi önünde gösteri düzenleyen aktivistler, “Tel Aviv yönetimine silah satan tüm Fransız şirketlerinin İsrail’in Gazze’deki soykırımının suç ortağı olduğunu” savundu.
Öte yandan, muhalefetteki Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) partisi milletvekilleri, 14 Şubat’ta, Fransa’nın “İsrail’in işlediği soykırıma” suç ortaklığı etmemesi gerektiğini belirterek, Gazze’de binlerce sivilin ölümüne yol açan bu ülkeye silah satışının durdurulması için imza kampanyası başlattı.

Fransa Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Christophe Lemoine ise AA muhabirinin “UAD’nin kararından sonra Fransa, İsrail’e yönelik silah sevkiyatına bir ara vermeyi planlıyor mu?” sorusunu söyle yanıtladı:
“UAD ile ilgili Güney Afrika’nın yeni ihtiyati tedbirler talebini not aldık. Bu talep, mahkemenin 26 Ocak’ta kabul ettiği iddianameye götüren sürecin içinde. Mahkeme tarafından talep edilen (ihtiyati) tedbirler hukuken zorunlu ve tüm taraflar için bağlayıcı, uygulanması gerek ve aynı zamanda Fransa’nın belirlediği isteklere uygun. Uluslararası hukuka saygı duyulmasına bağlıyız ve UAD’ye desteğimizi ve güvenimizi yeniden ifade ediyoruz.”
Ardından ikinci kez soru tekrarlanınca Lemoine, “Bu konu hakkında daha sonra size cevap verebilirim.” şeklinde konuştu.

BORRELL’İN MESAJI ALMANYA’YI İLGİLENDİRİYOR
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 12 Şubat’ta, Gazze’ye yönelik saldırılarda yaşanan sivil kayıplara tepki gösteren ülkelere, İsrail’e silah ihracatını durdurma çağrısı yaptı.
İngiltere’nin AB üyesi olmaması, İtalya ve İspanya’nın İsrail’e silah tedarikini durdurması nedeniyle Borrell’in mesajı, doğrudan Almanya’yı ilgilendiriyor.

Gazze’deki mevcut duruma ilişkin soruyu yanıtlayan Cameron, “Oldukça korkunç” tanımlamasını yaparken gıda ve ilaç gibi hayati ürünlere ulaşmada zorluk yaşandığını söyledi.
Cameron, “Yeterli miktarda yardım içeriye (Gazze’ye) giremiyor. Şubat ayında, ocak ayının yarısı kadar yardım girdi, martta ise bir iyileşme var.” dedi.
İsrail’in Hamas’ı yok etmek ve esirleri kurtarmak için Gazze’ye girdiğini belirten Cameron, “Bu çatışmaların üzerinden 168 gün geçti ve 168 günde esirler serbest bırakılmadı. Esirlerin sağlığından endişe ediyoruz. Ancak bu sürede Gazze’deki insani kriz de derinleşti. Askeri bir çatışmanın olduğu yerde insanların suya, gıdaya ve ilaca ulaşması zordur.” diye konuştu.
“İSRAİL NİHAYETİNDE GAZZE’DE YAŞANANLARIN SORUMLULUĞUNU ALMAK ZORUNDA”
Cameron, Gazze’ye günlük 500 tır yardım girmesi gerekirken bugün bu sayının 100 civarında olduğuna dikkati çekti.
Daha fazla yardımın girişi için bölge ülkeleriyle de temasta olduklarını aktaran Cameron, “İsrail’in dostu ve savunucusu olarak Gazze’de yaşananların sorumluluğunun İsrail’den sorulacağını düşünüyorum.” ifadelerini kullandı.
Cameron, İsrail’in yardım girişini sağlaması gerektiğini savunarak, “Girecek yardımlar sadece Gazze için hayati değil aynı zamanda İsrail için de önemli. Çünkü İsrail, bir devlet olarak bir kıtlık veya insani krizle karşı karşıya kalmadığından emin olmalı.” ifadelerini kullandı.
Gazze’ye gönderilen yardımların bölgeye girememesi konusunda söylediği “İngiltere’nin sabrı tükeniyor” ifadelerine de açıklık getiren Cameron, şöyle devam etti:
“İsrail nihayetinde Gazze’de yaşananların sorumluluğunu almak zorunda. Çünkü anlaşılır biçimde Hamas’tan kurtulmak için (Gazze’ye) girdiler, bu da insani krizin ortaya çıkmasına yardımcı oldu. Yardımların girmesi onların çıkarına olur. Sabrımızın tükendiği nokta ise şu, kilit noktalarda daha fazla kontrol noktasının oluşturulması, daha fazla sınır kapısının açılması, yardım tırlarının daha hızlı girişinin sağlanması, daha fazla Birleşmiş Milletler personeline Gazze içinde yardım dağıtımı için vize verilmesi gibi çok sayıda isteğimiz oldu. Bunların hiçbiri hızlıca gerçekleşmedi. Ocak ile mart arasında yardım tırı sayısı yarıya indi. Bu benim en çok hayal kırıklığı yaşadığım andı.”
“İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜM HAMAS’A BİR HEDİYE DEĞİL”
Cameron, iki devletli çözüme inandığını yinelerken, “İsrailli dostlarımıza bunun Hamas’a bir hediye olmadığını söylememiz gerek. Hamas iki devletli çözümü desteklemiyor.” dedi.
İsrail’in ancak bu şekilde gerçek bir barış ve istikrara kavuşacağını kaydeden Cameron, ateşkes çağrılarına ise destek vermediğini belirtti.
Hamas’ın Gazze’de bulunduğu sürece ateşkesin yürümeyeceğini savunan Cameron, sürdürülebilir ateşkes için Hamas’ın yok edilmesi ve Gazze’de Filistin hükümetinin kontrolü sağlaması gerektiğini söyledi.
“GAZZE’DE İKİ BÜYÜK SORUNUMUZ VAR”
Bryson-Richardson ise Gazze’nin kuzeyinde yaşayanların büyük ölçüde gıdaya ulaşma sıkıntısı yaşadığını aktararak, “Bu da gelecek aylarda açlığın yaşanacağı anlamına geliyor.” dedi.
Kritik ürünlere ulaşmadaki zorluğun yanı sıra askeri saldırılar nedeniyle sağlık hizmetleri ve altyapısının da yok edildiğine işaret eden Bryson-Richardson, “Gazze’de iki büyük sorunumuz var. Birincisi BM personelinin Gazze’de hareket etme güçlüğü. Bu tamamen BM koruması altındaki alanları çatışmasız alan haline getirip yardım konvoylarının güvenli şekilde hareket etmesini sağlayacak İsrail’le işbirliğine bağlı.” ifadelerini kullandı.
Bryson-Richardson, ikinci sorun olarak da İsrail’in yardım tırları üzerindeki uzun süreli incelemelerini göstererek, “Komşu ülkelerden gelen yardımların İsrail kontrolünden geçmesi gerekiyor. İsrail, ikincil kullanımı olan, Hamas’ın askeri amaçlarla kullanmasından endişe ettiği ürünleri inceliyor. Bu sürecin daha hızlı olması gerekiyor.” diye konuştu.
Gazze’ye yardım ulaştırmak için Usdud (Aşdod) limanının kullanılmasına da değinen Bryson-Richardson, bu limanın kapasitesi ve Gazze’ye yakınlığıyla öne çıktığını anlattı.
Bryson-Richardson, bu limanın hala devreye girmemesiyle ilgili ise “Bu konuda İsrail’de bir hassasiyet var. Bu yardımlar Gazze halkına gidecek, Hamas’a değil.” dedi.
Ermenistan Başbakanı Paşinyan, Ermenistan’ın KGAÖ üyeliğini dondurduğunu açıklayarak KGAÖ’nun Ermenistan’a yönelik güvenlik yükümlülüklerini yerine getirmediğini açıkladı. Aynı zamanda, Ermenistan’ın güvenlik alanında çok yönlü bir strateji benimsediğini ve çıkarların farklı yönlerde ve farklı aktörlerle birleştirilmesine dayanan bir çeşitlendirme politikası izlediğini duyurdu. Ayrıca, Avrupa Birliği’nin sivil gözlem misyonu tarafından Ermenistan’ın sınırları denetleniyor.
Ermenistan Parlamentosu Savunma ve Güvenlik İşleri Daimi Komitesi Başkanı Andranik Koçaryan ve Doğu Bilimi Uzmanı Dr. Armen Petrosyan, Ermenistan’ın yeni güvenlik politikasını ve Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin normalleşme sürecinin sonuçlarını değerlendirdi.
PETROSYAN: “FRANSA İLE ASKERİ ALANDA İŞ BİRLİĞİ DERİNLEŞTİ”
2. Karabağ savaşının ardından, Ermenistan’ın güvenlik politikasını gözden geçirdiğini ve bu alandaki ortaklarını yeniden değerlendirmeye başladığını Doğu Bilimi Uzmanı Dr. Armen Petrosyan, “2020’deki savaşın ardından, özellikle 2021 yılının Mayıs ve Kasım ayları ile 2022 Eylül ayı dikkate alındığında, Ermenistan ciddi güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kaldı ve bu bağlamda mevcut güvenlik sisteminin yetersiz olduğu gözler önüne serildi. Bu nedenle, Ermenistan, güvenlik sisteminin içeriğini değiştirmeye ve önceki tek merkezli sistemden daha katmanlı bir yapıya geçmeye yönelik stratejik bir karar aldı. ‘Çeşitlendirme politikası’ olarak adlandırılan bu stratejinin amacı, çok faktörlü bir güvenlik sistemi oluşturarak aynı anda birden fazla ortakla iş birliğinin yapılmasıdır. Bu politikanın mantığına uygun olarak, Hindistan’dan silah alındığına tanık olduk. Fransa ile askeri alanda iş birliği derinleşti. Son zamanlarda özellikle İran ile siyasi ve güvenlik düzeyinde daha yakın bir iş birliği olduğunu görüyoruz. Rusya ile olan ilişkiler de devam etmektedir. Ermenistan’ın KGAÖ üyeliğinin dondurulmasına rağmen, KGAÖ’nün Ermenistan’ın taleplerini yerine getirmesi durumunda bu örgüt ile iş birliği gündemde kalmaya devam edecektir” ifadelerini kullandı.
Ermenistan için komşularıyla sorunlu ilişkilerin çözülmesi bölgede barışçıl, istikrarlı bir gelecek inşa etme açısından önemli bir hedef olduğunu aktaran Petrosyan, “Dolayısıyla, Azerbaycan ve Türkiye ile herhangi bir anlaşmazlık olmadığı takdirde genel güvenlik durumu iyileşecek ve güvenlik açısından farklı ortaklarla olan ilişkilerin doğal olarak zamanla şekil değiştirebilecek” diye konuştu.
Ermenistan’ın çok yönlü çabalarıyla her iki komşusuyla olan ilişkilerin normalleşmesini istediğini gösterdiğini aktaran Petrosyan, Azerbaycan ile devam eden müzakereler ve Türkiye ile normalleşme sürecinde atanan özel temsilciler bu çabaların bir yansıması olduğunu söyledi.
Ermenistan’ın diğer ülkelerden satın aldığı silahlarla yeni bir savaş başlatma hazırlığında olduğu iddialarına yönelik Petrosyan, “Daha önce de belirttiğim gibi, Ermenistan’ın yeni güvenlik politikasının temelinde komşularıyla ilişkilerin normalleştirilmesi yer alıyor ve dolayısıyla bu mantıkla hareket edersek, Ermenistan’ın elde ettiği silahlar Ermenistan’ın komşularına saldırgan amaçlarla yöneltilemez. Her ülkenin, herhangi bir ülkeden yeni silah alma hakkı vardır ve eğer uluslararası sözleşmelerin izin verdiği bir silahsa, hiç kimse bunu yasaklayamaz. Ermenistan’ın çeşitli ülkelerle askeri iş birliği öncelikle kendi güvenlik sorunlarını çözmeye ve kendisini savunmaya yönelik bir politikadır” dedi.
KOÇARYAN: “ÜLKEMİZİN SINIRLARINI KORUYUP BARIŞI SAĞLAYACAK İHTİYAÇLARI FARKLI ÜLKELERDE ARIYORUZ”
Ermenistan Silahlı Kuvvetleri ve Savunma Bakanlığının, karşılaştıkları sorunlardan yola çıkarak savunma stratejileri mantığı çerçevesinde imkanlarını çeşitlendirdiklerini belirten Ermenistan Parlamentosu Savunma ve Güvenlik İşleri Daimi Komitesi Başkanı Koçaryan, “2020 yılı savaşından ders alarak, ülkemizin sınırlarını koruyup barışı getirecek fırsatı hayata geçirmemizi sağlayacak ihtiyaçları farklı ülkelerde arıyoruz. Savunma amaçlı silahlardan bahsediyoruz. Bunlar esas olarak hava savunma, anti elektronik silahlar ve silahlı kuvvetler personelinin eğitiminin teknik araçlarıdır. Hepsi sırf savunma amaçlıdır” dedi.
“AZERBAYCAN’DAKİ ESİRLERİMİZ TÜRKİYE’NİN ARABULUCULUĞUYLA SERBEST BIRAKILABİLİR”
Türkiye’nin Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerine olumlu etkileri için çok uygun bir an olduğunu değerlendiren Koçaryan, “Atılacak adımlar sadece kapalı sınırların açılmasından ibaret olmamalı. Örnek olarak, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iyi niyeti olarak Azerbaycan’daki esirlerimiz Türkiye’nin arabuluculuğuyla serbest bırakılabilir. Bu ilişkileri normalleşme yönünde insani adımlardan biri de olabilir. Rubinyan ile Kılıç arasındaki görüşmeler de çok önemli. Düzenli olarak görüşmeler yapılmalı. Bölgesel açıdan bakıldığında, diğer ülkelerin, örneğin Gürcistan’ın, barışa ulaşma konusundaki çıkarları dikkate alınmalıdır, çünkü füzeler uçuşa başladığında düzensiz de uçabilir. Eğer barış istiyorsak ve birbirimizin sınırlarını tanıyorsak, o zaman tanınan sınırlar ihlal edilemez. Hiç kimsenin, geniş kapsamlı hedeflerle bile olsa, bu sınırları ihlal etme hakkı yoktur” diye konuştu.
Ermenistan Başbakanı Paşinyan, Ermenistan’ın KGAÖ üyeliğini dondurduğunu açıklayarak KGAÖ’nun Ermenistan’a yönelik güvenlik yükümlülüklerini yerine getirmediğini açıkladı. Aynı zamanda, Ermenistan’ın güvenlik alanında çok yönlü bir strateji benimsediğini ve çıkarların farklı yönlerde ve farklı aktörlerle birleştirilmesine dayanan bir çeşitlendirme politikası izlediğini duyurdu. Ayrıca, Avrupa Birliği’nin sivil gözlem misyonu tarafından Ermenistan’ın sınırları denetleniyor.
Ermenistan Parlamentosu Savunma ve Güvenlik İşleri Daimi Komitesi Başkanı Andranik Koçaryan ve Doğu Bilimi Uzmanı Dr. Armen Petrosyan, Ermenistan’ın yeni güvenlik politikasını ve Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin normalleşme sürecinin sonuçlarını değerlendirdi.
PETROSYAN: “FRANSA İLE ASKERİ ALANDA İŞ BİRLİĞİ DERİNLEŞTİ”
2. Karabağ savaşının ardından, Ermenistan’ın güvenlik politikasını gözden geçirdiğini ve bu alandaki ortaklarını yeniden değerlendirmeye başladığını Doğu Bilimi Uzmanı Dr. Armen Petrosyan, “2020’deki savaşın ardından, özellikle 2021 yılının Mayıs ve Kasım ayları ile 2022 Eylül ayı dikkate alındığında, Ermenistan ciddi güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kaldı ve bu bağlamda mevcut güvenlik sisteminin yetersiz olduğu gözler önüne serildi. Bu nedenle, Ermenistan, güvenlik sisteminin içeriğini değiştirmeye ve önceki tek merkezli sistemden daha katmanlı bir yapıya geçmeye yönelik stratejik bir karar aldı. ‘Çeşitlendirme politikası’ olarak adlandırılan bu stratejinin amacı, çok faktörlü bir güvenlik sistemi oluşturarak aynı anda birden fazla ortakla iş birliğinin yapılmasıdır. Bu politikanın mantığına uygun olarak, Hindistan’dan silah alındığına tanık olduk. Fransa ile askeri alanda iş birliği derinleşti. Son zamanlarda özellikle İran ile siyasi ve güvenlik düzeyinde daha yakın bir iş birliği olduğunu görüyoruz. Rusya ile olan ilişkiler de devam etmektedir. Ermenistan’ın KGAÖ üyeliğinin dondurulmasına rağmen, KGAÖ’nün Ermenistan’ın taleplerini yerine getirmesi durumunda bu örgüt ile iş birliği gündemde kalmaya devam edecektir” ifadelerini kullandı.
Ermenistan için komşularıyla sorunlu ilişkilerin çözülmesi bölgede barışçıl, istikrarlı bir gelecek inşa etme açısından önemli bir hedef olduğunu aktaran Petrosyan, “Dolayısıyla, Azerbaycan ve Türkiye ile herhangi bir anlaşmazlık olmadığı takdirde genel güvenlik durumu iyileşecek ve güvenlik açısından farklı ortaklarla olan ilişkilerin doğal olarak zamanla şekil değiştirebilecek” diye konuştu.
Ermenistan’ın çok yönlü çabalarıyla her iki komşusuyla olan ilişkilerin normalleşmesini istediğini gösterdiğini aktaran Petrosyan, Azerbaycan ile devam eden müzakereler ve Türkiye ile normalleşme sürecinde atanan özel temsilciler bu çabaların bir yansıması olduğunu söyledi.
Ermenistan’ın diğer ülkelerden satın aldığı silahlarla yeni bir savaş başlatma hazırlığında olduğu iddialarına yönelik Petrosyan, “Daha önce de belirttiğim gibi, Ermenistan’ın yeni güvenlik politikasının temelinde komşularıyla ilişkilerin normalleştirilmesi yer alıyor ve dolayısıyla bu mantıkla hareket edersek, Ermenistan’ın elde ettiği silahlar Ermenistan’ın komşularına saldırgan amaçlarla yöneltilemez. Her ülkenin, herhangi bir ülkeden yeni silah alma hakkı vardır ve eğer uluslararası sözleşmelerin izin verdiği bir silahsa, hiç kimse bunu yasaklayamaz. Ermenistan’ın çeşitli ülkelerle askeri iş birliği öncelikle kendi güvenlik sorunlarını çözmeye ve kendisini savunmaya yönelik bir politikadır” dedi.
KOÇARYAN: “ÜLKEMİZİN SINIRLARINI KORUYUP BARIŞI SAĞLAYACAK İHTİYAÇLARI FARKLI ÜLKELERDE ARIYORUZ”
Ermenistan Silahlı Kuvvetleri ve Savunma Bakanlığının, karşılaştıkları sorunlardan yola çıkarak savunma stratejileri mantığı çerçevesinde imkanlarını çeşitlendirdiklerini belirten Ermenistan Parlamentosu Savunma ve Güvenlik İşleri Daimi Komitesi Başkanı Koçaryan, “2020 yılı savaşından ders alarak, ülkemizin sınırlarını koruyup barışı getirecek fırsatı hayata geçirmemizi sağlayacak ihtiyaçları farklı ülkelerde arıyoruz. Savunma amaçlı silahlardan bahsediyoruz. Bunlar esas olarak hava savunma, anti elektronik silahlar ve silahlı kuvvetler personelinin eğitiminin teknik araçlarıdır. Hepsi sırf savunma amaçlıdır” dedi.
“AZERBAYCAN’DAKİ ESİRLERİMİZ TÜRKİYE’NİN ARABULUCULUĞUYLA SERBEST BIRAKILABİLİR”
Türkiye’nin Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerine olumlu etkileri için çok uygun bir an olduğunu değerlendiren Koçaryan, “Atılacak adımlar sadece kapalı sınırların açılmasından ibaret olmamalı. Örnek olarak, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iyi niyeti olarak Azerbaycan’daki esirlerimiz Türkiye’nin arabuluculuğuyla serbest bırakılabilir. Bu ilişkileri normalleşme yönünde insani adımlardan biri de olabilir. Rubinyan ile Kılıç arasındaki görüşmeler de çok önemli. Düzenli olarak görüşmeler yapılmalı. Bölgesel açıdan bakıldığında, diğer ülkelerin, örneğin Gürcistan’ın, barışa ulaşma konusundaki çıkarları dikkate alınmalıdır, çünkü füzeler uçuşa başladığında düzensiz de uçabilir. Eğer barış istiyorsak ve birbirimizin sınırlarını tanıyorsak, o zaman tanınan sınırlar ihlal edilemez. Hiç kimsenin, geniş kapsamlı hedeflerle bile olsa, bu sınırları ihlal etme hakkı yoktur” diye konuştu.
‘MÜSLÜMAN TOPLUMLARA IŞIK TUTMAK ÜZERE BİR DAYANIŞMA MİSYONU ÜSTLENDİM’
Burada BM’nin insani yardım çalışanlarıyla bir araya gelmesinin ardından açıklamalarda bulunan Guterres, “Mülteciler Yüksek Komiseri olarak görev yaptığım dönemden bu yana her yıl Ramazan ayında zor durumdaki Müslüman toplumlara ışık tutmak üzere bir dayanışma misyonu üstlendim. Bu Ramazan, Refah Sınır Kapısı’na Gazze’deki Filistinlilerin çektiği sıkıntılara, acılara ve bu sıkıntıları hafifletilmesinin önündeki engellere dikkat çekmek için geldim” dedi.

‘SİLAHLARI SUSTURMANIN ZAMANI GELDİ’
Sabah saatlerinde El Ariş’te bir hastaneyi ziyaret ettiğini ve yaralı Filistinliler ve aileleriyle bir araya geldiğini belirten Guterres, “Onların hikayeleri, yaşadıkları ve katlandıkları tüm zorluklar ile Mısır’ın ve Mısır halkının cömertliği ile dayanışması karşısında son derece duygulandım. Tekrar söylüyorum: Hiçbir şey Filistin halkının toplu olarak cezalandırılmasını haklı gösteremez. Şimdi her zamankinden daha acil bir insani ateşkes zamanıdır. Silahları susturmanın zamanı geldi. Gazze’deki Filistinliler, kesintisiz bir kabusun içinde sıkışıp kaldılar. Topluluklar yok edildi. Evler yıkıldı. Bütün aileler ve nesiller yok edildi. Açlık ve kıtlık halkın peşini bırakmıyor” ifadelerini kullandı.
Ramazan’ın merhamet, kardeşlik ve barış değerlerini yayma zamanı olduğunu vurgulayan Guterres, “Gazze’deki Filistinlilerin aylardır çektiği bunca acıdan sonra İsrail bombaları hala düşerken, kurşunlar hala havada uçuşurken, toplar vurmaya devam ederken ve insani yardım hala engel üstüne engelle karşılaşırken, Ramazan’ı kutluyor olmaları korkunç bir durum. Ramazan ayında sizlerle birlikte oruç tutarken, Gazze’de pek çok insanın düzgün bir iftar yapamayacağını bilmek beni derinden üzüyor” şeklinde konuştu.
Guterres, kapının bir tarafında uzun yardım kuyruklarının diğer tarafında ise açlığın olduğuna dikkat çekerek, “Bu trajik olmaktan öte bir şey. Bu ahlaki bir rezalettir. Daha fazla saldırı her şeyi daha da kötüleştirecektir. Filistinli siviller, rehineler ve bölgedeki tüm insanlar için daha kötü. Tüm bunlar, acil bir ateşkes zamanından çok daha fazlası olduğunu gösteriyor. Tekrar söylüyorum. İsrail’in Gazze’ye insani yardım malzemelerinin tam ve sınırsız erişimine yönelik kesin bir taahhütte bulunmasının zamanı gelmiştir” dedi.

TÜM BM ÜYELERİNE ÇAĞRI
Konuşmasında Ramazan’ın merhamet ruhuna değinen Guterres, “Bu ruha uygun olarak, tüm esirlerin derhal serbest bırakılmasının zamanı gelmiştir. Ayrıca, BM’nin tüm üyelerini Gazze’deki yardım operasyonlarının bel kemiği olan UNRWA’nın hayat kurtaran çalışmalarını desteklemeye çağırıyorum. Yardım akışını kolaylaştırmak için Mısır’la birlikte çalışmaya devam etmeyi sabırsızlıkla bekliyor. Mısır’ın Gazze halkını desteklemek için gösterdiği çabayı takdirle karşılıyoruz” diye konuştu.
Gazze’deki Filistinlilerin yalnız olmadıklarını bilmelerini istediğini belirten Guterres, “Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, hepimizin gerçek zamanlı olarak tanık olduğu dehşet karşısında öfke duyuyor. Ben dünyanın büyük kısmının, artık yeter diyenlerin ve hala insanlık onuru ile terbiyesinin küresel bir toplum olarak bizi tanımlaması gerektiğine inanların sesini iletiyorum. Bu bizim tek umudumuz” ifadelerini kullandı.
‘TARİHİN DOĞRU TARAFINI SEÇELİM’
Gazze’yi hayat kurtaran yardımlarla doldurmanın zamanının geldiğini vurgulayan Guterres, “Seçim çok açık: ya yardım dalgası ya da açlık. Yardımın tarafını ve tarihin doğru tarafını seçelim. Ben pes etmeyeceğim. Hepimiz Gazze’de ve tüm dünyada ortak insanlığımızın galip gelmesi için elimizden geleni yapmaktan vazgeçmemeliyiz” şeklinde konuştu.
İSRAİL’DEN GUTERRES’E TEPKİ
İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, Refah Sınır Kapısı’nı ziyaret eden Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’e Gazze ile ilgili açıklamaları nedeniyle tepki gösterdi.

Katz, sosyal medya platformu X’ten yaptığı paylaşımda, Guterres’in, Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafını ziyareti sırasında “insani yardımları yağmalayan Hamas-DEAŞ teröristlerini, teröristlerle işbirliği yapan BM Yakın Doğu Filistinlilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nı (UNRWA) hiç bir şekilde kınamadan, tüm İsrailli esirlerin derhal, koşulsuz serbest bırakılması çağrısı yapmadan” Gazze’deki insani durum için İsrail’i suçladığını iddia etti.
‘BM, ONUN LİDERLİĞİNDE TERÖRÜ BARINDIRAN YAHUDİ VE İSRAİL KARŞITI BİR YAPI HALİNE GELDİ’
Bakan Katz, Guterres’e hitaben, “BM, onun liderliğinde terörü barındıran ve cesaretlendiren Yahudi ve İsrail karşıtı bir yapı haline geldi.” ifadesini kullandı.
Katz, yaptığı ikinci bir paylaşımda ABD Kongresinin (UNRWA) fonunu Mart 2025’e kadar durduran geçici bütçe tasarısının kabul edilmesinin “Guterres’in açıkça güven oyu kaybettiği anlamına geldiğini” savundu.

‘BM HAMAS’IN TERÖR KOLU HALİNE GELMİŞTİR’
Katz, “Guterres’in liderliğinde çalışanlarının korkunç 7 Ekim katliamına katıldığı UNRWA, Hamas’ın bir terör kolu haline gelmiştir.” suçlamasında bulundu.
BM Genel Sekreteri’ne seslenmeye devam eden Katz, “Hamas’ın suçlarını kınamayı reddeden ve UNRWA Genel Komiseri Philippe Lazzarini’nin gönderilmesi çağrılarına yanıt vermeyen herkes evine dönmeli.” ifadesine yer verdi.
]]>‘MÜSLÜMAN TOPLUMLARA IŞIK TUTMAK ÜZERE BİR DAYANIŞMA MİSYONU ÜSTLENDİM’
Burada BM’nin insani yardım çalışanlarıyla bir araya gelmesinin ardından açıklamalarda bulunan Guterres, “Mülteciler Yüksek Komiseri olarak görev yaptığım dönemden bu yana her yıl Ramazan ayında zor durumdaki Müslüman toplumlara ışık tutmak üzere bir dayanışma misyonu üstlendim. Bu Ramazan, Refah Sınır Kapısı’na Gazze’deki Filistinlilerin çektiği sıkıntılara, acılara ve bu sıkıntıları hafifletilmesinin önündeki engellere dikkat çekmek için geldim” dedi.

‘SİLAHLARI SUSTURMANIN ZAMANI GELDİ’
Sabah saatlerinde El Ariş’te bir hastaneyi ziyaret ettiğini ve yaralı Filistinliler ve aileleriyle bir araya geldiğini belirten Guterres, “Onların hikayeleri, yaşadıkları ve katlandıkları tüm zorluklar ile Mısır’ın ve Mısır halkının cömertliği ile dayanışması karşısında son derece duygulandım. Tekrar söylüyorum: Hiçbir şey Filistin halkının toplu olarak cezalandırılmasını haklı gösteremez. Şimdi her zamankinden daha acil bir insani ateşkes zamanıdır. Silahları susturmanın zamanı geldi. Gazze’deki Filistinliler, kesintisiz bir kabusun içinde sıkışıp kaldılar. Topluluklar yok edildi. Evler yıkıldı. Bütün aileler ve nesiller yok edildi. Açlık ve kıtlık halkın peşini bırakmıyor” ifadelerini kullandı.
Ramazan’ın merhamet, kardeşlik ve barış değerlerini yayma zamanı olduğunu vurgulayan Guterres, “Gazze’deki Filistinlilerin aylardır çektiği bunca acıdan sonra İsrail bombaları hala düşerken, kurşunlar hala havada uçuşurken, toplar vurmaya devam ederken ve insani yardım hala engel üstüne engelle karşılaşırken, Ramazan’ı kutluyor olmaları korkunç bir durum. Ramazan ayında sizlerle birlikte oruç tutarken, Gazze’de pek çok insanın düzgün bir iftar yapamayacağını bilmek beni derinden üzüyor” şeklinde konuştu.
Guterres, kapının bir tarafında uzun yardım kuyruklarının diğer tarafında ise açlığın olduğuna dikkat çekerek, “Bu trajik olmaktan öte bir şey. Bu ahlaki bir rezalettir. Daha fazla saldırı her şeyi daha da kötüleştirecektir. Filistinli siviller, rehineler ve bölgedeki tüm insanlar için daha kötü. Tüm bunlar, acil bir ateşkes zamanından çok daha fazlası olduğunu gösteriyor. Tekrar söylüyorum. İsrail’in Gazze’ye insani yardım malzemelerinin tam ve sınırsız erişimine yönelik kesin bir taahhütte bulunmasının zamanı gelmiştir” dedi.

TÜM BM ÜYELERİNE ÇAĞRI
Konuşmasında Ramazan’ın merhamet ruhuna değinen Guterres, “Bu ruha uygun olarak, tüm esirlerin derhal serbest bırakılmasının zamanı gelmiştir. Ayrıca, BM’nin tüm üyelerini Gazze’deki yardım operasyonlarının bel kemiği olan UNRWA’nın hayat kurtaran çalışmalarını desteklemeye çağırıyorum. Yardım akışını kolaylaştırmak için Mısır’la birlikte çalışmaya devam etmeyi sabırsızlıkla bekliyor. Mısır’ın Gazze halkını desteklemek için gösterdiği çabayı takdirle karşılıyoruz” diye konuştu.
Gazze’deki Filistinlilerin yalnız olmadıklarını bilmelerini istediğini belirten Guterres, “Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, hepimizin gerçek zamanlı olarak tanık olduğu dehşet karşısında öfke duyuyor. Ben dünyanın büyük kısmının, artık yeter diyenlerin ve hala insanlık onuru ile terbiyesinin küresel bir toplum olarak bizi tanımlaması gerektiğine inanların sesini iletiyorum. Bu bizim tek umudumuz” ifadelerini kullandı.
‘TARİHİN DOĞRU TARAFINI SEÇELİM’
Gazze’yi hayat kurtaran yardımlarla doldurmanın zamanının geldiğini vurgulayan Guterres, “Seçim çok açık: ya yardım dalgası ya da açlık. Yardımın tarafını ve tarihin doğru tarafını seçelim. Ben pes etmeyeceğim. Hepimiz Gazze’de ve tüm dünyada ortak insanlığımızın galip gelmesi için elimizden geleni yapmaktan vazgeçmemeliyiz” şeklinde konuştu.
]]>Ayrıca Refah’a girmeden ve oradaki taburların geri kalanını yok etmeden Hamas’ı yenmemizin mümkün olmadığını da söyledim. Kendisine bunu ABD’nin desteğiyle yapacağımızı umduğumuzu ama gerekirse tek başımıza yapacağımızı söyledim” dedi.
İsrail’in Refah’a kara operasyonu düzenlemesine destek vermeyen ve gelecek hafta bir İsrail heyetini “Refah’la ilgili alternatif planlar” üzerinde görüşmeler için Washington’da ağırlamaya hazırlanan ABD yönetimi, “İsrail üzerinde bir etkisi varsa bunu neden daha önce kullanmadığı” konusunda sorgulanıyor.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik İletişim Danışmanı John Kirby de günlük basın brifinginde Gazze ve Refah’taki son duruma ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
İsrail’in Refah’a yönelik bir kara operasyonuna girişmesini istemediklerini vurgulayan Kirby, bölgede bulunan 1,5 milyona yakın sivilin zarar görmeyeceği planlamanın yapılması gerektiğini kaydetti.
Kirby, ABD’nin Irak ve Afganistan’da şehir savaşları konusunda tecrübeli olduğunu, gelecek hafta Washington’da ağırlayacakları İsrail heyetiyle bu konuları da görüşeceklerini söyledi.
ABD’nin İsrail üzerinde “etkinliği” tartışma konusu oldu
ABD’li danışman, “Eğer ABD şimdi Refah’a askeri operasyon konusunda İsrail’e ne yapıp yapmaması gerektiğini söylemeye istekliyse neden bunu daha önce Gazze’de yapmadı?” şeklindeki bir soruya yanıt verirken zorlandı.
İsrail’in bağımsız bir devlet olarak kendi ordusunun plan ve uygulamalarını kendisinin icra ettiğini, ABD’nin İsrail’e bir şey dikte edemeyeceğini savunan Kirby, “Onlarla kendi aldığımız dersleri ve perspektifimizi paylaşacağız. Refah’ta Hamas tehdidini kapsamlı bir kara operasyonu düzenlemeden nasıl bertaraf edebileceklerine ilişkin bazı alternatifleri paylaşacağız.” dedi.
Kirby, “İsrail’in dostu ve müttefiki olarak, daha önce olduğu gibi kendi kararlarını aldıklarından emin olmak istiyoruz. Bu süreçte Irak ve Afganistan gibi yerlerdeki bu tür meskun mahal savaşlarından öğrendiğimiz dersleri kendilerine tam olarak aktarmak da istiyoruz. Bizim tavsiyemizi dinlemek zorundalar mı? Hayır. Ancak daha önce onların bir kısmını aldıklarını gördük.” diye konuştu.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, hem ABD Başkanı Joe Biden hem de ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile görüşmelerinden sonra Refah’a yine de kara operasyonu düzenleyecekleri yönündeki açıklamaları sorulan Kirby, “Netanyahu’yu halen ikna edip edemeyecekleri” sorusunu yanıtsız bıraktı.
Kirby, Refah konusunda halen vakit olduğunu ve Washington’daki görüşmelerde “sivillere zarar vermeden alternatif bir yol” bulunabileceğine inandığını kaydetti.
Netanyahu’nun her halükarda Refah’a saldırı düzenlemesi halinde ABD’nin silah yardımını durdurmayı düşünüp düşünmeyeceği konusunda yorum yapmayan Kirby, İsrail tarafından halen güvenilir ve uygulanabilir bir Refah planı görmediklerini de sözlerine ekledi.
BMGK’daki Gazze ateşkes önerisi
Kirby ayrıca, ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde (BMGK) sunduğu ve Rusya ile Çin’in veto ettiği Gazze’de ateşkes tasarının reddedilmesinden üzüntü duyduklarını belirtti.
Tasarıda, Hamas’ın rehineleri serbest bırakması karşılığında derhal ateşkes ilan edileceğini, Gazze’ye yoğun şekilde insani yardım ulaştırılacağını ve Hamas’ın ilk kez kınandığını kaydeden Kirby, Rusya ile Çin’in “tasarıyı sırf ABD sundu diye öneriyi veto ettiklerini” savundu.
İki daimi üye Rusya ve Çin’in vetoları nedeniyle ABD’nin tasarısı kabul edilmemişti.
ABD’NİN BAŞARILI OLMASINI ENGELLEMEK İSTEDİLER
ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield, oylama sonrasındaki konuşmasında, ülkesinin iyi niyetle sunduğu karar tasarısının tüm konsey üyeleriyle müzakereler sonucu ortaya çıktığını belirtti.
Rusya ve Çin’in vetolarını açıklamak için bahaneler ortaya atacağını savunan Greenfield, asıl sebebin bu ülkelerin “Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği terör saldırılarını kınamaktan kaçınması” olduğunu dile getirdi.
Greenfield, diğer temel sebebin ise ABD’nin başarılı olmasını engellemek olduğunu kaydederek, “Rusya gene ilerleme yerine siyaset yapmayı tercih etti. Komşusuna karşı savaş başlatan Rusya’nın kendisi cam bir evde otururken başkasına taş atması iki yüzlülüktür.” ifadelerini kullandı.
BMGK’de ileride sunulacak karar tasarılarının yürütülen diplomatik çaba ve müzakereleri baltalamaması gerektiğini kaydeden Greenfield, “Eğer sahadaki diplomasiyi desteklemeyen bir karar tasarısı daha sunulursa, Konsey yine çıkmaza girer.” diyerek ABD’nin BMGK’nin seçilmiş üyelerinin sunmayı planladığı karar tasarısını veto edeceğine işaret etti.

