Türk Telekom’un televizyon platformu Tivibu, temmuz ayında da birbirinden özel filmleri sinemaseverlerin beğenisine sunuyor. Platform, Kirala Satın Al Klasöründe; başrollerinde Kingsley Ben-Adir ve Lashana Lynch gibi isimlerin yer aldığı “Bob Marley: One Love” filmini izleyicilerle buluşuyor.
BOB MARLEY’NİN HAYATI KİRALA SATIN AL KLASÖRÜNDE
2024 yılında vizyona giren film, Bob Marley’nin hayat hikâyesini ve müziğini konu ediyor. Hayatı boyunca türlü engellerle karşı karşıya kalan Bob Marley’nin zorlukların üstesinden gelme konusundaki güçlü öyküsünün anlatıldığı filmde, müziğinin arkasında yatan hikâye de ele alınıyor.
Bir başka öne çıkan içerik 2023 yapımı “We Grown Now” Kirala Satın Al Klasöründe izleyicilerin beğenisine sunuluyor. Yönetmen koltuğunda Minhal Baig’in oturduğu film, 1992 yılında Chicago’da yaşayan iki gencin dostluğunu anlatıyor.
Temmuz ayında klasöre eklenen diğer yapım ise “Kya’nın Şarkı Söylediği Yer”. Dram türündeki film, çocukken ailesiz kalmasına rağmen kendi başına büyümeyi başaran genç bir kızın, tanıdığı bir erkek tarafından katil zanlısı olarak gösterilmesini ve sonrasında gelişen olayları ele alıyor.

TİVİBU FİLM KLASÖRÜ TEMMUZ AYINDA DOPDOLU
Aksiyondan, maceraya, dramdan, komediye farklı türde birçok filmi izleyicilerle buluşturan Tivibu’nun Film Klasöründe bu ay, 2023 yapımı ve başrollerinde Denzel Washington, Dakota Fanning ve David Denman’ın yer aldığı “The Equalizer 3” filmi dikkat çekiyor. Film, haksızlığa uğradığında adaleti sağlamak için acımasız geçmişinden gelen yeteneklerini kullanmak zorunda kalan eski hükümet ajanı Robert McCall’un maceralarını konu ediyor.
Yine 2023 yılının başarılı yapımlarından olan ve başrollerinde David Harbour, Orlando Bloom, Archie Madekwe gibi ünlü oyuncuların yer aldığı “Gran Turismo” da Film Klasöründe izleyicileri bekliyor. Film, profesyonel araba yarışçısı olma hayallerini gerçekleştirmeye çalışan bir gencin hikâyesini ele alıyor. Tivibu Film Klasöründe temmuz ayında öne çıkan bir diğer yapım ise “Hayvan Krallığı”. Film, mutasyon sonucu yaratığa dönüşen karısını oğluyla beraber bulmaya çalışan bir adamın öyküsünü konu ediyor.
Tivibu Film Klasörünün diğer öne çıkan filmleri ise, “Cennet Otoyolu”, “Süper Yetenek 3: Büyük Yarış”, “Işık İmparatorluğu” ve “Bak Nasıl da Kaçıyorlar”.
Morgan Freeman ve Juliette Binoche’un başrolünde olduğu “Cennet Otoyolu”, bir kamyon şoförünün erkek kardeşini hapishane çetesinden kurtarmak için yasa dışı kargo kaçırmasını anlatıyor. Gerilim türü olan filmin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini Anna Gutto yapıyor.
Tivibu Film Klasörünün temmuz ayındaki animasyon filmi ise “Süper Yetenek 3: Büyük Yarış”. Film, katıldığı yarışmada kendisini beklenmedik bir konumda bulan Bodi’nin hikâyesini konu ediyor.
Klasörün bir diğer içeriği ise dram türündeki “Işık İmparatorluğu”. Yönetmenliğini ve senaristliğini Sam Mendes’in yaptığı film, 1980’lerde İngiltere’nin güney sahilinde geçen bir aşk hikâyesine odaklanıyor. Filmin başrollerinde, Olivia Colman, Colin Firth, Toby Jones gibi isimler yer alıyor.
“Bak Nasıl da Kaçıyorlar”, klasörün gizem, komedi ve suç türündeki öne çıkan filmlerinden. Film, çaresiz bir Hollywood film yapımcısının, popüler bir oyunu filme dönüştürmesini konu ediyor. Filmin başrollerinde Sam Rockwell, Saoirse Ronan,Adrien Brody, Ruth Wilson,Reece Shearsmith, Harris Dickinson ve David Oyelowo yer alıyor.
Hikaye, deneme, inceleme ve çocuk kitabı türünde 50’ye yakın eseri bulunan Mustafa Kutlu’nun “Uzun Hikaye” kitabı, 2012’de sinemaya uyarlandı.
