Milli İstihbarat Akademisinden yapılan açıklamaya göre, akademinin hazırladığı “İsrail’de Radikal Sağ” raporunda, 7 Ekim sonrasında İsrail’in politik ve askeri hamlelerinin en belirleyici toplumsal kesimlerinden birinin, ülkedeki fanatik, şiddet yanlısı, aşırı sağcı gruplar olduğu belirtildi.
Raporda bu grupların, mevcut durumda Gazze’nin işgal altında tutularak, Gazzelilerin sürülmesini ve bu toprakların yerleşime açılmasını savunduğu vurgulandı.
TEMEL MOTİVASYON ‘VADEDİLMİŞ’ TOPRAK İNANCI
Raporda, Filistin coğrafyasında ve özellikle de 7 Ekim sonrasında Gazze’de, İsrail’in yürüttüğü kanlı saldırıların teolojik ve politik bağlamının çözümlenmeye çalışıldığı kaydedildi.
İsrail’deki aşırı sağ siyaset ile işgalci yerleşimciliğin örtüştüğü bildirilen raporda, İsrail aşırı sağının temel motivasyonunun, “Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar olan bölgenin dini motivasyonlarla tamamen Yahudileştirilmesi olduğu” belirtildi.
Raporda, İsrail’in 1967’den beri Doğu Kudüs, Batı Şeria, Golan Tepeleri ve 2005/2023 dönemi hariç Gazze’yi uluslararası hukuka aykırı olarak işgal altında tuttuğu aktarıldı.
1967 yılı sonrasında ise dini motivasyonlarla buralarda işgalci yerleşimler kuran aşırı sağcı Yahudi grupların, İsrail’in bu bölgelerde askeri varlık göstermek için bahane olarak kullandığı unsurlar olduğu kaydedilen raporda, bu yönüyle yerleşimlerin de İsrail jeopolitik düzleminin ileri karakolları olarak görüldüğünün altı çizildi.
GAZZE VE BATI ŞERİA DETAYI: İNKANSIZ…
İsrail’in güvenlik sağlama kapasitesinin yetersizliği ve bu bölgelerde iskan edebileceği yeterli Yahudi nüfusuna sahip olmamasına da dikkati çekilen raporda, bu bağlamda Batı Şeria ve Gazze’nin ilhak edilerek, doğrudan siyasal egemenlik alanına dahil edilmesinin imkansız olduğu vurgulandı.
İSRAİL’DE AŞIRI SAĞ-SEKÜLER GERİLİMİ VAR
Raporun devamında ise “Batı Şeria’da yaşayan işgalci yerleşimci grupların, İsrail’den bu bölgede daha fazla askeri varlık göstermesini talep etmesi ve Filistinlilere karşı terör eylemlerinde bulunarak gerilimi zirvede tutmasının ciddi bir askeri ve finansal maliyeti vardır. Bu durum da İsrail’deki fanatik, aşırı sağcı gruplarla önemli bir kısmını liberal-seküler İsraillilerin oluşturduğu üst düzey askeri kadrolar arasında ciddi bir gerilime sebep olmaktadır.” ifadeleri kullanıldı.

Raporda, 2005’te Gazze’den çekilen İsrail’in yerleşimleri boşaltmasının ise yerleşimcilerin İsrail Devleti’ne karşı şüpheci ve temkinli tutumlar geliştirmesine sebep olduğu anlatıldı.
Bu güvensizlik ortamında fanatik aşırı sağcı grupların, gerektiğinde devlete karşı yasal ve devletten bağımsız finansal ihtiyaçlarını karşılamak üzere çeşitli sivil toplum ağları kurduğu aktarılan raporda, devletten büyük destek alsalar da bu kuruluşların, aşırı sağın İsrail siyasetine angaje olmasının önemli araçları haline geldiği belirtildi.
İsrail radikal sağının devlet kadrolarıyla yaşadığı gerilimlerin de anlatıldığı raporda, İsrail’in en sağ eğilimli koalisyonunun Ocak 2023’te İsrail Yüksek Mahkemesinin yapısını ve yetkilerini değiştirme girişimine vurgu yapıldı. İsrailli “askeri elitlerin” açıktan tepkisini çekerek durumu daha da gergin hale getirdiği belirtildi.
NETANYAHU SOYKIRIMA GİRİŞTİ
7 Ekim sonrasında gelişen Gazze’nin işgali sürecinde, “askeri elitler ve sağ koalisyon” arasındaki çatışmanın yeni bir düzleme taşındığı ifade edilen raporda, askeri kanadın yine kanlı ancak görece daha kontrollü bir işgal süreci yürütme planları yaptığı kaydedildi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun başını çektiği hükümetin ise açıktan soykırıma girişerek, siyasi destek kayıplarını toparlamaya çalıştığı ve Netanyahu’nun sürecin gidişat ve nihayetini belirsizleştirdiğine işaret edildi.

Aşırı sağcı grupların, Gazze’deki işgalin kalıcı hale getirilmesini ve Gazze’nin Yahudi yerleşimine açılmasını savunmasının, İsrail ordusuyla yaşadıkları gerilimin yeni unsurlarından biri olduğu aktarılan raporda, ordunun, mevcut hükümete muhalif duruşunun da etkisiyle burada Yahudi varlığını güvence altına almanın büyük askeri ve finansal maliyetleri olacağını öne sürdüğü tespiti yapıldı.
]]>Milli İstihbarat Akademisinden yapılan açıklamaya göre, akademinin hazırladığı “İsrail’de Radikal Sağ” raporunda, 7 Ekim sonrasında İsrail’in politik ve askeri hamlelerinin en belirleyici toplumsal kesimlerinden birinin, ülkedeki fanatik, şiddet yanlısı, aşırı sağcı gruplar olduğu belirtildi.
Raporda bu grupların, mevcut durumda Gazze’nin işgal altında tutularak, Gazzelilerin sürülmesini ve bu toprakların yerleşime açılmasını savunduğu vurgulandı.
TEMEL MOTİVASYON ‘VADEDİLMİŞ’ TOPRAK İNANCI
Raporda, Filistin coğrafyasında ve özellikle de 7 Ekim sonrasında Gazze’de, İsrail’in yürüttüğü kanlı saldırıların teolojik ve politik bağlamının çözümlenmeye çalışıldığı kaydedildi.
İsrail’deki aşırı sağ siyaset ile işgalci yerleşimciliğin örtüştüğü bildirilen raporda, İsrail aşırı sağının temel motivasyonunun, “Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar olan bölgenin dini motivasyonlarla tamamen Yahudileştirilmesi olduğu” belirtildi.
Raporda, İsrail’in 1967’den beri Doğu Kudüs, Batı Şeria, Golan Tepeleri ve 2005/2023 dönemi hariç Gazze’yi uluslararası hukuka aykırı olarak işgal altında tuttuğu aktarıldı.
1967 yılı sonrasında ise dini motivasyonlarla buralarda işgalci yerleşimler kuran aşırı sağcı Yahudi grupların, İsrail’in bu bölgelerde askeri varlık göstermek için bahane olarak kullandığı unsurlar olduğu kaydedilen raporda, bu yönüyle yerleşimlerin de İsrail jeopolitik düzleminin ileri karakolları olarak görüldüğünün altı çizildi.
GAZZE VE BATI ŞERİA DETAYI: İNKANSIZ…
İsrail’in güvenlik sağlama kapasitesinin yetersizliği ve bu bölgelerde iskan edebileceği yeterli Yahudi nüfusuna sahip olmamasına da dikkati çekilen raporda, bu bağlamda Batı Şeria ve Gazze’nin ilhak edilerek, doğrudan siyasal egemenlik alanına dahil edilmesinin imkansız olduğu vurgulandı.
