Deri, insanoğlunun vazgeçemediği ürünlerden biri. Başta konfeksiyon ve ayakkabı olmak üzere mobilyadan otomotive, kozmetikten ilaç sanayisine kadar onlarca farklı sektörde, üretimin ham maddeleri arasında yer alıyor.
Dünyada deri pazarı 2022 yılında 245 miyar dolar düzeyine ulaşmıştı. 2023’te ise sektörün 630 milyar dolar büyüklüğe ulaşması bekleniyor. Petrol tabanlı sentetik deri pazarı (Poli Vinil Clorur-PVC, Poliuretan-PU vs.), 2021’de 33,7 milyar dolar olarak hesaplanırken, 2032’de 139 milyar dolara yükselmesi bekleniyor.
Bu iki kaynağa ek olarak bitkilerden üretilen deri pazarı da gittikçe büyüyor. 2022’de 67,6 milyon dolar büyüklüğe ulaşan bitki bazlı deri pazarı, 2032’de 139,2 milyon dolarlık büyüklüğe ulaşacak.

SENTETİK DERİ ÜRETİMİ BİTKİLERE KAYIYOR
Doğal deri, epidermis (üst deri), dermis (öz deri) ve hipodermis (alt deri) olarak üç tabakadan oluşuyor ve eğer kürk vb. bir ürün olarak kullanılmayacaksa, dermis tabakasından üretimden faydalanılıyor.
Hayvansal derilerin yaklaşık yüzde 65’i ineklerden, yüzde 15’i koyunlardan, yüzde 11’i domuzlardan, yüzde 9’u keçilerden ve binde 2’si ise yılan, kertenkele, timsah gibi diğer hayvanlardan sağlanıyor.
Hayvan derisinin tercih edilmediği durumlarda ise pamuk vb. bir yüzey üzerine kürlenmiş köpük (PU veya PVC) iki ayrı tabaka olarak döşenip reçine ile kaplanıyor ve deri görünümü veriliyor. Ancak küresel ısınma, su kıtlığının artması, sentetik derilerin doğada parçalanma süresinin çok uzun olması ve giderek artan çevre duyarlılığı, üretimin bitkilere kaymasına yol açtı.

NASIL ÜRETİLİYOR?
Bugün ananas, zeytin, kambucha çayı, kaktüs, üzüm, mandalina, limon, Hindistan cevizi, mısır, tik ağacı, fil kulağı bitkisi, muz, portakal-kaktüs karışımı, kauçuk, mango ve buğdaydan deri üretilebiliyor.
Bitki olmamasına rağmen mantardan da deri üretimi mümkün. Zeytin posası, ananas yaprağının lifleri, mısır ve muz atıkları gibi bitkisel kaynaklar, geçirilen işlemlerle deriye dönüştürülüyor. Sürdürülebilir deri alternatifi olarak tüketiciye sunuluyor hatta teşvik etmek için moda haftaları düzenleniyor.
Hayvan derisine göre mikroorganizmalara daha dayanıklı olan bu deriler, doğada da sentetik deriye göre çok daha hızlı parçalanıyor ve çevre kirliliğini azaltıyor. Üretimde, bitkiden elde edilen ham madde, sağlamlaştırılması için yapım aşamasında Poliüreten Dispersiyonlar (PUD) ile karıştırılıyor. Sonrasında ise üretim sentetik deri benzeri bir yöntemle tamamlanıyor.

ARAŞTIRMALAR SÜRÜYOR
Doç. Dr. Okşan Oral ile birlikte ‘Sürdürülebilir Deri Alternatifleri: Vegan Deriler’ kitabını kaleme alan Ege Üniversitesi Emel Akın Meslek Yüksekokulu Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esra Dirgar, bitki bazlı derinin özellikle vegan talepler nedeniyle gittikçe daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.
Bitki bazlı deri derken kastettiğimiz aslında kullandığımız atıkları ifade ediyor. Özellikle yurt dışında çok fazla örneği var. Mesela meyve suyu üreticisi, kalan atıkları, posayı deri benzeri bir ürüne dönüştürüyor. Böyle markalar ortaya çıktı. Türkiye’de zeytin atıklarından deri benzeri üretim yapan bir firma var. Bizim de bunlar üzerindeki araştırmalarımız sürüyor.
Dikilebilirlik, kullanılabilirlik araştırmaları yapıyoruz. Avantaj ve dezavantajları araştırılıyor. Doğal derinin organik bir malzeme olması, nefes alabilir olması öne çıkan özelliğiydi. Bitki bazlı deride bunun ne ölçüde yakalanabildiği önemlidir. Biyobozunur olması önem taşıyor. Atıklardan üretilmiş olması da yine önemli. Özellikle tropikal bölgedeki büyük ağaçlardan üretilen deri benzeri materyal de var. Bu konuda araştırmalar devam ediyor.
Bakan Fidan’ın açıklamaları şöyle:
Küçüklüğümden beri Türk milli güvenlik sistemine bütün olarak bakmaya odaklanmış biriyim. Bunun askeri, istihbarı birçok ayakları var. Bütün milli güvenlik disiplinlerinin alt dallarının kendine has özellikleri var. Dışişleri Bakanlığı’nda MİT’ten daha stratejik konularda yer alıyorsunuz. MİT’te ağırlıklı olarak operasyonel, kontrespiyonaj, istihbarat toplama oluyordu. Şimdi o bilgiyi kullanan makamdayız. Dışişleri Bakanlığı’nda kapalı ve açık kaynaktan çok bilgiye ihtiyacınız var. Zihinsel, stratejik, perspektif olarak bakanlığın sorumluluğu biraz daha ağır.
Bayramın birinci günü İsviçre’de Ukrayna Barış Konferansı vardı. Oraya görevlendirmişti sayın Cumhurbaşkanı. İkinci günü döndüm, annemin elini öpmeye gittim. Bayram esnasında da uluslararası ilişkilerde olaylar durmuyor. Sürekli mesai gerektiriyor. Bayramda bir yere gitmedim, burada Ankara’daydım.