YENİ KİTABINI İMZALADI
Hikayeci Yazar Mustafa Kutlu, 6 yıl aradan sonra çıkardığı hikaye kitabı “Başkanın Adamları” için okurlarıyla bir araya geldi. Dergah Yayınları’nın Üsküdar’da açtığı 1727 Kitap Kafe’de gerçekleştirilen imza gününde çoluk çocuk, genç yaşlı Kutlu’yu görmek ve imza almak için uzun kuyruklar oluşturdu. Kadınlar ve gençler çoğunluktaydı. Türkiye’nin başka illerinden gelenler de oldu. İstanbul’un farklı ilçelerinden öğrenciler, üzerlerinde okul formalarıyla yazarı görmek ve kitaplarını imzalatmak için sıraya girdi. Her okuyucusuyla ilgilenmeye çalışan Mustafa Kutlu, yoğunluk oluşmaması adına birer kitap imzalayacağını söylediği halde, uzaktan katılanlar için bu prensibini bozarak gelenleri elleri boş göndermedi.

TANIDIK YÜZLERİN FARKLI MACERASI
50 yıllık hikayeciliğe ara verip üç fikir kitabı yayınlayan usta yazar, Başkanın Adamları’yla hikayeciliğe kaldığı yerden devam etti. 2003 yılında yazdığı “Tufandan Önce” hikayesinin karakterleriyle inşa ettiği kitap, bir kasaba belediye başkanının ve başkanlarına gönülden bağlı birkaç adamın festival düzenlerken yaşadıkları maceraları konu ediniyor.
Dolayısıyla hikaye farklı olsa da karakterler tanıdık. Yazar, “Elbette kasaba dahil pek çok unsuru değişmiş bulacaksınız. Eh, o kadar olur” diye de anlaşılmayı kolaylaştırıyor. Kutlu’nun hikayelerinde değişmeyen unsur burada da var: Bir ayağı Anadolu’da olmak.
Karakterler, Anadolu’nun sokaklarında rastlayabileceğimiz, iyi, kötü, meczup veya hilekar olmak üzere insana dair ne varsa, olayların akışında ilmek ilmek çözülerek hikayeye dahil edilir. Bu yüzden okurken hiç yabancılık çekilmez, tanıdık simalarla karşılaşmak bir nevi iyi de gelir.

ŞENLİKLE FESTİVAL KOL KOLA
Kutlu, festival mevsiminde bir festival hikayesi anlattığı yeni kitabında, işte bu tiplerin hepsiyle yeniden tanışmaya davet ediyor. Çamlıpınar Belediye Başkanı Şemsettin Bilen, son yılların akımına uyarak tertip ettiği festivalin adını “Şelale Şenliği Et ve Süt Festivali” koyuyor.
Çamlıpınar kasabasında şenlikle festival kol kola. “Eskiden şenlik vardı daha mütevazıydı” diyor bir nevi. Ama devir değişti. Başkanın kızı üniversitede okuyor ve değişen dünyayı yakından takip ettiği için babasının aklına giriyor. Başkan da yeni fikirlere çok açık, eh bunca yıl hizmetin büyüğü küçüğü olmaz deyip görevini en iyi şekilde yapmış. Festival modasını kasabasına getirmek de ona yakışır.
Bir yanda festivalciler, diğer yanda şenlikçiler… Mustafa abi nasıl bir şeyin içine soktu bizi? Şenlikçiler “Üstad” dedikleri birini davet etmek için konuşurken, “Para verirsek gelir” diyor biri. Çok tanıdık bir ifade. İlk etapta heyettekiler itiraz ediyor, “Bizim inancımıza da fikriyatımıza da ters” deniyor. Fikri ortaya atan, “Paranın rengi kainatı kapladı, geçmiş geçmişte kaldı” diye savunuyor.
Düzenin unsurlarını lehine kullanmak şeklinde bir açıklaması da var.
HEM HİCVEDİYOR HEM DİKKAT ÇEKİYOR
Nihayetinde şenlik de yapılıyor, festival de, ‘Üstad’ da geliyor, konser de veriliyor… Üstelik küçücük bir kasabadan yayılan ses, dünyada yankılanıyor. Sonu da sürpriz olsun. Kutlu, okuyucuyla muhabbet eder gibi anlattığı hikayesinde, vermek istediği mesajları da veriyor aslında. Anlatırken hem hicvediyor hem eleştiriyor hem de zamanın şartlarında kaçınılmaz olan uygulamaların altını çiziyor. Ülkedeki festival çılgınlığına gönderme olarak da okuyabiliriz bunu, büyük şehirlerde yaşananların küçük yerleri nasıl etkilediğine örnek olarak da…
Mustafa Kutlu yine düşündürürken, bir yandan da eğlendirmeyi ihmal etmiyor.
Öte yandan eserleriyle çok sayıda ödüle layık görülen usta yazar, 2016’da Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü.
Çekimleri İstanbul’da gerçekleştirilen sinema filminin Taksim’deki setinde, oyuncular ve teknik ekibin katılımıyla pasta kesilerek kutlama yapıldı.