ACİL ATEŞKES İÇİN ADIM ATILMALI
Çin’in BM Daimi Temsilcisi Zhang Jun ise “Konsey acil ve koşulsuz ateşkes için adım atmalı.” değerlendirmesinde bulundu.
Konsey’in bu konuda “ayağını sürdüğünü ve çok vakit kaybettiğini” kaydeden Zhang, BM Şartı ve Konseyin onurunu korumak için ABD tasarısını veto ettiğini söyledi.
Zhang, BMGK’nin seçilmiş üyelerinin Gazze’de ramazan ayında ateşkes talep edilen ve rehinelerin serbest bırakılması çağrısında bulunulan karar tasarısının doğru yönde bir adım olduğunu belirterek, Çin’in bunu desteklediğini söyledi.
ABD’nin eleştirilerini iki yüzlü olarak nitelendiren Zhang, “Eğer ABD ateşkes konusunda ciddiyse, o zaman BMGK’nin seçilmiş üyelerince sunulacak tasarıyı destekler.” dedi.
DESTEKLEYEN ÜLKELER KARA LEKEYE BULANDI
Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia ise karar tasarısını destekleyen ülkeleri eleştirdi.
“Destekleyen ülkeler kara lekeye bulandı.” diyen Nebenzia, şöyle konuştu:
“Efendileriniz, koruyucularınız size tasarıya destek vermenizi söyledi. Dediler ki, Rusya nasılsa veto eder, böylelikle biz de ABD’yle ters düşmeyiz. O yüzden şimdi kalkıp da Rusya ve Çin’in vetosunu hayal kırıklığıyla karşıladığınızı söyleyemeyin. Bu iki yüzlülük.”
Oylama öncesinde yaptığı açıklamada ise Nebenzia, ABD’nin karar tasarısının ateşkes çağrısında bulunmadığını, bunu talep ediyor algısı yaratarak uluslararası toplumu yanlış yönlendirdiğini belirtmişti.
Nebenzia, “ABD oy verenlerine bir kemik atarak onların gözünü boyuyor.” ifadelerini kullanmıştı.
DAHA FAZLA KAN AKMASINA ENDEN OALCAKTI
Cezayir’in BM Daimi Temsilcisi Amar Bendjama ise konuşmasını tüm Arap dünyasını adına yaptığını belirterek, kendilerinin şubatta sunduğu karar tasarısının kabul edilmesi halinde binlerce canın kurtulmuş olacağını savundu.
Cezayir’in ABD’nin karar tasarısının daha dengeli ve kabul edilebilir olması için değişiklik önerilerinde bulunduğunu ancak bunların çoğunun dikkate alınmadığını aktaran Bendjama, “Karar tasarısı acil ateşkes talebinde bulunmuyordu. Bu nedenle biz hayır oyu kullandık.” açıklamasında bulundu.
Bendjama, karar tasarısında aynı zamanda binlerce can kaybına yol açan İsrail’in sorumluluğuna atıfta bile bulunulmadığına işaret ederek, “Bu kişiler kendi kendine zarar vermedi. Öldürüldüler ve suçlular hesap vermeli.” vurgusunda bulundu.
ABD’nin karar tasarısının barış mesajı vermediğini, aksine sivillerin öldürülmeye devam edilmesine göz yumduğunu belirten Bendjama, “Karar tasarısı daha fazla kan akıtılmasına geçit verecekti.” değerlendirmesinde bulundu.
– “Çekimser oy kullandık çünkü karar tasarısı acilen ateşkes çağrısında bulunmuyordu”
Karar tasarısı oylamasında “çekimser” oy kullanan Guyana’nın BM Daimi Temsilcisi Caroly Rodrigues-Birkett ise “Çekimser oy kullandık çünkü karar tasarısı acilen ateşkes çağrısında bulunmuyordu.” dedi.
Birkett, konuya ilişkin bilgisi olmayan bir kişinin karar tasarısını okuduğunda Gazze’de suçların kim tarafından gerçekleştirildiğini anlamayacağına işaret ederek, ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılması arasında bağlantı kurulmaması gerektiğini kaydetti.
İnsan eliyle yapılan bu felaketin acil ateşkes sağlanmadan durdurulmasının mümkün olmadığını kaydeden Birkett, “Filistin halkı başkalarının suçu nedeniyle esir tutulmamalı.” ifadelerini kullandı.
ABD’NİN KARAR TASARISI
ABD’nin 20 Şubat’ta müzakerelere açtığı karar tasarısının son hali, Gazze’de ateşkesi rehinelerin bırakılmasıyla ilişkilendirip diplomasiyi destekleme çağrısıyla yetinmişti.
Diplomatik çabalarla sağlanacak olan ateşkesin sürdürülebilir ateşkese çevrilmesinin önemine işaret edilen tasarıda, “Hamas ve diğer terörist ve aşırıcı grupların Filistin halkını temsil etmediği” ve Hamas’ın “bazı üye ülkelerce terör örgütü ilan edildiği”ne dikkat çekilmişti.
Gazze’nin 1967’de işgal edilen toprakların bir parçası olduğu vurgulanan karar tasarısında, iki devletli çözüme destek verilmişti.
Karar tasarısında, “Tüm taraflarda sivilleri korumak için acil ve sürdürülebilir bir ateşkesin sağlanması, gerekli insani yardımın sevkiyatı, çekilen acının azaltılması ve söz konusu ateşkesin geri kalan tüm esirlerin serbest bırakılmasıyla birlikte sağlanması için diplomatik çabaların desteklenmesi önem taşıyor.” ifadeleri kullanılmıştı.
Tüm taraflara uluslararası hukuk ve uluslararası insancıl hukuka uyma çağrısı yapılan tasarıda, siviller ve sivil altyapının korunması ile insani yardım erişiminin sağlanması istenilmişti.
Gazze’de sivil halkın zorla yerinden edilmesine karşı çıkılan karar tasarısında, bunun uluslararası hukuk, uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukunu ihlal edeceği bildirilmişti.
9 KEZ KARAR TASARISI OYLANDI
Gazze’ye ilişkin 7 Ekim 2023’ten sonra BMGK’de bugün yapılanla 9 karar tasarısı oylamaya sunuldu.
Şimdiye kadar sadece 2712 ile 2720 sayılı kararlar kabul edilirken, bunlarda ateşkes çağrısı yapılmadı.
]]>İki daimi üye Rusya ve Çin’in vetoları nedeniyle ABD’nin tasarısı kabul edilmemişti.
ABD’NİN BAŞARILI OLMASINI ENGELLEMEK İSTEDİLER
ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield, oylama sonrasındaki konuşmasında, ülkesinin iyi niyetle sunduğu karar tasarısının tüm konsey üyeleriyle müzakereler sonucu ortaya çıktığını belirtti.
Rusya ve Çin’in vetolarını açıklamak için bahaneler ortaya atacağını savunan Greenfield, asıl sebebin bu ülkelerin “Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği terör saldırılarını kınamaktan kaçınması” olduğunu dile getirdi.
Greenfield, diğer temel sebebin ise ABD’nin başarılı olmasını engellemek olduğunu kaydederek, “Rusya gene ilerleme yerine siyaset yapmayı tercih etti. Komşusuna karşı savaş başlatan Rusya’nın kendisi cam bir evde otururken başkasına taş atması iki yüzlülüktür.” ifadelerini kullandı.
BMGK’de ileride sunulacak karar tasarılarının yürütülen diplomatik çaba ve müzakereleri baltalamaması gerektiğini kaydeden Greenfield, “Eğer sahadaki diplomasiyi desteklemeyen bir karar tasarısı daha sunulursa, Konsey yine çıkmaza girer.” diyerek ABD’nin BMGK’nin seçilmiş üyelerinin sunmayı planladığı karar tasarısını veto edeceğine işaret etti.

ACİL ATEŞKES İÇİN ADIM ATILMALI
Çin’in BM Daimi Temsilcisi Zhang Jun ise “Konsey acil ve koşulsuz ateşkes için adım atmalı.” değerlendirmesinde bulundu.
Konsey’in bu konuda “ayağını sürdüğünü ve çok vakit kaybettiğini” kaydeden Zhang, BM Şartı ve Konseyin onurunu korumak için ABD tasarısını veto ettiğini söyledi.
Zhang, BMGK’nin seçilmiş üyelerinin Gazze’de ramazan ayında ateşkes talep edilen ve rehinelerin serbest bırakılması çağrısında bulunulan karar tasarısının doğru yönde bir adım olduğunu belirterek, Çin’in bunu desteklediğini söyledi.
ABD’nin eleştirilerini iki yüzlü olarak nitelendiren Zhang, “Eğer ABD ateşkes konusunda ciddiyse, o zaman BMGK’nin seçilmiş üyelerince sunulacak tasarıyı destekler.” dedi.
DESTEKLEYEN ÜLKELER KARA LEKEYE BULANDI
Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia ise karar tasarısını destekleyen ülkeleri eleştirdi.
“Destekleyen ülkeler kara lekeye bulandı.” diyen Nebenzia, şöyle konuştu:
“Efendileriniz, koruyucularınız size tasarıya destek vermenizi söyledi. Dediler ki, Rusya nasılsa veto eder, böylelikle biz de ABD’yle ters düşmeyiz. O yüzden şimdi kalkıp da Rusya ve Çin’in vetosunu hayal kırıklığıyla karşıladığınızı söyleyemeyin. Bu iki yüzlülük.”
Oylama öncesinde yaptığı açıklamada ise Nebenzia, ABD’nin karar tasarısının ateşkes çağrısında bulunmadığını, bunu talep ediyor algısı yaratarak uluslararası toplumu yanlış yönlendirdiğini belirtmişti.
Nebenzia, “ABD oy verenlerine bir kemik atarak onların gözünü boyuyor.” ifadelerini kullanmıştı.
DAHA FAZLA KAN AKMASINA ENDEN OALCAKTI
Cezayir’in BM Daimi Temsilcisi Amar Bendjama ise konuşmasını tüm Arap dünyasını adına yaptığını belirterek, kendilerinin şubatta sunduğu karar tasarısının kabul edilmesi halinde binlerce canın kurtulmuş olacağını savundu.
Cezayir’in ABD’nin karar tasarısının daha dengeli ve kabul edilebilir olması için değişiklik önerilerinde bulunduğunu ancak bunların çoğunun dikkate alınmadığını aktaran Bendjama, “Karar tasarısı acil ateşkes talebinde bulunmuyordu. Bu nedenle biz hayır oyu kullandık.” açıklamasında bulundu.
Bendjama, karar tasarısında aynı zamanda binlerce can kaybına yol açan İsrail’in sorumluluğuna atıfta bile bulunulmadığına işaret ederek, “Bu kişiler kendi kendine zarar vermedi. Öldürüldüler ve suçlular hesap vermeli.” vurgusunda bulundu.
ABD’nin karar tasarısının barış mesajı vermediğini, aksine sivillerin öldürülmeye devam edilmesine göz yumduğunu belirten Bendjama, “Karar tasarısı daha fazla kan akıtılmasına geçit verecekti.” değerlendirmesinde bulundu.
– “Çekimser oy kullandık çünkü karar tasarısı acilen ateşkes çağrısında bulunmuyordu”
Karar tasarısı oylamasında “çekimser” oy kullanan Guyana’nın BM Daimi Temsilcisi Caroly Rodrigues-Birkett ise “Çekimser oy kullandık çünkü karar tasarısı acilen ateşkes çağrısında bulunmuyordu.” dedi.
Birkett, konuya ilişkin bilgisi olmayan bir kişinin karar tasarısını okuduğunda Gazze’de suçların kim tarafından gerçekleştirildiğini anlamayacağına işaret ederek, ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılması arasında bağlantı kurulmaması gerektiğini kaydetti.
İnsan eliyle yapılan bu felaketin acil ateşkes sağlanmadan durdurulmasının mümkün olmadığını kaydeden Birkett, “Filistin halkı başkalarının suçu nedeniyle esir tutulmamalı.” ifadelerini kullandı.
ABD’NİN KARAR TASARISI
ABD’nin 20 Şubat’ta müzakerelere açtığı karar tasarısının son hali, Gazze’de ateşkesi rehinelerin bırakılmasıyla ilişkilendirip diplomasiyi destekleme çağrısıyla yetinmişti.
Diplomatik çabalarla sağlanacak olan ateşkesin sürdürülebilir ateşkese çevrilmesinin önemine işaret edilen tasarıda, “Hamas ve diğer terörist ve aşırıcı grupların Filistin halkını temsil etmediği” ve Hamas’ın “bazı üye ülkelerce terör örgütü ilan edildiği”ne dikkat çekilmişti.
Gazze’nin 1967’de işgal edilen toprakların bir parçası olduğu vurgulanan karar tasarısında, iki devletli çözüme destek verilmişti.
Karar tasarısında, “Tüm taraflarda sivilleri korumak için acil ve sürdürülebilir bir ateşkesin sağlanması, gerekli insani yardımın sevkiyatı, çekilen acının azaltılması ve söz konusu ateşkesin geri kalan tüm esirlerin serbest bırakılmasıyla birlikte sağlanması için diplomatik çabaların desteklenmesi önem taşıyor.” ifadeleri kullanılmıştı.
Tüm taraflara uluslararası hukuk ve uluslararası insancıl hukuka uyma çağrısı yapılan tasarıda, siviller ve sivil altyapının korunması ile insani yardım erişiminin sağlanması istenilmişti.
Gazze’de sivil halkın zorla yerinden edilmesine karşı çıkılan karar tasarısında, bunun uluslararası hukuk, uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukunu ihlal edeceği bildirilmişti.
9 KEZ KARAR TASARISI OYLANDI
Gazze’ye ilişkin 7 Ekim 2023’ten sonra BMGK’de bugün yapılanla 9 karar tasarısı oylamaya sunuldu.
Şimdiye kadar sadece 2712 ile 2720 sayılı kararlar kabul edilirken, bunlarda ateşkes çağrısı yapılmadı.
]]>
Üsküdar Şakirin Cami’nde kılınan cenaze namazında taziyeleri oğlu Yiğit Çolak ve eski eşi Yavuz Çolak kabul etti.

Yeşilçam’ın ‘Gamzeli Güzeli’ lakabıyla bilinen; Kemal Sunal ile oynadığı ‘Orta Direk Şaban’, ‘Şaşkın Milyoner’ filmleriyle hafızalara kazınan Öztan’ın cenaze törenine Serdar Gökhan, Nuri Alço, Safiye Soyman, Gökhan Güney, Perihan Savaş başta olmak üzere çok sayıda sanatçı arkadaşı katıldı.

İkindi namazının ardından kılınan cenaze namazı sonrası Öztan’ın cenazesi Karacaahmet mezarlığında toprağa verildi.

“ALLAH GELEN HERKESTEN RAZI OLSUN, DUALARINI EKSİK ETMESİNLER”
Taziyeleri kabul eden Bahar Öztan’ın oğlu Yiğit Çolak, “Siz istediğinizi yapın, yukarısı neyi isterse o oluyor. Çok da fazla söze gerek yok, başımız sağ olsun. Sevenleri burada, ‘Tuzla’dan geldik’ diyenler var. Allah gelen herkesten razı olsun, dualarını eksik etmesinler. Bu hayatın bir döngüsü” ifadelerini kullandı.

“KALBİ, RUHU ÇOK GÜZEL BİR İNSANDI”
‘Kendisi benim kankamdı’ diyerek sözlerine başlayan oyuncu Nuri Alço, “Kalbi, ruhu çok güzel bir insandı. Yani bu kadar yıllar uğraştık. Kendi çaba sarf etti ama maalesef bu hastalık bir bulaşınca yakasını bırakmıyor insanın. 5 ay oldu bu hastanede yatalı, bir sürü tedaviler, yanlışlıklar oldu, kurtaramadık. Allah yani ruhunu şad etsin, toprağımız olsun. Allah ona öyle bir evlat verdi ki, yani yanından bir saniye dahi ayrılmayan, onunla yatan kalkan, bu hastalığın da başında olan öyle bir evlat gördü. Allah herkese de öyle bir evlat nasip. Onun için güzel bir şekilde gitti” diye konuştu.

“BİZ DE BAŞARACAĞINA İNANIYORDUK AMA OLMADI”
Bahar Öztan ile 4 filmde yer aldığını söyleyen şarkıcı Gökhan Güney ise, “Üzüntüden insan ne söyleyeceğini bilemiyor. Yani baktığınız zaman, şimdi biz Bahar’ın rahatsızlığını ben yıllardır biliyorum. Zaman zaman görüşüyoruz. Bodrum’a gittiğimiz zaman uğruyoruz. Bayağı mücadele verdi ve çok azimliydi. Biz de başaracağına inanıyorduk ama olmadı işte. Bu hastalık lanet bir hastalık, yapacak bir şey yok. Bahar çok sevdiğimiz, yıllardır tanıdığımız bir arkadaşımız. Kişilik olarak da sakin, cici bir insandı. Allah rahmet eylesin” ifadelerini kullandı.

“BİZİM GAMZELİMİZDİ, ÇOK ÜZGÜNÜM”
Bodrum’da komşusu olduğunu söyleyen şarkıcı Safiye Soyman, “Çok üzgünüz, benim çok iyi arkadaşımdı. Onu anlatmakta kelimeler kifayetsiz kalır, kelimeler yetmez. Hiç kimseyi kırmayan, o kadar güzel bir insandı ki mekanı cennet olsun. Hiç onu unutmayacağız, çok üzüldük” dedi. Perihan Savaş ise, “Çok savaştı, çok mücadele etti ama bu sefer olmadı. Acıları dindi. Ben onunla 2 tane film çektim, dünya tatlısı bir insandı. Bizim gamzelimizdi, çok üzgünüm. Hastanedeydi, ziyaret etmemiz mümkün değildi. Çok üzgünüm” diye konuştu.

BAHAR ÖZTAN KİMDİR?
Bahar Öztan, 11 Ağustos 1962’de İskenderun’da dünyaya geldi. Sanat hayatına reklam filmlerinde rol alarak başladı.
“Gamzeli güzel” olarak halk arasında tanınan sanatçı, dönemin ilgi gören fotoromanlarında da önemli roller üstlendi.
Öztan, “Ortadirek Şaban”, “Doktor Civanım”, “Yıldızlar da Kayar” ve “Aşk Kapıyı Çalınca”nın da aralarında bulunduğu çok sayıda filmde rol aldı.

2000’li yılların başında ABD’ye giden ve bir süre Miami’de yaşayan Öztan, 6 yıl sonra tekrar Türkiye’ye döndü. Birkaç projede boy gösteren ünlü isim, uzun yıllardır gözlerden uzak bir yaşam sürüyordu.

1993-2008 yılları arasında Yavuz Çolak ile evli kalan Bahar Öztan’ın bu birlikteliğinden Yiğit Çolak adında bir oğlu bulunuyor.
Galuşenko, saldırılar nedeniyle Zaporijya Nükleer Santrali’ni (ZNPP) besleyen bir enerji hattında hasar oluştuğunu belirterek, “Ayrıca bombardıman nedeniyle nükleer santrali besleyen enerji tedarik hatlarından biri kesildi. Bazı bölgelerde elektrik kesintisi yaşanıyor. Enerji şirketleri elektriği yeniden sağlamak için çalışıyor.” dedi.

Zaporijya’daki Dnipro HES’te saldırı sonrası yangın
Ukrayna devlet hidroelektrik santralleri kuruluşu Ukrhidroenergo tarafından yapılan açıklamada ise, ülkenin en büyük hidroelektrik santrali olan ve Zaporijya Nükleer Santrali’ne elektrik sağlayan Dnipro Hidroelektrik Santrali’ne saldırı gerçekleştirildiği ifade edildi. Saldırı sonrası yangın çıktığı belirtilen açıklamada, “Şu anda yangın devam ediyor. Acil durum hizmetleri ve enerji çalışanları, hava saldırılarının sonuçlarının üstesinden gelmek için sahada çalışıyor. Barajın yıkılma tehlikesi yok, durum kontrol altında.” ifadeleri kullanıldı.

Barajın üzerinden geçen içerisinde sivillerin bulunduğu bir troleybüse de füze isabet ettiği öğrenildi.
Harkov Belediye Başkanı Ihor Terekhov ise, sabah saatlerinde Harkov kentinde patlama sesleri duyulduğunu, Rus füzelerinin şehrin elektrik tesisine isabet etmesi sonucu elektrik kesintileri yaşandığını aktardı.

Rusya’nın saldırılarında 3 can kaybı
Zaporijya Bölge Valisi Ivan Fedorov, saldırılarda 1 kişinin hayatını kaybettiğini, en az 8 kişinin de yaralandığını belirtti. Ukrayna İçişleri Bakanlığı ise Khmelnytskyi bölgesine yönelik saldırıda 2 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu.

“Rusya insanların günlük yaşamlarıyla savaş halinde”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Rusya’nın geniş çaplı saldırılarına ilişkin yaptığı açıklamada, “Bu gece Rusya, Ukrayna’ya 60’tan fazla Shaded insansız hava aracı ve 90’a yakın farklı tipte füze fırlattı. Dünya, Rus teröristlerin hedeflerini olabildiğince açık bir şekilde görüyor: Enerji santralleri ve enerji tedarik hatları, hidroelektrik barajı, sıradan konutlar ve hatta bir troleybüs. Rusya insanların günlük yaşamlarıyla savaş halinde. Bu terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı diliyorum. Kimse yardımsız kalmayacak. Elektrik yeniden sağlanıyor. Harkov ve bölgesi, Zaporijya, Sumy, Poltava, Dnipro, Odessa, Khmelnytskyi ve bölgesi, Vinnytsia ve Ivano-Frankivsk’te gece saatlerinden itibaren çalışmalar başladı.” ifadelerini kullandı.

“Daha fazla hava savunma sistemlerine ihtiyacımız var”
Ukrayna Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da “Rusya, gece 60’tan fazla Shaded İHA ve hemen hemen 90 füzeyle Ukrayna’ya saldırdı. Rus teröristlerin ana hedefleri arasında Ukrayna’nın en büyük hidroelektrik santrali de dahil olmak üzere enerji tesisleri ve apartmanlar yer alıyor. Ukrayna’nın halkımızı ve altyapımızı füze saldırılarından korumak için daha fazla hava savunma sistemine ihtiyacı var. Dünyanın Rus kötülüğünü yenmesi gerekiyor.” ifadeleri kullanıldı.
14 Mart’ta Irak’ın başkenti Bağdat’ta Türk ve Irak heyetleri arasında gerçekleştirilen görüşme terörle mücadelede atılacak ortak adımlar için önemli bir dönüm noktası oldu. Görüşmede Ankara’yı Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve beraberlerindeki heyet temsil etti. Toplantıda Iraklı üst düzey yetkililerin yanı sıra, Haşdi Şabi Komisyonu Başkanı ve IKBY İçişleri Bakanı bulundu. Bu durum, Irak’taki siyasi tablonun bir özeti niteliğindeydi. Zira ülkede meşru Irak hükümetinin yanı sıra, İran tesiri ve bölgesel yönetimin varlığı da oldukça önemli bir yer kaplıyor. Güvenlik Mekanizması Görüşmesi’nin tamamlanmasının ardından Türkiye ve Irak terörle mücadelede ortak hareket etme kararı aldı. Ortak Daimi Komitelerin kurulması kararlaştırıldı.
Görüşmenin ardından sonuç bildirisi yayımlandı. Irak Güvenlik Konseyi tarihinde ilk kez PKK’yı yasaklı bir örgüt olarak tanımladı. PKK’nın ortak bir tehdit olduğu vurgulandı.
Bağdat’la varılan uzlaşma sonucunda, başlatılacak kara operasyonuyla 378 kilometrelik Irak sınırından 30-40 kilometre derinliğe inilerek “güvenli hat” oluşturulacağı öngörülüyor. Operasyonun Ramazan ayı sonrasında Başkan Erdoğan’ın bölgeye gerçekleştireceği ziyaretin ardından başlayabileceği değerlendiriliyor. Yasaklı örgüt olarak ilan edilen PKK henüz Irak meclisinde terör örgütü olarak kabul edilmedi ancak bu durumun kısa bir süre sonra değişmesi muhtemel. Sonrasında ise diplomatik engellerin aşıldığı ve Irak sınırının kontrol altına alınması hedeflenen operasyonun başlaması bekleniyor.
Operasyon öncesinde Tahran yönetimiyle yakın ilişkilere sahip Bafel Talabani’nin Süleymaniye’de PKK’ya alan açtığı görülüyor. Süleymaniye bölgesi “Yeni Kandil” olarak değerlendirilmeye başlandı. Teröristlere bu alanda ABD tarafından verilen lojistik destekle eğitimin İran’ın etkisinin olduğu bir bölgede olması ise dikkat çekici.
TÜRKİYE İPLERİ KOPARMADI ANCAK UYARILARINI SÜRDÜRÜYOR!
Önce Başkan Erdoğan ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan konuyla ilgili uyarılarını sürdürdü. Dışişleri Bakanı Fidan son olarak Talabani yönetimine seslendi. “Süleymaniye’deki arkadaşlarımızın yol yakınken hatalarından geri dönmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı. Bu bölgede terör örgütlerine yer olmadığını vurguladı.
Fidan, Türkiye’nin operasyonda kararlı olduğunu belirtti. PKK’lı teröristlerin bu bölgeden faydalanmasını engellemenin Türkiye’nin hakkı olduğunu söyledi. Fidan, açıklamasında Süleymaniye halkının düşman olmadığının da altını çizdi. Bu ifadelerin daha önce ABD ve Batı medyasında çıkan, “Türkler Kürtleri öldürüyor” yalanının şimdiden önüne geçmek için kullanıldığı değerlendiriliyor.
Süleymaniye bölgesindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin yönetimi, PKK ile yakın ilişkilere sahip. Bu durumun da Türkiye’nin milli güvenliğine ve bölgesel çıkarlarına tehdit olduğu biliniyor.
Eski Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin vefatıyla bölgesel bir güç mücadelesi olduğu biliniyor. Bafil ve Kubad kardeşler iktidar konusunda çekişme içinde. Bafil’in PKK-YPG terör örgütüyle ilişkilerini geliştirerek Erbil’e karşı bir güç oluşturmak ve İran’ın yanı sıra ABD’den de destek almak istediği değerlendirmeleri yapılıyor. Bölücü örgütün Erbil yönetimiyle arasının iyi olmadığı biliniyor. PKK’nın sözde yetkilileri yaptıkları art arda açıklamalarla KDP ve Barzani yönetimini suçlayarak “Türk” dostu olduğunu savunuyor.
MİT SÜLEYMANİYE’DE, TALABANİ PKK İLE İYİ İLİŞKİLER KONUSUNDA DİRETMEMELİ!
Milli İstihbarat Teşkilatı Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da operasyon derinliğini genişletmiş durumda. Dağlarda başlayan teröristleri etkisiz hale getirme faaliyetleri Irak’ın iç noktalarına ulaştı. Sadece Mart ayı içinde, terör örgütünün sözde sorumlularından Rojda Bilen’le Hüsnü Kümek, sözde gençlik yapılanması sorumlusu Gülsün Silgir gibi isimler Süleymaniye’de etkisiz hale getirildi. Kümek’in PKK’nın elebaşlarından Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın kurye ve korumalığını yaptığı biliniyordu. SİHA’lar ayrıca Arbat Havaalanı’nda bulunan PKK’nın işlettiği dron üretim merkezini havaya uçurdu.
İran’ın Süleymaniye’deki yönetime verdiği destek açık. Ancak statünün değişmesi durumunda Tahran’ın Talabani için Türkiye ile çatışma riskine girmeyeceği de öngörülüyor. Nitekim İsrail’in Körfez ve Azerbaycan ile olan ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, İran yeni bir düşman istemeyecektir. ABD’nin ise teröristlere verdiği tüm desteğe rağmen, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gerçekleştirdiği operasyonlarda, Ankara ile karşı karşıya gelmemeyi tercih ettiği görüldü.
Dolayısıyla Bafil’in tüm bunları göz önünde bulundurarak, teröristlere destek vermek yerine, köklü bir devlet geleneğine sahip, kendisini de henüz düşman olarak tanımlamamış Türkiye ile ilişkilerini düzeltmesinin kendi iktidarı için de faydalı olabileceği değerlendirmesi yapılabilir. Nitekim Irak yönetiminin de terörle mücadele alacağı karar, yalnız başlarına olmayacak.
İran destekli Haşdi Şabi’nin ikna edilmesiyle gerçekleşecek. Bafil’in bu durumda kendisini koruyabilecek bir silahlı gücü kalmıyor. Mevcut iktidar mücadelesinde Ankara’nın kritik bir rolü olduğunu da bildiği için Türkiye ile temasa geçmek istediği ifade ediliyor. Türkiye’nin bu konuda tavrı net. PKK’ya verilen tavizler sona ermeden Bafil ile görüşme olmayacağı net bir şekilde iletiliyor.
]]>Savaşın ilk aşamasında varılan esir takası anlaşması kapsamında İsrail hapishanelerinden tahliye edilen esirlerin tekrar tutuklanarak zindanlara atıldığı belirlendi.
KISA SÜRE SONRA YİNE SİYONİST KELEPÇESİ
Anadolu Ajansı’nın haberine göre, işgalci İsrail’in 3’ü çocuk 4’ü kadın olmak üzere 11 Filistinliyi yeniden gözaltına aldığı kaydedildi.
Filistin Esirler Cemiyeti ile Filistin Kurtuluş Örgütüne bağlı Esirler ve Serbest Bırakılanlar Heyetinin ortak açıklamasında, İsrail ile Hamas arasında Kasım 2023’te varılan esir takası anlaşması kapsamında serbest bırakıldıktan sonra yeniden gözaltına alınan Filistinlilere ilişkin bilgi verildi.
Açıklamada, İsrail güçlerinin 7 Ekim’den bu yana işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te 7 bin 670 Filistinliyi gözaltına aldığı bilgisi paylaşıldı.
7 GÜNDE 240 FİLİSTİNLİ HÜRRİYETİNE KAVUŞMUŞTU
Gazze’de İsrail ordusu ile Filistinli gruplar arasında 7 Ekim’den bu yana devam eden çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ile 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakılmıştı.
İsrail, serbest bıraktığı esirlere son dakikaya kadar işkence uygulamış, tahliye sonrasında ise basına konuşmamaları yönünde baskı uygulamıştı.
Hamas ise esirlere yönelik iyi muamelesiyle harp tarihine geçmişti.

İSRAİL’DE ÖLÜM, KASSAM’DA HAYAT
İsrail kendi vatandaşlarını birer birer öldürürken, Esir takası mutabakatı kapsamında Kassam Tugayları tarafından serbest bırakılan İsrailli tutuklulardan Danielle Aloni, Filistinli direnişçilere teşekkür etmişti.
İsrailli Danielle Aloni, Kassam Tugayları askerlerine bıraktığı mektupta, “Çocuklar esir edilmemeli ancak sizler ve yolda tanıştığımız güzel insanlar sayesinde, kızım kendisini Gazze’nin kraliçesi olarak gördü.” ifadesini kullanmıştı.

Aloni’nin mektubunda şunlar yer almıştı:


Esir takasında serbest bırakılan İsrailli kadın, annesinin 7 Ekim’de İsrail güçleri tarafından öldürüldüğünü söylemişti.

Kassam Tugayları’nın serbest bıraktığı diğer İsrailli esirler ise Filistinli askerlere el sallayarak veda etmişti. Esirlerin bazıları ise Kassam askerleriyle hatıra fotoğrafı çektirmişti.
ESİRİN KÖPEĞİNE BİLE İYİ MUAMELE
Hamas Hareketi ile İsrail arasında yapılan takas anlaşması kapsamında 28 Kasım’da Kassam Tugayları üyeleri tarafından serbest bırakılan bir İsrailli genç kız Mia Leimberg ve köpeği büyük yankı uyandırmıştı.
Kassam savaşçılarının, İsrail’in yoğun bombardımanına ve gıda ambargosuna rağmen tutuklu İsraillinin köpeğinin dahi hayatta kalmasını sağladığı görülmüştü.


İSRAİL HASTANE VURURKEN ONLAR YAHUDİ ESİRİ TEDAVİ ETTİ
7 Ekim 2023’te festival alanında İsrail polisinin müdahalesiyle yaralanan ve Gazze tarafına geçirilen Mia Shem’in tedavisi Kassam Tugayları nezaretinde yapılmıştı.
Kassam, Mia Shem’in kolunun pansuman edilerek bandajlandığına dair tedavi görüntülerini içeren bir video yayınlamıştı. Videoda ailesine seslenen Mia Shem, “Beni tedavi ettiler, ilgilendiler, ilaç verdiler. Her şey yolunda. Lütfen en kısa zamanda bizi buradan çıkarın.” demişti.
Mia Shem, 30 Aralık 2023’te esir mutabakatı anlaşması kapsamında Gazze’den tahliye edilmişti. Mia Shem, İsrail’e ulaştıktan sonra yaptığı açıklamada, “Bana karşı çok iyi, çok nazik davrandılar. Verilen yemekler de güzeldi. Her şey güzeldi.” diye konuşmuştu.


| Katar ve Mısır’ın arabuluculuğunda Gazze’deki çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakılmıştı. |
_____________
ESİRLERİN AİLELERİ İSYAN EDİYOR… NETANYAHU’NUN UMRUNDA DEĞİL
Gazze’deki esirlerin aileleri, İsrail ile Hamas arasında yeni bir esir takası mutabakatının yolunu açacak müzakerelerin başlatılması talebiyle Katar’a gitmişti. Gazze’de tutulan 6 tutuklunun ailesi, Katar’da ABD’nin Katar Büyükelçisi Timmy Davis, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile görüşmüştü.

20 Mart 2024’te ise İsrailli esirlerin yakınları, Katar’da İsrail ile Hamas arasında yürütülen dolaylı müzakerelerde anlaşma sağlanması talebiyle gösteri düzenledi. Mısır, Katar ve ABD arabuluculuğunda İsrail ve Hamas arasında Katar’ın başkenti Doha’da dolaylı müzakereler devam ederken, Gazze’deki İsrailli esirlerin yakınları Tel Aviv’de toplandı.

İsrail devlet televizyonu KAN’ın haberine göre, Tel Aviv’de bir araya gelen göstericiler, ana caddelerden birini kısa süreliğine trafiğe kapattı.

Göstericiler, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hükümet üyelerinin fotoğraflarının yer aldığı ve üzerinde “Bu sizin sorumluluğunuz. Anlaşma yapılmadan Katar’dan dönmeyin” yazılı büyük bir pankart açtı.

Gazze Şeridi’ne yardım girişini engelleyerek büyük bir “insani felakete” neden olan İsrail’in “aç bırakma politikası” şu ana kadar en küçüğü 14 günlük bebek olmak üzere 30’a yakın çocuğun ölümüne neden oldu.

Aşırı derecede yetersiz beslenme sorunu yaşayan, kaburgaları derisinin altından görünen ve şimdilerde hastanede tedavi gören altı yaşındaki Fadi el Zant’ın durumu ise, vahametini koruyor.
Gözleri çökmüş haldeki Fadi, Gazze’nin kuzeyindeki yüz binlerce sivilin açlık sınırında olduğu Beyt Lahiya’daki Kemal Advan hastanesinde tedavi görüyor.
Doktorlara göre cılız bacakları artık yürüyebilecek durumda değil.

Savaş öncesine ait fotoğraflarında gülümseyen, hayli sağlıklı görünen bir çocuk olan Fadi, şimdilerde ölüm kalım mücadelesi veriyor.
Fadi, akciğerler, sindirim sistemi ve vücudun diğer organlarına ciddi hasarlar veren genetik bir rahatsızlık olan “kistik fibrozis” hastası. Annesi Şeyma el Zant’a göre, savaştan önce, özel ilaçlar ve gıdalar alıyordu. Ailesi artık bu ilaçları bulamıyor.

