Hikaye, deneme, inceleme ve çocuk kitabı türünde 50’ye yakın eseri bulunan Mustafa Kutlu’nun “Uzun Hikaye” kitabı, 2012’de sinemaya uyarlandı.
YENİ KİTABINI İMZALADI
Hikayeci Yazar Mustafa Kutlu, 6 yıl aradan sonra çıkardığı hikaye kitabı “Başkanın Adamları” için okurlarıyla bir araya geldi. Dergah Yayınları’nın Üsküdar’da açtığı 1727 Kitap Kafe’de gerçekleştirilen imza gününde çoluk çocuk, genç yaşlı Kutlu’yu görmek ve imza almak için uzun kuyruklar oluşturdu. Kadınlar ve gençler çoğunluktaydı. Türkiye’nin başka illerinden gelenler de oldu. İstanbul’un farklı ilçelerinden öğrenciler, üzerlerinde okul formalarıyla yazarı görmek ve kitaplarını imzalatmak için sıraya girdi. Her okuyucusuyla ilgilenmeye çalışan Mustafa Kutlu, yoğunluk oluşmaması adına birer kitap imzalayacağını söylediği halde, uzaktan katılanlar için bu prensibini bozarak gelenleri elleri boş göndermedi.

TANIDIK YÜZLERİN FARKLI MACERASI
50 yıllık hikayeciliğe ara verip üç fikir kitabı yayınlayan usta yazar, Başkanın Adamları’yla hikayeciliğe kaldığı yerden devam etti. 2003 yılında yazdığı “Tufandan Önce” hikayesinin karakterleriyle inşa ettiği kitap, bir kasaba belediye başkanının ve başkanlarına gönülden bağlı birkaç adamın festival düzenlerken yaşadıkları maceraları konu ediniyor.
Dolayısıyla hikaye farklı olsa da karakterler tanıdık. Yazar, “Elbette kasaba dahil pek çok unsuru değişmiş bulacaksınız. Eh, o kadar olur” diye de anlaşılmayı kolaylaştırıyor. Kutlu’nun hikayelerinde değişmeyen unsur burada da var: Bir ayağı Anadolu’da olmak.
Karakterler, Anadolu’nun sokaklarında rastlayabileceğimiz, iyi, kötü, meczup veya hilekar olmak üzere insana dair ne varsa, olayların akışında ilmek ilmek çözülerek hikayeye dahil edilir. Bu yüzden okurken hiç yabancılık çekilmez, tanıdık simalarla karşılaşmak bir nevi iyi de gelir.

ŞENLİKLE FESTİVAL KOL KOLA
Kutlu, festival mevsiminde bir festival hikayesi anlattığı yeni kitabında, işte bu tiplerin hepsiyle yeniden tanışmaya davet ediyor. Çamlıpınar Belediye Başkanı Şemsettin Bilen, son yılların akımına uyarak tertip ettiği festivalin adını “Şelale Şenliği Et ve Süt Festivali” koyuyor.
Çamlıpınar kasabasında şenlikle festival kol kola. “Eskiden şenlik vardı daha mütevazıydı” diyor bir nevi. Ama devir değişti. Başkanın kızı üniversitede okuyor ve değişen dünyayı yakından takip ettiği için babasının aklına giriyor. Başkan da yeni fikirlere çok açık, eh bunca yıl hizmetin büyüğü küçüğü olmaz deyip görevini en iyi şekilde yapmış. Festival modasını kasabasına getirmek de ona yakışır.
Bir yanda festivalciler, diğer yanda şenlikçiler… Mustafa abi nasıl bir şeyin içine soktu bizi? Şenlikçiler “Üstad” dedikleri birini davet etmek için konuşurken, “Para verirsek gelir” diyor biri. Çok tanıdık bir ifade. İlk etapta heyettekiler itiraz ediyor, “Bizim inancımıza da fikriyatımıza da ters” deniyor. Fikri ortaya atan, “Paranın rengi kainatı kapladı, geçmiş geçmişte kaldı” diye savunuyor.
Düzenin unsurlarını lehine kullanmak şeklinde bir açıklaması da var.