İSRAİL’DE AŞIRI SAĞ-SEKÜLER GERİLİMİ VAR
Raporun devamında ise “Batı Şeria’da yaşayan işgalci yerleşimci grupların, İsrail’den bu bölgede daha fazla askeri varlık göstermesini talep etmesi ve Filistinlilere karşı terör eylemlerinde bulunarak gerilimi zirvede tutmasının ciddi bir askeri ve finansal maliyeti vardır. Bu durum da İsrail’deki fanatik, aşırı sağcı gruplarla önemli bir kısmını liberal-seküler İsraillilerin oluşturduğu üst düzey askeri kadrolar arasında ciddi bir gerilime sebep olmaktadır.” ifadeleri kullanıldı.

Raporda, 2005’te Gazze’den çekilen İsrail’in yerleşimleri boşaltmasının ise yerleşimcilerin İsrail Devleti’ne karşı şüpheci ve temkinli tutumlar geliştirmesine sebep olduğu anlatıldı.
Bu güvensizlik ortamında fanatik aşırı sağcı grupların, gerektiğinde devlete karşı yasal ve devletten bağımsız finansal ihtiyaçlarını karşılamak üzere çeşitli sivil toplum ağları kurduğu aktarılan raporda, devletten büyük destek alsalar da bu kuruluşların, aşırı sağın İsrail siyasetine angaje olmasının önemli araçları haline geldiği belirtildi.
İsrail radikal sağının devlet kadrolarıyla yaşadığı gerilimlerin de anlatıldığı raporda, İsrail’in en sağ eğilimli koalisyonunun Ocak 2023’te İsrail Yüksek Mahkemesinin yapısını ve yetkilerini değiştirme girişimine vurgu yapıldı. İsrailli “askeri elitlerin” açıktan tepkisini çekerek durumu daha da gergin hale getirdiği belirtildi.
NETANYAHU SOYKIRIMA GİRİŞTİ
7 Ekim sonrasında gelişen Gazze’nin işgali sürecinde, “askeri elitler ve sağ koalisyon” arasındaki çatışmanın yeni bir düzleme taşındığı ifade edilen raporda, askeri kanadın yine kanlı ancak görece daha kontrollü bir işgal süreci yürütme planları yaptığı kaydedildi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun başını çektiği hükümetin ise açıktan soykırıma girişerek, siyasi destek kayıplarını toparlamaya çalıştığı ve Netanyahu’nun sürecin gidişat ve nihayetini belirsizleştirdiğine işaret edildi.

Aşırı sağcı grupların, Gazze’deki işgalin kalıcı hale getirilmesini ve Gazze’nin Yahudi yerleşimine açılmasını savunmasının, İsrail ordusuyla yaşadıkları gerilimin yeni unsurlarından biri olduğu aktarılan raporda, ordunun, mevcut hükümete muhalif duruşunun da etkisiyle burada Yahudi varlığını güvence altına almanın büyük askeri ve finansal maliyetleri olacağını öne sürdüğü tespiti yapıldı.
]]>Divan, yarın açıklayacağı danışma görüşünde İsrail’in Filistin’i işgali, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki ilhak uygulamaları, Doğu Kudüs’ün statüsünü değiştirme çabaları, apartheid ve ayrımcı uygulamaların hukuka aykırılığı, bunların başta İsrail olmak üzere tüm devletler ve uluslararası kuruluşlar açısından doğuracağı sonuçlar hakkında kanaatini açıklayacak.
Divan Başkanı Lübnanlı Yargıç Nawaf Salam tarafından halka açık oturumda okunacak danışma görüşünde, İsrail’in Filistin’i işgalinin hukuka aykırı olduğu, İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal ettiği, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin hukuka aykırı olduğu, Filistinlilere yönelik ayrımcı ve ırkçı uygulamaların hak ihlali teşkil ettiğinin teyit edilmesi bekleniyor.
49 ÜLKE BEYANDA BULUNDU
Hollanda’nın idari başkenti Lahey’deki Barış Sarayı’nda faaliyetlerini sürdüren Divan’da, 19-26 Şubat 2024 tarihlerinde yapılan duruşmalarda, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 49 ülke, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Afrika Birliği, İsrail’in Filistin topraklarını işgal ve ilhakına ilişkin kendi görüşlerini sözlü olarak Divan’a sunmuştu.
Bunun öncesinde de yine aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 54 devlet ve 3 uluslararası kuruluş Ağustos 2023’e kadar yazılı beyanlarını Divana ulaştırmıştı.
Türkiye, İsrail’in Filistin’i işgali, Batı Şeria’daki ilhakı ve özellikle Doğu Kudüs’ün statüsünün korunmasına ilişkin olarak Divan’a yazılı beyanını ilk ulaştıran ülke olmuştu.
Divan önünde, danışma görüşünde ilk defa bu kadar çok sayıda devletin yazılı ve sözlü beyanda bulunduğu görülürken, yazılı beyanda bulunan İsrail’in sözlü duruşmalarda yer almaması dikkati çekmişti.
UYGULAMALAR HUKUKA AYKIRI
Duruşmalara katılan devletlerin büyük çoğunluğu, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalinin ve Filistinlilere yönelik uygulamalarının hukuka aykırı olduğunu savunmuştu.
Belçika, İsviçre, İrlanda, İspanya ve Norveç gibi batılı ülkeler dahil çoğunluğu Orta Doğu’dan olan ülkelerin yer aldığı, 19-26 Şubat 2024 tarihinde gerçekleşen duruşmalarda, “İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde egemenlik hakkının bulunmadığı”, “İlhak yoluyla toprak edinmenin hukuka aykırı olduğu”, “Filistin topraklarındaki ilhak ve yerleşimci uygulamalarının demografik yapıyı zorla değiştirmek anlamına geldiği”, “Diğer devletlerin, İsrail’in Filistin’deki işgalini tanımama yükümlülüğü olduğu” ve “İsrail’in Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellediği” savunulmuştu.
TÜRKİYE FİLİSTİN İŞGALİNE KARŞI ÇIKTI
Türkiye, UAD’nin danışma görüşü oluşturulması sürecinde 26 Şubat 2024’te yaptığı sunumda, İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellediğini ve bu sebeple işgali “derhal ve koşulsuz olarak” sona erdirmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Sunumunda, İsrail’in Filistin’deki işgaline son vermesi ve 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören kalıcı ve sürekli bir çözüme ulaşılması çağrısını yineleyen Türkiye, uluslararası toplumu ve kuruluşları, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet etmişti.
Türkiye, özellikle Doğu Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesinin uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına aykırılık teşkil ettiğini belirtmişti.
– ABD ve İngiltere, İsrail’in tezlerini savundu
ABD ve İngiltere ise İsrail’in tezlerini savunarak, Divan’dan herhangi bir danışma görüşü vermemesini istemişti.
İngiltere, İsrail-Filistin uyuşmazlığının ikili müzakereler yoluyla çözülmesi ve Divan önüne getirilmemesi gerektiğini savunurken, ABD tarafı ise İsrail’in Filistin’i işgalini “güvenlik endişeleri” gerekçesiyle meşru göstermeye çalışmıştı.
BM Genel Kurulu, UAD’den görüş istemişti
BM Genel Kurulu 30 Aralık 2022 tarihli kararında UAD’den, Divan Statüsü’nün 65. maddesine dayanarak 1967’deki savaştan bu yana İsrail’in Filistin’deki işgalinin hukuki neticelerine ilişkin iki soru yöneltti.
BM Genel Kurulunun Divana sunduğu sorular, şu şekilde:
“1- İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal etmesinin, işgali sürdürmesinin, 1967’den bu yana Filistin topraklarındaki yerleşim ve ilhak faaliyetlerinin, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin ve ilgili ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
2- İsrail’in, ilk soruda belirtilen uygulamaları, işgalin hukuki statüsünü nasıl etkilemektedir ve bu durumun tüm devletler ve Birleşmiş Milletler için doğurduğu hukuki sonuçlar nelerdir?”
