Ersun Bayraktaroğlu’nun yayınlamış olduğu olduğu yazı bu şekilde:
Hazine ve Maliye Bakanı sayın Şimşek’in son günlerde katıldığı çeşitli programlarda belirttiği vergilerle ilgili düzenleme çalışmalarının yasa tasarısı olarak TBMM’ye sevk edilerek kamuoyu ile paylaşılmasını beklerken yapılan açıklamalardan gayrimenkul sektörü ile ilgili olarak önemli değişikliklerin gündemde olduğunu anlıyoruz.
Yasama sürecinin şeffaflığı sayesinde geçmiş dönemlerde TBMM’ye sunulan yasa tasarı ve teklifleri bu anlamda bize yapılabilecekler hakkında önemli ipuçları sunuyor.
Yaklaşık 11 ve 8 yıl önce (2013 ve 2016 yıllarında) iki kez TBMM’ye sunulan ve mevcut gelir ve kurumlar vergisi kanunlarını tek bir yasa altında birleştirmeyi hedefleyen oldukça kapsamlı ve belki de bu geniş kapsamı sebebiyle tümüyle görüşülüp yasalaşamayan tasarılarda taşınmazlara ilişkin de önemli hükümler yer almıştı.
5 Ocak 2016 tarihinde 2. kez TBMM’ne sunulan Gelir Vergisi Yasa Tasarısı’nın genel gerekçesinin III- Vergi tabanının genişletilmesi ve vergi adaletinin pekiştirilmesi başlıklı kısmının ilk cümlesi gayrimenkul gelirlerinin vergilendirilmesi açısından oldukça önemli:
“Tasarı ile vergi tabanını genişletmeye ve vergi adaletini güçlendirmeye yönelik önemli düzenlemeler yapılmaktadır. Kentsel rantların ve sermaye kazançlarının vergilendirilmesindeki istisnalar daraltılmaktadır. Buna göre, taşınmazlar, pay senetleri, ortaklık hakları ve hisselerinin elden çıkarılmasından sağlanan kazançlar, elde tutma süresine göre kademeli olarak istisnaya tabi tutularak vergilendirilecektir.”
Sayın Şimşek’in kısa bir süre önce katıldığı bir televizyon programında yaptığı “…diğer bir alan şehir rantları meselesi. Arsalar, gayrimenkuller üzerinden elde edilen gelirler. O konuya da bir paket çalışmamız var….” şeklindeki açıklama da yukarıdaki yasa gerekçesi ile örtüşünce acaba söz konusu tasarıda gayrimenkul gelirlerine ilişkin hangi hükümler vardı diye bakmak istedim.
Dilerseniz birlikte göz atalım söz konusu 2016 tarihli Tasarı’nın gayrimenkulle ilgili hükümlerine.
Bana göre 2016 tarihli tasarıda gayrimenkul sektörü ile ilgili olarak yer alan aşağıdaki hükümlerin vergi otoritesi tarafından yeniden gündeme getirilme olasılığı yüksek.
1) TİCARİ KAPSAMDA OLMAYAN GAYRİMENKUL ALIM SATIMLARINDAKİ VERGİLEME REJİMİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ:
Halen geçerli olduğu üzere tacir sayılmayan gerçek kişilerin satın aldıkları gayrimenkulleri edinim tarihinden itibaren 5 yıl süreyle ellerinde tuttuktan sonra satmaları durumunda elde edecekleri alım satım kazancı kural olarak vergilendirilmemektedir. Buna karşılık 5 yıl dolmadan yapılan satışlar bu istisnadan yararlanamamaktadır.