Hastanede gözyaşları içerisinde konuşan anne Şeyma el Zant, “Fadi’nin durumu giderek kötüleşiyor. Gittikçe zayıflıyor. Bir şeyler yapma yeteneğini kaybetmeye devam ediyor. Artık ayakta duramıyor. Ayağa kalkmasına yardım ettiğimde hemen düşüyor.” diyor.
Birleşmiş Milletler, uluslararası yardım kuruluşları ve sağlık görevlileri, İsrail’in beş ayı aşkın süredir devam ettirdiği saldırılar ve blokajı nedeniyle Gazze’de gıda, ilaç ve temiz su sıkıntısının had safhada olduğunu dile getiriyor.
Fadi’nin yattığı Kemal Advan hastanesi, son haftalarda yetersiz beslenme ve susuzluk nedeniyle ölen çocuklardan bir kısmının tedavi gördüğü merkez.
Gazze merkezli Sağlık Bakanlığı’na göre son haftalarda yetersiz beslenme ve susuzluktan ötürü en az 27 çocuk yaşamını yitirdi.
Açlık nedeniyle ölen çocukların bir kısmı, Mısır sınırına yakın Refah’ta yaşamını yitirdi.
BM Çocuklara Yardım Fonu UNICEF, Gazze’nin kuzeyinde iki yaşın altındaki her 3 çocuktan 1’inin akut yetersiz beslenme sorunu yaşadığını ve bu oranın ocak ayına göre iki kat daha fazla olduğunu bildirdi. UNICEF tarafından ziyaret edilen barınak ve sağlık merkezlerinde, çocukların bir kısmının “yetersiz beslenmenin yaşamı en çok tehdit eden şekli olan şiddetli zayıflığa” sahip olduğu belirtildi.

IPC raporu: Açlık yaşanan Gazze’nin kuzeyinde kıtlık kapıda
Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluşların ve küresel yardım gruplarının ortak hazırladığı Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırmasının (IPC) 18 Mart tarihli son raporuna göre, felaket boyutunda açlık yaşanan Gazze’nin kuzeyinde kıtlığın kapıda olduğu uyarısında bulunuldu.
Raporda, “acil önlem alınmaması halinde bugünden itibaren, mayıs ayına kadar Gazze’nin kuzeyinde kapana sıkışmış halde yaşam mücadelesi veren nüfusun yüzde 70’i (yaklaşık 300 bin kişi) felaket düzeyinde açlıkla karşı karşıya kalacak.” denildi.
IPC’nin raporunda en olası senaryoya göre, kuzeydeki insanların üçte ikisinden fazlası için “son derece kritik seviyelerde akut yetersiz beslenme ve ölüm söz konusu” ifadesine yer verildi.
Gazze’ye giren yardım sevkiyatını kontrol eden İsrail askeri birimi COGAT, Reuters’ın açlık ve susuzluktan ölen çocuklarla ilgili sorularına yanıt vermedi. COGAT, İsrail’in girebilecek yardım miktarına herhangi bir sınırlama getirmediğini iddia etti.
Ancak bağımsız kuruluşlar birçok kalemin İsrail tarafından elendiğini belirterek Tel Aviv’e suçlama yöneltiyor.
Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, yaklaşan kıtlığın “tamamen insan yapımı” olduğunu ve “açlığın bir savaş silahı olarak kullanıldığını” söyleyerek İsrail’i suçladı.
İsrail hükümet sözcüsü Eylon Levy, sosyal medya hesabından IPC raporuna tepki gösterdi.
Levy, rapor için “Güncel olmayan bir resme dayanan kötü bir değerlendirme” yorumunda bulundu.

Yazan, gıda eksikliğinden öldü
Serebral palsi ile doğan 12 yaşındaki Filistinli çocuk Yazan el Kfarna, Gazze’nin Refah semtinde bir hastanede tedavi görüyordu. Ancak Yazan, 4 Mart pazartesi günü yaşamını yitirdi.
Doktorların söylediğine göre gıda eksikliğinden kaynaklanan aşırı kas kaybı nedeniyle hayatını kaybetti.
Ailesi, Gazze’nin kuzeyindeki Beit Lahia’daki evlerinden kaçtıklarından beri 10 yaşındaki bu çocuk için yumuşak meyveler ve yumurta dahil yiyecek bulmakta zorlandıklarını söyledi.
Gazze’deki el Avda sağlık merkezinden koğuş hemşiresi Amira ebu Cuvaiyad, hastanenin bebekler için yeterli süt bulamadığını ve “felaket” koşulları altında günde en az 10-15 vaka geldiğini söyledi.
Bu hastanede tedavi gören kuadriplejik ve epileptik olan beş yaşındaki İsra’nın ilaçlarının artık bulunmadığı belirtildi. Annesi Heji, aşırı kilo kaybeden İsraa’nın özel bakım gerektirdiğini ifade etti.
“Aç olduğunu biliyorum. Yediği yiyecekler bulunmuyor” diyen Heji, “Kızım için her gün yüz kere ölüyorum” diye üzüntüsünü dile getirdi.
İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ne 7 Ekim 2023’ten bu yana devam ettirdiği saldırılarda 14 bin Filistinli çocuk hayatını kaybetti.
Çoğu yerinden edilmiş olan kişiler olmak üzere 27 kişinin öldüğü bu saldırının yanı sıra, İsrail savaş uçaklarının Gazze şehrinin doğusundaki Ed Durc Mahallesi’ndeki Sidra bölgesine düzenlediği hava saldırısında da can kayıpları yaşandı. Filistin’in resmi haber ajansı WAFA, bu saldırılara eş zamanlı olarak Gazze şehrinin kuzeyi ve diğer bölgelerinin de topçu atışıyla hedef alındığını aktardı.
“REFAH’A SALDIRI HATA OLUR” DİYEN ABD’YE YANIT
ABD Başkanı Joe Biden’ın İsrail’e yaptığı “Refah’a saldırı hata olur.” uyarısına Başbakan Benjamin Netanyahu’dan yanıt geldi. Netanyahu, 19 Mart Salı günü milletvekillerine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Biden’a ‘oldukça açık bir şekilde Refah’taki söz konusu taburların tamamen imha edilmesine bağlı olduklarını ve bunu yapmanın karadan (saldırı düzenlemek) dışında bir yolu olmadığını’ ifade ettiğini söyledi.
İki lider, pazartesi günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiş, bu görüşmenin ardından Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, İsrail’in Refah’a olası bir kara harekatının ‘hata’ olacağı ve İsrail’in askeri amaçlarını başka yollarla yerine getirebileceği ifade edilmişti.
BLINKEN ALTINCI KEZ ORTA DOĞU’YA GİDİYOR
Öte yandan, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de Filipinler’de gerçekleştirdiği ziyarette basın mensuplarına bir kez daha Orta Doğu’ya gideceğini açıkladı. Blinken, konuya ilişkin açıklamasında, Gazze’de süren krize çözüm bulabilmek ve devam eden ateşkes görüşmelerine ivme kazandırabilmek amacıyla çarşamba günü Suudi Arabistan’ın Cidde kentini, perşembe günü de Mısır’ın başkenti Kahire’yi ziyaret edeceğini belirtti.
7 Ekim’de başlayan süreçte Orta Doğu’ya altıncı kez ziyarette bulunacak olan Blinken, bölgesel bir barış mimarisi için diplomatik görüşmeler yapacağını vurguladı. Blinken, İsrail’e gidip gitmeyeceği konusunda ise herhangi bir değerlendirmede bulunmadı.
İSRAİLLİ YETKİLİLER ANLAŞMA KONUSUNDA KARAMSAR
Katar’ın başkenti Doha’da gerçekleştirilen ateşkes ve rehine takası görüşmelerinin ardından Mossad Başkanı David Barnea’nın İsrail savaş kabinesine müzakerelerle ilgili brifing vereceği belirtildi. İsrail basınına yansıyan haberlerde, Gazze’de ateşkes ve rehine takası anlaşması için yapılan görüşmelerin yaklaşık 2 hafta süreceği kaydedildi.
Üst düzey İsrailli bir yetkili, bir anlaşmaya varılması konusunda karamsarlık olduğunu söyledi. Yetkili, Hamas ve İsrail’in pozisyonlarındaki boşlukların doldurulabileceğini ancak Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Sinwar’in gerçekten bir anlaşma mı istediğinin, yoksa Refah’a saldırıyı savuşturmak için zaman kazanmaya mı çalıştığının açık olmadığını savundu.
ATEŞKES ANLAŞMASINA YAKIN DEĞİLİZ
Hamas, daha önce yaptığı açıklamalarda kalıcı ateşkes talebini sürdürürken, görüşmeler hakkında bilgi sahibi kaynaklar, İsrail’in karşı teklif sunduğunu ve görüşmelerin ilk olarak İsrailli rehineler ile Filistinli tutukluların karşılıklı olarak serbest bırakılmasına odaklanmasını istediğini belirtti. Üst düzey İsrailli yetkili, görüşmelerin uzun ve karmaşık olacağını söyledi. Yetkili, “Yurtdışında Hamas olsa bile karar verme konusunda sıfır yetkileri var. Her bir nokta ve virgülü (Sinwar’a onaylatmak) 24 ila 36 saat alacak.” dedi.
Katar Dışişleri Bakanı Macid El Ensari de Katarlı yetkililerin ihtiyatlı bir iyimserlik içinde olduğunu söylemiş, “Şu anda bir anlaşmaya yakın olduğumuzu söyleyebileceğimiz bir noktada olduğumuzu düşünmüyorum.” demişti.
]]>
Rapora göre 2023’te iklim durumu alışılmışın dışındaydı; sera gazı seviyeleri, yüzey sıcaklıkları, okyanus ısısı, deniz seviyesinin yükselmesi ve buzulların geri çekilmesinde yeni rekorlar kırıldı.
Sıcak hava dalgaları, seller, kuraklıklar, kontrol edilemeyen yangınlar ile hızla yoğunlaşan tropikal kasırgalar gibi aşırı iklim olayları sefalet ve kargaşaya yol açtı; bu milyonlarca insanın günlük hayatını etkiledi ve milyarlarca dolarlık ekonomik kayba neden oldu.
EN SICAK YIL
“2023 kayıtlara geçen en sıcak yıl oldu” ifadelerinin yer aldığı raporda, küresel ortalama yüzeye yakın sıcaklığın sanayi öncesi taban çizgisinin 1,45 santigrat derece üzerinde ölçüldüğü hatırlatıldı.
2014-2023 arasının tarihteki “en sıcak on yıllık dönem” olduğu bildirilen raporda, bu süreçteki on yıllık ortalama küresel sıcaklığın 1850–1900 yıllarındaki ortalamanın yaklaşık 1,20 santigrat derece üzerinde olduğu vurgulandı.

Rapora göre, 2023’te küresel olarak hazirandan aralığa kadar her ayda rekor düzeyde sıcaklık görüldü; en büyük sıcaklık artışı 0,46-0,54 santigrat derece civarında yükselişle Eylül 2023’te yaşandı.
“Küresel sıcaklıktaki uzun vadeli artış, atmosferdeki sera gazı konsantrasyonlarının artmasından kaynaklanıyor.” bilgisi verilen rapora göre, 2023’ün ortasında La Nina’dan El Nino hava olayları koşullarına geçiş, 2023’te sıcaklığın hızlı yükselişine katkıda bulundu.

DENİZ SEVİYESİ REKORA ULAŞTI
2023’te küresel ortalama deniz seviyesinin, 1993’ten bu yana tutulan uydu kayıtlarına göre rekor seviyeye ulaştığı, bu durumun, devam eden okyanus ısınmasının yanı sıra buzulların ve buz tabakalarının erimesini de yansıttığı vurgulandı.
Raporda, 2014-2023 küresel ortalama deniz seviyesi artış oranının, uydu kayıtlarının ilk on yılındaki (1993-2002) deniz seviyesi artış oranının iki katından fazla olduğu belirtildi.

Öncü verilere göre, küresel referans buzul setinin, hem Kuzey Amerika’nın batısı hem de Avrupa’daki aşırı erimenin etkisiyle (1950’den bu yana) kayıtlardaki en büyük buz kaybının yaşandığı kaydedilen raporda, İsviçre’deki buzulların son iki yılda mevcut hacimlerinin yaklaşık yüzde 10’unu kaybettiği aktarıldı.
Kuzey Amerika’nın batısında 2023’te, 2000-2019 dönemi için ölçülen oranlardan beş kat daha yüksek oranda buzul kaybının yaşandığı ve buradaki buzulların, 2020-2023 döneminde, 2020’ye kıyasla tahmini olarak hacimlerinin yüzde 9’unu kaybettiğine işaret edildi.

Hava koşullarından kaynaklanan tehlikeler 2023’te yerinden edilmeleri tetiklediği belirtilen raporda, “Bu durum, iklim şoklarının dayanıklılığı nasıl zayıflattığını ve en savunmasız nüfuslar arasında yeni koruma riskleri oluşturduğunu gösterdi.” denildi.
AŞIRI İKLİM OLAYLARININ SOSYOEKONOMİK ETKİLERİ OLDU
Aşırı hava ve iklim olaylarının tüm kıtalarda önemli sosyoekonomik etkileri oldu, bunlar arasında büyük seller, tropikal kasırgalar, aşırı sıcaklık ve kuraklık ile bunlara bağlı kontrol edilemeyen yangınlar oldu.
Raporda, “Akdeniz Daniel Kasırgası’ndan kaynaklanan aşırı yağışlarla bağlantılı sel felaketi eylülde özellikle Libya’da ağır can kayıplarına neden oldu, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye’yi de etkiledi.” denildi.

Aşırı sıcakların dünyanın birçok yerini etkilediği belirtilen raporda, özellikle temmuzun ikinci yarısında Güney Avrupa ve Kuzey Afrika’nın çok etkilendiği hatırlatıldı.
İtalya’da sıcaklıklar 48,2 santigrat dereceye ulaştı, Fas’ta ise termometreler 50,4 santigrat dereceyi gösterdi.
Rapora göre, iklim değişikliğinden dolayı dünya çapında akut gıda güvensizliği yaşayan insanların sayısı COVID-19 salgını öncesi 149 milyonken bu sayı 2023’te 333 milyon kişiye yükseldi.
GUTERRES’TEN İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI “RADİKAL ADIMLAR” ATILMASI ÇAĞRISI
Basın toplantısına video mesaj yollayan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, iklimle ilgili yaşanan olaylar karşısında “Dünya imdat çağrısında bulunuyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Fosil yakıt tüketiminden kaynaklanan kirliliğin iklim dengesini “kaosa” sürüklediğini kaydeden Guterres, alarm zillerinin her alanda çaldığını bildirdi.

Guterres, sıcaklığın rekor seviyeye ulaştığını, deniz seviyelerinin yükseldiğini ve deniz suyu ısısının arttığını, buzulların çok daha hızlı eridiğini anımsatarak, “Tüm bunların etkisi çok şiddetli, acımasız ve ölümcül bir hızla artıyor.” uyarısını yaptı.
Acilen harekete geçilmesi gerektiğine işaret eden Guterres, iklim değişikliğindeki hıza oranla radikal adımlar atılması ve sürdürülebilir kalkınmaya uygun hareket edilmesi gerektiğinin altını çizdi.
WMO’DAN İKLİM KONUSUNDA EYLEME GEÇME ÇAĞRISI
WMO Genel Sekreteri Saulo, bu raporun, insanlığın iklim kriziyle ilgili karşı karşıya olduğu zorlukları gösterdiğine işaret etti.

Artan gıda güvensizliği, insanların yer değiştirmeleri ve biyolojik çeşitlilik kaybının savunmasız nüfuslar için tehdit oluşturduğunu vurgulayan Saulo, şunları kaydetti:
“Aşırı iklim koşulları, sıcak hava dalgaları, seller, kuraklıklar, kontrol edilemeyen yangınlar ve yoğun tropikal kasırgalar Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin tamamını baltalıyor, her yıl milyarlarca dolarlık ekonomik kayıplara neden oluyor. İklim eyleminin maliyeti yüksek görünebilir ancak bu konudaki eylemsizliğin maliyeti çok daha yüksek.”
Görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Stoltenberg, Güney Kafkasya’da istikrarın Avrupa Atlantik güvenliği açısından da önem taşıdığını söyledi.
Stoltenberg, “Ermenistan ve Azerbaycan’ın önünde, yıllardır süren çatışmaları kalıcı barışa kavuşturmak için bir fırsat bulunuyor. Bu nedenle her iki ülkeyi de ilişkilerin normalleşmesinin ve halklarınız için kalıcı bir barışın yolunu açacak anlaşmaya varmaya çağırıyorum.” değerlendirmesinde bulundu.
Ukrayna’da devam eden savaşın gidişatına değinen Stoltenberg, “Savaş alanındaki durum zor olmaya devam ediyor ancak bu desteğimizi azaltmamız için değil, artırmamız için bir nedendir.” dedi.
Savaşı Rusya’nın kazanmaması gerektiğini vurgulayan Stoltenberg, “Eğer Putin Ukrayna’da başarılı olursa, saldırganlığın burayla sınırlı kalmaması ve başka otoriter aktörlerin de olaya dahil olması gibi gerçek bir risk var.” yorumu yaptı.
Ermenistan-NATO işbirliği
Başbakan Paşinyan da Stoltenberg’in, Ermenistan’ı ilk defa ziyaret ettiğini kaydederek, bunun Ermenistan-NATO ilişkileri, bölgesel ve global istikrar ile güvenlik sorunları konusunda fikir alışverişi için fırsat olduğunu belirtti.
Ermenistan’ın NATO ve NATO üyesi bazı ülkelerle mevcut politik diyaloğu geliştirme ve işbirliğini genişletmekle ilgilendiğini aktaran Paşinyan, Ermenistan’ın NATO işbirliğinin yeni formatı olan özelleştirilmiş ortaklık programının kısa sürede onaylanmasını ümit ettiğini kaydetti.
Paşinyan, Ermenistan’ın uluslararası barış koruma görevlerine katıldığını, bu kapsamda Ermeni Barış Koruma Birliğinin Kosova görevine devam ettiğini ve Temmuz 2023’te personel sayısını artırdığını söyledi.
Paşinyan, NATO ile ilişkilere değinerek Ermeni parlamenterlerin NATO Parlamenterler Asamblesi toplantılarına ve “Rose-Roth” seminerlerine katıldığını dile getirdi.
Paşinyan, Stoltenberg’e “Barış Kavşağı” projesini sundu
Ermenistan’ın bölgeselleşme politikasına da önem verdiğini kaydeden Paşinyan, İran ve Gürcistan’la özel ilişkilerin kendileri için çok önemli olduğunu ve Ermenistan’ın herhangi bir işbirliğinin bölge ülkelerine yönelik olamayacağını ifade etti.
Güney Kafkasya’da istikrar ve barışın sağlanmasında Ermenistan hükümetinin görüş ve yaklaşımlarını Stoltenberg’e aktardığını kaydeden Paşinyan, Azerbaycan’la ilişkilerin üzerinde anlaşıldığı şekilde üç prensip dahilinde düzeltilmesine hazır olduğunu belirtti.
Paşinyan, bu prensiplerin Almatı Bildirgesi temelinde karşılıklı toprak bütünlüklerinin tanınması, Ermenistan-Azerbaycan sınırlarının belirlenmesinde 1991’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağıldığı dönemdeki sınırların esas alınması, bölgesel ulaştırma yollarının yeniden açılmasında bunların geçtiği ülkelerin egemenlik ve yasal yetkisine saygı duyulması, eşitlik ve karşılıklılık olduğunu söyledi.
Başbakan Paşinyan, Stoltenberg’e ulaştırma yollarının açılmasındaki görüşlerini destekleyen “Barış Kavşağı” girişimini sunduğunu belirtti.
Paşinyan Azerbaycan’la barış görüşmelerinde NATO’dan destek talep etti
Paşinyan, uluslararası toplumun ve bu kapsamda NATO’nun, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki barış sürecinin belirlenmiş ve üzerinde karşılıklı anlaşılmış prensipler üzerinde yürütülmesi konusunda desteğini beklediklerini kaydetti.
Türkiye ile ilişkilerin normalleştirilmesi gündemine sadık olduklarını belirten Paşinyan, bunun Güney Kafkasya’daki istikrarın sağlanmasına olumlu etki yapacağına inandıklarını ifade etti.
Paşinyan, Stoltenberg’e, Ermenistan ordusunda yapılan reformların herhangi bir ülkeye karşı değil, Ermenistan’ın toprak bütünlüğünü koruma amaçlı olduğunu anlattığını söyledi.

Uygulama üzerinden mesajlaşmalarının ardından taksi şoförü adrese geldi. Gergin başlayan konuşma, tartışmaya dönüştü. Araca binen kadın yolcu ve kızı, iddiaya göre şoförün kendilerine küfür ettiğini ve araçtan inmezlerse aracı duvara çarpacağını söyledi. Bu anlar yolcuların cep telefonu kameralarına yansıdı.

Özge Sevgi’nin ‘Bizi araçtan indirdi ve aracı üzerimize sürdü. Bende aracı durdurmak için aracın aynasını kırdım’ iddiasının aksine, olay yerinden alınan güvenlik kamerası görüntülerinde ise taksiden inen kadın ve kızının araçtan indikten sonra aracın kapısını tekmelediği ve aynayı kırdığı, taksi şoförünün daha sonra aracı hareket ettirdiği ve yolcuların üzerine sürdüğü görülüyor.

Görüntülerde, araçtan inen taksi şoförünün eline aldığı İngiliz anahtarını savurduğu görülürken, olay yerindeki vatandaşların taksi şoförünü aracına bindirdiği görülüyor. Olayın ardından karakola giden Özge Sevgi, taksi şoföründen şikayetçi oldu.

“TAKSİYE BİNDİKTEN SONRA KORKTUM”
Olay anını anlatan Özge Sevgi, “Olay, dün iftar saatlerinde gerçekleşti. Biz kızımla bir uygulama üzerinden taksi çağırdık. Taksi, talebimize cevap verdi. Gelmeden önce bize uygulama üzerinden mesaj attı. Mesajda biraz üslubu değişik ve kabaydı. Taksici ‘Orada pazar var, o caddeye giremem’ dedi. Biz de ‘A Kapısında pazar yok, girebilirsiniz’ dedik. Hatta kapının fotoğrafını attık. Taksi şoförü ise ‘Hayır oraya giremem. İşinize geliyorsa ben taksimetreyi açarım, sen bilirsin’ dedi. Geldiğinde duruşu ve frene basışı bile ruh halinin bozuk olduğunu gözler önüne sermişti. Taksiye bindikten sonra korktum, çünkü adamın tavrı da değişikti. Ben de ortam yumuşasın diye ‘Nihayet gelebildiniz. Trafik vardı galiba’ dedim. O arada yolda başka araçlara sataşıyordu. Sonrasında döndü ve benim aileme, sülaleme hatta bana küfür ederek bizi araçtan atmaya çalıştı. Araçtan atmaya çalıştığı anda ise ben video çekimini başlattım” dedi.

“ÜSTÜMÜZE ARACI DEFALARCA SÜRDÜ”
Sevgi, “Biz araçtan indik ve o esnada torpidodan bize ingiliz anahtarı çıkardı, bana savurdu. Çevredekiler yardımcı olmaya çalıştı. Daha sonra sinirini alamayıp üzerime koştu. Bunların hepsi videoda var. Daha sonra aracına binip, bizim üstümüze aracı defalarca sürdü. Biz canımızı zor kurtardık. İnsanlar o an benim de şoföre karşı bir şey söylediğimi söyleyecekler. Ben de bize çarpmaması için aracı tuttum o esnada da dikiz aynası kırıldı. Kızımla bana çarpmasına izin mi verseydim. Biz indikten sonra telefonumun yanımda olmadığını fark ettim. Sonra biz 153’ü aradık. Telefonumun takside kaldığını söyledik ve onlarda ‘Hemen taksiciyle iletişime geçiyoruz’ dediler. Görüşüp bize geri dönüş yaptılar. Taksici ‘Bende öyle bir telefon yok’ demiş. Başta o telefonu bize vermeyecekti, gasbedecekti. Ben ‘Karakola gidiyorum, şikayetçi olacağım. Zaten hayatımıza kastettin’ dedim. Kendisi ne yaptığının farkına varınca ve ben de şikayetçi olacağım dedi. O da karakolda iyi insan rolüne bürünmek için telefonumu teslim edip, benden dikiz aynasını kırdığım için şikayetçi oldu” ifadelerini kullandı.
BND, sokaklardaki afişlerle ve sosyal medyadaki paylaşımlarında dikkat çekici sloganlarla yeni elemanlar kazanmaya çalışıyor. Cuma akşamı tanıtımı yapılan kampanyadaki afişlerde örneğin büyük puntolarla “Teröristleri arıyoruz.” yazıyor, altında da biraz daha küçük puntolu yazıda “Onları bizimle birlikte bul” ifadesi yer alıyor. BND, sosyal medya kampanyasında da casusluk filmlerinden tanınan gizemli görseller, animasyonlar, sözler ve müziklerle genç insanlara ulaşmaya çalışıyor.
Bugün başlayan afiş kampanyası çerçevesinde önce Bonn ve Berlin’deki reklam panolarına afişler asılacak. Bonn ve Berlin’i, Münih ile diğer kentler izleyecek.

HEDEF GENÇLER
BND Başkanı Bruno Kahl başlatılan alışılmışın dışındaki kampanyayı açıklarken, bütün Almanya’da olduğu gibi kendi teşkilatlarında da nüfusun yaşlanmasının getirdiği demografik sorunlar nedeniyle eleman sıkıntısı yaşandığını ifade etti. “Yaşı geldiği için aramızdan ayrılanların sayısı, işe yeni başlayan gençlerden daha yüksek” diyen Kahl ayrıca, yaptıkları işin başka mesleklerden büyük ölçüde farklı olduğunu hatırlattı.
BND Başkanı, kendilerine başvuranların uzun ve zahmetli güvenlik kontrollerinden geçtiğini, çalışırken cep telefonu kullanımının yasak olduğunu, evden çalışmanın mümkün olmadığını ve bunlara ilaveten BND çalışanlarının serbest piyasadan daha da az kazandığını söyledi. Kahl ayrıca, yaptıkları işle gurur duysa da çalışanlarının evde, ailede veya arkadaş çevresinde işiyle bağlantılı olarak hiçbir şey anlatamadığını da sözlerine ekledi.

YENİ LOGO VE ÇOK YÖNLÜ ANLAMI
Yeni bir imaj ile kampanyaya başlayan BND, logosunu da değiştirerek Almanya’daki diğer devlet kurumlarından farklı bir logo kullanmaya başladı. Dış istihbarat teşkilatının yeni logosunda Almanya’nın sembolü olan, kanatları ve gagası açık, başı sağa çevrili Federal Kartal’ın yuvarlak hatlara kavuştuğu görülüyor. BND, bir animasyonla tanıttığı bu logosuyla dünyaya açık, gereken ağlara sahip, gizli, dijital, koruyucu, demokratik ve titiz olduğu mesajını veriyor. Yeni logodaki kartalın gövdesindeki yuvarlak bölümün Federal Meclis’e benzetilerek demokrasinin koruyucusu olduğuna da gönderme yapıyor.
AJANLIKTAN KANTİN ÇALIŞANINA PEK ÇOK İSTİHDAM ALANI MEVCUT
BND Başkanı Kahl, yeni logo ile bilgisayar ve meslek fuarları ile üniversitelere giderek, gençlerin ilgisini çekmeyi amaçladıklarını belirtti. “Gençlerin olduğu yere biz gitmeliyiz, onların konuştuğu dili konuşmalıyız.” diyen BND Başkanı Kahl, 15-35 yaş arası kişilere ulaşmaya çalıştıklarını, diplomasız okulu terk edenlerden üniversite mezunlarına, geniş gruba ulaşmayı ve onların ilgisini çekmeyi amaçladıklarını kaydetti.
BND’nin verilerine göre teşkilatta farklı eğitim seviyeleri gerektiren 450 ayrı meslek dalında çalışmak mümkün. Bir zanaatkar ustasından akademisyene, kapılarının, şartları yerine getiren herkese açık olduğu belirtiliyor.

MUHALEFETTEN ELEŞTİRİ
BND’nin yeni kampanyasına muhalefetten ise eleştiri geldi. İstihbarat Servisleri Parlamento Kontrol Komisyonu Başkan Yardımcısı, muhalefetteki Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) üyesi Roderich Kiesewetter, yeni kampanyanın amaca hizmet etmekten uzak ve kafa karıştırıcı olduğunu savundu. Kiesewetter, yeni logonun da sloganların da içinde bulunulan tehditkâr durumundan ve bunlarla mücadelede BND’nin önemine dikkat çekmekten uzak olduğunu iddia etti.
İstihbarat Servisleri Parlamento Kontrol Komisyonu Başkanı Konstantin von Notz, gün geçtikçe zorlukların arttığı dünyada BND’nin özgürlüğü, demokrasiyi ve hukuk devletini korumaya çabaladığını söyledi. Koalisyon ortağı Yeşiller üyesi von Notz, yeni kampanya sayesinde bu önemli göreve uygun genç ve istekli çalışanlar kazanılmasının mümkün olacağını vurguladı.
BND Başkanı Kahl da yeni ve çarpıcı sloganların özellikle de çifte anlamlı olanların başarılı olacağına inanıyor. Üzerinde büyük puntolarla “BND’nin seni aradığını düşünsene” yazılı afişin en beğendiği afiş olduğunu belirten Kahl, bu çarpıcı sloganın hemen altında da “Ekip arkadaşı olarak” ibaresinin yer almasının, BND’ye yönelik klişelerle oynayarak hazırlanmış çarpıcı ama hedef odaklı olduğunu dile getirdi.
Görüşmenin ardından Aliyev ve Stoltenberg ortak basın toplantısında konuştu.
Aliyev, NATO ile ilişkilerinin 30 yılı aşkın geçmişe sahip olduğunu, Azerbaycan barış gücünün Kosova ve Afganistan’da görev yaptığını, bunun kendileri için büyük deneyim olduğunu söyledi.

“MEŞRU MÜDAFAA HAKKIMIZI KULLANDIK”
Azerbaycan topraklarının yıllarca Ermenistan’ın işgali altında kalmasından, 2. Karabağ Savaşı’nda ve Eylül 2023’teki anti terör operasyonundan bahseden Aliyev, “Azerbaycan, kendi toprak bütünlüğünü ve egemenliğini kendisi sağladı. Bu, uzun süren çatışmaların nasıl çözülebileceğinin açık bir örneğidir. Çatışma askeri ve siyasi yollarla çözüldü. Biz, BM şartı kapsamındaki meşru müdafaa hakkımızı kullandık.” dedi.
Aliyev, Ermenistan’la barış müzakerelerinin devam ettiğini vurgulayarak, “Barışa hiçbir zaman olmadığımız kadar yakınız.” diye konuştu.

“GÜNEY KAFKASYA’DA ÇOK CİDDİ BİR DEĞİŞİM OLACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM”
İşgal döneminde müzakerelerin ve AGİT Minsk Grubu’nun faaliyetlerinin hiçbir sonuç vermediğini hatırlatan Aliyev, “Bugün ben inanıyorum ve ümit ediyorum ki Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün yeniden sağlanması sonucunda bu konuda nihayet bir sonuç elde edilecektir. Güney Kafkasya’da çok ciddi bir değişim olacağını düşünüyorum. Bu, uzun zamandır beklenen barışın sağlanacağı anlamına geliyor.” ifadelerini kullandı.
Aliyev, enerji güvenliği konularına da değinerek, “Azerbaycan 8 ülkeye doğal gaz ihraç ediyor ve bunlardan 6’sı NATO üyesidir. Gelecek yıllarda bu sayının artacağından eminim. Avrupa Komisyonu Azerbaycan’ı güvenilir ortak olarak görüyor. Bu hem büyük bir avantaj, hem de büyük bir sorumluluktur.” dedi.
Azerbaycan’ın yeşil enerjiye yaptığı yatırımlardan bahseden Aliyev, Stoltenberg’i bu yıl ev sahipliği yapacakları Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 29. Taraflar Konferansı’na (COP29) davet etti.

“UKRAYNA’DA DURUM ÇOK CİDDİ”
Stoltenberg, Azerbaycan’ın NATO üyeleriyle yakın ilişkiler geliştirmesini memnuniyetle karşıladığını, NATO üyesi ülkelere Azerbaycan doğal gazının iletilmesinden gelecekte de elektrik iletilecek olmasından memnuniyet duyduğunu söyledi.
Azerbaycan barış gücünün Afganistan’ı terk eden sonuncu birlik olduğunu hatırlatan Stoltenberg, “NATO kuvvetlerinin Afganistan’dan tahliyesinde önemli bir konu olan havaalanının güvenliğinden siz sorumluydunuz.” dedi.
Stoltenberg, Ermenistan’la Azerbaycan arasındaki barış sürecine ilişkin, “Barışa hiçbir zaman olmadığımız kadar yakın olduğunuzla ilişkin sözlerinizi takdirle karşılıyorum. Kalıcı bir barışa varmak için bu fırsatı kullanmanızı destekliyorum.” diye konuştu.
Rusya-Ukrayna savaşına da değinen Stoltenberg, “NATO, mevcut savaşın sonuçlarından oldukça endişeli ve Ukrayna’yı destekliyor. Azerbaycan’ın Ukrayna’ya yaptığı yardımları (insani yardımlar) memnuniyetle karşılıyorum. Ama daha fazla desteğe ihtiyaç var çünkü Ukrayna’da durum çok ciddi.” ifadelerini kullandı.
Stoltenberg, iklim değişikliği ile mücadelenin önemine değinerek Azerbaycan’ın ev sahipliğindeki COP29’un bu hususta önemli etkinlik olacağını vurguladı.
STOLTENBERG, GÜRCİSTAN VE ERMENİSTAN’I DA ZİYARET EDECEK
Stoltenberg, Azerbaycan temaslarını yarın da sürdürerek Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ve Savunma Bakanı Zakir Hasanov ile görüşecek.
Azerbaycan’daki temaslarının ardından Gürcistan’a geçecek olan Stoltenberg, başkent Tiflis’te Cumhurbaşkanı Salome Zurabişvili ve Başbakan İrakli Kobakhidze ile ikili görüşmeler gerçekleştirecek.
Genel Sekreter, Güney Kafkasya ziyaretini 19 Mart’ta Ermenistan’ın başkenti Erivan’da Cumhurbaşkanı Vahagn Haçaturyan ve Başbakan Nikol Paşinyan ile yapacağı görüşmelerle tamamlayacak.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen zirvede Von der Leyen, AB Dönem Başkanı ve Belçika Başbakanı Alexander de Croo, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Avusturya Başbakanı Karl Nehammer ve GKRY lideri Nikos Hristodulidis yer aldı.
Mısır’ın Avrupa Birliği ile ortak siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarları olduğunu ve bu nedenle bölgede barış, güvenlik ve istikrarı desteklediğini vurgulayan es-Sisi, “Bugünkü görüşmemiz, Avrupa Birliği, İtalya, Yunanistan, Belçika, Güney Kıbrıs ve Avusturya ile olan siyasi, ekonomik, ticari ve kültürel ilişkilerimizin derinliğini yansıtıyor. Bu toplantı, aynı zamanda Mısır ile Avrupa arasındaki ilişkilerde çok mühim bir adıma şahit olacağımız bir döneme denk geliyor. Zira Mısır ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkileri ‘Kapsamlı ve Stratejik Ortaklık’ seviyesine çıkarmaya yönelik bir siyasi deklarasyonu imzalıyoruz” dedi.
İmza töreni sonrasında gerçekleştirilen ortak basın toplantısında yaptığı konuşmada Sisi, AB’nin Mısır ekonomisine 7,4 milyar euroluk destek paketinin krediler, yatırımlar ve ortak işbirliği projelerine teknik destekler içerdiğini söyledi. Mısırlı lider, AB ile enerji alanındaki işbirliği görüşmelerinin ise doğalgaz, elektrik iletimi ve yeşil enerji kaynağı olarak yeşil hidrojen üretimi üzerinde yoğunlaştığını söyledi. Sisi, düzensiz göç konusunda ise Mısır’ın kuzey sahillerinden düzensiz göçün engellenmesi yönündeki çabalarına ve yaklaşık 9 milyon yabancı nüfusa ev sahipliği yapan ülkesinin desteklenmesi yönünde anlaşma sağladıklarını ifade etti.
Gazze’deki savaşa ilişkin olarak acil ateşkesin gerekliliği konusunda da hemfikir olduklarını ifade eden Sisi, “Bu bağlamda Avrupalı liderlere hiçbir şart öne sürmeksizin ateşkesin sağlanması için baskı yapmaya davet ettim” dedi.
MISIR KESİNLİKLE BUNA KARŞI
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kentine yapılacak bir saldırının insani krizi iki kat daha kötü hale getireceği uyarısında bulunan Sisi, “Mısır, kesinlikle buna karşıdır. Mısır, İsrail’in Filistinlilerin 1967’den sonra işgal edilen topraklardan zorla tahliyesine yönelik herhangi bir teşebbüsüne de karşıdır” ifadelerini kullandı.
Sisi, Filistin devleti kurularak iki devletli çözüm sağlanmadığı sürece Filistin sorununun çözülemeyeceğini ifade etti.
AB KOMİSYONU BAŞKANI: TARİHİ BİR AN
Zirvede konuşan AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, “Bugün tarihi bir an. Bugün, AB ile Mısır ilişkilerini kapsamlı ve stratejik ortaklık seviyesine yükseltiyoruz. Ayrıca ticaret ve yatırımda düşük karbonlu enerji, göç yönetimi ve en önemlisi de insan, eğitim, kültür ve gençliğe yatırımları içeren bir paket üzerinde anlaşma sağlıyoruz. Buna önümüzdeki dört yıla yayılacak 7,4 milyar euroluk bir finans ve yatırım paketi eşlik ediyor” ifadelerini kullandı.

