
ÇOCUKLARA YÜZME ÖĞRETİLMELİ
Doç. Dr. Mehmet Cihat Demir, yüzme eğitiminin çovuklara verilmesi konusunda şu açıklamalarda bulundu: “Yüzme eğlencelidir ama daha da önemlisi hayat kurtarıcı bir beceridir. Çocukların rahatça yüzebilmeleri veya en azından suda yürüyebilmeleri çok önemlidir. Ancak küçük çocuklar sudayken onları denetlemek her zaman önemlidir. Yüzebilseler bile tek başlarına güvende olduklarını varsaymayın.”
NEON RENKLERİ TERCİH EDİLMELİ
Demir, ebeveynlere tavsiyelerde bulunurken “En az bir yetişkinin gözleri suda olmalıdır. Bir telefon görüşmesi yapmanız veya tuvalete gitmeniz gerekiyorsa, yüzücülerden sorumlu başka bir yetişkini görevlendirin veya siz tekrar dikkatinizi verene kadar çocuğun dışarı çıkıp suya erişimi olmayan güvenli bir yerde kalmasını sağlayın. Özellikle havuzda periyodik olarak dolaşın, böylece görüşünüzü değiştirebilirsiniz, çünkü su ışığı kırar ve havuz köşelerini ve kenarlarını görmenizi engelleyebilir. Ayrıca mayo alışverişi yaparken çocuğunuzun suda fark edilmesini kolaylaştırmak için neon turuncu, yeşil ve kırmızı gibi parlak renkleri tercih edin.” sözlerini kullandı.

AÇIK SULARDA AKINTI OLABİLİR
Uzman isim açık suların akıntı nedeniyle tehlikeli olabileceğini belirterek şu sözlere yer verdi:
“Açık suda akıntı tehlikeli olabilir. Ne zaman bir seçenek varsa, cankurtaran görev başında olan bir plaj seçin. Çocuğunuzu cankurtaransız bir plaja getirirseniz, acil bir durumda yardımcı olması için yanınızda ikinci bir yetişkin bulundurun. Plajdaki renkli bayraklara dikkat edin ve renklerin ifade ettiği tehlike seviyelerini öğrenin. Sarı: Orta şiddette akıntılarla orta tehlike. Kırmızı: Zorlu şartlar nedeniyle yüksek tehlike. İki Kırmızı Bayrak: Su halka kapalı. Mor: Tehlikeli deniz yaşamı mevcut.”
MOLA VERİLMELİ
Yüzme sırasında dinlenmenin önemine değinen Demir, “Çocuklar saatlerce havuzda ya da denizde kalmamalı. İyi bir kural, küçük çocuklar için suda 30 dakikadan fazla olmamak ve daha büyük çocuklar için yaklaşık bir saattir, böylece dinlenebilirler, biraz gölge alabilirler ve elektrolitli biraz su içebilirler. Bazen çocuklar, özellikle de küçük olanlar, çok fazla havuz suyu yutarlar ve bu da sağlık açısından risk oluşturabilir. Havuz suyu tuz, potasyum ve kalsiyum gibi elektrolitler içermediğinden, sıcak yaz günlerinde havuzda saatlerce vakit geçiren çocukların elektrolit seviyeleri anormal olabilir.” dedi.

HAVUZLARA DİKKAT
Havuz konusunda tehlikeleri hatırlatan Doç. Dr. Demir, “Havuz drenajı doğru şekilde takılmazsa, emme gücü o kadar güçlü olabilir ki, bir çocuğu dipte tutabilir. Çocukların saçları veya takıları da sıkışabilir, bu nedenle yüzmeden önce saçlarını arkadan bağlamak ve takılarını çıkarmak en iyisidir.” ifadelerini kullandı.

GÖK GÜRÜLTÜSÜNÜN ARDINDAN YILDIRIM TEHLİKESİ
Gök gürültüsü duyulduğunda sudan çıkılması gerektiğini kaydeden Demir, “Açık görünebilir ancak ilk gök gürültüsü sesini şimşek takip edecektir. Su elektriği iletir, bu nedenle yıldırımın suya çarpma ihtimali karadan daha fazladır. Fırtına varsa içeriye girin ve fırtına geçtikten en az yarım saat sonrasına kadar yüzmeye ara verin.” hatırlatmasında bulundu.
Boğulma kazalarını önlemede eğitimin önemini tekrarlayan Demir, “Ebeveynin veya bakıcının temel yaşam desteğinin nasıl uygulanacağını bilmesi hayati önem taşımaktadır. Ebeveynler asla çocuklarını denetimsiz olarak herhangi bir suyun yakınında bırakmamalıdır. Çocuklara sudayken daima can yeleği giymeleri söylenmelidir. Çoğu durumda hayatta kalanlarda nörolojik sekel kalır. Bu nedenle erken müdahale ve oksijenlenme hayati önem taşır” diyerek açıklamalarını sonlandırdı.
FİZYOTERAPİNİN ÖNEMİ!
Fizyoterapi Uzmanı Yiğit Burak Deste, fizyoterapistlerin hastaların ameliyat sonrası eski dengelerine kavuşmaları, düşmelere karşı önlem almaları, hareket kabiliyetlerini artırmaları, felç sonrası iyileşme süreçlerini desteklemeleri, ağrı yönetimi sayesinde ağrı kesicilere olan ihtiyacı azaltmaları, yaralanma ve travma sonrası iyileşme süreçlerini hızlandırmaları ve yaşlanma ile birlikte ortaya çıkan sağlık sorunlarının yönetiminde önemli bir rol üstlendiklerini belirtmektedir. Deste, aynı zamanda, sosyal medyanın etkisiyle uzman olmayan kişilerin de tedavi sürecine dahil olabildiğini ve bu durumun toplumu olumsuz etkileyebileceği konusunda uyarılarda bulunmaktadır.

“Bu tedaviler, Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanmış merkezlerde, 4 yıllık fizyoterapi ve rehabilitasyon eğitimi almış uzmanlar tarafından uygulanmalıdır. Sosyal medyada kendini uzman olarak tanıtan kişilerin yeterli eğitimi almış olmama ihtimali yüksektir. Bu nedenle, en doğru tedavi için Sağlık Bakanlığı onaylı merkezleri tercih etmelisiniz. Bu merkezlerde kişiye özel incelemeler sonucunda en uygun tedavi programları uygulanmaktadır,” diyor Deste.
DOĞRU EGEZERSİZLER İLE FİZYOTERAPİ
Fizyoterapistler, sadece hastalıkların olumsuz etkilerini gidermekle kalmaz, aynı zamanda bireye özel doğru egzersiz programlarının uygulanmasında da önemli bir görev üstlenirler. Egzersiz sırasında yapılan yanlış hareketlerin neden olabileceği sakatlanmaların önüne geçmek için uzman fizyoterapistlerden destek almak gereklidir. Deste, egzersiz konusunda kendini yetiştirmiş fizyoterapistlerin, bireylerin egzersiz yaparken karşılaştıkları sorunların çözümünde ve ağrılı durumların giderilmesinde yol gösterici olabileceğini vurgulamaktadır.

