Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ferruh Özpilavcı, kurumun Süleymaniye’deki başkanlık binasında gerçekleştirilen teslimi öncesinde AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye’deki bütün yazma eser kütüphanelerinin toplandığı özel, tematik ve butik bir başkanlık olduklarını söyledi.
Başkanlığın el yazması eserlerin ideal iklimlendirme koşulları sağlanarak rutubetsiz bir ortamda muhafaza edilmesi, acil müdahale edilmesi gereken eserlerin restorasyonu ve eserlerin kataloglarının çıkarılması, dijitalleştirilmesi ve bu bilgilerin hizmete sunulması gibi çalışmalar yaptığını aktaran Özpilavcı, “Bir sonraki aşama da bunların bilimsel neşir ve çevirilerinin yapılması. Bu bağlamda da 200’den fazla yayınımız var ve hala eserler hazırlanmaya devam ediyor.” dedi.

– “KURULUŞUNDAN BU YANA ALDIĞIMIZ ESERLER 15 BİNİ BULDU”
Kütüphane ve koleksiyonlardaki kitapların değerlendirilmesinin yanı sıra tespit edilen eserlerin satın alınmasına yönelik de çalışmalar yaptıklarına işaret eden Özpilavcı, şunları kaydetti:
“Alanlarında uzman kişilerden oluşan bir heyetimiz var; bunlar eserin değerini takdir ediyor. Bir şekilde atasından, dedesinden kalmış, elinde yazma olanlardan ya da bu işlerle alakalı koleksiyonerlerden veya sahaflardan yazma eser alıyoruz. Kuruluşundan bu yana aldığımız eserler 15 bini buldu ki, bu çok büyük bir rakam. Bunlar belki yurt dışına gidecekti veya telef olabilirdi. Devletin buna bir bütçe ayırması, uzman bir kurum üzerinden değerlendirilmesi, bunların ideal bir ortama ve kondisyona kavuşturulduktan sonra görüntüsüyle, katalog bilgisiyle uluslararası seviyede araştırmacıların erişimine sunulması çok önemli.”
Özpilavcı, kuruma gelen bağışları da değerlendirdiklerini, bağışlanan eserler belirli bir sayıya ulaştığında özel bir koleksiyon açılabildiğini ve akademik literatüre geçtiği için ismi verilen bağışçının adının kalıcı bir hale geldiğini anlattı.
Eserlerin yurt içi ve yurt dışındaki araştırmacıların istifadesine sunulmasının önemini de vurgulayan Ferruh Özpilavcı, yazma eserlere bağlı 300’e yakın koleksiyon bulunduğunu, bunlara yönelik eksik eserlerin bulunması ve koleksiyonlara geri kazandırılması için özel çalışmalar yürüttüklerini ifade etti.
Bağışlanan eserin ait olduğu koleksiyona adını veren Hacı Beşir Ağa’nın 18. yüzyılda Osmanlı’da harem ağalığı yapan ve el yazması kitaplara çok ilgi gösteren bir zat olduğuna, pek çok kütüphane kurduğuna işaret eden Özpilavcı, koleksiyondan eserlerin geçmişte elle çoğaltılmak üzere ödünç verilebildiğini ve bunların bazılarının geri getirilmeyebildiğini, bütün bunlar göz önüne alındığında eserin koleksiyona geri kazandırılmasının çok önemli olduğunu dile getirdi.

– “ESERİ BAĞIŞLADIĞIM IÇIN ÇOK MUTLUYUM”
Eseri bağışlayan kitap meraklısı araştırmacı Mehmet Yayla, küçük yaşlarından bugüne tarihe ve eski eserlere çok meraklı olduğunu belirterek, “Kendi çabalarımla Osmanlıca öğrendim. Boş zamanlarımda müzeleri ve tarihi yerleri geziyorum. Tabii kitaplara da ilgim olduğu ve Osmanlıca öğrendiğim için Osmanlı Türkçesi kitaplar alıp okumaya çalışıyorum.” dedi.
Aldığı kitapların içerisinde el yazması özel bir esere rast geldiğini, kitap üzerindeki mühürler ve kayıtlar incelendiğinde Beşir Ağa’nın koleksiyonuna ait olduğunu öğrendiğini söyleyen Yayla, “Güler Doğan Averbek hocam, kitabın Süleymaniye Kütüphanesi’ne verilerek koleksiyona geri kazandırılmasının iyi olacağını söyledi. Ben de başkalarına da örnek olacağı mülahazasıyla eserin tekrar koleksiyona katılması gerektiğini düşündüm ve getirip kütüphaneye teslim ettim.” şeklinde konuştu.
Eseri bağışlayarak koleksiyona ait kayıp el yazmasının yuvasına geri dönmesini sağladığı için çok mutlu olduğunu ifade eden Yayla, şunları anlattı:
“Buraya gelmeden önce Beşir Ağa’nın Eyüp Sultan’daki kabrine gittim. Orada dua ettim ve içimden ‘Sizin bir eseriniz elime ulaştı. Tekrardan yerine bırakıp sizin vakfınızı tamamlıyorum.’ diye geçirdim ve konuyu kendisine de iletmiş oldum. Ellerinde böyle değerli el yazmaları olan herkese de bu eserleri bağış veya satış yoluyla ait oldukları yere geri kazandırmalarını tavsiye ederim.”
– “İSTANBUL’DAKI KÜTÜPHANELER BÜYÜK ÖLÇÜDE KORUNMUŞ”
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Güler Doğan Averbek de İstanbul’daki kütüphanelerde bulunan tarihi koleksiyonlarla ilgili çalışmalar yaptıklarını, ulaştıkları bilgilere göre pek çok koleksiyonun az kayıpla bugüne ulaştığını gördüklerini kaydetti.
Prof. Dr. İsmail Erünsal’ın kütüphaneler ve el yazmalarıyla ilgili çalışmaları bulunduğunu belirten Averbek, şu bilgileri verdi:
“Erünsal’ın şu tespitini önemli buluyorum. Osmanlı topraklarında mesela Hicaz, Şam ve Mısır bölgesinde neredeyse tamamen yok olan vakıf kütüphaneleri var ama İstanbul’daki kütüphaneler büyük ölçüde korunmuş. Koleksiyonlarda kayıplar var ama çok az. Mesela ben bu kitaba baktığımda bir hırsızlık malı olmadığını, muhtemelen ödünç verildiği dönemde koleksiyondan ayrıldığını ve kitaplar arasında unutulduğunu tahmin ediyorum. Sonrakiler de anlamadı ve bugüne kadar geldi. Çünkü kötü niyet olsa eserdeki kayıtlar silinirdi, mühürler kazınırdı. Kötü niyet yok, çok iyi de korunmuş. Yani İstanbul’daki kütüphanelerin korunmasını, İstanbul’un dünyada İslam yazmaları konusunda cennet olması neticesini vermesi bakımından çok önemsiyorum.”
Averbek, Cumhuriyet öncesinde 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Batı’da İstanbul’daki kütüphanelerin yağmalanmasına yönelik bir plan hazırlandığına dikkati çekerek, “İstanbul’daki yazmaları Hicaz bölgesinde, Kahire’de, Bağdat’ta olduğu gibi yağmalamayı planlıyorlar fakat bu gerçekleşmiyor. İstanbul kütüphaneleri korunmuş, bunu bilmemiz lazım.” dedi.
El yazmalarının bugün de çok iyi korunmaya devam ettiğini vurgulayan Averbek, “Elinde yazma eserler olanlar, hiç düşünmeden bunları Türkiye Yazma Eserler Kurumuna ulaştırabilir. Mehmet bey çok doğru bir şey yaptı, zaten yapması gereken bir şeydi belki ama istese yapmayabilirdi.” açıklamasını yaptı.