2016’da Meclis’e sevk edilen Gelir Vergisi Kanunu tasarısında yukarıda yer verdiğimiz vergileme usulünün kademeli bir şekle sokularak değiştirilmesi önerilmişti. Tasarı gerçek kişiler için iktisap tarihinden itibaren 2 yıl içinde elden çıkarılan gayrimenkullerden elde edilen kazançların tamamının vergilendirilmesini, 2 tam yıl ile 3 yıl arası elde tutulan gayrimenkullerin elden çıkarılması halinde elde edilecek kazancın %40’ının, 3 tam yılla 4 yıl arasında elde tutulan gayrimenkuller için %50’sinin, 4 tam yılla 5 yıl arası elde tutulan gayrimenkuller için %60’ının ve 5 tam yıl ve daha fazla elde tutulan gayrimenkuller için ise kazancın %75’inin Gelir Vergisi’nden istisna tutulmasını önermişti. Bu şekilde bir taraftan 5 yıllık sınırın öncesinde yapılan satışların tam vergilemeye tabi tutulmasındaki olumsuzluk ortadan kaldırılırken diğer yandan da 5 yıl ve üzeri tutulan taşınmazlar için istisna %75’e indirilmiş oluyordu.
Bakanlık açıklamalarından bu konuda yukarıdaki usule benzer yeni bir düzenlemenin yapılacağı izlenimini ediniyorum.
2) HASILAT PAYLAŞIMLI VE KAT KARŞILIĞI SÖZLEŞMELERDE ARSA SAHİBİNİN VERGİLEME ŞEKLİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ
Bilindiği gibi gayrimenkulün hammaddesi olan ve sınırlı bir arza sahip olan arsa, bu özelliği ile üretimin çok önemli bir maliyetini oluşturmaktadır. Öteden beri bir taraftan müteahhitlerin arsa maliyetini nakit çıkışı olmaksızın finanse etme istekleri, diğer taraftan da arsa sahiplerinin oluşan değer artışından alacakları payları maksimize edebilmeleri için kullanılan hasılat paylaşımlı ya da kat karşılığı modelleri ile arsalar müteahhitlere bırakılmakta, arsa satış bedelleri de ya üzerinde geliştirilen projenin satış/kira gelirlerinden pay olarak nakden (hasılat paylaşımı) ya da bizzat üretilen bağımsız bölümlerinden ayni olarak (kat karşılığı) ödenmekteydi.
Her ne kadar idare söz konusu sözleşmelerde bir ticari ortaklıktan bahisle vergileme yapma yoluna gitse de bunun yasa ile belirlenmiş bir yapıya dönüştürülebilmesi için yukarıda sözünü ettiğim tasarıda “hasılat paylaşımı” sözleşmesi imzalayan arsa sahiplerinin doğrudan ticari bir organizasyonun parçası olarak ticari kazanç sahibi sınıfına sokulması; kat karşılığı sözleşmesinin tarafları olan arsa sahiplerinin ise üretilecek ve kendilerine teslim edilecek bağımsız bölümlerin brüt metrekarelerine göre tacir sayılarak vergilendirilmeleri önerilmişti. Tasarıda kat karşılığı inşaat sözleşmesi çerçevesinde inşa edilip arsa sahibine bırakılan taşınmazların brüt kapalı alanları toplamının;
– 1000 metrekareyi aşması halinde ilk satış tarihinden itibaren,
– 500 metrekare ile 1000 metrekare arasında olması halinde inşa edilen taşınmazların satışının arsa sahibine veya müteahhide ait ticari bir organizasyon çerçevesinde gerçekleştirilmesi halinde ilk satış tarihinden itibaren,
ticari faaliyete başlanıldığının kabul edilmesi ve buna göre ticari kazanç mükellefiyeti tesis ettirilmesini öngörüyordu. Söz konusu kat karşılığı sözleşme ile edinilen gayrimenkulün brüt alanının 500 metrekareyi aşmaması halinde ise inşaat faaliyeti nedeniyle arsa sahibi yönünden ticari kazanç hükümleri uygulanmayacağı tasarı metninde yer alıyordu.
Sayın bakanın açıklamalarından arsa sahiplerine getirilecek olan verginin benzer bir mantıkta organize edilmesi olasılığını yüksek görüyorum.
3) KİRA GELİRLERİNDE GÖTÜRÜ GİDER UYGULAMASI’NI SINIRLAMAK/SONA ERDİRMEK
Söz konusu tasarıda gerçek kişilerin gayrimenkul kira gelirleri için o zaman uygulanmakta olan %25’lik götürü giderin belli bir kira gelirini aşan kısım için %15’e indirilmesi ve sadece konut kiraları ile sınırlandırılması öngörülmüştü.