TÜRKİYE, BRICS’E ÜYE OLACAK MI?
Özellikle Cumhurbaşkanımızın vizyonu çerçevesinde uyguladığımız politikada eksen kayması gibi bir konuyu gündemimizden çıkaralı çok oldu. Bizim kendi menfaatimiz, ilkelerimiz, duruşumuz neredeyse onun arayışı içerisindeyiz. Ait olduğumuz ittifaklara muhataplarımızın bağlı olması da önemli. Alternatif ekonomik platformları yakından takip etme noktasındayız. Brics’i farklı yapan Rusya’nın, Çin’in orada olması. G-7 daha fazla siyasi konuların aynı medeniyet alanını düşünen ülkelerin bir araya geldiği yer. Brics, ekonomik amaçlı bir platform. Kural temelli, yapısal bir hali yok. Brics’in AB’ye nazaran farklı ve güzel tarafı bütün medeniyetleri, ırkları bünyesinde barındırıyor olması. Biraz daha kurumsal hale dönüşebilirse ciddi fayda üretir. Bizim buradaki ilişkilerimiz, diyaloglarımız son derece normal. Brics üyesi ülkelerle ilişkilerimizi iyi tutmaya çalışıyoruz. Dış ticaret hacminin en yüksek olduğu iki ülke Çin ve Rusya, Brics üyesi. Ülkemizin dış politika rotasını daha sağlıklı yürütebilmek için bu çerçevede bakmak lazım. İlişkimiz var, görüşmelerimizi, müzakerelerimizi yapıyoruz Brics üyesi ülkelerle. Onlar da zaten evrim sürecindeler. Bir Gümrük Birliği, ortak para birimi, serbest ticaret anlaşmalarının hayata geçtiği bir yer değil. Kredi verme sistemini çalışıyorlar. Kendi aralarında yerel para birimiyle ticaret yapıyorlar. Bu bizim de taraf olduğumuz konu. Dolarsızlaştırmada çalışmalar var. Siyasetin dayattığı bir strateji bu. Biz hem AB adaylığı hem diğer ekonomik işbirliği teşkilatlarında üyeliklerimiz var. Asya Pasifik’teki devasa ekonomik platformda daha ileri üyelik için başvurumuz olması söz konusu. Platformların birbirlerine alternatif değil tamamlayıcı olarak görmek lazım.
AB’de kural temelli bir işleyiş var. Biz AB ile olan ilişkilerimizin seyrinde bugünkü durumda olmasaydık, AB ileri adım atma konusunda irade koyabilseydi, aslında bizim buradaki belli konulara bakış açımız daha da değişebilirdi. Şu anda NATO’da askeri ittifak konusu var. Ekonomik ittifak alanı aynı şekilde somut hale gelmiş değil. Dolayısıyla arayışlarımız devam etmiş durumda.
PUTİN İLE HANGİ KONULARI GÖRÜŞTÜ?
Sadece sayın Putin’le değil bütün aktörlerle bir araya geldik. Uzun görüşmelerimiz oldu. En sonunda sayın Putin tarafından kabul edildim. Sayın Cumhurbaşkanımızın gönderdiği mesajlar var. Onları detaylıca görüşme imkanımız oldu. Sayın Cumhurbaşkanı önümüzdeki günlerde Kazakistan’da bir araya gelme ihtimali olacak. Bizim Rusya ile şu anda Suriye alanı fevkalade önemli, ikili işbirliğinde enerji konuları fevkalade önemli, ticaret hacmi, Türk firmaların durumu var. Türk firmalarıyla bir araya geldim. Karşı karşıya geldiği konuları ele aldık. Genel itibarıyla memnunlar. Diğer taraftan Ukrayna meselesi fevkalade önemli. Biz durduğumuz yeri söyledik. Devam eden savaşın bölgeye ve dünyaya maliyeti çok fazla daha da vahimi bu risk büyüyebilir, yayılabilir. Coğrafi, metodik olarak yayılabilir. Nükleer silahlar gündeme gelebilir. Çin ve Rusya seyahatinde şunu gördüm. Savaş başka yere sıçramadı ama dünyada bölümlenmenin daha arttığını görüyoruz. Rusya, Çin, İran yapısal ortaklığa doğru gidiyorlar. Bu savaşın meydana getirdiği yaygınlaşma. Ukrayna konusunda barışın esas olduğunu, Rusya’nın duruş belirlemesi gerektiğini muhataplarımıza ilettik. Nitekim 2 gün sonra Sayın Putin, Rusya’nın Ukrayna savaşını durdurma şartlarını madde madde sıraladı.
Sayın Putin’in bunu dile getirmesi önemliydi. Bizim en büyük endişemiz savaşın devam etmesi. 500 binden fazla öldüğü ülkenin altyapısı ile yok olmak üzere olduğu. Savaşın Rusya’nın içine taşındığı durumdayız.
Müzakere süreci için bir zemini her zaman görüyorum. Ona biraz yardımcı olmak gerekiyor. Avrupa’da ve ABD’de kritik seçimler var. Biraz beklenmesi yönünde gidişat var. Taraflar barışı, müzakereyi, diyaloğu dillendiren ilk taraf olarak pozisyonlarında zayıflık göstermek istemiyorlar. Ciddi seferberlik var. Bu yapısal hale dönüşüyor.