– “DİĞER ZAYI NÜSHALARIN DA KOLEKSİYONA KAZANDIRILMASI ÖNEMLİ”
Türkiye Yazma Eserler Kurumunda 11 yıldır kataloglama biriminde görev yapan yazma eser uzmanı Tenzile Derin Şahal ise koleksiyonların kayıp olan nüshalarına ilişkin çalışmalar yürüttüklerini söyledi.
Eserlere ilişkin verileri girerken Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan katalogları da incelediklerini belirten Şahal, şunları kaydetti:
“Bu kataloglar analize açık olmasını istediğimiz veriler açısından yetersiz. Yani hepsi çok çok iyi niyetlerle yapılmış ama yetersiz. Şimdi biz fiziksel olarak elimizde olan ve görüntüsüne de sahip olduğumuz eserlerin bütün bilgilerini girmeye çalışıyoruz. ‘Emsile ve Bina’ gibi yaygınlığından dolayı dikkat çekmeyeceğini düşünülen eserlerin bulunduğu nüshalarda bile çok kıymetli alimlerin el yazısıyla çok önemli notları olabiliyor. Bütün bu yazmaların kenarlarındaki notlara kadar detaylı açıklamalarını giriyoruz. Fakat zayi olan nüshalar var.”
Şahal, Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan koleksiyonlar özelinde zayi nüshalara ilişkin gerçekleştirilen çalışmalara değinerek, “Bu bizim takibinde olacağımız bir konu olacak. Çünkü bu şekilde neticelenmesi bizi çok mutlu etti. ‘Mecmu’atü’l-Ebyati’l-Arabiyye’ adlı eser, ait olduğu yere geri döndü. Bu neden diğer zayi nüshalar için olmasın? Neden kaybolduğunu, ne nedenle kütüphaneden çıktığını yani bunun tarihsel gelişimini incelemek de bizim kendimize görev bildiğimiz, iş kalemleri arasında.” değerlendirmesini yaptı.
Mehmet Yayla’nın bağışının başkalarına da örnek olmasını ve zayi olan nüshaların çok daha iyi şartlarda korunacağı kütüphaneye geri dönmesini arzu ettiklerini ifade eden Şahal, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kataloglama birimi olarak eseri koleksiyondaki yerine koymadan önce sayfa sayfa inceleyeceğiz. Her sayfada hangi bilgiler var, hepsinin dökümünü yapacağız. Bu bilgileri 46 başlıkta giriyor ve birbirleriyle bağlantılandırıyoruz. Bir sonraki aşamada fiziksel ve sanatsal özelliklerini dikkate alarak hikayesini daha da derinleştirmeye çalışıyoruz. Öncelikli vazifemiz bütün verileri doğru ve standart bir şekilde girmek. Bu bir Arap edebiyatı mecmuası, içinde muhtemelen parça parça şiirler, beyitler, paragraflar var. Bütün bunların teker teker hangi sayfada kimin nakli olduğunu, kimin eserinden alındığını yazıyoruz. Bu da bu mecmuayı yazan kişinin ilgi alanını tespit etmemize yarıyor.”