AB ve Mısır arasındaki işbirliğinin kritik öneme sahip olduğunu ifade eden von der Leyen, Avrupa’nın ilişkilerin zamanla giderek daha önem kazanacağını öngördüğü Mısır’ın istikrarını destekleyeceğini söyledi. Von der Leyen, göç yönetimi konusunda ise Mısır ile halihazırda iyi bir işbirliğine sahip olduklarını ve mevcut finansal yardım paketinden en az 200 milyon euronun bu işbirliğini daha etkili hale getirmek için kullanılacağını ifade etti.
]]>“2 GÜNDE YAPTIĞIMIZ KENTSEL DÖNÜŞÜM SON 5 YILDA İBB’NİN YAPTIĞINDAN DAHA FAZLA”
Ümraniye’nin ve Topağacı‘nın geleceği adına çok önemli bir adımı attıklarını belirten Murat Kurum, “Ramazan’ın bereketi ile her gün yeni bir temel atma töreninde, her gün yeni bir açılışta bir araya geliyoruz. Burada olduğu gibi yine yeni yuva heyecanıyla dolu siz kardeşlerimizle kucaklaşıyoruz. Dün yine Zeytinburnu’nda 5 bin konutun Çevre Bakanlığımız öncülüğünde hem yıkımlarını hem de temel atmalarını gerçekleştirdik. Burada 1174 bağımsız bölümden oluşan projenin temellerini atıyoruz. Şu 2 günlük yaptığımız iş koca 5 yılda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptıklarından daha fazla. ‘İş bilenin, kılıç kuşananın’ demişler. Siz dertli olursanız, İstanbul’la Ümraniye ile ilgili hayalleriniz olursa bu hayalleri de teker teker gerçekleştirirsiniz. Risksiz, afetlere hazır İstanbul’a giden yolun çok kıymetli bir zincirini daha atmanın mutluluğuyla buradayız. İstiyoruz ki İstanbul’da hiçbir annemiz, hiçbir evladımız yastığa başını koyduğunda huzursuz uyumasın ve çocuklarıyla, ailesiyle mutlu, huzurlu bir şekilde yaşasın istiyoruz.” diye konuştu.
“İSTANBUL DEMEK İSTİKLAL VE İSTİKBAL DEMEKTİR”
Ümraniye’de imar ve kentsel dönüşüme ilişkin vatandaşların tüm taleplerini gidermek için çalıştıklarına dikkat çeken Kurum, şöyle devam etti: ” ‘Plan’ dendi, planın peşinden koştuk. ‘Hekimbaşı’nda iş yapılacak, burada kentsel dönüşüm ihtiyacı var’ dendi, gittik orada kentsel dönüşümü başlattık. Mülkiyet sorunlarını tek tek çözebilmek için yine bu mücadeleyi sizlerle birlikte verdik. İstedik ki burada çocuklarımız huzur içerisinde vakit geçirsin, ailelerimiz mutlu olsun. Bu anlayışla da İstanbul’a o hayallerimizi, o projelerimizi açıkladık. Ben 81 ile gitmiş kardeşinizim. Nerede bir afet olsa, nerede bir sel olsa, nerede bir yangın olsa 2 saat sonra oraya gittik. 2 saat sonra milletimizle kucaklaştık. Aynı acıları, aynı hüzünleri paylaştık ve orada bir söz verdik. Dedik ki biz 1 yıl içerisinde bu konutları bitireceğiz. 1 yıl içerisinde size sözümüzü tutacağız dedik. Hamdolsun beş yılda 46 bin afet konutunu bitirmiş, 173 bin sadece İstanbul’da kentsel dönüşüm başlatmış, 365 bin sosyal konutu başlatmış, 81 ilde 72 milyon metrekare millet bahçesi bitirmiş ve 40 tarihi meydanın ihyasını yapmış bir anlayışla karşınıza geldim.
Şehirlerimize, vatandaşlarımıza hizmet etmenin gururuyla geldik ve şimdi sadece İstanbul diyoruz, sadece İstanbul’un sorunlarına odaklanacak, İstanbul’un meseleleri için buradaki kardeşlerimizle el ele verip yarınlarımızı hazırlayacağız. Biz şuna inanıyoruz; İstanbul demek istiklal demektir, istikbal demektir. Bu derece derin bir anlamı olan İstanbul’umuza hizmet ise emin olun hizmetlerin en şereflisidir. Bu aziz şehri korumak için, yavrularımızın geleceğini güven içerisinde yürütmenin kutlu bir gayret olduğuna inanıyorum.”
“DEPREM MİLLİ GÜVENLİK MESELESİDİR”
İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet Han’ın emaneti olarak gördüklerini anlatan Murat Kurum, 650 bin konut vaadini hayata geçireceğini yineledi, bu konudaki kararlılığını vurgulamak için de, “Bu şehir Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emaneti, bu şehir rahmetli Erbakan Hocamızın emaneti, bu şehir Başbuğ Alpaslan Türkeş’in emaneti, bu şehir şehit Muhsin Yazıcıoğlu‘nun emaneti ve bu şehir 22 yıldır gecesini gündüzüne katan, bu şehir için çalışan, çabalayan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın emanetidir. O yüzden değerli arkadaşlar biz bu emanete gözümüz gibi bakacağız. Bu emaneti evlatlarımız için, yavrularımız için, geleceğimiz için koruyacağız ve el birliği içerisinde ‘İstanbul sevdalıları’ olarak deprem meselesini tam anlamıyla bir istiklal meselesi olarak görüp, bir milli güvenlik meselesi olarak görüp bunun için kararlı adımlarımızı atacağız. İstanbul’umuzu kesinlikle depreme hazırlayacağız. Burada riskli binalarda vatandaşlarımız otursun istemiyoruz. Bu binalarda yeşil alanıyla, parkları ile bahçeleri ile buradaki okullarıyla, buradaki altyapısıyla birlikte huzur içerisinde yaşasın. Topağacı’ndaki kardeşlerimiz, gençlerimiz İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 1 Nisan itibarı ile her türlü hizmetini hissedecek.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Topağacı‘na gelecek, Topağacı‘nın yarınları için mücadele edecek. O yüzden biz 650 bin konutumuzu onlar ne derse desin, onlar yapamaz desinler, onlar bütçeyi bulamaz desinler ama biz nasıl afetlerde yaptık bitirdiysek, nasıl bu mücadeleyi milletimizle el ele verip orada yarınlarımızı inşa ettiysek, İstanbul’da da 650 bin konutumuzu yapacağız ve İstanbul’umuzdaki o riskli 600 bin konutun acilen dönüşümünü gerçekleştiriyor olacağız.” cümlelerini kurdu.
“BİZİM YAPMIŞ OLDUĞUMUZ METRO İHALELERİNİ İPTAL ETTİLER”
İstanbul’un depremden sonra en önemli sorunlarından birinin de trafik çilesi olduğuna dikkat çeken Kurum, “Trafik çilesini ortadan kaldıracak adımları da atacağız. 230 km metro sözü verip bu süreçte sadece ve sadece 8 kilometre metro yaptılar. Yine bizim yapmış olduğumuz metro ihalelerini iptal ettiler. O da yetmezmiş gibi gidip üstüne hafriyat döktüler. Tünellerimize beton döktüler. Şimdi ne yapıyorlar? Telaşlandılar, alelacele gidip ‘işe başlama töreni’ yapıyorlar. İşe başlama… Siz böyle bir tören duydunuz mu? Açılış değil, temel atma değil, işe başlama töreni. Bak biz burada bugün temel atıyoruz. Topağacı’nın geleceği için burada huzur ve mutluluk içerisinde vatandaşlarımızla davulla zurnayla Topağacı’nın geleceğini inşa ediyoruz. İşe başlama töreni nedir? O nedir ya? Telaşlılar, telaşlı ne yapacaklarını bilmiyorlar.” dedi.
“MEVCUT İBB BAŞKANI, MURAT KURUM’DAN HİZMET VE ESER NASIL YAPILIR ÖĞRENECEK”
Mevcut İBB Başkanı’nın İstanbul’a söz verip o sözü tutmanın ne demek olduğunu gelip kendisinden öğrenebileğini söyleyen Murat Kurum, mevcut yönetimi, “Murat ismini duydu mu şaşırıyor. Çok defa Murat Kurum’la karşılaşacak ve hizmet nasıl yapılırmış, eser nasıl yapılırmış, İstanbul’a verilen vaatler nasıl tutulurmuş gelip öğrenecek. Öyle ‘hatırlamıyorum’ yok. Hatırlamazsan, 31 Mart’a da bu millet seni hatırlamaz, bu millet seni unutur. Söz verdiysen o sözleri tutacaksın.
Öyle ‘hatırlamıyorum’, ‘unuttum’, ‘bilmiyorum’ demek yok. İşine geldi mi reklam bütçesini, deprem bütçesinin iki katı harcamayı biliyorsun. İşine geldi mi kendi menfaatini gördün mü oraya gidip çadır kurmayı biliyorsun. İşine geldi mi İstanbul’un kaynaklarını çarçur etmeyi biliyorsun ama sözlerini hatırlamıyorsun. İstanbul’a ‘depremle ilgili konut yapacağım’ diyorsan, o konutları yapacaksın. Yok öyle yağma. Ümraniye Topağacı sana 31 Mart‘ta bunun cevabını verecek. Düşünebiliyor musunuz, üç kere aynı deprem seferberlik planını yayınladılar. Üç kere İstanbulluların aklıyla alay ettiler. Yavrularımızın geleceğine ihanet ettiler. Bunlarda eser üretme yok, hizmet etme yok, algı var algı. Algıyla deprem yönetilmez. Algıyla ulaşım problemi çözülmez. Bu siyaset üstü bir mesele, hani siz de böyle bakıyordunuz, hani hep birlikte yapalım diyordunuz, ne oldu? Yapamazlar, çünkü böyle bir dertleri yok.” sözleriyle hedef aldı.
“MESELE MURAT KURUM MESELESİ DEĞİL”
81 ilde milletin yanında olduklarını ve güçlü Türkiye davası için mücadele ettiklerini söyleyen Kurum, konuşmasını şöyle noktaladı: “Hep söylüyoruz ya dert insanı yollara düşürürmüş. Biz hep bu dertle milletimizin yanına koştuk. 81 ile gittik 81 ilde orada milletimizle birlikte bir mücadele verdik. O mücadele yarınlarımızın mücadelesiydi, o mücadele büyük ve güçlü Türkiye davasının mücadelesiydi. Bu ülkenin emanetlerine sahip çıkma mücadelesiydi.Mesele Murat Kurum meselesi değil. 31 Mart’ta sandığa gittiğimizde bir tarafta insanlarımızı, İstanbul’umuzu ihmal edenleri diğer tarafta o beş yılda 81 ile hizmet edenleri oylayacağız.
Bir de 31 Mart‘ta İstanbul’un kaynaklarını çarçur edip, ‘israfı bitirdik’ deyip tabelalara 350 milyon TL reklam verenleri; öbür tarafta da yavrularımız için, geleceğimiz için mücadele edenleri oylayacağız. 31 Mart seçimleri çok önemli bir seçim. Bizi arayanlar 1 Nisan itibarı ile hiçbir zaman algıda, reklamda bulamayacaklar. Bizi arayanlar Topağacı‘ndaki kentsel dönüşüm şantiyelerinde bulacaklar. Bizi arayanlar yerin üstünde kentsel dönüşümde, yerin altında metro şantiyelerinde çalışırken bulacaklar. Bizi arayanlar İstanbul’un 39 ilçesinde millet bahçesi yaparken bulacaklar. Bizi hiç kimse ama hiç kimse, polemik yaparken görmeyecek. Bizi arayanlar temel atarken, açılış yaparken görecek. O yüzden Topağacı’mızla birlikte Ümraniye’mizle birlikte bu mücadeleyi yapacağız ve inşallah 31 Mart‘ta da büyük bir zafer kazanacağız.
31 Mart akşamı tüm İstanbul kazanacak, 31 Mart akşamı İstanbul’un tüm anneleri sevinecek, tüm kadınları sevinecek ve inşallah mutlu bir zafere hep birlikte yürüyeceğiz. Hep birlikte İstanbul’un o 5 yıllık kırılan onurunu, 571 yıllık gururunu hep birlikte ayağa kaldıracağız. Yeniden dirilişini, yeniden yükselişini başlatacağız.” diyerek konuşmasını tamamladı.
Törende Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki de konuştu, Murat Kurum için “Senelerce çalışmasına şahit oldum, bir evvelki bakanlık döneminde görevi devrettim, sonra da yeniden Murat kardeşimden görevi devraldım. İstanbul’un muradı olacak kardeşime başarılar diliyorum. Onu size emanet ediyorum. Çalışkanlığına şahidiz, bu işleri bildiğine şahidiz ve hakkıyla yapacağına da eminiz.” diye konuştu.
Törende Murat Kurum’a, Bakan Özhaseki’nin yanı sıra, AK Parti’nin yeniden aday gösterdiği Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım, TOKİ Başkanı Ömer Bulut, Emlak Konut Başkanı Cengiz Erdem, Milletvekilleri ve AK Parti İlçe başkanları da eşlik etti.
“2 GÜNDE YAPTIĞIMIZ KENTSEL DÖNÜŞÜM SON 5 YILDA İBB’NİN YAPTIĞINDAN DAHA FAZLA”
Ümraniye’nin ve Topağacı‘nın geleceği adına çok önemli bir adımı attıklarını belirten Murat Kurum, “Ramazan’ın bereketi ile her gün yeni bir temel atma töreninde, her gün yeni bir açılışta bir araya geliyoruz. Burada olduğu gibi yine yeni yuva heyecanıyla dolu siz kardeşlerimizle kucaklaşıyoruz. Dün yine Zeytinburnu’nda 5 bin konutun Çevre Bakanlığımız öncülüğünde hem yıkımlarını hem de temel atmalarını gerçekleştirdik. Burada 1174 bağımsız bölümden oluşan projenin temellerini atıyoruz. Şu 2 günlük yaptığımız iş koca 5 yılda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptıklarından daha fazla. ‘İş bilenin, kılıç kuşananın’ demişler. Siz dertli olursanız, İstanbul’la Ümraniye ile ilgili hayalleriniz olursa bu hayalleri de teker teker gerçekleştirirsiniz. Risksiz, afetlere hazır İstanbul’a giden yolun çok kıymetli bir zincirini daha atmanın mutluluğuyla buradayız. İstiyoruz ki İstanbul’da hiçbir annemiz, hiçbir evladımız yastığa başını koyduğunda huzursuz uyumasın ve çocuklarıyla, ailesiyle mutlu, huzurlu bir şekilde yaşasın istiyoruz.” diye konuştu.
“İSTANBUL DEMEK İSTİKLAL VE İSTİKBAL DEMEKTİR”
Ümraniye’de imar ve kentsel dönüşüme ilişkin vatandaşların tüm taleplerini gidermek için çalıştıklarına dikkat çeken Kurum, şöyle devam etti: ” ‘Plan’ dendi, planın peşinden koştuk. ‘Hekimbaşı’nda iş yapılacak, burada kentsel dönüşüm ihtiyacı var’ dendi, gittik orada kentsel dönüşümü başlattık. Mülkiyet sorunlarını tek tek çözebilmek için yine bu mücadeleyi sizlerle birlikte verdik. İstedik ki burada çocuklarımız huzur içerisinde vakit geçirsin, ailelerimiz mutlu olsun. Bu anlayışla da İstanbul’a o hayallerimizi, o projelerimizi açıkladık. Ben 81 ile gitmiş kardeşinizim. Nerede bir afet olsa, nerede bir sel olsa, nerede bir yangın olsa 2 saat sonra oraya gittik. 2 saat sonra milletimizle kucaklaştık. Aynı acıları, aynı hüzünleri paylaştık ve orada bir söz verdik. Dedik ki biz 1 yıl içerisinde bu konutları bitireceğiz. 1 yıl içerisinde size sözümüzü tutacağız dedik. Hamdolsun beş yılda 46 bin afet konutunu bitirmiş, 173 bin sadece İstanbul’da kentsel dönüşüm başlatmış, 365 bin sosyal konutu başlatmış, 81 ilde 72 milyon metrekare millet bahçesi bitirmiş ve 40 tarihi meydanın ihyasını yapmış bir anlayışla karşınıza geldim.
Şehirlerimize, vatandaşlarımıza hizmet etmenin gururuyla geldik ve şimdi sadece İstanbul diyoruz, sadece İstanbul’un sorunlarına odaklanacak, İstanbul’un meseleleri için buradaki kardeşlerimizle el ele verip yarınlarımızı hazırlayacağız. Biz şuna inanıyoruz; İstanbul demek istiklal demektir, istikbal demektir. Bu derece derin bir anlamı olan İstanbul’umuza hizmet ise emin olun hizmetlerin en şereflisidir. Bu aziz şehri korumak için, yavrularımızın geleceğini güven içerisinde yürütmenin kutlu bir gayret olduğuna inanıyorum.”
“DEPREM MİLLİ GÜVENLİK MESELESİDİR”
İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet Han’ın emaneti olarak gördüklerini anlatan Murat Kurum, 650 bin konut vaadini hayata geçireceğini yineledi, bu konudaki kararlılığını vurgulamak için de, “Bu şehir Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emaneti, bu şehir rahmetli Erbakan Hocamızın emaneti, bu şehir Başbuğ Alpaslan Türkeş’in emaneti, bu şehir şehit Muhsin Yazıcıoğlu‘nun emaneti ve bu şehir 22 yıldır gecesini gündüzüne katan, bu şehir için çalışan, çabalayan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın emanetidir. O yüzden değerli arkadaşlar biz bu emanete gözümüz gibi bakacağız. Bu emaneti evlatlarımız için, yavrularımız için, geleceğimiz için koruyacağız ve el birliği içerisinde ‘İstanbul sevdalıları’ olarak deprem meselesini tam anlamıyla bir istiklal meselesi olarak görüp, bir milli güvenlik meselesi olarak görüp bunun için kararlı adımlarımızı atacağız. İstanbul’umuzu kesinlikle depreme hazırlayacağız. Burada riskli binalarda vatandaşlarımız otursun istemiyoruz. Bu binalarda yeşil alanıyla, parkları ile bahçeleri ile buradaki okullarıyla, buradaki altyapısıyla birlikte huzur içerisinde yaşasın. Topağacı’ndaki kardeşlerimiz, gençlerimiz İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 1 Nisan itibarı ile her türlü hizmetini hissedecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Topağacı‘na gelecek, Topağacı‘nın yarınları için mücadele edecek. O yüzden biz 650 bin konutumuzu onlar ne derse desin, onlar yapamaz desinler, onlar bütçeyi bulamaz desinler ama biz nasıl afetlerde yaptık bitirdiysek, nasıl bu mücadeleyi milletimizle el ele verip orada yarınlarımızı inşa ettiysek, İstanbul’da da 650 bin konutumuzu yapacağız ve İstanbul’umuzdaki o riskli 600 bin konutun acilen dönüşümünü gerçekleştiriyor olacağız.” cümlelerini kurdu.
“BİZİM YAPMIŞ OLDUĞUMUZ METRO İHALELERİNİ İPTAL ETTİLER”
İstanbul’un depremden sonra en önemli sorunlarından birinin de trafik çilesi olduğuna dikkat çeken Kurum, “Trafik çilesini ortadan kaldıracak adımları da atacağız. 230 km metro sözü verip bu süreçte sadece ve sadece 8 kilometre metro yaptılar. Yine bizim yapmış olduğumuz metro ihalelerini iptal ettiler. O da yetmezmiş gibi gidip üstüne hafriyat döktüler. Tünellerimize beton döktüler. Şimdi ne yapıyorlar? Telaşlandılar, alelacele gidip ‘işe başlama töreni’ yapıyorlar. İşe başlama… Siz böyle bir tören duydunuz mu? Açılış değil, temel atma değil, işe başlama töreni. Bak biz burada bugün temel atıyoruz. Topağacı’nın geleceği için burada huzur ve mutluluk içerisinde vatandaşlarımızla davulla zurnayla Topağacı’nın geleceğini inşa ediyoruz. İşe başlama töreni nedir? O nedir ya? Telaşlılar, telaşlı ne yapacaklarını bilmiyorlar.” dedi.
“MEVCUT İBB BAŞKANI, MURAT KURUM’DAN HİZMET VE ESER NASIL YAPILIR ÖĞRENECEK”
Mevcut İBB Başkanı’nın İstanbul’a söz verip o sözü tutmanın ne demek olduğunu gelip kendisinden öğrenebileğini söyleyen Murat Kurum, mevcut yönetimi, “Murat ismini duydu mu şaşırıyor. Çok defa Murat Kurum’la karşılaşacak ve hizmet nasıl yapılırmış, eser nasıl yapılırmış, İstanbul’a verilen vaatler nasıl tutulurmuş gelip öğrenecek. Öyle ‘hatırlamıyorum’ yok. Hatırlamazsan, 31 Mart’a da bu millet seni hatırlamaz, bu millet seni unutur. Söz verdiysen o sözleri tutacaksın. Öyle ‘hatırlamıyorum’, ‘unuttum’, ‘bilmiyorum’ demek yok. İşine geldi mi reklam bütçesini, deprem bütçesinin iki katı harcamayı biliyorsun. İşine geldi mi kendi menfaatini gördün mü oraya gidip çadır kurmayı biliyorsun. İşine geldi mi İstanbul’un kaynaklarını çarçur etmeyi biliyorsun ama sözlerini hatırlamıyorsun. İstanbul’a ‘depremle ilgili konut yapacağım’ diyorsan, o konutları yapacaksın. Yok öyle yağma. Ümraniye Topağacı sana 31 Mart‘ta bunun cevabını verecek. Düşünebiliyor musunuz, üç kere aynı deprem seferberlik planını yayınladılar. Üç kere İstanbulluların aklıyla alay ettiler. Yavrularımızın geleceğine ihanet ettiler. Bunlarda eser üretme yok, hizmet etme yok, algı var algı. Algıyla deprem yönetilmez. Algıyla ulaşım problemi çözülmez. Bu siyaset üstü bir mesele, hani siz de böyle bakıyordunuz, hani hep birlikte yapalım diyordunuz, ne oldu? Yapamazlar, çünkü böyle bir dertleri yok.” sözleriyle hedef aldı.
“MESELE MURAT KURUM MESELESİ DEĞİL”
81 ilde milletin yanında olduklarını ve güçlü Türkiye davası için mücadele ettiklerini söyleyen Kurum, konuşmasını şöyle noktaladı: “Hep söylüyoruz ya dert insanı yollara düşürürmüş. Biz hep bu dertle milletimizin yanına koştuk. 81 ile gittik 81 ilde orada milletimizle birlikte bir mücadele verdik. O mücadele yarınlarımızın mücadelesiydi, o mücadele büyük ve güçlü Türkiye davasının mücadelesiydi. Bu ülkenin emanetlerine sahip çıkma mücadelesiydi.Mesele Murat Kurum meselesi değil. 31 Mart’ta sandığa gittiğimizde bir tarafta insanlarımızı, İstanbul’umuzu ihmal edenleri diğer tarafta o beş yılda 81 ile hizmet edenleri oylayacağız. Bir de 31 Mart‘ta İstanbul’un kaynaklarını çarçur edip, ‘israfı bitirdik’ deyip tabelalara 350 milyon TL reklam verenleri; öbür tarafta da yavrularımız için, geleceğimiz için mücadele edenleri oylayacağız. 31 Mart seçimleri çok önemli bir seçim. Bizi arayanlar 1 Nisan itibarı ile hiçbir zaman algıda, reklamda bulamayacaklar. Bizi arayanlar Topağacı‘ndaki kentsel dönüşüm şantiyelerinde bulacaklar. Bizi arayanlar yerin üstünde kentsel dönüşümde, yerin altında metro şantiyelerinde çalışırken bulacaklar. Bizi arayanlar İstanbul’un 39 ilçesinde millet bahçesi yaparken bulacaklar. Bizi hiç kimse ama hiç kimse, polemik yaparken görmeyecek. Bizi arayanlar temel atarken, açılış yaparken görecek. O yüzden Topağacı’mızla birlikte Ümraniye’mizle birlikte bu mücadeleyi yapacağız ve inşallah 31 Mart‘ta da büyük bir zafer kazanacağız.
31 Mart akşamı tüm İstanbul kazanacak, 31 Mart akşamı İstanbul’un tüm anneleri sevinecek, tüm kadınları sevinecek ve inşallah mutlu bir zafere hep birlikte yürüyeceğiz. Hep birlikte İstanbul’un o 5 yıllık kırılan onurunu, 571 yıllık gururunu hep birlikte ayağa kaldıracağız. Yeniden dirilişini, yeniden yükselişini başlatacağız.” diyerek konuşmasını tamamladı.
Törende Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki de konuştu, Murat Kurum için “Senelerce çalışmasına şahit oldum, bir evvelki bakanlık döneminde görevi devrettim, sonra da yeniden Murat kardeşimden görevi devraldım. İstanbul’un muradı olacak kardeşime başarılar diliyorum. Onu size emanet ediyorum. Çalışkanlığına şahidiz, bu işleri bildiğine şahidiz ve hakkıyla yapacağına da eminiz.” diye konuştu.
Törende Murat Kurum’a, Bakan Özhaseki’nin yanı sıra, AK Parti’nin yeniden aday gösterdiği Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım, TOKİ Başkanı Ömer Bulut, Emlak Konut Başkanı Cengiz Erdem, Milletvekilleri ve AK Parti İlçe başkanları da eşlik etti.
Milli Muharip Uçak KAAN, Uzakdoğu ve Güney Asya’yı sarsmaya devam ediyor. 21 Şubat 2024 tarihinde gerçekleşen ilk uçuşu takip eden günlerde Japonya ve Güney Kore’de haber bültenleri KAAN’a geniş yer ayırmış, Türklerin 5. nesil bir savaş uçağı yapmayı başardığını görenler, haber bülteninin yüklendiği Youtube platformuna yorum yağdırmıştı.

TAYLAND HALKINDAN KAAN’A ÖVGÜ
Japonlarla Korelilere şimdi Tayland halkı eklendi. KAAN’ın uçuş görüntülerine yer veren PPTV36 sosyal medya platformlarında adeta yorum yağmuruna tutuldu. Taylandlıların 5. nesil uçak teknolojisini Türkiye’nin başarmış olmasına verdiği olumlu tepkiler dikkat çekti. Taylandlıların mesajını okuyan spiker, Türklerin başarısıyla gurur duyduklarını söylerken, “Sizleri gururla takip etmeye devam edeceğiz.” şeklinde mesajlar verdi.

TÜRKİYE’YE KAAN ÖVGÜLERİ
Türkiye’nin, kendi silahını üretme konusunda öncü ve tek Müslüman millet olduğunun altı çizildi. ABD’nin Türkiye’ye F-35 vermemekle hata yaptığını söyleyenler de oldu. Türkiye’nin, bundan sonra kimseden savaş uçağı almasına gerek kalmayacağı belirtildi.
Tayland halkı, Türkiye’nin bu alanda artık kendi kendine yetebilen bir ülke haline geleceğini vurguladı.

“TÜRKİYE’DEN TEDARİK EDEBİLİRİZ ÇÜNKÜ DOSTUZ”
Türk Havacılık ve Uzay Sanayii’nin (TUSAŞ) imza attığı uçağın tasarımına dikkat çekilen yorumlarda şu ifadeler kullanıldı:
ABD bize F-35 savaş uçağı satmaz, ancak Türkiye’den KAAN tedarik edebiliriz çünkü biz dostuz. Türk halkının mutluluğu bizi de mutlu ediyor.
F-35 programından çıkarılan Türkiye, bazı uçak parçalarını üretme kapasitesine zaten sahip.

5 ÜLKE ARASINDA YER ALACAK
Milli Muharip Uçak KAAN ile Türkiye, 5’inci nesil seviyesinde uçak üretebilen 5 ülkeden biri olacak.

“GÜNEY KORE’DEN FARKIMIZ YOK”
Öte yandan Tayland’ın da bu tür uçaklar üretebilmesi gerektiğine ilişkin mesajlar paylaşıldı. Devletin böylesi projeleri desteklemesi gerektiği belirtilerek, Tayland’da yetenekli insanların varlığından söz edildi.
Tayland’ı “ilham kaynağı” olarak tanımlayan Asya ülkesindeki halk, Güney Kore’den bir farklarının olmadığını kaydetti.

İşte Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TUSAŞ) üretimi KAAN’ı izleyen Taylandlıların Türkiye ve Türkler hakkındaki sıcak mesajlarından bazıları:
]]>
‘ŞÜPHEYLE YAKLAŞIYORLAR’
Terörist Brenton Tarrant’ın 15 Mart 2019’da otomatik silahlarla düzenlediği saldırıların 5. yılında da yaralarını sarmaya devam eden kurbanların aileleri ve mağdurlar, Kasım 2023’te göreve başlayan Christopher Luxon liderliğindeki koalisyon hükümetinin, Müslüman karşıtlığı ve nefret suçlarını önlemek için atacağı adımlara şüpheyle yaklaşıyor.
“Ardern, nefret suçlarıyla mücadele için yasalar çıkartılmasına öncülük etti”

‘KORKU VE ÖFKE’
Tarrant’ın silahından çıkan 9 kurşunun vücudunun çeşitli yerlerine isabet etmesiyle ağır yaralanan ve 20’den fazla ameliyat geçiren Temel Ataçocuğu, saldırıyı ve ardından geçen 5 yılı anlattı.
Ataçocuğu, Nur Camisi’nde açılan ateş sonucu yaralandığını kaydederek, “Şahit olunmaması gereken şeylere şahit oldum. O an ölen insanların ölüm anına tanıklık ediyorsun. Kendin de o ölüm endişesini yaşıyorsun. Tarif edilemez bir hissiyat, korku ve öfke.” ifadelerini kullandı.
‘DAHA GÜVENLİ VE KAPSAYICI’
Saldırılardan sonra ülkenin “daha güvenli ve kapsayıcı” olmasını sağlamak amacıyla hazırlanan ve Aralık 2020’de kamuoyuyla paylaşılan 792 sayfalık Kraliyet Soruşturma Komisyonu raporunu hatırlatan Ataçocuğu, dönemin Başbakanı Ardern’in raporda tavsiye edilen 44 maddeyi dikkate alarak, silah ruhsatı reformu ve nefret suçlarıyla mücadele gibi konularda yasalar çıkartılmasına öncülük ettiğini söyledi.

ZAMANIN TEDBİRLERİ
Ataçocuğu, benzer saldırıların önlenmesi için dönemin hükümetinin attığı adımlara ilişkin, “Silahların toplanması, imha edilmesi, tekrar silah edinme kanununun biraz daha sertleşmesi, daha çok irdelenmesi ve kontrol edilmesi, psikolojik testlerin daha zor olması gibi yeni kanunlar çıkarttılar.” dedi.

YENİ HÜKÜMET ‘VURDUMDUYMAZ’
Ataçocuğu, Luxon hükümetinin ülkenin yerlileri Maorilere yönelik politikalarını hatırlatarak, yeni hükümetin ülkede yaşayan çeşitli millet ve etnik kökene karşı kabul edilebilir bir tutum sergilemediğini ve nefret suçlarıyla mücadelede “vurdumduymaz davrandığını” kaydetti.
Ardern hükümetinin saldırının mağdurlarıyla sürekli iletişim halinde olduğunu, düzenli toplantı ve bilgilendirmeler yaptığını ancak yeni hükümetten henüz böyle bir adım gelmediğini ifade eden Ataçocuğu, “Yeni hükümet, birçok kişinin kalbini kırmaya yatkın bir hükümet.” değerlendirmesinde bulundu.
Ataçocuğu, eski hükümetin güvenlik açığının kapanması ve nefret suçlarıyla mücadele kapsamında başlattığı çalışmaların Luxon hükümeti tarafından devam ettirilmesinin önemine dikkati çekerek, “(Hükümetin) Kraliyet Soruşturma Komisyonunun verdiği 44 maddeyi bir an önce yerine getirmek için elinden geleni yapması gerekiyor.” görüşünü paylaştı.
‘NEFRET MANİFESTOSU’
Avustralya asıllı terörist Brenton Tarrant, 15 Mart 2019’da Christchurch kentindeki camilere otomatik silahlarla saldırmıştı. Tarrant, saldırılarına başlamadan önce, “beyaz ırkın üstünlüğünü” savunduğu 74 sayfalık nefret manifestosunu hem internet üzerinden yayımlamış hem de dönemin Başbakanı Ardern dahil birçok siyasi lidere e-posta olarak göndermişti.
Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 51 kişinin hayatını kaybettiği, 49 kişinin de yaralandığı saldırıyı sosyal medya hesabından canlı yayınlayan Tarrant, saldırıdan hemen sonra polis tarafından yakalanmıştı.
Tarrant, 2020’de çıktığı Christchurch Yüksek Mahkemesinde, 51 cinayet, 40 cinayete teşebbüs ve bir terör suçundan hüküm giyerek şartlı tahliye olmaksızın müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.
Bu foruma katılmaktan duyduğu memnuniyetini dile getiren Fidan, forumun Güney Kafkasya’dan küresel meselelere bölgesel perspektifler sunarak Bakü’nün diplomasinin merkezi haline gelmesine katkı sunduğunu söyledi.
Fidan, küresel sistemin büyük değişimin eşiğinde olduğu, krizlerin ve savaşların eşi görülmemiş seviyelere çıktığı bu dönemde, kurala dayalı uluslararası düzenin adil ve etkili çözümler üretmesinin beklenmesine karşın sistemin ve büyük güçlerin sorunlara çözüm sunmayıp kendi gündemlerini takip ettiğine işaret etti.
Mevcut jeostratejik zorlukları kimsenin bağımsız olarak ele alamayacağını ve bölgesel sahiplenmeye dayalı çözümlerin ileriye dönük en uygun yol olarak öne çıktığını vurgulayan Fidan, “Azerbaycan, Minsk Grubu’nun Karabağ’daki Ermeni işgalini sona erdirmesi için onlarca yıl beklemek zorunda kaldı. Minsk Grubu, işgali sona erdirmek yerine uzatma stratejisini seçti. İkinci Karabağ Savaşı ve terörle mücadele operasyonunun ardından Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin aldığı birçok karara rağmen adalet nihayet yerini buldu.” değerlendirmesinde bulundu.
Bakan Fidan, 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in gerçek barış ve istikrarın yolunu yabancıların değil, bölgedeki ülkelerin açabileceği önermesi üzerine Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Rusya, İran ve Gürcistan’ın oluşturduğu 3+3 formatındaki “Güney Kafkasya’da Kalıcı Barış ve İstikrarın Tesisine Yönelik Bölgesel İşbirliği Platformu’nun” inşa edildiğine dikkati çekerek üçüncü zirveyi bu yıl Türkiye’de yapacaklarını dile getirdi.
Söz konusu platformun bölgesel aktörleri aynı masaya getirmiş olması bakımından dikkati çekici olduğunu, Türkiye’nin de bölgesel işbirliği açısından son derece verimli olan bu süreçlere öncülük etmekten gurur duyduğunu aktaran Fidan, “Biz barış için çabalarken hala eski alışkanlıklarına bağlı kalanlar var. Öncelikle iç siyasi hesaplar için tek taraflı adımlar atan bazı Batılı ülkelerden bahsediyorum. Ayrıca Avrupa Konseyinde Azerbaycan’a karşı alınan kararlar gibi önyargılı adımlar var. Güney Kafkasya’da barış için tarihi bir fırsat penceresi var. Tüm ülkelere çağrımız, barışçıl bir çözüm için müzakerelerin bozulmamasını teşvik etmeleridir.” diye konuştu.