Söz konusu tasarı yasalaşmasa da götürü gider uygulamasında oran %15’e indirildi ancak konutlar gibi işyerlerinden elde edilen kiralarda da uygulama devam etti. Son dönemde yapılan açıklamalardan bu konuda belli gelişmelerin olacağını ve belki de götürü usulün tümden kaldırılabileceğini tahmin etmek zor değil.
Gördüğünüz gibi gerekçesi bile sayın bakanın yakın zamanda kullandığı kelimelerle birebir aynı olan geçmiş vergi tasarısı önümüzdeki dönemde yapılabilecek olan düzenlemelere ışık tutuyor gibi. Bekleyip göreceğiz.
Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB) verilerinden yapılan derlemeye göre, geçen yıl elde edilen gelirlere yönelik 1 Mart’ta başlayan gelir vergisi beyan dönemi 5 Nisan’da sona erdi.
Geçen yıl kira, ücret, menkul sermaye iradı ile diğer kazanç ve iratlardan gelir elde eden 1 milyon 811 bin mükellef beyanname verdi.
GİB, beyanname verme süresinin sona ermesinin ardından yaptığı incelemede, gelir elde ettiği halde beyanname vermeyen 400 binden fazla mükellefi tespit etti. Bu mükelleflerin vergi dairelerine bildirilmesine ilişkin çalışmalar başlarken, kısa süre içinde bildirimlerin yapılması bekleniyor.
Beyanname vermeyen mükellefler için son bir olanak daha bulunuyor. Elde ettikleri bu gelirlere ilişkin beyanname vermeyen mükellefler, pişmanlık imkanından faydalanabiliyor.
Kira gelirlerine ilişkin beyannamelerin verilmesine yönelik merak edilen 5 soru ve cevapları şöyle:
1- HANGİ MÜKELLEFLER PİŞMANLIK HÜKMÜNDEN YARARLANABİLİYOR?
Sahip oldukları konuttan geçen sene yıllık 21 bin lira, iş yerinden ise 150 bin liranın üzerinde kira geliri elde eden gayrimenkul sahiplerinin gelir vergisi ödemesi gerekiyor. Gelir elde etmesine rağmen beyanname vermeyen mükellefler, ilgili vergi dairesi tarafından kendilerine yazı gönderilmeden önce pişmanlık imkanından yararlanarak beyanname verebiliyor. Pişmanlık hükmüyle beyanname verildiğinde, ceza uygulanmadan vergilerin ödenmesi imkanı bulunuyor.
2- BU HÜKÜMDEN FAYDALANMAK İSTEYEN MÜKELLEFLER NASIL BAŞVURU YAPABİLECEK?
Mükellefler vergi dairesine giderek “pişmanlıkla beyanname vermek istediklerini” belirtecek ve dilekçeyle başvuru yapacak. İsteyen mülk sahipleri, Gelir İdaresi Başkanlığının “gib.gov.tr” internet adresindeki “Hazır Beyan Sistemi” üzerinden de beyannamelerini “pişmanlık” seçeneğini işaretleyerek doldurabilecek.
3- ZAMANINDA BEYANNAME DOLDURAN ANCAK VERGİSİNİN İLK TAKSİTİNİ ÖDEMEYEN MÜKELLEF VERGİSİNİ NE ZAMAN ÖDEMELİ?
Gelir vergisi, her yıl martta beyan ediliyor, mart ve temmuz aylarında 2 taksit halinde ödeniyor. Beyannamesini zamanında verdiği halde ilk taksitini ödeyememiş mükellefler, ödemede geciktikleri her ay için aylık yüzde 3,5 gecikme zammı ödeyecek. Vergi dairesinin icra işlemlerine muhatap olmamak için borcun bir an önce ödenmesi önem taşıyor.
4- KİRA GELİRİ NEDENİYLE TAHAKKUK EDEN VERGİ NASIL ÖDENECEK?
Vergiler, Dijital Vergi Dairesi’nden (dijital.gib.gov.tr), mobil uygulamadan anlaşmalı bankaların banka kartı/kredi kartı, banka hesabından havale yoluyla, yabancı ülkede faaliyet gösteren bankalara ait kartlar, vergi tahsiline yetkili bankalar, vergi dairesi vezneleri aracılığıyla veya PTT şubelerinden ödenebiliyor.