Filmin senaryosuna imza atan, müzisyen ve oyuncu Eşref Ziya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2005 yapımı The İmam filminin ardından ikinci kez bir sinema filmi çekmeye başladıklarını belirterek, “Bu aslında hikayesi itibarıyla bağımsız bir sinema filmi ama The İmam’a da atıflar var. Oradaki başrol oyuncusu Emre’nin yani Emrullah’ın başından geçen ikinci bir hikaye gibi düşünebiliriz.” dedi.

Filmin ilkinden bağımsız bir hikayesi olduğunu dile getiren Ziya, “Yani birinci filmimizi izlemeyenler bu filmi anlamakta hiçbir problem çekmeyecek. Birinci filmimizi takip edenler de ‘Tarık o muydu? İşte Emre, Emrullah.’ diyerek oradan çıkarımlar sağlayacak.” ifadesini kullandı.
– “Her insanın bir döneminde hayata tekrar tutunduğu anlar vardır”
Ziya, hayatına yeniden başlayan insanların hikayesini anlattığı için “Yeniden Başlamak” ismini seçtiklerini aktararak, şunları kaydetti:
“Her insanın hayatının bir döneminde hayata tekrar başladığı, tekrar tutunduğu anlar vardır. Bu sinema filminde biraz da ona dokunmaya çalıştık. Çok uzun yıllar bağımsız bir senaryo üzerine çalıştım ama dinleyenlerimiz konserlerde ‘The İmam’ın devamı yok mu?’ diye o kadar çok sordular ki ben de o bağımsız sinema filmimi biraz The İmam’a uyarladım. Sanki onun bir devamıymış izlenimini vererek, Yeniden Başlamak adıyla sinema filmine imza atmaya çalıştım. Senaryosunu yaklaşık 6-7 aydır yazıyorum. Önce hikayesini oluşturdum daha sonra çok uzun bir senaryo aşaması oldu. Bugün çok şükür, böyle ete kemiğe bürünmesi, yazdığım şeylerin diyalog olarak karşıma çıkması beni son derece mutlu etti.”

Sanatçı, The İmam filminin yayınlandığı yıllarda çok ses getirdiğine işaret ederek, “Gerçekten insanlar Türk sinemasının o gelişen çizgisinin biraz dışında, biraz aykırı bir film olarak görmüştü The İmam’ı. Ben inanıyorum ki izleyenlerimiz bu sinema filmimizi de aynı kategori içerisine koyacak. Çünkü çok fazla sürprizi, sürpriz sonları olan, kendi içerisinde biraz şaşırtıcı öyküsü olan bir sinema filmi.” değerlendirmesini yaptı.
– “Hikayenin derinliklerinde çok güzel mesajları olan bir film”
Yönetmen Kemal Yıldız, Eşref Ziya ile aylardır film üzerine çalıştıklarının altını çizerek, sete başlamaktan dolayı çok mutlu olduklarını söyledi.
İstanbul’un Balat, Beyoğlu ve Hadımköy gibi çeşitli semtlerinde gerçekleştirilecek 4 haftalık bir set süreci planladıklarını vurgulayan Yıldız, “Profesyonel bir ekibimiz var. Görüntü yönetmeni, ışık şefi, ses, kamera arkasında çalışan bütün set arkadaşlarım, hepsi alanında profesyonel.” şeklinde konuştu.
Yıldız, güvendiği bir ekiple sahada olduklarını, sinematografik anlamda da çok iyi başarılı bir iş çıkarmayı hedeflediklerini vurguladı.
Eşref Ziya ile proje üzerine uzun süre konuştuklarını dile getiren genç yönetmen, şu bilgileri verdi:
“The İmam’dan buraya birçok atıf var. Senaryo aşamasında beraber çalıştığımız için birçok yerde aynı göze, aynı kafaya erişip hikayenin derinliklerine beraber indik. Birçok düzenlemede Eşref Ziya ile hemfikir olduk. Onun gözünü olabildiğince yansıtmaya çalışıyorum. Kendi gözümle bu filme nasıl baktığımı anlatıyorum ve o da benim baktığım gözle projeyi beğeniyor. Biz üç aydır bu şekilde revizyon yapıyoruz. Finalde de artık sete çıkmaya karar verdik. Son dört haftalık hazırlık sürecinde mekanları gezdik cast yaptık. Hazırlığımızı, kostümümüzü, provalarımızı bitirdik ve setteyiz artık. İşe başlıyoruz.”

Kemal Yıldız, izleyicinin alışılagelmişten çok daha detaylı düşünülmüş bir film bulacağının altını çizerek, “Hikayenin derinliklerinde çok güzel mesajları olan, seyirciye gerçekten bir şey veren bir film. Bu filmi izledikten sonra ‘Evet, boşa vakit geçirmedik. Çok güzel bir film izledik. Tamamıyla anlatılmış. Hikayeyi çok güzel yansıtmışlar.’ dedirtmeye çalışacağız. Umarım herkes çok beğenir ve başarılı bir film olur hepimiz için.” ifadelerini kullandı.