Danışma görüşü talebi 17 Ocak 2023’te BM Genel Sekreteri tarafından UAD’ye ulaştırılırken Divan, BM üyesi devletlere ve Filistin’e, danışma görüşü istenen sorular hakkında yazılı ve sözlü beyanda bulunma haklarına ilişkin bildirim yaptı.
Danışma görüşü nedir?
Birleşmiş Milletlerin temel yargı organı Divan’ın görevleri arasında ilk olarak, devletler arasında ortaya çıkan hukuki ihtilafları uluslararası hukuka uygun şekilde çözmek, ikinci olarak da kendisine yönlendirilen hukuki konularda danışma görüşü bildirmek bulunuyor.
BM organları ve faaliyet alanlarıyla ilgili olması şartıyla BM yetkili kuruşları uluslararası hukuka ilişkin konu hakkında UAD’den danışma görüşü isteyebilir. Devletler, Divan’dan danışma görüşü isteyemez.
UAD bu meselede İsrail’in, işgal ettiği Filistin’deki politikaları ve uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin bağlayıcı olmayan danışma görüşünü açıklayacak.
Danışma görüşünün etkisi nedir?
UAD’nin verdiği danışma görüşleri her ne kadar bağlayıcı olmasa da birçok devlet ve kuruluş tarafından dikkate alındığı ve verilen görüşe uygun hareket edildiği belirtiliyor.
Danışma görüşleri, ileride açılabilecek benzer konulardaki davalarda Divan’ın ne yönde karar verebileceğini de gösterirken, danışma görüşü aleyhine hareket eden devletler açısından politik baskı aracı olarak kullanılabiliyor.
Divan’ın, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği duvara dair 2004’te verdiği danışma görüşünde, duvarın hukuka aykırı olduğunu tespit etmesinin ardından birçok devlet ve şirketin, söz konusu duvarın inşasına katkı sunmaktan imtina etmesi, İsrail’e sattıkları inşaat malzemelerinin duvarın yapımında kullanılmaması şartı koyması dikkati çekiyor.
Yine UAD’nin 22 Temmuz 2010’da, uluslararası hukukta bir devletin tek taraflı olarak bağımsızlık ilan etmenin yasaklanmadığı yönünde verdiği danışma görüşünün ardından, Kosova’nın bağımsızlığının meşruiyeti arttı ve bağımsızlığını tanıyan devlet sayısı çoğaldı.
UAD’nin görüşünün, işgalin uluslararası hukuka aykırı olduğu yönünde olması durumunda, bunun İsrail ve diğer ülkeler açısından getirdiği sonuçları da tespit etmesiyle, İsrail’in Gazze’de ve diğer Filistin topraklarında uyguladığı ihlallerin sonlandırılması yönündeki baskının artması bekleniyor.
Buna ek olarak, İsrail’e askeri, siyasi ve mali destek veren ülkelerin de uluslararası toplum tarafından bu desteklerini sonlandırmaları yönünde gelecek çağrıları yanıtlamak zorunda kalmaları öngörülüyor.
Danışma görüşü, İsrail’in Adalet Divanında yargılandığı davadan farklı
Güney Afrika’nın, İsrail aleyhine, Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali sebebiyle Uluslararası Adalet Divanında açtığı dava, iki ülke arasında çekişmeli yargılama anlamına gelirken, yarın başlayacak danışma görüşü, iki devletin karşı karşıya geldiği bir dava niteliği taşımıyor.
Danışma görüşünde, davalı-davacı şeklinde ayrım bulunmuyor ve UAD, BM organları ya da kuruluşlarının faaliyet alanlarına ilişkin yönelttiği sorular hakkındaki görüşünü açıklıyor.
Divan Statüsü’nün 66. maddesi gereği, BM üyesi ülkeler, danışma görüşü istenen konular üzerine yazılı ve sözlü beyanda bulunma hakkına sahip.
Çekişmeli davalardan farklı olarak herhangi bir ad-hoc hakim atanmadığından, danışma görüşü kararını UAD’nin daimi 15 hakimi verecek.
Buna ek olarak soykırım davası sadece Gazze’de işlenen soykırım suçlarını ve ihlalleri ele alırken, yarın açıklanacak danışma görüşünün kapsamında, Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria ve Doğu Kudüs dahil olmak üzere tüm Filistin topraklarındaki başta işgal ve ilhak olmak üzere birçok uluslararası hukuk kuralının ihlali yer alıyor.
Divan, yarın açıklayacağı danışma görüşünde İsrail’in Filistin’i işgali, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki ilhak uygulamaları, Doğu Kudüs’ün statüsünü değiştirme çabaları, apartheid ve ayrımcı uygulamaların hukuka aykırılığı, bunların başta İsrail olmak üzere tüm devletler ve uluslararası kuruluşlar açısından doğuracağı sonuçlar hakkında kanaatini açıklayacak.
Divan Başkanı Lübnanlı Yargıç Nawaf Salam tarafından halka açık oturumda okunacak danışma görüşünde, İsrail’in Filistin’i işgalinin hukuka aykırı olduğu, İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal ettiği, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin hukuka aykırı olduğu, Filistinlilere yönelik ayrımcı ve ırkçı uygulamaların hak ihlali teşkil ettiğinin teyit edilmesi bekleniyor.
49 ÜLKE BEYANDA BULUNDU
Hollanda’nın idari başkenti Lahey’deki Barış Sarayı’nda faaliyetlerini sürdüren Divan’da, 19-26 Şubat 2024 tarihlerinde yapılan duruşmalarda, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 49 ülke, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Afrika Birliği, İsrail’in Filistin topraklarını işgal ve ilhakına ilişkin kendi görüşlerini sözlü olarak Divan’a sunmuştu.
Bunun öncesinde de yine aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 54 devlet ve 3 uluslararası kuruluş Ağustos 2023’e kadar yazılı beyanlarını Divana ulaştırmıştı.
Türkiye, İsrail’in Filistin’i işgali, Batı Şeria’daki ilhakı ve özellikle Doğu Kudüs’ün statüsünün korunmasına ilişkin olarak Divan’a yazılı beyanını ilk ulaştıran ülke olmuştu.
Divan önünde, danışma görüşünde ilk defa bu kadar çok sayıda devletin yazılı ve sözlü beyanda bulunduğu görülürken, yazılı beyanda bulunan İsrail’in sözlü duruşmalarda yer almaması dikkati çekmişti.
UYGULAMALAR HUKUKA AYKIRI
Duruşmalara katılan devletlerin büyük çoğunluğu, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalinin ve Filistinlilere yönelik uygulamalarının hukuka aykırı olduğunu savunmuştu.
Belçika, İsviçre, İrlanda, İspanya ve Norveç gibi batılı ülkeler dahil çoğunluğu Orta Doğu’dan olan ülkelerin yer aldığı, 19-26 Şubat 2024 tarihinde gerçekleşen duruşmalarda, “İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde egemenlik hakkının bulunmadığı”, “İlhak yoluyla toprak edinmenin hukuka aykırı olduğu”, “Filistin topraklarındaki ilhak ve yerleşimci uygulamalarının demografik yapıyı zorla değiştirmek anlamına geldiği”, “Diğer devletlerin, İsrail’in Filistin’deki işgalini tanımama yükümlülüğü olduğu” ve “İsrail’in Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellediği” savunulmuştu.
TÜRKİYE FİLİSTİN İŞGALİNE KARŞI ÇIKTI
Türkiye, UAD’nin danışma görüşü oluşturulması sürecinde 26 Şubat 2024’te yaptığı sunumda, İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellediğini ve bu sebeple işgali “derhal ve koşulsuz olarak” sona erdirmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Sunumunda, İsrail’in Filistin’deki işgaline son vermesi ve 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören kalıcı ve sürekli bir çözüme ulaşılması çağrısını yineleyen Türkiye, uluslararası toplumu ve kuruluşları, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet etmişti.