– BEŞİR AĞA KOLEKSİYONU VE ESER HAKKINDA
Osmanlı Devleti’nde kurulan kütüphaneler ve şahsi koleksiyonlar konusunda yaptığı araştırmalarla bilinen Prof. Dr. İsmail E. Erünsal’a göre Hacı Beşir Ağa, Cağaloğlu’nda yaptırdığı cami, medrese, zaviye, mektep ve kütüphaneden müteşekkil külliyeye pek çok kitap vakfetti.
Külliyenin Temmuz 1745 tarihli vakfiyesine göre kütüphanede dört hafızıkütüp (kütüphaneci) görevliydi. Hacı Beşir Ağa tarafından kurulan kütüphanelerin en zengini olan bu koleksiyonda zaman içinde kütüphanecilerin bazı kitapların beş günlük süreyle dışarıya çıkarılmasına izin verdiği ve bunun sonucunda bazı kitapların kaybolduğu tespit edildi.
Bunun üzerine kütüphane kapatılarak Ocak 1784’te bir sayım yapıldı ve 38 kitabın kaybolduğu belirlendi. Geriye kalan 676 kitap da kütüphanecilere teslim edilerek şartlara aykırı hareket edilmemesi istendi ve kütüphane tekrar hizmete açıldı.
Yapılan incelemenin sonucunda Fazlullah b. Muhibbullah el-Muhibbi’ye ait daha çok muhtelif Arapça beyitlerden müteşekkil bir mecmua olduğu tespit edilen yazmanın, Beşir Ağa Kütüphanesi’nden yaklaşık 250 yıl önce kaybolduğu tespit edildi.
Eserin başında bulunan bir kayda göre 1151 senesinde Beşir Ağa’nın şahsi kütüphanesinde bulunduğu tespit edilen yazma eser, koleksiyona vakfedilen diğer kitaplarda olduğu gibi Beşir Ağa’nın 1158 tarihli ikinci bir kaydını, Evkaf-ı Haremeyn Müfettişi Mehmed Emin Efendi’nin vakıf kaydı ile mührünü, ayrıca koleksiyon numarası olan 677 sayısını taşıyor.
Daha önce muhtevası hakkında detaylı bir bilgiye sahip olunmayan, 220 sayfadan ibaret olan yazma, kısa sürede gerekli restorasyon ve bakım sürecinden geçirilerek dijital kopyası araştırmacıların istifadesine sunulacak ve Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi’nde bulunan Beşir Ağa Koleksiyonu’nda kendi raf aralığında muhafaza altına alınacak.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yıldız Sarayı direnişin sembolü, sıradan bir yapı değildir, Osmanlı’nın en sancılı yıllarına tanık oldu” dedi.
Milli Saraylar Başkanlığımızca yürütülen 6 yıllık restorasyon çalışmaları sonunda Yıldız Sarayı’nı ihya ettik..
İstanbul’un tarihi simgelerinden Yıldız Sarayı bugünden itibaren kapılarını açıyor. Bugün yaşadığımız mutlulukta pek çok hocamızın ve uzmanımızın alın teri vardır.
Onların emeği, gayretleri olmasaydı bu güzel eser tekrar eski görkemine kavuşturulamazdı.
“BURASI ASLA SIRADAN BİR ESER, SIRADAN BİR YAPI DEĞİL”
İstanbul’un en güzel tarihi yerlerinden birini açıyoruz. Burası asla sıradan bir eser, sıradan bir yapı değil. Osmanlı’nın en sancılı yıllarına şahitlik etmiştir.
“ABDÜLHAMİT DARBEYE KADAR DEVLETİ BURADAN YÖNETTİ”
200 yıllık tarihiyle Yıldız Sarayı, Osmanlı’nın en sancılı yıllarına şahitlik etmiştir. Sultan 2. Abdulhamit’le özdeş hale gelmiştir. 2. Mahmut burayı yeni ordunun askerlerinin talimlerini izlemek için kullanmıştır. Yıldız Sarayına asıl hürriyetini kazandıran Abdülhamit Han olmuştur.
Necip Fazıl’ın 36 Türk hükümdarı arasında belki de en büyüğü olarak tanımladığı Abdülhamit darbeye kadar devleti buradan yönetti. Yıldız Sarayı Devlete yönelen yıkma girişimleri karşısında direnişin sembolü oldu. Yıldız Sarayı’nın ayırıcı vasfı yönetim merkezi olarak kullanılmasıdır. Mimari olarak, çağından farklı özellikler taşır.
Sultan 2. Abdülhamit döneminde toplam 2 bin kişinin yaşadığı rivayet ediliyor. Tabiatla uyumu, mimarisi ve Türk saray bahçeleri geleneğinin son örneği olan Yıldız Sarayı nadide bir eserdir.
“ECDAT YADİGARI PEK ÇOK VARLIK GİBİ BURASI DA YILLARCA HOYRATÇA KULLANILDI”
Kimi ülkeler 100-150 yıllık tarihi varlıklarına büyük özen gösterirken nice kültür varlığımıza sahip çıkamadık. Reddi miras anlayışı bizlere çok ağır bedeller ödetti. Bu sembollerden biri Yıldız Sarayı oldu. Ecdat yadigârı pek çok varlık gibi burası da yıllarca hoyratça kullanıldı.
“SAVARONA’YA BİZ SAHİP ÇIKTIK”
Yıldız Gazinoları projesi hayata geçirilmiştir. İtalyan bir şirket tarafından işletilen kumarhane 1 yıl sonra kapatılmıştır. Savarona’ya biz sahip çıktık. Biz hiçbir zaman ayrım gözetmeden tarihi kucakladık. Gazetelere de yansıyan ahlaksızlık hadisesinden sonra Savarona yatını devraldık. Savarona yatını restore ettirdik, kısa bir süre sonra bitecek. Devlet başkanlarını ağırlamak için kullanmaya başlıyoruz.
Tarihi vefa, geçmişe saygı anlayışıyla eserlerimizi yeniden ayaklandırdık. 120’nin üzerinde restorasyon çalışması yaptık. Beykoz Cam ve Billur Müzesi’nden Topkapı’da uzun yıllar saklanmış hazine koleksiyonuna varıncaya kadar bir çok eseri ihya ettik.
Cumhurbaşkanlığımız döneminde onlarca görüşmeyi, kabulü burada düzenledik. Yıldız Sarayı milletimizin her bir ferdinin gururla gezebileceği muhteşem bir müze olarak hizmet vermeye hazır hale geldi. Edirne Sarayı ile ilgili restorasyon çalışmalarımız devam ediyor. Bundan sonra da ecdadın emanetlerine sahip çıkmayı sürdüreceğiz.
ÖNÜMÜZDEKİ AYIN SONUNA KADAR ÜCRETSİZ
Bugünden itibaren halkımıza açtığımız bu mekanı, önümüzdeki ayın sonuna kadar, bu ay dahil, ücretsiz olarak ziyarete açmış olacağız.
]]>
Karakoç, Fadime Hanım ile Ümmet Efendi’nin oğlu olarak 7 Nisan 1932’de Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü köyünde dünyaya geldi.
Şiir ve okuma tutkusu henüz çocukken başlayan Karakoç, yaptığı bir söyleşide şunları kaydetmişti:
“Rahmetli babam çok okuyan bir insandı. Daha ben okula başlamadan okuma zevkini o aşılamıştı bana. İbn-i Sina’yı, İmam-ı Azam’ı, Sokrat’ı, Eflatun’u, Yunus Emre’yi, Fuzuli’yi ve diğerlerini 10 yaşındayken biliyordum. Geceleri babam ailecek hepimize kıymetli kitaplar okurdu. İlkokuldayken babamın okuduğu eski yazıyla yazılan kitapları okuyamadığıma üzülüyordum. Babam da bunu öğrenince bize eski yazıyı öğretti. Hem ilkokula gittim hem de 40 gün içinde Kur’an-ı Kerim’i hatmettim. Babamın eski yazıyla basılmış, yazılmış kitaplarını okumam beni rahatlattı. Gün geldi ne bulursam okumaya başladım. Çok okuma bende hastalık halini aldı. Ay ışığında pencere önünde çok kitap bitirdim. Şimdi de inancıma yakın, güvenilir kişilerce yazılmış kitapları daha çok okuyorum. Sevmediğim yazarları da okurum. Bıktırıcı, ukalalık kokan, aynayı tersinden tutan yazıları okurken yırtar atarım. Eserde dil, ilim, samimiyet ararım.”
Karakoç, bir süre köyde marangozluk ve çiftçilik yaptıktan sonra Elbistan Belediyesinde 1958’de muhasebeci olarak çalışmaya başladı ve 1981’de emekli olana kadar bu görevini sürdürdü.
Abdurrahim Karakoç, 1964’te Pakize Hanım ile evlendi. “Aşkımı ve davamı eser yaptım. Şiirlerim de çocuklarım da eserim.” ifadelerini kullanan usta şairin ilk çocuğu Mihriban 1967’de doğdu, Türk İslam 1969’da, Enderhan ise 1971’de dünyaya geldi.
İlk şiirleri iki kitap olacak hacimdeyken beğenmeyip yaktığı söylenen Karakoç’un eserleri ilk olarak Elbistan’da çıkan Engizek gazetesinde yayımlandı.
“Şiire nasıl başladınız?” sorusuna “Besmeleyle” cevabını veren Karakoç, 1958’de yazmaya başladığı, birbirinin devamı 22 şiirden oluşan “Hasan’a Mektuplar” isimli eserini 1964’te yayımladı.
“Mihriban” eseriyle toplumun her kesimi tarafından tanındı
Karakoç, emekliliğinin ardından yerleştiği Ankara’da Yeni Ufuk gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Daha sonra Yeni Düşünce ve Vakit gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.
Abdurrahim Karakoç, siyasete atılıp Milliyetçi Hareket Partisine üye oldu, daha sonra Büyük Birlik Partisinin (BBP) aktif üyesi oldu. Aradığı gençlik lideri olarak tanımladığı BBP Genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’na daima destek olan Karakoç, partinin gazetesinde de yazılar kaleme aldı. Karakoç, sonraki süreçte tamamen siyasetten koptu. Yazar, “Siyaseti neden bıraktın?” diye soranlara, “Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım.” cevabını vermişti.
“Mihriban” eseriyle toplumun her kesimi tarafından tanınan şair, “Saati Yok Eremi Yok (Ben Hep Seni Düşünürüm)”, “Anadolu Sevgisi”, “Zikrullah”, “Hak Yol İslam Yazacağız”, “Bayramlar Bayram Ola”, “İsyanlı Sükut” ve “Tut Ellerimden” adlı eserlerin yanı sıra 5 şiirden oluşan “Hasan’dan Gelen Mektup”, 8 şiirden oluşan “Haberler Bülteni”, 7 şiirden oluşan “Vatandaş Türküsü” ve 5 şiirden oluşan “Masal” adlı eserlere imza attı.
Abdurrahim Karakoç’un eserleri Fedai, Devlet, Töre ve Bizim Ocak dergileri ile kendisinin çıkardığı Yeni Ufuk gazetesinin yanı sıra Yeni Düşünce, Yeni Hafta ve Gündüz gazetelerinde okuyucuyla buluştu.
Başarılı edebiyatçı, “Çobandan Mektuplar” ve “Düşünce Yazıları” gibi düz yazıların yanı sıra “Hasan’a Mektuplar”, “El Kulakta”, “Vur Emri”, “Kan Yazısı”, “Dosta Doğru”, “Suları Islatamadım”, “Beşinci Mevsim”, “Akıl Karaya Vurdu”, “Yasaklı Rüyalar”, “Gökçekimi”, “Gerdanlık”, “Parmak İzi” adlı kitaplara da imza attı.
Doğuş Edebiyat 1983’te, Genç Kardelen 1998’de, Kardeş Kalemler dergisi ise 2012’de Karakoç için özel sayı yayımladı.