– “Her sahneyi sete girmeden önce çekmiştik aslında”
Oyuncu Öykü Çelik ise filmde Çiğdem adlı bir gazeteciyi oynadığını kaydederek, “Kadir’le yani Eşref Bey’le sokakta karşılaşıyoruz. Çöp toplayıcısı ama ben sadece çöp toplayıcısı olduğuna inanmıyorum. Çünkü kitap okuyor değişik yazarlardan, İngilizce konuşuyor, eğitimi çok iyi. Ben de biraz takip ediyorum, ‘Kim bu?’ diyerek. Derken hikayenin içine dahil oluyorum. Hafızasını kaybetmiş ve bizim sürecimiz başlıyor. Onun kim olduğunu gerçekten buluyoruz. Klasik bir hikaye değil, sonrasında gerçekten çok şaşırıyor seyirci. Şaşırdığını düşünürken tekrar şaşırıyor.” dedi.

Senaryoyu okuduğunda çok beğendiğini ve oynaması gerektiğini düşündüğünü aktaran Çelik, “Çünkü değişik sürekli birbirini tekrar eden projeler arasında gerçekten bir klasikmiş gibi başladı ama sonra çok şaşırdım. Geldim ekibimizle tanıştım. Davet ettiler beni sağ olsunlar. Sonra başladık.” diye konuştu.
Başarılı oyuncu, set ekibinin birbiriyle çok uyumlu olduğunu daha çekimler başlamadan anladığını söyleyerek, şöyle devam etti:
“Herkes gerçekten çok iyi. Yani kariyerimde 17. senemdeyim. O yüzden artık sette insanı gördüğün zaman anlıyorsun, profesyonel mi gerçek mi duygusal mı diye. Burada herkes, yapımcımız ve yönetmenimiz sayesinde mutlu. Çok titiz çalışıyorlar, her sahneyi tek tek sete girmeden önce çekmiştik aslında. Herkes ne yapacağına çok hakim. O yüzden ben de çok mutluyum burada olmaktan.”
Çiğdem’in meraklı, tutkulu, tuttuğunu koparan ve hayat enerjisine uyan bir karakter olduğunu vurgulayan Çelik, “Enerjime de çok uyduğu için çok içselleştirdim hemen. Sağ olsun yönetmenimiz de çok yardımcı oldu. Eşref Bey de kendisi senaryoyu yazdığı için ne istediğini çok iyi biliyordu. İlk başta hiç devam filmi olduğunu düşünmüyorsun, tamamen başka bir film, yeni bir filmmiş gibi, en sonunda diyoruz. Sonunu anlatmak istemiyorum ama yeni bir film, yeni bir hikaye, yeni bir karakter izler gibi izleyecek seyirci. Ama bir bağlantısı olduğunu anlayacak, çok da güzel bir sürprizle. Zaten ben eminim bu filmi izledikten sonra dönüp birinciye de bakacaklar.” ifadelerini kullandı.
– “Yeniden Başlamak” 2005’teki filmin devamı niteliğinde
Çekimleri devam eden filmde, 2005’te izleyiciyle buluşan The İmam’daki Emrullah karakterinin hafızasını kaybetmesi sonrası yaşananlar farklı bir üslupla ele alınıyor.
Marmara Film Yapım imzalı filmin yönetmenliğini Kemal Yıldız, yapımcılığını Eşref Ziya, uygulayıcı yapımcılığını ise Yusuf Ziya Denli üstlendi.
Eşref Ziya, Öykü Çelik, Batuhan Ekşi, Ali Buhara Mete, Nazan Diper, Osman Alkaş ve Mehmet Ali Tuncer’in rol aldığı filmin hikayesi kısaca şöyle:
“Sedat, Balat’ta bir gecekonduda yaşayan 32-33 yaşlarında bir gençtir. Zengin bir ailenin çocuğudur aslında ama ailevi sorunlar onu bu yaşantıya itmiştir. Bu yaşam biçimi zamanla onu illegal işlere sürüklemiştir. Günün birinde bir parkta sokak serserilerinin elinden kurtardığı, hafızası yerinde olmayan Kadir ağabeyi, onun tüm yaşantısını değiştirmiştir. Kadir ağabeyi sayesinde hayatına giren gazeteci Çiğdem ile tekrar hayata tutunmuş, yaşadığı hayatı ve geçmişi sorgulama fırsatı yakalamıştır. Kadir Demir’in gerçekte kim olduğunu araştıran Sedat ve Çiğdem ikilisi, kendilerini çok karmaşık olaylar içinde bulur.”
]]>
Konya Büyükşehir Belediyesi, Türk edebiyatının usta kalemlerinden Akşehirli yazar Tarık Buğra’nın yaşadığı evi müzeye çevirmek için çalışmalarını sürdürüyor.
Akşehir Belediye Başkanı Salih Akkaya ve Cumhur İttifakı Akşehir Belediye Başkan Adayı Yusuf Kahraman ile birlikte kamulaştırması tamamlanan evde incelemelerde bulunan Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, ziyaret sonrası yürütülen çalışmayla ilgili bilgi verdi.