“TÜRKİYE, SAVAŞIN BAŞINDAN BU YANA PRENSİPLİ DURUŞ SERGİLEDİ”
Ukrayna’daki savaşta müzakere edilerek çözüme ulaşılmasının gerekli olduğuna işaret eden Fidan, “Türkiye, savaşın başından bu yana prensipli duruş sergiledi. Kırım dahil, siyasi ve pratik anlamda Ukrayna’nın egemenliğini, bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü destekliyoruz.” ifadelerini kullandı.
Hakan Fidan, bunun yanı sıra diplomasiye şans verdiklerini ve savaşın etkilerini hafifletmek için çaba sarf ettiklerini belirterek bölgesel grupların bu hedef doğrultusunda rehberlik ettiğini söyledi.
Karadeniz Tahıl Girişimi’nin küreselleşen bölgesel çıkmazlara bölgesel çözümler geliştirme konusunda önemli bir örnek teşkil ettiğini aktaran Fidan, Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu’nun da yakın zamandaki diğer bölgesel girişim olduğunu ifade etti.
Fidan, Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’nın NATO müttefikleri olarak Karadeniz’deki deniz ve enerji güvenliğine katkı sağlayacağını belirterek “Karadeniz’de ticari seyrüseferin güvenliğini sağlamak için yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olduğu da açık.” dedi.
Böyle bir mekanizmanın sahadaki yeni gerçekliklere dayalı olması gerektiğine dikkati çeken Fidan, Ukrayna ve Rusya’nın da desteğinin olması gerektiğini söyledi.
Fidan, Rusya ve Ukrayna’nın yeni bir güvenlik çerçevesinin olasılığını değerlendirdiğini aktararak “bir anlaşmaya varılabileceğini söyleyebileceğini” ifade etti.
Bakan Fidan, bu yeni mekanizmanın Karadeniz’deki gerilimin yanı sıra küresel gıda güvenliğine de katkı sağlayacağını vurguladı.

RUSYA-UKRAYNA SAVAŞI
Ukrayna’daki savaşın 3. yılına girdiğini ancak bunun yakın zamanda biteceğini düşünmediklerini kaydeden Fidan, çatışmanın her iki tarafta da yol açtığı büyük can kaybı ve fiziksel hasarın çıkmaza neden olduğunu söyledi.
Fidan, savaşın artan yıpratıcı etkisi göz önüne alındığında, “ne iki tarafın ne de dünyanın, sonsuza kadar sürecek bir savaşı göze almasının mümkün olduğunu” dile getirdi.
Diplomasi için alan yaratmaya açık bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan Fidan, müzakere çağrısının Ukrayna’dan boyun eğmesini ya da teslim olmasını istemek anlamına gelmediğini kaydetti.
Fidan, bunun yalnızca “kaçınılmaz olanı hızlandırmak için yapılan çağrı”, “masa etrafında çözüm bulmak” olduğunu belirterek “Savaşın uzaması bölgemizde ve ötesinde istikrarı daha da yıpratacaktır.” dedi.
Bakan Fidan, “Ukrayna’nın meşru çıkarlarının korunmasına dayalı müzakere yoluyla bir çözüme varılması öncelik teşkil ediyor. Ancak bu, işgalin tanınması anlamına gelmiyor. 21. yüzyılda Avrupa kıtasında yaşanan bu savaşı durdurmak için egemenlik konusunu ateşkesten ayırmanın zamanı gelmiştir.” değerlendirmesini yaptı.
“GAZZE, YERLE BİR EDİLMİŞ DURUMDA VE BÜYÜK ORANDA YAŞAMAYA ELVERİŞSİZ DURUMDA”
Ekim ayında İslam İşbirliği Teşkilatındaki (İİT) meslektaşlarına, başkalarının kendi sorunlarını çözmesini beklemek yerine, üye devletlerin bu kez konuyu kendilerinin ele almalarını gerektiğini söylediğini kaydeden Fidan, “Aksi takdirde İsrail, bu zulmü unutturmak için daha da vahşi zulüm gerçekleştirerek bize bu zulmü unutturacaktır.” diye konuştu.
Fidan, İİT ve Arap Birliği’nin olağanüstü zirvesiyle kurulan Temas Grubunun, bölgesel sahiplenme tavrı sergilediğini belirterek 7 ülke olarak Müslüman dünyası adına hareket etmek ve Filistin’de devam eden trajediye müdahale etmekle görevlendirildiklerini hatırlattı.
Grubun gücü sayesinde, uluslararası toplumun ezici çoğunluğunun artık “derhal ateşkes, engelsiz insani yardım ve iki devletli çözümden” yana olduğunu aktaran Fidan, yoğun diplomatik çabaların İsrail’in Gazze’deki savaş suçlarını durdurmadığını, bugün itibarıyla Gazze’de “çoğu kadın, çocuk ve yaşlı olmak üzere 31 binden fazla şehidin” olduğunu ifade etti.
Bakan Fidan, “Gazze artık yerle bir edilmiş durumda ve büyük oranda yaşamaya elverişsiz durumda.” dedi.
Refah sınır kapısındaki insani yardımların abluka altına alınmasının İsrail’in ve destekçilerinin çıkarlarına hizmet ettiğini vurgulayan Fidan, Filistinlilerin katlanmak zorunda kaldığı fedakarlıkları ve anlatılamaz acıları onurlandırmanın kendileri için görev olduğunu dile getirdi.
Fidan, 1967 öncesi sınırlara dayanan ve tam teşekküllü Filistin devletiyle iki devletli çözümü hayata geçirene kadar bu sorunun çözülemeyeceğini belirterek geçmişte İsrail’in iki devletli vizyona bağlı kalmaması nedeniyle nihai çözüme ulaşmanın mümkün olmadığını, bu nedenle bu kez garantörlük mekanizması teklifini gündeme getirdiklerini hatırlattı.
BÖLGESEL SAHİPLENME VE LİBYA
Bölgesel sahiplenmeyi temel alan böyle mekanizmayla, nihai anlaşmanın parçası olarak bölgedeki büyük ülkelerin ve uluslararası aktörlerin, tarafların yükümlülüklerini izleme, doğrulama ve gerektiğinde uygulama sorumluluğunu üstlenmesinin önemine işaret eden Fidan, bu doğrultudaki önerilerinin bölgesel ve uluslararası muhatapları tarafından olumlu karşılandığını, Türkiye’nin bu konuda bu sorumluluğu almaya hazır olacağını söyledi.
Hakan Fidan, Türkiye’nin bölgesel sahiplenmeye bakış açısının bu 3 büyük uluslararası çatışmayla sınırlı olmadığını ifade ederek Türkiye’nin Suriye krizinde sahadaki sükunetin sağlanmasını ve Astana platformunun garantör ülkeleri arasında yer aldığını hatırlattı.
Bakan Fidan, “Türkiye, Libya’da istikrar, toprak bütünlüğü ve birliğe dayalı sürdürülebilir bir siyasi çözüme ulaşmak için en üst düzeyde temaslar yoluyla bölgesel sahiplenmeyi geliştirmeyi hedefliyor. Özgür, adil ve güvenilir seçimlere yönelik sürecin rızaya dayalı temelde ilerletilmesi bu anlamda stratejik bir zorunluluktur.” dedi.
Balkanlar’ın küresel gelişmelerin daha da şiddetlendirdiği değişken bölgesel dinamiklerin yaşandığı bir dönemden geçtiğini kaydeden Fidan, Türkiye’nin Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci gibi bölgesel girişimlere öncülük ettiğini ve üçlü mekanizmaların daha da önem kazandığını dile getirdi.
“TÜRKİYE’Yİ VE BÖLGEMİZİ DIŞLAYAN HER TÜRLÜ BAĞLANTI PLANI BAŞARISIZLIĞA MAHKUM”
Hakan Fidan, Asya’nın yeniden jeopolitik merkez olma yolunda ilerlerken “tarihi anavatanla bağları kurumsallaştırdıklarını” belirterek Türk Devletleri Teşkilatının bugün tam teşekküllü uluslararası bir kuruluş olarak ayakta olduğunu, çeşitli alanlarda entegrasyon ve işbirliğini sürekli olarak genişlettiğini söyledi.
Türkiye’nin bölgesel mülkiyet politikalarının enerji ve bağlantı projelerini de kapsadığını kaydeden Fidan; TANAP, TAP, Trans Hazar, Doğu Batı Orta Koridoru ve Irak Kalkınma Yolu Projesi gibi girişimleri desteklediklerini anımsattı.
Bakan Fidan, “Son uluslararası gelişmeler, Türkiye’yi ve bölgemizi dışlayan her türlü bağlantı planının başarısızlığa mahkum olduğunu bir kez daha tescilledi.” dedi.
Fidan, küresel hegemonik güçlerin dayattığı önceliklerden ziyade bölgenin stratejik önceliklerini takip ettiklerini vurguladı.
Bakanın konuşmasının ardından soru cevap bölümüne geçildi.
Haberde, Lahey Temyiz Mahkemesinin yasağına karşın hükümetin İsrail’e F-35 parçaları tedarikini sürdürmek istediği, bu sevkiyatın doğrudan İsrail yerine ABD başta olmak üzere üçüncü ülkeler üzerinden ulaştırılmasının değerlendirildiği aktarıldı.

Dışişlerinin konuya ilişkin NOS’un sorularına verdiği yanıtta, teslimatın mahkeme tarafından yasaklandığının ABD’ye bildirildiği ve karara rağmen “İsrail’in gerekli F-35 parçalarına erişimini nasıl sürdürebileceğinin incelendiği” ifade edildi.
Dışişlerinin, alternatif olarak mahkeme kararıyla durdurulan silah satış lisansı yerine yeni bir lisans ile çözüme ulaşmayı da değerlendirdiği aktarıldı.
ABD menşeli F-35’lerin Avrupa dağıtım merkezinin Hollanda’nın güneyindeki Woensdrecht’te yer aldığına ve F-35 programındaki Avrupa ülkelerine ve İsrail’e sevkiyatların buradan yapıldığına dikkat çekildi.
UZMANLAR HUKUKA AYKIRI BULUYOR
Amsterdam Özgür Üniversitesi Hukuk Profesörü Galina Cornelisse, Hollanda’nın İsrail’e F-35 parçaları tedarik yollarını araştırmasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirterek, “Eğer ülkenizdeki yargıç parça tedarikinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu söylüyorsa, buna uymak zorundasınız.” ifadelerini kullandı.
Amsterdam Üniversitesi ve Hollanda Savunma Akademisinde Savaş Hukuku Profesörü Marten Zwanenburg, F-35 parçalarının fiili sevkiyatının ve ihracatının durdurulmasıyla ilgili kararın oldukça ayrıntılı ve net olduğu ifade ederek, “Eğer nihai hedef İsrail ise ve ABD bir ara adımsa, o zaman bu yolun mahkeme kararını ihlal ettiğini söyleyebilirsiniz.” değerlendirmesinde bulundu.

Utrecht Üniversitesi Uluslararası İnsancıl Hukuk Profesörü Jessica Dorsey de hem Hollanda’daki yerel mahkemelerin hem de Uluslararası Adalet Divanının Gazze’de ciddi uluslararası hukuk ihlalleri riskini teyit etmesine rağmen Hollanda’nın hala alternatif yollar aramasını “uluslararası hukuk sistemine bir darbe” şeklinde nitelendirdi.
Dorsey, Hollanda’nın, olası şekilde ABD üzerinden F-35 parçaları göndermesi durumunda, Amerikalılardan bunları İsrail’e götürmeyeceklerine dair güvence almak zorunda olduğunu hatırlatarak, aksi durumda bunun hem Silah Ticareti Anlaşması’nın hem de Avrupa Dış ve Güvenlik Politikası Direktifi’nin ihlali olacağı uyarısında bulundu.
İNSAN HAKLARI KURULUŞLARI F35 PARÇALARININ İHRACATININ DURDURULMASINI İSTEDİ
Hollanda’da insan hakları örgütleri Oxfam Novib, PAX ve The Rights Forum, Hollanda hükümeti aleyhine açtığı davada, İsrail’e F-35 parçalarının ihracatının, İsrail’in Gazze’de işlediği “muhtemel savaş suçlarına” Hollanda’nın ortak olması anlamına geldiği gerekçesiyle durdurulmasını istemişti.

İlk derece mahkemesinin 15 Aralık’taki kararında, Hollanda’nın, daha önce tesis edilen lisans kapsamında İsrail’e F-35 parçası satışını durdurmak zorunda olmadığı belirtilmişti.
Davayı açan İnsan hakları örgütleri kararı temyiz etmiş ve Lahey Temyiz Mahkemesinde 22 Ocak’ta yapılan duruşmada, Hollanda hükümetinin İsrail’e F-35 parçaları sevkiyatını durdurması talebini reddeden ilk derece mahkemesinin kararını bozmasını talep etmişti.
Hollanda devletinin avukatları ise Gazze’deki durumun henüz karmaşık olduğu, ülkenin ekonomik menfaatleri için F-35 satışının gerekliliği, ikili ilişkilerin önemi ve Hollanda yapmasa dahi diğer ülkelerin satmaya devam edeceği şeklindeki gerekçelerle İsrail’e F-35 parçaları gönderilmesini durdurma zorunluluğu olmadığını öne sürmüştü.
MAHKEME SATIŞIN DURUDURLMASINA HÜKMETMİŞTİ
Lahey Temyiz Mahkemesi, 12 Şubat’taki kararında, uluslararası insancıl hukuk ihlalleri sebebiyle İsrail’e F-35 savaş uçağı parçalarının satışının durdurulmasına hükmetmişti.
Kararda, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarında sivillere verdiği zararı yeterince dikkate almadığı kaydedilerek, Hollanda’nın İsrail’e F-35 parçalarının ihracatını yedi gün içinde durdurması gerektiği belirtilmişti.
Hollanda hükümeti, temyiz kararına itiraz ederek konuyu Hollanda Yargıtayına taşımıştı.
]]>
DIŞİŞLERİ BAKANI FİDAN’IN KONUŞMASINDAN KONU BAŞLIKLARI
Fidan, iyi komşuluk ilişkileri ve tarihi dostluk bağları üzerine kurulu üçlü toplantı mekanizmasının ortak çıkarları ve endişeleri tartışmak için eşsiz bir platform olduğunu kaydetti.
Tiflis’te düzenlenen son toplantıdan bu yana uzun zaman geçtiğine işaret eden Fidan, bu sürede gerek uluslararası alanda gerek bölgede büyük krizlere tanıklık edildiğini hatırlattı.

KOVİD-19 SALGINI
Fidan, Kovid-19 salgınının ekonomik düzeni altüst ettiğini, ulaştırma ve tedarik zincirini olumsuz etkilediğini vurguladı.
RUSYA-UKRAYNA SAVAŞI
Rusya-Ukrayna Savaşı’na değinen Fidan, “Ukrayna’daki savaş, bölgemizde ve ötesinde her geçen gün daha da insani ve maddi yüke mal olmayı sürdürüyor” ifadesini kullandı.

GAZZE’DEKİ KATLİAM
Bakan Fidan, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarına ilişkin “Gazze’de devam eden katliam, uluslararası sistemin içerisinde bulunduğu acziyeti göstermeye devam ediyor.” diye konuştu.
AZERBEYCAN’IN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ
Bölgede olumlu gelişmelerin de yaşandığına işaret eden Fidan, Azerbaycan’ın 30 yıllık işgalin ardından toprak bütünlüğünü yeniden tesis ettiğini, Gürcistan’ın Avrupa Birliği’ne (AB) aday statüsü aldığını söyledi.
GÜNEY KAFKASYA İÇİN HEDEFLERİ
Fidan, toplantıda, bölgedeki yeni durumu ve işbirliğini geliştirmenin yollarının arandığını kaydederek, “Güney Kafkasya’yı bir barış, istikrar ve ortak refah alanına dönüştürmek için önümüzde gerçek bir fırsat var.” dedi.

ENERJİ İŞBİRLİĞİ
Türkiye’nin Azerbaycan ve Gürcistan ile enerji, bağlantısallık alanlarındaki başarılı işbirliğini derinleştirme konusunda mutabakata varıldığını söyleyen Fidan, çalışmaların ilerletilmesi için neler yapılabileceğinin görüşüldüğünü vurguladı.

BAKÜ-TİFLİS-KARS DEMİRYOLU
Fidan, toplantıda, Bakü-Tiflis-Kars demir yolu hattının bir an önce tam kapasiteyle faaliyete geçmesi gerektiğinin vurgulandığını aktararak, “Karadeniz’in güvenlik, ekonomi, enerji ve ulaştırma gibi alanlar başta olmak üzere tüm bölge için taşıdığı stratejik öneme değindik. Somut projelerle, bölgemizde ve ötesinde işbirliğimizi güçlendirmek için birlikte çalışma yönündeki irademizi yineledik” diye konuştu.
ÜÇLÜ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ
Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın, çok taraflı ekonomik platformlarda da işbirliği ruhuyla hareket ettiğine dikkati çeken Fidan, buna en yakın örneğin 2023’te yaşandığını ifade etti.
Fidan, Türkiye’nin Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı dönem başkanlığında, Azerbaycan ve Gürcistan’ın çalışmalarına büyük katkı sağladığını, Türkiye’nin de her konuda elinden gelen desteği vermeye hazır olduğunu belirtti.

AZERBEYCAN’DA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONFERANSI
Azerbaycan’ın bu yıl BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 29’uncu taraflar konferansına ev sahipliğini ve dönem başkanlığını memnuniyetle karşıladıklarını ve tebrik ettiklerini dile getiren Fidan, sözlerini şöyle sürdürdü;
KÜRESEL GÜVENLİK
“Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın sağlanması sadece bölge için değil küresel güvenlik ve bağlantısallık açısından da fevkalade önemlidir. İkinci Karabağ Savaşı’nın sona erdiği Kasım 2020’den bu yana bu hedefe ulaşmak için tarihi bir fırsatın ortaya çıktığına inanmaktayız. Diğer bölge ülkelerinin de kazan-kazan anlayışıyla yapıcı bir yaklaşım sergilemelerini ve Zengezur hattı gibi bölgesel ve küresel bağlantı projelerine destek vermelerini bekliyoruz.”

BARIŞ VE NORMALLEŞME SÜREÇLERİ
Fidan, mevkidaşlarıyla bölgede devam eden barış ve normalleşme süreçlerini de ele aldıklarını, mevkidaşı Bayramov’un Azerbaycan ve Ermenistan barış anlaşması müzakerelerindeki son gelişmeler hakkında kendilerini bilgilendirdiğini kaydetti.
GÜRCİSTAN’A TAM DESTEK
Gürcistan’ın uluslararası kabul görmüş sınırları dahilindeki toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyulması gerektiğinin altını çizdiklerini aktaran Fidan, Gürcistan hükümetinin Abhazya ile Güney Osetya ihtilaflarının barışçıl çözümüne yönelik politikalarına tam desteklerini yinelediklerini belirtti.
Fidan, Gürcistan’ı AB aday ülkesi statüsü verilmesinden dolayı tebrik ettiklerini, Gürcistan’ın Avrupa Atlantik siyasi ve güvenlik yapılarıyla daha fazla bütünleşme arzusuna destek vermeye devam edeceklerini söyledi.

‘ZULME SON VERİN’
Gazze’deki katliamı ve yaşanan eşi görülmemiş insani trajedinin bölgesel ve uluslararası güvenliğe etkilerini de değerlendirdiklerini aktaran Fidan, şunları kaydetti:
“Mübarek ramazan ayında halen Gazzelileri açlık ve salgın hastalıklarla karşı karşıya bırakmaya devam eden bu zulmün sonlandırılması çağrısında bulunduk. Acil ateşkes ilanının, insani yardımların Gazze’ye derhal ve kesintisiz ulaşılmasının önemini vurguladık. İki devletli çözüm temelinde bölgeye kalıcı barış getirmesi ihtiyacı hakkında mutabık kaldık. Son olarak üçlü formatta ve ikili ilişkiler yoluyla işbirliğimizin daha fazla geliştirilmesi yönündeki kararlılığımızı bir kez daha teyit ettik.”
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, NATO’ya katılmasının 72. yılını kutlayan Türkiye’nin İttifak’a sunduğu katkıları, Türk savunma sanayisinin NATO’nun mevcut ve gelecekteki imkan ve kabiliyetlerindeki yerini, Avrupa Birliği’nin (AB) kendi savunma stratejisini geliştirirken attığı adımların NATO çatısı altında yürütülen faaliyetler nezdinde bir ikilem oluşturup oluşturmadığını AA’ya değerlendirdi.
Eski Norveç Başbakanı olan Stoltenberg, 32 üyesi bulunan İttifak’ın genel sekreterliği görevini 1 Ekim 2014’ten bu yana sürdürüyor. Stoltenberg’in görev süresi daha önce 4 kez uzatıldı. Geçen yıl temmuzda yapılan son uzatma, 1 Ekim’de sona erecek.
NATO kariyerinde yaklaşık 10 yılı geride bırakan Stoltenberg, İttifak’a yeni genel sekreter arayışında kendisinin yer almayacağını, göreve yeniden talip olmayacağını belirtti.
Stoltenberg, Türkiye’nin 72 yıllık NATO üyeliğinde tanık olduğu 10 yılda, müttefik liderlerle kurduğu yakın işbirliğinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la yürüttükleri çalışmaları da AA’ya anlattı.

“Türkiye’nin savaş uçakları dahil yeni üst düzey gelişmiş kabiliyetlere yatırım yapma çabası önemli”
Sayın Genel Sekreter, Anadolu Ajansını (AA) NATO karargahında ağırladığınız için çok teşekkür ederim. Türkiye’nin çok önemli bir ülke olarak 10 yıllardır kolektif güvenlik ve bölgesel istikrara katkıda bulunduğunu birçok kez ifade ettiniz. Bu yıl Türkiye, NATO’ya katılımının 72. yılını kutluyor. İttifak’a yaklaşık 10 yıl hizmet etmiş bir NATO Genel Sekreteri olarak Türkiye’nin NATO’ya katkısını nasıl değerlendirirsiniz?
Türkiye, önemli ve çok değerli bir NATO müttefikidir. Sizler (Türkiye) 72 yıldır bu İttifak’ın üyesisiniz. Daha geçen ay (Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin 72.) yıl dönümünü kutladık. Türkiye, ortak güvenliğimize, ortak savunmamıza pek çok farklı şekilde katkıda bulundu. Türkiye, İttifak’ın en büyük 2’nci ordusuna, iyi eğitimli ve donanımlı askeri güçlere sahiptir. Kosova ve Irak dahil NATO misyonlarına ve operasyonlarına katılıyorsunuz. Bununla da kalmıyor, Türkiye’nin Irak ve Suriye’nin yanı sıra Karadeniz ve kuzeyde de Rusya ile sınırı olan coğrafi stratejik konumu elbette tüm İttifak için önemli. Türkiye terörle mücadelede, özellikle de IŞİD’le mücadelede önemli rol oynamaktadır. NATO müttefikleri ve hepimiz terörle mücadeleye yardımcı olmak için Türkiye’deki altyapı üslerini kullandık. Dolayısıyla İttifak’ın kilit bir müttefik olmaya devam etmesini desteklemek için Türkiye’nin sarf ettiği tüm çabaları takdirle karşılıyorum.
“Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’da savunma sanayi üretiminin artırılmasına ilişkin ihtiyacın en fazla hissedildiği bir dönemden geçiyoruz” demek, sanırım yanlış olmaz. Türkiye, artan askeri caydırıcılık kabiliyetiyle bu alanda önde gelen müttefiklerden biri haline geldi. Ülke, 10 yıl içinde 9 yerli uçak geliştirdi. Bunlara son örnek, beşinci nesil savaş uçağı KAAN oldu. Savaş uçağı KAAN ve Türk savunma sanayisinin bugünün ve geleceğin NATO’sundaki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Savunma sanayisi çok önemli. Ukrayna’daki savaş, güçlü savunma sanayisine sahip olmanın önemini ortaya koydu. Türk hükümetinin ve aynı zamanda Türk savunma sanayisinin savaş uçakları dahil yeni üst düzey gelişmiş kabiliyetlere yatırım yapma çabalarını memnuniyetle karşılıyorum, bu önemli. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca çok etkili olduğu kanıtlanmış Bayraktar insansız hava araçlarını üretmiş olmasını da memnuniyetle karşılıyorum. (Bayraktarlar) Ukraynalılar için kendi ülkelerini savunmada önemli rol oynadılar.
Türk savunma sanayisi ile İttifak’ın diğer ülkelerinin savunma sanayisi arasında daha fazla işbirliği yapılacağına dair yakın zamanda yapılan duyuruları da memnuniyetle karşılıyorum. Ayrıca ABD’nin artık daha fazla F16’yı yenileyecek ve teslim edecek olması, Kanada ve Türkiye’nin Bayraktar insansız hava araçları ve insansız hava araçlarının Kanada tarafından teslim edilen parçalarına ilişkin çalışması ya da örneğin; İsveç ve Türkiye’nin savunma sanayisi projelerini geliştirmek için birlikte daha yakın çalışacağını duyurması memnuniyet vericidir. Bunlar, Türkiye’nin bir müttefik olarak bireysel şekilde yaptıklarıdır. Ancak bunun da ötesinde asıl önemli olan, Türkiye’nin askeri kabiliyetler geliştirme ve üretmede tüm müttefiklerle birlikte çalışıyor olmasıdır.
“NATO müttefikleri kendi aralarında savunma ticaretinde herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmamalı”
Türkiye, müttefikler arasındaki savunma ticareti kısıtlamalarının kaldırılması konusunu sık sık gündeme getiriyor. Bu konudaki mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
NATO müttefiklerinin kendi aralarında savunma ticaretinde herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmaması gerektiğine kuvvetle inanıyorum. Birbirimizi koruyacağımıza, savunacağımıza ve eninde sonunda birbirimiz için öleceğimize söz verdiğimiz bir İttifak’ın içindeyiz. Elbette birbirimiz arasında savunma teçhizatı ticareti de yapabilmeliyiz. Vilnius’taki NATO Zirvesi’nde müttefiklerin savunma teçhizatı ticaretinin önündeki engelleri kaldırmayı kabul ettiği çok güçlü bir açıklama yaptık, karar aldık. Ayrıca F16’lar ve Türkiye’nin diğer NATO müttefiklerinden satın aldığı önemli kabiliyet ve ekipman örneklerinde görüldüğü gibi, müttefiklerin artık Türkiye ile daha fazla ticaret yaptığını görmek de memnuniyet verici.
“Hem NATO hem de AB üyesi olan NATO müttefiklerinin iki ayrı hedefi olamaz”
AB’nin savunma sanayisi yeteneklerini geliştirmeye yönelik yeni stratejileri hakkında bir sorum var. Bu alandaki üretimin ve tedarikin, AB üyeleri içinde olmasını teşvik eden “Avrupalı olanı al” şeklinde bir strateji oluştu. Bu ülkelerin çoğunun aynı zamanda NATO üyesi olduğunu göz önünde bulundurursak; NATO çatısı dışına çıkılarak atılan ve ABD, İngiltere ve Türkiye gibi savunma sanayisi devlerini dışarıda bıraktıkları izlenimini veren bu adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence AB ve NATO müttefiklerinin savunma alanında daha fazla çaba sarf etmeleri önemli. Örneğin; savunma harcamalarının artırılması, savunma alanındaki çabaların anlamlı şekilde çoğalması için bir ön koşuldur. NATO, yıllardır Avrupalı müttefiklerine savunma alanında daha fazla harcama yapmaları çağrısında bulunuyordu ve şimdi daha fazla harcama yapıyorlar, bu iyi bir şey. AB’nin Avrupa savunma sanayisindeki parçalanmışlığın üstesinden gelmek için daha fazla çaba ortaya koyması da iyi bir şey. Elbette AB’nin yaratıcılığı, gelişimi ya da yeni kabiliyetleri teşvik etmek için yaptığı her şey iyidir.
İyi olmayan şey; NATO’nun çabalarını mükerrer kılmak, rekabet etmek ve üst üste bindirmektir. Örneğin; iş müttefiklerimizin neye yatırım yapacaklarına karar vermesi ve kabiliyet hedeflerinin belirlenmesine geldiğinde, bu NATO’nun temel sorumluluğudur. Savunma planlamasının bir parçasıdır. Çünkü doğru bir kolektif savunma, savaş alanında da birbirini tamamlayan unsurlara dayanmak zorundadır. Dolayısıyla NATO’nun savunma planlaması, her bir müttefik için belirli kabiliyet hedefleri belirlemek, NATO’nun işidir.
NATO içinde elbette iki kanatlı savunma planlama süreçlerimiz olamaz. Hem NATO hem de AB üyesi olan NATO müttefiklerinin iki ayrı hedefi olamaz. Yani iki hedef birden olamaz. NATO’nun temel kabiliyeti, standartlar da NATO’nun belirlediği bir şey olmalıdır. NATO müttefikleri arasında yeni bariyerler kurmak, kolektif savunmayı güçlendirme çabalarımızı baltalayacaktır. Çünkü yeni engeller fiyatları artıracak, kaliteyi düşürecek ve yaratıcılığın önüne geçecektir. Bu nedenle elbette İngiltere, Kanada, ABD, Türkiye veya Norveç gibi AB üyesi olmayan müttefikleri de kapsayan bir transatlantik savunma sanayisi ekosistemine inanıyorum. Bu çabalar için tek platform NATO olmalı çünkü AB üyesi NATO müttefikleri, NATO’nun savunma harcamalarına ayırdığı payın yüzde 20’sini temsil etmektedir. NATO’nun savunma harcamaları bütçesinin yüzde 80’i AB üyesi olmayan NATO müttefiklerinden gelmektedir. Bu nedenle aralarında engeller yaratmaya değil, elbette tüm ailenin ve yüzde 100’ünün birlikte çalışmasına ihtiyacımız var.

“(Cumhurbaşkanı Erdoğan) Kendisi kararlı bir NATO müttefiki, birlikte çalışmaktan memnunum”
Şimdiden bir veda mesajı vermek için erken olduğunu biliyorum, NATO’yu Washington’da düzenlenecek zirveye hazırlıyorsunuz. Ancak geriye dönüp yaklaşık 10 yıllık Genel Sekreterlik döneminize baktığınızda görev sürenizin en göze çarpan kısmı neydi? NATO’da bir yıl daha görevinizde kalmanız gibi bir durum söz konusu mu?
IŞİD’in Irak ve Suriye’nin büyük bir bölümünü ele geçirdiği, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ettiği ve elbette NATO’nun müttefiklerini bir arada tutarak önemini her zamankinden daha fazla kanıtladığı, güvenliğimiz açısından çok önemli bir dönemde tarihin en başarılı ittifakında görev yapmak benim için bir ayrıcalıktı. Böyle bir dönemde Genel Sekreterlik yapmak benim için çok anlamlı.
Müttefik liderlerle kurduğum yakın işbirliğini de çok kıymetli görüyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile uzun yıllar boyunca geliştirdiğim dostluk ve işbirliğini de değerli buluyorum. Kendisi kararlı bir NATO müttefiki, birlikte çalışmaktan memnunum. Kendisiyle terörle mücadele, ortak savunmamızın güçlendirilmesi ve Ukrayna’ya destek dahil pek çok farklı alanda çalışma imkanı buldum.
“(NATO Genel Sekreterliği için) Müttefiklerin mükemmel bir halef bulacağına kesinlikle eminim”
NATO’da bir yıl daha görevinizde kalmanız söz konusu mu?
Müttefiklerin mükemmel bir halef bulacağına kesinlikle eminim. NATO’da pek çok karardan ben sorumluyum ama halefimi seçmek gibi bir sorumluluğum yok. Müttefiklerin iyi bir çözüm bulacağına eminim.
Peki, adaylara mesajınız nedir?
Adaylara bir mesaj verme konusunda çok dikkatli davranıyorum. Çünkü bu sürecin bir parçası değilim ama müttefiklerin iyi bir çözüm bulacağından eminim.

DIŞİŞLERİ BAKANI FİDAN’IN KONUŞMASINDAN KONU BAŞLIKLARI
Fidan, iyi komşuluk ilişkileri ve tarihi dostluk bağları üzerine kurulu üçlü toplantı mekanizmasının ortak çıkarları ve endişeleri tartışmak için eşsiz bir platform olduğunu kaydetti.
Tiflis’te düzenlenen son toplantıdan bu yana uzun zaman geçtiğine işaret eden Fidan, bu sürede gerek uluslararası alanda gerek bölgede büyük krizlere tanıklık edildiğini hatırlattı.

KOVİD-19 SALGINI
Fidan, Kovid-19 salgınının ekonomik düzeni altüst ettiğini, ulaştırma ve tedarik zincirini olumsuz etkilediğini vurguladı.
RUSYA-UKRAYNA SAVAŞI
Rusya-Ukrayna Savaşı’na değinen Fidan, “Ukrayna’daki savaş, bölgemizde ve ötesinde her geçen gün daha da insani ve maddi yüke mal olmayı sürdürüyor” ifadesini kullandı.

GAZZE’DEKİ KATLİAM
Bakan Fidan, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarına ilişkin “Gazze’de devam eden katliam, uluslararası sistemin içerisinde bulunduğu acziyeti göstermeye devam ediyor.” diye konuştu.
AZERBEYCAN’IN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ
Bölgede olumlu gelişmelerin de yaşandığına işaret eden Fidan, Azerbaycan’ın 30 yıllık işgalin ardından toprak bütünlüğünü yeniden tesis ettiğini, Gürcistan’ın Avrupa Birliği’ne (AB) aday statüsü aldığını söyledi.
GÜNEY KAFKASYA İÇİN HEDEFLERİ
Fidan, toplantıda, bölgedeki yeni durumu ve işbirliğini geliştirmenin yollarının arandığını kaydederek, “Güney Kafkasya’yı bir barış, istikrar ve ortak refah alanına dönüştürmek için önümüzde gerçek bir fırsat var.” dedi.

ENERJİ İŞBİRLİĞİ
Türkiye’nin Azerbaycan ve Gürcistan ile enerji, bağlantısallık alanlarındaki başarılı işbirliğini derinleştirme konusunda mutabakata varıldığını söyleyen Fidan, çalışmaların ilerletilmesi için neler yapılabileceğinin görüşüldüğünü vurguladı.

BAKÜ-TİFLİS-KARS DEMİRYOLU
Fidan, toplantıda, Bakü-Tiflis-Kars demir yolu hattının bir an önce tam kapasiteyle faaliyete geçmesi gerektiğinin vurgulandığını aktararak, “Karadeniz’in güvenlik, ekonomi, enerji ve ulaştırma gibi alanlar başta olmak üzere tüm bölge için taşıdığı stratejik öneme değindik. Somut projelerle, bölgemizde ve ötesinde işbirliğimizi güçlendirmek için birlikte çalışma yönündeki irademizi yineledik” diye konuştu.
ÜÇLÜ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ
Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın, çok taraflı ekonomik platformlarda da işbirliği ruhuyla hareket ettiğine dikkati çeken Fidan, buna en yakın örneğin 2023’te yaşandığını ifade etti.
Fidan, Türkiye’nin Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı dönem başkanlığında, Azerbaycan ve Gürcistan’ın çalışmalarına büyük katkı sağladığını, Türkiye’nin de her konuda elinden gelen desteği vermeye hazır olduğunu belirtti.

AZERBEYCAN’DA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONFERANSI
Azerbaycan’ın bu yıl BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 29’uncu taraflar konferansına ev sahipliğini ve dönem başkanlığını memnuniyetle karşıladıklarını ve tebrik ettiklerini dile getiren Fidan, sözlerini şöyle sürdürdü;
KÜRESEL GÜVENLİK
“Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın sağlanması sadece bölge için değil küresel güvenlik ve bağlantısallık açısından da fevkalade önemlidir. İkinci Karabağ Savaşı’nın sona erdiği Kasım 2020’den bu yana bu hedefe ulaşmak için tarihi bir fırsatın ortaya çıktığına inanmaktayız. Diğer bölge ülkelerinin de kazan-kazan anlayışıyla yapıcı bir yaklaşım sergilemelerini ve Zengezur hattı gibi bölgesel ve küresel bağlantı projelerine destek vermelerini bekliyoruz.”

BARIŞ VE NORMALLEŞME SÜREÇLERİ
Fidan, mevkidaşlarıyla bölgede devam eden barış ve normalleşme süreçlerini de ele aldıklarını, mevkidaşı Bayramov’un Azerbaycan ve Ermenistan barış anlaşması müzakerelerindeki son gelişmeler hakkında kendilerini bilgilendirdiğini kaydetti.
GÜRCİSTAN’A TAM DESTEK
Gürcistan’ın uluslararası kabul görmüş sınırları dahilindeki toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyulması gerektiğinin altını çizdiklerini aktaran Fidan, Gürcistan hükümetinin Abhazya ile Güney Osetya ihtilaflarının barışçıl çözümüne yönelik politikalarına tam desteklerini yinelediklerini belirtti.
Fidan, Gürcistan’ı AB aday ülkesi statüsü verilmesinden dolayı tebrik ettiklerini, Gürcistan’ın Avrupa Atlantik siyasi ve güvenlik yapılarıyla daha fazla bütünleşme arzusuna destek vermeye devam edeceklerini söyledi.