Sayın Putin başta olmak üzere nükleer silah kullanma noktasında tereddütü olmayacağını ifade ettiler. Bizim tam da ilk başından itibaren altını çizdiğimiz, uyardığımız konu. Savaş devam ettiği sürece bu risk devam edecek. Bundan kaçış yok. Her taraf oyun değiştirici yöntemleri kullanmak zorunda kalacak. Kıvılcımla başka yerlere sıçrama durumu var. Karadeniz havzasındayız. Güneyimizin, Akdeniz’in doğusunda devam eden İsrail yüzünden güvenlik sorunu, kaotik ortam var. Bunları iyi okumak, iyi yönetmek gerekiyor. Türk diplomasisinin savaşları durdurma noktasında çaba var. Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesi bu yönde.
“PUTİN’İN TÜRKİYE ZİYARETİNİ BEKLİYORUZ”
Suriye ile ilgili Rusların ve bizim tarafın başardığı en önemli şey rejimle muhalifler arasında savaşın şu an itibariyle devam etmiyor oluşudur. Astana süreçleri başka formatlar şu anda bunu mümkün kılıyor. Bu sessizlik dönemini Suriye rejimi akıllıca değerlendirse. Yurt dışına kaçmış gitmiş milyonlarca insanı geri getirip, ülkeyi yeniden yaparak fırsat olarak değerlendirmeli. Rus meslektaşlarımızla yaptığımız görüşmelerde bunun altını çizdim. Suriye’nin kendisi için yapması lazım bunu. Mültecilerin geri dönmesini önemli görüyoruz. İktidarı, muhalefetiyle bütünleşik bir hale gelmiş Suriye’nin, PKK terörü ile mücadelede önemli aktör olacağını düşünüyoruz. İsrail’in operasyon yapıyor olması, çeşitli milis gruplar meseleyi daha karmaşık hale getiriyor. Bizim dinamik politika önemli önemli.
Sayın Putin’in Türkiye ziyaretini bekliyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın davetleri olmuştu. Onların ve bizim seçim süreci oldu. Önümüzdeki günlerde bu konular oturulur, konuşulur diye düşünüyorum.
Washington’da NATO zirvesinde önceliklerimiz, bir önceki yıl ve ondan önceki yıl Madrid’de şekillenen politikalarımızın devamı niteliğinde. Terörle mücadele konusunda Türkiye’nin endişelerini anlayacak ve kapsayacak hassasiyet gösterilmeleri. Madrid’de bunu gündeme getirdik, yapısallaştırdık. NATO ülkesi üyelerinin birbirlerine savunma sanayinde kısıtlama getirmemeleri konusundaki hassasiyetlerimizi dile getirdik. Büyük ölçüde giderdiğimiz, giderilmesi gereken konular var. Güney tabanlı tehditlerin yakından gözetilmesi önemli NATO ittifakı çerçevesinde. NATO üyelerinin kendi içinde dayanışmasının sayın Cumhurbaşkanımız tarafından gündeme getirilmesi söz konusu olacaktır.
“YPG KONUSUNDA 2.5 ÜLKEYLE SORUNLUYUZ”
Bu konuda 2,5 aktif üye var YPG konusunda problemli olduğumuz. ABD, İngiltere ve biraz da Fransa. Amerika’nın oradaki varlığını devam ettiriyor. Biz her düzlemde bu sıkıntıyı gündeme getiriyoruz. Bunun ittifakın ruhuna aykırı olduğu, Türkiye’nin böyle bir gerçeklikle yaşamayacağı konusunda mümkün olan en üst diplomasiyi yürütüyoruz. Karşı taraf size anlamsız davranıyorsa burada kendi çıkarından ziyade size yönelik kasıt olduğu açıktır. Ortaya koyacağınız başka davranış modelleri var. Amerika ve İngilizlere hep şunu söylüyoruz; sizin terörle mücadelede hassasiyetin daha fazlasını biz PKK ile mücadelede taşıyoruz. Bu tehdit kendi kendini kaldırana ve başka şekilde kaldırılana kadar devam edeceğiz. Belli bir anlayış düzeyine ulaştığımızı düşünüyorum. Karşı tarafın elinde herhangi haklı argüman yok. Bunların bize karşı olmadıklarına dair ellerine argüman yok. Niyetlerimizin ne kadar ciddi olduğumuzu biliyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesini defaatle göstermiş durumdayız. Sabır ve akılla bu konuda belli bir noktaya gelinmesini, PKK’nın aramızdan çekilmesini istiyoruz.
“AVRUPA’DA AŞIRI SAĞ PARTİLERİN YÜKSELİŞİNİ TEHDİT OLARAK GÖRÜYORUZ”
AB meselesini sistemli bir şekilde konuşuyoruz. MİT’te iken Avrupa’da aşırı sağı tehdit kategorisinde takip ettiğimiz konuydu. Aşırı sağı Avrupa’nın kendisi de tehdit olarak görüyor. Tehdit tanımına girdiğimiz için soydaşlarımıza tehdit oluşturan hususları da tehdit algılıyoruz. Aşırı sağın Avrupa’da sabıkalı bir tarihi var Avrupa’da Türk ve Müslümanlara yönelik olarak. Aşırı sağın yükselişi kimin için ne ifade ediyor Avrupa’da? Ben diyorum ki; Avrupa ülkeleri, özellikle merkezi Avrupa ülkeleri zaten Türkiye ile olan ilişkilerinde hep aşırı sağ iktidardaymış gibi politika izliyorlar. Biz Türkiye’yi AB’ye alırsak aşırı sağ güçlenecek diyorlar. Burada mesafeli politikadan bahsediyorlar. AB kendisini öyle yapıyor. Aksini ispat etmek durumunda olan onlar. Şu ana kadar ispat etmediler. Olanı anlatıyoruz, suçlamıyoruz. Türkiye ile olan ilişkilerinde aşırı sağ iktidardaymış gibi oldu. Biz bazen diyoruz ki, kendileri gelse de onlarla görüşsek. Hitler’e karşı, faşistlere karşı savaş vermiş bir Avrupa var ama şimdi o temellere ters bir Avrupa var. Kendi eleştirisini yapmadı, bugün bunu yaşıyor. Avrupa aşırı sağın kendi içindeki problemler, dinamiklere yakından bakıldığında enteresan açmazları içeriyor. Orada da çok ciddi zavallılık ve tarihsel zavallılık söz konusu.