MÜZENİN İNŞAATINA EN KISA SÜREDE BAŞLANACAK
Akşehir Belediyesi’yle birlikte ilçenin tarihini ve kültürel dokusunu ortaya çıkarmak için önemli çalışmalar yürüttüklerini ifade eden Başkan Altay, “Cephe sağlıklaştırma projeleriyle başlayan süreçte bugün önemli bir noktaya geldik. Akşehir’in en önemli değerlerinden birisi olan, Akşehir’de uzun süre yaşamış Tarık Buğra’nın evi Büyükşehir Belediyemiz tarafından kamulaştırıldı. Şimdi içerisinde inşallah Tarık Buğra’nın hatıralarının yaşatılacağı, gençlere onun hayatını anlatacağımız bir müzenin inşaatına en kısa sürede başlamış olacağız. Böylece bu değerimizi de hem Akşehirlilerle hem de tüm Türkiye ile buluşturmuş olacağız” diye konuştu.
AKŞEHİR’İN TURİZMİNE KATKI SAĞLAYACAK
Projede dijital bir içerikle ilgili çalışmaların yürütüldüğünü kaydeden Başkan Altay, “Akşehir’in turizmine katkı sağlayacak bu işi en kısa sürede yapmayı arzu ediyoruz. Akşehir, kültürel varlığıyla, kültürel envanteriyle turizmin en önemli destinasyonlarından birisi olma yolunda hızla ilerliyor. Hepimizin hatıralarında ‘Küçük Ağa’ dizisiyle hatırladığımız Tarık Buğra’yı anlatmak, onun hatıralarını yaşatmak bizim en önemli görevimiz. Bu konuda da üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

TARIK BUĞRA KİMDİR?
Akşehir’de 2 Eylül 1918’de dünyaya gelen Tarık Buğra, ilk ve ortaokulunu da burada tamamladı. Hukukçu olan babası Mehmed Nazım Bey’in kütüphanesinden çok etkilenen ve çocukluğunda edebiyata merak salmaya başlayan Buğra’nın para biriktirerek aldığı ilk kitap Peyami Safa’nın “Cingöz Recai/Aynalı Dolap” adlı eseri oldu.
Lisede, hocası Hakkı Süha Gezgin’in teşvikiyle ilk hikayelerini yazmaya başlayan ve 1936’da liseden dereceyle mezun olan Buğra, aralıklarla İstanbul Üniversitesi’nin tıp ve hukuk fakültelerinde kısa sürelerle okudu.
Buğra, yaklaşık 3 yıl yaptığı askerlik görevinin ardından maddi sıkıntılar yaşarken, 1947’de kaydolduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okurken okul masraflarını çıkarmak için tezgahtarlık ve muallim muavinliği yaptı.
“OĞLUMUZ” HİKAYESİ HAYATINI DEĞİŞTİRDİ
Mehmet Kaplan, Kasım Küfrevi ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile dostluklar kuran Buğra’nın hayatı, “Oğlumuz” hikayesinin Mehmet Kaplan tarafından “Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Hikaye Yarışması”na gönderilmesiyle değişti.
Buğra bu yarışmada ikinci oldu ve 1949-1952 arasında, Akşehir’de babasıyla birlikte “Nasreddin Hoca” gazetesini çıkardı. Babasını 1952’de kaybetmesiyle birlikte gazeteyi elden çıkaran ve İstanbul’a dönen yazar, profesyonel gazetecilik hayatına “Milliyet” gazetesi bünyesinde başladı.
Yazar, burada Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile birlikte çalışma imkanı bulurken, yoksul yaşamını yansıttığı yazılarını farklı mecralarda da yayımladı.
Ankara’da “Yenigün” gazetesinde genel yayın müdürü olarak görev yapan Buğra, aynı yıl “Vatan” gazetesinde yazı işleri müdürlüğüne getirilse de “Milliyet” gazetesi ani bir teklifle onu spor sayfalarının başına getirdi.
Buğra, dil, edebiyat ve sanat konularına da yer verdiği yazılarında tarafsız bir yazar olma vasfını korurken, kısa sürede yaptığı iş değişikliklerine “Tercüman”, “Yeni İstanbul” ve “Türkiye” gazetelerini de ekledi.
ROMAN KAHRAMANLARINI İDEALİZE ETMEDİ
Tarık Buğra, gazetelerde düzenlediği sanat sayfalarında aynı zamanda tiyatro eleştirileri yaptı ve “Haftalık Yol” dergisini çıkardı.
Gazeteciliğe olan ilgisini 1983 sonuna kadar devam ettiren yazar, “Tercüman”da çalıştığı sırada enfarktüs geçirip emekliliğini istedi ve edebiyat çalışmalarına ağırlık vermeye başladı.