AMELİYAT ÖNCESİ VE SONRASI İÇİN FİZYOTERAPİ
Günlük hayatın yoğun temposu nedeniyle bazen ameliyatları ertelemek zorunda kalabiliyoruz. Ayrıca, geçirdiğimiz kazalar veya travmalar sonucunda sağlık durumumuza özel planlanmış fizyoterapi tedavilerini aksatabiliyoruz. Ancak, ameliyat öncesi ve sonrası dönemde uygulanacak etkili fizyoterapi programları, günlük hayata daha kısa sürede ve daha sağlıklı bir şekilde dönmemizi sağlayabilir. Yiğit Burak Deste, ameliyat öncesi uygulanan fizyoterapi ve rehabilitasyon programları ile vücudun bu sürece hazırlanarak, kas, iskelet, sinir ve damar rahatsızlıklarını en aza indirmeyi amaçladıklarını ifade etmektedir. Özellikle ortopedik ameliyatlar sonrasında uygulanan fizyoterapi,hastaların kısa sürede iyileşerek günlük hayata dönmelerine büyük katkı sağlar.

Fizyoterapi seanslarında terapist tarafından yönlendirilen egzersizler ve esnemeler gerçekleştirilir. Kas ağrısı veya spazmları hafifletmek için masaj, sıcak veya soğuk terapi, ılık su terapisi veya ultrason terapisi gibi yöntemler kullanılabilir. Ayrıca, ameliyat sonrasında yapay uzuv kullanmak zorunda kalan hastalara, bu uzuvları kullanma ve dengede kalma konusunda eğitimler verilir. Baston veya yürüteç gibi hareketi kolaylaştıracak araçlar hakkında da bilgilendirmeler yapılır.

FİZYOTERAPİ EVDE DE DEVAM ETMELİ!
Fizyoterapi seanslarında verilen egzersizlerin evde de yapılmasının önemine dikkat çeken Deste, “Fizyoterapi programı, sağlıklı bir yaşam sürdürmek için planlanmış olsun veya ameliyat ve hastalık tedavilerinin bir parçası olsun, belirlenen programa uyulması ve verilen egzersizlerin düzenli olarak yapılması iyileşme sürecini hızlandırır. Fizyoterapistle çalışmanın en büyük faydası, bireyin tedaviye uyumunu sağlamak, tedavideki gelişmeleri izlemek ve gerektiğinde tedavi planını değiştirebilme avantajıdır,” diye konuştu.
Fizyoterapi, doğru bir şekilde uygulandığında bireylerin yaşam kalitesini artırmakta ve sağlık sorunlarının üstesinden gelmelerinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, uzman kişilerden destek almak ve tedavi süreçlerini aksatmamak büyük önem taşımaktadır
]]>
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Türkiye’nin ilk yerli ve milli haberleşme uydusu Türksat 6A’nın 8 Temmuz’u 9 Temmuz’a bağlayan gece Türkiye saatiyle 00.20’de SpaceX firmasının ABD Florida’da bulunan Cape Canaveral’daki fırlatma merkezinden Falcon 9 roketi ile uzaya fırlatılacaklarını belirterek, “8 Temmuz’u 9 Temmuz’a bağlayan gece Türkiye saati ile 00.20’de ülkemizin gururu Türksat 6A uydusunu uzaya fırlatacağız. Bu bizim için büyük bir gurur. Türkiye’nin ilk yerli ve milli haberleşme uydusu olan Türksat 6A, yüksek teknolojiye sahip altyapısıyla ülkemizin uzay çalışmalarında önemli bir dönüm noktası olacak. Uydunun roketten ayrılmasından sonra yaklaşık 70’inci dakikada geçici yörüngesine ulaşarak ilk sinyali almayı hedefliyoruz.” ifadelerini kullandı.
Türksat 6A’nın tüm testleri başarıyla geçmesinin ardından 4 Haziran’da uydunun yörüngesine fırlatılması için ABD’nin Florida Eyaleti’ndeki Cape Canaveral Uzay Üssü’ndeki Space X tesislerine yolladıklarını anımsatan Uraloğlu, “Başarılı bir nakil sürecinin ardından başlayan ve yaklaşık 1 ay süren fırlatma prosedürlerinde de sona geldik.” ifadelerini kullandı.

TÜRKSAT 6A 5 MİLYAR NÜFUSA ULAŞACAK
Türksat 6A uydusunun fırlatılmasının, Türkiye’nin uzay alanında bağımsızlık hedefinin önemli bir göstergesi olduğunu söyleyen Bakan Uraloğlu, “Bu proje, hem mühendislerimizin bilgi birikimini hem de ülkemizin teknolojik kapasitesini ortaya koyuyor. TÜRKSAT 6A, sadece Türkiye’nin haberleşme kapasitesini artırmakla kalmayacak, aynı zamanda bölgesel ve küresel ölçekte de rekabet gücümüzü artıracak. Mevcut uydularımızın hizmet vermediği Hindistan, Tayland, Malezya ve Endonezya da kapsama alanına girerek ilk kez ülkemiz tarafından üretilen bir uydu üzerinden bu ülkelerdeki yerel televizyon kanallarına ulaşacağız.” dedi.
Bakan Uraloğlu, Türksat 6A ile Türkiye’nin uydularının ulaştığı nüfusun 3,5 milyardan 5 milyara çıkacağına da vurgu yaparak Uraloğlu, “Kesintisiz televizyon yayıncılığı açısından önem arz eden KU-Bantta televizyon yayını yaptığımız uydularımızı yedekleyeceğimiz frekans bantları da yer alıyor. Bu anlamda yedeklilik açısından önem arz eden 6A ile birlikte sunduğumuz hizmetler de ek kapasiteyle artacak. Türksat 6A’nın hizmete girmesi ile Türksat’ın bölgeye yönelik uydu hizmeti ihracatının önemli ölçüde artmasını da planlıyoruz.” ifadelerini kullandı.