5- KİRA GELİRLERİ BEYAN EDİLİRKEN HANGİ GİDERLER DÜŞÜLEBİLİYOR?
Elde edilen kira gelirinden “götürü” ve “gerçek” olmak üzere iki farklı yöntemle giderler düşülebiliyor. Götürü gider yöntemini seçen mükellefler, kira gelirlerinden istisna tutarını düştükten sonra kalan tutarın yüzde 15’ini gerçek giderlere karşılık olmak üzere indirebiliyor.
Gerçek gider yönteminin seçilmesi durumunda ise kiraya verilen gayrimenkul için ödenen aydınlatma, ısıtma, su, asansör, idare, sigorta, faiz, ısı yalıtımı ve enerji tasarrufu, onarım giderleri ile oturulan konut veya lojmanların kira bedeli gayrisafi hasılattan düşülebilir.
Gelir Vergisi Kanunu uyarınca, nakdi sermaye veya para ile temsil edilen değerler nedeniyle elde edilen kar payı, faiz ve benzeri gelirler, menkul sermaye gelirleri kapsamında sayılıyor.
Menkul sermaye gelirleri, elde edilen gelirin mahiyeti, tutarı ve tevkifata (kesinti) tabi olup olmaması gibi hususlar dikkate alınarak beyan ediliyor.
Bankalardan elde edilen mevduat faizleri ile katılım bankaları tarafından ödenen kar paylarında tevkifat olarak nihai vergileme yapılıyor. Bu nedenle gelir vergisi beyannamesi verilmesine gerek bulunmuyor.
Tüm vergi türlerinden yükümlülüğü olan tam mükellef şirketlerden elde edilen kar paylarının 150 bin lirayı aşması halinde, bunlar için beyanname verilmesi gerekiyor.
Diğer taraftan, yurt dışından elde edilen faiz, repo ve kar payı gibi gelirlerin 8 bin 400 lirayı aşması halinde, bu gelirlerin tamamının beyan zorunluluğu bulunuyor.
VERGİ DAİRELERİ BİLGİ PAYLAŞIMI YAPIYOR
Gelir İdaresi Başkanlığı, hem yurt dışı hem de yurt içinden çeşitli kaynaklardan elde ettiği veriler üzerinden analiz ve denetim çalışmaları yürütüyor.
Kayıt dışı ekonomiyle ve vergi kaçakçılığıyla mücadele amacıyla tüm dünyadaki vergi idareleri arasında bilgi paylaşımı yapılmasına imkan veren çeşitli anlaşmalar yapılıyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, G20 ve Avrupa Birliği’nin vergi kayıp ve kaçağının önlenmesi ile vergi uygulamalarında şeffaflığın sağlanmasına yönelik çalışmaları sonucu, “Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi” oluşturuldu.
AB üyesi ülkelerle birlikte 147 ülkenin taraf olduğu sözleşme, 2011 yılında Türkiye tarafından da imzalandı ve 2018’de yürürlüğe girdi.
FAİZ GELİRLERİ ÜLKELER ARASINDA PAYLAŞILIYOR
Buna göre, hesap sahibine ilişkin bilgiler, yıl sonu hesap bakiyesi, hesaba yıl içinde ödenen faiz ve temettü gibi gelirler ya da hesapta tutulan varlıklardan elde edilen gelirlerin brüt tutarları ülkeler arasında karşılıklı paylaşılıyor.
Söz konusu anlaşma çerçevesinde 82 ülkeden Türkiye mukimi olan kişilere yönelik bilgi alındı.
Benzer şekilde, Amerika Birleşik Devletleri ile imzalanan anlaşma kapsamında, Türkiye mukimi bir kişinin bu ülkedeki hesaplarına yapılan faiz, kar payı gibi ödemeler Gelir İdaresi Başkanlığına bildiriliyor.
BEYAN VE GELİRLER KARŞILAŞTIRILACAK
Gelir İdaresi Başkanlığı, söz konusu uluslararası anlaşmalar kapsamında diğer ülkelerden alınan bilgilerle, yurt dışından ücret geliri elde edenler, menkul sermaye iradı ve değer artış kazancı sağlayanları yakından takip ediyor.