‘ZULME SON VERİN’
Gazze’deki katliamı ve yaşanan eşi görülmemiş insani trajedinin bölgesel ve uluslararası güvenliğe etkilerini de değerlendirdiklerini aktaran Fidan, şunları kaydetti:
“Mübarek ramazan ayında halen Gazzelileri açlık ve salgın hastalıklarla karşı karşıya bırakmaya devam eden bu zulmün sonlandırılması çağrısında bulunduk. Acil ateşkes ilanının, insani yardımların Gazze’ye derhal ve kesintisiz ulaşılmasının önemini vurguladık. İki devletli çözüm temelinde bölgeye kalıcı barış getirmesi ihtiyacı hakkında mutabık kaldık. Son olarak üçlü formatta ve ikili ilişkiler yoluyla işbirliğimizin daha fazla geliştirilmesi yönündeki kararlılığımızı bir kez daha teyit ettik.”
Stoltenberg, NATO’ya katılmasının 72. yılını kutlayan Türkiye’nin İttifak’a sunduğu katkıları, Türk savunma sanayisinin NATO’nun mevcut ve gelecekteki imkan ve kabiliyetlerindeki yerini, Avrupa Birliği’nin (AB) kendi savunma stratejisini geliştirirken attığı adımların NATO çatısı altında yürütülen faaliyetler nezdinde bir ikilem oluşturup oluşturmadığını AA’ya değerlendirdi.
Eski Norveç Başbakanı olan Stoltenberg, 32 üyesi bulunan İttifak’ın genel sekreterliği görevini 1 Ekim 2014’ten bu yana sürdürüyor. Stoltenberg’in görev süresi daha önce 4 kez uzatıldı. Geçen yıl temmuzda yapılan son uzatma, 1 Ekim’de sona erecek.
NATO kariyerinde yaklaşık 10 yılı geride bırakan Stoltenberg, İttifak’a yeni genel sekreter arayışında kendisinin yer almayacağını, göreve yeniden talip olmayacağını belirtti.
Stoltenberg, Türkiye’nin 72 yıllık NATO üyeliğinde tanık olduğu 10 yılda, müttefik liderlerle kurduğu yakın işbirliğinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la yürüttükleri çalışmaları da AA’ya anlattı.

“TÜRKİYE’NİN YATIRIMLARI ÖNEMLİ”
Soru: Sayın Genel Sekreter, Anadolu Ajansını (AA) NATO karargahında ağırladığınız için çok teşekkür ederim. Türkiye’nin çok önemli bir ülke olarak 10 yıllardır kolektif güvenlik ve bölgesel istikrara katkıda bulunduğunu birçok kez ifade ettiniz. Bu yıl Türkiye, NATO’ya katılımının 72. yılını kutluyor. İttifak’a yaklaşık 10 yıl hizmet etmiş bir NATO Genel Sekreteri olarak Türkiye’nin NATO’ya katkısını nasıl değerlendirirsiniz?
Stoltenberg: Türkiye, önemli ve çok değerli bir NATO müttefikidir. Sizler (Türkiye) 72 yıldır bu İttifak’ın üyesisiniz. Daha geçen ay (Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin 72.) yıl dönümünü kutladık. Türkiye, ortak güvenliğimize, ortak savunmamıza pek çok farklı şekilde katkıda bulundu. Türkiye, İttifak’ın en büyük 2’nci ordusuna, iyi eğitimli ve donanımlı askeri güçlere sahiptir. Kosova ve Irak dahil NATO misyonlarına ve operasyonlarına katılıyorsunuz. Bununla da kalmıyor, Türkiye’nin Irak ve Suriye’nin yanı sıra Karadeniz ve kuzeyde de Rusya ile sınırı olan coğrafi stratejik konumu elbette tüm İttifak için önemli. Türkiye terörle mücadelede, özellikle de IŞİD’le mücadelede önemli rol oynamaktadır. NATO müttefikleri ve hepimiz terörle mücadeleye yardımcı olmak için Türkiye’deki altyapı üslerini kullandık. Dolayısıyla İttifak’ın kilit bir müttefik olmaya devam etmesini desteklemek için Türkiye’nin sarf ettiği tüm çabaları takdirle karşılıyorum.
Soru: “Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’da savunma sanayi üretiminin artırılmasına ilişkin ihtiyacın en fazla hissedildiği bir dönemden geçiyoruz” demek, sanırım yanlış olmaz. Türkiye, artan askeri caydırıcılık kabiliyetiyle bu alanda önde gelen müttefiklerden biri haline geldi. Ülke, 10 yıl içinde 9 yerli uçak geliştirdi. Bunlara son örnek, beşinci nesil savaş uçağı KAAN oldu. Savaş uçağı KAAN ve Türk savunma sanayisinin bugünün ve geleceğin NATO’sundaki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Stoltenberg: Savunma sanayisi çok önemli. Ukrayna’daki savaş, güçlü savunma sanayisine sahip olmanın önemini ortaya koydu. Türk hükümetinin ve aynı zamanda Türk savunma sanayisinin savaş uçakları dahil yeni üst düzey gelişmiş kabiliyetlere yatırım yapma çabalarını memnuniyetle karşılıyorum, bu önemli. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca çok etkili olduğu kanıtlanmış Bayraktar insansız hava araçlarını üretmiş olmasını da memnuniyetle karşılıyorum. (Bayraktarlar) Ukraynalılar için kendi ülkelerini savunmada önemli rol oynadılar.

Türk savunma sanayisi ile İttifak’ın diğer ülkelerinin savunma sanayisi arasında daha fazla işbirliği yapılacağına dair yakın zamanda yapılan duyuruları da memnuniyetle karşılıyorum. Ayrıca ABD’nin artık daha fazla F16’yı yenileyecek ve teslim edecek olması, Kanada ve Türkiye’nin Bayraktar insansız hava araçları ve insansız hava araçlarının Kanada tarafından teslim edilen parçalarına ilişkin çalışması ya da örneğin; İsveç ve Türkiye’nin savunma sanayisi projelerini geliştirmek için birlikte daha yakın çalışacağını duyurması memnuniyet vericidir. Bunlar, Türkiye’nin bir müttefik olarak bireysel şekilde yaptıklarıdır. Ancak bunun da ötesinde asıl önemli olan, Türkiye’nin askeri kabiliyetler geliştirme ve üretmede tüm müttefiklerle birlikte çalışıyor olmasıdır.
“NATO MÜTTEFİKLERİ HERHANGİ BİR KISITLAMAYA MARUZ KALMAMALI”
Soru: Türkiye, müttefikler arasındaki savunma ticareti kısıtlamalarının kaldırılması konusunu sık sık gündeme getiriyor. Bu konudaki mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Stoltenberg: NATO müttefiklerinin kendi aralarında savunma ticaretinde herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmaması gerektiğine kuvvetle inanıyorum. Birbirimizi koruyacağımıza, savunacağımıza ve eninde sonunda birbirimiz için öleceğimize söz verdiğimiz bir İttifak’ın içindeyiz. Elbette birbirimiz arasında savunma teçhizatı ticareti de yapabilmeliyiz. Vilnius’taki NATO Zirvesi’nde müttefiklerin savunma teçhizatı ticaretinin önündeki engelleri kaldırmayı kabul ettiği çok güçlü bir açıklama yaptık, karar aldık. Ayrıca F16’lar ve Türkiye’nin diğer NATO müttefiklerinden satın aldığı önemli kabiliyet ve ekipman örneklerinde görüldüğü gibi, müttefiklerin artık Türkiye ile daha fazla ticaret yaptığını görmek de memnuniyet verici.
“NATO MÜTTEFİKLERİNİN İKİ AYRI HEDEFİ OLAMAZ”
Soru: AB’nin savunma sanayisi yeteneklerini geliştirmeye yönelik yeni stratejileri hakkında bir sorum var. Bu alandaki üretimin ve tedarikin, AB üyeleri içinde olmasını teşvik eden “Avrupalı olanı al” şeklinde bir strateji oluştu. Bu ülkelerin çoğunun aynı zamanda NATO üyesi olduğunu göz önünde bulundurursak; NATO çatısı dışına çıkılarak atılan ve ABD, İngiltere ve Türkiye gibi savunma sanayisi devlerini dışarıda bıraktıkları izlenimini veren bu adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Stoltenberg: Bence AB ve NATO müttefiklerinin savunma alanında daha fazla çaba sarf etmeleri önemli. Örneğin; savunma harcamalarının artırılması, savunma alanındaki çabaların anlamlı şekilde çoğalması için bir ön koşuldur. NATO, yıllardır Avrupalı müttefiklerine savunma alanında daha fazla harcama yapmaları çağrısında bulunuyordu ve şimdi daha fazla harcama yapıyorlar, bu iyi bir şey. AB’nin Avrupa savunma sanayisindeki parçalanmışlığın üstesinden gelmek için daha fazla çaba ortaya koyması da iyi bir şey. Elbette AB’nin yaratıcılığı, gelişimi ya da yeni kabiliyetleri teşvik etmek için yaptığı her şey iyidir.
İyi olmayan şey; NATO’nun çabalarını mükerrer kılmak, rekabet etmek ve üst üste bindirmektir. Örneğin; iş müttefiklerimizin neye yatırım yapacaklarına karar vermesi ve kabiliyet hedeflerinin belirlenmesine geldiğinde, bu NATO’nun temel sorumluluğudur. Savunma planlamasının bir parçasıdır. Çünkü doğru bir kolektif savunma, savaş alanında da birbirini tamamlayan unsurlara dayanmak zorundadır. Dolayısıyla NATO’nun savunma planlaması, her bir müttefik için belirli kabiliyet hedefleri belirlemek, NATO’nun işidir.
NATO içinde elbette iki kanatlı savunma planlama süreçlerimiz olamaz. Hem NATO hem de AB üyesi olan NATO müttefiklerinin iki ayrı hedefi olamaz. Yani iki hedef birden olamaz. NATO’nun temel kabiliyeti, standartlar da NATO’nun belirlediği bir şey olmalıdır. NATO müttefikleri arasında yeni bariyerler kurmak, kolektif savunmayı güçlendirme çabalarımızı baltalayacaktır. Çünkü yeni engeller fiyatları artıracak, kaliteyi düşürecek ve yaratıcılığın önüne geçecektir. Bu nedenle elbette İngiltere, Kanada, ABD, Türkiye veya Norveç gibi AB üyesi olmayan müttefikleri de kapsayan bir transatlantik savunma sanayisi ekosistemine inanıyorum. Bu çabalar için tek platform NATO olmalı çünkü AB üyesi NATO müttefikleri, NATO’nun savunma harcamalarına ayırdığı payın yüzde 20’sini temsil etmektedir. NATO’nun savunma harcamaları bütçesinin yüzde 80’i AB üyesi olmayan NATO müttefiklerinden gelmektedir. Bu nedenle aralarında engeller yaratmaya değil, elbette tüm ailenin ve yüzde 100’ünün birlikte çalışmasına ihtiyacımız var.
“ERDOĞAN İLE BİRLİKTE ÇALIŞMAKTAN MEMNUNUM”
Soru: Şimdiden bir veda mesajı vermek için erken olduğunu biliyorum, NATO’yu Washington’da düzenlenecek zirveye hazırlıyorsunuz. Ancak geriye dönüp yaklaşık 10 yıllık Genel Sekreterlik döneminize baktığınızda görev sürenizin en göze çarpan kısmı neydi? NATO’da bir yıl daha görevinizde kalmanız gibi bir durum söz konusu mu?
Stoltenberg: IŞİD’in Irak ve Suriye’nin büyük bir bölümünü ele geçirdiği, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ettiği ve elbette NATO’nun müttefiklerini bir arada tutarak önemini her zamankinden daha fazla kanıtladığı, güvenliğimiz açısından çok önemli bir dönemde tarihin en başarılı ittifakında görev yapmak benim için bir ayrıcalıktı. Böyle bir dönemde Genel Sekreterlik yapmak benim için çok anlamlı.
Müttefik liderlerle kurduğum yakın işbirliğini de çok kıymetli görüyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile uzun yıllar boyunca geliştirdiğim dostluk ve işbirliğini de değerli buluyorum. Kendisi kararlı bir NATO müttefiki, birlikte çalışmaktan memnunum. Kendisiyle terörle mücadele, ortak savunmamızın güçlendirilmesi ve Ukrayna’ya destek dahil pek çok farklı alanda çalışma imkanı buldum.
Soru: NATO’da bir yıl daha görevinizde kalmanız söz konusu mu?
Stoltenberg: Müttefiklerin mükemmel bir halef bulacağına kesinlikle eminim. NATO’da pek çok karardan ben sorumluyum ama halefimi seçmek gibi bir sorumluluğum yok. Müttefiklerin iyi bir çözüm bulacağına eminim.
Soru: Peki, adaylara mesajınız nedir?
Stoltenberg: Adaylara bir mesaj verme konusunda çok dikkatli davranıyorum. Çünkü bu sürecin bir parçası değilim ama müttefiklerin iyi bir çözüm bulacağından eminim.
İddiaya göre; olay, 20 yıl önce İstanbul’da yaşandı. 14 Temmuz 2016 tarihinde V.K. (25) ile adlarını daha sonra değiştiren Ö.K. (23) ve M.K. (21) adlı kardeşler, Arnavutköy İlçe Emniyet Müdürlüğüne babalarının 2003 tarihinde o sırada 15 aylık olan kardeşleri Armağan’ı öldürdüğünü ve gömdüğünü ihbar etti.

İHBARIN ARDINDAN MEZAR YERİ AÇILDI
Korkunç iddianın ardından Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatıldı. Savcılıkça, 9 Haziran 2022 tarihinde sanık babanın gösterdiği yerde fethi kabir işlemi yapıldı. Açılan mezarda iki farklı bebek cesedi bulundu, yapılan DNA incelemesinde bulunan bebek kemiklerinden birinin sanık babanın DNA’sıyla uyumlu olduğu saptandı.
İŞKENCE İDDİASI
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına fezlekeyle gönderilen soruşturma sonucunda 27 Ekim 2023’te iddianame hazırlandı. İddianamede, İlahiyat Fakültesi mezunu baba Hüseyin K.’nin İslam dininin gereği üzerine cenaze merasimi düzenlemeden bebeğini erken saatlerde arkadaşıyla defnetmiş olmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığına dikkat çekildi. İddianamede, 2003 yılının kış aylarında, kesin olarak tespit edilemeyen bir tarihte öz oğlu olan 2001 doğumlu Armağan’ı kabloyla başına vurarak, tekme ve yumrukla, eşarpla boğazını sıkarak ve duvara fırlatıp darbederek bebeğin ölümüne neden olduğu belirtildi. Sanığın “Olası kastla nitelikli kasten öldürme” suçundan müebbet hapisle cezalandırılması istendi. Baba Hüseyin K. 13 Şubat’taki ikinci duruşmada tutuklanmıştı.

DAVA GÖRÜLDÜ
İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, tutuklu sanık Hüseyin K. Ses ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldı. Şikayetçiler E.E. ve V.K. de duruşmada hazır bulundu. Aile Bakanlığı adına Abdullah Yılmaz da davaya katılma talebinde bulundu.
TEYZE TANIK OLARAK DİNLENDİ
Duruşmada tanık olarak dinlenen çocukların teyzeleri Dudu Kadın A., 2012 yılından beri Hüseyin K.’nin evinden ayrı olduğunu ifade ederek “Ölmeden önce çocuğun merdivenden düşüp düşmediği konusunda bilgim yoktur. Bir rahatsızlığı yoktu, ara sıra mevsimsel grip olurdu. O gece çocukla ben Sanığın, diğer çocuklarla arası iyiydi, darp etmezdi. Ölüm kaydının neden nüfusa bildirilmediğini bilmiyorum” dedi.

Şikayetçi E.E. bu ifadeye karşı çıkarak “1996 yılından 2012 yılına kadar bizimle yaşamıştır. Çocuklara o bakıyordu. O gelip çocuk öldü demiştir” derken, V.K. ise “Tanık, sanığı sadece korumaya çalışıyor. Teyzem babamdan da şiddet görmüştür. Oğlu neden 16 yaşına kadar eğitime başlamamış? Bizim gördüğümüz şiddetin mislisiyle fazlasını gördü. Nasıl şiddet gördüğünü defalarca anlattı” dedi. Çocuğunu sanığı okula gönderip görmediği sorulan tanık Dudu Kadın, “Eşimden ayrılınca hiç maddi gelirim yoktu, bu nedenle gönderemedim. Hüseyin gönderebilirsin dedi. Orada kaldığım sürece Hüseyin geçimime yardımcı oldu” diye konuştu.
KUZEN DE DİNLENDİ
Duruşmada Dudu Kadın’ın oğlu Hakan Y. tanık olarak dinlendi. Hakan Y. “Ölen çocuğu hayal meyal hatırlıyorum. 7 yaşındaydım. Sanığın çocuklara vurduğunu görmedim ama bağırdığını hatırlıyorum. Annemi darbettiğini görmedim. Beni darbetmedi” dedi. Hakan Y. okulu dışarıdan okuduğunu belirtti.Bu ifadeye karşı söz alan şikayetçiler, “Yalan söylüyor. 15 yıl yaşadıkları evde hiçbirşeyi hatırlamıyorlar. Hakan annesini korumaya çalışıyor” dedi. Şikayetçilerin avukatı ise, “Tanıkların her ikisi de sanığa sığınmışlardır. Sanığın her türlü psikolojik şiddetine maruz kalmışlardır. Sanığın nasıl bir psikopat olduğunu bilmektedirler” diye konuştu.

TAHLİYESİNİ İSTEDİ
Tanık ifadelerinin ardından ifadesi sorulan sanık Hüseyin K. çocuklarının 2016 yılında sebepsiz olarak evden ayrıldıklarını ifade ederek “Kötü insanların ellerine düştüler. Yeryüzünde bir tek doğru bunlar sanki. Bunun bir kumpas, kirli bir oyun olduğu ortada. Tahliyemi isterim” dedi.

SAVCIDAN AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS TALEBİ
Duruşma savcısı esas hakkındaki mütalaasında, sanığın beyanlarının ve tanık olarak dinlenen eşinin beyanlarının çelişkili olduğunu, sanığın çocuğun ölümünü yetkililere haber vermeden hayatın olağan akışına aykırı şekilde gizlediği, sanığın suç delillerinin ortaya çıkmaması için bebeği bir başka bebeğin gömülü olduğu yere gömdüğünü ifade etti. Savcı, sanığın “Kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmasını talep etti. Mütalaaya karşı söz verilen şikayetçiler, mütalaaya katıldıklarını belirtti. Şikayetçileri avukatları “Savcının eksiği var, fazlası yok” diyerek mütalaaya karşı ayrıntılı beyanda bulunmak için süre talep etti.Sanık Hüseyin K. ise “Benim savunmalarım hiçe sayılıyor. Benim kendimi savunmam için tahliye edilmem gerekiyor. Üzerimde çok yönlü kumpas vardır. Söyledikleri gibi vahim bir durum varsa 2016’ya kadar neyi beklediler? İnsanın evlatları tarafından linç edilmeye çalışılması insanlık tarihinde görülmemiştir. İlk fırsatta gazetelerde, sosyal medyada fenomen olmaya çalışıyorlar. Ailelerini zıplama tahtası olarak kullanıyorlar. Tutuklanmam kaldırılsın” dedi.
Sanığın tutukluluk halinin devamına karar veren mahkeme heyeti, duruşmayı son savunmalar için ileri bir tarihe erteledi.
NATO üyesi ülkelerin halklarının Ukraynalılarla güçlü dayanışmalarını ifade etmeye devam ettiğini vurgulayan Stoltenberg, “İttifak genelinde insanların üçte ikisi ülkelerinin Ukrayna’yı desteklemeye devam etmesini istiyor. Bu önemli, çünkü NATO müttefikleri tüm askeri yardımların yüzde 99’unu sağlamaktadır. 2023’te de topçu ve mühimmat, tanklar ve zırhlı personel taşıyıcıları, devriye botları, hava savunması, helikopterler, dronlar ve radarlarla benzeri görülmemiş düzeyde destek sağlamaya devam ettik” dedi.
“Birlikte Ukrayna’ya ihtiyacı olanı sağlama kapasitesine sahibiz”
Stoltenberg, bazı NATO ülkelerinin ilk kez uzun menzilli sistemler de (İngiltere-Storm Shadow ve Fransız SCALP füzeleri) gönderdiğini, ayrıca F-16 uçağı göndermeyi kabul ettiklerini hatırlattı. Stoltenberg, “Müttefikler ayrıca hava savunması, topçu ve insansız hava araçları gibi temel yetenekler için koalisyon oluşturmak üzere bir araya geldi. Ancak Ukrayna’nın daha da fazla desteğe ihtiyacı var. Ukraynalıların cesareti tükenmiyor. Cephaneleri bitmek üzere. Birlikte Ukrayna’ya ihtiyacı olanı sağlama kapasitesine sahibiz. Artık bunu yapacak siyasi iradeyi göstermemiz gerekiyor. Tüm müttefiklerin hızla teslimat yapması gerekiyor. Gecikmenin her gün, Ukrayna’daki cephe hattında sonuçları oluyor. Yani bu kritik bir an. Putin’in galip gelmesine izin vermek ciddi, tarihi bir hata olur. Otoriter liderlerin güç kullanarak emellerine ulaşmalarına izin veremeyiz. Bu hepimiz için tehlikeli olur” şeklinde konuştu.
“2023, Avrupa ve Kanada’da savunma harcamalarının arttığı art arda 9. yıl oldu”
Finlandiya’nın 2023 yılında NATO üyesi olduğunu hatırlatan Stoltenberg, “Daha geçtiğimiz hafta İsveç 32. müttefik oldu. Ukrayna da NATO’ya her zamankinden daha yakın. Yani NATO artık daha büyük ve daha güçlü. Geçtiğimiz yıl savunmamızı daha da sağlam bir mali temele oturttuk” dedi. Stoltenberg, 2023’ün Avrupa ve Kanada’da savunma harcamalarının arttığı art arda 9. yıl olduğunu belirterek, “Savunma harcamaları benzeri görülmemiş şekilde yüzde 11 oranında arttı. 2024 yılında Avrupa’daki NATO müttefikleri savunmaya, gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYH) yüzde 2’sine tekabül edecek şekilde 470 milyar dolar yatırım yapacak. Bu yıl müttefiklerin üçte ikisi yüzde 2 hedefine ulaşacak. 2014 yılında sadece 3 müttefik bu oranı yakaladı” ifadelerini kullandı.
“Temmuz ayındaki zirvede daha fazla adım atılmalı”
Stoltenberg, Temmuz ayında Washington’da Devlet ve Hükümet Başkanlarının katılımıyla NATO’nun 75. yıl dönümünün kutlanacağını, zirvede müttefiklerin Ukrayna’yı desteklemek, NATO’nun savunmasını güçlendirmek, kaynak sağlamak ve dünya çapındaki ortaklıklarını derinleştirmek için daha fazla adım atmalarını beklediğini söyledi. Stoltenberg, “2023’te üretimi hızlandırmak, endüstriyle etkileşimi güçlendirmek ve birlikte çalışabilirliği artırmak için yeni Savunma Üretimi Eylem Planını kabul ettik. O tarihten bu yana NATO, mühimmat ve temel yetenekler için on milyarlarca dolar değerinde sözleşmeler imzaladı. Bu bizim güvenliğimiz ve Ukrayna’nın güvenliği için önemli” dedi. NATO’nun Hint-Pasifik ve Avrupa Birliği’ndeki ortaklarıyla ilişkilerini daha da derinleştirdiğini belirten Stoltenberg, “Öngörülemeyen bir dünyada NATO her zamankinden daha önemli. 75. yılımızda da birlik, beraberliğimizi ve kararlılığımızı ortaya koymaya devam edeceğiz” şeklinde konuştu.
“Rusya’daki seçimler özgür ve adil olmayacak”
Stoltenberg NATO’nun faaliyetlerini açıkladıktan sonra gazetecilerin sorularını cevapladı. Rusya’da yarın yapılacak seçimlere dair görüşü sorulan Stoltenberg, “Özgür ve adil seçimler her demokrasinin temelidir. Rusya’daki seçimler özgür ve adil olmayacak. Çünkü muhalif siyasetçilerin hapiste olduğunu, bazılarının öldürüldüğünü, çoğunun da sürgünde olduğunu zaten biliyoruz. Aday olarak kaydolmaya çalışan bazı kişilerin de bu hakkı engellendi. Yani aslında seçimlerden önce özgür ve adil olmayacaklarını söyleyebiliriz. Çünkü özgür ve adil seçimler için rekabete ihtiyacınız var, farklı listelere ihtiyacınız var, açık bir tartışmaya ihtiyacınız var, özgür ve bağımsız bir basına ihtiyacınız var. Rusya’da özgür ve bağımsız basın yok, medya kuruluşları bastırılıyor ya da kapatılıyor. Başkan Putin onlarca yıldır Rusya’da iktidarı elinde tutuyor. Hiç kimse Rusya’da yapılacak seçimlerin Kremlin’de herhangi bir değişikliğe yol açmasını beklemiyor. Rusya’nın Ukrayna’nın işgal altındaki bölgelerinde seçim düzenlemeye yönelik girişimleri de tamamen yasa dışıdır ve uluslararası hukuku ihlal etmektedir” ifadelerini kullandı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in NATO’ya üye olan Finlandiya sınırına askeri yığınak yapacağı yönündeki açıklamasını değerlendiren Stoltenberg, “ Rusya’nın NATO sınırları boyunca yaptıklarını da yakından takip edeceğiz. Ancak NATO, müttefiklerini 75 yıldır koruyabildi ve üye Finlandiya da dahil olmak üzere bunu yapmaya devam edecek” dedi.
“Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye ile de yakın iş birliği içerisinde”
Stoltenberg, Ukrayna’nın elde ettiği en büyük zaferlerden birinin Rus Karadeniz Filosunu geri püskürtüp bazı gemileri batırması olduğunu ifade ederek, “Ukrayna ayrıca NATO müttefikleri, kıyı devletleri Romanya, Bulgaristan ve Türkiye ile de yakın iş birliği içerisinde çalışmaktadır. Bu da Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin gücünü, becerisini ve yeterliliğini gösteriyor, aynı zamanda NATO müttefiklerinin gelişmiş silahların Ukrayna’ya teslim edilmesinin de önemini gösteriyor” şeklinde konuştu.
“NATO müttefikleri Ukrayna’ya yeterli mühimmat sağlamıyor”
Stoltenberg, “Çok sayıda müttefikin desteğine sahip olmasına rağmen Ukrayna ordusunun neden cephanesi tükeniyor? Bu, NATO Müttefiklerinin başarısızlığını mı gösteriyor” sorusunu ise, “NATO müttefikleri Ukrayna’ya yeterli mühimmat sağlamıyor ve bunun savaş alanında her gün sonuçları oluyor. Rusların Ukraynalıları her gün geride bırakabiliyor olması elbette büyük bir zorluk. Rusların son haftalarda ve aylarda savaş alanında bazı ilerlemeler kaydedebilmesinin nedenlerinden biri de bu. Bu nedenle müttefiklerin Ukrayna’ya daha fazla mühimmat sağlamak için gerekli kararları alması acil bir ihtiyaçtır. Bu benim tüm başkentlere mesajımdır. Elbette ABD Kongresi’ndeki süreci çok yakından takip ediyorsunuz. Çünkü ABD, Ukrayna’nın açık ara en büyük silah ve mühimmat sağlayıcısı konumunda. Aynı zamanda ABD’ye mesajım, yalnız olmadıkları, Avrupalı müttefikler ve Kanada’nın da önemli destek sağladığıdır. Ancak hem ABD’nin hem Kanada’nın hem de Avrupa’nın daha fazlasını yapması gerekiyor. Ukraynalıların da plan yapabilmesini sağlamak için uzun vadeli bir taahhüde ihtiyacımız var. Ukrayna’ya ihtiyacı olanı sağlayabilecek kapasiteye, ekonomiye sahibiz. Bu, kararların alınması ve Ukrayna’ya verilen desteğin öncelikli hale gelmesi yönündeki siyasi irade meselesidir. Bu nedenle savunma sanayine daha fazla yatırım yapılması yönünde kararlara ihtiyacımız var. Hükümetlerimizin, üretimi artırmaya yönelik ticari kararlar alabilmeleri için savunma sanayisiyle sözleşmeler imzaladıklarından emin olmalıyız. Tüm müttefiklerin Ukrayna’ya destek, mühimmat ve diğer askeri teçhizat tahsis etme iradesine ihtiyacımız var. NATO müttefiklerinin sağladığı yardım, eşi benzeri görülmemiş bir şey ama devam etmemiz gerekiyor, adım atmamız gerekiyor” şeklinde cevapladı.
IMF Kızıldeniz’de gemilere gerçekleşen saldırılar nedeniyle Süveyş Kanalı’ndaki ticaret hacminin yılın ilk iki ayında yıllık yüzde 50 azaldığını duyurdu. Güney Afrika açıklarında bulunan diğer bir yol olan Ümit Burnu’nda ise hacim %70’in üzerine yükseldi. Analistler yaşanan gelişmeleri Kızıldeniz’deki Husi saldırılarıyla bağlantılı olarak görüyor. Bu durumun sebebinin yalnızca saldırılarla sınırlı olmayabileceği de yapılan yorumlar arasında.
Türkiye ile Somali arasında 8 Şubat’ta bölgesel güvenlik ağırlıklı Savunma ve Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması imzalandı. Somali Enformasyon Bakanı Daud Aweis anlaşmanın Afrika Boynuzu için istikrar sağlayıcı bir güç görevi üstlendiğini belirtti. Bazılarına göre “Gölge CIA” olarak tanımlanan Stratfor Dergisi de benzeri bir analiz yayınladı. ‘Ankara, Somali ve Cibuti ile Savunma Anlaşmaları Yoluyla Etkisini Genişletiyor’ başlığıyla yayınlanan yazı, Türkiye’nin bölgedeki gücünü artıracağını vurguladı. Türkiye’nin ilerleyen yıllarda Somali veya Cibuti’de bir deniz üssü kurabileceği değerlendirmesi yapıldı.
Uzun vadedeyse, Somali’nin donanmasının ve sahil güvenliğini güçlendirileceği ve korsanlık faaliyetlerine büyük bir darbe vurulacağı öngörüldü. Türkiye’nin hamlesinin Asya’ya giden deniz ticaret yollarını güvence altına alma girişimi olduğuna dikkat çekildi. Analizde ilginç bir başka detay ise ABD’nin iki müttefikinin, iyi ilişkilere sahip olmasına rağmen, rekabete girebileceği üzerineydi. Yaşanan gelişmelerin, ikili ilişkilerin kötüleşmesi halinde, Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki bölgesel rekabeti artıracağı ifade edildi.
TÜRKİYE’NİN SOMALİ HÜKÜMETİYLE İYİ İLİŞKİLERİ YENİ BİR GELİŞME DEĞİL
1979’da açılan ilk Türk Büyükelçiliği ülkedeki iç savaş nedeniyle 1991 yılında kapatılmıştı. Bundan iki yıl sonra BMGK kararı ile bölgede istikrar sağlanması için bölgeye Türk askeri gönderildi. 2010 yılında BM tarafından organize edilen Somali konferansı İstanbul’da gerçekleşti. Ve 2011’de Türkiye’nin Mogadişu Büyükelçiliği yeniden faaliyete geçti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı yıl Somali’ye yaptığı ziyarette dünyayı ekonomik zorluklarla boğuşan bölge halkına yardım etmeye çağırdı. Bunun üzerine TİKA, Kızılay ve birçok sivil toplum kuruluşu 500 milyon doları aşan bir yardım toplayarak ülkeye ciddi bir yardım ulaştırdı.
Türk Hava Yolları 2012 yılında ülkeye seferler düzenlemeye başladı. Bir yıl sonra da Türk şirketi LLC firması Mogadişu Havalimanı’nın işletmesini devraldı. 2014’te ise Mogadişu Limanı’nın işletmesi Albayrak AŞ tarafından alındı.
2015 yılında Erdoğan ülkeye bir ziyaret daha gerçekleştirdi. 200 yatak kapasiteli Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin açılışını yaptı. Bir yıl sonra da Türkiye’nin dünyadaki en büyük dış misyonu “Mogadişu Büyükelçilik Külliyesi” hizmete girdi.
2017 yılında ise iki ülke arasındaki ilişkide bir milat noktası yaşandı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yurt dışındaki en büyük askeri eğitim merkezi Mogadişu’da faaliyete girdi. Bölgedeki üsse TÜRKSOM adı verildi. Somali askerleri ve polisleri Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından eğitildi. Eğitimlerini tamamlayan güvenlik güçlerine diplomaları takdim edildi.
Türkiye’nin Somali’ye askeri desteği sadece eğitimle de sınırlı kalmadı. Bayraktar SİHA’lar son dönemde El Kaide bağlantılı terör örgütü Eş Şebab’a karşı etkin bir biçimde kullanıldı. Birçok kasaba ve köy örgütün işgalinden temizlendi.
İNGİLİZLERİN İSTİHBARATI OLDUKÇA DİKKAT ÇEKİCİ!
ABD, 2023’ün Aralık ayı sonunda, küresel ticaretin önemli rotalarından biri olan Kızıldeniz’de İran destekli Husiler ticaret gemilerine yönelik artan saldırıları karşısında görev gücü kurma kararı aldı.
Husiler gerçekleştirdikleri eylemleri, İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırıma dayandırmış; “Orada saldırılar bitmeden, Kızıldeniz’deki eylemlerimiz sona ermeyecek” açıklamasında bulunmuştu.
ABD’nin koalisyonuna İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya ve İtalya’nın da olduğu bir dizi ülkenin katıldı. Operasyonel faaliyetlerde İsrail donanmasının bulunmaması ise dikkatleri çekti. Bu durumun Washington’ın gerilimi daha da yükseltmemek için gerçekleştirdiği bir hamle olduğu yorumları yapıldı.
Koalisyonun kurulması Husileri caydırmadı. Kısa bir süre içinde ticaret gemilerine yönelik füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlenmeye devam etti. ABD ve Koalisyon güçleri Yemen’deki Husi hedeflerini vurdu. Gemilere yönlendirilen füzeleri ve kamikaze İHA’ların bir bölümünü imha etmeyi başardı.
Bölgede tüm bunlar yaşanırken İngiliz istihbaratının Sky News’e verdiği brifing ise dikkatleri çekti. İngilizlere göre ABD operasyonlardan önce Husiler’e vuracağı konumları belirtiyor; Böylece Husiler bölgeden askeri araçlarını ve personelini çekiyor, saldırılar sadece sembolik hasarlara sebep oluyor.
İddialar doğru ise ABD’nin neden böyle bir durum gerçekleştirdiğine dair farklı teoriler var. Birinci durum, İsrail’in Washington’ın tüm ısrarlarına rağmen Gazze Şeridi’ndeki katliamlarına son vermemesi. Husilerin saldırılarıyla İsrail limanları da boş kalıyor. Böylece Netanyahu hükümetine yönelik ekonomik anlamda baskı oluşturuluyor.
İkinci teori, Rusya ve Çin’in önderliğindeki BRICS’ın üyesi olan Güney Afrika’nın kritik konumu ve yer altı zenginlikleri nedeniyle yeniden Beyaz Saray’a yaklaştırılmak istemesi. Güney Afrika’nın Lahey’de İsrail’e dava açan ülke olduğu da hatırlatılınca bu durumun yeni bir denge alanı oluşturmak amaçlı planlandığı ifade ediliyor. Ümit Burnu’nda artan ticaretle birlikteyse, Ramaphosa yönetiminin sempatisinin kazanılarak Washington ile iyi ilişkiler yürütmesi sağlanabileceği değerlendiriliyor.
Üçüncü teori ise Türkiye’nin bölgede attığı adımların sınırlandırılmak istenerek farklı ticaret rotalarının öneminin artırılması olarak görülüyor. Ankara, ABD için müttefik bir ülke konumunda bulunsa da, PKK/YPG terör örgütüne verdiği mali ve eğitim desteği biliniyor. Ayrıca diğer NATO müttefikleriyle zaman zaman yaşadığı büyük problemler de göz ardı edilecek cinsten değil.
]]>
‘ÇEVRESEL KRİZLERE DE NEDEN OLUYOR’
Sadece Filistin topraklarına değil, bölgedeki diğer komşu ülkelerin arazilerine de saldırılar düzenleyen İsrail, insani krizlerin yanında çevresel ve ekonomik krizlere de neden oluyor. İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyine fosfor bombasıyla düzenlediği saldırılar sonucu 657’den fazla yangın çıkarken 6 bin dönümden fazla orman ve tarım arazisi zarar gördü, 60 binden fazla yaşlı zeytin ağacı da yandı.
Filistin Çevre Sivil Örgütleri Ağı Koordinatörü Abeer Butmeh, zeytin ağaçlarının, Filistin ekonomisinin temel dayanağını oluşturduğunu söyledi.

‘100 BİN AİLENİN GEÇİM KAYNAĞI’
Filistin’deki tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 45’inde tahminen 10 milyon zeytin ağacı bulunduğunu belirten Butmeh, “Zeytin hasadının yaklaşık yüzde 93’ü zeytinyağı, geri kalanı turşu, sofralık zeytin ve sabun üretimi için kullanılıyor. Ülkedeki 100 bine yakın aile geçiminin bir kısmını zeytinden sağlıyor. Hasadın büyük kısmı yurt içinde tüketiliyor, kalan kısmı ise Ürdün başta olmak üzere uluslararası organik ve serbest ticaret piyasalarında artan ilgi ve talep doğrultusunda ihraç ediliyor.” diye konuştu.
‘AYRIM DUVARI’
Butmeh, İsrail’in topraklara erişimi kısıtlaması, birçok çiftçiyi zeytinliklerinden ayıran ‘ayrım duvarı’, Gazze Şeridi’nde geçişlerin abluka altına alınması ve İsrailli yerleşimcilerin çiftçilere ve zeytin ağaçlarına yönelik saldırılarının yoğun zeytin sezonunda endişeleri artırdığını anlattı.