Anadolu insanının karşılaştığı zorlukları ve çektiği sıkıntıları işledi
Şiirlerinden dolayı hakkında çeşitli davalar açılan Karakoç, kendisine isnat edilen bütün suçlamalardan aklandı. Şiirlerinde ilahi ve beşeri aşk, tabiat, gurbet, toplumsal yozlaşma, Türklük, İslam ve ölüm konularına değinen Karakoç, yaptığı bir açıklamada şiiri, bir gayeye varmak için araç olarak gördüğünü ifade etmişti.
Temiz Türkçe ve hece vezniyle aşk, ayrılık, özlem, tabiat ve gurbet konulu şiirler yazan Karakoç, şiirindeki ahengi aliterasyon (aynı sesin veya hecenin tekrarlanması) ve asonanslarla (aynı ünlü seslerin tekrarı) sağladı.
Usta şairin 100’e yakın şiiri bestelenerek İbrahim Tatlıses, Selda Bağcan, Musa Eroğlu, Esat Kabaklı, Cem Adrian, Mahsun Kırmızıgül, Hasan Sağındık ve Haluk Levent’in de aralarında olduğu ünlü isimler tarafından seslendirildi.
“Lambada titreyen alevin üşüdüğünü yazan, kar sesini de bulur”
Mihriban eserini 1960’ta yazdığını söyleyen Karakoç, bir açıklamasında şunları anlatmıştı:
“Bazıları ‘Gerçek mi?’ diyor. Gerçek, diyorum ama adı Mihriban değil. O gençliğimde yaşanmış bir aşktı. Ama şimdi adını deşifre etmem, ayıp olur. Benim takmış olduğum sembol bir isimdir Mihriban. Masa başında yazılmış, hayali bir aşk, bu tadı ve lezzeti vermez. Yaşayacaksın ki yazacaksın. O zamanlar elektrik yoktu. Lamba ışığı altında yazıyordum. Şiire başladığımda lambadaki alev titremeye başladı. ‘Lambadaki alev üşüyor’ çıktı…
Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor… O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. ‘Unutmak kolay mı?’ mektubun başlığı…”
Karakoç, bir röportajında ise şiiri nasıl yazdığı ile ilgili olarak, “Şiirde ilham vardır. Şiir ilhamsız olmaz. Cenab-ı Allah bir ilham veriyor. O ilham bana yazmayı emrediyor. Bakın yağmur yağarken bulutların geldiği gibi, Allah bulutsuz yağdıramaz mı yağmuru? Ama bir vesile ihdas etmiş. İnsana da bazı şeylere görerek, duyarak ihsas ettirdiği için yazdırıyor.” ifadelerini kullanmıştı.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 7 Haziran 2012’de vefat eden Karakoç, Bağlum Mezarlığı’nda Şeyh Abdülhakim Arvasi Türbesi’nin yanına defnedildi.
Asr-ı Saadet’ten bugüne bütün İslam tarihi ve İslam coğrafyasını merkeze alan “İstanbul Mushafı”, Kur’an-ı Kerim’in 10 cilt olarak el ile yazılmasını ihtiva ediyor.
İSLAM MEDENİYETİNİN 15 ASIRLIK SEYRİ
İslam medeniyetinin 15 asırlık seyrine “Mushaf Sanatları Tarihi” yönünden bakmayı amaçlayan çalışma, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın teklif ve himayeleri ile gerçekleştirildi.
Ebadı 365’e 559 milimetre olan ve tamamı 850 sayfadan oluşan el yazma orijinal altın nüsha eser, ilim adamlarına ve İslam medeniyetlerine verdiği desteklerden dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a takdim edilecek.
“KUR’AN-I KERİM ETRAFINDA NASIL BİR MEDENİYET ÖRGÜSÜ VAR, BUNU GÖSTERMEYE ÇALIŞTIK
AA muhabirine esere ilişkin açıklamada bulunan Hüseyin Kutlu, projenin aslında 8 yıllık değil, 15 asırlık bir mesele olduğunun altını çizerek, “Biz 15 asrın birikimini ortaya koymuş oluyoruz. Bu 15 asrın birikimini yeni bir anlayışla, 10 ciltte gösterdik. Bizden önceki üstatların kanatlarıyla uçuyoruz” dedi.
İslam medeniyetinin bugün yok farz edildiğini belirten Kutlu, şöyle devam etti:
“Biz belli bir süre sonra İslam ümmetinden olduğumuzu inkar etmedik ama İslam medeniyetinden olmadığımızı veya böyle bir medeniyetin olmadığını farz ederek, ‘Batı medeniyetindeniz’ dedik. Oysaki İslam medeniyeti fonksiyonunu yitirmiş değil. Bunu göstermek ve buna işaret etmek için İslam ümmetinin ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim etrafında nasıl bir medeniyet örgüsü var, bunu göstermeye çalıştık. Dolayısıyla Asr-ı Saadet’ten, Efendimizin döneminden günümüze kadar ve bütün İslam coğrafyasını içine alan bir bakış açısıyla Kur’an-ı Kerim yazımı, tezhiplenmesi, cildi, rahlesi, muhafazası, mürekkebi, kağıt yapımı ile ‘Mushaf Sanatları Tarihi’ hüviyetini ortaya çıkaran bir eser ortaya koyduk. Bu çalışma ile işaret etmek istediğimiz şey ‘İslam medeniyetinin farkına varınız. Bu hazineyi keşfediniz. Kendinize kendiniz gibi yol çiziniz. Başkalarını taklidi bırakınız.’ hikaye budur.”