“35 BİN 786 KİLOMETRE UZAKLIKTA KONUMLANACAK”
Uraloğlu, mevcut uyduların yedekliliğini sağlayacak Türksat 6A’nın Türkiye’nin uydu kapasitesini de önemli ölçüde artıracağını kaydederek Türksat 6A’nın bir aylık yolculuğunun ardından Dünya’dan 35 bin 786 kilometre uzaklıkta konumlanacağını kaydetti. Türksat 6A’nın 8.4 kilovat güce sahip olduğunu anlatan Uraloğlu şöyle devam etti:
“Türksat 6A uydusu bir yer sabit haberleşme uydusu olarak; TV yayıncılığı başta olmak üzere haberleşme hizmetleri ve geniş bir kapsama alanında ülkemizin uydu haberleşme ihtiyaçlarını karşılayabilecek. Ayrıca mevcut uyduların hizmet vermediği Hindistan, Tayland, Malezya ve Endonezya da kapsama alanına girecek. Türksat, 6 aktif haberleşme uydusu ile dünyanın önde gelen uydu operatörleri arasında yerini sağlamlaştıracak.”
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, “Türkiye yüzyılı vizyonumuz çerçevesinde yürüttüğümüz dış politikamızın esaslarından biri ülkemizin ötesinde Türk dünyasında da barış, refah ve güvenliğe katkı sunmaktır. Günümüzdeki küresel sınamalar karşısında en güçlü dayanağımız Türk dünyasının birlik ve beraberliğidir. Türk Devletleri Teşkilatı bu birlik ve beraberliğin en somut tezahürüdür. Büyük çabalarla gerçekleştirdiğimiz atılımlar sayesinde aile meclisimiz Türk Devletleri Teşkilatı’nın geldiği işbirliği düzeyinden hepimiz gurur duyuyoruz. Dünyanın ekonomi ağırlık merkezlerinin değiştiği ve coğrafyamızın öneminin giderek arttığı bir dönemde Türk dünyası olarak ülkelerimiz arasındaki bağları daha da güçlendireceğimize inanıyorum. Türk yatırım fonunun 18 Mayıs 2024 itibarıyla açılış toplantılarının yapılması bu yöndeki ortak irademizin açık göstergesidir. İstanbul’da gerçekleşen söz konusu toplantıya ben de bizzat katıldım. Türk yatırım fonunun, Türk dünyasının ekonomik ve ticari kalkınmasına önemli katkı sağlayacağına yürekten inanıyorum. Macaristan’ında fona üye olmak için başvurmasından memnuniyet duyduğumuzu belirtmek istiyorum. Umuyoruz ki geçtiğimiz yıl Ankara’da kurulmasına karar verdiğimiz Sivil Koruma Mekanizması başta olmak üzere müzakerelerini sürdürdüğümüz çalışmalarımızı birer birer hayata geçireceğiz. Bu çalışmalarımızın süratli bir şekilde takip edilebilmesi için sekretaryamızın güçlendirilmesinin öncelikli bir mesele olduğuna inanıyoruz. Bu doğrultuda atılan tüm adımları destekleyeceğiz” dedi.
“KARABAĞ AZERBAYCANDIR VE HEP AZERBAYCAN KALACAKTIR”
Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki müzakereler hakkında değerlenirmelerde bulunan Yılmaz, “Bundan 3 yıl önce 15 Haziran 2021’de bu kadim şehirde Türkiye ve Azerbaycan arasındaki eşsiz ilişkileri taçlandıran Şuşa Beyannamesi imzalandı. 8 Kasım 2020 tarihinde Şuşa’nın işgalden kurtarılmasıyla Azerbaycan’ın 44 günlük vatan muharebesindeki zaferi de resmi olarak ilan edilmişti. Aradan geçen sürede azad olan tüm bölgelerde olduğu gibi Şuşa’daki kalkınma ve gelişme gururla şahit oluyoruz. Bir kez daha Karabağ Azerbaycandır ve hep Azerbaycan kalacaktır diyoruz. Biz başından beri bu zaferi sadece işgalin sonu değil, Güney Kafkasya’da barış, refah ve istikrar yolunda tarihi bir fırsat penceresinin açılışı olarak gördük. Bu çerçevede müzakereleri büyük emek ve titizlikle yürütülen Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki barış anlaşmasının biran önce imzalanmasının Güne Kafkasya’da kapsamlı bölgesel çözümün önümüzdeki en büyük engeli ortadan kaldıracağına inanıyorum. Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın tesisi sadece bölge ülkeler için değil, bölgesel ulaşım hatlarının nihayet açılacak olması nedeniyle küresel güvenlik ve bağlantısallık bakımından da büyük önem taşımaktadır. Söz konusu hatların açılması bölgesel işbirliğini arttırarak, Orta Asya, Karadeniz ve Hazar havzalar dahil tüm Türk dünyası için büyük avantajlar yaratacak yeni fırsatları beraberinde getirecektir. Uluslararası kurumların on yıllar boyunca Azerbaycan’a karşı adaletsizliğe kayıtsız kalmasına rağmen, Azerbaycan halkı Sayın Cumhurbaşkan İlham Aliyev’in kararlı liderliğinde kendi kahramanlığı sayesinde hakkını geri almıştır. Birinci Karabağ Savaşı sonrasında yerlerinden edilen 1 milyon Azerbacanlı kardeşimiz için sesini çıkarmayan devletlerin bugün haksız ve temelsiz suçlamalarla kardeş Azerbaycan’ı hedef almaları hiçbir şekilde kabul edilemez. Türk dünyası olarak bu temelsiz suçlamalara karşı Azerbaycan’a güçlü destek vermemiz kardeşliğimizin olduğu kadar adaletin de gereğidir” İfadelerini kullandı.