ZEYTİN AĞAÇLARI ‘BAĞLILIK SİMGESİ’
Zeytin ağacının, Filistinlilerin toprağa olan bağlılığının bir sembolü olduğunu, köklerinin toprakla bağları, dallarının ise zorla yerinden edilmeyi temsil ettiğini aktaran Butmeh, iklim değişikliğinin artan etkilerinden Filistin’deki zeytin ağaçlarının da zarar gördüğüne değindi.
Butmeh, şunları kaydetti:
“Zeytin ağaçları dayanıklı olsa da iklim değişikliği olumsuz bir etkiye neden oldu. Olive Oil Times’ın verilerine göre, 2020’nin sonlarında üretim yaklaşık yüzde 70 düştü. Yaz aylarında sıcaklıkların çok yüksek olması zeytin ağaçlarındaki üretimi olumsuz etkilerken, mayıs ayında rüzgarlı ve yağışlı günler yaşanması zeytin çiçeklerinin düşmesine ve dolayısıyla ürün miktarının azalmasına yol açtı. Ayrıca gündüz sıcaklıklarının yüksekliği, gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı ve mevsim geçişleri de zeytin ağaçlarını olumsuz etkiliyor.”
TARIM ALANLARINA ERİŞİM SIKINTISI
İsrail saldırılarının başlamasıyla, C Bölgesinde toprağı bulunan çiftçilerin hem İsrailli askerlerin kısıtlamaları hem de İsrailli yerleşimcilerin tehditleri sebebiyle topraklarına ulaşamadığının altını çizen Butmeh, “2023’ün son günlerinde Nablus yakınlarında İsrailli bir yerleşimci, zeytin mahsulünü toplayan Filistinli bir çiftçiyi vurdu. İsrail askerleri ve yerleşimciler zeytin ağaçlarını söktü, yaktı. Son 20 yılda 800 binden fazla zeytin ağacı söküldü. Tüm bu kısıtlamalara rağmen, insanlar kendi topraklarına ulaşmak için daha fazla tehdit altında farklı yollar aradı.” diye konuştu.
Gazze Şeridi’ndeki tarım alanlarının yüzde 48’inin Filistinlilerin erişimine kısıtlı olduğuna dikkati çeken Butmeh, Filistinlilerin, savaş öncesinde de 40 binden fazla tarım arazisine kısıtlı erişime sahip olduğu bilgisini verdi.

SALDIRILARIN UZUN SÜRELİ ETKİLERİ
İsrail’in, Gazze Şeridi’ndeki tarım arazileri de dahil, bölgenin tamamına yoğun saldırılar düzenlediğini bildiren Butmeh, şöyle devam etti:
“Savaşın tarım alanlarına etkilerinden bahsederken sadece zeytin hasadındaki kısa vadelerden değil, ağır metal ve zehirli kimyasalların toprağa ve suya ulaştığı uzun süreli konsantrasyonlardan da bahsediyoruz. Bu saldırıların etkisine yönelik çeşitli analizler yaptık ve bazı tarım alanlarında toprağın, verimliliğini kaybettiğini tespit ettik yani tarımsal kullanım için verimsiz hale geldiler. Çiftçiler bunu, ‘toprağın değişmesi’ olarak nitelendiriyor.”
İsrail’in, uluslararası hukuka göre yoğun sivil nüfusun bulunduğu bölgelerde kullanımı yasak olan beyaz fosfor bombası ve çok sayıda mühimmat kullanarak düzenlediği saldırıların iki nükleer bombaya eş değer zarara neden olduğu tespitinde bulunan Butmeh, tarım, su kalitesi ve biyo çeşitlilik gibi çevresel elementlerin bu olumsuzluklardan etkilendiğini dile getirdi.

‘ZEHİRLİ TOPRAĞI TEMİZLEMEK İÇİN ÇALIŞIYORUZ’
İsrail saldırılarının hedefi olan tarım arazilerinde yeniden tarım yapılmasının mümkün olup olmayacağını öğrenmek üzere çalışmalar yürüttüklerinden de bahseden Butmeh, “Bu çalışmalar sonunda, her bölgeye ve kirliliğe bağlı olarak, toprağın işlenmesi için en iyi çözümü belirleyebiliriz. Toprağı iyileştirip, iyileştiremeyeceğimizi bilmiyoruz. Elbette bu, uzun zaman gerektiren bir süreç. Toprağın temizlenmesi için özel teknolojiler ve farklı yöntemler var. Zehirli maddeleri emen bazı bitkiler dikerek toprakta bir miktar iyileşme yakaladık. Bu zehirli toprağı, iyi toprakla değiştirmeye çalışıyoruz.” sözlerini sarf etti.
Tarım arazilerine ulaşamayan Filistinli çiftçilerin evlerinin bahçesinde ve yakınlarında sebze ve meyve yetiştirmeye başladığını anlatan Butmeh, hem sebze ve meyve hem de hasadına izin verilmediği için az miktarda üretilen zeytinyağı fiyatlarının oldukça yüksek olduğunu sözlerine ekledi.
“Demir akciğer makinesi” adı verilen bir çeşit demir bir kapsül Alexander’ın hayatta kalmasını sağladı.
Organizatör ve engelli hakları aktivisti Christopher Ulmer, Alexander’ın GoFundMe sayfasında yazarak şunları söyledi:
”Paul Alexander dün vefat etti. Çocukken çocuk felcini atlattıktan sonra 70 yıldan fazla bir süre demirden bir akciğerin içinde yaşadı. Bu süre zarfında Paul üniversiteye gitti, avukat ve bir yazar oldu. Hikâyesi çok uzaklara yayıldı ve dünyanın her yerindeki insanları olumlu bir şekilde etkiledi. Paul, hatırlanmaya devam edecek inanılmaz bir rol modeldi.”

ÜNİVERSİTE BİTİRDİ, AVUKAT OLDU, KİTAP YAZDI
Ulmer’in de belirttiği gibi Alexander’ın kararlılığı onun bir dizi dikkate değer başarıya imza atmasını sağladı. 21 yaşındayken Dallas’ta bir liseden derslere bizzat katılmadan mezun olan ilk kişi oldu.
Üniversite yönetiminde yaşadığı birçok zorluktan sonra Dallas’taki Southern Methodist Üniversitesi’ne kabul edildi ve ardından Austin’deki Texas Üniversitesi’nde hukuk fakültesine girdi.
Bir duruşma avukatı olma hayallerinin peşinden gitti ve mahkemede müvekkillerini üç parçalı bir takım elbise ve felçli vücudunu dik tutan değiştirilmiş bir tekerlekli sandalye ile temsil etti.
Ayrıca engelli hakları için bir oturma eylemi düzenledi ve kendi anı kitabını yayımladı.
155 sayfalık kitabın tamamlanması beş yıl sürdü; Alexander her kelimeyi bir sopaya iliştirilmiş bir kalemle yazdı.

DEMİR KAPSÜLDEN VAZGEÇMEDİ
Alexander, anne ve babasından, erkek kardeşinden ve hatta 2015’te hava sızdırmaya başlayan orijinal demir akciğerinden daha uzun yaşadı, ancak YouTube’da yardım için yalvardığı bir videonun ardından tamirci Brady Richards tarafından onarıldı.
Büyük sarı metal bir kutu olan ventilatör, hastaların boyunlarına sıkıca tutturulmuş bir şekilde içeride uzanmalarını gerektiriyor.
Hastanedeyken doktorlar, makineyi kapatıp onu dışarı çıkmaya zorlayarak Paul’ün kendi başına nefes almasını sağlamaya çalıştı, daha modern ventilatörler önerildi ancak Alexander, alıştığı için demir akciğer makinesini kullanmaya devam etti.
Alexander üniversitedeyken daha sonra nişanlandığı Claire ile tanıştı. Annesinin kızıyla konuşmasını nasıl yasakladığını anlattı. Daha sonra ise bakıcısı, yani kendi deyimiyle “kolları ve bacakları” olan Kathy Gaines ile yakın bir ilişki kurdu. Gaines, Alexander hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra yardım etmeye başlamış ve onu otuz yıldan fazla bir süre desteklemişti.
Çocuk felci, merkezi sinir sisteminin solunum fonksiyonunu etkileyen ve kas güçsüzlüğüne ve felce neden olabilen bulaşıcı bir viral hastalıktır. Kirlenmiş su ve yiyecekler yoluyla veya enfekte bir kişiyle temas yoluyla bulaşır.
1950’li yıllarda kullanılmaya başlanan aşının yaygınlaşmasıyla birlikte dünya genelinde büyük ölçüde önüne geçildi. Hastalık bugün sadece dört ülkede endemik olmaya devam ediyor: Nijerya, Pakistan ve Afganistan.
Yaklaşık 20 yıllık kapsamlı bir kampanyanın ardından yakın zamanda Hindistan’da da çocuk felci yok edildi ve sürekli ağızdan ve enjekte edilen aşılarla salgın başarılı bir şekilde sona erdi.
]]>
ZORUNLU ASKERLİK GELECEK Mİ?
İsrail’in Gazze’deki yoğun saldırılarının yanı sıra Hizbullah ile devam eden çatışmalar ve Lübnan’a yönelik olası bir kara operasyonu, Ultra Ortodoks Yahudilere zorunlu askerlik getirilmesine ilişkin uzun süreli tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
‘ASKERLİKTEN MUAFİYET YASAL OLMALI’
Erkekler için 2 yıl 8 ay ve kadınlar için 2 yıl zorunlu askerlik hizmeti bulunan ülkede, İsrailli siyasetçi ve bakanlar dindar Yahudilerin de orduya alınmasını talep ederken, Haredi partiler ise askerlikten muaf tutulmayı yasal güvence altına almak istiyor.

HAREDİ YAHUDİLER KİMDİR?
Harediler, 9 milyon civarındaki İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 12’sini teşkil ediyor ve “Ultra Ortodoks” ismiyle de anılıyor. Ülkedeki Haredilerin büyük çoğunluğu Batı Kudüs’teki Meaşerim Mahallesi’nde ve başkent Tel Aviv yakınlarındaki Bney Brak kentinde yaşıyor.
Laik Yahudilerle aralarında birçok konuda görüş ayrılığı bulunan Harediler, toplumun geri kalanına entegre olmayı büyük oranda reddediyor.

HAREDİ YAHUDİLER NEDEN ASKERLİK YAPMIYOR?
Haredi Yahudilerin çoğu, İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarına karşı oldukları için değil de orduda dinlerinin gerektirdiği şekilde yaşayamayacakları gerekçesiyle askerlik yapmak istemiyor.
26 yaşına kadar Tevrat Kursları’nda (Yeşiva) eğitim almaları halinde askerlikten muaf tutulan Harediler, zorunlu askerlik karşıtı protestolar düzenliyor ve bu gösterilerde İsrail polisi ile sık sık arbede yaşanıyor.
YASAKLAR TARTIŞMALARA YOL AÇTI

ZORUNLU ASKERLİK KONUSU NEDEN TETİKLENDİ?
İsrail’in 7 Ekim’de Gazze’ye başlattığı saldırılar sonrası çok sayıda yedek asker de orduya çağrılırken, uzun yıllardır tartışmalara neden olan Haredi Yahudilerinin de zorunlu askerliğe tabi tutulması yeniden gündeme geldi.
Gazze’de insanlık felaketine yol açan İsrail ordusunun, ülkenin kuzeyinde Hizbullah ile devam eden çatışması ve Lübnan’a yönelik olası kara operasyonu sinyalleri verilirken ordunun ek askerlere ihtiyaç duyduğu belirtiliyor.

‘OLMAZLARSA DEVEM EDEMEYİZ’
İsrail’de ana muhalefet lideri Yair Lapid, dün yaptığı açıklamada, İsrail’in ultra Ortodoks birlikler olmadan “birden fazla cephede savaşmaya devam edemeyeceğini ve ordunun sınırlarına ulaştığını” söyledi.
‘HAREDİ YAHUDİLER’DE ASKERE ALINMALI’
Yedioth Ahranoth gazetesinin 1 Mart tarihli haberine göre, İsrail Genelkurmay Başkanlığı ordunun acilen en az 7 bin ek askere ihtiyaç duyduğunu ve bunların yaklaşık yarısının muharebe mevzilerinde görev yapacağını açıkladı. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, 28 Şubatta yaptığı açıklamada, Haredi Yahudi kesimin de 7 Ekim’den sonra ortaya çıkan tabloda askere alınması çağrısında bulundu.
Gallant, tartışmalı konuya dair, “Askerlik yükünü taşımak ulusal bir görev. Toplumun tüm kesimleri bu yükü omuzlamalı. Askere alım uygulamalarında bir uzlaşıya varmalıyız ve Ultra Ortodoksları da askere almalıyız.” değerlendirmesini yaptı.

‘MİLLİ VE SOSYAL İHTİYAÇ’
İsrail Savaş Kabinesi üyesi Benny Gantz da İsrail toplumunun tüm kesimlerinin askerlik hizmetine katılması gerektiğini, “bunun güvenlikle ilgili, milli ve sosyal bir ihtiyaç” olduğunu savundu.
Gantz, Savunma Bakanı ile İsrail toplumunun tamamının katılımının sağlanacağı kapsamlı bir askerlik yasası üzerinde çalışacaklarını belirtti. Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, zorunluğu askerliğin önemini vurgulayarak, İsrail toplumunun “mümkün olduğu kadar çok bileşeninin” askere alınması gerektiğini belirtti.
‘TEVRAT EĞİTİMİ TEMEL HAK’
Öte yandan İsrail’de koalisyon ortağı Haredi partiler, “Tevrat eğitiminin temel hak olduğu” yönünde bir kanun geçirerek temsil ettikleri kesimin askerlikten muaf tutulmasını yasal güvence altına almak istiyor.

‘HÜKÜMET DÜŞEBİLİR!’
İsrail İnşaat ve İskan Bakanı ve Birleşik Tevrat Yahudilik Partisi lideri Yitzchak Goldknopf, dini kurumlarda eğitim alanların zorunlu askerlikten muaf tutulmasını sağlayan bir yasanın çıkmaması durumunda hükümetin düşeceğini belirtiyor.
İsrail Yüksek Mahkemesi şubat ayında ultra Ortodoks Yahudilerin askerlikten muaf tutulmasına ilişkin hükümet kararının uzatılmasını görüşürken, hükümet de Mahkemeye sunduğu savunmada, hazirana kadar zorunlu askerliğe ilişkin bir yasa teklifi hazırlamak için süre talep etti.
Ülkede hükümetler, Savunma Bakanlığı aracılığıyla orduya Tevrat okullarında dini eğitim gören erkeklerin zorla silah altına alınmaması yönünde talimat gönderiyor.

‘EĞER BİZİ ASKERE ZORLARLARSA GİDERİZ!’
Haredilerin askere alınmasına yönelik baskıların 7 Ekim sonrası fazlasıyla artması sonrası İsrail’in Sefarad Başhahamı Yitzhak Yosef, 3 gün önce yaptığı açıklamada, dindar İsraillilerin askerlik hizmetine zorlanması halinde hepsinin yurt dışına gideceğine yönelik bir çıkışta bulundu.
Artan baskılara, “Eğer bizi orduya katılmaya zorlarlarsa hepimiz ülke dışına çıkarız. Bilet alıp gideriz.” tepkisini veren Yosef, “Tevrat olmadan, dini okullar olmadan ordunun hiçbir başarısının olmayacağını” kaydederek, İsrail ordusunun Tevrat’a inanan dindarların sayesinde başarılı olduğunu iddia etti.
Ogundipe, başta MIT olmak üzere ABD’deki üniversitelerde yapılan Filistin’e destek gösterilerinin yasaklanmasını ve öğrencilerin üniversite yönetimleri tarafından susturulmaya çalışılmasını değerlendirdi.
MIT’de Kimya-Biyoloji Mühendisliği Bölümü son sınıf öğrencisi Ogundipe, CAA’nın geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına dayalı apartheid rejimine karşı bir aktivizm hareketi olarak ortaya çıktığını, bugün de İsrail’in hukuksuz müdahalelerinin karşısında pozisyon aldığını belirterek, şöyle devam etti:
“CAA ilk olarak 1980’lerin ortasında öğrenciler, öğretim üyeleri, mezunlar ve topluluk üyelerinden oluşan bir koalisyon olarak kuruldu ve MIT’in Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına suç ortaklığı yapan şirketlerle iş birliğini sonlandırmasını talep etti. Organizasyon 2021’de (Doğu Kudüs’teki) Şeyh Cerrah mahallesinde yapılan tahliyeler, etnik temizlik ve bunu çevreleyen küresel hareketin ardından yeniden canlandı. CAA’nın hedefleri, Güney Afrika mücadelesine paralel olarak İsrail apartheid rejimine karşı çıkmak, yerleşimci sömürgeci bir varlık olarak siyonist işgale karşı mücadele etmek şeklinde gelişti.”
“Okul yönetimi tarafından kalıcı uzaklaştırma ile tehdit edildik”
Ogundipe, Aralık 2023’ten bu yana protesto gösterileriyle Filistin’le dayanışma eylemleri yaptıklarını kaydederek, şu ifadeleri kullandı:
“MIT’te, İsrail Savunma Bakanlığından fon alan birkaç sponsorlu araştırma projesi var. Aralık 2023’te başlattığımız Apartheid Karşıtı Bilim İnsanları kampanyasıyla, MIT’teki öğrencileri ve çalışanları İsrail apartheid, işgal ve soykırımına suç ortaklığı yapan şirketlerden ve araştırma projelerinden çekilmeye çağırdık. Şu ana kadar 900’den fazla öğrenci ve çalışan buna dahil oldu. Siyonist işgale ideolojik ve maddi desteği zayıflatmak için elimizden geleni yapıp Filistin direnişini desteklemek görevimiz.”
Filistin’e destek, ateşkes ve boykot talebiyle yapılan eylemlerin MIT yönetimi tarafından tehditlerle engellenmeye çalışıldığını dile getiren Ogundipe, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İsrail’in soykırım kampanyasına tepki olarak protestolar düzenledik. Bu protestolardan biri 12 Şubat’ta kampüste yapıldı. Bir önceki gece, işgal güçleri Refah’ı bombalamaya başlamış ve 90 dakika içinde yüzlerce kişiyi öldürmüştü. Bunun üzerine Refah için acil bir eylem düzenlemeye ve MIT’i İsrail işgal güçleriyle bağlarını kesmeye çağırdık. Ertesi gün okul yönetiminden izinsiz gösteri düzenlediğimiz için CAA’nın askıya alındığını belirten bir uyarı mektubu aldık. Organizasyon liderleri, okuldan uzaklaştırma tehditleri ve herhangi bir öğrenci organizasyonuna liderlik etmelerini yasaklayan bildiriler aldı. Bunun da ötesinde başka bir kuralı daha ihlal edersek, MIT’ten atılmak da dahil ciddi cezalarla tehdit edildik.”
Ogundipe, öğrenci kulüplerinin Filistin’e destek çağrılarının üniversite yönetimi tarafından yasa dışı ilan edilmesinin ve CAA’nın lisansının askıya alınmasının siyonist rejime boyun eğmek ve düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırmak anlamına geldiğine dikkati çekerek, şunları aktardı:
“Uyarı mektubunu almamızın üzerinden henüz 2 saat bile geçmeden MIT Rektörü Sally Kornbluth bir video yayınlayarak CAA’yı hedef gösterdi ve tüm dünyaya okuldan uzaklaştırıldığımızı ilan etti. Bildiğim kadarıyla ilk kez bir üniversite rektörü iç disiplin meselesini kamuoyuna duyurmayı tercih etti ve bu durum pek çok kişiyi şoke etti. Kornbluth’un videosunda kampüs topluluğuna değil; kendisine yöneltilen siyonist baskıya boyun eğdiğini, tabiri caizse ‘bize baskı yaptığını’ göstermeye çalışıyordu. Eğer öğrencilere vahşet karşısında eylem yapma hakkı tanınmıyorsa, hükümetimizin parasıyla Filistinlilerin katledilmesi ve açlığa mahkum edilmesine sessiz kalmamız isteniyorsa bu ifade özgürlüğü değildir.”
“Eylemlerin sonlandırılmasına yönelik baskıyı ülkenin dört bir yanında görüyoruz”
MIT’teki baskıya, ABD’deki pek çok üniversitede de rastlandığını, Filistin’e destek eylemlerine katılan öğrenci ve akademik personelin tehditlerle baskı altına alınmaya çalışıldığını vurgulayan Ogundipe, “Disiplin tehdidiyle yapılan bu baskı MIT’e özgü bir olgu değil, eylemlerin sonlandırılmasına yönelik baskıyı ülkenin dört bir yanında görüyoruz. Harvard’da, Tufts’ta, Columbia’da, Rutgers’da ve daha pek çok yerde bu baskıyı görmek mümkün.” diye konuştu.
Ogundipe, MIT gibi üniversitelerin insani değerleri önceliyormuş gibi görünürken aslında siyonizm ve İsrail işgalciliğini savunduğu görüşünü paylaşarak, “MIT gibi üniversitelerin çoğu kendilerini ilerleme ve değişimin kalesi olarak, geleceğin karakterli liderlerini yetiştirmeye çalıştıklarını söyleyerek markalaştı ancak MIT gibi kurumları sadece münferit eğitim kurumları olarak değil, siyonizm ve işgali desteklemeyi de içeren pek çok karşılığıyla ABD imparatorluğu içinde iyi inşa edilmiş akademik ve teknolojik mevzi olarak düşünmeliyiz.” ifadesini kullandı.
Üniversite yönetiminin tüm baskı ve tehditlerine rağmen CAA’yı yeniden ayağa kaldırıp Filistin için protestolara devam edeceklerinin altını çizen Ogundipe, sözlerini şöyle tamamladı:
“MIT’i MIT yapan bizleriz ve eğer örgütlenirsek değişimi gerçekleştirecek güce sahibiz. Neden mücadele ettiğimizi unutmamalı, ona bağlı kalmalıyız. CAA ve Filistin Koalisyonundaki (C4P) diğer gruplar, ateşkes, işgal güçlerinin tamamen geri çekilmesi, ablukanın sona ermesi, açlık, yerinden edilme, evlerin ve kurumların hedef alınması ve daha fazlası için çağrıda bulunarak direnişin ve soykırıma uğrayan Filistinlilerin taleplerini yinelemeye devam edecek. İşgal tamamen sona erene kadar bu soykırımı finanse eden ve düzenleyen ABD hükümetine baskıyı sürdüreceğiz. Gazze’de eşi benzeri görülmemiş bir vahşet ve açlıkla karşı karşıya olan kardeşlerimizi kalbimizde yer vermeye devam edeceğiz.”
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığınca, Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonunun 68’inci Oturumu marjında, “Söylenmeyeni Söylemek: Çatışmanın Kadınlar ve Kız Çocukları Üzerindeki Yıkıcı Etkisi” etkinliği düzenlendi.
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi’ndeki panelde konuşan Bakan Göktaş, toplumlar üzerinde büyük baskı yaratan çok sayıda krizle karşı karşıya olan bir dünyada, kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasının her zamankinden önemli olduğunu belirtti.

“Kadınların ve kız çocuklarının haklarının hayatın her alanında güvence altına alınması, gelecek nesiller için müreffeh ve adil ekonomilerle sağlıklı bir dünya sağlamanın tek yoludur.” diyen Göktaş, küresel güvenliğin, kötüleşen çatışma, istikrarsızlık ve şiddet karşısında daha da kötüleşme yolunda olduğunu kaydetti.
İstatistiklerin, 2022’de yaklaşık 600 milyon kadının, silahlı çatışmaların 50 kilometre yakınında yaşadığını gösterdiğini bunun da dünyadaki kadın nüfusunun yüzde 15’ine tekabül ettiğine dikkati çeken Göktaş, söz konusu oranın 1990’lara göre iki kat artığını bildirdi.
Silahlı çatışma durumunda ailelerin genellikle sevdiklerini, evlerini, mallarını ve arkadaşlarını geride bıraktığını ifade eden Göktaş, kadınların ve kız çocuklarının mülteci, ülke içinde yerinden edilmiş veya vatansız nüfusunun yaklaşık yüzde 50’sini oluşturduğunu söyledi.
Zorla yerinden edilmeyi, kadınlar ve kız çocukları için cinsiyete dayalı şiddete maruz kalma, eğitimden mahrum kalma, cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetlerine erişememe gibi olumsuz sonuçları tetikleyen itici bir faktör olarak nitelendiren Göktaş, “Bu durum, çatışma durumlarında karşılaştıkları farklı zorlukları daha da ağırlaştırmakta ve özel ihtiyaçlarına ilişkin hedefe yönelik çözümler gerektirmektedir. Yerinden edilmiş topluluklardaki kadınların ve kız çocuklarının güvenliğine, eğitimine ve refahına öncelik veren politika ve programların uygulanması zorunludur.” diye konuştu.

“KADINLARA ÖZGÜ ÇÖZÜMLER ÜRETMELİDİR”
Kadınların çatışma deneyimlerinin erkeklerinkine benzer yönleri olduğu gibi farklılıkların da olduğunu aktaran Göktaş, şunları kaydetti:
“Bütüncül çatışma çözümü veya barış süreçleri bu deneyimleri dikkate almalı ve kadınlara özgü çözümler üretmelidir. Bu çabalar boyunca, kadın sorunlarını ele alan barış süreçlerine kadınların dahil edilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu noktada, kadın ve kız çocuklarının haklarının her alanda tanınması, kadınların karar alma ve barış süreçlerinde daha fazla rol almalarının sağlanması, kadınların ekonomik refahının artırılması ve kadın emeğinin takdir edilmesi elzemdir. Bu hakları koruyan ve bu konularda kadınlara ve kız çocuklarına pozitif ayrımcılık sağlayan yasal düzenlemelerin varlığı, kadınların ve kız çocuklarının savaşta ve barışta zorla evlendirilme, her türlü şiddet, tecavüz ve cinsel istismar gibi insan hakları ihlallerine maruz kalmalarının azaltılmasına katkı sağlayacaktır.”
Türkiye’nin, insan haklarını, kadın haklarına ilişkin olanlar da dahil, tüm politika ve perspektiflerin merkezine yerleştirdiğini vurgulayan Göktaş, kadına yönelik şiddet de dahil, kadın haklarıyla ilgili konuların evrensel insan hakları ve demokrasi çerçevesinde ele alındığını anlattı.
“ULUSLARARASI TOPLUMUN DAHA FAZLA SORUMLULUK ALMASI GEREKTİĞİ AÇIKTIR”
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Türkiye’nin, başta kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması olmak üzere çeşitli alanlarda önemli ilerlemeler kaydettiğini söyledi.
Göktaş, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kadın, barış ve güvenliğe ilişkin 1325 Sayılı Kararı’nın, çatışma durumlarında kadınların korunmasına yönelik ciddi standartlar belirlediğini, buna rağmen kararın kabulünden bu yana geçen 20 yılı aşkın sürede, özellikle çatışmaya taraf ülkelerde ciddi bir isteksizlik olduğunu dile getirerek, “Uygulama eksikliği görmekten üzüntü duyuyoruz. Bu anlamda başta BM olmak üzere uluslararası kuruluşların ve uluslararası toplumun daha fazla sorumluluk alması gerektiği açıktır.” dedi.

Dünyadaki pek çok durum ve son gelişmelerin, kadın, barış ve güvenlik gündemini tüm çabaların merkezine yerleştirmenin önemini gösterdiğini vurgulayan Göktaş, “Filistin, Afganistan, Yemen, Myanmar, Bosna-Hersek, Ukrayna, Irak, Suriye ve başka yerlerdeki kadınlar ve kız çocukları savaş ve yoksulluğun yıkıcı etkilerinden acı çekti ve bugün de çekmeye devam ediyor.” şeklinde konuştu.
İsrail’in saldırıları nedeniyle bugün Gazze’nin çocuk ve kadın olmak için en tehlikeli yer olduğunu dile getiren Göktaş, Gazze’deki kadınların, orantısız insani yardım ve güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalmaya devam ettiğini, Gazze halkı eşi benzeri görülmemiş boyutlarda bir felaket yaşandığını ifade etti.
“ACİL İNSANİ ATEŞKES VE SÜREKLİ VE SINIRSIZ İNSANİ ERİŞİM ÇAĞRILARINI YİNELİYORUZ”
Türkiye’nin Gazze’deki insani yardımlarını anlatan Bakan Göktaş, Gazze’de bir sahra hastanesi kurulması için de çalışmaların sürdüğünü, aralarında refakatçilerin de bulunduğu yüzlerce Filistinlinin tedavi için Türkiye’ye getirildiğini aktardı.
Göktaş, “Türkiye olarak başta Gazze Şeridi olmak üzere dünyadaki tüm çatışma bölgelerindeki kadın ve kız çocuklarının tüm ihtiyaçlarının karşılanması için gereken ölçekte gıda, su, yakıt ve sağlık malzemeleri de dahil olmak üzere yardımların girişini ve sağlanmasını kolaylaştırmak üzere acil insani ateşkes ve sürekli ve sınırsız insani erişim çağrılarını yineliyoruz.” ifadelerini kullandı.
Ukrayna’daki çatışmalarda da kadın ve çocukların gördüğü zarara dikkati çeken Göktaş, “Türkiye savaş nedeniyle kabul ettiğimiz savaş mağduru Ukrayna vatandaşlarına, özellikle de Ukrayna’da aldıkları hizmetlerin aynısını almaya devam etmelerini sağladığımız yetim çocuklara koruma sağlıyor. Şu anda çoğunluğu kadın ve kız çocuklarından oluşan yaklaşık 600 Ukrayna vatandaşına koruma ve bakım hizmeti sağlıyoruz.” diye konuştu.
Türkiye’nin, insani yardım konusunda tarihi ve kültürü ile kökleşmiş güçlü bir geleneğe sahip olduğunu dile getiren Göktaş, Türkiye’nin kadınların ve kız çocuklarının ihtiyaç ve taleplerine öncelik verdiğini belirtti.
Acil durumlarla ilgilenmenin yanı sıra, sadece Türkiye’de değil, yurt dışında yaşayan kadın ve kız çocuklarını da güçlendirmeyi amaçlayan kalkınma yardımları sağladıklarını ifade eden Bakan Göktaş, “Tüm bunlarda temel ilkemiz, dünyanın her yerinde kadınların ve kız çocuklarının haklarını ve kendilerini gerçekleştirmelerini savunmaktır.” dedi.
Anadolu Ajansı (AA) BM Muhabiri Şerife Çetin’in moderatörlüğünü yaptığı panelde, Katar Sosyal Kalkınma ve Aile Bakanı Maryam Bint Ali bin Nasser, Filistin Kadın İşleri Bakanı Amal Hamad, Ukrayna Sosyal Politika Bakan Yardımcısı Iryna Postalovska, BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatör Yardımcısı Joyce Msuya da konuşmacı olarak yer aldı.
“ACİLEN ATEŞKES” ÇAĞRISI
Kamikava, “Bir insani ateşkesin hızla hayata geçirilmesini ve sürdürülebilir bir ateşkesin gerçekleşmesini umuyoruz. Bu inançla, İsrail dahil tüm tarafları, insani açıdan acilen harekete geçmeye çağırıyoruz.” dedi.
Gazze’de sivil kayıplarının yükseldiğinin farkında olduklarını kaydeden Kamikava, şöyle konuştu:
“(Bölgede) Gerçekleri tam olarak kavramak zor. İsrail ordusunun eylemlerine ilişkin hukuki değerlendirmeler de dahil olmak üzere herhangi bir değerlendirme yapmaktan kaçınıyoruz. Sivil kayıpların sayısının arttığının ve sahadaki insani durumun son derece vahim olduğunun farkındayız.”
Bu koşullar altında ilgili tarafların daha fazla açıklama yapması gereken bir durumda olduğuna inandıklarını kaydeden Kamikava, “Japonya uluslararası insancıl hukuk da dahil olmak üzere uluslararası hukuka uyulması çağrısında bulunuyor.” diye konuştu.
“YERLEŞİM FAALİYETLERİNİ TAMAMEN DONDURMASI” TALEBİ
İsrail’in Batı Şeria’da yeni konut inşa etme planına yönelik konuşan Kamikava, bunun, uluslararası hukuku ihlal ettiğini ve iki devletli çözümün gerçekleşmesine zarar verdiğini kaydetti.
Japon Bakan, “İsrail hükümetinden yerleşim faaliyetlerini tamamen dondurmasını güçlü bir şekilde talep ediyoruz.” şeklinde konuştu.
Gazze Şeridi’ndeki tansiyonun hızla düşürülmesinin önemini vurgulayan Kamikava, bu doğrultuda ülkesinin, ısrarlı ve proaktif diplomatik çabaları sürdüreceklerini bildirdi.
İŞGALCİ İSRAİL’İN GAZZE’YGazze’yi işgalinde 7 EKİM SONRASI
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 13 bin 500’ü çocuk, 9 bini kadın olmak üzere 31 bin 184 Filistinli öldürüldü, 72 bin 889 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 249’u karadan işgal sürecinde olmak üzere 590 askerinin öldürüldüğünü duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail güçleri ile işgalci Yahudilerin saldırılarında 424 Filistinli hayatını kaybetti.
İsrail ordusu ve Hizbullah arasında 8 Ekim’den bu yana sınırda yaşanan çatışmalarda 232 Hizbullah mensubu, 51 Lübnanlı sivil, 11 Emel Hareketi, 12 Hamas ve 12 İslami Cihad mensubu ile 6 İsrailli sivil ve 11 asker öldü.
ABD Dışişleri Bakanlığı, 3. yılına giren Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle küresel silah ticaretinin büyüdüğü bir dönemde, ABD askeri teçhizatının yabancı hükümetlere satışının 2023 yılında yüzde 16 artarak 238 milyar dolara yükseldiğini duyurdu.
Satışların, artan küresel istikrarsızlık ortamında yükseleceği tahmin ediliyor.
Dışişleri Bakanlığı, silah satışları ve transferlerinin “bölgesel ve küresel güvenlik açısından uzun vadeli potansiyel etkileri olan önemli ABD dış politika araçları” olarak görüldüğünü belirtti.
Yabancı hükümetler ABD şirketlerinden iki yolla silah satın alabiliyor: Şirketlerle doğrudan müzakere veya bir hükümetin başkent Washington’da Savunma Bakanlığı yetkilisiyle temasa geçmesinin akabinde başlayan askeri satışlar. Her ikisi de ABD hükümetinin onayını gerektiriyor.
ABD şirketlerinin doğrudan askeri satışları 2022 mali yılındaki 153,6 milyar dolardan 2023 mali yılında 157,5 milyar dolara yükselirken, ABD hükümeti aracılığıyla düzenlenen satışlar önceki yılki 51,9 milyar dolardan 2023’te 80,9 milyar dolara yükseldi.
FRANSA’NIN İKİ KATI
Yıllık rapora göre ABD’nin yurtdışındaki silah satışları, ikinci sıradaki Fransa’nın üç katına ulaşırken, Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü (SIPRI) tarafından yayınlanan en son verilere göre, Çin’in askeri hedeflerine ilişkin endişeler de ABD’nin Asya’daki ortaklarına ve müttefiklerine yaptığı satışları artırıyor.

Silah ihracatında ABD’ye rakip olan Rusya üçüncü sıraya gerilerken, Fransa sıralamada ikinci sıraya yükseldi. Çin dördüncü, Almanya beşinci oldu. Listedeki ilk beş ülke, tüm silah ihracatının %75’ini oluşturuyor.
ABD, 107 ülkeye silah gönderdi. Bu rakam, kendisinden sonraki en büyük iki ihracatçının toplamından daha fazla.
ABD, Türkiye’ye 40 adet yeni F-16 ve halihazırda elinde bulunan 79 tanesinin de yenilenmesi paket anlaşmasına onay vermişti.
Son yıllarda olduğu gibi, ABD’nin silah ihracatının yüzde 38 ile en büyük payı Orta Doğu’daki ülkelere gitti. Yüzde 28’i ise Avrupa ülkelerine yapıldı.
ABD, 25 yılın ardından ilk kez Asya ve Okyanusya’nın en büyük silah tedarikçisi oldu. Bu da Washington’un Çin’in Tayvan ve genel olarak bölgeye yönelik politikaları konusunda artan endişesini yansıtıyor.
Rapora göre son beş yılda ABD’nin Japonya’ya silah ihracatı yüzde 161 arttı.
Hindistan, Suudi Arabistan ve Katar ilk üç silah ithalatçısı oldu.
RUSYA’NIN BÜYÜK KAYBI
Rusya-Ukrayna Savaşı, Moskova’nın savunma ihracatını sekteye uğrattı. Rusya’nın ihracat hacmi 2022’den geçen yıla göre yüzde 52 düştü.
2019’da 31 ülkeye büyük silah satan Rusya, üretim kapasitesini kendi kuvvetlerine ayırması nedeniyle geçtiğimiz yıl sadece 12 ülkeye silah ihracatı yaptı.

