ODTÜ’nün son 3 yılda hem Quacquarelli Symonds (QS) hem de THE sıralamalarında aldığı başarılı sonuçların yansımalarını ulusal ve uluslararası alanda gördüklerini belirten Kök, özellikle başarı sıralamasında ilk binde yer alan öğrenciler tarafından tercih edilme oranlarında artış gözlemlediklerini söyledi.
Kök, ODTÜ’deki Ar-Ge kültürünün ivme kazandığını belirterek, “Geçen hafta Cumhurbaşkanı Yardımcımızın teşrifleriyle açtığımız araştırma parkı da aslında araştırma ekosistemimize verdiğimiz önemi gösteriyor. Bunun, bundan sonra Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ndeki araştırmalara da bir yön vereceğini düşünüyorum” dedi.
Tercih dönemindeki üniversite adaylarına tavsiyelerde bulunan Kök, şunları söyledi:
“Tercih yapacak öğrencilerimizin aslında çok uzun bir süreci göz önüne alarak karar vermeleri lazım. Buradaki önemli konu şu; gerçekten kendilerini mutlu hissedecekleri ve kendi özelliklerini de işin içine alarak bir seçim yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Üniversite de ön planda ama seçecekleri bölüm de önemli. Bölümü belirledikten sonra aldıkları puana göre üniversiteleri de seçmeleri gerekiyor. Buradaki en önemli parametrelerden biri seçecekleri üniversitenin araştırmaya, eğitime, topluma, hizmete ne kadar önem verdiği, akademik kadrosu, uluslararasılaşmada hangi düzeyde, özellikle girdikleri üniversitelerin uluslararasılaşmaya bakma boyutları nasıl, yurt dışında bir dönem ya da iki dönem lisans eğitimleri zamanında eğitim alabiliyor mu, bunların hepsini bir araya getirip ondan sonra ortak bir karar verip tercihlerini belirlemelerini öneriyorum.”
ODTÜ’ye geçen yıl ilk binden 251 öğrenci aldıklarını vurgulayan Kök, üniversitenin sadece mühendislikle öne çıkmadığını, diğer fakültelerde de yüzde 1’lik ve yüzde 2’lik dilimlerden başarılı öğrencilere eğitim verdiklerini söyledi.
Kök, üniversitelerini seçmek isteyen adayların, eğitim görmek istedikleri bölümleri çok detaylı incelemeleri gerektiğini anlattı.
Uzun bir aranın ardından bu sene Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği bölümüne 25 öğrenci alınacağını bildiren Kök, “Sadece lisansüstü seviyede devam ediyordu. Ancak özellikle yabancı dil bilen sporcularımızın yetiştirilmesi bağlamında tekrar lisans eğitimine dönüş yaptık” diye konuştu.
“BAZILARI KENDİ ŞİRKETLERİNİ KURMA AŞAMLARINA GELİYOR”
Rektör Kök, üniversitede kapsamında yürütülen havacılık ve uzay çalışmalarıyla ilgili de bilgi verdi.
Türkiye’de ve dünyada son dönemde uzay çalışmalarının çok farklı aşamalara ulaştığını ifade eden Kök, üniversitede havacılık ve uzay mühendisliği bölümünün olduğunu ve son yıllarda en çok tercih edilen bölümler arasına yerleştiğini belirtti.
Bölümün disiplinlerarası olduğunu vurgulayan Kök, çok farklı derslerin verildiği bir bölüm olması dolayısıyla değişik alanlarda iş imkanlarının bulunduğunu aktardı.
Ankara’da savunma sanayi sektörünün geliştiğini, bundan dolayı mezunların çok rahat iş imkanı bulabildiğini belirten Kök, “Havacılık ve uzay mühendisliği başta olmak üzere bazı bölümlerin son sınıf öğrencilerinin Ankara’daki savunma sanayi şirketlerinde çalışmalarına imkan sağlıyoruz ki hem stajyer mühendis olarak çalışsınlar hem de bitirdikten sonra tercih ederlerse bir iş imkanı da olsun” dedi.
Kök, Türkiye’deki ilk Teknokent olan ODTÜ Teknokent’te şu anda 13 bin personel çalıştığını, bunun 10 bin 800’ünün Ar-Ge personeli olduğunu söyleyerek, şöyle konuştu:
“Oradaki şirketlerin çok büyük bir kısmı ki 400’den fazla Ar-Ge şirketi var, savunma sanayi ağırlıklı çalışan. Bu şirketler öğrencilerin stajlarını yapabilme imkanları da sağlıyorlar. Buradaki start-up ve teknoloji firmaları öğrencilerimize girişimcilik ve inovasyon konularında da destek sağlamaktadır. Öğrencilerimizin bölümlerinde ve staj dönemlerinde edinecekleri bilgi ve becerilerle, kendi projelerini geliştirme ve girişimcilik ekosisteminde yer alma olanaklarına sahip oluyorlar ve bazıları kendi şirketlerini kurma aşamalarına geliyor. Dolayısıyla eğitimi ve araştırmayı Teknokent sayesinde tamamlayan bir eğitim de öğrencilerimize sağlıyoruz.”
Ayrıca ODTÜ Teknokent’te havacılık ve uzay alanında çalışan şirketlerin çok farklı araştırmaları olduğunu anlatan Kök, TÜRKSAT-6A haberleşme uydusu ve İMECE yer gözlem uydusu projelerinin yanı sıra uydu görüntülerinin işlenmesi ve yorumlanması, yapay zeka ile hassas tarım uygulamalarının geliştirilmesi, ilk yerli sonda roketinin başarıyla uzaya gönderilmesi için yapay zeka alanındaki çalışmalar ve doğal afetlerden müsilaj gibi çevre sorunlarına kadar birçok alanda araştırmaların devam ettiğini belirtti.
“2,6 MİLYON AVROLUK ERC PROJESİ ALDIK”
ODTÜ Rektörü Kök, tamamen ODTÜ’lü öğrenciler tarafından yapılacak ilk küp uydu projeleri olan METUCube çalışmalarına da değindi.
METUCube’ün, öğrencilere Küçük Uzay Sistemleri Laboratuvarı’nda küçük uyduların tasarlanması, inşa edilmesi ve idare edilmesinde uygulamalı deneyimler kazandırdığını ve projenin Asya Pasifik Uzay İşbirliği Örgütünce (APSCO) desteklendiğini bildiren Kök, “Bu projenin aynı zamanda afet sonrası izleme ve erken afet tahmin olasılığı yeteneklerini de öğrencilerimize kazandırdığını paylaşmak isterim” dedi.
Kök, uzay ve havacılık alanındaki bir diğer proje olan KuTadGu projesiyle de alçak dünya yörüngesi kullanılarak milli radyasyon ölçme tasarımı başta olmak üzere bunların analiz ve üretiminin yapıldığını; projenin, bu amaçla Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nden (CERN) destek alınan ilk çalışma olduğunu söyledi.
Üniversitedeki araştırma merkezinde yer alan laboratuvarlardan ODTÜ İVMER dahilinde parçacık radyasyonu testleri oluşturma çalışmalarının devam ettiğini belirten Kök, “Bunlar uzaya gönderilecek ve daha sonra nükleer radyasyon dedektörleri, güneş hücre görüntüleme araçları ve özel üretilmiş radyasyon testi elektronik malzemelerinin de test edilmesi bu bağlamda gerçekleştirilmiş olacak” dedi.
Son dönemde gururlandıkları bir proje daha olduğunu aktaran Kök, “İleri düzey European Research Council (ERC) araştırma desteği kapsamında 2,6 milyon avroluk bir bütçeyle desteklenen ERC projesi aldık ve projenin başlığı da ‘Go Space’. Dolayısıyla havacılık ve uzayda geldiğimiz noktada ileri düzey ERC projesi alarak uluslararası alanda üniversitemizi ve ülkemizi ön plana getirdiğimizi de paylaşmak isterim” ifadelerini kullandı.
Go Space’in uzay araştırmalarında çığır açacak yenilikçi teknolojiler ve bilimsel keşifler yapmayı amaçlayan geniş kapsamlı bir proje olduğunu belirten Kök, uzayda kullanılacak yeni malzemelerin geliştirilmesi, yenilikçi enerji çözümleri, uzayda yaşamın biyolojik etkileri, yüksek hızlı iletişim teknolojileri ve otonom uzay araçları gibi konuların araştırılacağını, ayrıca Mars ve diğer gezegenlere yönelik insanlı ve insansız görevler planlanarak gezegen keşifleri yapılacağını ifade etti.
“BU ALAN GELECEK YILLARIN ALANI”
Rektör Kök, Yükseköğretim Kurulunun bu sene ilk kez açtığı yapay zekaya ilişkin bölümleri de değerlendirdi.
YÖK’ün yapay zekayla ilgili yeni bölümler açmasının Türkiye’nin teknoloji ve inovasyon kapasitesini artırmak için atılmış önemli bir adım olduğunu ifade eden Kök, bu bölümlerin ülkenin dijital dönüşüm sürecine katkıda bulunacak nitelikli iş gücü yetiştirilmesine olanak sağlayacağını ve uluslararası alanda rekabet gücünü artıracağını ifade etti.
Kök, “Geçen yıl bilgisayar mühendisliği bölümümüzü tercih eden 110 öğrencinin hepsi ilk 800’den üniversitemize girdi. Bu yıl da kontenjanımız 5 arttı ve bilgisayar mühendisliğinde yine aynı başarıyı sağlayacağımızı düşünüyorum. Çünkü gerçekten bu alan gelecek yılların alanı” dedi.
ODTÜ’de yapay zekanın her alanda kullanılacağını göz önünde bulundurarak eğitim programlarını güncellediklerini ifade eden Kök, öğrencilerin yapay zeka teknolojilerini gerçek dünya problemleri üzerinde uygulayabilmeleri için ilgili kuruluşlar ile staj ve proje ortaklıkları kurulmasına yönelik teşvik edici programlar oluşturduklarını belirtti.
Yapay zekayla ilgili ODTÜ’de bir hub oluşturmak üzere çalışmalara başladıklarını vurgulayan Kök, “Ön çalışmalarımızı yaptık. Bu alandaki uluslararası kuruluşlarla ortak çalışmalarımız devam ediyor. Bu konuyla ilgili çalışmalarımızı yaklaşık bir yıl içinde basınla paylaşacağız” dedi.
Yakın zamanda yayınlanan Ulusal Yapay Zeka Stratejisi Eylem Planı doğrultusunda yerli ve milli teknolojilerdeki yapay zeka uygulamalarında ODTÜ olarak üzerlerine düşen her şeyi yapmaya hazır olduklarını belirten Kök, şöyle konuştu:
“Biliyorsunuz bu eylem planında bakanlıklara, YÖK’e, TÜBİTAK’a ve üniversitelere düşen farklı görevler var. ODTÜ, Türkiye Ulusal Yapay Zeka Stratejisi Eylem Planı’na yapacağı katkılarla, yapay zeka alanında ülkenin bilimsel ve teknolojik kapasitesini artırmayı hedeflemektedir. Bu alanda ileri araştırma merkezleri kurarak ve mevcut merkezleri güçlendirerek yapay zeka projelerini destekleyecek, farklı disiplinlerde yapay zeka dersleri ve lisansüstü programları sunarak öğrencilere ve araştırmacılara gerekli bilgi ve becerileri kazandıracağız.
Kendi oluşturacağımız hub üzerinden bu süreçte ulusal ve uluslararası boyutta katkı vermeye ve yer almaya devam edeceğimizi paylaşmak istiyorum. Oluşturma süreci devam eden ve içerisinde mühendislik fakültesi dışında diğer disiplinlerin de yer aldığı, araştırmacılarımızın, öğretim üyelerimizin oluşturduğu bu hub süreci içerisinde yerli ve milli teknolojilere elimizden gelen tüm katkıyı vermeye devam edeceğiz. Böylece bu süreçte öncü bir rol alacağız. Bu kapsamlı yaklaşım, ODTÜ’nün yapay zeka alanında öncü bir rol üstlenmesini ve Türkiye’nin bu alandaki rekabet gücünü artırmasını sağlayacaktır.”
“AMACI MESLEKTAŞLARININ YOĞUN HASTA YÜKÜNÜ HAFİFLETMEK”
Dr. Daşdelen, amacının sağlıkta yapay zekâ üzerine çalışarak meslektaşlarının yoğun hasta yükünü hafifletmek olduğunu ifade etti, Eğitim hayatına Almanya’da doktora yaparak devam edecek olan Dr. Daşdelen’in başarısı gençlere büyük örnek olacak cinsten. Medipol Üniversitesi’nden aldığı eğitimden çok memnun olduğunu dile getiren Daşdelen, üniversiteye başlayacak ve meslek seçimi aşamasındaki öğrencilere de önemli tavsiyelerde bulundu. Ayrıca henüz 25 yaşında olan Dr. Daşdelen, yurtdışında eğitimini tamamladıktan sonra ülkesine hizmet etmek istediğini de dile getirdi.
“AKLIMDA TIP YOKTU”
Medipol Üniversitesi’nin imkanlarını gördükten sonra Uluslararası Tıp Fakültesi’ni tercih ettiğini dile getiren Dr. Muhammed Furkan Daşdelen, “2017 senesinde üniversitelere giriş sınavında Türkiye 3’üncüsü olarak İstanbul Medipol Üniversitesi’ni tercih ettim. Aklımda daha öncesinde tıp yoktu. Daha sonra Medipol’e gelip araştırma ve çift anadal imkanlarını gördükten sonra bu üniversiteyi tercih ettim. 1’inci sınıftan itibaren benim de burayı tercih etmekteki en büyük sebebim olan Rejeneratif ve Restoratif Tıp Araştırmaları Merkezi’nde araştırmalara başladım. 4 yıl boyunca araştırmacı olarak bulunduğum bu merkezde yaklaşık 10 makaleye sahip oldum. Daha sonrasında çift anadal için bilgisayar mühendisliğine başvurdum ve hem uluslararası tıp fakültesinde hem de bilgisayar mühendisliğinde okumaya başladım.” ifadelerini kullandı.
“HEDEFİM HEM TIP HEM DE MÜHENDİSLİĞİ KULLANABILECEĞIM ALANLARDA ÇALIŞABİLMEK”
Dünyanın farklı noktalarında stajlar yaptığını ifade eden Dr. Daşdelen, “Okuduğum dönemde birçok projede yer aldım. Bu projelerin önemli bir kısmı tıpta yapay zekâ üzerine oldu. İstanbul Medipol Üniversitesi’nin sağlamış olduğu yurtdışı stajları sayesinde, dünyanın pek çok yerinde farklı stajlar yapma imkanı buldum. İlkini Cambridge Üniversitesi bünyesinde kardiyovasküler araştırmalarda geçirdim. İkincisini Münih Teknik Üniversitesi ve Helmholtz AI’in bünyesinde tıpta yapay zekâ ve görüntü işleme üzerine yaptım. İlerideki hedefim hem tıp hem mühendislik alanında edinmiş olduğum kazanımları uygulayabileceğim alanlarla çalışabilmek. Bunun için ilk olarak Almanya’ya giderek tıpta veri işleme ve yapay zekâ programında doktora yapmayı planlamaktayım. Daha sonrasında da İngiltere’de kardiyoloji alanında uzmanlık yapmak ve doktora sürecinde öğrenmiş olduğum tıpta yapay zekâ kazanımlarını kardiyoloji alanında uygulamak istiyorum.” diye konuştu.
“ÜNİVERSİTELERİN İMKANLARINI ARAŞTIRSINLAR”
Hem tıp hem de mühendislik alanında aldığı eğitimin kolay olmadığını belirten Daşdelen, “Öğrencilere tavsiyelerim hem okulları gezmeleri hem de okuldaki araştırma altyapılarını ve imkânlarını değerlendirmek olur. Alanında yetkin hocaları araştırsınlar. Benim yolculuğum kolay bir yolculuk değildi. Hem tıp hem mühendislik okumak ekstra fedakarlıklar gerektirdi. En başta zamandan büyük fedakarlık gerektirdi. Üniversitenin bana bu yolda en büyük katkısı hem araştırma altyapısı sunması hem tecrübeli hocalarla buluşturup onlarla projeler yapma olanağı hem de yurtdışı stajları konusunda desteklemesi oldu. Bu sayede uluslararası anlamda network kazanma şansım oldu.” dedi.
]]>
Iğdır Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sait Yıldırım, sosyal medya hesapları Facebook ve TikTok kullanıcılarıyla evlilik konusunda bir araştırma gerçekleştirdi. Yıldırım, yarısı erkek, yarısı kadınlardan oluşan 2 bin sosyal medya kullanıcısının ‘Tekrar dünyaya gelsen eşinle evlenir miydin?’ ve ‘Dünyaya bir daha gelsen yine evlenir miydin?’ sorularına verdiği cevapları inceledi.
‘TEKRAR DÜNYAYA GELSEN EŞİNLE EVLENIR MİYDİN?’
‘Tekrar dünyaya gelsen eşinle evlenir miydin?’ sorusunu cevaplandıran erkeklerin yüzde 46’sı, kadınların ise yüzde 54’ü hayır cevabını verdi. Eşe-evliliğe karşı hissedilen duygulara da yer verilen araştırmada erkeklerin yüzde 32’si evlilikte huzurlu olduğunu, yüzde 30’u ise pişmanlık duygusunu dile getirdi. Yüzde 34’ünün evlilikten duyduğu pişmanlığını ifade ettiği kadınlarda, huzur bulduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 20’de kaldı.
‘Dünyaya bir daha gelsen yine evlenir miydin?’ sorusuna ise büyük çoğunluk tekrar evlenecekleri cevabını verdi. Araştırmaya katılanların yüzde 72’si evlenme kararını yine alacaklarını belirtirken, yüzde 28’i ise evlenmeyeceğini ifade etti.
KADINLAR DAHA ÇOK ZORLUK YAŞIYOR
Araştırmanın sonuçlarını değerlendiren Doç. Dr. Yıldırım, “’Tekrar dünyaya gelsen eşinle evlenir miydin?’ sorusuna katılımcıların yüzde 53’ü evet yanıtını verirken yüzde 47’si hayır cevabını vermiştir. Erkeklerin yüzde 42’si kadınların yüzde 53’ü ise hayır cevabını vermiştir. Genel olarak bakıldığında katılımcılarda kadınların tekrar evlenme isteği erkeklere göre daha azdır. Evlenme süreci ve sonrasında yaşanan zorluklara bakıldığında kadınların erkeklere göre daha çok zorluk yaşaması, tekrar evlenme konusunda kadınları isteksiz kılmıştır. Evlilik ve eşe karşı hissedilen duygular incelendiğinde erkeklerde hissedilen duyguların en yükseği yüzde 32 ile huzur; kadınlarda hissedilen en yüksek duygu yüzde 34 ile pişmanlıktır. Erkeklerde huzur ve sevgi duygusu daha yüksek iken kadınlarda pişmanlık duyguları daha yüksektir” diye konuştu.
‘AMACIMIZ EVLİLİK KURUMUNU KÖTÜLEMEK DEĞİL’
Evlenmelerin azaldığı ve boşanmaların arttığı günümüzde iki farklı sosyal medya hesabı üzerinden 2 bin kişi üzerinde araştırma yaptıklarını belirten Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yıldırım, şunları söyledi:
“Burada tabii ki evlilik kurumunun kötülüğünden bahsetmiyoruz. Ancak evlilik kurumu ile birlikte çıkılan yolun yanlış adamlarla ya da yanlış beklentilerle kurulduğunu, sürdürüldüğünü görüyoruz. Çevremizde de çoğunlukla bu problemlerin yaşandığını görüyoruz. Ben aynı zamanda aile danışmanlığı yapıyorum. Gelen çiftlerimize danışanlarımıza baktığımız zaman denklik noktasında bir sorun görüyoruz. Biz denkliği de yanlış anlıyoruz. İllaki eğitim veya meslek anlamında bir denklik söz konusu değil. Kişilik ve beklenti noktasında denkliğin olması önemli. Yani aynı duyguların paylaşılması, birbirini anlayabilmeleri çok kıymetli. Ancak biz genelde kendimiz, yani kendi duygularımız dışında sosyal çevremiz veya gösteriş unsuru olarak gördüğümüz bazı hususları evliliğimizin, hayatımızın merkezinde oturttuğumuzda çok ciddi problemlere yol açıyor. Dikkat ederseniz evliliklerde birçok basit tartışmalar yaşanıyor. Çoğunlukla bu küçük tartışmaların üzeri örtülerek veya görmezden gelinerek hareket ediliyor. Bu durum çiftlerin en ufak tartışmada geçmiş defterleri aralamalarına yol açıyor. İnsanlar geçmişe dalıyorlar. Çünkü geçmişte problemleri çözmeden hareket ettikleri için en ufak bir şeyde patlamalar yaşıyorlar. Kadın ya da erkek fark etmiyor, problem çözme kapasiteleri olmadığı durumlarda çözülemeyen problemlerin üstü örtülüyor ve devam ediyorlar. Düşünün ki bir yolda gidiyorsunuz ve yol arkadaşınız tarafından hançerleniyorsunuz. Onun yarasını sarmadan yola devam edebilirsiniz ama o her zaman sizin için bir yara olarak kalacak. O yara daha da büyütecektir. Bu noktada problemi çözerken çok ciddi bir yol izlememiz gerekiyor.”
‘HUZURSUZ BİR YUVA, ASLINDA HUZURSUZ BİR TOPLUM DEMEKTİR’
Araştırmaya katılan bir kişinin ‘Tekrar dünyaya gelsen eşinle evlenir miydiniz?’ sorusuna ‘Ben bir kuş olsam bir daha eşimi köyünün üzerinden bile uçmam’ cevabının dikkat çekici olduğunu belirten Yıldırım, “Aslında komik ama ciddi bir bıkmışlık, tükenmişlik görüyoruz. Başlangıçta ciddiye almadığımız sorunlar daha büyüyerek karşımıza çıkabiliyor. Genç olsun, yaşlı olsun, orta yaş olsun, akşam olup eve gideceği zaman ‘Acaba hangi sorunla karşılaşacağım’ ya da ‘Bugün nasıl kavga edeceğiz?’ diye onun endişesini yaşıyor. Böyle bir birey iş hayatında da başarıyı getirmediği gibi çevresinde de arkadaşlık ilişkilerinde de çok verimsiz olmasına sebep olur. Dışarıda her insanda bir gerginlik bir mutsuzluk hakim. Trafikte çok ciddi kavgalar yaşanıyor. Aslında bunların temeli bu huzursuz bir yuvanın dışa yansımış biçimi. Huzursuz bir yuva aslında huzursuz bir toplum demektir” dedi.
Şirketten yapılan açıklamaya göre, araştırma, iş gücü hareketliliğinin, dünya genelinde iş yapış biçimlerinde köklü değişiklikler yarattığını ve uzaktan çalışma modelinin yaygınlaşmasıyla iş gücü hareketliliğindeki trendlerin nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor.
Kurumsal liderlerin iş gücü hareketliliği stratejilerini nasıl yeniden tasarladığını ve geliştirdiğini inceleyen araştırma, mobil çalışanlar, iş hedefleri ve kurumsal dayanıklılık için daha iyi sonuçlar sağlayabilecek etkenleri stratejik uyum, yetenek bağlantısı, dijital odaklanma, esneklik ve dış uzmanlığın kullanılması olarak sıralıyor.
Ankete katılanlar, gelişmiş, gelişmekte olan ve diğer grup olarak üçe ayrıldı.
Gelişmiş iş gücü mobilite fonskiyonlarına sahip sektörlerin başında enerji (yüzde 30), teknoloji, medya ve telekomünikasyon (yüzde 30), finansal hizmetler (yüzde 26), tüketici ve perakende (yüzde 24) sektörleri geliyor. Gelişmekte olan iş gücü mobilite fonksiyonlarına sahip olanlara göre ise ilk sırada otomotiv ve üretim sektörü (yüzde 60) yer alıyor.
İŞVERENLER YURT İÇİ VE ULUSLARARASI ÇALIŞAN HAREKETLERİNİ TAKİP EDİYOR
Araştırmaya katılan işverenlerin neredeyse tamamı (yüzde 98) yurt içi ve uluslararası çalışan hareketlerini takip ettiklerini söylüyor. Bu oran, geçen yıl yüzde 49du.
İş gücü profesyonellerinin çoğu (yüzde 86) ise iş gücü hareketliliğinin, karbon ayak izini azaltmak, kurumsal sürdürülebilirlik hedeflerine katkıda bulunmak ve çevre dostu ulaşım seçeneklerine öncelik vermek üzere kuruluşlarının genel sürdürülebilirlik gündemini ve hedeflerini iyileştirdiğini söylüyor.
YÜZDE 34 İŞİNDEN AYRILMAK İSTİYOR
EY araştırması, bir yıl içinde işlerinden ayrılmaya istekli çalışan sayısının oldukça yüksek olduğunu (yüzde 34) gösterirken, çalışanların öncelikli endişesinin ücret olduğunu ortaya koyuyor.
Mobilite uzmanları, kuruluşların bu durumun farkında olduğunu ve yüzde 82sinin hibrit çalışmaya yönelik bir yaklaşım geliştirdiğini söylüyor. Ancak işverenler, uzaktan çalışmanın sınır ötesi olmasına henüz tam olarak ikna olmuş değil. İşverenlerin yüzde 41i hibrit modelin fiziksel iş gücü hareketliliğinin yerini alabileceğini düşünüyor ve yüzde 49u, bu modelin özellikle kıdemli profesyoneller için aynı düzeyde verim sunmadığına inanıyor.
Araştırmaya göre, gelecek iki yıl içinde, profesyonellerin yüzde 80i, iş gücü alanındaki mobilite teknolojisine yatırımlarını artırmayı planladığını belirtiyor. İşverenlerin çoğu (yüzde 91) otomasyonu ve dijitalleşmeyi verimlilik açısından yararlı buluyor ve bu kapsamda en önemli üç faydayı “süreç basitleştirme”, “süreç standardizasyonu” ve “vergi ve göçmenlik politikalarına uyum” olarak sıralıyor.
Üretken yapay zeka (GenAI) araçlarına doğru hızlanan yolculuğun, gelecek 12 ay içerisinde yatırımları ve iş akışlarını etkilemesi bekleniyor. Mobilite işlevlerinin yüzde 71i GenAIı kısıtlı olarak, yüzde 22si ise rutin olarak kullanıyor. İşverenlerin yüzde 79u GenAIın esnek çalışma yolları, çalışan deneyimi ve yeni iş fırsatlarının sağlanması gibi konularda olumlu etkisi olacağını söylüyor. Yanıt verenlerin yüzde 44ü ise GenAIın esnek çalışmaya fayda sağlayacağını düşünüyor.
“ŞİRKETLERİN ESNEK ÇALIŞMA DÜZENLERİNİ BENİMSEMELERİ GEREKİYOR”
Açıklamada görüşlerine yer verilen EY Türkiye İş Gücü Danışmanlığı Lideri ve Şirket Ortağı Ersin Yıldırım, araştırma sonuçlarının, mobil şekilde çalışanlar, iş hedefleri ve kurumsal esneklik için daha iyi sonuçlar sağlayabilecek iş gücü mobilitesini geliştirmek için temel itici güçleri ortaya koyduğunu belirtti.
Yıldırım, “İş gücü yönetiminde ve liderlik pratiklerinde önemli değişikliklerin beklendiği bu dönemde, şirketlerin esnek çalışma düzenlerini benimsemeleri ve çalışanlarının ihtiyaçlarına uygun hareketlilik çözümleri sunmaları gerekecek. Ayrıca, liderlik ekiplerinin bu alandaki kriz yönetimi becerilerini geliştirmesi ve değişen iş gücü dinamiklerine uyum sağlaması kaçınılmaz olacak.” ifadelerini kullandı.
Esnekliğin, uyum sağlama ve çalışan ihtiyaçlarına odaklanmanın öneminden bahseden Yıldırım, “Bunlar, başarılı bir hareketlilik stratejisinin temelini oluşturacak gibi görünüyor. Gelişmiş bir iş gücü mobilitesi için kuruluşlar, stratejik davranarak ve gelecekteki liderlerin yetiştirilmesindeki önemin bilincinde olarak, hareketliliği daha geniş iş gücü gündemine dahil etmeli.” değerlendirmesinde bulundu.
]]>Bilim insanları, bu canlıların soylarının tükenmesinden son iki Buzul Çağı boyunca yaşanan şiddetli iklim değişikliği olaylarının sorumlu olduğunu düşünüyordu. Fakat yeni bir çalışma farklı bir “suçlu” üzerinde duruyor: insanlar.
Mail Online’ın haberine göre, paleoklimatoloji verileri, korunmuş DNA örnekleri, arkeolojik kanıtlar ve daha fazlasını bir araya getiren kapsamlı bir incelemeyle ilk avcı-toplayıcılardan gelen “insan avcılığının” şu anda mevcut tüm kanıtlar tarafından en çok desteklenen neden olduğunu belirledi.
Yeni çalışmada, “Davranışsal olarak modern insanların doğrudan ve dolaylı baskıları için güçlü ve kümülatif bir destek var” sonucuna varıldı.
ARAŞTIRMA SONUÇLARI İNSANLARI İŞARET EDİYOR
Bilim insanları uzun zamandır mamutların, dev tembel hayvanların ve 44 devasa, bitki yiyen ‘megaherbivor’un daha yaklaşık 50.000 yıl önce neden soylarının tükendiğini tartışıyor. Araştırma sonuçları, bu türlerin neslinin tükenmesinin ardındaki “temel etkenin” insanlar olduğunu gösteriyor.
‘Megafauna’ olarak adlandırılan 45 kilogram üzerindeki büyük hayvanların, modern çağlardaki ortalamanın üzerindeki yok olma oranları olduğu görülüyor. Fosil kayıtları, bu büyük türlerin soylarının çok farklı zamanlarda ve çok farklı hızlarda tükendiğini, bazılarının sayılarının oldukça hızlı, bazılarının ise daha yavaş azaldığını (bazı durumlarda 10 bin yıl veya daha uzun bir süre boyunca ) ortaya koyuyor.
Bu yok oluşların çok azı, “Geç Kuvaterner” dönemi olarak bilinen ve Pleistosen çağının sonunu, son iki Buzul Çağı’nı ve 11.700 yıl önce Holosen çağının başlangıcını içeren bu zaman dilimindeki iklim kayıtlarıyla iyi bir şekilde eşleşmektedir. Fakat bu yok oluşların çoğunun modern insanların yerel olarak gelişiyle bağlantılı olduğu ileri sürülmektedir.
HAYVAN POPÜLASYONU NASIL AZALDI?
Aarhus Üniversitesi’nde paleo-ekoloji ve biyoçeşitlilik araştırmaları yapan çalışmanın başyazarı Jens-Christian Svenning, “Erken modern insanlar en büyük hayvan türlerinin bile etkili avcılarıydı ve büyük hayvanların popülasyonlarını azaltma yeteneğine sahiplerdi” dedi.
Svenning, “Bu büyük hayvanlar, uzun gebelik dönemleri olduğu, bir seferde çok az sayıda yavru ürettikleri ve cinsel olgunluğa ulaşmaları uzun yıllar aldığı için aşırı sömürüye karşı özellikle savunmasızdı ve savunmasızdırlar” diyerek sözlerine devam etti.
Danimarka Ulusal Araştırma Vakfı’nın Aarhus Üniversitesi’ndeki Yeni Biyosferde Ekolojik Dinamikler Merkezi’ni (ECONOVO) yöneten Svenning, yeni çalışmanın derlenmesine yardımcı olan diğer yedi araştırmacıdan oluşan bir ekibin başında bulundu.
Büyük hayvan neslinin tükenmesine ilişkin yaptıkları araştırma, en büyük 48 hayvandan 40’ının, yani 2.200 pound’un (1.000 kg) üzerinde olanların neslinin tükendiğini ortaya koydu.
Araştırmacı Jens-Christian Svenning, “Son 50.000 yıldaki büyük ve çok seçici megafauna kaybı, son 66 milyon yılda benzersizdir” ifadelerini kullandı.
Svenning yaptığı açıklamada, “Önceki iklim değişikliği dönemleri büyük, seçici yok oluşlara yol açmadı” dedi ve “bu da megafauna yok oluşlarında iklimin önemli bir rolü olmadığını savunuyor” dedi.
MIZRAK UÇLARINDA PROTEİN KALINTILARI VAR
Araştırma sonuçlarına göre tarih öncesi insanlar tarafından çok büyük hayvanları yakalamak için tasarlanan antik tuzakların yanı sıra insan kemiklerinin analizleri ve bulunan mızrak uçlarındaki protein kalıntıları, atalarımızın çevredeki en büyük memelilerden bazılarının avlanıp yendiğini göstermektedir.
Svenning, “İklimin rolüne karşı çıkan bir başka önemli örüntü de, son megafauna yok oluşlarının iklimsel olarak istikrarlı bölgelerde de istikrarsız bölgelerde olduğu kadar sert olmasıdır” dedi. Araştırma sonuçlarına göre Svenning’in ekibi, bir bölgenin iklim değişikliğine karşı savunmasızlığının bu yok oluşlarda rol oynamadığını fakat insan avcıların göçünün rol oynadığını tespit etti.
Ağırlık sınıfına göre yok olma yüzdelerinde azalma eğilimi gösteren megafauna ve özellikle uysal bitki yiyenlerin büyük bir hedef olduğu belirlendi. Geçtiğimiz beş bin yıldan günümüze kadar geçen daha yakın bin yılda, geri kalan megafauna, kaçak avcılar ve habitat kaybı da dahil olmak üzere, insan faaliyetlerinden dolayı yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalan türler arasında kaldı.
Araştırmacılar özellikle; Bubalus Mephistophelesadlı manda türünün, Equus Ovodovi adlı bir at ya da Equid türünün ve Junzi Imperialis adlı Gibon primat türünün dünya çapında yok oluşunu örnek gösterdi.
AKTİF KORUMA VE RESTORASYON GEREKİYOR
Svenning’e göre megafaunanın yok olması tüm ekosistemleri baltalayabilir çünkü bu büyük canlılar tohumların dağılmasında, beslenme alışkanlıklarıyla bitki örtüsünün şekillenmesinde ve atıklarıyla besin döngüsüne katkıda bulunmada rol oynuyor. Araştırmacı Svenning, ‘Sonuçlarımız aktif koruma ve restorasyon çabalarına duyulan ihtiyacı vurguluyor’ dedi.
Svenning, “Büyük memelileri yeniden dünyaya getirerek ekolojik dengelerin yeniden kurulmasına yardımcı olabilir ve megafauna bakımından zengin ekosistemlerde evrimleşen biyolojik çeşitliliği destekleyebiliriz.” diyerek sözlerini noktaladı.
Dünya sıralamasında 8. sıraya yerleşen bu “süper bilgisayar”, yapay zeka, iklim değişikliği, yenilenebilir enerji ve sağlık bilimleri başta olmak üzere pek çok konuda bilim insanlarına ve endüstriye hizmet ediyor.
Bilgi işlem kapasitesinin 380 bin dizüstü bilgisayara eşit olduğu MareNostrum5, bir dizüstü bilgisayarın 46 yılda yapacağı işlemi 1 saatte yapabiliyor.

İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi’nde laboratuvarı bulunan İzmir Katip Çelebi Üniversitesinin Biyofizik Ana Bilim Dalı’nda görevli Doktor Öğretim Üyesi Seyit Kale’nin öncülüğündeki araştırma ekibinde yer alan doktora öğrencisi Serhan Turunç ve araştırmacı Hatice Döşeme, genetik çalışmalarında kullanmak üzere MareNostrum5’e erişim hakkı kazanan ilk Türk araştırmacılar oldu.
Türk bilim insanları, 1 yıl boyunca sistemin muazzam işlem gücünden yararlanarak, nadir genetik hastalıklarla ilgili teşhis ve tedavi için daha etkili stratejiler geliştirmeyi amaçlıyor.
Araştırmacılar, kazandıkları bilgi işlem süresiyle bu çalışmaları haritalamak ve yeni epigenetik mekanizmaları ortaya çıkarmak için kapsamlı analizler ve simülasyonlar gerçekleştirecek.
Serhan Turunç, AA muhabirine, MareNostrum5’e erişim hakkı kazanan çalışmanın, nadir hastalıklar arasında yer alan ve büyüme kusurlarına, zihinsel engelliliğe, otizm ile erken yaşlanmaya yol açan bir hastalık olan rahman sendromunun genetik araştırmalarını geliştirmeye odaklı olduğunu belirtti.
Yaklaşık 2 yıldır bu projede çalıştıklarını ve böyle bir sonuç elde ettikleri için mutlu olduklarını ifade eden Turunç, şunları kaydetti:
“Bilgisayar ortamında hesaplamalı yöntemler kullanarak biyolojik moleküllerin hücre içinde nasıl davrandığını tespit ediyoruz. Araştırmamızda hastalığa sebep olan mutasyonu taşıyan protein ile mutasyonu olmayan proteinin birbirleriyle olan dinamiğini inceliyoruz. Bu çalışma sonucunda farklılıklardan doğan ilişkileri çeşitli deneylerle de yorumlayarak aslında genetik hastalıklar için moleküler seviyede tanı oluşturmaktayız ve bu sayede tedavi için terapötik yöntemlere yön vermiş oluyoruz. Bu çalışmamızın önemli unsuru kişiye özel bir yaklaşım olmasıdır. Günümüzde klinikte hasta semptomları incelenerek tanıya ulaşılmaya çalışılıyor fakat hastadaki mutasyonun moleküler seviyede incelenmesi hastalığı daha iyi sınıflandırabilme potansiyelindedir. Gelecekte hesaplama kaynaklarının gelişmesiyle bu yöntemlerle her hastaya özel bir moleküler seviyede tanı ve buna özel terapötik ilaçlar geliştirilebileceğini öngörüyoruz. Teknoloji bu noktaya doğru evrilecektir ve yaptığımız çalışma bunun öncülüğü niteliğindedir.”
“MOLEKÜLER BİR RESİM ORTAYA KOYUYORUZ”
Seyit Kale de her hastalığın moleküler bir açıklamasının bulunduğunu ifade ederek, söz konusu çalışmanın bu anlamda çok önemli olduğunu söyledi.
Ekibindeki araştırmacılar başta olmak üzere kendilerine katkı sunan yetkililere teşekkür eden Kale, “Her defasında her hasta için deney mümkün değil ama her hasta için belki yerine göre simülasyon yapabilmemiz mümkün oluyor. Yani orada da bizim görevimiz başlıyor. Moleküler bir resim ortaya koyuyoruz.” dedi.
Hatice Döşeme ise MareNostrum5 adlı “süper bilgisayar”ın geçen yılın sonlarında İspanya’nın Barselona kentinde açıldığını hatırlatarak, bu bilgisayara erişim hakkı kazandıkları için gururlu olduklarını anlattı.
Kacır, “Veri merkezi ve ARF kümesi yatırımımızla ülkemizin gelişimi ve kalkınması için kritik öneme sahip yüksek başarımlı hesaplama altyapısını özel sektör, kamu ve akademimizin çalışmalarına tahsis ediyoruz.
35 bin dizüstü bilgisayara eşit bilgi işlem kapasitesiyle dünyanın en kuvvetli 313’ncü süper bilgisayarı olan ARF ile ülkemiz bazı önemli yeteneklere de sahip oluyor. Çözme şansımız bulunmayan problemleri çözülebilir hale getirerek, bizim için erişilemez olan araştırma alanlarını ve teknolojilerini ulaşılabilir hale getireceğiz” dedi.
192 PROJE DESTEKLENDİ
Kacır konuşmasında şunları kaydetti: 2003’te Türkiye Ulusal Bilim e-Altyapısı TRUBA’yı kurarak özel sektör, kamu ve üniversitelerin ihtiyaç duyduğu yüksek performanslı hesaplama (HPC) kapasitemizi oluşturmaya başladık. Araştırmacılarımızın uluslararası alanda rekabet gücünü artırarak, ülkemizin bilim ve teknoloji alanında daha güçlü bir konuma gelmesine sağladık.
11 MİLYON DOLARI AŞTI
80 bin işlemci çekirdeği, 216 adet GPU ve 14 petebayt depolama alanı ile 6 binden fazla kayıtlı kullanıcıya ücretsiz hizmet veren bu altyapıyla bugüne kadar 192 araştırma projesini destekledik. Bin 500’ün üzerinde SCI (Science Citation Index) yayınını, 300’e yakın yüksek lisans ve doktora tezini akademiye kazandırdık.
2019 yılında katıldığımız EuroHPC Ortak Girişimi ile de Avrupa genelinde kurulan yüksek başarımlı hesaplama altyapılarını araştırmacılarımızın hizmetine sunduk. Yüksek Başarımlı Hesaplama Ulusal Yetkinlik Merkezi’nin (NCC Türkiye) ülkemizde kurulmasını sağladık.
Orta ve yüksek segmentte yaklaşık 380 bin dizüstü bilgisayarın toplam kapasitesine eşdeğer ve dünyanın en büyük sekizinci süper bilgisayarı olan MareNostrum 5’i araştırmacılarımızın erişimine açtık.
MODSİMMER TRUBA Veri Merkezi ve ARF Hesaplama Kümesiyle ülkemizin bilimsel araştırma yetkinliklerine yeni bir boyut kazandırıyoruz. Maliyeti 11 milyon doları aşan veri merkezi ve ARF kümesi yatırımımızla ülkemizin gelişimi ve kalkınması için kritik öneme sahip yüksek başarımlı hesaplama altyapısını özel sektör, kamu ve akademimizin çalışmalarına tahsis ediyoruz. ARF ile ülkemiz bazı önemli yeteneklere de sahip oluyor.”
NELER YAPACAK
-Bakan Kacır, yeni merkezin neler yapacağını ise şöyle anlattı: “Birincisi, daha öncesinde çözme yeteneğimizin olduğu ancak çok zaman alan problemlerin daha yüksek hızla çözülmesini sağlayarak, bizim için ‘olağan/sıradan hesaplamalar’ seviyesine indirgenmesi.
İkincisi ve daha önemlisi ise; daha önce çözme şansımız bulunmayan problemleri çözülebilir hale getirerek, bizim için erişilemez olan araştırma alanlarını ve teknolojilerini ulaşılabilir hale getireceğiz.
Ayrıca, dijital ikizlerin oluşturulması, iklim değişiklikleri çalışmaları, yüksek doğruluklu aerodinamik tasarım ve doğrulama çalışmaları gibi büyük sistemlerin uzun süreli modellenmesi ve büyük yapay zeka modellerinin geliştirilmesi ARF sayesinde mümkün olacak.”
]]>European Organization for Nuclear Research (CERN) ve Synchrotron-light for Experimental Science and Applications in The Middle East (SESAME) gibi kurumlarda ortaklıkları bulunan Türkiye’de, süper iletken teknolojisi konusunda en önemli adımlardan biri TARLA ile atıldı.
Ankara Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen ve daha sonra yasa ile devlete ait araştırma laboratuvarı haline getirilen TARLA, Faz-1 20 meV (em-ivi) demet hattıyla, yerli donanım ve yetkinlikleriyle Türkiye’yi süper iletken elektron hızlandırıcı teknolojisine sahip, dünyadaki 5 ülke arasına soktu.