Türkiye, özellikle Doğu Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesinin uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına aykırılık teşkil ettiğini belirtmişti.
– ABD ve İngiltere, İsrail’in tezlerini savundu
ABD ve İngiltere ise İsrail’in tezlerini savunarak, Divan’dan herhangi bir danışma görüşü vermemesini istemişti.
İngiltere, İsrail-Filistin uyuşmazlığının ikili müzakereler yoluyla çözülmesi ve Divan önüne getirilmemesi gerektiğini savunurken, ABD tarafı ise İsrail’in Filistin’i işgalini “güvenlik endişeleri” gerekçesiyle meşru göstermeye çalışmıştı.
BM Genel Kurulu, UAD’den görüş istemişti
BM Genel Kurulu 30 Aralık 2022 tarihli kararında UAD’den, Divan Statüsü’nün 65. maddesine dayanarak 1967’deki savaştan bu yana İsrail’in Filistin’deki işgalinin hukuki neticelerine ilişkin iki soru yöneltti.
BM Genel Kurulunun Divana sunduğu sorular, şu şekilde:
“1- İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal etmesinin, işgali sürdürmesinin, 1967’den bu yana Filistin topraklarındaki yerleşim ve ilhak faaliyetlerinin, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin ve ilgili ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
2- İsrail’in, ilk soruda belirtilen uygulamaları, işgalin hukuki statüsünü nasıl etkilemektedir ve bu durumun tüm devletler ve Birleşmiş Milletler için doğurduğu hukuki sonuçlar nelerdir?”
Danışma görüşü talebi 17 Ocak 2023’te BM Genel Sekreteri tarafından UAD’ye ulaştırılırken Divan, BM üyesi devletlere ve Filistin’e, danışma görüşü istenen sorular hakkında yazılı ve sözlü beyanda bulunma haklarına ilişkin bildirim yaptı.
Danışma görüşü nedir?
Birleşmiş Milletlerin temel yargı organı Divan’ın görevleri arasında ilk olarak, devletler arasında ortaya çıkan hukuki ihtilafları uluslararası hukuka uygun şekilde çözmek, ikinci olarak da kendisine yönlendirilen hukuki konularda danışma görüşü bildirmek bulunuyor.
BM organları ve faaliyet alanlarıyla ilgili olması şartıyla BM yetkili kuruşları uluslararası hukuka ilişkin konu hakkında UAD’den danışma görüşü isteyebilir. Devletler, Divan’dan danışma görüşü isteyemez.
UAD bu meselede İsrail’in, işgal ettiği Filistin’deki politikaları ve uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin bağlayıcı olmayan danışma görüşünü açıklayacak.
Danışma görüşünün etkisi nedir?
UAD’nin verdiği danışma görüşleri her ne kadar bağlayıcı olmasa da birçok devlet ve kuruluş tarafından dikkate alındığı ve verilen görüşe uygun hareket edildiği belirtiliyor.
Danışma görüşleri, ileride açılabilecek benzer konulardaki davalarda Divan’ın ne yönde karar verebileceğini de gösterirken, danışma görüşü aleyhine hareket eden devletler açısından politik baskı aracı olarak kullanılabiliyor.
Divan’ın, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği duvara dair 2004’te verdiği danışma görüşünde, duvarın hukuka aykırı olduğunu tespit etmesinin ardından birçok devlet ve şirketin, söz konusu duvarın inşasına katkı sunmaktan imtina etmesi, İsrail’e sattıkları inşaat malzemelerinin duvarın yapımında kullanılmaması şartı koyması dikkati çekiyor.
Yine UAD’nin 22 Temmuz 2010’da, uluslararası hukukta bir devletin tek taraflı olarak bağımsızlık ilan etmenin yasaklanmadığı yönünde verdiği danışma görüşünün ardından, Kosova’nın bağımsızlığının meşruiyeti arttı ve bağımsızlığını tanıyan devlet sayısı çoğaldı.
UAD’nin görüşünün, işgalin uluslararası hukuka aykırı olduğu yönünde olması durumunda, bunun İsrail ve diğer ülkeler açısından getirdiği sonuçları da tespit etmesiyle, İsrail’in Gazze’de ve diğer Filistin topraklarında uyguladığı ihlallerin sonlandırılması yönündeki baskının artması bekleniyor.
Buna ek olarak, İsrail’e askeri, siyasi ve mali destek veren ülkelerin de uluslararası toplum tarafından bu desteklerini sonlandırmaları yönünde gelecek çağrıları yanıtlamak zorunda kalmaları öngörülüyor.
Danışma görüşü, İsrail’in Adalet Divanında yargılandığı davadan farklı
Güney Afrika’nın, İsrail aleyhine, Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali sebebiyle Uluslararası Adalet Divanında açtığı dava, iki ülke arasında çekişmeli yargılama anlamına gelirken, yarın başlayacak danışma görüşü, iki devletin karşı karşıya geldiği bir dava niteliği taşımıyor.
Danışma görüşünde, davalı-davacı şeklinde ayrım bulunmuyor ve UAD, BM organları ya da kuruluşlarının faaliyet alanlarına ilişkin yönelttiği sorular hakkındaki görüşünü açıklıyor.
Divan Statüsü’nün 66. maddesi gereği, BM üyesi ülkeler, danışma görüşü istenen konular üzerine yazılı ve sözlü beyanda bulunma hakkına sahip.
Çekişmeli davalardan farklı olarak herhangi bir ad-hoc hakim atanmadığından, danışma görüşü kararını UAD’nin daimi 15 hakimi verecek.
Buna ek olarak soykırım davası sadece Gazze’de işlenen soykırım suçlarını ve ihlalleri ele alırken, yarın açıklanacak danışma görüşünün kapsamında, Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria ve Doğu Kudüs dahil olmak üzere tüm Filistin topraklarındaki başta işgal ve ilhak olmak üzere birçok uluslararası hukuk kuralının ihlali yer alıyor.
Terör örgütü, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda işgal ettiği Haseke, Rakka, Deyrizor vilayetleri ile Halep vilayetinin kuzey ve doğusunda 11 Haziran’da sözde yerel seçim yaparak kendisine meşruiyet sağlamayı hedefliyor.
Rusya’nın hava desteğiyle terör örgütünün şiddetli saldırılar düzenlemesi üzerine yaklaşık 250 bin sivil, Şubat 2016’da Tel Rıfat ilçe merkezi ve ona bağlı belde ve köylerden göç etmek zorunda kaldı.
Terör örgütü PKK/YPG, işgal ettiği topraklardaki sivillerin evlerini ve mallarını gasbederek demografik yapıyı değiştirme çabalarına girişti.
Türkiye sınırında çadır kentlerde yaşayan, evleri ve arazileri örgüt tarafından işgal edilen Tel Rıfatlılar, terk etmek zorunda kaldıkları topraklarda sözde “seçim” yapılmasını istemiyor.
SÖZDE SEÇİME TEPKİ
Çadır kentte yaşayan Tel Rıfatlı Mahmut Allito, yaptığı açıklamada, “Tel Rıfatlıların büyük çoğunluğu evlerini, topraklarını terk etti. Neredeyse 7 bin 250 aile Tel Rıfat’tan çıktı. Daha sonra ilçe sakinleri, Türkiye sınırına yakın yerlerde çadır kentlerde yaşamaya başladı. Evlerine, şehirlerine çok yakın olmalarına rağmen gidemiyorlar. Bu onları psikolojik olarak etkiliyor.” dedi.