ESER İÇİN ÖZEL KAĞIT YAPILDI
Usta sanatkar, projeyi 40 yıldır gönlünde demlediğini dile getirerek, “Bunun kuvveden fiile çıkması Cumhurbaşkanımızın işaretiyle, onun teşvik ve himayeleriyle oldu. Tabii yazmak için kağıda ihtiyaç vardı. Dünyanın her tarafından el yapımı kağıtlar getirttik. Fakat bunlar bizi tatmin etmedi. Çünkü eskitmeye konulduğu zaman bozulmalar gördük. Boyalarda da hakeza aynı şeyleri müşahede ettik. Dolayısıyla biz kağıt yapımına da karar verdik. Nasıl yapıldığını biliyoruz ama tecrübemiz yoktu. Allah’ın yardımıyla bu konuda da çok güzel neticeler aldık ve kendi yaptığımız kağıda Kur’an-ı yazdık.” diye konuştu.

ESERİN BELGESELİ YAPILACAK VE HER CİLTTEKİ ÇALIŞMALAR BİRER KİTAP OLARAK KALEME ALINACAK
Eserde mürekkepleri de tamamen doğal malzemelerden kendilerinin hazırladığını aktaran Kutlu, şunları kaydetti:
“Baskıyı da burada gerçekleştirdik. Henüz bu baskı tekniği başka bir yerde yok. Bu ofset baskı falan değil. Çok özel bir baskı. Gördüğünüz gibi orijinaliyle tıpkıbasımı arasında çok uzman kişiler farkı anlayabilir. Çünkü aharlı, orijinal el yapımı kağıtlara baskı yapıyoruz. Kısa zamanda bu çalışmaları anlatmak çok zor. Çalışmanın belgeseli yapılacak. Ayrıca belki çalışmanın her sayfasını anlatan bir kitap çıkacak. İnşallah umduğumuz şeylere nail oluruz.”

İSLAM DİYARINDAN BİTKİ DALLARI KAĞIT HAMURUNDA
Hüseyin Kutlu, çalışmanın tüm aşamalarını 66 kişilik bir ekiple birlikte Bilim Kültür ve Sanat Derneğinde (BİKSAD) tamamladıklarına işaret ederek, “66 rakamının ebced hesabında rakamsal karşılığı İsmi Celal’in karşılığıdır. Yani Allah lafzı hesaplandığı zaman ebced karşılığı 66 tutar” dedi.

İstanbul Mushafı’nda kullanılan el yapımı kağıdın hamurunun da çok özel olduğunu vurgulayan Kutlu, şu bilgileri verdi:
“Çalışmaya ayrı bir ruhaniyet katsın diye Mekke’den, Medine’den, Kudüs’ten, Semerkant’tan, Buhara’dan yani İslam diyarının mukaddes bilinen makamlarından dut, gül dalları vesaire getirtildi. Kabukları soyuldu ve dövülerek Mushaf’ın hamuruna karıştırıldı. Bu bir teberrük. Yani bu farklı bitkilerin, ağaç dallarının bir araya gelip Mushaf’a hamur olması gibi, ümmetin de bir araya gelip bir güç oluşturması için fiili bir duadır. Ayrıca zemzem, Eyüp Sultan Hazretleri’nin kuyusundan alınmış su, İbrahim Aleyhisselam’ın doğduğu mağaradan su, Nil nehrinden Peygamber Efendimizin mübarek saçlarını yıkadığı suyun çoğaltılmışından boyalara suların katılmasıyla da bir teberrük yapılmış oldu.”

“HEDEFİMİZ İSLAM COĞRAFYASINDAKİ ÖNEMLİ SANAT MERKEZLERİNİ ELE ALMAKTI”
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nden Doç. Dr. Şehnaz Biçer ise eserin ortaya çıkmasında multidisipliner bir ekibin çalıştığına dikkati çekerek, “8 yıl boyunca içinde maceralar yaşadığımız, çok zorlandığımız uzun bir yol aldık. Geleneğimizden gelen bazı değerleri de bu projede yeniden canlandırdık diyebilirim. Örneğin el yapımı kağıt ve boyalarımız gibi” değerlendirmesini yaptı.

Biçer, geçmişte de Kur’an-ı Kerim’in farklı farklı Mushaflar olarak yazıldığını söyleyerek, “Bizim hedefimiz İslam coğrafyasındaki önemli sanat merkezlerini ele almaktı. En doğuda Babür’den en batıdaki Endülüs’e kadar bu geniş coğrafyada üslup geliştirmiş ve kitap sanatlarına önem vermiş sanat merkezlerini ele aldık. Tabii bunları ele alırken dünya müzelerinden dokümanlar topladık. Ayrıca Topkapı Sarayı ve Türk İslam Eserleri Müzesi de bize son derece desteklerini sundular. Oralarda da eserler üzerinde inceleme yapma şansımız oldu” dedi.

İslam sanat tarihindeki üsluplardan ilham alarak İstanbul Mushafı’na tezhipleri nakşettiklerini ifade eden Biçer, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Mushaf’ta ilk cildimiz Kur’an’ın indirildiği tarihten başlıyor. O süreçte İslam coğrafyasında henüz üslup oluşturulmadığından, biz her cildin başında zahriye ve serlevhası da yaptığımız için o dönemi nasıl değerlendirebiliriz diye çok düşündük. Hırka-i Şerif Camisi’ndeki Peygamber Efendimizin hırkası bir fikir olarak düşünüldü ve ilk iki sayfamız o hırkanın desenleri analiz edilerek tasarlandı. Hatta ayetler bittikten sonra konan durak dediğimiz işaretler de o hırkanın düğmelerine ait yapıldı. Böylelikle eseri ilk açtığınızda Peygamber Efendimizin hırkasıyla karşılaşacaksınız ve son ciltte de son sayfa Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Şerif’in bulunduğu mekanın çinilerinden esinlenilerek yapıldı.”

Böyle bir projede yer almaktan dolayı kendini şanslı hissettiğini dile getiren Biçer, çalışmayı dünya müzelerinde de sergilemeyi arzu ettiklerini sözlerine ekledi.

Mushaf’ın kağıtlarının yapımında 200 tabaka kağıt için toplamda 800 bin organik yumurtanın akı kullanıldı. Yapılan kağıtların aharlanması için de benzeri olmayan bir aharlama makinası icat edildi.
İstanbul Nakkaşhanesi’nde bin adet özel tıpkı basımı da yapılan Mushaf’ın ölçüleri orijinaliyle aynı olarak hazırlandı. Toplam 10 cilt olan eserde, her cildin dış kapak, iç kapak, zahriye ve serlevhası dönem özelliğini taşıyan farklı şekillerde tasarlandı.
Kufi, maşrık kufisi, tezyini kufi, kayrevan kufisi, mağribi, muhakkak, reyhani, sülüs, nesih, ta’lik ve icaze olmak üzere 11 farklı hat çeşidi kullanılan eserde, yine her biri farklı olmak üzere 62 adet sayfa tasarımı yapıldı.
İslam sanatlarına katkı sunmayı amaçlayan eserin 59’a 45 milimetre ebadında aharlı el yapımı kağıtlara aynı baskı tekniğiyle tek cilt halinde de herkesle buluşması adına hazırlanacak.
Çalışma, 1. cilt Asr-ı Saadet’ten başlayarak, Emevi, Abbasi, Büyük Selçuklu, Gazneli, Anadolu Selçuklu, 1. dönem Anadolu Beylikleri ve Eyyubi, 2. cilt Memluk, 3. cilt Endülüs ve Mağrib, 4. cilt İlhanlı, 5. cilt Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmen, 6. cilt Timur dönemi, 7. cilt Delhi Sultanlığı ve Babürlü, 8. cilt Safevi, 9. cilt 2. dönem Anadolu Beylikleri ve 16. yüzyıla kadar Osmanlı, 10. cilt ise 16. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar Osmanlı üslubunu içeriyor.