11 PROJE YÜRÜTÜLÜYOR
Prof. Dr. Hasan Serdar Öztürk yönetimindeki TARLA için bugüne kadar 35 milyon euro kaynak sağlandı. Süper iletken teknolojisini kullanarak elektron hızlandırma yeteneği sayesinde TARLA, bilim ve mühendislik alanında önemli kazanımlar sağlayacak. Kanser hastalarına uygulanan ışın ve hadron tedavisi, parçacık fiziği, nükleer fizik, biyoteknoloji, nanoteknoloji, genetik, malzeme, endüstri, metroloji, kimya, enerji, savunma, uzay, iletişim, lazer gibi bir çok alanda eğitim ve araştırma çalışmaları TARLA’da yürütülecek.
Prof. Öztürk, “TARLA ile Türkiye, hızlandırıcı teknolojilerine dayalı bilimsel çalışmalar konusunda önemli bir eşiği aşmış oldu. Halen TARLA’da 2’si AB, 9’u da TÜBİTAK destekli 11 proje yürütülüyor. TARLA’nın kurulumu da yine Türk ekip tarafından yapıldığı için önemli bir tecrübe sağlanmış oldu” diyor.
TARLA Lider Araştırmacısı Dr. Veli Yıldız ise yurt dışında hızlandırıcı alanında önemli çalışmalar yapmış bir isim. Yıldız, TARLA ve yapılan çalışmaları TRT Haber’e anlattı:
“TARLA parçacıklarla hem araştırma yapma imkanı sağlayacak hem de bir merkez. Bu yüzden önemi büyük. Dünyada birçok parçacık hızlandırıcı var fakat TARLA süper iletken bir hızlandırıcı ve yapacağı iş bir ışın çıkartmak olacak deneyler yapmak için. Süper iletken teknolojisine dayalı merkezler fazla yok dünyada. Beş ülkede var. TARLA onlardan bir tanesi olacak.”

“İLK HIZLANMADAN SONRA TÜRK BAYRAĞI ASTILAR”
“TARLA uzun zamandan beri kuruluyor ama bir hızlandırıcının çalışması için de epey bir destekleyici sistem gerekiyor. Sistemler 2023 sonuna kadar bitirildi ve şu anda yoğun bir şekilde demet hattını, hızlandırıcı hattını kurup onun testlerini yapıyoruz. Nisan ayında büyük bir adım gerçekleştirdik. Süper iletken parçacıkları hızlandırdık. İlk hızlanmayı yaptıktan sonra buradaki çalışan arkadaşlar Türk bayrağını kontrol odasına astılar.”
“BILIMI ÇOK GELIŞTIRECEK”
“Bu, Türkiye’de yapılan ilk hızlandırma. TARLA, Türkiye’de teknoloji hızlandırıcı ve hızlandırıcı bilimini çok geliştirecek. Hızlandırıcıdan çıkan parçacıklar, çıkartılan ışınlar veya lazerle hem fizik hem kimya hem biyoloji alanında materyal, araştırmaları yapılabilecek. Aldığımız bir toprak örneğini mesela ışınladığımızda ve etrafına dedektörler koyup baktığımızda içindeki malzemelerin ne olduğunu görebileceğiz.”

“RADYOTERAPI VE HADRONTERAPIDE KULLANILIYOR”
“Hızlandırıcıların tıpta kullanım alanı çok. Hem medikal malzemelerin sterilizasyonunda kullanıyor hem kanser tedavisinde kullanılıyor. Radyoterapi ve hadronterapide yararlanılıyor. Ayrıca yurt dışından ithal edilen malzemelerin içerisinde sağlığa zararlı veya zararlı maddeler var mı diye görmek istiyorsak eğer, onları buradaki ışınlama yöntemi ile görebileceğiz.”
“KURGU DEĞİL BİLİM”
“Yapılan çalışmalara ‘bilim kurgu’ demeyelim artık. Bilim… Çok eski yıllarda bu bilim kurguydu ama çoğu yerde kullanılan hatta belki Türkiye’de de gecikmiş olan bir teknoloji diyelim. TARLA da o boşluğu dolduracak Türkiye’de. Geliştirilen teknoloji ve yan ürünleri ile Türkiye’ye ileride çok büyük faydası olacağını düşünüyorum böyle bir tesisin.”