Allito, Tel Rıfat’ta aslen Tel Rıfatlı olan yaklaşık 200 ailenin kaldığını, gerçek mülk sahipleri ayrıldıktan sonra Tel Rıfat’a yabancıların yerleştirildiğine işaret ederek, “Tel Rıfatlılar orada değil ve bu seçim kabul edilemez. Tel Rıfat’ı temsil edeceklerini nasıl düşünebilirler? Yaklaşık 250 bin insanı yurtlarından ettiler, nasıl onların olmayan toprakları yönetmelerine izin vereceksiniz? Biz, onlara ait olmayan toprakları yönetmelerini kabul etmiyoruz.” dedi.
“TEL RIFAT HALKI ORADA DEĞİL”
Bir diğer Tel Rıfatlı Ömer Çarrad, “2016 yılında örgütün saldırıları sonrasında Tel Rıfat ilçesi beldeleri ve köylerinden yaklaşık 250 bin insan göç etmek zorunda kaldı. Örgütün hüküm sürmeye çalıştığı bir sistemde yaşamak istemedikleri için kamplarda yaşıyorlar. Tel Rıfat halkı orada değil, hangi seçimden bahsediyorlar? Hangi insanlıktan bahsediyorlar? Tel Rıfat halkı evlerine döndüğünde gerçek seçimler olabilir, (Tel Rıfat’ı) gerçek sahipleri yönetebilir.” diye konuştu.
Tel Rıfat’ın ileri gelen ailelerinden Beşir Allito da “8 yıldır vatanımıza, toprağımıza geri dönmek için bekliyoruz. Yaklaşık 8 kilometre uzakta olan yurduma geri dönme umudunu hiç kaybetmedim. İnsanlarımızın sağlık, eğitim ve refah ortamından uzak kalmalarına neden olan örgüt işgalindeki Tel Rıfat’a dönme umudumuz sürüyor.” ifadesini kullandı.
BU SEÇİM KABUL EDİLEBİLİR BİR SEÇİM DEĞİLDİR
Allito, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Terör örgütü Tel Rıfat ve ona bağlı yaklaşık 48 köy ve beldeyi işgal etti. Hüküm sürenler, Kandil Dağı’ndan gelen yabancı insanlar, asıl sahiplerinin arazilerini ve evlerini çaldılar. Halkın olmadığı bir yerde seçim çalışması yapılamaz. Gerçek olan Tel Rıfat’ta Suriyeli olmayan dış güçlerle bağlantılı insanların hüküm sürmeye çalışmasıdır. Bölgenin demografik yapısını değiştirdiler. Bu seçim kabul edilebilir bir seçim değildir.”
]]>Ebu Zuhri, İsrail’in Refah’a kara saldırısı, Gazze’de ateşkes ve esir takası müzakereleri ile ABD’nin Gazze Şeridi’nde inşa ettiği geçici limana ilişkin açıklamalarda bulundu.
İsrail’in Gazze Şeridi’ni ve Filistinli grupları teslim alma konusunda başarısız kaldığına dikkati çeken Ebu Zuhri, İsrail ordusunun başarısızlığı nedeniyle daha önce başarılı operasyonlar gerçekleştirdiğini iddia ettiği bölgelere karadan yeni saldırılar başlattığını belirtti.
İSRAİL BAŞARISIZLIK ÜZERİNE BAŞARISIZLIĞA İMZA ATIYOR
Gazze’deki Filistinli grupların direnme gücü olduğunu kaydeden Ebu Zuhri, “İşgalci (İsrail) başarısızlık üzerine başarısızlığa imza atıyor, bu nedenle de daha önceki girişimlerini yeniden deniyor. Dolayısıyla işgalcinin, Filistin direnişini bitirme veya Gazze’de tutulan esirlerini kurtarmada başarılı olamayacağını itiraf etmesi gerekir.” dedi.
İsrail’in Filistinli grupların şartlarını kabul etmesi halinde Gazze Şeridi’ndeki esirlerini kurtarabileceğini vurgulayan Ebu Zuhri, İsrail ordusunun Gazze’de sürdürdüğü savaşla sonuç elde edemeyeceğini belirtti.
Ebu Zuhri, Filistinli grupların gücünü kaybetmediğine ve İsrail’in de hiçbir şekilde şartlarını dayatamayacağına işaret etti.
İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kentine 7 Mayıs’ta başlattığı kara saldırısına dair Ebu Zuhri, şunları söyledi:
“İşgalci, Refah kentine girdi ve yarısından fazlasını işgal etti. Orada geniş çaplı bir göç dalgası oldu, kentte şu anda geriye nüfusun dörtte biri kaldı. İşgalci düşman (Gazze Şeridi ile Mısır arasında yer alan) Refah Sınırı Kapısı’nı da işgal etti. Filistinli direnişçiler buna karşı güçlü bir direnç gösterdi ve işgalcinin saflarında kayıplara yol açtı.”
İsrail’in Refah Sınır Kapısı’nı işgal etmesiyle insani yardımların Gazze Şeridi’ne girmesine engel olduğunu vurgulayan Ebu Zuhri, Refah Sınır Kapısı’nın yeniden açılmasıyla daha önce olduğu gibi Gazze’deki Filistin halkına yardımların ulaştırılması gerektiğini belirtti.
Hamas yetkililerinin, İsrail ordusunun Refah Sınır Kapısı’nı ele geçirmesi ve kentteki Filistinli sivillere yönelik devam eden saldırıları konusunda Mısır makamlarıyla iletişim halinde olduklarını aktaran Ebu Zuhri, “Hamas olarak Refah Sınır Kapısı’ndaki işgalin son bulması ve eskisi gibi açılması konusunda Mısır’la hemfikiriz.” diye konuştu.
MÜZAKERELER SİRAİL YÜZÜNDEN ÇIKMAZA GİRDİ
Gazze’de ateşkes ve esir takası konusundaki dolaylı müzakerelere ilişkin Ebu Zuhri, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Mısır ve Katar’ın arabuluculuğunda Hamas ile İsrail arasında yapılan müzakereler, İsrail’in tutumu nedeniyle çıkmaza girdi. Hamas, arabulucular tarafından sunulan teklifi kabul etti. ABD yönetimi de söz konusu teklifi önceden görmüştü. İşgalci ise bu teklifi kabul etmeye yanaşmadı ve böylece herhangi bir mutabakatın sağlanmasına imkan olmadı.”
İsrail’in aslında Gazze Şeridi’nin güneyinde yaklaşık 1,5 milyon kişinin sığındığı Refah kentine yönelik kara saldırılarını başlatmakla bahsi geçen teklifin kağıdını yırtıp attığını söyleyen Ebu Zuhri, İsrail yönetiminin müzakerelere yönelik olumsuz tutumunu Gazze Şeridi’ndeki Zeytun Mahallesi ve kuzeyindeki Cibaliya Mülteci Kampı’na yeni saldırılarla devam ettirdiğini vurguladı.
İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarının dışında Lübnan gibi ülkelerde üst düzey Hamas yetkililerini hedef alarak cepheyi genişlettiğine dikkati çeken Ebu Zuhri, “Savaşın doğasında bedeller ödeme söz konusu. Bizler de bedel ödeme konusunda halkımızın ön saflarında yer alıyoruz.” ifadelerini kullandı.
Ebu Zuhri, Hamas’ın, İsrail’in devam eden saldırılarına ve suikastlarına yanıt verebilecek güçte olduğunu savundu.
GÜNEY AFRİKA VE ONUN TALEBİNİ DESTEKLEYEN ÜLKELERLE GURUR DUYUYORUZ
Hamas yetkilisi Ebu Zuhri, Güney Afrika’nın 10 Mayıs’ta Uluslararası Adalet Divanına (UAD) Gazze’deki saldırılarına devam eden İsrail’e karşı tedbir kararına hükmetmesi için başvuruda bulunduğuna işaret ederek, “Hem Güney Afrika’nın tutumuyla hem onun talebini destekleyen tüm ülkelerin tutumuyla gurur duyuyoruz.” dedi.