HEM HİCVEDİYOR HEM DİKKAT ÇEKİYOR
Nihayetinde şenlik de yapılıyor, festival de, ‘Üstad’ da geliyor, konser de veriliyor… Üstelik küçücük bir kasabadan yayılan ses, dünyada yankılanıyor. Sonu da sürpriz olsun. Kutlu, okuyucuyla muhabbet eder gibi anlattığı hikayesinde, vermek istediği mesajları da veriyor aslında. Anlatırken hem hicvediyor hem eleştiriyor hem de zamanın şartlarında kaçınılmaz olan uygulamaların altını çiziyor. Ülkedeki festival çılgınlığına gönderme olarak da okuyabiliriz bunu, büyük şehirlerde yaşananların küçük yerleri nasıl etkilediğine örnek olarak da…
Mustafa Kutlu yine düşündürürken, bir yandan da eğlendirmeyi ihmal etmiyor.
Öte yandan eserleriyle çok sayıda ödüle layık görülen usta yazar, 2016’da Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü.
“KİTABIM ‘GERÇEK BİR AŞK’ KİTABI”
İmza töreninin öncesinde gazetecilerin sorularını cevaplayan Altun, kitabının konusunun aşk olduğunu ifade ederken; “Ancak aşktan kastım, popüler hale gelen, seri üretim halini almış aşk değil, sürekli almaya odaklı bir dünyada insanı biraz da vermeye sevk edecek bir duygudan, derinden ve geçmişten gelen gerçek aşktan bahsediyorum” dedi.

“AŞK YOKSUNLUĞU İLE BİR HESAPLAŞMA”
“Bu kitap bugünlerde aslında sıkça konuşulan aşk konusu, kadın-erkek ilişkileri aile ve aslında toplumsal yaşam bağlamında ele almaya çalıştığımız bir kitap” diyen Altun; “Okurlar, ‘Aşk Bitti Yapı Paydos’ diye bir kitap ismi görünce doğal olarak ‘Acaba bir aşk romanıyla mı karşılaşacağız?’ diye düşünüyorlar. Ancak ben bir sosyolog olarak kendi mesleğimin getirdiği öngörüleri ve iç görüleri kaleme aldım. Burada kitabın ismini böyle seçmemizin sebebi toplumsal meselelerimizin birçoğunun kaynağında aslında aşk yoksunluğunun olduğuna dikkat çekmekti. Bu kitabın bir tür sosyolojik denemelerden oluşan bir kitap olduğunu söyleyebiliriz. Genel olarak ‘Aşk Bitti Yapı Paydos’ temelde yaşadığımız aşk yoksunluğu ile ilgili bir hesaplaşma oldu” ifadelerini kullandı.

“AİLENİN YAPISINA FORMAT ATILDI”
Kitabın “fert, kadın ve erkek, aile ve yaşam kültürü” bölümlerinden oluştuğunu kaydeden Altun, kitabında aşk yoksunluğu yaşayan ailenin eksikliğini anlattığını aktarırken, ailenin yapısına format atılıp, tüketim ve üretimin temel parçası haline getirildiğini, günümüz ailelerinin bu sistem içinde hayatta kalmaya çalıştıklarının altını çizdi. “Üretim ve tüketim üzerine araçsallaştırılmış ve silah haline getirilmiş bir aile içinde hepimiz hayatta kalmaya çalışıyoruz” diyen Altun; “Temel ihtiyaç olan bağlılık ve sevgiyi olması gereken aile kurgusuyla yeniden tatmamız gerekiyor, bu da merhametle mümkün” diye konuştu. Açıklamalarının ardından kitaplarını imzalamaya başlayan Altun, ilk olarak aile bireylerinin kitaplarını imzaladı.

FATMANUR ALTUN KİMDİR?
İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olan Fatmanur Altun, yüksek lisansını 2014 yılında, “2000 Sonrası Türk Ulusalcılığının İnşasında Büyük Ortadoğu Projesi Söyleminin Rolü” başlıklı teziyle Marmara Üniversitesi’nde, doktorasını ise 2018 yılında “Türkiye’de Seküler ve İnanç Temelli Sivil Toplum Kuruluşlarının ‘Toplumsal Fayda’ Yaklaşımı: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı Örnekleri” başlıklı teziyle yine aynı üniversitede aldı. 2022 yılında Doçent olan Altun’un çıkardığı diğer kitaplar arasında “Normalleşmenin Sosyolojisi”, “İletişim Sosyolojisinde Yeni Yönelimler”, “Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı” ve “Seyyid Kutub” da yer alıyor. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ile evli olan Altun’un dört çocuğu var.