“HİÇBİR DEVLET BAŞKANININ İMZASI SANAT ESERİ OLMADI, OSMANLI PADİŞAHLARI HARİÇ”
Eserin tanıtımı için düzenlenen toplantıda konuşan Hattat Hüseyin Kutlu, şunları söyledi:
“Bakın bunlardan uyanmak lazım. Kral çıplak, bunu biri söyleyecek. Soyut resim, bilmem ne? Hadi hat sanatının bir benzerini göstersinler dünyada. Hiçbir yazı, hat sanatı gibi zirve estetiği yakalayamamıştır. Hiçbir devlet başkanının imzası sanat eseri olamamıştı, Osmanlı Padişahları istisna. Tuğraları, fermanlarını sanat eseri diye sergiliyoruz. Yazıyı değiştirdik diye tuğraları kaımışız, ayıp. Bu gerçekleri konuşalım. İnsanlık tarihinde hiçbir devlet başkanının imzası sanat eseri değildir. Niye bunların farkında değiliz, övünmüyoruz?
Bu beni yaralıyor o yüzden bir mesaj vermek istiyorum. Siz niye kendinizden utanıyorsunuz, batılı haydutların peşinden gidiyorsunuz? Kendi kökünüze bakın.”
“TARİHİ AÇIDAN BÜYÜK BİR ÖNEME SAHİP”
Tarihçi-Yazar Mehmet Dilbaz, “Arkamda görmüş olduğunuz hamam, Nurbanu Sultan tarafından Mimar Sinan’a inşa ettirilen meşhur Ayakapı Hamamı, 1582 yılında yapılmıştır. Bu hamam, son derece önemli çünkü Mimar Sinan, 1588 yılında vefat etti ve bu yapı, onun vefatından önce inşa ettiği son eserdir. Tarihsel açıdan büyük bir öneme sahiptir çünkü oldukça sanatsal bir eser olduğunu biliyoruz. Ne yazık ki, Cumhuriyet döneminden sonra, yaklaşık olarak 1940’lara kadar bu hamam, hamam olarak kullanılmaya devam etmiş. Henri Prost tarafından 1930’lu yıllarda çizilen İstanbul’un yeni nazım planı çerçevesinde, şu an bulunduğumuz Ayakapı-Balat-Haliç hattı, İstanbul’un yeni sanayi bölgesi olarak ilan edilmiştir” dedi.
“ADNAN MENDERES DÖNEMİNDE SATILMIŞ”
Hamamın geçmişi hakkında bilgi veren Mehmet Dilbaz, “Tam bulunduğumuz alan bu Ayakapı civarına da keresteciler yerleştirilmiş. Bu hamamı da o zamanlar depo yapılmak üzere kiralanmıştır vakıflar tarafından. Ancak çok enteresan bir şekilde, 1957 yılında bu yapı, Adnan Menderes döneminde gerçekleştirilen yeni imar planı çerçevesinde, bu bölgedeki bazı eserler satışa çıkarılmış ve bu yapı şu anki sahibinin atalarına satılmıştır. Bu yapı 1960’larda ve 1970’lerde Kereste Deposu olarak kullanılmıştır” diye konuştu.
“20-25 YIL İÇERİSİNDE ÇÖKECEK”
Dilbaz, “Ünlü tarihçimiz Reşat Ekrem Koçu, 1960 yılında bu yapı kereste deposu olarak kullanılırken, buraya gelip ziyaret ettiğinde içinde orijinal, Sultan III. Murad döneminde Mimar Sinan tarafından yaptırılan bütün fresklerin ve süslemelerin parça parça durduğunu söylüyor. 1960 yılında bile bu hamamın içindeki pek çok kıymetli parça o zamanki sahipleri tarafından satılmıştır. Daha sonra tabii ki günümüzde o fresklerden ve süslemelerden hiçbir iz kalmamıştır. Daha sonra bu yapı özellikle yakın dönemde, yani son 10 yıl içinde, şimdiki sahipleri tarafından defalarca satışa çıkarılmıştır ve çok yüksek meblağlar doğal olarak talep edilmiştir. Burada şu anki sahiplerine kızacak bir durum yok. Neticede bu adamın şahsi mülküdür. Ancak bu yapının acilen restore edilmesi veya bir kültür merkezine dönüştürülmesi gerekmektedir. Bu yapı tamir edilmezse en fazla 20-25 yıl içerisinde çökecek ve bu yapı çöktükten sonra ayağa kaldırma şansınız olmayacak” ifadelerini kullandı.

Bursa’yı çok sevdiğini ve bu şehir için bir şeyler yapabilmeyi hep düşündüğünü ifade ederek sözlerine başlayan Küratör İsmail Erdoğan, “Bursa için neler yapabileceğimi hep düşündüm. Çünkü bu şehir için bir şeyler yapma ihtiyacı hissediyordum.

Çeşitli buluşma ve karşılaşmalar sonucunda Bursa’nın gerçekten hakkını verebilmek anlamında, sanatçılarla Bursa’yı buluşturma ve bunları güzel ürünlere dönüştürme noktasında ne yapabiliriz sorularına cevap olarak bu sergimiz ortaya çıktı. Kendi alanında Türkiye’nin önde gelen sanatçıları ile farklı ülkelerden gelen sanatçılarımızın bir arada olduğu 15 sanatçımız ile 40’ın üzerinde eser ile bu seçki ortaya çıktı. Fotomanüpilasyon, sulu boya, yağlı boya, grafik tasarımın da içine girdiği minyatür sanatı ve farklı üsluplarda çok özel eserlerin olduğu bir seçki oluştu. Başta bu eşsiz serginin ortaya çıkmasına katkı sunan sanatçılarımıza, buna alan açan Başkanımız Sayın Alinur Aktaş’a ve Kültür AŞ Genel Müdürü Fetullah Bingül’e ve siz değerli katılımcılara çok teşekkür ediyorum” dedi.

“Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır”
İkinci Zaman Sergisi’nin kendisini heyecanlandırdığına değinen Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, “Özellikle yaşadığımız şehri daha iyi algılayabilmek adına özellikle kültürü sanatı, medeniyeti ve yaşanmışlıkları ile bu kadar zengin bir şehirde, bunları şehir insanına daha iyi anlatabilmek, öğretebilmek ve bunu resmedebilmek hatta bazen fotoğraflayabilmek işin çok daha anlamlı ve değerli kısmı. Bu sergi ve bu çalışma da beni en çok heyecanlandıran çalışmalardan bir tanesi oldu bunu samimiyetle ifade etmek istiyorum” dedi.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı eserinde Bursa için kullandığı ifadeleri okuyarak sözlerine devam eden Başkan Aktaş, “ ‘Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil’de dua eder, Muradiye’de düşünür ve Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Bu şehirde muayyen bir çağa ait olmak keyfiyeti o kadar kuvvetlidir ki İnsan Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır diye düşünebilir.’ Büyük edebiyatçımızın gördüğü ve hissettiği bu ihtişamı ortaya çıkartmak için yapılması gereken çalışmalar var ama sanata da ciddi şekilde ihtiyaç var. Zira sanatın dünyamızı güzelleştiren, bakış açımızı zenginleştiren ve ruhumuzu besleyen yönünü her zaman aklımızda tutuyoruz. Farklı kültür, sanat programlarıyla da şehrimizi buluşturmaya çalışıyoruz” diye konuştu.