Avrupa’daki değerlerin aşındırılması durumu. Avrupalı sağcı liderle de konuştum. Acayip bir kafa karışıklık var. Aile sisteminin yok olduğunu söylüyorsunuz, bunun yanında bunu savunan Müslüman nüfus var. Göçmen karşıtı olmakla medeniyet karşıtı olmanın arasına sınır çizmeniz lazım diyorum. Cevap yok, haklısın diyorlar. Kestirmeden, oy kazanmak için kimlik siyaseti yapıyorlar. Yabancı olanın kötü ve tehdit olduğunu söyleyerek oy topluyorlar. Türk dünyasına karşı, İslam’a karşı ötekileştirme hareketi Avrupa’da kendini var eden değerler zincirinin tersi. Bu imtihanı nasıl aşacaklar göreceğiz. Bazen bakıyorsunuz, onlar da kendi pragmatizmlerini ortaya koyuyorlar.
Bizim en büyük hazırlığımız tehdidin geldiğini görüp, o sınırlar içinde egemen olan aktörle oturup konuşmak, meselenin takibini yapmak. Bu konu bazen kamusal siyaseti ilgilendirdiği için hassas oluyor. Kendi siyasal tabanlarından dolayı bu konuyu konuşmak istemiyorlar. Türklerin, Müslümanların durumu ne olacak? Konsolosluklarımız sürekli bizi bilgilendiriyor. Trendleri görüyoruz. Provokasyon mu var, seçimlere yakın mı oluyor, ekonomi kaynaklı mı?
“AVRUPALI LİDERLERDE SAHİCİLİK YOK”
Avrupa Birliği’nde jeostratejik çerçeve üzerinden üyelik ilişkilerinde teknokratlarla konuştuğunuzda Avrupa’nın daha bağımsız, kendinden emin bir jeostratejik aktör olması için Türkiye ile beraberliği önemli. Hatta Türkiye’nin beraberinde getirdiği dünyanın burada olması daha önce başlatılan medeniyetler ittifakı kavramının burada somutlaşma meselesi insanlık ve Avrupa için bir fırsat. Bu AB’de çok rahat tartışılan konu değil. Avrupa’daki siyasal partiler kimlik siyaseti yaptığı için. Jeostratejinin faydasını sokak diline indirmede bir problem alanı var. Bütün demokrasilerde bu alan problemli alan. Sahici bir deneme içine giren de yok. Sahici liderlik gösteren, Cumhurbaşkanımıza da arkadaşlık yapmış Avrupalı liderler vardı. Şimdi görmüyoruz. Farklı bir şey söyleyen yok. Herkes ucuz yoldan oy alıp iktidarda kalma peşinde. Jeostratejik olarak atmadığınız adımların halkın ekonomisini, sağlığını, güvenliğini nasıl etkilediğini anlatmıyorsunuz. Bunu anlatmadığınız zaman bugünkü sorunlarla karşılaşılıyor. AB’nin karşı karşıya kaldığı sorunlardan biri de transatlantik yapı içinde ne kadar otonom hale gelecekler ne kadar ABD’ye bağlı kalacaklar? Bu mümkün mü? Avrupa kendi barışını devam ettirebilecek mi? Daha yaşamsal konu bu.
“3. DÜNYA SAVAŞI RİSKİ VAR”
Dünya, 3. Dünya Savaşı riskini ciddiye almalı. Biz bunu ciddiye alıyoruz. Bu gerçekten hesabı kitabı yapılmış mesele. Gazze’deki katliam, soykırım insanlığı ortadan ikiye bölen soykırım. İnsanlığın aynı noktaya geldiği konu. Bunun karşısında duran bir yapı var. Bu yapının Ukrayna’da devam eden bir sorunsalı var. İki savaş, dünyadaki ekonomik rekabet, yapay zekanın beklenmedik atağa kalkmasıyla ‘teknolojik üstünlük kimde olacak?’ sorusunu birdenbire öne çekilmesi. Normal piyasa şartlarında giden bir konu. Şimdi burada ortaya çıkan potansiyeli o kadar büyük ki.
Teknoloji tarihinde şöyle bir şey oluyor. Buna ömür biçenler vardı. Daha hızlı gerçekleşti. Şimdi bunun üzerine yapay zekayı hayata geçirmenin yolu yüksek kapasiteli mikro işlemcileri geliştirmek. Grafik tabanlı mikro işlemcileri geliştiren firma dünyanın en değerli şirketleri oldu.
GAZZE’DE ATEŞKES NEDEN BAŞLAMIYOR?
Netanyahu liderliğindeki İsrail sisteminin Hamas’ı bahane ederek Filistin direniş hareketini tamamıyla yok etmek, yıllardır devam ettirdiği işgali meşrulaştırmak ve kurumsallaştırmak şeklinde kurduğu politika var. Sistemli bir savaş planını sonuna kadar uyguluyor. Avrupalı devletler ve ABD İsrail’in bu politikasını destekleme konusunda çok şey yaptılar. Devam eden katliamın hala devam ediyor olması, uluslararası sistemin bir şey yapmamış olması, şu anda büyük fay kırılmalarını daha sonra etkilerini göstereceği realiteyle karşı karşıyayız.