Ebu Zuhri, Güney Afrika’nın attığı adımın ve diğer ülkelerin verdiği desteklerin, Filistin davasına uluslararası desteğin boyutunu gözler önüne serdiğini kaydetti.
“BİR YANDAN BOMBA BİR YANDAN YARDIM GÖNDERİYORLAR”
ABD’nin insani yardımların Gazze Şeridi’ne deniz yoluyla ulaştırılması için Gazze açıklarında geçici bir yüzer liman inşa etmeye katkı sunması konusunu da hatırlatan Ebu Zuhri, Filistin halkının temel ihtiyaçlarının temin edilmesinin önünde hiçbir engelin olmaması gerektiğini söyledi.
ABD’nin insani yardımlarla Gazze Şeridi’nde sivillere yönelik saldırılarını sürdüren İsrail’e verdiği desteklerin üstünü örtemeyeceğine işaret eden Ebu Zuhri, “bir yandan Gazze’ye birazcık gıda maddeleriyle boy gösterirken diğer yandan İsrail’e her türlü silah ve mühimmatı sağlamanın mantıksız” olduğunu vurguladı.
Ebu Zuhri, geçici limanın Gazze Şeridi’ndeki tüm sınır kapılarını kapalı tutmaya alternatif olmayacağını kaydetti.
Gazze açıklarındaki geçici yüzer limanın ayrıca yabancı güçlerin bölgede varlık göstermesi gibi bir ihtimalin ilk adımı olmaması gerektiğini dile getiren Ebu Zuhri, denizde veya karada olabilecek herhangi bir yabancı gücü kabul etmeyeceklerini ve bunu da bir tür işgal sayacaklarını sözlerine ekledi.
]]>“İKİNCİ KARABAĞ SAVAŞI’NIN SONUÇLARI ERMENİSTAN’A DERS VERMEDİ”
Geçen sene düzenlenen terörle mücadele operasyonu sonucunda Azerbaycan’ın egemenliğini tam olarak sağladığını ifade eden Aliyev, “İkinci Karabağ Savaşı sırasında ve terörle mücadele operasyonu sonucunda büyük kahramanlıklar gösterdik. Allah tüm şehitlerimize rahmet eylesin. Şehitlerimizin, yiğit askerlerimizin ve subaylarımızın özverisi, profesyonelliği ve kahramanlıkları sonucunda bugün inşa ediyoruz ve bu topraklara hayat dönüyor. Maalesef İkinci Karabağ Savaşı’nın sonuçları Ermenistan’a ders vermedi. Geçen seneki Nevruz Bayramı tebriklerimde bundan bahsetmiştim ve İkinci Karabağ Savaşı’ndaki yenilgilerinin kendilerine ders vermemesinden dolayı üzüntümü dile getirmiştim. Ders olsaydı terörle mücadele operasyonu yapılmasına gerek kalmazdı. Ermenistan, İkinci Karabağ Savaşı’ndan sonra aradan geçen üç yılda doğru bir karar vermemiş, yasadışı silahlı gruplarını sonsuza kadar topraklarımızda tutmak istiyordu ve sözde ‘Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’ni yaşatmak istiyordu. Bütün bunlar uluslararası hukuka tamamen aykırıdır ve en önemlisi Azerbaycan halkının iradesine aykırıdır” dedi.
“YOLUMUZDAN DÖNMEYECEĞİMİZİ GÖSTERDİK”
İkinci Karabağ Savaşı sonucunda Azerbaycan’ın savaş alanında işgal edilmiş topraklarının çoğunu kurtardığını belirten Aliyev, “Ancak işgal sırasında birçok başkentten bize defalarca bu çatışmanın askeri bir çözümünün olmadığına dair sinyaller gönderildi. Her türlü çatışmanın askeri bir çözümü olduğunu kanıtladık. İşgalci devlet başka bir ülkenin topraklarını hukuka aykırı olarak işgal ediyorsa ve o toprakları gönüllü olarak terk etmek istemiyorsa tek yol askeri yoldur. Uluslararası hukuk çerçevesinde toprak bütünlüğümüzü ve egemenliğimizi yeniden sağladık. Altı ay önce gerçekleştirilen başarılı terörle mücadele operasyonu, uluslararası hukukun ve Azerbaycan halkının yılmaz ruhunun bir kutlamasıdır. Ermenistan’ın arkasında herhangi bir güç dursa bile yolumuzdan dönmeyeceğimizi, istediğimizi elde edeceğimizi bir kez daha gösterdik ve başardık” ifadelerini kullandı.

“SONSUZA KADAR BU TOPRAKLARDA YAŞAYACAĞIZ”
Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin gücünü İkinci Karabağ Savaşı’nda ve terörle mücadele operasyonunda tüm dünyaya gösterdiklerini vurgulayan Aliyev, “En önemlisi halkımıza sonsuz gurur kaynağı olacak, Azerbaycan halkının büyüklüğünü tüm dünyaya göstermiş böyle bir genç nesil yetişmiştir. Gençlerimiz vatanseverlik ruhuyla, milli ruhla yetiştiler. Üç yıl önce toprağımızın kurtuluşu için ölmeye hazırdılar ve öleceklerdi. Tüm şehitlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Savaş alanında tüm şehitlerimizin, Hocalı’nın masum kurbanlarının kanını aldık ve bununla gurur duyuyoruz. Toprak bütünlüğümüzü, egemenliğimizi, uluslararası hukuku, ulusal onurumuzu yeniden sağladık ve bugün özgür bir halk olarak yaşıyor, inşa ediyoruz ve sonsuza kadar bu topraklarda yaşayacağız” ifadelerini kullandı.
HANKENDİ’NİN MERKEZİ MEYDANI “ZAFER MEYDANI” OLDU
Uzun yıllar boyunca Hankendi’nin merkezi meydanının ve merkezdeki idari binanın Ermeni bölücüler tarafından Azerbaycan’a karşı planlar hazırlamak için kullanıldığını söyleyen Aliyev, “Uzun yıllar bu meydan ve bu bina bölücülerin yuvasıydı. Ermenistan tarafından finanse edilen ve silahlandırılan ayrılıkçılar aslında Ermeni ordusunun bir parçasıydı. İşte bu meydanda halkımıza karşı çirkin planlar hazırlanıyordu. Hocalı soykırımının yapılması emri bu binada verildi. Bugün bu meydanda duruyoruz. Bu meydana Zafer Meydanı adını verdiğimi, bundan sonra Zafer Meydanı olacağını değerli halkıma bildirmek isterim. Bugün işgalden kurtarılmış Karabağ’da başımızı dik tutarak yaşıyoruz. Bu yıl vatandaşlarımız Hankendi’ye ve Hocalı, Şuşa, Cebrayıl, Kelbecer gibi diğer şehirlere, birçok köye dönecek” dedi.
Hankendi’de Azerbaycan halkının bayramını tebrik etmekten büyük bir mutluluk duyduğunu belirten Aliyev, “İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından hepimiz gururla yaşıyoruz. Adaleti yeniden tesis ettiğimiz, topraklarımızı işgalcilerden kurtardığımız, gücümüzü gösterdiğimiz için hepimiz gurur duyuyoruz ve bundan sonra herkes bizi hesaba katmalıdır, aksi takdirde kendisi pişman olacaktır. Aziz milletimin yaklaşan bayramını bir kez daha en kalbi duygularımla kutluyor, Azerbaycan halkına sağlık ve yeni başarılar diliyorum. Karabağ Azerbaycan’dır” ifadelerini kullandı.
Azerbaycan’da Nevruz Bayramı nedeniyle 20-26 Mart tarihleri arasında resmi tatil ilan edildi.
Fransa Dışişleri Bakanı Stephane Sejourne, Ukrayna’daki savaşı sadece Rusya’nın istediğini ve Rusya’nın sorumluluğunun bulunduğunu belirterek “Rusya istese şu anda savaşa son verir ama Ukrayna’dan askerlerini çekmeyerek bunu yapmamayı tercih ediyor.” dedi.