Türk Devletlerinin coğrafi açıdan enerji projelerindeki rolüne vurgu yapan Yılmaz, “Küresel düzlemde yaşanan gelişmeler enerji arz güvenliğinin ve enerji alanında işbirliğinin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Kaynak açısından zengin ve önemli coğrafi konumda yer alan Türk devletlerinin rolü bu düzlemde kritik önem taşımaktadır. Doğu ile batıyı birbirine bağlayan büyük ölçekli enerji ve ulaşım altyapı projelerini hep birlikte başarıyla hayata geçiriyoruz. Azerbaycan ile bu alanda hayata geçirdiğimiz projeler örnek niteliğindedir. Başta Türkmen doğalgazı olmak üzere Hazar ötesi kaynakların Türkiye ve Avrupa’ya taşınması hem bizlerin ulusal refahına hem de Avrupa’nın enerji güvenliğine katkı sağlayacaktır. Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde enerji mekanizmasının kurulmasından memnunuz. Bu kapsamda ortak projeler geliştirilmesini desteklemekteyiz. Başta yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve piyasa regülasyonları olmak üzere üye ülkelerin ihtiyaç duyabilecekleri konularda deneyim paylaşımına hazırız. Günümüzde doğu batı ekseninde artan ticaret akışıyla birlikte bölgemiz önemli ulaşım koridorlarının kavşağında merkezi bir konuma yerleşti. Bu çerçevede biz de bölgesel bağlantısallığı kolaylaştıracak şekilde altyapı projelerine yatırımlarımızı ve Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde çalışmalarımızı arttırdık. Türk Devletleri Teşkilatı üyeleri arasında ulaştırma alanında imzalanan belgelerin hayata geçirilmesine büyük önem atfediyoruz. Orta koridoru geliştirme konusunda ülkelerimizce yapılacak çalışmalar hem işbirliğimizi güçlendirecek hem de Türk dünyasının küresel rolünü ortaya koyacaktır” diye konuştu.
“BM İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ 31’İNCİ TARAFLAR KONFERANSI’NA EV SAHİPLİĞİ İÇİN ADAYLIĞIMIZI DUYURDUK”
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, Bu yıl 29’uncusu yapılacak olan BM iklim Değişikliği Taraflar Konferansı’na Azerbaycan’ın ev sahipliği yamasından memnuniyet duyduğunu belirterek, “İklim değişikliği ve çevre sorunları yüzleşmemiz gereken en zorlu küresel krizler arasında yer alıyor. İklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik çabalara sürdürülebilir kalkınma ve yeşil dönüşüm temelinde katkıda bulunuyoruz. Bu kapsamda 2053 yılı için net sıfır emüsyon hedefimizi ve yeşil kalkınma vizyonumuzu ilan ettik. Ulusal katkı beyanımızda sera gazı emüsyon azaltım hedefimizi 2 katına çıkarttık. 2026 yılında düzenlenecek BM iklim Değişikliği 31’inci Taraflar Konferansı’na ev sahipliği için adaylığımızı duyurduk. Bu konuda bizi destekleyen ülkelere teşekkür ederiz. Azerbaycan’ın BM İklim Değişikliği 29’uncu Taraflar Konferansı’na ev sahipliği yapacak olmasından büyük bir memnuniyet duyuyoruz. Özellikle iklim finansmanı konusunda önemli kararların alınacağı bu konferans kapsamında ve hazırlık sürecinde yakın işbirliğimizi ve desteğimizi sürdüreceğiz. Azerbaycan’ın bu konferansa ev sahipliği bölgesel işbirliği açısından da büyük önem taşıyor” dedi.
“COĞRAFYAMIZIN ÇEVRESİNDE YÜKSELEN KRİZLER SADECE BİZLER İÇİN DEĞİL TÜM ULUSLARARASI DÜZEN İÇİN SINAMA TEŞKİL ETMEKTEDİR”
Bölgede ve dünyada yaşanan çatışmalar hakkında değerlendirme yapan Yılmaz, “Kıbrıs meselesinde adil, kalıcı, sürdürülebilir ve adadaki gerçekleri esas alan bir çözüme yönelik çabalarımızı sürdürüyoruz. Bu bağlamda 2022 yılındaki Semerkant Zirvesi’nde KKTC’ye gözlemci statüsü verilme kararı Kıbrıs Türklerine Türk dünyasının dayanışma ruhunu göstermekle kalmamış aynı zamanda KKTC’nin uluslararası sahada görünürlüğünü ve temaslarını arttırmasına imkan sağlamıştır. Coğrafyamızın çevresinde yükselen krizler sadece bizler için değil tüm uluslararası düzen için sınama teşkil etmektedir. Türk devletleri Teşkilatı olarak burada üreteceğimiz huzur ve istikrarın yakın çevremize de sirayet etmesini arzu ediyoruz. Ukrayna’da savaşın ilk gününden beri barışın tesis edilmesi yönündeki çağrılarımızı ve diplomatik çabalarımızı sürdürüyor uluslararası toplumu da bu yönde uyarmaya devam ediyoruz. Başta Gazze olmak üzere bölgemizdeki çatışmaların kalıcı bir şekilde sonlandırılması hepimizin önceliğidir. Özellikle Gazze’de yaşanan soykırıma varan katliamlar hepimizin yüreğini dağlamaktadır. Üzerimize düşen vazife el ve güç birliğiyle yanı başımızda süregiden bu insani trajediye dur demektir. Sorun İsrail’in yıllardır devam eden Filistin topraklarını işgalidir. Bu işgal sona ermeden Filistin halkının direnişi de bitmez. Kalıcı ateşkes bir an önce sağlanmalı, insani yardımlar kesintisiz şekilde mazlum Gazze halkına ulaştırılmalı ve 1967 sınırları temelinde iki devletli çözüm hayata geçirilmelidir” ifadelerini kullandı.
Yürürlüğü giren kanun ve bundan sonraki süreçle ilgili AA muhabirine değerlendirmelerde bulunan Avukat Büşra Altunay, bu kanunla ilgili 3 yıldır çalışmalar yaparak çeşitli raporlar hazırladıklarını anlatarak, bu çalışmalar sırasında yasaklama ve engellemenin değil bu işin teknolojisini destekleyip kontrol altına almanın öneminin anlaşıldığına vurgu yaptı.
Kanun koyucunun da bunu gördüğünü aktaran Altunay, “Ekosistemin tamamıyla yapılan uzun görüşmeler sonucunda, bizlerin de sunduğu raporlarla son taslak, kanun metni olarak geçen ve Resmi Gazete’de yayınlanan metin halini aldı.” dedi.
Altunay, bu kanunun dinamikleri gereği masa başında hazırlanacak bir kanun olmadığını belirterek, işin içinde olan kişilerin yorumlarının çok önemli olduğunu ve bunların da dikkati alındığını söyledi.
“GLOBALDEN TÜRKİYE’YE BAKTIĞIMIZDA İLERİ DÜZEY BİR DÜZENLEMEMİZ VAR”
Türkiye’nin teknolojisiyle yazılımıyla ve kripto ekosistemiyle çok güçlü bir ülke olduğunu anlatan Altunay, “Buna yakışan bir düzenleme olması gerekiyordu ve gerçekten bu şekilde oldu. Dünyadan, globalden Türkiye’ye baktığımızda bugün ileri düzey bir düzenlememiz var.” değerlendirmesinde bulundu.
Altunay, önceden herhangi bir düzenleme bulunmayan bu alanda çok büyük bir bütçenin olduğuna dikkati çekti.
Bunun teknolojiyle doğrudan bağlantılı bir durum olduğunu ve teknolojinin geliştirilmesi gerektiğini belirten Altunay, şunları kaydetti:
“Teknolojiyi kısıtlayamayız, o zaten ilerleyecek. Biz o teknolojiyi destekleyebiliriz. Bugün kanunun mevcut haliyle baktığımız zaman TÜBİTAK’ın rolünün çok önemli olduğunu görüyoruz. En çok konuşulan başlık kripto varlık hizmet sağlayıcılarının gelirlerinin yüzde 1’inin TÜBİTAK’a aktarılması şeklinde olmasına karşın, biz TÜBİTAK’ın asıl olarak teknoloji denetmeni boyutuyla çok önemli bir pozisyonu üstlendiğini, hem yetki hem sorumluluk yönüyle ciddi bir sorumluluk üstlendiğini ve ciddi bir şekilde yetkilendirildiğini görüyoruz. Bu kesinlikle isabetlidir. Çünkü saklama hizmetleri önemli bir konu. Saklama hizmetlerine ilişkin ve diğer teknolojinin denetimi konusunda yetkilendirilmiş olması, işlem ve ticaret yapan herkese güvenli bir limanda yürümek gibi bir şey sağlayacak.”
BUNDAN SONRA NELER OLACAK?
Avukat Büşra Altunay, “kanunla artık hızlı şekilde kripto varlık alım satım platformu kurulmasının çok mümkün olmayacağına” işaret ederek, şöyle konuştu:
“Birçok mağduriyeti de artık görmeyeceğiz. Çünkü teknolojinin denetlendiği ve lisans alım süreçlerinin, izin süreçlerinin SPK tarafından yapıldığı bir sürece girdik. Halihazırda bir sürü faaliyet, işlem var, geçiş hükümleri ne olacak? Geçiş hükümleri bunlara yönelik oldu. Şimdi yurt dışında yerleşik kripto varlık hizmet sağlayıcılarının Türkiye’de 3 ay içerisinde bütün işlemleri sonlandırması gerekiyor. Yurt dışında yerleşik şirketlerin Türkiye’de faaliyet göstermek istemesi halinde şirket kuruluşu yapması ve Türkiye’deki gereklilikleri sağlayarak müşterilerine hizmet vermeye devam etmesi mümkün olacaktır.”
Bunun kişi güvenliğini sağlayacağını ifade eden Altunay, “Bundan sonra 2 tane daha hüküm var. Mevcut durumda kripto varlık hizmet sağlayıcılarının 3 ay içerisinde eğer tasfiye sürecine gideceklerse mevcut düzenlemeler var. İkincil düzenlemeler bekleniyor. Bir izin süreçleri, lisans süreçleri olacak, lisans süreçlerinin ayrıntılarının ne şekilde olacağı SPK tarafından ikincil düzenlemeler ile belirlenecek.”
Kanunla kripto varlık hizmet sağlayıcılarına yönelik denetimlerin artacağını dile getiren Altunay, hizmet sağlayıcılarının ortaklık yapısından pay devirlerine kadar bütün usul ve esaslarının kanunla belirlendiğini söyledi.
Altunay, buna uyamayacak, bu süreçleri kaldıramayacak olan kripto varlık hizmet sağlayıcılarının 3 ay içerisinde bunu SPK’ya bildirme zorunluluğunun bulunduğunu anlatarak, devam etmek isteyenlerin de 1 ay içerisinde bunu SPK’ya bildirim zorunluluğu olduğunu dile getirdi.
Bu bildirimin ardından lisans süreçlerinin hemen başlamayacağını çünkü 6 aylık süre içerisinde SPK’dan ikincil düzenlemelerin beklenildiğini belirterek, ikincil düzenlemelerde ayrıntıların ve usulün ne olacağının, hangi şartların yerine getirilmesi gerektiğine dair konuların belirleneceğini kaydetti.
Avukat Büşra Altunay, Türkiye’nin bu alanda gerçekten öncü ülke olacağını dile getirerek, “Teknolojik olarak çok güçlüyüz. Globalden bakışta da güçlüyüz. Kanunla artık güvenli bir limanız. Gri listeden çıktık ve bu, ciddi bir ekosistemin, ciddi bir ekonominin Türkiye üzerinde hakim olacağını gösteriyor. Bunu bir fırsata çevirmeliyiz. TÜBİTAK aktivitesi çok verimli. SPK’nın üstlendiği görev şu an çok hayati önem taşıyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun (BDDK) sorumluluklarının olduğu yasa tasarısının güzel gelişmelerin kapısını açtığına inanıyoruz.” diye konuştu.
Sıcakların etkisiyle vücutta su ve mineral kaybı yaşanabiliyor, bu da bayılma hissi, bulantı, baş dönmesi gibi sağlık problemlerine dönüşebiliyor.
Aşırı sıcaklardan en çok 65 yaş ve üzerindekiler, küçük çocuklar, bakıma ihtiyacı olanlar, engelli bireyler, hamileler, açık alanda, ağır işlerde çalışanlar, sporcular, diyabet, kalp-damar hastalıkları, beyin-damar hastalıkları, psikolojik hastalıklar, kronik solunum sistemi hastalıkları, karaciğer hastalıkları, böbrek hastalıkları gibi kronik rahatsızlığı bulunanlar ile özellikle sürekli olarak tansiyon düşürücü, idrar söktürücü, depresyon ve uyku ilaçları kullanan kişiler etkileniyor.
Aşırı sıcaklardan korunmak için bol, hafif ve açık renkli giysiler giyilmesi, gün içinde serinlemek için ılık duş alınması tavsiye ediliyor.
“AŞIRI SIVI KAYBI TEHLİKE YARATABİLİYOR”
Sıcak yaz aylarında her zamankinden daha fazla su içilmesi ve su tüketmek için susamanın beklenilmemesi önem taşıyor.
Su, vücut için en doğal ve önemli sıvı kaynağı olduğundan aşırı sıvı kaybı tehlike yaratabiliyor.
Su, besinlerin sindirimi, besin ögelerinin emilimi ve hücrelere taşınması, hücrelerdeki biyokimyasal tepkimelerin oluşması, hücre, doku, organ ve organ sistemlerinin çalışması, metabolizma sonucu oluşan zararlı maddelerin taşınması ve atılması, vücut ısısının denetimi, eklemlerin kayganlığının sağlanması, kalsiyum, magnezyum, flor gibi mineralleri sağlaması için hayati önem taşıyor.
Su gereksinimi, hava sıcaklığı, fiziksel aktivite ve tüketilen diyete göre değişebiliyor.
Sıcak havada, fazla fiziksel aktivite yapıldığında, diyette, protein ve tuz miktarı fazla olduğunda, terleme ve böbrekler yoluyla, ateşli hastalıklarda solunum yoluyla, ishalde bağırsak yoluyla su atımı artıyor. Bu durumda su-sıvı gereksinmesi de artıyor.
“DIŞARIDA VE AÇIKTA SATILAN YİYECEKLERİN TÜKETİMİNDEN KAÇINILMALI”
Sıcak havanın olumsuz etkisinden korunmak için beslenme şekli de büyük önem taşıyor.
Aşırı sıcaklarda sağlığın korunması, yeterli ve dengeli beslenilmesi, ağır yemeklerden kaçınılması öneriliyor.
Kan şekerini hızla yükselten veya hızlı düşüren besinlerin tercih edilmemesi, beyaz ekmek, pirinç yerine tam buğday ekmek, bulgur gibi lifli besinlerin tüketilmesine özen gösterilmesi gerekiyor.
Enerjisi yüksek basit karbonhidrat olan saf şeker ve tatlılar, pastalar, bisküvi ve çikolatalar gibi şekerli besinlerin tüketiminin azaltılması tavsiye ediliyor. Hamur tatlıları yerine sütlü veya meyveli tatlıların yenilmesi öneriliyor.
Sıcak havanın etkisiyle gıdalarda bozulmaya bağlı besin zehirlenmeleri ile daha sık karşılaşılabiliyor. Bu nedenle, özellikle yaz aylarında dışarıda ve açıkta satılan yiyeceklerin tüketiminden kaçınılması, çabuk bozulan et, yumurta, süt, balık gibi potansiyel riskli besinlerin açıkta bekletilmemesi, besinlerin hazırlanması ve pişirilmesi aşamalarında hijyen kurallarına özen gösterilmesi önem taşıyor.
Yaz aylarında özellikle rota virüslerden kaynaklanan, bebek ve çocuklarda yaygın olarak görülen ishallerin önlenmesi için el temizliğine dikkat edilmesi, sebze ve meyvelerin tüketilmeden önce bol su ile iyice yıkanması ve ishali olanların en yakın sağlık kuruluşuna başvurması isteniyor.
Özellikle yaz aylarında planlanan tatil programlarında açık büfe yemek sunan yerlerde gereksinimden çok daha fazla miktarda besin tüketilmemesi öneriliyor.
YTÜ Yıldız Teknopark Genel Müdürü Orhan Tanışman, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl ilk kez açılan Türkiye Pavilyonu’nun fuarın hem fiziksel hem de katılımcı sayısı olarak en büyüğü olduğunu söyledi.
Türkiye’deki teknolojik yeteneklerini dünyaya taşıyabilmek için YTÜ Yıldız Teknopark olarak çıktıkları yolda yerli firmalara dünyanın kapılarını açmayı hedeflediklerini dile getiren Tanışman, küresel pazarda etkili olacak şirketlere tüm finansal ve yatırım süreçlerinde danışmanlık desteği verdiklerini ifade etti.
Tanışman, fuar kapsamında Dubai, Katar, Malta, Fransa, İtalyan, Japonya gibi ülkelerden gelen katılımcıların, Türk firmalarına yoğun ilgi gösterdiklerini bildirerek, “Diğer ülke temsilcileri ‘Türkler bu sene çıkarma yapmışlar.’ diyorlar, ben de diyorum ki ‘bu bir başlangıç’. Bu sene çok iyi bir başlangıç yaptık. Seneye daha geniş katılımla, daha iddialı katılım sağlayacağız.” diye konuştu.