Burada bir olay oluyor, etki oluşturuyor. O etki başka konularla etkileşime girerek başka bir oluşa dönüşüyor. Gazze’deki savaş ve dünyanın bölünmesi, büyük çoğunluğun Filistin’in yanında yer alması dünyanın gidişatı açısından önemli. Eğer iki devletli çözümü bir an önce İsrail’e dayatıp ‘Senin artık başkasının toprağını çalmakla işin yok’ demeliydi. Bu olsaydı muazzam barış çıkardı. Herkesin barış içinde yaşadığı bölge. Bölgede muazzam altyapı var. Tehdidin yaygınlaşması şu anda savaşın yayılıyor olması büyük sıkıntı. Bu şunu gösteriyor Hamas’la ilgili öncelikle askeri hedeflerinin gerçekleştirildiği noktada İsrail’in bir sonrası düşman kategorisine soktuğu Hizbullah’a saldıracağı varsayılıyor, Lübnan’a saldıracağı.
“İSRAİL, GKRY’Yİ LOJİSTİK ÜS YAPTI”
Burada büyük bir yayılma tehdidi, tehlikesiyle karşı karşıyayız. İsrail’in soykırımı devam ettiği sürece bu risk devam edecek. Şimdi de özellikle Lübnan’ın gündeme gelmesi. Lübnan’daki aktörlerin Kıbrıs’ı tehdit etmesi bunun habercisi. Suriye alanında devam eden operasyonlar var. Şu anda bunlar düşük yoğunluklu giden çatışmaların başka aktörleri de içine çekmesi söz konusu. Rum yönetiminde Avrupalı aktörleri baştan beri uyarıyoruz. Buranın operasyon merkezi haline dönmüş olması. Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Gazze’ye yönelik operasyonlarda belli ülkeler tarafından üs olmasını istihbaratlarda sürekli görüyoruz. Bunu gündeme getirince birdenbire lojistik üs ilan ettiler. Oranın askeri üs olma özelliğini gizleyen faaliyet haline dönmesi olması. Ortadoğu’ya yönelik operasyonlar için kullanıyor olması Rum kesimi ve Yunanistan’a faydası olmaz. Ortadoğu’da devam eden savaşlara taraf olduğunuzda o ateş gelir sizi de bulur. Biz de aynı coğrafyadayız, gelir bizi de bulur.
Bölge aktörlerinin şunu görmesi lazım. Orada ciddi askerileşme var. Onun önüne geçilmesi lazım. Buraya yönelik bir şey gelmesin.
“BYLOCK’UN DEŞİFRE EDİLMESİ, FETÖ’YLE MÜCADELEDE DÖNÜM NOKTASI”
ByLock’un deşifre edilmesi FETÖ ile mücadelede dönüm noktası. Deşifre edilmesi ile FETÖ hayalet olmaktan çıktı. Toplumda yüzlerine taktıkları bir kimlik var. İnsanlar böyle yetiştiriyorlar. Bir zombi sürüsüyle karşı karşıyasınız. Şizofrenik hayat yaşıyorlar. Bu yapısallığı keşfettikten sonra, örgüt liderinin olaylardan sonra kendi sesine petrol rafinerisi, ananas vs. medyaya düşünce örgüt birden bire internet tabanlı haberleşmeye geçti. Bunu örgüt mensupları arasında yaygınlaştırdı. Normal muhabere sistemlerinde telefon kullanırken burada herkese verdiler. Bunun inanılmaz güvenli olduğunu düşünüyorlardı. Gerçekten 2-3 arasında yapılan kodlamanın kırılması mümkün değil. ByLock meselesine geçtiklerinde, özel birim kurduk. İnsan istihbaratıyla aldık bunu. Buna yönelik özel teknik birim kurduk, başındaki arkadaşı yetkilendirdik, ‘varını gücünü buraya harca gel’ dedi. Bir müddet sonra ‘efendim bunu çözmemiz imkansız’. Ben de ‘bir insanın ürettiği bir şeyin başka bir insanın kırması gerekir’ dedim. Kaynak lazımdı. Bu işi mümkün hale getirdiler, madalya falan aldılar. ByLock çözülünce FETÖ hayalet olmaktan çıktı. Buradaki örgüt mensuplarının kimlikleri değil, haberleşmeler deşifre edildikçe, ne yapıyorlar, ne ediyorlar, muazzam bir şey oldu. İçişleri ve Adalet Bakanlığı’nı bilgilendirdik Cumhurbaşkanımıza arz ettikten sonra. Ankara Emniyeti’nde birim kuruldu. Gece gündüz çalıştılar. ByLock’tan istifa etme yıllar boyu sürdü.
Bunu polisle, adliye ile paylaşmanız lazım ki, sistem içinde gereği yapılsın. Silahlı kuvvetler, polis, hakimlerde ve kritik kurumlarda adamları vardı. Başka haberleşme kümeleri vardı. Bazıları hassas, hiçbir şey kullanmıyorlar, fiziksel temas ve onları yöneten mahrem imam oluyordu. Örgütün deşifre edilmesi, mahrem yapısının sistemden sökülüp, atılması inanılmaz bir çalışma gerektirdi. Çok şükür Allah yardım etti, sayın Cumhurbaşkanımız arkamızda doğdu. Onun için hayalet örgüt olmaktan çıkarıldı.
MİT KUMPASININ PERDE ARKASI
7 Şubat’ta örgütün büyük hamlelerinden biri oldu. Başbakanımız tarafından atanmış, Cumhurbaşkanlığı tarafından onaylanmış bürokratın hedef alınması vardı. Daha önce İsrail tarafından hedefteydik. Onlar bırakınca FETÖ’cüler bu işi ele aldılar. Oluşturmak istedikleri imparatorluğa göz yummayacağımızı, hassasiyetimizi biliyorlardı. 28 Aralık’ta MGK vardı, 2011’de. O zamana kadar dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Bey, sağolsun büyük bir devlet adamıdır. İnanılmaz cesur ve vatansever bir insandı. Onunla yakın mesaimiz vardı. Konuları mahrem götürüyorduk. MGK’ya gittiğimiz gün Cumhurbaşkanımızın konutunda böcek araması yapalım dedik. 28 Aralık’ta böcekleri bulduk. Örgüt deşifre oldu. Cumhurbaşkanımız üstün niteliklere sahip savaş yöneten komutan. Onu açıklamayı kendi stratejisine bıraktı. Yapanları ortaya çıkardık önüne dosyayı koyduk. Örgüt deşifre olduğunu anlayınca MİT’i değersiz hale getirmek için kendi elinde tuttuğu PKK ile dosyaları bize yönelik krimanilize operasyonuna gitti. Kendine bağlı savcılıklara talimatları verdi.