Daha sonra “Çınaraltı” ve “İstanbul” dergilerinde hikayeler kaleme almaya eden Tarık Buğra, hikayelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı ve sevda ilişkilerine yoğunlaşırken, kasaba hikayelerinin ilk güzel örneklerini verdi.
Buğra’nın olaydan ziyade atmosfer anlattığı hikaye ve romanlarında hüznün büyük bir payı görülürken, roman dünyasında Buğra’ya sağlam ve sarsılmaz bir yer sağlayan eseri ise “Küçük Ağa” oldu.
“Osmancık” romanıyla da Osmanlı’nın kuruluş yıllarını anlatan ve bu devleti kuran irade, şuur ve karakterin tahlilini yapan Tarık Buğra, doğallığına önem verdiği roman kahramanlarını hiçbir zaman idealize etmedi.
İNSANI ANLAMA KONUSUNDA EVRENSEL BAKIŞ
Buğra, büyük bir sanatçının içinde doğduğu toplumun değerlerine bağlı olması ve bu değerleri eserlerinde ele alması gerektiğini düşünürken, insanı anlama konusundaki evrensel bakışı ise Buğra’nın “Bir insanı açıklamak, birçok insanı açıklamak demektir” sözlerine yansıdı.
Eserlerinin bazıları televizyon yapımlarına uyarlanan Buğra, eserlerinde toplumsal olayların insanlarda sebep olduğu değişmeleri ve tepkileri belirlemeye özen gösterdi.
Tarık Buğra, iki evlilik yaptığı yaşamında ciddi anlamda sağlık problemlerine 1993 eylülünde yakalandı ve Akçay’da tatildeyken rahatsızlanarak bir ay sonra kanser teşhisiyle yatağa düştü.
Çapa Tıp Fakültesi’nde gerçekleştirilen ameliyatın ardından yaklaşık 4 ay daha yaşayan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994’te vefat etti ve annesi Nazike Hanım’ın yanına defnedildi.
Eserleriyle yerli düşüncenin sesi olarak kabul edilen Tarık Buğra’nın bazı eserleri şöyle:
Roman: “Siyah Kehribar”, “Küçük Ağa”, “Küçük Ağa Ankara’da”, “İbişin Rüyası”, “Firavun İmanı”, “Gençliğim Eyvah”, “Dönemeçte”, “Yalnızlar”, “Yağmur Beklerken”, “Osmancık”
Hikaye: “Oğlumuz”, “Yarın Diye Bir Şey Yoktur”, “İki Uyku Arasında”, “Hikayeler”
Tiyatro: “Ayakta Durmak İstiyorum”, “Akümülatörlü Radyo”, “Yüzlerce Çiçek Birden Açtı”
Fıkra ve Deneme: “Gençlik Türküsü”, “Düşman Kazanmak Sanatı”, “Politika Dışı”

Kitapta eserleri bulunan genç yazarlar ve edebiyat tutkunlarının katıldığı toplantıda konuşan Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili Halide Serpil Şahin, yeşilin bin bir tonunu barındıran Bursa’nın güzellikleri, kültür ve medeniyetiyle ülkemizin önemli şehirlerinden biri olduğunu söyledi. Tarihte birçok gelişmeye imza atan Bursa’nın gençler tarafından daha iyi tanınabilmesi için edebiyatın önem taşıdığını belirten Şahin, “Yapılan çalışmanın çok değerli olduğunu düşünüyorum. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Değerli eserlerin seçilmesinde, kitabın içerisinde yer almasında emeği olan jüri üyelerine ve genç yazarlarımıza teşekkür ediyorum. Bursa ticareti, tarihi, kültürü önemli bir yerdir. Bursa’da ne ticaretler, ne savaşlar yapıldı. Mutlaka çok büyük aşklar da yaşandı. Bursa bizi aşık olduğumuz bir şehir. Bu şehrin tanıtımında, anılmasında ve anlatılmasında emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Tüm edebiyatseverlerin de Dünya Öykü Günü’nü kutluyorum” dedi.
Hikâyelerin bir araya getirilmesinde büyük emekleri olan Yazar Ali Aycil, Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı’nın çabasıyla 2022’de değişik şehirlerden bir grup hikâyecinin Bursa’da konuk edildiğini söyledi. Sanatçılardan Bursa’dan edinecekleri intibaalar ve Bursa’nın onlarda oluşturacağı düşlerden hareketle birer hikâye yazmalarının istendiğini hatırlatan Aycil, ardından genç hikâyecilerin Bursa’yı dolaşarak ve ilham alarak kaleme aldıkları hikâyelerin kitaplaştırıldığını anlattı. Edebiyat ve şehirlerin çok güçlü ilişkisi olduğunu söyleyen Aycil, “Türk edebiyatının en önemli metinlerinden birisi olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘5 Şehir’ adlı eseri, edebiyatımızda edebiyatçıların şehirler hakkında yazdığı en orijinal ve en önemli metinlerden birisidir. Bu kitabın yayınlanmasından yaklaşık 70 sene sonra bu kez genç sanatçılarımız, bir anlamda Tanpınar’ın izinden giderek Bursa’yla ilgili yeni metinler kaleme aldı. Edebiyatçılar şehirlerden ilham alırlar. Bursa’nın bir şehir olarak bir yazara ilham verecek birkaç katmanlı hikâyesi var. Kitaba katkı koyan tüm genç kalemlerimize teşekkür ediyorum. Eserden dolayı Bursa Büyükşehir Belediyesi’ni kutluyoruz” diye konuştu.