“İNGİLTERE İKİLİ İŞBİRLİKLERİNE ÖNEM VERMEYE BAŞLADI”
İngiltere’nin özellikle Brexit kararının ardından ikili işbirliklerine önem vermeye başladığını belirten Tanışman, şöyle devam etti:
“Biz de bunu avantaja çevirmek için ülkenin en önemli teknoloji etkinliklerinden olan bu fuara geniş katılım sağladık. Ülkemizin en büyük şansı olan genç nüfusumuzun, dijital yeteneklerinı dünyaya tanıtmak istedik. Biz yerli firmalarımızla yabancı firmalar arasında köprü kuruyoruz.”
Tanışman, Dubai, Taşkent ve Silikon Vadisi’nde ofislerinin bulunduğunu ve bu bölgelerde edindikleri tecrübeyi Londra’ya taşıdıklarına dikkati çekerek, Londra ofisinin ardından Amsterdam, Berlin ve Riyad’da da ofis açacaklarını söyledi.
Londra’nın, dünyadaki önemli teknoloji merkezleri arasında yer aldığını dile getiren Tanışman, “Londra’da yoksanız, burada kendinizi anlatamadıysanız, yatırımcının dikkatini çekemediyseniz, diğer lokasyonlarda işiniz daha zor. O yüzden Londra’yı çok önemsiyoruz. Türkiye Pavilyonu’nda yerli firmalarımıza olan ilgiden çok memununuz.” değerlendirmesini yaptı.