“SÜPER ILETKEN HIZLANDIRICISI ILE TÜRKIYE’DE EŞSIZ”
“TARLA daha önce Ankara Üniversitesi’ne bağlıydı fakat 2020 senesinde ulusal merkez haline geldi. Şu anda üniversiteden bağımsız, kampüsünde olsak bile bir ulusal araştırma merkeziyiz. Burayı Türkiye’de benzersiz yapan boyutu, hızlandırıcının büyüklüğü, imkanları, ulusal bir merkez olması ve hızlandırıcının tipi yani süper iletken olması.
TARLA Türkiye’yi kesinlikle ileri taşıyacak. Burada yapılan araştırmalarla hem teknolojinin geliştirilmesi hem de bilim insanlarına sunacağı imkanlarla yapılacak araştırmalarla kesinlikle teknoloji bir şekilde geri dönecek ve Türkiye’de hem teknoloji ilerleyecek hem bilim ilerleyecek. Hızlandırıcı teknolojisi gerçekten çok önemli dünyada. Çok yere dokunuyor kullanıcı teknolojisi ve Türkiye’de de böyle bir tesisin olması beni sevindiriyor.”
Üçüncü kuşak mübadil, emekli gazeteci Hasan Seyfettin Teoman ile Lozan Mübadilleri Vakfı Mudanya Temsilcisi Hasan Cumhur Aksan, nüfus mübadelesiyle doğdukları topraklardan göçe zorlanan ve bir asır önce ilçeye yerleşen atalarının anılarını anlattı.
Anne tarafı Giritli, baba tarafı Selanikli olan 72 yaşındaki Teoman, mübadele kültürünün unutulmaması için araştırmalar yaptığını, kitaplar yazdığını söyledi.
– “MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA SELAM SÖYLE”
Mübadil öykülerinden oluşan “Mustafa Kemal Paşa’ya Selam Söyle” kitabını 5 yılda yazdığını belirten Teoman, “Bu kitapta atalarımın öyküleri var. Giritliler acılarını paylaşmazlar, bir şey söylemezler. Sakin, onurlu, gururlu insanlardır. Ben, onların arasında yetiştim. İşte onlardan bana kalan, söylemlerinden, anılarından kalanları kitap haline getirdim. Dedemle anneannemden kalan, büyüklerimden kalan anılar var. Kitapta, Mustafa Kemal’in Giritliler üzerindeki etkisinden, Giritlilerin Mustafa Kemal ile İsmet İnönü sevgisinden, cumhuriyete, Atatürk devrimlerine olan bağlılıklarından bahsettim.” diye konuştu.
Teoman, mübadele üzerine araştırma yapmaya, Giritli mübadillere, sonraki kuşaklara bir şeyler kazandırmak için yazmaya devam edeceğini dile getirerek, “Elimden geleni yazarak, yapıyorum. Giritlilik kültürü bitmesin istiyorum. Giritlilik, çok saygın ve farklı bir kültür ekolü. Onu yaşatalım istiyorum.” diye konuştu.

– DEDESI, BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’E ÇİZME YAPMIŞ
Babası vefat edince dedesinin yanında büyüdüğünü anlatan Teoman, şunları kaydetti:
“Bu zaman içinde mübadillerin içinde çok şey yaşadım. Onların yoksulluklarını, çaresizliklerini, içlerindeki acıları gördüm fakat o acıları dışarı vurmak istemeyen insanlarla yaşadım. Konuşmaları, yaptığı yemekleri, yaşam biçimleri, komşulukları, olağanüstü güzel insanlardı. İkinci kuşak da bunları devam ettirmeye çalıştı. Üçüncü kuşak olarak biz de bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama onlar kadar yapamıyoruz çünkü artık bu kuşaklar, eski özelliklerini yavaş yavaş yitiriyor.”
Teoman, dedesinin gemiyle Mudanya’ya geldiğini, dedesinin kardeşinin ise İzmir’in Urla ilçesinde gemiden indiğini, iki erkek kardeşin soyadlarının da hikayelerinin farklı olduğunu söyledi.

Hasan Seyfettin Teoman, sözlerini şöyle sürdürdü:

– “AMACIMIZ, GİRİT KÜLTÜRÜNÜ, TARİHİNİ BİZDEN SONRAKİ KUŞAĞA BIRAKMAK”
Üçüncü kuşak Girit mübadili ve Lozan Mübadilleri Vakfı Mudanya Temsilcisi 56 yaşındaki Hasan Cumhur Aksan da 2014 yılında vakfın ilçe temsilciliğinin kurulduğunu söyledi.
Yunanistan’da 1930 yılında mübadele araştırmaları için bir vakıf kurulduğunu, Türkiye’de ise 2000 yılında konuyla ilgili bir vakıf kurulduğu bilgisini veren Aksan, “Temsilciliğimizde 18 kişilik yürütme kurulu oluşturduk ve çalışmalara başladık. Mudanya temsilciliği kurulana kadar Mudanya’da mübadele kültürünün üzerine sanki bir ölü toprağı serilmişti. Geçmişten gelen, bize verilen görevi, başarıyla yerine getirmeye başladık. Yazar Ahmet Yorulmaz bir kitabında şöyle der; birinci kuşak kök salmaya, ikinci kuşak kökü sağlamlaştırmaya, üçüncü kuşaksa geriye dönüp kökünü araştırmaya başlar. İşte biz üçüncü kuşak olarak, geriye dönüp kökümüzü araştırmaya başladık.” değerlendirmesini yaptı.

Binin üzerinde üye sayısı olan vakıf temsilciliğinde, sözlü tarih ve arşiv çalışmaları yaptıklarını, kitaplar hazırladıklarını ifade eden Aksan, şöyle konuştu:
“Amacımız, Girit kültürünü, tarihini bizden sonraki kuşağa bırakmak. Bunu bırakırken de sözlü tarih çalışmaları, yazılı tarih çalışmaları, yemek kültürü çalışmaları yapıyoruz. Önceki yıllarda yaptığımız bir takvim çalışması oldu. Girit yemeklerinde kullanılan otların fotoğrafları, tarifleri ve yemek halinin fotoğrafını bu takvimde kullandık. Bizim için en önemli 12 yemeği seçtik. Bunların içinde, bizim marasa dediğimiz arapsaçı otu, bizim ruvaz dediğimiz turp otu, şevketi bostan denilen otların yemeklerini bir çalışmayla aktardık. Bursa’da yılın en iyi takvimi seçildi ve bir ödül aldı. Geçmişten gelen kültürü geleceğe bırakmak istedik.”

– “GİRİTLERİN ÇOĞU DENİZE BAKAMAZ”
Her yıl 30 Ocak’ta denize karanfil attıklarını dile getiren Aksan, “Giritlerin çoğu denize bakamaz. Bindikleri gemilerde kaybettikleri, çocukları, akrabaları vardır. Yolda kaybediyorsunuz ve denize veriyorsunuz. Onun için denize bakamazlar. Çoğu da çok fazla Türkçe bilmezdi. Babaannem, 93 yaşında vefat etti. Bana hayatı boyunca ‘Cumhur’ diyememiştir. Çünkü Yunanca’da T ve Z harfleri birleşir, C olur. Bana ölene kadar ‘Zımmur’ demiştir.” ifadesini kullandı.
Aksan, mübadillerin çoğunun aslında parçalanmış bir aile yapısı olduğuna dikkati çekerek, şöyle devam etti:
“Annemin babası da gemiden Mudanya’da iniyor. Bir kardeşi ise Gemlik’te iniyor. Birbirleriyle 20-25 yıl sonra bir şekilde haberleşerek eşeklerle Gemlik’ten ve Mudanya’dan çıkıp Kurşunlu’da buluşuyorlar. Annemin babası, dokuz kardeşler ama sekizi buraya geliyor. Dedemin ikinci kardeşi, gemiye bindikten sonra atlayarak, karaya çıkıyor ve gelmiyor. Orada kalan, arkamızda bıraktığımız dedemin bir kardeşi var yani. Kardeşim Girit’e gittiğinde soruyor, araştırıyor ama bilen yok. Mezarlıklara da bakılıyor ama isminin sonradan ne olduğunu da bilemediğimiz için bir sonuç elde edemedik.”
Geçen yıl 2 bin 963 üniversitenin değerlendirildiği sıralamada bu sene dünya genelinde önde gelen 5 bin 663 üniversite değerlendirildi ve 1503 üniversite listelendi.
2025 sonuçlarına göre ODTÜ, QS Dünya Üniversiteleri Sıralaması’nda listelenen üniversiteler arasında üst yüzde 18,96’lık başarı dilimde yer alarak tüm yılların en yüksek başarı seviyesine ulaştı.
Bunun yanında ODTÜ’nün “işveren tanınırlığı” boyutundaki sıralaması son 3 yılda 153 sıra yükselerek dünya genelinde 101. sıraya, “akademik tanınırlık” boyutundaki sıralaması ise 47 sıra yükselerek 286. sıraya yerleşti. ODTÜ bu yönüyle Türkiye’deki üniversiteler arasında ilk sırada yer aldı.
– ODTÜ, BUGÜNE KADARKİ EN YÜKSEK SEVİYEDE
ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, QS 2025 Dünya Üniversite Sıralaması sonuçlarına ilişkin AA muhabirine yaptığı açıklamada, üniversitenin 285. sıraya yerleşerek yıllar boyunca devam eden yükselişini sürdürüp bugüne kadarki en üst seviyeye taşıma başarısından dolayı gurur duyduklarını belirtti.
Dünya sıralamalarını 6 farklı gösterge kullanarak gerçekleştiren QS sıralama sisteminin, 2022 sonunda yaptığı bir açıklama ile metodolojilerinde bazı değişiklikler yaptığını dile getiren Kök, QS’in üniversiteleri “akademik tanınırlık”, “işveren tanınırlığı”, “araştırmacı başına öğrenci sayısı”, “araştırmacı başına atıf sayısı”, “sürdürülebilirlik”, “uluslararası araştırma ağı”, “istihdam sonuçları” ile “uluslararası öğrenci” ve “araştırmacı oranları” olmak üzere 9 göstergeye göre değerlendirmeye başladığını aktardı.
Rektör Kök, bu yeni sisteme göre, bazı göstergelerin ağırlıklarının değiştirildiğini, araştırma ağı, istihdam sonuçları ve sürdürülebilirlikle ilgili bazı yeni göstergelerinde değerlendirme sürecine dahil edildiğini anlattı.
YÖK Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı arasında 2022 yılında imzalanan bir protokolle yürürlüğe giren “Araştırma Üniversiteleri Destek Programı” kapsamında araştırma üniversitelerine performanslarına dayalı olarak özel bir AR-GE bütçesi tahsis edilmeye başlandığını hatırlatan Kök, şöyle devam etti:
Prof. Kök, üniversitelerin gelişerek dünyanın önde gelen kurumları arasında yer alabilmesi için mali kaynaklarının artırılmasının ve araştırma bütçelerinin uluslararası normlara çıkarılmasının önemli bir gelişme olduğunu ancak tek başına çözüm olmadığını belirterek, “Yükseköğretim kurumlarının iç süreçlerini geliştirmeleri, tüm süreçlerinde sürdürülebilir bir kalite düzeyi oluşturmaları, stratejik yönetim anlayışını benimsemeleri, tüm faaliyet ve varlıklarını kayıt altına alarak kaynaklarını kurumun amaç ve hedefleri doğrultusunda harekete geçirebilmek için etkili bir performans yönetimi uygulayabilmeleri son derece önemli.” şeklinde konuştu.
– “2 ANA YAKLAŞIM BENİMSİYORUZ”
ODTÜ olarak sıralama sistemlerini, üniversitenin uluslararası görünürlüğünü daha da yükseltmek için önemsediklerini vurgulayan Kök, şöyle konuştu:
“ODTÜ’nün sıralama sistemlerindeki başarılarının giderek yükselmesinde, uyguladığımız etkili performans yönetimi, öğretim üyelerine sağlanan teşvik edici destekler, üniversiteye kazandırılan yüksek performanslı araştırmacılar ve kurumsal verileri etkili bir şekilde yönetebilmek için kurduğumuz Kurumsal Büyük Veri Yönetim Koordinatörlüğü kapsamındaki detaylı çalışmalar çok etkili oldu. Ölçen, analiz eden ve ölçüm sonuçlarını kurumsal süreçlerine yansıtan bir yönetim anlayışını benimsediğimiz ODTÜ’de, verileri kayıt altına almak ve süreçleri kurumsal politikalara uygun olarak yürütmek için önemli bir dijitalleşme düzeyi yakalanmıştır. ODTÜ’nün bu kapsamdaki uygulama sonuçları, uluslararası sıralamalardaki konumunun da yükselmesine önemli katkılar sağladı.
ODTÜ’nün bundan sonraki süreçte sıralamalarda çok daha üst seviyelere çıkması bağlamında 2 ana yaklaşımı benimsediklerini aktaran Kök, “Bunlardan ilki, araştırmacılarına üretkenlik potansiyellerini daha da yükseltmek için üst düzeyde destekler sağlamak ve etkili bir performans yönetimi uygulanması. İkinci yaklaşımımız ise kurumun varlık ve faaliyetlerine yönelik verilerin sağlıklı bir şekilde toplanması, analiz edilmesi ve analiz sonuçlarını da dikkate alarak veriye dayalı stratejik yönetim uygulamalarının hayata geçirilmesi.” diye konuştu.
– HEDEF, İLK YÜZDE 10’LUK DİLİM
Üniversitelerin sıralamalardaki durumlarını değerlendirirken sadece kaçıncı sırada yer aldığına değil değerlendirilen üniversiteler arasında başarı düzeyi bakımından ilk yüzde kaçlık başarı diliminde yer aldıklarına bakmalarının daha sağlıklı bir değerlendirme yapılmasına imkan vereceğini ifade eden Kök, “ODTÜ olarak öne çıkan uluslararası sıralama sistemlerinde (QS ve THE) önümüzdeki iki yılda öncelikli olarak 150-250 bandını, sonraki iki yılda ise kalıcı olarak ilk yüzde 10’luk başarı dilimine ulaşmayı hedefliyoruz.” dedi.
Türkiye genelinde 700’ün üzerinde sanayi firması ile yapılan ve her yıl tekrarlanacak olan araştırmaya göre, sanayi firmalarının sürdürülebilirliğin kurumsal stratejiye entegre edilmesi noktasında henüz başlangıç aşamasında olduğu kaydedildi. Firmaların sürdürülebilirlik gündemine ilişkin bilgi seviyesinin ise düşük kaldığı belirtildi. Türkiye’deki sanayi kuruluşlarından yüzde 13’ünün karbon ayak izini hesapladığı, sürdürülebilirlik konusunda kamuya açık rapor yayımlayan firmaların toplam oranının ise yüzde 6 olduğu vurgulandı. Araştırmaya göre sürdürülebilirlik hedef ve aksiyonlarını etkileyen en önemli etken olarak ‘Kanun ve Yönetmelikler’ öne çıkarken, sanayi firmaları, sürdürülebilirlik uygulamaları için en çok ‘Teşvik/ Finansman Desteği’ne ihtiyaç duyduğunu açıkladı.
İSO’nun Ipsos iş birliği ile gerçekleştirdiği ‘İSO Sanayide Sürdürülebilirlik Eğilimi Araştırması’nın sonuçları açıklandı. Türkiye’deki sanayi kurumlarının sürdürülebilirlik konusundaki mevcut durum ve yaklaşımlarını anlamak üzere Türkiye’de ilk kez sadece sanayinin geneline yönelik gerçekleştirilen çalışmaya 717 sanayi firması katıldı. Araştırma sonunda elde edilen bulgular, İSO’nun üyesi sanayi firmalarını sürdürülebilirlik alanında desteklemek üzere gerçekleştireceği gelecek dönem çalışmalarına yön verecek.
Araştırma sonucunda elde edilen bulgular çerçevesinde Türkiye’de ilk kez, sanayinin geneli için ‘İSO Sanayide Sürdürülebilirlik Eğilimi Skorları’nı da hesaplanarak ‘Farkındalık’, ‘Yaklaşım’ ve ‘Uygulama’ başlıklarında üç farklı performans skoru oluşturuldu. Her bir skor grubunda farklı sorular ele alınarak oluşturulan sonuçlara göre Türkiye genelinde sanayi firmalarının en yüksek skora ulaştığı alan 48,97 ile ‘Farkındalık’ olurken ‘Yaklaşım’ alanındaki skorları 34,27 olan sanayi firmalarının ‘Uygulama’ skoru ise 18,19 ölçüldü.
EN ÇOK TEŞVİKE İHTİYAÇ DUYULUYOR
Firmaların, sürdürülebilirliğin kurumsal stratejiye entegre edilmesi noktasında henüz başlangıç aşamasında olduğu belirtilen araştırma sonuçlarında, firmaların sürdürülebilirlik gündemine ilişkin bilgi seviyesinin düşük, sınırlı sayıdaki sürdürülebilirlik hedefi belirleyenler arasında da ekonomik sürdürülebilirlik ile ilgili hedeflerin merkezde yer aldığı kaydedildi.
Araştırma bulguları Türkiye’deki sanayi kuruluşlarından yüzde 13’ünün karbon ayak izini hesapladığını, sanayi firmalarının, sürdürülebilirlik uygulamaları için en çok ‘Teşvik/ Finansman Desteği’ne ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre sürdürülebilirlik hedef ve aksiyonlarını etkileyen en önemli etken ‘Kanun ve Yönetmelikler’ olurken, sürdürülebilirlik konusunda kamuya açık rapor yayımladığını beyan eden firmaların toplam oranının yüzde 6 olduğu belirtildi.
Araştırma kapsamında Türkiye’deki her 4 sanayi firmasının 3’ü sürdürülebilirlik konusunun firma vizyonunun çok önemli bir parçası olduğunu belirtse de yaklaşık her 10 firmadan 3’ünün sürdürülebilirliği günlük iş rutinlerine düzenli bir şekilde entegre ettikleri ve bu konuda ölçümlenebilir hedefler koyup aksiyonlar aldıkları dikkate alındığında Türkiye’deki sanayi firmalarının çoğunun sürdürülebilirliğin kurumsal stratejiye entegre edilmesi noktasında henüz başlangıç aşamasında olduğu kaydedildi.
BİLGİ SEVİYESİ DÜŞÜK KALDI
Araştırma kapsamında Türkiye genelinde sürdürülebilirlikle ilgili gündem başlıklarına ilişkin beyana dayalı bilgi seviyesinin çoğunlukla düşük olduğu görüldü. Araştırmaya katılanlar arasında, Paris İklim Anlaşması ve Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefi dışındaki konularda ‘Hiç bilgili değilim’ ve ‘Pek bilgili değilim’ diyenlerin oranı, ‘Biraz bilgi sahibiyim’ ve ‘Çok bilgiliyim’ diyenlerin oranından daha fazla çıktı.
Katılımcıların yüzde 58’i Paris İklim Anlaşması hakkında bilgi sahibi olduğunu beyan ederken, yüzde 50’si ise Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefi hakkında hiç ya da pek bilgisi olmadığını ifade etti. En az kişinin bilgi sahibi olduğunu belirttiği konu ise yüzde 42 ile BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları oldu. Araştırmaya katılanların yüzde 32’si de Avrupa Yeşil Mutabakatı hakkında hiç bilgisi olmadığını beyan etti.
10’DA 2’Sİ FİNANS HİZMETLERİNİ KULLANDI
Araştırma kapsamındaki her 10 firmadan 9’u karbon ayak izini hesaplamazken, gelecek 12 ay dikkate alındığında çevresel sürdürülebilirliğe yönelik öncelikler arasında ‘düşük karbonlu enerji tüketimi’ gibi karbon ayak izinin azaltılmasında doğrudan etkili olacak adımlar görece daha az sayıda firma tarafından yüksek öncelikli olarak tanımlandı. Araştırma kapsamındaki firmalar en çok ‘Teşvik/ Finansman Desteği’ne ihtiyaç duyduklarını belirtse de Türkiye genelinde sürdürülebilirlik projelerinin finansmanı için sürdürülebilir finans ürün ve hizmetlerini kullanan firmaların oranı 10’da 2 ile sınırlı kaldı.
ÖZEL ÖNEME HAİZ
Bilgiyi üretme ve uygulamaya geçirme kapasitesinin geliştirilmesi, yüksek katma değerli ürün ve hizmetleri destekleyecek nitelikte Ar-Ge ve yenilik faaliyetlerinin artırılmasında, araştırma altyapılarının özel bir öneme haiz olduğunu hatırlatan Kacır, “Sağlık teknolojilerinden nano-malzemelere, güneş enerjisi teknolojilerinden astrofizik ve uzay gözlemlerine, birçok alanda faaliyet gösteren araştırma altyapılarımızı; ülkemizin bilim temelli kalkınmasında itici bir güç olarak görüyoruz. 6550 sayılı Kanun kapsamında yeterlikleri onaylanan araştırma altyapılarımızın her biri; etkin Ar-Ge yönetim kapasitesine sahip. Ülkemiz için öncelikli ve kritik alanlarda araştırmalar yapan, nitelikli Ar-Ge personelini bünyesinde bulunduran merkezler konumunda.” dedi.