Savcı Sadrettin Sarıkaya’nın daha önce MİT’e sızma çabası olmuş. MİT’e alınmıyor, savcı oluyor. Bu tür bir operasyon emri veriliyor örgüt tarafından. O da yapıyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın muazzam tepkisi olmuştu. Kendisi hayatta olduğu sürece buna izin vermeyeceğini söyledi.
Cumhurbaşkanımızla Ankara’da buluştuk. Kendisi konuyu biliyordu. Kişisel dünyamda çok büyük iz bırakan konu. 1 hafta 10 gün devam etti. O esnada Cumhurbaşkanımızın ameliyatı söz konusuydu, önceden planlanmıştı. Ameliyata girmeden önce beni aradı. Kendisine asla borcunu ödeyemeyeceğiniz liderlik gösterdi. ‘Ben giriyorum ne olacağı belli olmaz ama teslim olmak yok’ dedi. Ameliyata girerken bile bunu düşünüp söylemesi… Kendisi aramıştı bizi. Aynı şeyi daha sonra dönemin Adalet Bakanına da söylemişti. ‘Buna asla izin vermeyeceksiniz’ demişti. O ciddi dönüm noktası. Ergenekon davalarından kazanmış olduğu bir hız var FETÖ’nün. Oradan geliyor. Sisteme karşı başkaldırıyor. Bunu kendi yanına kâr kalacağını düşünüyor. Türk devleti geleneği olan devlet. Eşkıya ve başkaldıranlarla nasıl mücadele edeceğini bilir. Toplumsal hafızalara kazınmış bir duruşu vardır. Bazen geç devreye girer ama girer.
Ben milletimizin, Cumhurbaşkanımızın bu savaşı her halükarda yürüteceğini düşünüyorum. Ben düşerdim ama benim arkamdan gelenler savaşı yürütürlerdi. Teslim olmazdı. Onlar Amerika’ya sırtını dayamakla bu iş olacak sandılar. Ama yok.
Tehdidi tanımlamak, tehdide sınır çizmek. Siz devletsiniz. Mücadelenizin usulü, esası, hukuki dayanağı olur. Bunu yapmak zaman alıyor. Türk devleti olarak örgütün, devletin bütün kurumlara sızması, ele geçirmiş olması. Böyle bir noktada olması. Bu kuşatma altında iken muhabereyi tersine çevirmek, bu mücadeleyi yürütürken milyonlarca insanın yaşadığı Türkiye’de olağanüstülük görüntüsü vermemek. Asıl burada. Bu olağanüstülüğü vermeden kavgayı vermek. Cumhurbaşkanımızın o noktadaki liderliği bu milletin tarihi yolculuğunda önemli bir kilometre taşı olarak düşünüyorum.
MİT’TEKİ DÖNÜŞÜMÜN KODLARI NELER?
O dönem Cumhurbaşkanımız Başbakandı. Birtakım talimatları oldu. Ben de zihinsel olarak hazırdım. Yıllardan beri teorik çalışmalarda yoğunlaşmıştım. MİT’e geldiğimde işleyişe ilişkin gözlem süreci oluyor. Oradaki arkadaşlar vatansever arkadaşlar. Her vatansever kendisine sağlanan imkan kadar performansını ortaya koyuyor. Daha önce TİKA’da reforma gitmiştim. Tehdide, soğuk savaşa göre şekillenmiş yapısı vardı. Daha çok iç tehditlerin esas alındığı yapı. İçerideki ağı geniş. Ama dışarıda şeyi yok. İlk önce şunu anlatmakla başladım. Türkiye’nin içinden neşet eden hiçbir tehdit bizimle baş edemez. Tehdit dışarıdan kendisine üs ve dayanak bulduğunda orada yaşamaya devam ediyor. Uğraşmamız gereken dışarısı. Dışarıda istihbari faaliyete ilişkin bir yetenek geliştirmesi gerekiyordu. Bazı jeopolitik gelişmeler dost unsurların sevk ve idaresi örtülü faaliyetlerin genişletilmesi gerekiyordu. Bunu sistemli ve uygun şekilde yapılması gerekiyordu. Bunun yasasını geçirdik, mevzuatını çıkardık Meclis’ten. Stratejik istihbarattan dolayı yardımcı atadık. Başbakanımızdan kadro istedik. Ayrı bir disiplin yaptık dış istihbaratla ilgili. Burada branşlaşma, istihbaratlaşma gerekiyor.
Dışarıda yaptığınız çalışmada ciddi yetenek geliştirmeniz gerekiyor. Daha sonra teknikle ilgili inanılmaz yoğun çalışmalar oldu. Siber, sinyal, uydu haberleşme, analiz yöntemleri, insan yetiştirilmesi, yapay zeka, veri analizi vs. Çok uzun yıllarımızı aldı. Arkadaşlar sistemleri o kadar ustaca kullandılar ki. Türkiye’de yabancı cinayetleri çok olurdu. Yapılan cinayetler hemen bulundu. Bugün de arkadaşlar canla başla çalışıyor. Özellikle PKK liderliğine karşı yapılan faaliyetler vardı. Türkiye’nin göğsünü kabartan harekatları oldu. Şimdi MİT dünyanın dört bir yanında Türkiye’nin menfaatlerini koruyacak faaliyete devam ediyor.