Farklı üsluplar Bursa’da buluştu
Başkan Aktaş, içinde barındırdığı özgün eserlerle Bursa’yı hazine sandığına benzeterek “Bursa’mız, sakinlerine doyulmaz bir lezzet yaşatırken, misafirlerine de bir daha gelmenin ilhamını fısıldamakta. Ki İsmail Bey’de bundan etkilenenlerden biri. Siz Bursa ile ilgili bir şeyler yapmayı istemişsiniz, Allah’ta size bunu nasip etti. Bu sergi inşallah tarihe de not olarak düşülecektir. Her çağda kendini yeniden üreten şehrimiz ne kadar tasvir edilse, anlatılsa, yazılsa azdır diye düşünüyorum. Bu doğrultuda minyatürden hat sanatına, resimden ipeğin naif dünyasına bir dizi tasarım fikrinden yola çıkan Bursa Kültür AŞ Genel Müdürü Fetullah Bingül ve Küratör İsmail Erdoğan rehberliğinde Türkiye’nin önde gelen sanatçıları Bursa’yı resmetti.

Bir sergiden öte Bursa’nın güzelliklerini farklı açılardan gören ve gösteren bu proje kapsamında üretilen eserler Bursa’ya ilişkin ürünler üzerine nakşedilerek kalıcı çalışmalara da kapı araladı. Sadece sergilenen değil, hayatımıza kattığımız ürünlere de dönüştü. Bu çerçevede Yasin Yaman’ın bir çalışmasını çocuklar için üretilen bir yapbozda veya Cemal Toy’un çalışmasını ipek bir mendilde görebiliyoruz. Yeşil Cami’yi Aygül Okutan’ın ebrusunda ya da Yeşil Türbe’yi Said Lei’nin minyatüründe seyredebiliyoruz. Yerli ve yabancı sanatçıların farklı üsluplarla Bursa’da buluştuğu ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan ilhamla ‘İkinci Zaman’ ismini verdiğimiz serginin şehrimize değer kattığını özellikle ifade etmek isterim. 15 gün açık kalacak olan sergimizin, sonraki zamanlarda şehrimizin farklı mekânlarında da sanatseverlerle buluşturmayı planlıyoruz. İkinci Zaman sergimize eserleriyle katkı sağlayan değerli sanatçılarımıza teşekkür ediyor, projeye emek verenleri kutluyorum” dedi.

İkinci Zaman Sergisi açılış programı kurdele kesimi sonrası serginin incelenmesi ile sona erdi.
]]>Yönetmenliğini Murat Pay’ın üstlendiği kurmaca-belgesel film, 46 ciltlik TDV İslam Ansiklopedisi’nin hikayesini beyaz perdeye taşıdı.

– “İSLAM TARİHİNİN ÖNEMLİ ESERLERİNDEN BİRİ”
Gösterim öncesinde konuşma yapan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Serdar Çam, rahmetli kayınpederinin ansiklopedinin ilk cildini alarak biriktirmeye başladığını, torununa bırakmak üzere eser tamamlanıncaya kadar sonraki ciltlerinin de alınmasını vasiyet ettiğini anlattı.
Çam, İslam Ansiklopedisi’nin inanılmaz bir eser olduğunu zamanla daha iyi gördüğünü dile getirerek, “İslam tarihinin önemli eserlerinden biri ortaya çıkmış durumda, çok büyük bir referans noktası. (İslam Ansiklopedisi) Sadece bir akademik bir çalışma değil. Siyasetin, diplomasinin, uluslararası ilişkilerin bir enstrümanı olarak çok ciddi bir şekilde hizmet veriyor.” dedi.
İslam coğrafyasının çeşitli saldırılara maruz kaldığı bir dönemde eserin öneminin daha iyi anlaşıldığını ifade eden Çam, “Bundan sonraki süreçte de bizim içimizdeki ameliyatlara müsaade etmeyecek kadar derinlemesine çalışmalar yapılmıştır. En sıkıntılı zamanlarda hemen başvurduğumuz eserlerden bir tanesi olmuştur. Her alanda çok ciddi manada istifade etmekteyiz.” değerlendirmesinde bulundu.
Çam, Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak böyle bir çalışmanın içinde paydaş olarak yer almaktan mutluluk duyduklarını vurgulayarak, tarihi süreç içinde İslam coğrafyasının ve gelecek nesillerin istifade edeceği bir kaynak eser olduğunu kaydetti.
– “BU BÜYÜK HİKAYEYE KÜÇÜK BİR KATKIDA BULUNDUK”
Yönetmen Murat Pay, galaya katılarak heyecanlarını paylaşan davetlilere teşekkür etti ve “Heyecanlı oldu benim için açıkçası. Bizim yaptığımız aslında bu büyük hikayeye küçük bir katkıda bulunmak. Biz 2 yıl proje üzerine çalıştık ve elimizden geldiği kadar ansiklopediye layık bir derinliğin peşinde koşmaya çalıştık. Umarım güzel bir şey de olmuştur, umarım beğenirsiniz. Teşekkür ederim, iyi seyirler.” ifadesini kullandı.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Başkanı Prof. Dr. Mürteza Bedir ise 1983’te başlayıp 2016’da tamamlanan proje kapsamında 33 yılda yaklaşık 17 bin madde üretildiğini belirterek, “Bu eseri tasarlayan, vücuda geçirmek için yola çıkan ve tamamlanmasına kadar her aşamasına nezaret eden çekirdek ekibin bir kısmı bugün aramızda Allah onlara selamet versin, ahirete irtihal edenlere Allah rahmet eylesin.” dedi.
Ansiklopedinin yazılmasında ilk yola çıkıldığında zorluklara rağmen bir dünya vizyonuyla edildiğini ifade eden Bedir, şunları kaydetti:
“Samimiyetle yola çıkıldığında Allah’ın işi bereketlendirileceği vaadinin en somut göstergelerinden biriyle karşı karşıyayız. Çünkü İslam Ansiklopedisi sadece bir metinden, 46 ciltlik bir eserden ibaret değil, ansiklopedi bir okul gibi bir yandan Türkiye’nin entelektüel hayatına katkı veren bilim insanı, araştırmacı yetiştirirken aynı zamanda Türkiye’nin en özgün araştırma kütüphanesine, İSAM gibi bir dünya markası araştırma merkezine vesile oldu. Bu başarının altında samimiyet, gayret ve ciddiyetin yanında sürekliliği sağlamak için gösterilen olağanüstü çabalar yatıyor.”