Bu kapsamda gerçekleştirilen analiz ve denetim çalışmaları neticesinde, Türkiye’de mukim olan ve yurt dışından faiz, repo, kar payı gibi gelir elde eden mükelleflerden gelir vergisi beyannamesi vermesi gerekenler tespit edildi.
Başkanlık, 5 Nisan Cuma günü sonuna kadar devam edecek gelir vergisi beyan döneminin sona ermesinin ardından, yurt dışından gelir elde eden mükelleflerin verdikleri beyannameler ile gelirlerini karşılıklı kontrol edecek.
Gelir elde etmesine rağmen hiç beyanname vermeyen ya da eksik gelir beyan eden kişiler, ceza uygulanmak üzere ilgili vergi dairelerine bildirilecek.
]]>Gelir Vergisi Kanunu uyarınca, nakdi sermaye veya para ile temsil edilen değerler nedeniyle elde edilen kar payı, faiz ve benzeri gelirler, menkul sermaye gelirleri kapsamında sayılıyor.
Menkul sermaye gelirleri, elde edilen gelirin mahiyeti, tutarı ve tevkifata (kesinti) tabi olup olmaması gibi hususlar dikkate alınarak beyan ediliyor.
Bankalardan elde edilen mevduat faizleri ile katılım bankaları tarafından ödenen kar paylarında tevkifat olarak nihai vergileme yapılıyor. Bu nedenle gelir vergisi beyannamesi verilmesine gerek bulunmuyor.
Tüm vergi türlerinden yükümlülüğü olan tam mükellef şirketlerden elde edilen kar paylarının 150 bin lirayı aşması halinde, bunlar için beyanname verilmesi gerekiyor.
Diğer taraftan, yurt dışından elde edilen faiz, repo ve kar payı gibi gelirlerin 8 bin 400 lirayı aşması halinde, bu gelirlerin tamamının beyan zorunluluğu bulunuyor.
VERGİ DAİRELERİ BİLGİ PAYLAŞIMI YAPIYOR
Gelir İdaresi Başkanlığı, hem yurt dışı hem de yurt içinden çeşitli kaynaklardan elde ettiği veriler üzerinden analiz ve denetim çalışmaları yürütüyor.
Kayıt dışı ekonomiyle ve vergi kaçakçılığıyla mücadele amacıyla tüm dünyadaki vergi idareleri arasında bilgi paylaşımı yapılmasına imkan veren çeşitli anlaşmalar yapılıyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, G20 ve Avrupa Birliği’nin vergi kayıp ve kaçağının önlenmesi ile vergi uygulamalarında şeffaflığın sağlanmasına yönelik çalışmaları sonucu, “Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesi” oluşturuldu.
AB üyesi ülkelerle birlikte 147 ülkenin taraf olduğu sözleşme, 2011 yılında Türkiye tarafından da imzalandı ve 2018’de yürürlüğe girdi.
FAİZ GELİRLERİ ÜLKELER ARASINDA PAYLAŞILIYOR
Buna göre, hesap sahibine ilişkin bilgiler, yıl sonu hesap bakiyesi, hesaba yıl içinde ödenen faiz ve temettü gibi gelirler ya da hesapta tutulan varlıklardan elde edilen gelirlerin brüt tutarları ülkeler arasında karşılıklı paylaşılıyor.
Söz konusu anlaşma çerçevesinde 82 ülkeden Türkiye mukimi olan kişilere yönelik bilgi alındı.
Benzer şekilde, Amerika Birleşik Devletleri ile imzalanan anlaşma kapsamında, Türkiye mukimi bir kişinin bu ülkedeki hesaplarına yapılan faiz, kar payı gibi ödemeler Gelir İdaresi Başkanlığına bildiriliyor.
BEYAN VE GELİRLER KARŞILAŞTIRILACAK
Gelir İdaresi Başkanlığı, söz konusu uluslararası anlaşmalar kapsamında diğer ülkelerden alınan bilgilerle, yurt dışından ücret geliri elde edenler, menkul sermaye iradı ve değer artış kazancı sağlayanları yakından takip ediyor.