Türk milli güvenlik sisteminin Cumhurbaşkanlık Hükümet Sistemi’nden sonra tarihi evrimi. Birkaç büyük konu oldu. MİT’in özellikle dışarıda yaptığı faaliyetler gerek TSK’ya gerek İçişleri’ne verdiği bilgi büyük açığı doldurmaya başladı. Jandarmanın İçişleri’ne bağlanması ve iç tehditten sadece polisin ve jandarmanın sorumlu olması. TSK’nın görev sahasının dışarıya doğru yönelmiş olması muazzam avantaj sağladı. Yurt dışında TSK’nın MİT ile senkronizasyon içinde olması muazzam çarpan etkisi yaptı. Suriye, Irak operasyonları, Libya, Somali vs. Artık TSK daha odaklı ve nitelikli çalışmaya başladı. Sistem içinde FETÖ’cülerin ayıklanması gizli yarayı kapatmış oldu.
Kapasiteyi sürekli artırmak gerekiyor. Odağı kaybetmemiz gerekiyor. Dış istihbarat konusunda tezimi yazdım. Tezimin sunumunda Türk heyetinin telgrafını deşifre ederek İngilizlerin eline nasıl koyduğunu anlatıyordu. Bir daha bu hataya düşmememiz lazımdı. İstihbaratın bilgi kaynağı olmayla beraber dış politika aracı olma durumu var. Bir dış politika hedefini gerçekleştirmeye yönelik elinizde bir araç. İstihbari faaliyetler sizin aracınız oluyor. Oradaki kabiliyete göre sıkıntılı coğrafyalarda istihbaratın muazzam araçsal görevi var.
Bu intibakı tamamlamada, milli güvenliğimize kabiliyet alanı kazandırma. Şimdi Dışişleri ile bu entegrasyon işini yapıyoruz. İyi gidiyor arası. Arkadaşlar ve İbrahim Bey iyi gidiyor. Dış politikadaki talep ve ihtiyaçlarımızın ne olduğunu istihbaratımıza aktarmalıyız ki, oradan gelen bilgiyi de dış politikaya uygulayan diplomat iyi bilmeli ki avantaj sağlayabilsin.
NEYİ, NASIL DEĞİŞTİRİYOR?
Geldiğimiz yerlerde sistematik gözle bakmaya çalışıyorum. Devletimize ait kurumların dünya üzerindeki emsalleriyle daha iyi rekabet eder olması lazım. Dışişleri, milli güvenlik sisteminin parçası. Buradaki yapısal reformların hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunu personele dayalı kısmı var, eğitimi var, onları hallettik. Organizasyon şeması ve ihtisaslaşmayla ilgili konular var. Bölge ile disiplin hep çatışır. İki alanı sistem kurucu nasıl yönetecek? Kaderinize hep bu konular düştüğü için. Bu denklemi kendi zeminine oturtmak. Buraya geldiğimde sıkıntı olmadı. Cumhurbaşkanımızın Afrika konusunda hassasiyeti var. Afrika büyük kıta. Genel müdürlükle bakamazsınız. Burayı batı, orta, doğu diye bölmeniz lazım. Afrika bizim için fırsat alanı. Biz devlet olarak öyle yapıda olmalıyız ki tehditlerle fırsatları aynı anda yönetecek olmalıyız.
KAYNAK: HABERTÜRK
]]>Su kaynakları etkin kullanılamıyor
Bölgede tarım alanı (dekar) başına düşen kullanılabilir su potansiyelinin en yüksek ilinin Bingöl olduğu belirtilerek şu tespitlere yer verildi, “Bingöl’ü Elazığ, Tunceli ve Hakkâri illeri takip etmektedir. Bölgede Bingöl ilinin kullanılabilir su potansiyeli yüksek olmasına rağmen topoğrafik yapısı itibariyle tarım arazileri küçük olması nedeniyle mevcut su kaynakları etkin bir şekilde kullanılmamaktadır. Kaynakların etkin bir şekilde kullanılamamasının üç temel sebebi; mevcut sulama altyapısının bakım onarım yetersizliği nedeniyle işlevini yitirmiş olması, bazı tesislerin ekonomik ömrünü tamamlamış olması ve birçok alana ise sulama altyapısının ulaşmamış olmasından kaynaklanmaktadır.”
TAŞKINLAR SORUN TEŞKIL EDIYOR
DSİ tarafından “Büyük Su İşleri Programı” kapsamında, 1936-2018 yılları arasında, yapımı tamamlanan 79 sulama tesisi ile DAP Bölgesinde, brüt 441.174 hektar alanın sulandığı ifade edilen 2021-2023 Eylem Planı’nda, “ Bu tesislerin 72 tanesi sadece sulama amaçlı iken; geri kalan 7 tesisten enerji üretimi ve içme suyu olarak faydalanılmaktadır. Yağışlar, mevsimsel sıcaklık değişimleri gibi doğal durumlarla birlikte; yanlış arazi kullanımları, dere yataklarına yönelik yapılan yanlış müdahaleler gibi etkenler taşkın sorunlarına neden olmaktadır. Taşkınlar, bölgede özellikle tarımsal nitelikleri açısından önem taşıyan Iğdır ve Muş ovaları için büyük sorun teşkil etmektedir. Bu konuda DSİ tarafından yapılan çalışmalar kapsamında, bölgede işletme halinde olan tesisler 2014 yılında 1.397 iken; 2018 yılında 1.666’ya yükselmiştir. Taşkınlardan korunan alan ise 112.061 hektar alandan 2018 yılında 244.727 hektar alana çıkmıştır.” ifadesi dile getirildi.