ARAŞTIRMA ALTYAPILARI KOMİSYONU
Kamu kaynaklarıyla kurulmuş ulusal araştırma altyapılarının bilgi, teknoloji ve insan kaynağı geliştirme performanslarını Araştırma Altyapıları Komisyonu koordinasyonunda yakından takip ettiklerini kaydeden Kacır, “Komisyonumuzun 2017’den günümüze yeterliklerini onayladığı 10 ulusal araştırma altyapımızda ülkemizin aydınlık geleceğine ışık tutacak 800’e yakın nitelikli Ar-Ge personeli çalışmalarını sürdürüyor. Araştırma altyapılarımız sadece geçtiğimiz yıl 360’tan fazla proje yürüttü ve 549 etki faktörü yüksek yayın gerçekleştirdi. 2017’den bu yana komisyonumuz onayıyla toplam 2 milyar 284 milyon lira ödeneği araştırma altyapılarına aktardık. 2024 yılı için ise 926 milyon lira ödenek tahsisi yapıldı.” ifadesini kullandı.
SÜPER İLETKEN HIZLANDIRMA TEKNOLOJİSİ
Bugüne kadar 35 milyon avro kaynak tahsis edilen Türk Hızlandırıcı ve Işınım Laboratuvarı’nın (TARLA) süper iletken hızlandırma teknolojisini kullanarak elektron hızlandırma kabiliyetini Türkiye’ye kazandırdığını belirten Kacır, “TARLA’nın yaptığı bilimsel çalışmalar; bizlere en küçüğün doğasını anlatacak, dolayısıyla bize en büyüğün işleyişi hakkında da ipuçları verecek. Işık hızında elektronların üretimi gibi sahip olduğu teknoloji altyapısı ve yeteneğiyle TARLA, uygulamalı temel bilim ve mühendislik dallarında araştırmaların önünü açacak. Özellikle elektron hızlandırıcısıyla radyasyon yönetiminde elde edeceğimiz bilgi birikimi ve kabiliyetler; sağlık gibi birçok öncelikli alanda ulusal ihtiyaçlarımıza cevap verecek.” dedi.

EŞİK AŞILDI
TARLA’nın yerli medikal linak tasarımı ve üretimini yapabilecek ulusal bir araştırma tesisi olarak hizmet verebileceğini belirten Kacır şöyle devam etti: “Hızlandırıcımızda, ayrıca havacılık ve uzay sanayiinin ihtiyaç duyduğu yüksek radyasyon ve ısı gibi zorlayıcı dış faktörlere dayanıklı özgün malzemelerin ülkemizde test edilmesi, geliştirilmesi ve üretilmesinde yararlanılabilecek. Devreye aldığımız elektron hızlandırıcısı tüm fazlarıyla tamamlandığında parçacık fiziği, nükleer fizik, biyoteknoloji ve nanoteknoloji, genetik, malzeme, endüstri, metroloji, çevre, kimya, ilaç, maden, enerji, savunma, uzay, iletişim gibi pek çok alanda araştırma, eğitim ve uygulama imkânını sağlayacak.
Öncül teknolojilerin geliştirilmesi için altyapı olanağı sağlayacak olan yüksek teknolojiye sahip bu tesis; kurulumunun en kritik aşaması olan Faz-1 elektron hızlandırıcısının devreye alınması ile ülkemizin hızlandırıcı teknolojilerine dayalı bilimsel kapasitesinin gelişimi için önemli bir eşiği aşmış oldu.”
TARİHİ BAŞARI
TARLA bünyesinde 2’si Avrupa Birliği, 9’u da TÜBİTAK destekli olmak üzere 11 proje yürütüldüğü bilgisini paylaşan Kacır, “Ürdün’de yer alan ve Orta Doğu’nun sinkrotron tesisi barındıran ilk büyük uluslararası araştırma merkezi SESAME’de; Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) tarafından sürdürülen projede, Türk X-Işını demet hattının üretim, kurulum ve ilk işletim sürecinin tamamı TARLA tarafından yürütülmektedir. Ülkemizde bilginin teknolojiye dönüşümü ve uluslararası yetkinlik transferi açsından tarihi bir başarı. TARLA’nın hızlandırıcısının tam kapasiteyle devreye alınması için gerekli desteği sağlamaya devam edeceğiz. Yürütülen öncül ve özgün Ar-Ge çalışmalarına hız kazandıracağız.” dedi.
TEKNOLOJİYE YÖN VEREN ÜLKE
Millî Teknoloji Hamlesi vizyonu doğrultusunda, yeni araştırma altyapılarıyla teknolojinin takipçisi değil, teknolojiye yön veren bir ülke olma yönündeki kararlılıklarını sürdüreceklerini bilgisini paylaşan Kacır, “TARLA; bünyesindeki karakterizasyon, lazer, çevre ve biyoteknoloji laboratuvarıyla Türk bilimine katkı sağlamak için çalışmalarına devam edecek, kendi öz yeterliliğini sürdürebilir hâle getirecek. Böylesine önemli bir tesisin önümüzdeki süreçte ismini, ulusal ve uluslararası mecrada daha fazla duyacağımızdan hiç şüphem yok. Bilime ve bilimsel araştırmalara en üst düzeyde kıymet vermeye devam ederek; ülkemizin kritik teknolojileri millî olarak geliştirebilmesi, yüksek teknoloji alanlarında rekabetçi ürün ve hizmetler sunması için sahip olduğu yetkinlikleri daha ileriye taşıyacağız. Bilim insanlarımız, ülkemizdeki uygun şartlar ve desteklerle bilim dünyasında öncü ve yenilikçi çalışmalarıyla adlarından söz ettirmeye devam edecekler.” diye konuştu.
Bakan Kacır, törenin ardından Elektron Hızlandırıcısı Kontrol Odasına geçti. Kacır, burada sistemi çalıştırarak Elektron Hızlandırıcısını devreye aldı.
]]>YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, 2021 yılında belirlenen yeni vizyonla devam eden Araştırma Odaklı Misyon Farklılaşması ve İhtisaslaşma Programı’nın 23 üniversiteyle başarıyla yürütüldüğünü belirtti.
Araştırma üniversiteleri arasında yaşanan tatlı rekabetin uluslararası üniversite derecelendirme kuruluşları tarafından her yıl yayımlanan dünya üniversite sıralamalarına, özellikle son 2 yılda olumlu biçimde yansıdığını ifade eden Özvar, “12’nci Kalkınma Planı’nda yer alan yükseköğretimle ilgili hedeflerimizden birisi de dünya akademik başarı sıralamalarında ilk 500’de yer alan üniversite sayımızı, 2028 yılında 10’a çıkarmaktır. Ben inanıyorum ki araştırma üniversitelerimizin tamamı, fiziksel altyapıları ve sahip oldukları akademik insan kaynağı ile önümüzdeki 5 yılda ilk 500 içerisinde yer alma potansiyeline sahiptir. Son yıllarda artan uluslararası öğrenci hareketliliğinde bu tür sıralamaların ve değerlendirmelerinin fevkalade önemli olduğunu görüyoruz” ifadelerini kullandı.
ADEP çerçevesinde Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından 32 performans göstergesiyle yapılan değerlendirme sonuçlarına göre; araştırma üniversitelerine kaynak tahsis edildiğini ve üniversitelerin eşleştirildiği alanlardaki bilimsel araştırma projelerinin desteklenmesinde bu kaynağı kullandıklarını belirten Özvar, Bilimsel Araştırma Projesi (BAP) Yönetmeliği’nde 2022 yılında yaptıkları değişiklik sayesinde destek kapsamındaki projeler için ön ödeme limitlerinin 10 katına kadar artırılabildiğini kaydetti.

‘DESTEK PROGRAMI UYGULAMASINA ISRARLA DEVAM EDECEĞİZ’
2024 yılında ADEP kapsamında üniversitelere 400 milyon lira ödenek tahsis edildiğini belirten Özvar, üniversitelerin kendi kaynaklarından aktaracakları miktarlarla birlikte toplam 327 projeye, 503,9 milyon lira bütçe aktarımı yapılacağını bildirdi.
YÖK olarak kalite odaklı anlayışı temel misyon edindiklerini ve bu amaçla araştırma üniversitelerine yönelik destek programlarının uygulanmasına ısrarla devam edeceklerinin vurgulayan Özvar, “Tüm üniversitelerimizin araştırma kapasite ve kalitesinin artırılmaya ihtiyacı var. Son 5 yıllık veriler nitelikli yayın sayısında ciddi bir artış olduğunu gösteriyor. Ancak dünyadaki büyük bilim çevreleriyle mukayese edildiğinde hala ciddi mesafe kat etmemiz gerekiyor. 45-46 bin düzeyinde olan nitelikli yayın sayısını biraz daha artırmamız lazım. Bunu yapacak kurumların başında araştırma üniversitelerimiz gelmektedir” dedi.