Özellikle “Uzun Hikâye” adlı kitabının ünlü yönetmen Osman Sınav tarafından 2012’de filme uyarlanmasından sonra çok daha geniş bir okura ulaştı Kutlu. Kenan İmirzalıoğlu, Tuğçe Kazaz ve Mustafa Alabora’nın başrollerde oynadığı muhteşem film, Mustafa Kutlu’nun hemen bütün yazdıklarının filme alınması gerektiğini de düşündürdü okurlarına. Çünkü sinema gibi güçlü bir sanat, böylesi büyük bir yazarın mesajının okuyan okumayan bütün toplum kesimlerine ulaşmasını çok daha kolaylaştıracaktır.

İNSANI VE TOPLUMU İYİ TANIYOR
Bütün büyük yazarlar gibi Mustafa Kutlu’yu da büyük yapan ilk donanım, üstün yeteneği ve dile hâkimiyetinden sonra insanı ve toplumu çok iyi tanıyor olmasıdır. Hemen söylemek isterim ki Kutlu, sadece tanımıyor; aynı zamanda içten ve karşılıksız seviyor. İnsanı ve toplumuyla, tabiatı ve kültürüyle, tarihi ve bugünüyle Türkiye’yi ve Türk milletini merhametli bir nahiflikle, içtenlik ve coşkuyla seviyor. “Vatan” adlı yazısında “Vatan sevgilidir” demiş bir vatanseverdir.
Bundan daha önemli olansa bir yazar olarak Kutlu’nun Türkçeyi bütün zenginliğiyle tanıyor; biliyor oluşudur. Yunus Emre’den günümüze Türk edebiyatının seçkin eserlerinin iyi bir okuru olan Mustafa Kutlu, çok uzun yıllar boyu 8 ciltlik “Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi”nin yayınını da yönetmiştir. Erzurum Edebiyat Fakültesi mezunu olduğunu ve bir süre öğretmenlik yaptığını da hatırlatmalıyım.
Öte yandan bu büyük tecrübe ve birikim, Mustafa Kutlu’nun eserlerinde “ham bir malzeme” veya “bilgi yığını” olarak asla karşımıza çıkmaz. O, adeta her şeyi okuyup unuttuktan sonra, son derece açık, yalın, çarpıcı, içten gelen bir doğallıkla yazmaktadır. Şiir sanatındaki sehl-i mümteni (kolayca söylenmiş gibi görünen güçlü anlatım ve derin anlam) sanatı, Kutlu’nun hem hikâyelerinde hem denemelerindeki kısa cümlelerinde sıkça çıkar karşımıza.
Olayların ve mekânların aktarımı o kadar canlı, kişiler öylesine gerçektir ki Türkiye’nin her şehrinden okuyucular, anlatılanların kendi şehrinde ve kendi semtinde geçtiğini düşünebilirler. Hatta hikâyede anlatılanın kendi hikâyesi olduğunu düşünen çok sayıda okurla karşılaşmanız mümkündür.
Benim kuşağımdan her vatansever genç, ilk kez 1979’da basılan “Yokuşa Akan Sular” kitabındaki “Dava Delisi Kerim” tiplemesinde kendisinin anlatıldığını düşünürdü. Sonra “Yoksulluk İçimizde”, “Ya Tahammül Ya Sefer”, ardından “Bu Böyledir” geldi. Bu ‘Mustafa Kutlu klasiklerinin’ altın vuruşu ve belki zirvesi ise 1990’da okurla buluşan “Sır” kitabıydı. Bir buğday tanesinde bütün bir insanın; bir su değirmeninde bütün bir dünyanın sırrını bulanların; ve aşkla yeniden “yeşil ekine yel düşmüş gibi yola düşenlerin” hikâyesiydi Sır.