Bu kapsamda gerçekleştirilen analiz ve denetim çalışmaları neticesinde, Türkiye’de mukim olan ve yurt dışından faiz, repo, kar payı gibi gelir elde eden mükelleflerden gelir vergisi beyannamesi vermesi gerekenler tespit edildi.
Başkanlık, 5 Nisan Cuma günü sonuna kadar devam edecek gelir vergisi beyan döneminin sona ermesinin ardından, yurt dışından gelir elde eden mükelleflerin verdikleri beyannameler ile gelirlerini karşılıklı kontrol edecek.
Gelir elde etmesine rağmen hiç beyanname vermeyen ya da eksik gelir beyan eden kişiler, ceza uygulanmak üzere ilgili vergi dairelerine bildirilecek.
]]>Türkiye’de jeotermal enerji sektörü, yenilikçi teknoloji uygulamaları ile dünyadaki örnekler arasında öne çıkarken, yabancı yatırımcıların alana ilgisi dikkati çekiyor. Jeotermal enerji üretimi için kullanılan sondaj teknikleri, jeotermal enerjinin elektrik üretimi yanında ısıtma ve soğutma gibi alanlarda kullanılmasını sağlayan entegre sistemler ve yenilikçi depolama teknolojileri sektörde öne çıkan yenilikçi teknolojiler arasında yer alıyor.

JESDER Başkanı Ufuk Şentürk, AA muhabirine, Türkiye’de JES yatırımlarında dünyanın en yeni ve modern teknolojilerinin kullanıldığını söyledi.
Türkiye’nin JES yatırımlarında son 15 yılda edinilen tecrübenin yatırımcılar için önemli örnek teşkil ettiğini vurgulayan Şentürk, yabancı yatırımcıların sektöre ilgisinin artması ve maliyetlerin düşmesiyle Türkiye’de jeotermal santral yatırımlarının 4 bin megavat elektrik (MWe) seviyesine ulaşacağını ifade etti.
Şentürk, “Jeotermal teknolojisinin gelecekte gelişip daha da ucuzlayacağı göz önüne alındığında, bu yatırım miktarı daha da artacak. Jeotermal enerji sektöründe yerli üretime ağırlık verilmesi ve yerli teknolojinin geliştirilmesi yatırımcılar için büyük bir maliyet kaleminin çözüme kavuşturulması anlamına geliyor.” dedi.
JES’lerin atıksız elektrik üretimi konusunda “en temiz” santraller olarak öne çıktığına dikkati çeken Şentürk, “Bu santrallerin sondaj süreçleri boyunca da çevreye zararlı ve alıcı ortama bırakılan hiçbir atığı bulunmamaktadır. Tüm sondajlarımız dünya standartlarında teknolojilerle ve çevre mevzuatına uygun olarak gerçekleştirilmektedir. Sondajlarımız 2 bin 500 ila 5 bin metre derinlik arasında açılmakta ve ortalama maliyetleri de 3 ila 6 milyon dolar arasında gerçekleşmektedir.” değerlendirmesinde bulundu.

“TÜRKİYE, LİTYUM REZERVLERİ AÇISINDAN 25’İNCİ SIRADA YER ALIYOR”
Şentürk, jeotermal kaynaklı enerji üretim tesislerinden elde edilen lityuma ilişkin, “Sahanın jeokimyasal yapısına bağlı olarak akışkandan lityum eldesi değişmektedir. Bu sebeple sağlıklı veri elde edilebilmesi için bölgesel bazda çalışmaların yürütülmesi, elde edilebilecek rezervin sahaya göre hesaplarının detaylı olarak yapılması gerekmektedir. Fakat bu oranlar değişse de hali hazırda keşfi yapılmış jeotermal santrallerimizden sağlanacak lityum eldesi ile bu değerli mineralin çıkarılmasında büyük katkımızın olacağı inancındayız.” diye konuştu.