‘BURSİYER SAYISINI ARTIRACAĞIZ’
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’yla (TÜBİTAK) yaptıkları görüşmeler sonucunda, geçen yıl ilk defa TÜBİTAK Stajyer Araştırmacı Burs Programında (STAR), ADEP kapsamındaki projelere özel çağrıya çıkıldığını hatırlatan Özvar, “19 devlet araştırma üniversitemiz ADEP projelerinde çalıştırmak 144 lisans bursiyer başvurusu yapmıştı. 2023 yılı ADEP projelerinde bu sayı 157’ye yükseldi. Araştırma üniversitelerimize yönelik yeni destekler konusunda TÜBİTAK’la görüşmelerimiz devam etmektedir. Önümüzdeki yıllarda bursiyer sayısını artıracağız. Araştırma üniversitelerimizin gerek insan kaynağı ve gerekse araştırma altyapıları bakımından desteklenmeleri konusunda başta Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığımız olmak üzere ilgili kurumlarımızla iş birliğimizi sürdürüyoruz” diye konuştu.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı İbrahim Şenel de ADEP ile araştırma üniversitelerine, yıllık performanslarını dikkate alarak bilimsel araştırma projeleri için kaynak tahsisi yaptıklarını belirterek, bu çerçevede, araştırma üniversitelerine 2022 yılında 100 milyon lira olarak tahsis ettikleri ödenek tutarını 2023’te 250 milyon liraya yükselttiklerini anlattı.
Şenel, “Bu yıl için bu rakam, 400 milyon lira olarak Bütçe Kanunu ile belirlenmiş oldu. Cumhurbaşkanımızın olurlarıyla üniversitelerimizin performansları ve uygulama sonuçlarını dikkate alarak ödenek tahsislerini yakın zamanda gerçekleştirmeyi ve ödeneği üniversitelerimize aktarmayı planlıyoruz. Ödenek artışlarıyla araştırma üniversitelerimizin Ar-Ge faaliyetleri ve nitelikli insan gücü yetiştirmesine yönelik imkanlarını genişletmesini, milli politika ve hedeflerimize hizmet edecek çalışmalarını artırarak sürdürmesini bekliyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
“TEKNOLOJİ TRANSFERİ VE GİRİŞİMCİLİK ALANINDA İŞBİRLİĞİ FIRSATLARINI DEĞERLENDİRDİK”
Bakan Kacır basın toplantısında, “Yüksek Düzeyli Diyalog, ikili ilişkileri daha odaklı bir şekilde, en üst seviyede ele almayı amaçlayan bir mekanizma. AB ile ikili ilişkilerimizi en ileri seviyede ele alarak önemli ve kapsamlı bir gündem etrafında verimli görüşmeler gerçekleştirdik. Bilim ve teknoloji politikalarından, sanayinin yeşil ve dijital dönüşümüne; ülkemizin AB fonlarından daha etkin yararlanmasından bilim ve Ar-Ge ile ilgili AB yapılarına katılımımızın artması yönünde önemli konularda istişarelerde bulunduk. Ülkemizin Avrupa Araştırma Alanı’na entegrasyonunu artırabilmek amacıyla önerilerimizi ve iyi uygulama örneklerimizi karşılıklı olarak paylaştık. Bilim, teknoloji ve inovasyon politikalarımızdaki önceliklerimizi ortaya koyduk. Yeşil ve dijital dönüşüm alanında son dönemde kaydettiğimiz gelişmeleri paylaştık. İkiz dönüşümde ortak hedeflerimizin gerçekleştirilmesi için Ufuk Avrupa ve Dijital Avrupa başta olmak üzere birlik programlarıyla, Katılım Öncesi Yardım Aracı arasındaki sinerjinin artırılması gerekliliğini ele aldık. Son olarak inovasyon ekosistemlerimizin entegrasyonunu sağlamak amacıyla teknoloji transferi ve girişimcilik alanında işbirliği fırsatlarını değerlendirdik” ifadelerini kullandı.
“486 PROJE ARACILIĞIYLA 243 MİLYON AVRO HİBE DESTEĞİNİ TÜRKİYE’YE KAZANDIRDIK”
‘Milli Teknoloji Hamlesi’ doğrultusunda, Ar-Ge ve inovasyon altyapısını güçlendirilerek teknolojide öncü Türkiye’nin inşa edildiğini vurgulayan Bakan Kacır, “Bilimde, teknolojide ve inovasyonda uluslararası iş birliklerini bu vizyonun olmazsa olmaz bir parçası olarak görüyoruz. Bu bakış açısıyla; araştırmacılarımıza, girişimcilerimize, sanayicilerimize ve KOBİ’lerimize Avrupalı diğer ortaklarıyla beraber çalışma imkânı sunan AB Programlarına katılımı ve bu programların sunduğu imkanlardan en üst düzeyde yararlanmayı stratejik öncelik olarak belirledik. 2003 yılından bu yana aktif olarak yer aldığımız AB Araştırma ve yenilik Programlarında son yıllarda elde ettiğimiz başarılar, Türkiye’nin Avrupa araştırma ve inovasyon ekosisteminin önde gelen paydaşları arasında olduğunu gösteriyor. Türk araştırmacılar ve yenilikçi firmalarımız; bu programlardan etkin şekilde faydalanmamızda en fazla katkı sağlayan aktörlerdir. Araştırma ve inovasyon alanında, Avrupalı diğer ortaklarımızla somut iş birliğimizin örnekleri arasında dünyanın en büyük sivil Ar-Ge programı Ufuk Avrupa’da ülkemizin elde ettiği başarılar yer alıyor. 2021 – 2027 yıllarını kapsayan Ufuk Avrupa Programında; 2021 yılından bu yana bin 107 Türk yürütücünün dâhil olduğu 486 proje aracılığıyla; 243 Milyon Avro hibe desteğini Türkiye’ye kazandırdık. Buna ilave olarak, çok ortaklı projelerde koordinatör olarak yer alan kuruluş sayısını da 40’a yükselttik. 700 milyon Avro’yu aşan fon büyüklüğüyle yeşil ve dijital dönüşüm başta olmak üzere, Ar-Ge, teknoloji transferi ve ticarileştirme projelerini destekleyen Katılım Öncesi Yardım Aracı IPA, AB – Türkiye arasındaki bilim, teknoloji ve inovasyon işbirliğini kuvvetlendirmede kilit rol üstleniyor” dedi.
“VİZE MUAFİYETİNİN KRİTİK ÖNEME HAİZ OLDUĞUNU BELİRTMEK İSTİYORUM”
Türkiye’nin Ar-Ge ve teknoloji ekosistemi, nitelikli nüfusu ve yenilikçi girişimcileriyle Avrupa’nın kalbinde yer aldığının altını çizen Kacır, “Avrupa ve Türk Araştırma Alanının entegrasonunu sağlamak adına somut işbirliği mekanizmaları geliştiriyoruz. Bu mekanizmaları ve programları sadece ülkemize kazandırdığımız fon ve finansal olanaklar olarak değerlendirmiyoruz. Aynı zamanda Türk ve diğer Avrupalı paydaşları bir araya getiren, birlikte çalışmaları için fırsat sağlayan yapılar olarak görüyoruz. Bu nedenle; Türk araştırmacılarımızın, mühendislerimizin ve yenilikçi firmalarımızın diğer Avrupalılarla birlikte çalışmalarını; teknoloji ve Ar-Ge transferlerini kolaylaştırmak adına yapay engelleri kaldırmamız elzemdir. Avrupa’nın inovasyon ve teknoloji ekosistemine dinamizm ve ivme kazandıran genç araştırmacılarımız ve girişimcilerimiz için vize muafiyetinin kritik öneme haiz olduğunu bir kez daha belirtmek istiyorum. Aynı zamanda Gümrük Birliğinin mevcutta yaşanan sıkıntılar ve küresel ticarette yaşanan gelişmeler dikkate alınarak revizyonu, Türkiye ile AB arasında karşılıklı ticaretin ortak fayda temelinde daha ileriye taşınması için bir zorunluluk halini almıştır. Bu kapsamda Avrupalı ortaklarımızla karşılıklı somut girişimlerimiz ve çalışmalarımız devam edecek. Türkiye’nin AB ile sürdürülebilir, güçlü, tam üyelik hedefiyle uyum içinde olan, bilimsel ve teknolojik işbirliğine dayalı taahhüdü, karşılıklı ilerleme ve ortak refah elde etmeye yönelik gösterdiği özverinin bir kanıtıdır” diye konuştu.
“SON 20 YILDA PROGRAMLARIMIZDAN 743 MİLYON AVROLUK DESTEK ALINDI”
Basın Toplantısında konuşan AB Komiseri Iliana Ivanova ise, “Bugün burada araştırma, yenilik, eğitim konularında yeşil ekonomiye geçişte ne kadar kritik bir rol oynadıklarını görüşüyoruz. Bu bizim ülkelerimiz, halklarımız ve gezegenimiz için son derece önemli. Avrupa Birliği’nin IPA Avrupa programı son derece önemli ve bunun Avrupa Yenilik Konseyi, Avrupa Araştırma Konseyi, Avrupa Yenilik ve Teknoloji Konseyi bileşenleriyle son derece yakın çalışıyoruz. Ayrıca IPA katılımı öncesi yardım aracında bütün girişimlerimizi destekliyor. Bu diyalogda bazı çok önemli kilometre taşlarını gündeme getirdik. Bilim insanları ve Türkiye’den yenilikçiler son 20 yıldır gayet rekabetçi bir araştırma ortamında programlarımızdan 743 milyon Avroluk destek aldılar. Ayrıca biz Avrupa Komisyonu’nun bu yıl Türkiye ağını koruyacağız. Türkiye’nin özellikle sanayi ortaklıklarında özellikle de bu noktada endüstriyel karbonsuzlaştırma konusundaki aktif rolünün altını çizdik. Bunun dışında akıllı şehirler ve okyanuslar, sular konusundaki çalışmalarımızın altını çizdik. Bunun dışında Avrupa Komisyonu’nun en önemli yol haritalarından biri olan bölgesel akıllı uzmanlaşma stratejilerini görüştük. Bu açıdan baktığımızda yerel ekosistemler, kamu ve özel sektörü, sivil toplumu bir araya getiriyoruz ve katılım öncesi yardım desteği hiç şüphesiz bu ortaklığımızı çok güçlendirdi. 2007’den beri 700 milyondan fazla yatırım gelmesini, teknoloji transferi ve yenilikçi tedbirleri desteklemesini sağladı. Aynı zamanda bu çabalar çığır açıcı, yıkıcı teknolojilerin devreye girmesiyle kentlerimizin, endüstrilerimizin daha insan odaklı, daha dirençli, daha sürdürülebilir olmasını sağlıyor. Ağlar açısından baktığımızda, bilim ve teknolojiyle işbirliği ve araştırmacılarımızı biraraya getiriyor araştırmaları destekliyor. Araştırma programı, eğitim, beceri ve araştırmacıların hareketliliğini destekliyor ve uluslararası doktora programlarına destek veriyor. Bugün diyalogumuz bizim için çok ender bir fırsat. Çünkü bu sayede dijital eğitim ve girişimcilik becerilerindeki ortak çalışmalarımızda gözden geçiriyoruz” diye konuştu.
]]>Meclis Araştırma Komisyonu Komisyon Üyesi ve Adıyaman Milletvekili Doç.Dr.Resul Kurt, toplantıda konuşma yaptı.
Milletvekili Kurt komisyonda yaptığı konuşmada; “Üzüntü verici bir konuyu; her milletvekilimizin, her vatandaşımızın büyük bir acı duyduğu bu konuyu siyasete bulaştırmadan ve siyasileştirmeden, bu kazanın neden olduğu, nasıl olduğu, niçin olduğu, hangi önlem alınmadığı için olduğunu araştırmak için Komisyonumuz kurulmuştur. Dolayısıyla da bir daha böyle bir kazanın meydana gelmemesi, bir daha ülkemizde böylesi acıların yaşanmaması için neler yapılması, hangi önlemlerin alınması, hangi mevzuat değişikliklerinin yapılması gerektiği konusunda çalışmalıyız. Evet, biz siyaset yapıyoruz ama burada acılarımızı yaşayarak; vatandaşlarımızın huzurunu, sağlığını, güvenliğini sağlayacak şekilde önerilerde bulunmalıyız.
“ALTIN MADENCİLİĞİNİ ÇEVREYE DUYARLI NASIL YAPABİLİRİZ ARAŞTIRMAMIZ LAZIM”
Siyanür liçiyle altın madenciliği konusu bizim ülkemizin çok daha yeni tanıştığı, 2000’li yıllarda uygulamaya geçirilen bir dönem altın üretim yöntemi. Altın madenciliği özel ihtisas gerektiren bir alan, yani bir kömür madeni gibi değildir, bir demir madeni gibi değildir, bir bakır madeni gibi değildir. Altın paha ve değer olarak, yöntem olarak diğer madenlerden çok daha farklı bir maden işletmesidir. Dolayısıyla bu konularda ruhsat nasıl alınıyor, bunun süreçleri nasıl oluyor, bu hangi yöntemler kullanılıyor, bu yöntemlerden hangisi sağlığa daha az zarar veriyor… Dünyada Altın üretimi yüzde 85 siyanürle yapılıyor. Ülkemizde mesela daha önce cıvayla altın üretimi yasaklanmış, cıva insan sağlığına zararlı olduğu için birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de cıvayla altın üretimi yasaklanmış. Dolayısıyla biz bu Komisyonda bunları araştırmalıyız. Bir kere, madenden vazgeçebilir miyiz yani var mı böyle bir şansımız?

Önemli olan, madenciliği insana, çevreye ve doğaya saygılı şekilde yapabilmek, yoksa “Ben madenden vazgeçiyorum.” derseniz dağda çobanlık bile yapamazsınız. Kıyafet ürettiğiniz zaman petrokimyadan üretiyorsunuz, “telefon” diyorsunuz, bu telefonun içinde de altın var. Dolayısıyla altın madenciliğini daha sağlıklı nasıl yapabiliriz, çevreye duyarlı nasıl yapabiliriz, bunları araştırmamız lazım. Rusya üretiyor, Çin üretiyor, Amerika üretiyor, Kanada üretiyor, Avustralya üretiyor; dünyada en gelişmiş ülkeler arasında bu ülkeler var ve bu ülkelerin hepsinde de bu şekilde, dünyanın yüzde 85’inde siyanürle altın üretiliyor. Sağlıklı mı, değil mi, nasıl yapılıyor; bu konuyla ilgili çalışılması, doğru ve uzman isimlerden bilgi alarak bir rapor hazırlamalıyız.
Hangi konularla ilgili sorun yaşanıyor, hangi konularda ülkemizin mevzuatında bir eksiklik var veyahut da yöneticiler, bürokratlar hangi konularda üzerine düşen görevi yapmadığı için bu kaza meydana gelmiş, bunların hepsini bu Komisyon araştırır, araştırmak zorunda ve dolayısıyla Komisyonumuzun temel görevi de bu zaten, yoksa hepimiz vatandaşlarımızı seviyoruz. Çalışmamızı siyasallaştırmadan doğru ve objektif bir şekilde çalışmak zorundayız.” diyerek komisyon çalışmalarını değerlendirdi.
]]>Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) tarafından 2023’de 2 ve üzeri istihdam sağlayan 86 bin iş yeriyle görüşülerek hazırlanan İşgücü Piyasası Araştırması’nın sonuç raporlarının yayımlandığını bildiren Işıkhan, şu ifadeleri kullandı:
“İş gücü ihtiyacının en fazla olduğu alan imalat sektörü. İşverenlerden alınan geri bildirimlere göre gelecek 10 yılda ön plana çıkması beklenen meslekler ise yazılım mühendisi, e-ticaret uzmanı, yapay zeka uzmanı, bilişim uzmanı, inşaat mühendisi, pazarlama uzmanı, dil ve konuşma terapisti ve CNC operatörü.”