SİNEMA VE HİKAYELERİ
80’ler ve 90’lar Türk hikâyeciliğinde Mustafa Kutlu çağıydı adeta. 2000’deki ilk ‘uzun hikâye’ türündeki kitabı ise Kutlu hikâyeciliğinde yeni bir dönem başlattı. Bu tarihten sonra artık iç içe geçen halkalar gibi örülmüş, aynı gerçekliğin olayın içindeki bir diğer kahramanın gözünden anlatıldığı ve kitaptaki hikâyelerin hepsi birden okunduğunda bir tür roman bütünlüğü oluşturan kitaplar yerine, tek ve uzunca bir hikâyenin yer aldığı kitaplar geldi. Peş peşe ve her yıl bir tane! Kitaplarını kiraz mevsimine denk getirmeye de özen gösterir; “bir kilo kiraz fiyatıyla bir kitabın fiyatının aynı olmasının” hayatın akışına uygun olacağını düşünür.
Filme alınmaya neredeyse hazır ve sinematografik bu yazışta Kutlu’nun resim yeteneğinin (aynı zamanda ressamdır) de katkısı olduğu da söylenebilir.
Mustafa Kutlu bu kurguyla gerçeğin örtüşmesi durumunu çokça tecrübe etmiş olmalıdır ki “Kambur Hafız ve Minare” adlı hikâyesinde doğrudan bu temayı ele alır. Hikâyede, anlatılanların kendi özel hayatı olduğunu düşünen bir okur, İstanbul’a gelip Mustafa Kutlu’yu bularak tartışır ve ondan ısrarla hikâyesindeki “kötü son”u değiştirmesini ister. Yazar, yeni baskıda son’u değiştirmeye söz verir. Fakat hikâye, bu söz veriş sebebiyle öyle sürpriz bir biçimde sona erer ki birden başa dönüp metni yeniden okuma ihtiyacı duyarsınız!
Bu, her şeyden önce yazarın hayatla ve toplumla iç içeliğini de gösteren, toplum ve insan gerçeğini adeta nabzından tutmuş gibi doğru tespit etme başarısıdır.
Daha önce İstanbul özelindeki denemelerini “Şehir Mektupları” adıyla yayınlamış olan Kutlu, ikinci deneme kitabı “Akasya ve Mandolin” ile sosyal ve kültürel hayatımızın yaşadığı büyük ve kaçınılmaz çalkantıyı tasvir ederek çıkış yolları arıyor; öneriyordu.
Serinin üçüncü kitabı Kendini Aş Haddini Aşma ise belki de 40 yıldır bütün denemelerinde söylediklerinin özü ve özeti bir eser. Çılgın tüketim toplumunun, vahşi kapitalizmin, gökdelenlere boğulan şehirlerin, insanın ve tabiatın ölümcül tahribatının karşısında “Durun ve geri dönün” diye feryat eden yazılardan oluşuyor. Tabiata dönüşü, insanın kendine dönüşüyle, onu da insanın kendini bilmesiyle eş zamanlı ve eş anlamlı olarak ele alıyor Kutlu.
Yazıyı, Kutlu’nun cümleleriyle bitirelim:
“Vatan Mevlit’tir, Itrî’nin tekbiridir, ezandır, minare ve kubbedir, sebildir. Vatan ilahidir, türküdür…
Vatan Yunus’tur. Yunus Emre’dir, neden, çünkü vatan onun yokluğunda yerine koyacak bir şey bulamamaktır. Vatan dayanışma, paylaşma, adalet, şefkat, merhamet ve fazilettir. Vatana gösterilecek muamele hürmet-hizmet ve merhamettir. Vatan ahlâktır. Vatan tevazu ve kahramanlıktır…
Vatan Selimiye’dir, Hacı Ârif Bey’dir, Mevlana’dır. Vatan Ayasofya, Hacı Bayram, Ak Şemseddin, Eyüp Sultan ve Hacı Bektaş’tır.
Vatan davul-zurnadır.
Vatan baş-bar, halay ve toprağa vurulan dizin izidir.”
Ben de içimden diyorum ki ki vatan, biraz da Mustafa Kutlu’dur, vatan Sır’dır ve Bu Böyledir!