Türkiye’nin lityum rezervleri açısından 25’inci sırada yer aldığına ve yüksek teknolojili ürünlerin kullanımıyla lityum talebinin de artacağına işaret eden Şentürk, şöyle devam etti:
“Bu durumun lityumun yerini alabilecek yeni malzemelerin daha ekonomik olarak elde edilebileceği zamana kadar devam etmesi kaçınılmaz. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesinde kıymetli maden ve minerallerin araştırıldığı enstitü çalışmaları arasında değerli mineral eldesine yönelik çalışmalar mevcut. Bizler bu projeler akabinde potansiyeli belirleyip endüstriyel anlamda kullanılabilir hale getirebilirsek hem enerji depolama anlamında hem de ihraç edilebilir ürünler anlamında avantajlı konuma geçeceğiz. Elektrik üretiminden kıymetli maden ve mineral eldesine kadar onlarca sektörde kullanılabilen jeotermal kaynaklar, Ar-Ge ve finansal destekle Türkiye’nin geleceğinde önemli rol oynayacak.”

Şentürk, mevcut durumda 65 lisanslı JES’in 1691 megavat seviyesinde elektrik kurulu güçle hizmet verdiğini bildirdi.
Santrallerin inşası için bugüne kadar yapılan yatırım tutarının 7 milyar dolara ulaştığı bilgisini veren Şentürk, gelecek 5 yıl içinde planlanan yatırımlarla bu tutarın 15 milyar dolara ulaşmasının öngörüldüğünü söyledi.
Şentürk, mevcut sahaların MTA tarafından yapılan ihaleleri sonucunda, jeotermal kaynak işletme ruhsatlarının devri için yatırımcılar tarafından devlete ödenen tutarın yaklaşık 1 milyar dolar olduğunu belirterek, şunları kaydetti:
“Bu sahalarda kurulan santraller ise devlete katma değer vergisi, kurumlar vergisi, stopaj vergisi, sosyal güvenlik kurumu primleri, devlet payı ve TEİAŞ’a yapılan iletim bedeli ödemeleri de dahil olmak üzere yılda yaklaşık 600 milyon dolar tutarında bir ödeme yapıyor. Diğer taraftan santrallerimizin inşası aşamasında yüzde 70 yerli makine ve aksam kullanılıyor. Yerli üretime ağırlık verilmesi ve yerli teknolojinin geliştirilmesi biz yatırımcılar için büyük bir maliyet kaleminin çözüme kavuşturulması anlamına geliyor.”
7 MİLYAR METREKÜPLÜK DEV REZERV TÜRKİYE’YE 600 YIL YETEBİLİR! DOĞAL GAZ VE PETROLDEN ÇOK FARKLI
Yüksek derecede toksik bir gaz olan ve Karadeniz’deki ekosistemi tehdit eden unsurlardan birini oluşturan hidrojen sülfürle ilgili AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Kılkış, özellikle Tuna Nehri’nden gelen kirliliğin, akıntıyla Türkiye kıyılarında birikerek hidrojen sülfür yoğunluğunun artmasına neden olduğunu söyledi.
Karadeniz’e her yıl ortalama 7 milyar metreküp hidrojen sülfür gazının eklendiğini, bu birikim sonucunda denizdeki balık stokunun azaldığını ve kirliliğin giderek suyun yüzeyine yaklaştığını bildiren Kılkış, “Hidrojen sülfür, Karadeniz’de ekolojik dengeyi büyük oranda bozmakta. Denizde hayat hemen hemen durmuş vaziyette, şu anda sadece üst tabakalarda hayat var.” dedi.
Karadeniz’i “enerji denizi” olarak nitelendiren Kılkış, hidrojen sülfürün denizden ayrıştırılmasıyla hem hidrojen hem de kükürt elde edilerek bu gazın neden olduğu dezavantajların avantaja çevrilebileceğini dile getirdi.