ARAŞTIRMANIN SONUÇLARI
Bakanlıktan araştırmaya ilişkin yapılan yazılı açıklamaya göre, İŞKUR’un 5 Haziran-14 Temmuz 2023 tarihlerinde bilgi formu uygulayarak gerçekleştirdiği araştırma kapsamındaki çalışanların yüzde 70’i erkekler, yüzde 30’u kadınlardan oluştu.
Kadın çalışan sayısının, erkeklerden daha yüksek olduğu sektörler, “insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri” ile “eğitim” oldu. Ayrıca kısmi zamanlı çalışma yapılan iş yerlerindeki kadın istihdamının, kısmi zamanlı çalışma yapılmayan iş yerlerine göre daha yüksek olduğu belirlendi.
Araştırmaya göre, işgücü ihtiyacının en fazla olduğu imalat sektöründeki iş yerlerinin yüzde 16,6’sında, aynı sektördeki 20 ve üzeri çalışanı olan iş yerlerinin ise yüzde 37,3’ünde eleman ihtiyacı bulunuyor.
EN FAZLA ELEMAN ARANAN MESLEKLER
Araştırma kapsamında işverenler tarafından en fazla eleman aranan meslekler de belirlendi. En çok açık iş olan 10 meslek arasında, makineci (dikiş), garson, satış danışmanı, ahşap mobilya imalat ustası, temizlik görevlisi, gazaltı kaynakçısı, konfeksiyon işçisi, akaryakıt satış elemanı, ark kaynakçısı ve yük taşıma şoförü yer aldı.
Açık işlerde en fazla aranan beceriler, “yeterli mesleki ve teknik bilgi” ve “iş tecrübesi” oldu.
Ülke genelinde iş yerlerinin yüzde 8,7’sinde açık iş bulunduğu, bu oranın 20 ve üzeri çalışanı olan iş yerlerinde 27,6’ya ulaştığı tespit edildi. Kadın iş gücü tercih edilen açık işlerde, makineci (dikiş), temizlik görevlisi, satış danışmanı, mutfak görevlisi, mantı ustası, ön muhasebeci, garson, konfeksiyon işçisi, aşçı ve okul öncesi öğretmeni meslekleri öne çıktı.
ELEMAN TEMİNİNDE GÜÇLÜK ÇEKİLEN 10 MESLEK
Araştırmada, işverenlerin yüzde 12,5’inin eleman temininde güçlük çektiği saptandı. Eleman temininde en fazla güçlük çekilen 10 meslek, makineci (dikiş), garson, ahşap mobilya imalat ustası, gazaltı kaynakçısı, inşaat işçisi, satış danışmanı, tır-çekici şoförü, yük taşıma şoförü, akaryakıt satış elemanı ve çelik kaynakçısı olarak sıralandı.
Bu mesleklerde eleman temininde güçlük çekilmesinin en önemli nedenleri, “ilgili meslekte yeterli iş başvurusunun yapılmaması”, “gerekli mesleki beceriye/niteliğe sahip eleman bulunamaması” ve “yeterli iş tecrübesine sahip eleman bulunamaması” oldu.
Araştırma kapsamında görüşülen iş yerlerinde bir yıl sonraki istihdam artış beklentisinin yüzde 5,4 olduğu tespit edildi.
En fazla istihdam artışı beklenen 10 meslek arasında garson, kurye, satış danışmanı, makineci (dikiş), inşaat işçisi, ahşap mobilya imalat ustası, ark kaynakçısı, yük taşıma şoförü, konfeksiyon işçisi ve ağ teknolojileri meslekleri gösterildi.
İŞVERENLERLE YÜZ YÜZE GÖRÜŞÜLECEK
İŞKUR, 2024 yılı İşgücü Piyasası Araştırmasını 15 Nisan-17 Mayıs 2024 tarihlerinde yapacak.
Geçmişten farklı olarak bu yıl İŞKUR personeli araştırmanın tamamını yüz yüze ziyaretlerle gerçekleştirecek.
Türkiye genelinde, iş gücü piyasasının talep tarafının geniş bir çerçevesini çizecek araştırmayla, iş yerlerinin yapısal özellikleri, çalışan sayıları, açık işleri, eleman temininde güçlük çektikleri meslekler ve istihdam beklentileri gibi veriler temin edilerek geleceğin mesleklerine ilişkin tahminler üretilecek.
]]>Açıklamada tohum gen bankalarının çalışmalarıyla ilgili değerlendirmelerine yer verilen Yumaklı, Türkiye’nin tohumlarının, tohum gen bankalarında muhafaza altında tutulduğunu bildirdi.
Yumaklı, Ankara ve İzmir’deki tohum gen bankalarının yedekli olarak çalıştıklarına işaret ederek şu bilgileri verdi:
“Türkiye Tohum Gen Bankası, kapasite olarak dünyanın üçüncü büyük gen bankası durumunda. Burada hem geçmişimizi hem de geleceğimizi muhafaza altında tutuyoruz. Türkiye’nin hububattan farklı türlerdeki bitki çeşitlerine ve yabani türlere kadar ülkemizin bütün zenginliklerini oluşturan bitki örtüsüne ait tohumlar, bu gen bankasında tasnif ve analiz ediliyor. İzmir ve Ankara’daki iki gen bankamızda 120 bin genetik materyali koruma altında tutuyoruz. Hem yurt içinde hem de yurt dışında her bakımdan referans alınan bir Tohum Gen Bankasına sahibiz.”
Bankanın Türkiye’deki akademik camianın araştırmalarına, inovasyon ve geliştirmelerine de ışık tuttuğunu bildiren Yumaklı, şunları ifade etti:
“Ülkelerin hem konjonktürel hem de farklı durumlarda kendi gıda arz güvenliklerini temin için gıda milliyetçiliği dediğimiz kavramın ortaya çıktığı bir dönemde, bu gen bankasının önemi çok daha iyi anlaşılıyor. Anadolu coğrafyasının zenginliğini de dikkate alacak olursak ve bundan sonraki dönemlerde her türlü olumsuz duruma karşı bu gen bankasının önemi de böylelikle anlaşılmış olacaktır. Türkiye Tohum Gen Bankası’nda çalışan mühendislerimizin ve diğer çalışan arkadaşlarımızın, Türkiye tohumculuğuna katkıda bulunan akademik camianın ve özellikle tohum ıslah çalışmalarına paydaş olan bütün çalışma arkadaşlarımızın bu çalışmalarında başarılar diliyorum. Yapmış oldukları bu önemli çalışmalardan dolayı da kendilerine teşekkür ediyorum.”
TÜRKİYE TOHUM GEN BANKASI
Ankara Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü bünyesinde genetik kaynakların toplanması ve muhafazası çalışmalarına 1988 yılında başlandı.
Toplanan tüm materyallerle devamlılığı sağlanan tohumların kalıcı muhafazası için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde açılışını yaptığı “Türkiye Tohum Gen Bankası” 2010’da faaliyete geçti.
Enstitüsünün birimi olarak kurulan Türkiye Tohum Gen Bankası, ülkedeki bitki genetik kaynaklarının tespiti, toplanması, muhafazası, karakterizasyonu, ıslah çalışmalarında kullanılacak gen havuzunun oluşturulması ve söz konusu materyalin uluslararası standartlarda uygun miktarda araştırma projelerine verilmesi amaçları doğrultusunda çalışmalar yürütüyor.
Yerel ve yerli tohumların da muhafaza edildiği Bankanın çalışmaları çerçevesinde, biyolojik çeşitliliğin korunması için farkındalık oluşturmak ve elde edilen deneyimleri aktarmak amacıyla ulusal/uluslararası seminerlerle eğitimler de düzenleniyor.
Kurum, 2024 yılı itibarıyla 4 TAGEM projesinin doğrudan yürütücüsü ve diğer bölüm ile enstitülerin projelerine araştırmacı olarak katılım sağlıyor.
Ankara’daki gen bankasında dokümantasyon, tohum temizliği hazırlık ünitesi, kurutma ve paketleme ünitesi, 7 soğuk muhafaza odası, tohum fizyolojisi laboratuvarı, 2 iklim odası, bitki moleküler biyolojisi laboratuvarı ve bir herbaryum bulunuyor.
İZMİR TOHUM GEN BANKASI
Türkiye ile Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü arasında Güney Batı Asya ülkelerinde tarımı yapılan bitki türlerinin, bu türlerin yabani akrabalarının ve ekonomik potansiyele sahip yabani türlerin sürveyi, toplanması, muhafazası ve değerlendirilmesi amacıyla imzalanan Uluslararası Bölgesel Merkez kurulması anlaşması çerçevesinde, ülkede bitki genetik kaynaklarının korunması çalışmalarına 1964 yılında bugünkü adı Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsünde (ETAE) başlandı.
1995 yılından itibaren Tarımsal Araştırma Projesi’nin yürürlüğe girmesiyle “Bitkisel Çeşitlilik ve Genetik Kaynaklar” araştırma fırsat alanının “Bitki Genetik Kaynakları” ve “Bitkisel Çeşitlilik ve Genetik Kaynaklar İçin Veri Tabanı Oluşturma” programları ülkesel olarak yürütülüyor.
ETAE, bu ulusal programların koordinasyon merkezi olarak görev yaparken koordinasyon görevini Biyolojik Çeşitlilik ve Genetik Kaynakları Bölümü üstleniyor.
Bitki genetik kaynakları çalışmaları, sürvey, toplama, sistematik ve taksonomi, muhafaza ve dokümantasyon ana disiplinlerinde tahıllar, yemeklik tane baklagiller, yem bitkileri, endüstri bitkileri, sebzeler, meyve ve bağ ile süs bitkileri, endemik türler, tıbbi ve kokulu bitkiler gruplarınca yürütülüyor.
Uluslararası Halkla İlişkiler Ağı (IPRN) da halkla ilişkiler endüstrisini etkileyen başlıca iletişim eğilimlerini, sorunlarını, yapay zeka çözümlerini, iş zorluklarını ve fırsatlarını ortaya koymak için 30 ülkeden 50’ye yakın temsilcisinin katılımıyla PR Sektör Araştırması 2024’ü yayınladı.
PR AJANSLARININ YÜZDE 83’Ü YAPAY ZEKA KULLANIYOR
22 Aralık- 10 Ocak tarihleri arasında çevrimiçi olarak gerçekleştirilen sektör araştırması, özellikle halkla ilişkilerde yapay zeka (AI) kullanımının artmasıyla ilgili sorunları ortaya koymak için hazırlandı. Araştırmaya göre halkla ilişkiler uzmanları; 2024 yılında iş konusunda iyimser. Buna göre katılımcıların yüzde 70’i ticari büyüme yaşanacağını, yüzde 30’u da mevcut statükonun süreceğini düşünüyor.
Araştırmaya göre katılımcıların yüzde 22’si stratejik iletişim ve halkla ilişkiler danışmanlığını ana büyüme fırsatı olarak değerlendiriyor. Bunu yüzde 20 ile kriz ve değişim yönetimi, yüzde16 ile sosyal medya ve dijital iletişim, yüzde 10 ile medya ilişkileri izliyor.
Konu yapay zekaya geldiğinde ise katılımcıların bu sefer yüzde 83 gibi büyük çoğunluğu yapay zekanın halkla ilişkiler uygulamalarının bir parçası olduğunu belirtiyor, sıklıkla kullandığını ve gelecekte de yapay zekanın varlığını koruyacağını düşünüyor.
Bu fikre katılmayan, yapay zekayı iş çözümlerinde kullanmayan ve gelecekte de kullanılmayacağını düşünenlerin oranı ise yalnızca yüzde 17’de kalıyor. Katılımcıların, yapay zekayı çoğunlukla içerik oluşturma (yüzde 31), sosyal medya yönetimi (yüzde 21), medya izleme (yüzde 19) ve veri analitiği (yüzde 16) için kullanması dikkat çekiyor.
VERIMLILIĞI ARTIRIYOR, FIKRI MÜLKIYETI TEHDIT EDIYOR
IPRN PR Sektör Araştırma’sına göre halkla ilişkiler faaliyetleriyle ilgili olarak yapay zekanın temel faydaları arasında verimlilik artışı (yüzde 26), araştırma desteği (yüzde 23), personelin iş yükünün azaltılması (yüzde 20) ve yaratıcılık (yüzde 13) geliyor. Öte yandan, halkla ilişkiler sektöründe yapay zekanın yarattığı en büyük sorunlar ise fikri mülkiyet sorunları (yüzde 26), sahte haberlerde artış (yüzde 24), sosyal medyaya ve içeriğine olan güven eksikliği (yüzde14) ve aşırı yük (yüzde 13) olarak sıralanıyor.

“YAPAY ZEKA, SOSYAL MEDYA VE MEDYA TAKIBINDE GÜÇLÜ BIR ARAÇ”
Konuya ilişkin bir değerlendirme yapan IPRN Başkanı Rodrigo Viana de Freitas, günümüzde ekonomik ve sosyal belirsizlik nedeniyle güven oluşturmanın, uzun süreli ve değerli ilişkileri sürdürmenin her zamankinden daha hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor. Halkla ilişkiler sektörü olarak kendi işimizi sürdürürken, müşterilerimizin çalışmalarına katkıda bulunan alanlara yatırım yapmaya devam etmeliyiz.
Yapay zekanın önemi de işte bu noktada karşımıza çıkıyor. Özellikle medya izleme ve sosyal medya yönetimi gibi rutin görevlerde güçlü bir araç olabilen yapay zekayı aynı zamanda günlük görev yönetimimizde zaman yaratan, böylece PR profesyonellerinin daha stratejik karar alma ve planlamaya odaklanmasını sağlayan bir araç olarak görüyoruz” diyen Rodrigo Viana de Freitas, IPRN üyeleri sayesinde yapay zekanın geleceğe yönelik fırsatlarını ve yaratabileceği sorunları daha net bir şekilde görebildiklerini de söylüyor.

“DOĞRU BRIEF, DOĞRU PROMPT ILE BULUŞMALI”
IPRN’nin Türkiye’de tek temsilcisi olan Feveran İletişim Ajans Başkanı ve Kurucusu Ali Kahraman ise yapay zekanın açık kaynak kullanımını ve yaratıcı fikri tetikleyecek ateşin kıvılcımını halkla ilişkiler endüstrisi için hızlandırdığını düşünüyor.
“Yapay zeka stratejiden içeriğe, video üretiminden kaynak bilgi araştırmalarına kadar birçok alanda öneri ve çözüm setlerini zenginleştiriyor. Bu teknolojinin iş kültürümüze bu kadar hızlı uyum sağlamasının endüstrimizdeki ‘brief’ yani ‘prompt’ olgusunun önemiyle alakalı olduğu kanısındayım. Çünkü yapay da olsa bir zekanın doğru sorularla yönlendirilmesi şart. Biz de çalışmalarımızda AI entegre, yeni nesil teknolojiler kullanıyoruz” diyen Kahraman, yapay zeka kullanımındaki kritik konunun ise açık kaynaktan beslenerek oluşturulan öneri veya bilgilerin doğru denetim kurallarından geçirilmesi ve yaratıcı bakış açısıyla farklılaşmasının sağlanması olduğunu belirtiyor.
Haber7 – ÖZEL
2024 Mahalli İdareler Genel Seçimleri’ne yönelik geri sayım başladı ve vatandaşlar, sandık başına gitmeye hazırlanıyor. Seçime 11 gün kala kararsız seçmen sayısında azalma görülürken Türkiye genelinde de tablolar netleşmeye başladı. 34 siyasi partinin katılacağı seçimde hangi bölgelerde hangi adayların da etkin olduğu netlik kazanıyor. Yerel seçim yarışında İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde kritik yarış ise devam ediyor. Başkan adaylarının büyük projelerini ve vaatlerini vatandaşa anlatması ile sandıkta görülebilecek potansiyel oranlar kamuoyu araştırmalarına da yansıdı. Kritik süreçte yarın itibariyle başlayacak olan seçim yasakları arasında anket araştırmaları da yer alacak. Anket açıklama yasağının son saatlerinde, Haber7 kamuoyunun nabzını tuttu.
OPTİMAR Araştırma Başkanı Hilmi Daşdemir ve AREDA SURVEY Genel Müdürü Yusuf Akın son anketleri Haber7’ye açıkladı.
Kamuoyu araştırmacıları masalarındaki son anketleri açıkladı! İşte Türkiye’de yerel seçim tablosu…

İSTANBUL BIÇAK SIRTINDA!
OPTİMAR Araştırma Başkanı Hilmi Daşdemir Haber7’ye yaptığı açıklamada, İstanbul’un ‘bıçak sırtında’ olduğunu ifade etti. Büyükşehirlerdeki kamuoyu araştırmalarını anlatan Hilmi Daşdemir, İzmir’de Hamza Dağ’ın iyi bir kampanya yürüterek sürpriz yapabileceğini, Antalya’da ise durumun başa baş gittiğini açıkladı. Hatay’da CHP’nin yaşadığı Lütfü Savaş krizi ile AK Parti’nin rahat bir havada seçime girdiğini söyleyen Daşdemir, Adana’da da kıl payı ile Zeydan Karalar’ın önde olduğunu kaydetti.
İYİ Parti seçmeninin kendi adayları dışında CHP adaylarına yöneldiklerini belirten OPTİMAR Araştırma Başkanı Hilmi Daşdemir, DEM Parti ve TİP’in de CHP ile işbirliği yaptığını öte yandan Yeniden Refah Partisi’nin bazı bölgelerde AK Parti’ye kaybettirme potansiyelinin olduğunu ifade etti.
SÜRPRİZ HANGİ İLLERDEN GELECEK?
İstanbul’un ilçeleri ile ilgili konuşan OPTİMAR Araştırma Başkanı Hilmi Daşdemir, “Sarıyer’de Ak Parti alabilir, Kartal’da da böyle bir ihtimal olabilir. Geri kalan ilçelerde sürpriz olacağını genel anlamda düşünmüyorum.” şeklinde konuştu.
Sürpriz beklediği illerle ilgili ise, “Muğla’nın Bodrum ve Marmaris ilçelerinde AK Parti güçlü geliyor. Buralarda bir değişim olursa CHP’nin ‘kimi aday gösterirsek kazanırız’ algısının da doğru olmadığının teyidi gerçekleşir. Anadolu’da bazı yerlerde Kayseri, Konya, Malatya gibi illerde Yeniden Refah Partisinin yüzde 10 civarında oya çıktıklarını görüyoruz. Tepki oylarının bu yönde bir eğilimi olduğunu söyleyebiliriz.” ifadelerini kullandı.