Yazar Nevzat Çalıkuşu ise, genç yazarların ortaya koyduğu eserleri gördüğünde çok mutlu olduğunu ve umutlandığını dile getirdi. Kitabın, Türk hikayesinin geleceğinde yer alacak en güzel örneklerle dolu olduğunu söyleyen Çalıkuşu, kitabı kendisinin de okuduğunu ve Şiraze Dergisi’nde eleştirisini yaptığını hatırlattı. İmkanı sağlayan bursa Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür eden Çalıkuşu, projede emeği geçenlere de teşekkür etti.

Kitapta yazıları olan 16 hikâyeci adına konuşan Merve Sevde Selvi ise, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Bursa şimdiye kadar sakladığı el değmemiş mazi rüyasıyla içimizde konuşan en geniş davettir’ sözünü hatırlatarak 16 hikâyeciyle birlikte davete icabet ettiklerini söyledi. Maziyi bugünle birleştiren, tarihi ve kültürel zenginlikleri olan bir şehirde bulunmaktan büyük mutluluk duyduklarını dile getiren Selvi, “Kitapta bir araya gelmiş çok güzel 16 hikâyeyi görüyoruz. Bursa’nın aslında faniyi bakiye iliştiren, bizi yarına taşıyacak olan enerjiyi yakaladık. Bizim için proje çok güzeldi. Dilerim, kelimelerimiz yarına kalarak muhatabına faydalı olur” dedi.
Konuşmaların ardından 16 genç hikayeciden biri olan Zeynep Kahraman Füzun, kitapta yer alan ‘Şifa’ adlı öyküsünü okudu.
Özellikle “Uzun Hikâye” adlı kitabının ünlü yönetmen Osman Sınav tarafından 2012’de filme uyarlanmasından sonra çok daha geniş bir okura ulaştı Kutlu. Kenan İmirzalıoğlu, Tuğçe Kazaz ve Mustafa Alabora’nın başrollerde oynadığı muhteşem film, Mustafa Kutlu’nun hemen bütün yazdıklarının filme alınması gerektiğini de düşündürdü okurlarına. Çünkü sinema gibi güçlü bir sanat, böylesi büyük bir yazarın mesajının okuyan okumayan bütün toplum kesimlerine ulaşmasını çok daha kolaylaştıracaktır.

İNSANI VE TOPLUMU İYİ TANIYOR
Bütün büyük yazarlar gibi Mustafa Kutlu’yu da büyük yapan ilk donanım, üstün yeteneği ve dile hâkimiyetinden sonra insanı ve toplumu çok iyi tanıyor olmasıdır. Hemen söylemek isterim ki Kutlu, sadece tanımıyor; aynı zamanda içten ve karşılıksız seviyor. İnsanı ve toplumuyla, tabiatı ve kültürüyle, tarihi ve bugünüyle Türkiye’yi ve Türk milletini merhametli bir nahiflikle, içtenlik ve coşkuyla seviyor. “Vatan” adlı yazısında “Vatan sevgilidir” demiş bir vatanseverdir.
Bundan daha önemli olansa bir yazar olarak Kutlu’nun Türkçeyi bütün zenginliğiyle tanıyor; biliyor oluşudur. Yunus Emre’den günümüze Türk edebiyatının seçkin eserlerinin iyi bir okuru olan Mustafa Kutlu, çok uzun yıllar boyu 8 ciltlik “Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi”nin yayınını da yönetmiştir. Erzurum Edebiyat Fakültesi mezunu olduğunu ve bir süre öğretmenlik yaptığını da hatırlatmalıyım.
Öte yandan bu büyük tecrübe ve birikim, Mustafa Kutlu’nun eserlerinde “ham bir malzeme” veya “bilgi yığını” olarak asla karşımıza çıkmaz. O, adeta her şeyi okuyup unuttuktan sonra, son derece açık, yalın, çarpıcı, içten gelen bir doğallıkla yazmaktadır. Şiir sanatındaki sehl-i mümteni (kolayca söylenmiş gibi görünen güçlü anlatım ve derin anlam) sanatı, Kutlu’nun hem hikâyelerinde hem denemelerindeki kısa cümlelerinde sıkça çıkar karşımıza.
Olayların ve mekânların aktarımı o kadar canlı, kişiler öylesine gerçektir ki Türkiye’nin her şehrinden okuyucular, anlatılanların kendi şehrinde ve kendi semtinde geçtiğini düşünebilirler. Hatta hikâyede anlatılanın kendi hikâyesi olduğunu düşünen çok sayıda okurla karşılaşmanız mümkündür.