Rakamlara göre son iki yılda Ukrayna dünyanın dördüncü büyük silah ithalatçısı oldu ve 30’dan fazla ülkeden büyük silah transferleri yaptı.
Çin’in silah ihracatı ve ithalatı azaldı. Küresel silah ihracatının yaklaşık yüzde 6’sını gerçekleştiren Çin, 40 ülkeye büyük silah gönderdi, ancak bu ihracatın yüzde 61’i sadece Pakistan’a gitti.
Rakamlar, Fransa’nın ilk kez dünyanın ikinci büyük silah ihracatçısı olduğunu gösteriyor. Rafale savaş uçaklarının çoğunlukla ABD’ye veya Rusya’ya bağımlılıktan kaçınmaya çalışan Orta Doğu ile Güney ve Güneydoğu Asya ülkelerine transferlerindeki keskin artış nedeniyle ihracatı neredeyse iki katına çıktı.
Fransa, Yunanistan’a da Rafale uçakları satışı gerçekleştirmişti.
Bütçe teklifinde, savunmaya yönelik harcamalarda 2024 mali yılına kıyasla yüzde 1’lik artış öngörülürken, teklif, 2024 mali yılının 5 ayının geride kalmasına rağmen başta Ukrayna ve İsrail’e yapılacak askeri yardımları kapsayan ek bütçe talebinin hala Kongre’de görüşüldüğü bir döneme geldi.
Bütçeden 209 milyar dolar ile en büyük pay donanmaya
Pentagon’un 2025 mali yılı bütçesinden donanmaya toplam 203,9 milyar dolar, Hava Kuvvetlerine 188,1 milyar dolar, Kara Kuvvetlerine 185,8 milyar dolar, Deniz Piyadelerine 53,7 milyar dolar ve Uzay Kuvvetlerine de 29,4 milyar dolar aktarılacak.
Bütçe planında, aile konutları, kışlalar, tıbbi klinikler, çocuk gelişim merkezleri ve karakol okulları dahil olmak üzere askeri inşaat için yaklaşık 17,5 milyar dolar talep edilirken, ayrıca ordudaki askeri mensuplara yüzde 4,5’lik, Savunma Bakanlığı bünyesindeki sivil çalışanlara da yüzde 2’lik bir maaş artışı öngörülüyor.
Pentagon’un 2025 mali yılı bütçesi, askere alma konusunda yaşanan zorluklar ve muharebe operasyonlarında daha fazla insansız sistem kullanılması nedeniyle ordudaki aktif görevde bulunan personeli 1 milyon 305 bin 400’den 1 milyon 267 bin 700’e düşürmeyi hedefliyor.
Silah alımı için 167,5 milyar dolar talep ediliyor
Silah alımı için geçen yıl 170 milyar dolar talep eden Savunma Bakanlığı, 2025 yılı için 167,5 milyar dolar talep ediyor.
Satın alma bütçesi, savaş uçakları, insansız hava araçları ve helikopterler de dahil olmak üzere hava gücüne yaklaşık 61,2 milyar dolar, 6 yeni savaş gemisi de dahil olmak üzere deniz gücüne ise 41,8 milyar dolar harcamayı planlıyor.
Pentagon yetkilileri, Çin’in askeri hedeflerini kontrol altına almak için en kritik mühimmatlardan biri olarak gördükleri hipersonik ve uzun menzilli ses altı füzelere yaklaşık 9,8 milyar dolar harcamayı hedefliyor.
2025 bütçe planı ayrıca Pentagon’un nükleer girişimini geliştirmek için, B-21 Raider bombardıman uçağı, Columbia sınıfı nükleer denizaltı ve Sentinel kıtalararası balistik füze programı da dahil olmak üzere yaklaşık 49,2 milyar dolar harcayacak.
Ayrıca bütçe belgelerine göre, ABD’nin füze savunma yeteneklerini desteklemek için 28,4 milyar dolar daha yatırım yapılacak.
Savunma Bakanlığı, araştırma, geliştirme, test ve değerlendirmelere de 143,2 milyar dolar harcamayı planlıyor. Gelişmekte olan bilim ve teknolojiye yaklaşık 17,2 milyar dolar, yapay zekanın geliştirilmesine ise yaklaşık 1,8 milyar dolar harcanmasını öneriyor.
– Çin’den duyulan tehdit tüm endişelerin başında geliyor
Pentagon, Ukrayna’ya yapılacak yaklaşık 60 milyar dolar askeri yardım paketinin Temsilciler Meclisinden geçmesi için baskıları sürdürürken, 2025 bütçe teklifi, ABD’nin Çin endişesini, Rusya ve ulus ötesi terörizm gibi diğer tehditlerin en üstünde tuttuğunu gösteriyor.
2025 bütçe talebi, Hint-Pasifik’teki, büyük ölçüde Çin’in bölgedeki saldırganlığına karşı koymaya odaklanan caydırıcılık operasyonlarına yönelik yaklaşık 9,9 milyar dolar harcama içeriyor.
Pasifik caydırıcılık programı ilk kez, Çin’in işgalinden korkan Tayvan’ı doğrudan desteklemek ve ada ulusunun donatılmasını sağlamak için yaklaşık 500 milyon dolar finansman içeriyor.
Aynı bütçede, Rusya’nın Avrupa’ya yönelik saldırganlığını caydırmaya odaklanan girişimler için ise yaklaşık 3,9 milyar dolarlık harcama öngörülüyor.
Pentagon’un bütçe talebi üzerine gazetecilere açıklama yapan ABD Savunma Bakan Yardımcısı Kathleen Hicks, “Bu bütçe, tarihi açıdan zorlu bir stratejik kaynak ve operasyonel ortam karşısında ulusumuzun savunmasını geliştirmektedir.” değerlendirmesini yaptı.
Hicks, 25 mali yılı için 849,8 milyar dolarlık savunma bütçesi talebinin, nesiller boyu güçlü ve teknolojik askeri yatırımları inşa edeceğini kaydetti.
]]>Toplantıya katılanlardan biri de Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’di.
Jeffrey, TRT Haber Muhabiri Tuna Şanlı’nın sorularını yanıtladı.
“Amerikan Kongresi Türkiye’ye karşı çok olumsuz bir tutum takındı”
F-16 anlaşmasına varıldıktan sonra. Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Ben Cardin, “Türkiye ile ilişkilerimizde bu yeni faslın açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum” dedi. Dolayısıyla “yeni fasıl” ifadesi, dürüst olmak gerekirse, Senato liderlerinden duyduğumuz pek yaygın bir ifade değil. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu çok önemli bir adım çünkü Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların çoğu; Trump, Obama, Bush, Clinton veya Biden yönetiminden değil, Kongre’den kaynaklanıyordu.
Amerikan Kongresi bağımsız bir aktördür ve haklı bulmadığım pek çok nedenden ötürü onlarca yıldır Türkiye’ye karşı çok olumsuz bir tutum takındı. Yıllardır Washington’da ya da Türkiye’ye yaptığım ziyaretlerde Türk hükümetinin buradaki büyükelçiliği aracılığıyla Kongre ile ilişkilerde büyük çaba sarf ettiğini gördüm.
Ancak Kongre her zaman buna karşılık vermedi. Bu kabul edilemez ve bu Washington’daki kişilerin hatasıydı. Senatör Cardin’in söylediği şu; artık bunlar geride kaldı. Sadece yönetimden yönetime değil, Kongreden Parlamentoya, insanlardan halka da iş birliği yapalım.
Bu çok önemli. Mesela Gazze konusunda ayrıntılarda ve Suriye konularında farklılıklarımız var. Buna rağmen, şu anda her iki tarafın da yüksek noktadaki ilişkinin genel durumuna değer verdiği bir konumdayız. Daha da önemlisi, liderler birbirleriyle çalışmaya istekliler. İyi bir iletişimleri var ve her iki tarafta da henüz fikir birliğine varamadığımız alanları yönetme konusunda isteklilik var.
“S-400 meselesini halletmenin bir yolunu bulabiliriz”
İki ülke arasındaki sıcak konulara gelecek olursak. Savunma işbirliği en sıcak konulardan biri Büyükelçi Jeffrey, F16 satışı uzun bir bekleyişin ardından gerçekleşiyor ve şimdi Türkiye ve ABD savunma iş birliğini gelecekte artırmayı bekliyor ve bu noktada F-35 kritik bir konu.
ABD, Türkiye’nin yeniden F 35 programına girebilmesi için S 400 füze savunma sisteminden kurtulması gerektiğini söylüyor ancak aynı zamanda ABD, S-400 füze savunma sistemi satın alan Hindistan’ı yaptırımdan muaf tuttu.
Peki Türkiye ve ABD’nin uzun bir stratejik müttefik geçmişine sahip olduğu ve çok daha fazla iş birliği alanına sahip olduğu göz önüne alındığında. Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımlarından neden vazgeçilmiyor?
Bu çok iyi bir soru. CAATSA yaptırımları dediğimiz yaptırımlar zaten modası geçmiş durumda; 100 senatörün 99’unun Başkan Trump’ı Vladimir Putin ile çok sıcak ilişkileri nedeniyle eleştirmesi yönündeki bir oylamanın sonucu çıkarılan bir yasaydı. Türkiye ile alakası yoktu. Ama çıkardıkları yasa S-400 alımı sebebiyle Türkiye’yi de bağladı.
Türkiye’nin S-400 satın almasının stratejik bir önemi yok, Türkiye’ye Rus silah akışı yok. Sorun yok. S-400’ler açıksa ve F35’iniz varsa teknik sorun vardır, bunu askeri yetkililere anlattık. Benim inancım bu konuda ilerlememiz gerektiğidir.
Eğer Türkiye F 35 almak istiyorsa bu İttifak için iyidir, Türkiye için iyidir, ABD için iyidir. S-400 meselesini halletmenin bir yolunu bulabiliriz. Şimdi; bu Jim Jeffrey’nin görüşü, ABD’nin görüşü olduğunu söyleyemem. Ama Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Victoria Nuland’ın Türkiye’de olası bir F-35 seçeneğinden bahsederken herkesi şaşırtacak kadar iyimser olduğunu fark ettim.
“F-35 programı artık bir sorun olmamalı”
Jim Jeffrey’in görüşünü doğru anladıysam, Türkiye S-400 füze sistemini ülke dışına göndermese de F-35 programına geri dönmesi gerektiğini söylüyorsunuz.
S-400 sistemi hiç devreye alınmadı. Kapatılması durumunda F-35’ten elde edebileceğiniz istihbarat üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Diplomatik veya siyasi bir önemi yoktur.
Sonuçta Rusya dünyanın her yerinde silah satmıyor. Ukrayna’nın Türk silahlarıyla birlikte yok ettiği Rus silahlarının yerine geçecek kadar silah yapmakta zorlanıyor Ruslar. Yani artık bu (F-35) bir sorun değil, olmamalı.
KAAN hakkında (Bu gerçekten ileriye yönelik çok önemli bir yol)
Öte yandan Türkiye’nin kendi savunma sanayii, özellikle Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasının ardından hızla büyüyor. Mesela son savaş uçağı Kaan TF-X geçtiğimiz günlerde görücüye çıktı ve ilk uçuşunu yaptı. Bayraktar SİHA ve İHA çatışmaların seyrini değiştiriyor. Bu konuda fikriniz nedir?
Dünyanın en iyi uçağını biz yapıyoruz. Türkiye gibi sadece uçak üretmekle kalmayıp bunları savaşta kullanma konusunda da çok fazla deneyime sahip olan İsrail, on yıl boyunca kendi uçaklarını geliştirdi ve bizim uçaklarımızı satın almak için geri döndüler. (Türkiye’nin kendi savaş uçağını üretmesi) Bu bir seçenektir, iyidir. Ama F-16 gibi ortak üretimler, biliyorsunuz ki bu uçaklar 1980’lerde ağırlıklı olarak Türkiye’de yapılıyordu, bu gerçekten ileriye yönelik çok önemli bir yol.
“Suriye’de çalışmak için tercih edilen ortak Türkiye”
Bir diğer sıcak konu da Suriye politikası. Bu konuyu defalarca sizinle konuştuk. Siz Trump yönetiminde DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisiydiniz. Türkiye, ABD’nin terör örgütü PKK’nın uzantısı olan terör örgütü YPG ile ortaklığına son vermesini istiyor. Peki bu konuda olumlu bir sonuç yaşanır mı? Yoksa ABD Suriye stratejisine devam mı edecek?
ABD’nin Suriye stratejisinin, Türkiye’nin Suriye stratejisinin pek çok unsuru var çünkü Suriye’de çok tehlikeli, sorunlu aktörler var. Dediğiniz gibi PKK var, El Nusra grubu var. DEAŞ var. Ruslar var. İranlılar ve bunun gibi İran taşeronları var. Çok karmaşık bir ortam.
Türkiye 2019 Barış Pınarı Harekatı’nda Suriye’nin kuzeydoğusuna ilerleyişi sonrasında Ekim 2019’dan beri yürürlükte olan bir anlaşmamız var. Ve sanırım, Türkiye’nin PKK’nın kolu Suriye Demokratik Güçleri’ne ilişkin gerçek güvenlik endişelerini hafifletmenin, orada faaliyet gösterme konusundaki endişelerimizi hafifletmenin bir yolunu bulabiliriz, çünkü çok sayıda düşmanımız var. Suriye’de birçok güvenlik sorunumuz var. Bu konularla ilgili çalışmak için tercih edilen ortak Türkiye.
ABD Orta Doğu’dan çıkma sözünü neden tutmuyor?
Tarihe baktığımızda Büyükelçi Jeffrey, ABD’de ne zaman bir başkan adayı Ortadoğu’dan çıkma sözü verse, 4 yıllık görev süresinin sonunda Ortadoğu’yla daha çok meşgul olduğunu gördük. Bu değerlendirmeye katılır mısınız?
Çok katılıyorum. Ortadoğu’nun hikayesi şu; Ortadoğu dünya petrolünün neredeyse yüzde 50’sine, dünya doğalgazının yüzde 40’ına sahiptir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 40’ından biraz daha azını ve doğal gazın yaklaşık yüzde 18’ini ihraç etmektedir.
Konteyner trafiğinin 1/3’ü Süveyş Kanalı’ndan, uluslararası petrolün ise yüzde 25’i Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. O bölgede kaç tane ülke var? 5 mi 6, 7 mi?
Bunlardan ikisi nükleer silah geliştirdi. Bir diğeri ise ne yazık ki eşiğinde, İran.
Suriye, Irak ve Libya gibi diğerleri de denedi ve kimyasal silah programları ile. Bu bölgeden çıkan terör gruplarını düşünün. Bu bölge gözümüzü geri çevirebileceğimiz bir bölge değil ve dediğiniz gibi bunu her yapmaya çalıştığımızda kendimizi yine orada buluyoruz.
Türkiye’nin doğalgaz merkezi haline gelmesi
Büyükelçi Jeffrey, enerji iş birliği de gündemde olan konulardan biri ve her iki ülke de gelecekte bu konudaki işbirliğini geliştirmeyi bekliyor. Peki Orta Koridor’da Türkiye’nin önemini nasıl görüyorsunuz?
Yıllarca hem hükümet içinde hem de hükümet dışında Türkiye’nin bir doğalgaz merkezi haline gelmesine yönelik planlar üzerinde çalıştım. Irak’taki, özellikle de Kuzey Irak’taki doğalgaza dayalı olarak, sadece Kafkasya’dan, Azerbaycan’dan değil, Türkmenistan’ın ötesinden gelen doğalgaza dayalı ve Ukrayna krizini atlatırsak Rusya seçeneği de var. Uzun vadede büyük bir doğalgaz sağlayıcısı.
Ve Türkiye, şu anda İtalya’ya kadar uzanan ve Güney Avrupa’nın bazı bölgelerine giden doğalgaz boru hatlarına şimdiden büyük çaba ve yatırım harcadı. Ve elbette bildiğiniz gibi Irak’tan boru hatları var, Azerbaycan’dan boru hatları var, Rusya’dan boru hatları var ve bunun devam ettiğini görmeliyiz.
Bence Doğu Akdeniz doğalgaz seçenekleri de dahil olmak üzere İsrail, Mısır ve Ürdün’den gelenler de bir işbirliği alanı, ancak bu iki şeyi gerektiriyor. Her şeyden önce, ABD’nin gerçekten bir rol oynamasını gerektiriyor.
Bildiğiniz gibi artık Türkiye’nin sıvı doğalgaz tedarikçisiyiz. Türkiye diğer ülkelere göre çok daha iyi çeşitliliğe sahip, doğalgaz tedarikinde ve bundan faydalanan biziz. İkinci olarak, bahsettiğim alanları düşünmemiz gerekiyor.
Doğu Akdeniz’de kriz yaşanıyor, Irak’ta kriz yaşanıyor, Kafkasya’da sık sık kriz yaşanıyor. Buralar, Türkiye’nin avantajına uzun vadeli kalkınmanın ve uzun vadeli iş yatırımlarının sağlanması için jeopolitik sakinleşme gerektiren alanlar. Dolayısıyla enerji dosyasının ilerlemesi için güvenlik dosyası üzerinde birlikte çalışabilmemiz çok önemli.
ABD’de insanlar Türkiye’yi çok kazançlı bir pazar olarak görüyorlar
Bu arada iki ülke arasındaki ticari ilişkiler hakkında ne düşünüyorsunuz? Giderek hızlanıyor ve geçen sene 30 milyar doları aştı, hedef 100 milyar dolar.
Hedef 100 milyar dolar ama söylemeliyim ki, bu konuda uzun yıllar çok az başarı elde edildi. Şimdi ise olayların ne kadar hızlı geliştiğine hayret ediyorum. Ve bunun iki nedeni var.
Öncelikle Türkiye hükümetinin yeni enerji kaynakları, özellikle de LNG sıvı doğalgaz bulma kararı, biz de bundan faydalandık. Diğeri ise her iki ülkedeki iş sektörünün, yatırımları ve ticareti artırmanın faydasını görmeye başlaması.
Yıllarca uğraştık diyoruz; deveyi kuyuya getirirsiniz ama deveye su içiremezsiniz. Amerikan ve Türk iş sektörünü bir araya getirebildik ve bunu da yıllardır yaptık. Ama ticarete yatırım yapmalarını sağlayamadık.
Şimdi ise yapıyorlar, şimdi burada, Washington’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nin her yerinde insanlar Türkiye’yi çok kazançlı bir pazar olarak görüyorlar. Aynı şey Türkiye’deki pek çok seçkin girişimci için de geçerli.
Orta Asya’da Türkiye’nin gücü
ABD ve Türkiye, Afrika ve Orta Asya’da da iş birliğini artırmayı sabırsızlıkla bekliyor. ABD’nin Orta Asya’ya C5+1 yaklaşımı var. Ve bildiğiniz gibi Türkiye’nin Orta Asya ülkeleriyle derin tarihi ve stratejik ilişkileri var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yani Orta Asya’da Türkiye ile ABD arasındaki işbirliğinin arttırılması söz konusu olduğunda.
İşbirliği işbirliğidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya ile, orada etkili olacak kadar, derin stratejik, ekonomik, kültürel veya başka bağları yok. Orada temelde Türkiye, Rusya, Çin ve biraz da İran gibi önemli ülkelerle ilişkilerimizde tali bir mesele. Dünyada ABD’nin önemli bir aktör olmadığı bir yeri seçmek nadirdir. Yani “herkesle iyi ilişkiler kurmaktan hoşlanırız” politikasının ötesinde bizim politikamız, dostumuz Türkiye’nin o bölgede ne yapılmasını istediğidir.
Bölgenin tamamen Rusya ya da Çin’in kontrolüne geçmesini nasıl önleyebiliriz? Türkiye ile çalışmak daha çok savunma ile ilgili. Türkiye pek çok girişimde bulunmak zorunda kalacak çünkü burası bizim çok fazla varlığımızın veya çok fazla etkimizin olduğu bir alan değil.
ABD için Türkiye’nin önemi
Az önce Rusya, Çin ve İran’a karşı koymaktan bahsettiniz. O halde son sorum genel bir soru olacak. Büyük Güç Rekabeti çağında olduğumuz göz önüne alındığında, ABD’nin müttefiklerine her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Peki Türkiye’nin rolünü ve Türkiye’nin ABD için önemini nasıl görüyorsunuz?
Her şeyden önce, sanki biz bir futbol takımıyız, bazı kötü futbol takımlarına karşı bir ligde oynuyoruz ve biliyorsunuz, formalarımızın parasını ödeyerek bize destek olacak şirketler arıyoruz, ticaretimizde ve benzeri konularda bize yardımcı oluyorlar.
Biz Amerika, şimdiki uluslararası düzenden yararlanıyoruz. Türkiye faydalanıyor. Bu sayede dünyanın 15’inci ve 20’nci büyük ekonomisi arasında bir yere geldi. 80 yıldır başka bir ülkenin saldırısına uğramadı. Dolayısıyla bu ortak küresel sistemden hepimizin yararlandığının ve şu an bunun tehdit altında olduğunun farkına varmak çok ama çok önemli.
Soğuk Savaş’ta bile Sovyetlerin ve Komünist Çinlilerin bir ideolojisi, dünya için bir planı vardı. Marks’tan geliyordu. Biz reddettik, Türkiye reddetti, çoğu ülke reddetti ama itiraf etmeliyim ki onların bir vizyonu vardı. Bugün ise Rusların ve Çinlilerin kendi bencil çıkarlarını ilerletmek için herhangi bir vizyonu yıkmaktan başka bir vizyonu yok. Sorun da bu. Askeri baskı veya Çin’e verilen ekonomik rüşvetler dışında masaya koyacakları hiçbir şey yok.
NATO karargahında yapılan törene NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, İsveç Prensesi Victoria, İsveç Başbakanı Ulf Kristersson ile kabine üyeleri, NATO’ya üyelik başvurusunda bulunan eski Başbakan Magdalena Andersson ve siyasi parti liderleri katıldı.
Stoltenberg ve Kristersson törenden önce ortak basın toplantısı düzenledi.

STOLTENBERG: PUTİN YANILDI
Stoltenberg, İsveç’in 5. madde koruması altında NATO’da hak ettiği yeri aldığını belirterek, “NATO’ya katılmak hem İsveç hem kuzey bölgenin istikrarı hem de tüm İttifak’ımızın güvenliği için iyidir.” diye konuştu.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in iki sene önce Ukrayna’ya saldırdığında NATO ve komşuları üzerinde daha fazla kontrole sahip olmayı amaçladığını ifade eden Stoltenberg, “Ancak yanıldı. NATO daha büyük ve güçlü hale geldi.” dedi.
Stoltenberg, NATO’nun İsveç’ten kararlı bir müttefik olması beklediğini vurgulayarak “Nükleer silahlara sahip müttefiklerin sayısını artırmaya yönelik bir plan yok. Elbette mevcut konvansiyonel güçler karşısında duruşumuzu sürekli değerlendiriyoruz. Ancak İsveç’te Baltık ülkelerinde olduğu gibi bir muharebe grubu oluşturma planımız yok.” ifadelerini kullandı.

“İSVEÇ EVİNE DÖNDÜ”
İsveç Başbakanı Ulf Kristersson ise yaptığı konuşmada, İsveç’in geçen hafta Perşembe gününden bu yana NATO’nun gururlu bir üyesi olduğunu belirterek, “NATO, barış ve güvenlik için bu zamana kadar var olan en başarılı kuruluş. Artık bir müttefikiz. 200 yıldan fazla süren askeri bağlantısızlıktan sonra bu tarihi bir adımdır. Ama aynı zamanda çok da olağan bir adımdır. Onlarca yıldır hazırlanıyoruz. Detaylı olarak ise son iki yıldır hazırlanıyoruz. İsveç bu üyelikle evine döndü” dedi.

İsveç’in NATO’ya yabancı bir ülke olmadığını 1994’te Barış için Ortaklık programına katıldığını hatırlatan Kristersson, “O günden bu yana tüm büyük NATO operasyonlarına ve sayısız tatbikatlara katıldık” şeklinde konuştu. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaşının başlamasının ardından İsveç’in NATO üyeliğinin tek mantıklı seçenek olduğunu kaydeden Kristersson, “İsveç güçlü bir demokrasi olarak, “İsveç, Washington Antlaşması’ndaki özgürlük, demokrasi, ve hukukun üstünlüğü gibi bizi birbirimize bağlayan değerleri savunacaktır” ifadesini kullandı.

İsveç’in modern silahlı kuvvetlerinin karada, havada ve denizde iyi eğitildiğini ve NATO’yu güçlendireceğini belirten Kristersson, “Öğreneceğiz ve öğreteceğiz” dedi. İsveç Başbakanı Kristersson, ülkesinin NATO üyeliğin bir son olmadığını bir başlangıç olduğunu ifade ederek, “Tüm müttefiklerimizle birlikte dünyayı daha güvenli ve daha özgür bir yer haline getirmeye yardımcı olmak için sabırsızlanıyorum” diye konuştu.
İSVEÇ’İN NATO’YA ÜYELİK SÜRECİ
İsveç, komşusu Finlandiya gibi Avrupa’da yükselen savaş tehdidinin getirdiği güvenlik kaygıları nedeniyle 18 Mayıs 2022’de NATO’ya üyelik başvurusu yaptı.
NATO’ya yeni katılım için onay vermesi gereken 30 üye ülkeden biri olan Türkiye, İsveç ve Finlandiya’dan beklentilerini dile getirdi. Türkiye’nin endişeleri özellikle İsveç’teki PKK/YPG ve FETÖ gibi terör örgütlerinin faaliyetlerinden kaynaklanıyordu.
28 Haziran 2022’deki Madrid Zirvesi’nde Türkiye, İsveç ve Finlandiya ile iki ülkenin terörle mücadelede daha fazla işbirliği taahhüt ettiği Üçlü Muhtıra’ya imza attı. Bu çerçevede üç ülke tarafından Daimi Ortak Mekanizma kuruldu.
Bu sayede iki ülke, üyeliğe resmen davet edildi. 5 Temmuz 2022’de NATO ülkelerinin katılım protokolünü imzalamasıyla İsveç ve Finlandiyalı yetkililer, NATO’nun toplantılarına “davetli ülke olarak” katılmaya başladı.
Bu süreçte üç ülke arasında çok sayıda görüşme yapıldı.
Finlandiya, Türkiye’nin beklentilerini karşılayacağına yönelik taahhütlerinin karşılık bulması üzerine 3 Nisan 2023’te NATO’nun 31’inci üyesi oldu.
İsveç için süreç ise devam etti. TBMM’nin 23 Ocak’ta, Macaristan Ulusal Meclisinin de 26 Şubat’ta verdiği onayların ardından, tüm müttefiklerin meclislerindeki prosedürün tamamlanmasıyla İsveç’in üyeliğiyle ilgili son aşamaya geçildi.
İsveç, ABD’nin başkenti Washington’da düzenlenen giriş protokolü kabul töreniyle 7 Mart’ta NATO’nun resmen 32’nci üyesi oldu.

Emily Blunt, Ryan Gosling, Arnold Schwarzenegger, Danny DeVito, Ariana Grande, Melissa McCarthy, Kate McKinnon, Tim Robbins, Sam Rockwell, Nicolas Cage, Matthew McConaughey, Ben Kingsley, Charlize Theron, Jennifer Lawrence gibi ünlü isimler de ödül vermek için sahneye çıktı. Gecenin en önemli ödülü En İyi Filmi ise efsanevi oyuncu Al Pacino sundu.

Oscar töreni öncesinde Los Angeles sokaklarında İsrail karşıtı gösteriler vardı. Gazze’ye destek veren protestocular yolları kapadığı için bazı ünlüler törene gecikti. ‘En İyi Uluslararası Film’ dalında ödül alan The Zone of Interest filminin yönetmeni Jonathan Glazer teşekkür konuşmasında İsrail ile Filistin’de yaşananlara dikkat çekip “Filmimiz insanlıktan çıkmanın en kötü noktaya vardığını gösteriyor” dedi.

ÜNLÜ İSİMLER GAZZE İÇİN ATEŞKES ROZETİ TAKTI
Bu arada Mark Ruffalo, Billie Eilish, Rammy Youssef, Mahershala Ali gibi yıldızlar kırmızı halıda Gazze için ateşkes rozeti taktı.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında ödül kazanan Da’Vine Joy Randolph’un teşekkür konuşmasındaki “Hep farklı biri olmayı dilemiştim oysa şimdi sadece kendim olmaya ihtiyacım olduğunu anladım” sözleri ayakta alkışlandı.

En İyi Erkek Oyuncu dalında ödül alan Cillian Murphy ödülünü dünyanın dörtbir yanındaki barış yanlılarına adadı.

Favori olduğu En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödülü kazanan Robert Downey Jr. ödül konuşmasında, “Sırasıyla berbat çocukluğuma ve Akademi’ye teşekkür ediyorum. Ve veterinerim, eşim Susan Downey’e de teşekkür ederim. Beni bir sokak hayvanı olarak buldu ve severek hayata döndürdü” dedi.

En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Emme Stone, gözyaşları içinde yaptığı teşekkür konuşmasında Ryan Gosling I’m Just Ken şarkısını söylerken elbisesinin arkasının patladığını söyledi: “Lütfen arka tarafa bakmayın…”
John Cena, En İyi Kostüm Tasarımı ödülünün anonsunu çırılçıplak yaptı. Cena’ya sahnede perdeden bir elbise giydirildi.
Geceden umduğunu bulamayan Barbie’nin yıldızı Ryan Gosling, pembe renkli, taşlarla süslü takım elbisesi, pembe eldiveniyle seslendirdiği ‘I’m Just Ken’ şarkısıyla geceye damga vurdu. Dakikalarca ayakta alkışlanan Gosling’e sahnede Guns’N Roses’un gitaristi Slash eşlik etti.
‘En İyi Şarkı’ dalında Barbie filminden ‘What Was I Made For?’la Oscar kazanan Billie Eilish (22) ile Finneas O’Connell (26) 30 yaşına gelmeden 2 Oscar kazanan en genç sanatçılar oldular.
Bazı yapımcıların istememesi nedeniyle Oscar gecesine katılamayacağı söylenen ‘Bir Düşüşün Anatomisi’ filminin yıldızlarından Messi adlı köpek de tören salonunda yerini aldı.
10 dalda aday olan Martin Scorsese’nin ‘Dolunay Katilleri’ filmi geceden eli boş ayrıldı.

İŞTE OSCAR’IN KAZANANLARI
EN İYİ FİLM
Oppenheimer
EN İYİ YÖNETMEN
Christopher Nolan (Oppenheimer)
EN İYİ KADIN OYUNCU
Emma Stone (Poor Things)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Cillian Murphy (Oppenheimer)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Da’Vine Joy Randolph (The Holdovers)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Robert Downey Jr. (Oppenheimer)
EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
Justine Triet ve Arthur Harari (Anatomy of a Fall – Bir Düşüşün Anatomisi)
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
Cord Jefferson (American Fiction)
EN İYİ ULUSLARARASI FİLM
The Zone of Interest (İlgi Alanı)
EN İYİ ANİMASYON
The Boy and The Heron -Çocuk ve Balıkçıl (Hayao Miyazaki)
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Oppenheimer
EN İYİ MÜZİK
Oppenheimer
EN İYİ ORİJİNAL ŞARKI
Barbie (What Was I Made For?)
EN İYİ SAÇ VE MAKYAJ TASARIMI
Poor Things (Zavallılar)
EN İYİ YAPIM TASARIMI
Poor Things (Zavallılar)
EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
Poor Things (Zavallılar)
EN İYİ GÖRSEL EFEKT
Godzilla Minus One
EN İYİ KURGU
Oppenheimer
EN İYİ SES
The Zone of Interest (İlgi Alanı)
EN İYİ BELGESEL
20 Days in Mariupol
EN İYİ KISA KONULU BELGESEL
The Last Repair Shop
EN İYİ KISA FİLM
The Wonderful Story of Henry Sugar
]]>Emily Blunt, Ryan Gosling, Arnold Schwarzenegger, Danny DeVito, Ariana Grande, Melissa McCarthy, Kate McKinnon, Tim Robbins, Sam Rockwell, Nicolas Cage, Matthew McConaughey, Ben Kingsley, Charlize Theron, Jennifer Lawrence gibi ünlü isimler de ödül vermek için sahneye çıktı. Gecenin en önemli ödülü En İyi Filmi ise efsanevi oyuncu Al Pacino sundu.

Oscar töreni öncesinde Los Angeles sokaklarında İsrail karşıtı gösteriler vardı. Gazze’ye destek veren protestocular yolları kapadığı için bazı ünlüler törene gecikti. ‘En İyi Uluslararası Film’ dalında ödül alan The Zone of Interest filminin yönetmeni Jonathan Glazer teşekkür konuşmasında İsrail ile Filistin’de yaşananlara dikkat çekip “Filmimiz insanlıktan çıkmanın en kötü noktaya vardığını gösteriyor” dedi. Bu arada Mark Ruffalo, Billie Eilish, Rammy Youssef, Mahershala Ali gibi yıldızlar kırmızı halıda Gazze için ateşkes rozeti taktı.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında ödül kazanan Da’Vine Joy Randolph’un teşekkür konuşmasındaki “Hep farklı biri olmayı dilemiştim oysa şimdi sadece kendim olmaya ihtiyacım olduğunu anladım” sözleri ayakta alkışlandı.
En İyi Erkek Oyuncu dalında ödül alan Cillian Murphy ödülünü dünyanın dörtbir yanındaki barış yanlılarına adadı.

Favori olduğu En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödülü kazanan Robert Downey Jr. ödül konuşmasında, “Sırasıyla berbat çocukluğuma ve Akademi’ye teşekkür ediyorum. Ve veterinerim, eşim Susan Downey’e de teşekkür ederim. Beni bir sokak hayvanı olarak buldu ve severek hayata döndürdü” dedi.

En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Emme Stone, gözyaşları içinde yaptığı teşekkür konuşmasında Ryan Gosling I’m Just Ken şarkısını söylerken elbisesinin arkasının patladığını söyledi: “Lütfen arka tarafa bakmayın…”
John Cena, En İyi Kostüm Tasarımı ödülünün anonsunu çırılçıplak yaptı. Cena’ya sahnede perdeden bir elbise giydirildi.
Geceden umduğunu bulamayan Barbie’nin yıldızı Ryan Gosling, pembe renkli, taşlarla süslü takım elbisesi, pembe eldiveniyle seslendirdiği ‘I’m Just Ken’ şarkısıyla geceye damga vurdu. Dakikalarca ayakta alkışlanan Gosling’e sahnede Guns’N Roses’un gitaristi Slash eşlik etti.
‘En İyi Şarkı’ dalında Barbie filminden ‘What Was I Made For?’la Oscar kazanan Billie Eilish (22) ile Finneas O’Connell (26) 30 yaşına gelmeden 2 Oscar kazanan en genç sanatçılar oldular.
Bazı yapımcıların istememesi nedeniyle Oscar gecesine katılamayacağı söylenen ‘Bir Düşüşün Anatomisi’ filminin yıldızlarından Messi adlı köpek de tören salonunda yerini aldı.
10 dalda aday olan Martin Scorsese’nin ‘Dolunay Katilleri’ filmi geceden eli boş ayrıldı.

İŞTE OSCAR’IN KAZANANLARI
EN İYİ FİLM
Oppenheimer
EN İYİ YÖNETMEN
Christopher Nolan (Oppenheimer)
EN İYİ KADIN OYUNCU
Emma Stone (Poor Things)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Cillian Murphy (Oppenheimer)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Da’Vine Joy Randolph (The Holdovers)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Robert Downey Jr. (Oppenheimer)
EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
Justine Triet ve Arthur Harari (Anatomy of a Fall – Bir Düşüşün Anatomisi)
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
Cord Jefferson (American Fiction)
EN İYİ ULUSLARARASI FİLM
The Zone of Interest (İlgi Alanı)
EN İYİ ANİMASYON
The Boy and The Heron -Çocuk ve Balıkçıl (Hayao Miyazaki)
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Oppenheimer
EN İYİ MÜZİK
Oppenheimer
EN İYİ ORİJİNAL ŞARKI
Barbie (What Was I Made For?)
EN İYİ SAÇ VE MAKYAJ TASARIMI
Poor Things (Zavallılar)
EN İYİ YAPIM TASARIMI
Poor Things (Zavallılar)
EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
Poor Things (Zavallılar)
EN İYİ GÖRSEL EFEKT
Godzilla Minus One
EN İYİ KURGU
Oppenheimer
EN İYİ SES
The Zone of Interest (İlgi Alanı)
EN İYİ BELGESEL
20 Days in Mariupol
EN İYİ KISA KONULU BELGESEL
The Last Repair Shop
EN İYİ KISA FİLM
The Wonderful Story of Henry Sugar
]]>