İSTANBUL’DA SON DURUM
CHP’nin elinde bulundurduğu birçok büyükşehir belediyesini kaybedeceği yönünde net verileri olduğunu açıklayan AREDA SURVEY Müdürü Yusuf Akın, seçmenin CHP’yi cezalandıracağı yönünde tavrının olduğunu belirtti. Siyasal kimliği ile veya ideolojik olarak bir oy verme davranışı gösteren seçmen hariç CHP tabanının dahi yeterli oranda toparlanmadığını gördüklerini ifade eden AREDA SURVEY Müdürü Yusuf Akın, İstanbul’da kıran kırana giden bir durumun olduğunu kaydetti. Murat Kurum’un moral üstünlüğünü elinde tuttuğunu belirten Yusuf Akın, seçime kadar İmamoğlu’nun CHP’de yaşanan kaoslar ile ilgili yıpranacağını ifade etti. Muhalefet seçmenin de sandık motivasyonunun düşük olduğunu ancak CHP’nin kurultay döneminde yaşanan istifalarla alevi seçmeninin de CHP’ye sırt döndüğünü belirtti.
MANSUR YAVAŞ SESSİZLİĞİNİ BOZACAK MI?
Ankara’ya dair masalarındaki son anketleri açıklayan AREDA SURVEY Müdürü Yusuf Akın, oy potansiyelini her gün arttıran tarafın Turgut Altınok olduğunu ifade etti. Bahçeli’nin sahaya inmesi ile seçmenin de hareketleneceğini açıklayan Yusuf Akın, Yavaş’ın suskun siyaset trendinin son düzlükte düşüşe geçtiğini kaydetti.
“İZMİR GELSİN TABİRİ BU KEZ TUTMAYABİLİR”
CHP’nin kalesi olarak nitelendirilen İzmir’i değerlendiren Yusuf Akın, İzmir’de Hamza Dağ’ın tüm siyasi yelpazeyi kucaklayan tavrının seçmende sempati topladığını belirtti. Muhalefet seçmeninin İzmir’de CHP’yi cezalandıracağını açıklayan AREDA SURVEY Müdürü Yusuf Akın, “İzmir gelsin tabiri bu kez tutmayabilir. İzmir bazı medya kurumlarını ve gazetecileri üzebilir hatta İzmir’den gelecek sonucu gölgelemek isteyebilirler. Hamza Dağ inanılmaz bir saha performansı gösteriyor. İzmir seçmenini hizmet anlayışına ikna ettiği yönünde veriler var. Aradaki farkın azaldığını ve seçime girerken değişeceğini görebiliyoruz. Tüm siyasi yelpazeyi kucaklama metodu sempati topluyor. Muhalefet seçmeni CHP’nin ‘dayatma siyasetini’ cezalandıracak.” dedi.
ARAŞTIRMALAR 10 YILDIR SÜRÜYOR
NÖROM Yönetim Kurulu Üyesi ve ODTÜ Enformatik Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yeşim Aydın Son, projeye ilişkin açıklamalarda bulundu.
Aslen tıp doktoru olan ve ABD’de biyoenformatik alanında doktora eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönen Aydın Son, ODTÜ’de açılan bu alandaki ilk lisansüstü programının eğitime başlamasına katkı vermesinin üzerinden 14 yıl geçtiğini ve son 10 yıldır tıp ve yapay zekayı birleştiren araştırmalar yaptığını anlattı.
ODTÜ Enformatik Enstitüsünün bu alanda çalışan diğer üniversitelerden farklılığına işaret eden Son, bu kapsamda, laboratuvar ortamında veri üretimi, analizi ile yapay zeka modellerinin moleküler testler ile doğrulamasını yapabildiklerini söyledi.
Sağlık bilişimi alanında MR, PET gibi radyolojik görüntülerin bilgisayar ortamında modellemesine dayalı tanı sistemleri geliştirmeye dönük çalışmaların ilerlediğini ifade eden Son, “Böylece klinikte, doktorların hastalığın ayırıcı tanısına destek olabilecek ön araştırmalar yapılıyor” diye konuştu
Biyoinformatik bölümünde ise son 10 yıldır Alzheimer hastalığı üzerine yoğunlaştığını dile getiren Son, bu hastalığa karşı klinikte “erken tanı” için özelleşmiş testlerin bulunmadığını vurguladı.

ERKEN EVREDE RİSKLİ GENETİK PROFİLLER TESPİT EDİLİYOR
Genom araştırmalarının son yıllarda pek çok hastalığın teşhisindeki önemine işaret eden Son, çalışmalarında genom araştırmaları ile makine öğrenmesini birleştirdiklerini belirterek, şu bilgileri verdi:
“Uluslararası çalışma grupları tarafında oluşturulmuş 3 büyük veri seti alt yapısını yapay zeka kullanarak analizi ile erken evrede risk göstergesi olabilecek genetik profilleri tespit ediyoruz.
Bu genetik profilleri doğrulamak için geliştirdiğimiz teknikte, katılımcıların yanak içinden tükürük örneklerini alıyoruz ve DNA’larını izole ediyoruz. Hastalık riskini 1,5-2 kat artıran genetik değişiklikler tespit ettik, ayrıca koruyucu olabilecek çeşitlilikler gözledik.
TÜBİTAK projemiz kapsamında, tüm bunları yapabilen bir moleküler tanı kiti prototipi geliştirdik. Bu analizler ile hastalığın en erken aşamasında, sadece yanak içinden alınan bu örneğin yapay zeka modeline dayanarak kişilerin riskli olup olmadığını veya Alzheimer’a karşı koruyucu bir genetik yapı taşıyıp taşamadığını doktorlarımıza bilgi olarak sunmayı hedefliyoruz.”
“HEDEF TEST KİTİ GELİŞTİRMEK”
Yöntemin doğrulamasını Hacettepe Üniversitesi Geriatri Bölümü’nün ortaklığıyla 100 kişilik Alzheimer hasta grubu üzerinde yaptıklarını aktaran Aydın Son, “Projemiz, prototip aşamasına geldi. Projenin ikinci fazını da büyük ihtimalle bir TÜBİTAK projesiyle, klinik araştırma projesiyle desteklemek istiyoruz. Tüm bu çalışmalarda temel hedefimiz bir tanı kiti veya bir test geliştirmek. Bu testlerin temelini oluşturmuş durumdayız” dedi.
NÖROM’DA KLİNİK ARAŞTIRMALAR BAŞLATILACAK
Elde ettikleri sonuçların optimize edilmesi için geniş çaplı bir klinik çalışmayı NÖROM merkezinde gerçekleştireceklerini ifade eden Son, şunları kaydetti:
“Doktorların tanılarına destek olmayı hedefliyoruz. Klinik araştırmalarımız başladığında, örneğin 65 yaş üstünde ‘hatırlayamama’ gibi semptomlar gösteren kişiler bize yönlendirilecek.
Biz de bu genetik analizlerini yaparak hastanızda ‘risk arttıran ya da koruyuculuk sağlayan faktörlere dayalı değerlendirmesi buradadır, klinikte gördüğünüz tablo ile bunu birleştirerek karar verebilirsiniz’ diyeceğiz.
Aynı zamanda klinikten hasta gönderen doktorlara tanıda yardımcı olurken bu hastaları uzun süreli yani 2-3 sene sonra takip edeceğiz. Böylece geriye dönük testimizin güvenirliği de daha iyi test edebileceğiz.”
“HASTALIKTA ERKEN TANI ÇOK ÖNEMLİ”
Yeşim Aydın Son, Alzheimer’da ayırıcı tanının yanında erken tanının da önemine işaret ederek, “Beyinde oluşan dejeneratif olguları engelleyemesek bile yavaşlatmak için bazı yöntemler literatüre girmiş durumda. Bu noktada erken tanıda bizim araştırmamız büyük önem taşıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Kacır, “Bugün öğle vakti saat 12.27’de ilk astronotumuz Alper Gezeravcı’yı da taşıyan uzay aracının Uluslararası Uzay İstasyonu’na kenetlenmesini bekliyoruz.” ifadelerini kullandı.

Bu tarihi anın, Taksim ve Kızılay meydanlarındaki planetaryumlarda ve bilim merkezlerinde yaşanacağına işaret eden Kacır, herkesin bu anları “http://axiom.space/live” internet adresi üzerinden de takip edilebileceğini kaydetti.
Kacır, “Milletimiz, gökyüzünün ötesindeki heyecanı yaşamaya, bu tarihi misyonda ‘kenetlenmeye’ hazır.” değerlendirmesinde bulundu.

BAKAN KACIR NASA’NIN UZAY MERKEZİNİ ZİYARET ETTİ
Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, Türkiye’nin İnsanlı İlk Uzay Misyonu kapsamında Florida eyaletinde gerçekleştirilen fırlatma töreni için bulunduğu ABD’de, NASA’nın Uzay Merkezi’ni ziyaret ederek, Axiom Space firmasının Uzay İstasyonu Geliştirme Tesisinde incelemelerde bulundu. Bakan Kacır, “Hedefimiz; önümüzdeki dönemde insanlı uzay araştırmalarında, uzay keşiflerinde, uzay istasyonlarında ve bütün değer zincirinde daha fazla rol üstlenebilmek adına Türk sanayi ve teknoloji ekosistemini güçlü şekilde desteklemek ve yönlendirmek.” dedi.
Bakan Kacır, ABD’nin Teksas eyaletindeki Houston’da, NASA’nın Johnson Uzay Merkezi ile Axiom Space firmasının Uzay Geliştirme İstasyonu’nu ziyaret etti. Axiom Space’in yöneticileriyle bir araya gelen Bakan Kacır, “İnsanlı uzay misyonlarında hizmet sunan bir firma olmanın ötesinde özellikle NASA’yla iş birliği içerisinde yeni uzay istasyonu kurulumu, ay misyonunda astronotların kullanacakları kıyafetlerin geliştirilmesi, tasarımı ve üretimi gibi projeler de yürüten bir firma.” ifadelerini kullandı.
UZAY MİSYONUMUZDA ÖNCÜ ADIM
Türkiye’nin uzay alanındaki tecrübesini Axiom Space ile paylaştıklarını belirten Kacır, “Önümüzdeki dönemde uzay araştırmalarında, insanlı uzay misyonlarında üstlenebileceğimiz rol ve sorumluluklar konusunda karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk. Arzu ediyoruz ki, uzay ekosisteminde araştırma, geliştirme, tasarım ve üretim alanlarında gerek Türk firmaları gerek üniversite araştırma merkezlerimiz çok daha aktif bir rol üstlensinler, insanlı ilk uzay misyonumuzda bütün bu çalışmaların aslında öncü adımı olsun.” dedi.

UZAY ÇALIŞTAYI DÜZENLEYECEĞİZ
Önümüzdeki dönemde Türkiye’de uzay alanında bir çalıştay düzenleneceğini belirten Kacır, “Hem Türkiye’den hem uluslararası ekosistemden katılım sağlayacağımız bu çalıştayla, Türkiye’nin insanlı uzay misyonlarında, uzay keşiflerinde, tüm aşamalarda oynayabileceği rolü planlamaya dönük bir stratejik plan üzerinde çalışacağız ve insanlı ilk uzay misyonumuzun devamını getirecek adımlar atacağız.” şeklinde konuştu.
YER ÇEKİMSİZ ORTAM İMKANI
Bakan Kacır, özellikle uzay istasyonlarının geliştirme ve kurulum süreçlerini, tüm alt sistemlerde hangi koşullarda çalışmaların yürütüldüğünü de çok detaylı görme imkanını bulduklarını anlatarak, “Uzay istasyonları, astronotların bir yandan yaşamlarını verimli şekilde sürdürmeleri için bir yandan da bilimsel çalışmaları gerçekleştirebilmeleri için tasarlanan istasyonlar, yeryüzünün etrafında 27 bin kilometre/saat hızla hareket eden, yer çekimsiz ortam imkanını astronotlara sunan merkezlerden bahsediyoruz.” ifadelerini kullandı.
TÜRKİYE’NİN AR-GE VE İNOVASYON EKOSİSTEMİ
Geliştirme ve üretim süreçlerinde de gerek enerjinin temini gerek diğer koşulların oluşturulması anlamında oldukça yüksek teknoloji sistemlerinden bahsedildiğini kaydeden Kacır, “Önümüzdeki dönemde Türkiye olarak bütün bunların geliştirilmesinde ve üretilmesinde daha fazla rol üstlenebiliriz. Türk sanayinin bu alanlarda çok yüksek bir potansiyel taşıdığını biliyoruz. Türkiye’nin Ar-Ge ekosistemi bütün bu alanlarda inovatif çözümler geliştirebilecek çok sayıda firmayı ve araştırma grubunu içeriyor.” diye konuştu.
UZAYDA DAHA FAZLA ROL ÜSTLENMELİYİZ
Bakan Kacır, “Bizim hedefimiz önümüzdeki dönemde insanlı uzay araştırmalarında, uzay keşiflerinde, uzay istasyonlarında, bütün değer zincirinde daha fazla rol üstlenebilmek adına Türk sanayi ve teknoloji ekosistemini güçlü şekilde desteklemek ve yönlendirmek olacak.” ifadelerini kullandı.
YENİ ADIMLAR ATACAĞIZ
“Kendilerinin hâlihazırda yürüttükleri projelerde birlikte neler yapabileceğimizi konuştuk.” diyen Kacır, “Onların Artemis Ay Programı var, o program kapsamında üstlendikleri birtakım sorumluluklar var, bunlardan bahsettiler. Türkiye’nin bütün bu çalışmalarda sahip olduğu potansiyeli onlar da bir nebze biliyor aslında. Biz Türk ekosistemini Türk sanayi ve araştırma geliştirme ekosistemini onlarla daha yakın çalıştırmaya dönük önümüzdeki dönemde ortak projeler ve programlar başlatıyor olacağız. İnanıyorum ki böylelikle hem Türkiye’nin milli projelerde daha hızlı yol almasını sağlayacağız hem de küresel projelerde Türk sanayi ve inovasyon ekosisteminin daha etkin şekilde paydaş olması konusunda yeni adımlar atacağız.” şeklinde konuştu.
]]>