Benim kuşağımdan her vatansever genç, ilk kez 1979’da basılan “Yokuşa Akan Sular” kitabındaki “Dava Delisi Kerim” tiplemesinde kendisinin anlatıldığını düşünürdü. Sonra “Yoksulluk İçimizde”, “Ya Tahammül Ya Sefer”, ardından “Bu Böyledir” geldi. Bu ‘Mustafa Kutlu klasiklerinin’ altın vuruşu ve belki zirvesi ise 1990’da okurla buluşan “Sır” kitabıydı. Bir buğday tanesinde bütün bir insanın; bir su değirmeninde bütün bir dünyanın sırrını bulanların; ve aşkla yeniden “yeşil ekine yel düşmüş gibi yola düşenlerin” hikâyesiydi Sır.
SİNEMA VE HİKAYELERİ
80’ler ve 90’lar Türk hikâyeciliğinde Mustafa Kutlu çağıydı adeta. 2000’deki ilk ‘uzun hikâye’ türündeki kitabı ise Kutlu hikâyeciliğinde yeni bir dönem başlattı. Bu tarihten sonra artık iç içe geçen halkalar gibi örülmüş, aynı gerçekliğin olayın içindeki bir diğer kahramanın gözünden anlatıldığı ve kitaptaki hikâyelerin hepsi birden okunduğunda bir tür roman bütünlüğü oluşturan kitaplar yerine, tek ve uzunca bir hikâyenin yer aldığı kitaplar geldi. Peş peşe ve her yıl bir tane! Kitaplarını kiraz mevsimine denk getirmeye de özen gösterir; “bir kilo kiraz fiyatıyla bir kitabın fiyatının aynı olmasının” hayatın akışına uygun olacağını düşünür.
Filme alınmaya neredeyse hazır ve sinematografik bu yazışta Kutlu’nun resim yeteneğinin (aynı zamanda ressamdır) de katkısı olduğu da söylenebilir.
Mustafa Kutlu bu kurguyla gerçeğin örtüşmesi durumunu çokça tecrübe etmiş olmalıdır ki “Kambur Hafız ve Minare” adlı hikâyesinde doğrudan bu temayı ele alır. Hikâyede, anlatılanların kendi özel hayatı olduğunu düşünen bir okur, İstanbul’a gelip Mustafa Kutlu’yu bularak tartışır ve ondan ısrarla hikâyesindeki “kötü son”u değiştirmesini ister. Yazar, yeni baskıda son’u değiştirmeye söz verir. Fakat hikâye, bu söz veriş sebebiyle öyle sürpriz bir biçimde sona erer ki birden başa dönüp metni yeniden okuma ihtiyacı duyarsınız!
Bu, her şeyden önce yazarın hayatla ve toplumla iç içeliğini de gösteren, toplum ve insan gerçeğini adeta nabzından tutmuş gibi doğru tespit etme başarısıdır.
Daha önce İstanbul özelindeki denemelerini “Şehir Mektupları” adıyla yayınlamış olan Kutlu, ikinci deneme kitabı “Akasya ve Mandolin” ile sosyal ve kültürel hayatımızın yaşadığı büyük ve kaçınılmaz çalkantıyı tasvir ederek çıkış yolları arıyor; öneriyordu.
Serinin üçüncü kitabı Kendini Aş Haddini Aşma ise belki de 40 yıldır bütün denemelerinde söylediklerinin özü ve özeti bir eser. Çılgın tüketim toplumunun, vahşi kapitalizmin, gökdelenlere boğulan şehirlerin, insanın ve tabiatın ölümcül tahribatının karşısında “Durun ve geri dönün” diye feryat eden yazılardan oluşuyor. Tabiata dönüşü, insanın kendine dönüşüyle, onu da insanın kendini bilmesiyle eş zamanlı ve eş anlamlı olarak ele alıyor Kutlu.
Yazıyı, Kutlu’nun cümleleriyle bitirelim:
“Vatan Mevlit’tir, Itrî’nin tekbiridir, ezandır, minare ve kubbedir, sebildir. Vatan ilahidir, türküdür…
Vatan Yunus’tur. Yunus Emre’dir, neden, çünkü vatan onun yokluğunda yerine koyacak bir şey bulamamaktır. Vatan dayanışma, paylaşma, adalet, şefkat, merhamet ve fazilettir. Vatana gösterilecek muamele hürmet-hizmet ve merhamettir. Vatan ahlâktır. Vatan tevazu ve kahramanlıktır…
Vatan Selimiye’dir, Hacı Ârif Bey’dir, Mevlana’dır. Vatan Ayasofya, Hacı Bayram, Ak Şemseddin, Eyüp Sultan ve Hacı Bektaş’tır.
Vatan davul-zurnadır.
Vatan baş-bar, halay ve toprağa vurulan dizin izidir.”
Ben de içimden diyorum ki ki vatan, biraz da Mustafa Kutlu’dur, vatan Sır’dır ve Bu Böyledir!