KİTABIN ÖNSÖZÜNÜ CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN KALEME ALDI
Kuşe kağıda Çekçe ve İngilizce basılan, Türkçe dahil üç dilde açıklamalar ile tasarlanan renkli ve siyah beyaz fotoğraflarla 250 sayfa kalınlığındaki prestij kitabı için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Dr. Hakan Fidan da birer önsöz kaleme aldı. Kitabın ilk tanıtımı Çek Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Jan Lipavsky ile birlikte yapıldı. Sınırlı sayıda basılan ancak aynı zamanda dijital olarak da hazırlanan eser kitapseverlerin erişimine sunulacak.

Tanıtım toplantısında konuşan Türkiye’nin Prag Büyükelçisi Egemen Bağış ile Çek Dışişleri Bakanı Jan Lipavsky, Prag Kalesi eski Baş Küratörü Profesör Jaroslav Sojka tarafından kaleme alınan kitabı kamuoyuna sunmaktan büyük memnuniyet duyduklarını ifade etti.
Büyükelçi Bağış, eşi Beyhan N. Bağış’ın öncülüğünde ve koordinasyonunda oldukça özverili bir ekibin 2 yılı aşkın bir süredir üzerinde çalıştığı kitap ile 2024 yılını karşılamaktan büyük memnuniyet duyduklarını vurguladı. Bağış, eşine teşekkür ederek “Pandemi sürecinde yaşanan kısıtlamalar ve birçok etkinliğin organizasyonumuzun yoğunluğu sırasında insanüstü emek ve çaba verilerek, hafta içi ya da sonu demeden, gece, gündüz çalışılarak bu kitap yayınlanabildi. Beyhan hanımın koordinasyonu, kararlılığı ve azmi olmasaydı bu eser yayınlanamazdı” dedi.
DOSTLUĞUN 100’ÜNCÜ YILINA DOĞRU
Bağış; “Cumhuriyetimizin kuruluşunun yüzüncü yıl dönümünü kutladığımız 2023 senesinin sonuna yaklaştığımız şu günlerde, Türkiye ve Çekya arasında 1924 yılında tesis edilen diplomatik ilişkilerin yüzüncü yıl dönümünü kutlayacağımız 2024 senesini karşılayacak olmanın da sevincini yaşıyoruz” dedi. Bağış, bu tarihi dönemin anısına, 2025 yılında yüz yaşına girecek olan büyükelçilik konut binası hakkında hazırlanan kalıcı eserin, Çekya ve dünyanın farklı yerlerindeki birçok kütüphane ile de paylaşılacağını bildirdi.

Egemen Bağış, “Çekya’da görev üstlenen Türk diplomatları için tarihsel bir husumetin olmadığı ve hiçbir zaman birbirine karşı savaşmamış olan dost ve müttefik bir ülkede görev yapmak bahse konu temsil misyonunu daha da önemli kılar. Muazzam ikili ilişkilerimizin güncel bir göstergesi olarak, kitap aracılığıyla da vurguladığımız gibi 15 Temmuz 2016 tarihindeki hain darbe girişimi sırasında zarar gören Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki Bohemya kristali avizelerini Çek Hükümeti’nin restore etme girişimi, Türk milleti tarafından derinden takdir edilmektedir. Enerji, güvenlik, savunma, turizm, kültür, eğitim ve ticaret alanlarında hâlihazırda önemli bir işbirliğimiz olsa da, ülkelerimize karşılıklı fayda sağlayacak işbirliği için çok daha büyük bir potansiyel bulunmaktadır. Türkiye’nin Çeklerin en çok tercih ettiği turistik merkezlerden biri olması ve öğrenci değişim programları kapsamında Çekya’nın Türk öğrenciler tarafından en çok tercih edilen ülkelerden biri olması, ülkelerimiz arasındaki ilişkileri güçlendirme yönündeki umudumuzu pekiştirmektedir” ifadelerini kullandı.