Prof. Dr. Kılkış, şunları söyledi:
“Doğal gaz hatlarına Karadeniz’den elde ettiğimiz hidrojeni yüzde 20, en fazla yüzde 30 oranında karıştırarak, içeriğin, daha yüksek enerji potansiyeline sahip olmasını sağlayıp doğal gazdan da tasarruf edebiliriz. Böylece Karadeniz’deki tehlikeli hidrojen sülfür gazını hem sanayide hem konutlarda faydalı bir biçimde değerlendirmiş oluruz. Sülfür, demir çelik sanayisinde kullanılıyor, zaten orada da bu sanayi var. Kimya endüstrisinde de tarımsal bazı katkılarda kullanılabiliyor dolayısıyla sülfürün de sanayide önemli bir yeri var. Bu şekilde Karadeniz’den taşıdığımız hidrojen sülfür ile kıyıda yeşil bir kent, yeşil bir endüstri kurmak mümkün.”
Karadeniz’deki resmi doğal gaz rezervinin konutlarda 15 yıl, hidrojen sülfürden elde edilen hidrojen yakıtın ise teorik olarak 600 yıl yetebileceğinin öngörüldüğünü aktaran Kılkış, hidrojenin tamamen yenilenebilir enerji kaynakları kullanılıp Karadeniz gibi hazır bir potansiyelden üretilerek doğru şekilde değerlendirilmesi durumunda karbon salımına neden olmayacağının altını çizdi.
Kılkış, “Deniyor ki ‘Madem Karadeniz’de kömür bol, kömürden hidrojen elde edelim.’ Bu mümkündür ancak 1 birim hidrojen elde etmek için 5 birim kömür yakmanız gerekiyor. O zaman da sizin elde edeceğiniz hidrojen temiz ve yeşil bir hidrojen olmuyor çünkü kömür kullandığınız için havaya karbondioksit çıkıyor dolayısıyla yeşil hidrojen elde etmek için bu hidrojen sülfür, zararının yanında bir önemli bir şanstır. Karadeniz’in hidrojen sülfür eriyikleri, denizin içinde dolaşıyor zaten. Bu, önemli bir enerji depolama ve taşıma kaynağı olarak görülüp değerlendirilmeli.” sözlerini sarf etti.
“HİDROJEN ÜRETİM GEMİSİ” PROJESİ
Karadeniz’deki hidrojen gazı potansiyeline yönelik kombine bir hidrojen arama, devşirme, nakil ve karada en akılcı biçimde değerlendirme projesi geliştirdiğini anlatan Kılkış, bu projenin merkezinde ilk kez amaca özel tasarlanmış bir hidrojen üretim gemisi bulunduğunu kaydetti.
Kılkış, proje hakkında şu bilgileri paylaştı:
“Optimum bir paylaşımla ve en ekonomik işletme için hidrojen sülfür gazı örneğin Sinop’ta yerinde ayrıştırılırsa, kükürt sanayisi taleplerini karşılarken karada üretilen hidrojen mekik gemi ile getirilen hazır hidrojenle birleştirilip mevcut doğal gaz şebekesinde değerlendirilebilecektir. Yine rüzgar ve güneşten, ayrıca jeotermal kaynaklardan karada yararlanılabilir. Bu bütüncül yaklaşımla hidrojen konsepti denizden karaya genişletilerek tam bir hidrojen döngüsü elde edilecek ve belki de Sinop, dünyanın ilk hidrojen kenti unvanını alabilecektir.”
Kılkış, tasarlanan bir hidrojen gemisinin yılda yaklaşık 1,5 milyar metreküp doğal gaz eş değeri üretim yapabileceğini, bunun da yaklaşık 200 bin hanenin yıllık gaz ihtiyacına tekabül ettiğini vurguladı.
Yeşil enerji kaynaklarının uygun teknolojilerle ekonomiye kazandırılmasının Türkiye’nin enerji bağımsızlığı ve bölgesel enerji güvenliğine katkı sağlayacağı tespitinde bulunan Kılkış, sözlerini şöyle tamamladı:
“Karadeniz’in bizlere sunmuş olduğu hidrojen enerjisi potansiyelinin özel avantajlarının doğal gaza paralel olarak değerlendirilmesi hidrokarbon faaliyetlerimizin pekişmesini, hatta Akdeniz’deki faaliyetlerimizde elimizin ekonomik ve politik anlamda daha da güçlenmesini sağlayacaktır. Aynı zamanda, Paris Anlaşması’nın öngördüğü karbondioksit salımlarını azaltım hedeflerini daha kısa sürede yakalayabilme fırsatını verecektir.”
]]>