Rusya’nın başlattığı savaşın çok sayıda insanı etkilediğini kaydeden Sejourne, özellikle gıda ve enerji krizinin en zor durumda olan ülkeleri etkilediğini ifade etti.
Sejourne, “Bu savaş yasa dışı ve BM Şartı’nı ihlal ediyor.” vurgusunda bulundu.
Sivillerin öldürülmesi, tecavüz ve işkence vakalarını en sert şekilde kınadığını belirten Sejourne, “Bu suçlar cezasız kalmamalı.” dedi.
“PUTİN’İN BAŞARISIZ OLMASINI SAĞLAMALIYIZ”
İngiltere Dışişleri Bakanı David Cameron ise Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i hedef alarak, BM’nin egemen bir ülkesini işgal etmekle suçladı.
Putin’in bunu hiçbir meşru gerekçe ya da Ukrayna’dan tehdit olmadan yaptığını savunan Cameron, “Putin bir ara bunun kardeşler arasında bir savaş olduğunu söyledi. Bu nasıl saçma bir mantıktır ki bu kadar can kaybı gerçekleşmiştir? Rusya BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olarak uluslararası barış ve güvenlik adına sorumluluklarını yerine getiriyor mu? İşgali meşrulaştırmak için daha kaç saçma gerekçe sunacaklar? Ukrayna’nın varoluşsal tehdit olduğunu söylüyorsunuz, sonra aslında Ukrayna’nın var olmadığını dile getiriyorsunuz, NATO’yla mı savaşıyorsunuz yoksa Nazilerle mi? Sadece Putin rejimi Naziler gibi davranmaktadır.” diye konuştu.
Cameron, tüm BM üyelerinin Ukrayna savaşının etkilerine maruz kaldığını belirterek “Eğer bir ülkeye ceza olmadan başka bir ülkeyi işgal edebileceği düşüncesine inandırırsak o zaman her ülkenin bu durumla karşılaşabileceği korkunç bir durum ortaya çıkar.” değerlendirmesinde bulundu.
BM üye ülkelerinin sınırlarının ihlal edilemeyeceğinin altını çizen Cameron, “Bu yüzden Putin’in başarısız olmasını sağlamalıyız. Pes etmemeli ve güçlü durmalıyız.” dedi.
“PUTİN YALANLARLA TARİHİ YENİDEN YAZMAYA ÇALIŞIYOR”
ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield da Rusya’nın tüm çabalarına rağmen “yalanlarının” görüldüğünü belirterek “Putin yalanlarla tarihi yeniden yazmaya çalışıyor. Böylelikle Ukrayna halkının ve uluslararası toplumun direncini kırmak istiyor.” diye konuştu.
Bunun gerçekleşmesine izin verilmemesi gerektiğinin altını çizen Greenfield, Ukrayna’nın hem Putin’in işgalini engellemeye çalıştığını hem de dünyayı doyurmak için çaba sarf etmeye devam ettiğini dile getirdi.
Greenfield, uluslararası toplumun Ukrayna’ya destek olması gerektiğini belirterek “Rusya bugün silahlarını bırakırsa Ukrayna’daki savaş sona erer. Bu savaşta sadece tek bir saldırgan var ve tek bir taraf savaşa son verebilir.” değerlendirmesinde bulundu.
“AB, ABD’NİN UYDUSU HALİNE GELDİ”
Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia ise bugünkü toplantının Batılı devletler tarafından düzenlendiğini, geçen seneki toplantıyla aynı amacı taşıdığını belirtti.
Dışişleri bakanlarının geçen sene de New York’a “sürüklendiğini” ve birbirinin kopyası aynı açıklamaları yaptığını dile getiren Nebenzia, Ukrayna’nın tamamıyla başarısız olduğunu savundu.
Nebenzia, “Batı’nın Ukrayna’ya silah pompalamaya” devam ettiğini belirterek Ukrayna hükümetinin bağımsızlıktan yoksun ve yozlaşmış olduğunu iddia etti.
Avrupa Birliği’nin ABD’nin “bir uydusu” haline geldiğini kaydeden Nebenzia, Birliğin çok ciddi mali bedel ödediğini ve Rusya karşıtı propagandaya devam ettiğini kaydetti.
“Rusya’nın adı artık saldırganlık, savaş suçları ve barbarlıkla anılıyor”
Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba ise “Rusya’nın adı artık saldırganlık, savaş suçları ve barbarlıkla anılıyor.” dedi.
Kuleba, ancak birlikte hareket ederek “saldırganın” durdurulacağını ve uluslararası barış ve güvenliğin tekrar inşa edilebilineceğini kaydetti.
Rusya’nın Ukrayna’yı “işgalinden” hemen önce uyarıda bulunduğunu hatırlatan Kuleba, “Beni o gün dinlemeyenler lütfen bugün dinlesin. Ya Rusya’yı bugün Ukrayna’da durdururuz ya da dünyanın başka yerlerinde milyonlarca can alacak ateşe tanık oluruz.” ifadelerini kullandı.
“FİLİSTİN HARİÇ TÜM HALKLAR KENDİ KADERİNİTAYİN ETME HAKKINI ELDE ETTİ”
Duruşmalarda Belize adına ilk sözü alan Belize Başbakanının egemenlik konularından sorumlu Özel Temsilcisi Büyükelçi Esad Şoman, “Filistin halkının kendi kaderini tayin etme ve tam bağımsızlık gibi devredilemez bir hakkı vardır. Filistinliler hariç tüm halklar kendi kaderini tayin hakkını elde etti.” dedi.
Şoman, “kendi kaderini tayin etme hakkının” uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri olduğunu vurgulayarak, “İsrail’in uluslararası hukukun en temel ilkelerinden birini cezasızlıkla çiğnemeye devam etmesine izin verilemez. Cezasızlık insanlık dışılığı doğurur.” diye konuştu.
Filistin halkının topraklarının tamamı için bu hakka sahip olduğunu belirten Şoman, buna rağmen İsrail’in sistematik olarak Gazze’yi Batı Şeria’dan ayırarak Filistinlileri bölgenin bazı kısımlarından uzaklaştırdığını, dışladığını ve Filistinlilerin kendi toprakları içerisinde serbest dolaşımını engellediğini söyledi.
“YASA DIŞI İŞGALLERİN VARLIĞI KORKUNÇTUR”
Şoman, İsrail’in işgal altındaki bölgelerde yasa dışı yerleşimler oluşturduğuna dikkati çekerek, “Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’daki yasa dışı işgallerin varlığı korkunçtur. Devlet tarafından desteklenen yaklaşık 700 bin işgalcinin birçoğu sürekli olarak terör estirmekte, Filistinlileri topraklarından zorla göç ettirmekte ve onlara karşı katliamlar gerçekleştirmektedir.” ifadelerini kullandı.
“İSRAİL, KASITLI OLARAK AÇ BIRAKMA YÖNTEMİ KULLANIYOR”
İsrail’in Filistinlilerin varlığını reddettiğini savunan Şoman, “İsrail’in Gazze’deki soykırım kampanyası aynı zamanda Filistinlilerin var olma hakkını da inkar ettiği gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. Gazze’de 2 milyondan fazla insan akut gıda güvensizliğinin en kötü seviyeleriyle karşı karşıya. İsrail, kasıtlı olarak aç bırakma yöntemini kullanıyor.” dedi.
Şoman, İsrail’in eylemlerinin Filistin halkını “planlı şekilde yok etmek” anlamına geldiğini dile getirerek, Filistin’in kültürünü, tarihini ve geleceğini yok etmek için üniversite, okul, kültür merkezleri gibi kurumları hedef aldığına işaret etti.