“MUSTAFA KEMAL ATATÜRK DE KARLOVY VARY’DE TEDAVİ GÖRDÜ”
Bağış, “Kalıcı küresel barışa katkıda bulunmak amacıyla, NATO şemsiyesi altında ülkelerimiz arasındaki iş birliğini artırmak ve Çek Cumhuriyeti’nin Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği desteği sürdürmek ve güçlendirmek için her türlü çabayı gösteriyoruz. Prag, aynı zamanda bir dönem Türkiye’nin Çek Cumhuriyeti Büyükelçisi olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Türk edebiyatının klasik eserlerinden bazılarını kaleme aldığı bir şehirdir. Dilimizin en iyi ve efsanevi şairlerinden biri olması nedeniyle siyasi karşıtları tarafından bile hala saygı duyulan Nâzım Hikmet Ran, en iyi şiirlerinden bazılarını Prag’daki sürgün döneminde yazmıştır. Bir çoğumuzun bildiği üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk de yaralanıp gazi olduktan sonra Karlovy Vary’de tedavi görmüştür. Çek dilindeki bazı harflerin vurgularından etkilenmiş ve yeni alfabemizi oluştururken ‘ş’ ve ‘ç’ gibi harflerden ilham almıştır. Ancak halklarımız arasındaki en önemli bağlardan biri, Birinci Dünya Savaşı sırasında Galiçya cephesinde şehit düşen ve bugün Çek Cumhuriyeti’nin Pardubice, Hodonin ve Valesky Mezirici şehirlerinde ebedi istirahatgahlarında bulunan askerlerimize ait şehitliklerin bulunmasıdır. Binden fazla genç Türk askeri, müttefiklerimizi ve yerel halkı işgalci güçlerden korumak için burada hayatlarını feda etmiştir” dedi.
Bağış, “İkili ilişkilerimiz ve konut binamız ile ilgili az bilinen bu bilgileri ortaya çıkarırken birçok farklı kurum ve şahsın katkılarını aldık. Özellikle, bu kitabın yayınlanmasına destek olan sayın Ahmet Yüce’ye ve Türkiye’de Škoda otomobillerinin distribütörlüğünü yapan Yüce Auto firmasına destekleri için şükranlarımızı sunuyoruz. Avrupa’nın kalbinde yer alan altın şehir Prag’da ülkemizi, milletimizi ve Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı temsil etmek bizim için büyük bir onur vesilesidir. Ülkemiz ile müttefikimiz Çek Cumhuriyeti arasındaki ikili ilişkilerimizi her alanda daha da geliştirme iradesine sahip olduğumuzu söylemekten gurur duyuyorum. Her zaman olduğu gibi, dost ve müttefikimiz Çek Cumhuriyeti ile ikili ilişkilerimizi her alanda daha da geliştirme iradesine sahip olmaktan da ayrıca gurur duyuyoruz. Yaşasın Türk-Çek dostluğu ve müttefikliği” ifadelerini kullandı.
‘BÜYÜKELÇİLİK KONUTU 1944 YILINDAN BERİ TÜRKİYE ENVANTERİNDE’
Kitabı hazırlayan ekibin koordinasyonunu üstlenen, Büyükelçinin eşi Beyhan Bağış ise kitabı hazırlarken, konutları ve Türkiye’nin Çek Cumhuriyeti’yle ikili ilişkilerine ilişkin pek fazla bilinmeyen hususları bir araya getirdiklerini vurgulayarak “15 Mayıs 1944 tarihinden bu yana devletimiz tarafından kiralanan bu ihtişamlı bina, üzerinde bulunduğu arazisiyle birlikte, 1976 yılında rahmetli Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in vizyon ve girişimleri ile satın alınarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin envanterine katıldı” diye konuştu.
‘ÇEK PORSELENİ HER ZAMAN TÜRKLERİN İLGİSİNİ ÇEKMİŞTİR’
Beyhan Bağış “Büyükelçilerin sorumlulukları, tüm aile bireylerinin de temsil misyonunu üstlenmelerini gerektiriyor. Konutu düzenli tutmak ve her zaman misafir ağırlamaya hazır olmasını sağlamak genellikle eşlerin sorumluluğundadır. Çek cam ve porseleni her zaman Türklerin ilgisini çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda, Sultan Abdülhamit döneminden bu yana, saraylarımızda ve Cumhuriyet döneminde de bu kitabın ithaf edildiği Büyükelçilik konutumuz dâhil olmak üzere, dünyanın dört bir yanındaki Büyükelçiliklerimizde misafirlerimizi ağırlarken Çek kristal markası Moser ürünlerini kullanıyoruz. Çek Cumhuriyeti’nin önde gelen devlet, siyaset, sanat ve iş dünyasının temsilcilerine de gönderilen kitap aracılığıyla birçok tarihi gerçeği hatırlatma fırsatını yakaladık” dedi.
]]>