“TÜRK FİRMALARININ ETKİNLİKTE TEMSİL EDİLMESİ ÖNEMLİ”
Londra Teknoloji Haftası’nın kurucularından Russ Shaw da bugüne kadarki en geniş kapsamlı etkinliğe 140’dan fazla ülkeden 50 bin ziyaretçinin geldiğini söyledi.
Shaw, Türk firmalarını etkinlikte temsil edilmesinin önemine dikkati çekerek, “Etkinliği gelecek yıl daha da büyütmeyi hedefliyoruz. Türkiye’den daha fazla şirketin gelecek yılki programa katılmasını ümit ediyoruz.” dedi.
“TÜRK ŞİRKETLERİNİN LONDRA’DA YATIRIM YAPMASINI ÖNEMSİYORUZ”
Londra Teknoloji Haftası’nı düzenleyen firmalardan London and Partners Genel Müdürü Janet Coyle da bu yıl 11’incisi düzenlenen etkinlikte çok sayıda ülkeden gelen teknoloji firmasını buluşturduklarını ifade etti.
Türkiye’nin bu yıl fuarda en büyük standa sahip ülke olduğunu bildiren Coyle , Türk şirketlerinin Londra’da yatırım yapmasını önemsediklerini kaydetti.
Coyle, teknoloji alanında yatırım yapmak isteyen Türk şirketlerine çağrıda bulunarak, şöyle konuştu:
“Londra Teknoloji Haftası, Türk girişimci şirketleri için kaçınılmaz bir fırsat. Çok kültürlü ve kapsayıcı özelliğiyle Londra, yatırım ve büyümek isteyen şirketler için dünyadaki en iyi kentlerden biri. Finansal kaynağa ve yatırım ağına ulaşmanın yanı sıra müşteri potansiyeli gibi önemli özelliklere de sahip bulunuyor. Londra’da girişimlerini değerlendirmek isteyen firmalara her türlü desteği vermeye hazırız.”
Bu sayılar 1951-2000 arası artmaya başladı ve kuraklık 17’ye, aşırı sıcak hava durumu 5’e, aşırı hava olayı 42,54’e, sel 40,6’ya, orman yangını sayısı ise 6’ya yükseldi.
İklim değişikliğinin etkisini yoğun şekilde göstermeye başladığı 2000’li yıllarda ise rakamlarda daha büyük artışlar gözlendi. Buna göre 2000-2023 arası yılda ortalama 26 kuraklık, 21,65 aşırı sıcak hava durumu, 106 aşırı hava olayı, 171 sel, 12 orman yangını yaşandı.
İklim değişikliği etkisiyle sayıları ve şiddeti artan aşırı hava olayları ekonomik açıdan büyük kayıplara neden olurken risklere karşı sigorta sektörünün önemi de her geçen daha fazla artıyor.
METEOROLOJİK AFETLERİN FATURASI
AA muhabirine değerlendirmelerde bulunan İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, iklim değişikliğinin, aşırı hava olaylarına neden olan hidrolojik, klimatolojik ve meteorolojik tehlikelerin sıklık, kuvvet ve sürelerini artırdığını, bunun da afetleri etkilediğini belirtti.
Doğa kaynaklı afetler arasında iklimsel, meteorolojik ve hidrolojik afetlerin sayısının hızla arttığına dikkati çeken Kadıoğlu, “Bu tehlikelere eğer insan veya insan yapısı bir şey maruz kalırsa ve maruz kalanlar bundan olumsuz etkilenirse afet oluşur. İklim değişikliği sadece tehlikenin büyüklüğünü etkiliyor, gerisi tamamen insanın yerdeki yerleşimiyle ilgili.” diye konuştu.
Aşırı nüfus artışı ve çarpık kentleşmeden dolayı dünyada ve Türkiye’de hidrometeorolojik afetlerin sayısının ve iklimle ilişkili ekstrem olayların sosyoekonomik etkilerinin hızla arttığına değinen Kadıoğlu, iklimle ilişkili afetlerden dolayı ekonomik kayıpların da katlanarak çoğaldığını söyledi.
Prof. Dr. Kadıoğlu, “1990’larda afetlerden dolayı küresel ekonomik kayıpların toplamı 10 yılda 608 milyar dolardan fazla oldu. 21. yüzyılda meteorolojik afetlerden dolayı yaşanacak kayıpların önemli ölçüde artması, 2050’ye kadar da yıllık 300 milyar dolara ulaşması bekleniyor.” dedi.
“SİGORTA ŞİRKETLERİ İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ RİSKLERİNE UYGUN ÜRÜNLER GELİŞTİRİYOR”
İklimle ilişkili afetlerden dolayı katlanan ekonomik kayıplarda en yüksek payı sigorta sektörünün aldığını, bu nedenle iklim değişikliğinin etkilerine karşı sigortanın giderek daha önemli hale geldiğini ifade eden Kadıoğlu, aşırı hava olayları, sel, fırtına ve yangın gibi doğa kaynaklı afetlerin sıklığı ve şiddetindeki artışın sigorta sektörünü doğrudan etkilediğini bildirdi.
Sigorta şirketlerinin, değişen iklim koşullarına uyum sağlayarak yenilikçi çözümler geliştirmesi ve riskleri daha etkin bir şekilde yönetmesinin, hem sektörün sürdürülebilirliği hem de toplumun genel refahı açısından büyük önem taşıdığını vurgulayan Kadıoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Risklerin artması, yeni ürün ve hizmetler, yenilikçi yaklaşımlar, kamu-özel ortaklıkları, yasal ve düzenleyici çerçeve, farkındalık ve eğitim konuları iklim değişikliğinin etkilerine karşı sigorta ile ilgili önemli noktalar. İklim değişikliği, sigortalanabilir risklerin artmasına neden oluyor. Özellikle sel, fırtına, yangın gibi doğal afetlerin sayısındaki artış sonucu, sigorta şirketleri daha yüksek tazminatlarla karşı karşıya kalıyor. Bu durum, sigorta primlerinin yükselmesine ve bazı bölgelerde sigorta teminatlarının kısıtlanmasına yol açabilir.”
Sigorta şirketlerinin, iklim değişikliği risklerini yönetebilmek için yeni ürünler ve hizmetler geliştirdiğinden, hava durumu sigortaları, mahsul sigortaları ve afet sigortaları gibi özel sigorta türleri sunduklarından bahseden Kadıoğlu, bu tür sigortaların, özellikle tarım sektörü gibi iklim değişikliğinden doğrudan etkilenen sektörler için önemli olduğunun altını çizdi.
Bazı ülkelerin, iklim değişikliğinin sigorta sektörüne etkilerini azaltmak için kamu ile özel sektör ortaklıkları oluşturduğunu anlatan Kadıoğlu, “Bu ortaklıklar, afetlere karşı finansal koruma sağlamak ve sigorta maliyetlerini dengelemek amacıyla risk paylaşımı yapıyor. İklim değişikliğine karşı sigorta sektörünün daha iyi hazırlanabilmesi için yasal ve düzenleyici çerçeveler de geliştiriliyor. Hükümetler ve uluslararası kuruluşlar, sigorta sektörünü iklim risklerine karşı daha dayanıklı hale getirebilmek için çeşitli politikalar ve düzenlemeler ifadelerini kullandı.
“DASK, ASK OLSUN” ÖNERİSİ
Sigorta sektöründe, iklim değişikliği ve buna bağlı riskler konusunda farkındalığın artırılmasının önemini işaret eden Kadıoğlu, sigorta şirketlerinin, müşterilerini iklim riskleri ve bu risklere karşı nasıl korunabilecekleri hakkında bilgilendirmek için çalışmalar yaptıklarını aktardı.
Doğal Afet Sigortalar Kurumu’nun (DASK) şu an daha çok deprem sigortası olarak bilinip uygulandığını hatırlatan Kadıoğlu, DASK’ın sel gibi afetleri de kapsaması için çalışmalar bulunduğunu ancak bunların yeterli olmadığı yorumunu yaptı.
Kadıoğlu, “DASK bence kısaca ‘ASK’ yani ‘Afet Sigorta Kurumu’ haline dönüştürülerek, doğa, teknolojik ve insan kaynaklı tüm afetleri kapsamalıdır. Özellikle küresel iklim değişikliğinin yüzümüze vurduğu çarpık kentleşme sonucu artan meteorolojik, hidrolojik ve klimatolojik afetler, ayrım yapılmaksızın tümüyle sigorta kapsamına alınmalıdır. Küresel iklim değişikliğini bu kadar çok konuştuğumuz bugünlerde hava ve su ile ilgili afetleri sigorta kapsamına doğru bir şekilde almamak olmaz.” değerlendirmesini yaptı.
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı Nail Olpak,, “Türkiye-Tunus ikili ilişkileri içerisinde salgın öncesindeki ikili ticareti, salgından sonra yüzde 50 civarında arttı ama iş dünyası için biz bu artışı yeterli görmeyiz.” diye konuştu.