“DERHAL, KOŞULSUZ VE TAMAMEN ÇEKİLMELİ”
İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarından “derhal, koşulsuz ve tamamen çekilmesi” gerektiğini vurgulayan Şoman, sözlerini şöyle sürdürdü: “İsrail kendisini bir istisna olarak görmektedir. İsrail dışında hiçbir devlet, insanların kendi kaderini tayin etme hakkını ve haklarını sistematik olarak ihlal etme hakkını kendinde görmez. İsrail dışında hiçbir devlet başka bir toprağın süresiz işgalini haklı göstermeye çalışmaz. İsrail dışında hiçbir devlet cezasızlıkla ilhak ve apartheid yapmaz. İsrail’in böylesine bariz bir cezasızlığa maruz kalmasına izin verilmemelidir. Bu soykırımdan sağ kurtulanlara nesiller boyunca yara açmaya devam etmesine izin verilmemelidir. Tüm medeni uluslar gibi davranması sağlanmalı, uluslararası hukuku ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarını ihlal etmeyi bırakmalıdır. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkına saygı göstermelidir. Filistin özgür olmalıdır.”
Belize heyetinin avukatları da İsrail’in fiili ilhakını sonlandırması gerektiğini vurgulayarak, kuvvet kullanma yasağını ihlal ettiğini aktardı.
BOLİVYA’DAN ULUSLARARASI TOPLUMA ÇAĞRI
Bolivya Çokuluslu Devleti adına söz alan ülkenin Lahey Büyükelçisi Roberto Calzadilla Sarmiento ise İsrail’in işgal ettiği Doğu Kudüs’te uyguladığı ayrımcı politikalarla şehrin demografik yapısının değiştirmeyi ve Filistin halkını mülksüzleştirmeyi amaçladığını aktararak, “İsrail’in yaptığı ihlaller, hem İsrail hem diğer devletler hem de BM için sonuçlar ve yükümlülükler doğurmaktadır.” dedi.
İsrail’in Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkını on yıllardır reddetmesinin uluslararası yükümlülüklerini ihlal ettiği anlamına geldiğini söyleyen Calzadilla Sarmiento, “İsrail, 1948’den bu yana süren yasa dışı işgal, ilhak ve kolonileştirme faaliyetleriyle Filistin halkının varlığını kasıtlı olarak inkar ederek onları sistematik olarak ayrımcılığa uğratmış, yerinden etmiş ve parçalamıştır.” diye konuştu.
Calzadilla Sarmiento, devletlere “İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerini sonlandırmak için ortak hareket etme” çağrısı yaparak, BM’nin de İsrail’in “hukuka aykırı işgali, apartheid sistemi ve ayrımcı politikalarını sonlandırması” için gerekli adımları atması gerektiğini belirtti.
CEZAYİR ULUSLARARASI HUKUKA SAYGI GÖSTERİLÖESİ ÇAĞRISI YAPTI
Cezayir resmi haber ajansı APS, Cezayir’in BM Uluslararası Hukuk Komisyonu Üyesi Ahmed Laraba’nın, Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan UAD’ın İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin görülen duruşmasında yaptığı konuşmayı yayınladı.
İsrail’in Filistin işgaline son vermesi için uluslararası yasalara uymanın önemini vurgulayan İnsan Hakları Profesörü Laraba, şunları kaydetti: “Cezayir, cezasız kalmanın zalimlerin avantajı olduğuna dair kesin bir inanca sahip ve bizim misyonumuz onlara bir yasanın olduğunu ve bu yasanın mutlaka uygulanması gerektiğini anlatmaktır. Bu bir intikam yasası değil, adalet yasasıdır.”
İşgal altındaki Filistin topraklarındaki temel insan haklarını ihlal eden İsrail politikaları ve uygulamalarını kınayan Laraba, ilgili uluslararası kuruluşları “son aylarda artan İsrail ihlallerini sona erdirmek için çalışmaya” çağırdı.
UAD’DE İSRAİL’İN FİLİSTİN’İ İŞGALİNİN HUKUKİ SONUÇLARINA İLİŞKİN DURUŞMALAR
UAD’de devam eden duruşmalar kapsamında, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı 52 devletin yanı sıra Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Afrika Birliği, 19-26 Şubat’ta, İsrail’in Doğu Kudüs dahil işgali altındaki Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki neticelerine ilişkin beyanlarda bulunacak.
Başta İsrail olmak üzere, işgalin devletler ve BM açısından sonuçlarının da ele alınacağı duruşmalarda her bir devlet ve kuruluş otuzar dakika sunum yapacak.
Filistin tarafının sunumuyla başlayan duruşmalarda, Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılacak sunum, son gün olan 26 Şubat’ta TSİ 12.00’de gerçekleştirilecek.
Hollanda’nın idari başkenti Lahey’deki Barış Sarayı’nda faaliyetlerini yürüten UAD’de halka açık yapılacak duruşmalar canlı yayımlanıyor.
Sözlü beyanda bulunacak devletler arasında ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya, İran, Kanada, Mısır, Güney Afrika, Japonya, İspanya, Suudi Arabistan, Malezya, Pakistan, Hollanda’nın yanı sıra AB, Orta Doğu ve Asya-Pasifik bölgesinden çok sayıda ülke bulunuyor.
Divan önünde danışma görüşünde ilk defa bu kadar çok sayıda devletin yazılı ve sözlü beyanda bulunduğu görülürken, yazılı beyanda bulunan İsrail’in sözlü duruşmalarda yer almaması dikkati çekiyor.
BM GENEL KURULU, UAD’DEN GÖRÜŞ İSTEMİŞTİ
BM Genel Kurulu, 30 Aralık 2022 tarihli kararında UAD’ye, Divan Statüsü’nün 65. maddesine dayanarak 1967’deki savaştan bu yana İsrail’in Filistin’deki işgalinin hukuki neticelerine ilişkin iki soru yöneltti.
BM Genel Kurulunun Divan’dan cevaplarını talep ettiği sorular şu şekilde:
“1- İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal etmesinin, işgali sürdürmesinin, 1967’den bu yana Filistin topraklarındaki yerleşim ve ilhak faaliyetlerinin, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin ve ilgili ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
2- İsrail’in, ilk soruda belirtilen uygulamaları, işgalin hukuki statüsünü nasıl etkilemektedir ve bu durumun tüm devletler ve Birleşmiş Milletler için doğurduğu hukuki sonuçlar nelerdir?”
Danışma görüşü talebi, 17 Ocak 2023’te BM Genel Sekreteri tarafından UAD’ye ulaştırılırken Divan, BM üyesi devletlere ve Filistin’e danışma görüşü istenen sorular hakkında yazılı ve sözlü beyanda bulunma haklarına ilişkin bildirim yaptı.
DANIŞMA GÖRÜŞÜNÜN ETKİSİ NEDİR?
UAD’nin verdiği danışma görüşleri, her ne kadar bağlayıcı olmasa da birçok devlet ve kuruluş tarafından dikkate alındığı ve verilen görüşe uygun hareket edildiği belirtiliyor.
Divan’ın, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği duvara dair 2004’te verdiği danışma görüşünde duvarın hukuka aykırı olduğunu tespitinin ardından birçok devlet ve şirketin, söz konusu duvarın inşasına katkı sunmaktan imtina etmesi, İsrail’e sattıkları inşaat malzemelerinin duvarın yapımında kullanılmaması şartını koyması dikkati çekiyor.
Yine UAD’nin 22 Temmuz 2010’da uluslararası hukukta bir devletin tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinin yasaklanmadığı yönünde verdiği danışma görüşünün ardından, Kosova’nın bağımsızlığının meşruiyeti arttı ve bağımsızlığını tanıyan devlet sayısı çoğaldı.
UAD’nin görüşünün, işgalin uluslararası hukuka aykırılığı yönünde olması durumunda İsrail üzerindeki baskının artması ve ona açıkça destek veren ülkelerin uluslararası toplum tarafından tutumlarını gözden geçirmeye zorlanmaları muhtemel.