Malatya, Elazığ, Bitlis ve Sivas’ta tarımsal sulamada enerji kıymetli DAP Bölgesinde tarımsal sulamada enerji tüketiminin Malatya, Elazığ, Bitlis ve Sivas illerinde ortalamanın üzerinde bir değere sahip olduğu vurgulanan eylem planında, “ Bilhassa ortalamanın üzerinde çıkan bu illerde kullanılabilir su potansiyelinin tarımsal arazi varlığına göre düşük olması sebebiyle, tarımda yaygın olarak pompaj sulamaları kullanılmaktadır. Bu da enerji tüketimini artırmaktadır. Bir diğer sebep ise bu illerde meyveciliğin gelişmiş olması ve yamaç arazilerin değerlendirilmesi amacıyla bahçe tesislerinin bu alanlara kurulması sonucu suyun enerji tüketilerek kullanılması gerekliliğidir. Elazığ ilinde kullanılabilir su potansiyelinin yüksek olması, ilin çevresindeki baraj göllerinin varlığını göstermektedir. Bu potansiyele rağmen enerji tüketiminin yüksek olması ise baraj gölünden pompa üniteleri ile sulama yapılmasıdır.” Tespitlerine yer verildi.
PROJENİN BAŞVURU ŞARTLARI NELER?
Başvuru tarihi itibarıyla (ön kayıt anında) 0-24 ay aralığında (24’üncü ay dahil) çocuğunuzun olması,
Ankara, İstanbul ve İzmir illerinden birinde ikamet etmeniz,
Çocuğunuzla aynı evde ikamet etmeniz,
Bekar anneyseniz çocuğunuzun velayetine sahip olmanız ve çocuk ile aynı adreste yaşamanız,
En geç kesin kayıt tarihi itibarıyla bir işverene bağlı olarak tam zamanlı veya yarı zamanlı çalışıyor olmanız (SGK’ya devri yapılmayan banka sandıklarına tabi olanlar hariç tüm 5510 sayılı Kanun kapsamındaki 4/a sigortalılar),
Tam zamanlı çalışıyor iseniz bir eğitimli çocuk bakıcısını tam zamanlı sigortalı olarak çalıştırmanız,
Yarı zamanlı çalışıyor iseniz bir eğitimli çocuk bakıcısını yarı zamanlı sigortalı olarak çalıştırmanız,
SGK kayıtlarına göre proje döneminde analık izninde olmamanız,
Bakıcınızın ücretini en az asgari ücret düzeyinden ödemeniz (yarı zamanlı çalışan bakıcılar için asgari ücretin yarısı kadar),
Proje kapsamında bakıcı olarak çalışmamanız gerekmektedir.
KİMLER BAŞVURU YAPABİLİR?
0-24 ay arası çocuğu olup, çocuğunu baktırmak üzere eğitimli bir bakıcıyı sigortalı olarak istihdam eden ve kendisi hizmet akdiyle bir işverene bağlı olarak tam veya yarı zamanlı çalışan anneler Çalışan Anne Desteğinden faydalanabilecektir.
NE KADAR ÜCRET VERİLECEK?
Bekar veya özel gereksinimli çocuğu olan ve tam zamanlı çalışan anneye aylık 375 euro ödenecektir. Yarı zamanlı çalışan anne için aylık destek tutarı 162,5 euro olup bekar veya özel gereksinimli çocuğu olan yarı zamanlı çalışan anne için aylık destek tutarı 212,50 eurodur.
BAKICININ TAŞIMASI GEREKEN ŞARTLAR NELER?
5510 sayılı Kanunun Ek 9’uncu maddesi kapsamında tam zamanlı veya yarı zamanlı olarak çalışan kadın olması,
• 18 yaşından büyük olması,
• Anne ve çocuk ile aynı ilde ikamet ediyor olması,
• Türkiye’de çalışma izni belgesine sahip olması (yabancı uyruklular için),
• Anne ya da babayla birinci dereceden akrabalık bağı olmaması (Aynı evde yaşıyorsa üçüncü derece dahil üçüncü dereceye kadar akrabalık bağı olmaması),
• Projeden faydalanan çalışan anne olmaması,
• 0-36 ay çocuk bakımıyla ilgili eğitimli olduğunu İŞKUR, MYK, MEB onaylı belgeyle belgelendirmesi (en az 80 saatlik) veya lise ve üniversitelerin ilgili bölümlerinden mezun olması.
NASIL BAŞVURU YAPILIR?
Çalışan Anne Desteği için ön kayıtlar Haziran 2024 tarihi itibarıyla e-devlet şifresi kullanılarak www.sgk.gov.tr internet adresinden veya e-devlet üzerinden gerçekleştirilecek olup ön kaydını başarıyla yapan ilk 3.500 anneye (3.300 tam zamanlı, 200 yarı zamanlı çalışan anneye) kesin kaydını yaptırmak üzere randevu verilecektir. Detaylı bilgiye www.sgk.gov.tr adresinden ulaşılabilir.
Ön kayıt işlemleri sadece internet üzerinden yapılmaktadır. Projeye başvurabilmeniz için öncelikle e-devlet şifrenizin olması gerekmektedir. Sistem, başvuru numarasını başvuru sırasına göre otomatik olarak vermektedir. Kesin kayıt ise, illerdeki Proje ofislerinde yapılmaktadır.
Ön kayıt işleminizi Haziran 2024 tarihi itibarıyla www.sgk.gov.tr veya e-devlet üzerinden yapmalısınız. Ön kayıt yapmadan önce, sizin ve çocuğunuzun Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemindeki adres bilgilerinizin güncelliğinden, çocuğunuz ile aynı adreste göründüğünüzden ve ikametgâhınızın başvuru yapacağınız ilde olduğundan emin olunuz.
Sistem, sizden ön kayıt sırasında kesin kayıt randevusu oluşturmanızı isteyecektir, istemediyse “yedek listedesiniz” demektir. Yedek listede yer alan annelerimiz, daha sonra boş kontenjan oluşması durumunda, ilan veya SMS yoluyla bilgilendirilerek davet edilecek, sırayla ve kontenjanlar dahilinde kesin kayda alınabilecektir.
]]>