Tunus’un Türkçe’ye önem verdiğini ve bundan memnuniyet duyduklarını belirten Olpak, “Tunus’un birçok lisesinde Türkçe dilinin öğretilmesinden kendi adımıza mutluluk duyuyoruz. Buradan da eğitime gelmek istiyorum. DEİK’in içerisinde eğitim konseyimiz var. Tunuslu kardeşlerimizi yükseköğretimlerinde daha fazla Türkiye’de ağırlamak isteriz.” görüşlerini kaydetti.
Olpak, sağlık konusunda Türkiye’nin birçok ülkeye örnek olabilecek seviyeye geldiğini belirterek, “Hem sağlık alanında nasıl ortak yatırımlar yapabiliriz hem de sağlık turizminden nasıl faydalanabiliriz diye düşünüyoruz.” dedi.
Networkün çok önemli olduğunu dile getiren Olpak, günümüz dünyasında DEİK’in tüm dünyaya yayılmış 152 iş konseyi olduğunu söyledi.
Olpak, bunlardan birinin de 1990’dan beri faaliyet gösteren DEİK Tunus İş Konseyi olduğunu dile getirdi.
“TÜRKİYE-TUNUS ARASINDA SERBEST TİCARET ANLAŞMASI VAR”
Tunus Ticaret ve İhracatı Geliştirme Bakanı Gülsüm Bin Receb de Türkiye ve Tunus’un Akdeniz havzası çevresinde ortak paydalarının bulunduğunu, hem coğrafi hem diğer alanlarda ortak paydalardan yararlanarak bunu geliştirme arzusunda olduklarını söyledi.
Forumun çok önemli bir dönemde yapıldığını kaydeden Receb, “Burada önemli olan, ekonomik ilişkilerimizin daha da gelişmesi için yapılması gereken bir atılım olduğunu düşünüyorum.” şeklinde konuştu.
Receb, Tunus’ta özel sektör ve kamunun önem verdiği toplantıya, en önemli kuruluşların temsilcilerinin katıldığını aktardı.
Türkiye’nin hizmetler sektöründe ne denli iyi olduğunu bildiklerini belirten Receb, sonraki toplantının Tunus’ta gerçekleştirmesini teklif etti.

Türkiye-Tunus arasında Serbest Ticaret Anlaşması (STA) olduğunu anımsatan Receb, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tunus-Türkiye ilişkileri son yıllarda, özellikle serbest ticaret anlaşmasının tamamen yürürlüğe girmesinden sonra büyük ivme kazandı. 2023 yılında 1,5 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaşmış bulunmaktayız. Siyasi iradenin destekleriyle daha da artırmayı düşünmekteyiz ve iki ülke arasındaki STA’nın da yürürlüğe girmesiyle artacağından eminiz. Tunus Akdeniz Havzası’nda yer alan bir ülke. Bu yatırımcılar için, ekonominin daha da gelişmesi için önemli bir avantaj teşkil ettiğini belirtmek isterim.”
Tunus Sanayi Ticaret ve El Sanatları Birliği (UTICA) Başkanı Semir Mecul de “Tunus’ta yatırım yapan Türk firmalarına bize duydukları güvenden dolayı çok teşekkür ederim. Yatırım ve ortaklık alanlarındaki ikili ilişkilerin güç açısından çok önemli bir olgu olduğunu düşünüyorum.” dedi.
Ticari ilişkilerle yetinmemek üzere Türkiye’ye geldiklerini vurgulayan Mecul, yatırım alanlarının özellikle, tarım, tekstil, sağlık, yenilenebilir enerji, yeşil hidrojen ve dijitalleşme olduğunu söyledi.