– “İSLAM MEDENİYETİNİ YAZACAK MÜELLİFLER ORDUSU OLUŞTURDULAR”
Bedir, “Türkiye’nin birikimine güvenerek yola çıkan çekirdek ekibin kısa zamanda tarihten edebiyata, sanattan hukuka ve siyasete, kültür ve folklordan coğrafyaya, bilim tarihinden musikiye kısaca bilimin ve kültürünün hemen hemen her alandan gönüllü hocalarını da ekibe dahil ederek İslam medeniyetinin tüm renklerini yazacak bir müellifler ordusu oluşturdular.” değerlendirmesinde bulundu.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığının da katkılarıyla hazırlanan TRT ortak yapımı filmin 29. Saraybosna film festivalinde dünya prömiyerini yaptığı bilgisini veren Bedir, Bakü’de düzenlenen Korkut Ata Türk Dünyası Film Festivali’nde jüri özel ödülüne ve Türkiye Yazarlar Birliği ödülüne de layık görülen filmin Nisan 2024’te dörtte vizyona girmesinin planlandığını sözlerine ekledi.

Gala gösterimine, eski TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu Başkan Vekili ve yazar Prof. Dr. İskender Pala, Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Nazif Yılmaz, TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı, İstanbul Müftüsü Safi Arpaguş, Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) Genel Müdürü İzani Turan, eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç, IRCICA Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile filmde rol alan Hüseyin Soysalan ve Birhan Tut’un yanı sıra ansiklopediye katkıda bulunan müellifler, bilim insanları, akademisyenler ve kültür, sanat, sinema camiasından davetliler katıldı.
ANKARA VE GORDİON ANTİK KENT UNESCO DÜNYA MİRAS LİSTESİ’NDE
Anadolu topraklarının medeniyet mirasını korumanın sorumlulukları olduğunu ifade eden Ersoy, “Bu hususta yürüttüğümüz çalışmalarla ülkemize yine ilkleri yaşattık. Hem Ankara hem de Gordion Antik Kenti ilk kez UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiş oldu, hem de camiler bağlamında dünyanın ilk seri varlığı olarak ‘Anadolu’nun Ortaçağ Dönemi Ahşap Hipostil Camileri’ Dünya Miras Listesi’ndeki yerini aldı. Yine yürüttüğümüz etkin çalışmalar neticesinde ülkemiz üçüncü kez Dünya Miras Komitesi üyeliğine seçilme başarısını göstermiştir. Böylece Türkiye, Dünya Miras Listesi adaylıkları ile ilgili karar alma sürecinde Komite’nin diğer üyeleri ile birlikte 4 yıl boyunca söz sahibi olacaktır” diye konuştu.
Bakan Ersoy, kazı çalışmalarını, ayırdıkları büyük bütçelerle desteklediklerini belirterek, “Bu benzersiz başarı böyle yakalandı. Ve neticede hem ‘Kazıların Yıl Boyuna Yayılması Projesi’nde hem de bütçe ve lojistikte geldiğimiz nokta, ‘Geleceğe Miras’ projesini gerçekleştirmek için hazır olduğumuzu bizlere gösterdi. Bu projeyle, son 60 yılda Türkiye’de arkeolojiyle ilgili yapılanlara eş değer işi önümüzdeki 4 yılda tamamlamayı hedefliyoruz. Bu, yürütülen çalışmalarda yılbaşına 15 katlık artış demektir” açıklamasında bulundu.
“KAZI ÇALIŞMALARI TARİHİMİZDE İLK KEZ TÜRK BİLİM İNSANLARININ BAŞKANLIĞINDA YÜRÜTÜLECEK”
Efes ve Hierapolis’in yanı sıra Bergama, Afrodisias, Sardes, Sagalassos, Hattuşa gibi çalışmaların yabancı bilim heyetleri tarafından yürütüldüğü 18 kazı alanında ‘Geleceğe Miras’ projesi çalışması başlatacaklarını dile getiren Bakan Ersoy, “Söz konusu proje kapsamında yakaladığımız bir büyük başarıyı da bu kürsüden tarihe not düşmek isterim. ‘Geleceğe Miras’ın ikinci aşamasında, yabancı heyetler tarafından yürütülen kazı çalışmalarımızı da projeye dahil ettik. Şimdi bu kazılarda koordinasyonu sağlamak üzere Türk bilim insanlarından birer ‘koordinatör kazı başkanı’ atayarak çalışmalarımızın ivmesini artıracağız. Yaklaşık 160 yıl önce yabancı heyetlerin liderliğinde başlayan kazı çalışmalarının tamamı, tarihimizde ilk kez Türk bilim insanlarının başkanlığı ve koordinatörlüğü altında yürütülecektir. Bu, Türk arkeoloji tarihinin dönüm noktasıdır. İnşallah bundan sonra da bu toprakların medeniyet mirasına onun varisi olan bizler sahip çıkacağız” dedi.
‘2028 HEDEFİMİZ OLAN 100 MİLYAR DOLARA EMİN ADIMLARLA İLERLEMEKTEYİZ’
Bakan Ersoy, “2022’de bir önceki yıla göre yüzde 71 artış sağlayarak, toplamda 51,4 milyon ziyaretçi ağırlamıştık. 2023 yılı ocak- kasım döneminde ise toplam 52,7 milyon ziyaretçi seviyesine ulaştık. Turizm gelirlerimizi de artırmayı sürdürüyoruz. İlk 9 ayda yakaladığımız 42 milyar dolarlık turizm gelirlerimiz de Orta Vadeli Plan hedefimiz olan 55,6 milyar dolar ile uyumlu şekilde gitmektedir. 2028 hedefimiz olan 100 milyar dolara, devlet ve sektör omuz omuza vererek, emin adımlarla ilerlemekteyiz” diye konuştu.
Müzecilikte ‘Müze Ulusal Envanter Sistemi’ dönemi başladığını söyleyen Bakan Ersoy, “Geliştirdiğimiz ve UNESCO tarafından da diğer ülkelere örnek gösterilen bu proje ile artık eserlerin belgelenmesi ve takibi dijital ortamda yürütülebilmektedir. Halihazırda 735 bin eser sisteme dahil edilmiş olup, 4 yıl içinde eserlerimizin tamamını dijital ortama aktarmış olacağız. Bir diğer teknolojik devrimi de ‘Tarihi Eserlerin Güvenliği İçin Kimliklendirme Projesi’ ile gerçekleştirdik. Müzelerimizin teşhirinde bulunan eserlerin yüzde 82’si için kimliklendirme yapılmıştır. 5 yıl içerisinde bütün eserlerimiz için bu süreç tamamlanmış olacak” ifadelerini kullandı.
“YURT DIŞINDAN GETİRİLEN TOPLAM ESER SAYISINI DA 12 BİN 119”
Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Kaçakçılıkla Mücadele Daire Başkanlığı’ kurulduğunu hatırlatan Bakan Ersoy, 12 ülke ile kültür varlığı kaçakçılığıyla mücadele alanında ikili anlaşma imzaladıklarını belirtip, bu çalışmalar neticesinde 2023 yılında toplam 3 bin 59 eserin yurt dışından ait Türkiye’ye getirildiğini sözlerine ekledi. Bakan Ersoy, 2002- 2023 yılları arasında yurt dışından getirilen toplam eser sayısının da 12 bin 119 olduğunu açıkladı.
]]>