Mecul, “Özellikle Tunus’a yapılan yatırım Afrika’nın genelindeki yatırımlarınıza çok önemli bir kapı açacağını sizlere ifade etmek istiyorum.” şeklinde konuştu.
DEİK/Türkiye-Tunus İş Konseyi Başkanı Kadir Mete Geçer de Tunus’un Türkiye’nin kardeş ülkesi olduğunun altını çizdi.

Geçer, “Tunus Kuzey Afrika’da bulunan jeopolitik olarak çevresinde büyük ve yeraltı zenginliği olan ülkelere yakın, ikili anlaşmalarla hem Avrupa’da hem de Afrika’da hem kendisi hem de ciddi bir potansiyel barındıran turizm, tarım, maden, sanayi gibi birçok alanda özellikle Türk yatırımcılara fırsat sunan bir ülke.” diye konuştu.

Dr. Tanrıverdi, keratokonusun ergenlik döneminde başladığını ve 40 yaşına kadar ilerleyebileceğini, bu yaştan sonra genellikle durduğunu ifade etti. Ayrıca, ailesinde keratokonus olan bireylerin düzenli olarak takip edilmesi gerektiğini belirtti.

GÖZ OVALAMAYI BIRAKIN!
Dr. Tanrıverdi, keratokonusa neden olan en önemli etkenin göz ovalamak olduğunu söyledi. Keratokonus hastalarının çoğunda, gözlerini yoğun bir şekilde ovaladıkları gözlenmiştir. Genetik yatkınlığı olan bireylerde göz ovalamanın hastalığın başlamasında ve ilerlemesinde önemli bir rol oynadığını ifade eden Tanrıverdi, çocukluk döneminde alerjik göz hastalığı olan bireylerde bu durumun daha sık görüldüğünü belirtti. Bu nedenle, alerjik göz hastalıklarının medikal tedavisinin önemi vurgulandı.

KERATOKONUS TEŞHİSİ
Erken teşhisin önemine değinen Dr. Tanrıverdi, görme kaybı henüz fazla değilken yapılan teşhis ve tedavi ile hastalığın ilerlemesinin önlenebileceğini söyledi. Keratokonusun detaylı bir göz muayenesi yapılmadan teşhis edilemeyeceğini ve bazı erken aşamalarının standart muayenelerde gözden kaçabileceğini belirtti. Kesin teşhis için korneanın topografik görüntülenmesi gerektiğini ekledi.
KERATOKONUS BELİRTİLERİ
Dr. Tanrıverdi, keratokonus hastalarında ilk belirgin bulgunun genellikle görme azalması olduğunu söyledi. Bu hastaların sık sık gözlük veya kontakt lens değiştirme ihtiyacı duyduğunu, çünkü gözlük veya lenslerle yeterince düzeltilemeyen miyopi ve düzensiz astigmatizmalarının bulunduğunu belirtti. Ayrıca, keratokonus ilerledikçe göz numaralarının sürekli değiştiğini ve bu nedenle doğru göz numarasının tespitinde zorluk yaşandığını ifade etti.

KERATOKONUS TEDAVİSİ
Keratokonusun tamamen düzeltilmesinin günümüzde mümkün olmadığını belirten Dr. Tanrıverdi, tedavinin öncelikli amacının hastalığın ilerlemesini ve görme kaybını önlemek olduğunu söyledi. İkinci amacın ise kaybedilen görmenin geri kazanılması olduğunu ifade etti. Artan tedavi seçenekleri ve deneyimle birlikte hastaların önemli bir kısmında görme seviyesini artırmanın mümkün olabildiğini belirtti.
Bireysel Tedavi Planları
Dr. Tanrıverdi, keratokonus hastalarının tedavisinde farklı yaklaşımlar gerektiğini vurguladı. Her hastanın görme keskinliği seviyesi, korneal şekil bozukluğu ve hastalığın ilerleme hızı birbirinden farklı olduğundan, tedavi planlarının bu faktörlere göre kişiselleştirilmesi gerektiğini belirtti. Tedavi sürecinde öncelikle göz ovalamanın kesinlikle bırakılması gerektiğini hastalara anlatmak önemlidir.

Korneal Çapraz Bağlama Tedavisi
Hastalığın ilerlemesini durdurmak için en etkili yöntemlerden biri korneal çapraz bağlama tedavisidir. Bunun yanı sıra, hastalığın evresine bağlı olarak gözlük, yumuşak kontakt lens, özel keratokonus lensleri, kornea içi halka uygulamaları, korneal topografik rehberli hibrit lazer uygulamaları, göz içi fakik mercek uygulamaları ve kornea nakli gibi güncel tedavi yöntemleri de kullanılabilir. Bazı hastalarda tek bir yöntem yeterli olurken, bazılarında birkaç yöntemin kombinasyonu gerekebilir.
Keratokonus hastalığıyla mücadelede erken teşhis ve uygun tedavi yöntemlerinin seçimi büyük önem taşımaktadır. Göz sağlığınızı korumak için düzenli göz muayenelerinizi ihmal etmeyin ve gözlerinizi ovalamaktan kaçının.
]]>Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, Gaziantep Valisi Kemal Çeber, İstanbul Aile Vakfı Başkanı Ali Rıza Arslan ve Gaziantep Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Arif Özaydın’ın katılımıyla gerçekleşen sempozyumun kapanış oturumunda Sempozyum Düzenleme Kurulu adına Doç. Dr. Turgay Şirin, Sonuç Bildirgesini okudu.

“HER FERDİN VE AİLENİN İNŞASI, BU DÖNEMDE HER ZAMANKİNDEN DAHA ÇOK ÖNEM ARZ EDİYOR”
Sempozyum kapsamında ortaya çıkarılan Sonuç Bildirgesi’nde aile yapısının önemine dikkat çekilerek, toplumun ortak hassasiyetlerinin istismar edilmemesi için ferdin ve ailenin inşasının her zamankinden daha çok önem arz ettiği vurgulandı. Gelişen teknolojilerin dezavantajlarından biri olarak öne çıkan ekran bağımlılığına karşı toplumdaki her ferdin bilgilendirilmesi, danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin yaygınlaştırılmasının gerektiği belirtildi. Yıllar geçtikçe Türk aile yapısında ebeveynler arasındaki yaş farkının giderek arttığının not alındığı bildirgede, dijital çağda bu gibi durumların kuşak çatışmalarına yol açtığı kaydedildi. Bu nedenle aile konusunda uluslararası iş birlikleri ve politika önerileri geliştirmenin ve aile akademilerinin kurulmasının öneminin yüksek olduğu ifade edildi.
Türkiye ve dünya genelinden akademisyenlerin ve politika yapıcıların katılımıyla gerçekleşen sempozyumda aile yapısının korunması ve güçlendirilmesi yönünde atılacak adımlar konusunda büyük bir farkındalık oluşturdu.
ŞAHİN: SAĞLIKLI AİLE VE GÜÇLÜ Bİ TOPLUM İÇİN 2024 YILINI AİLE YILI İLAN ETTİK
Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, sempozyumun kapanış oturumunda yaptığı konuşmada 2024 yılının Gaziantep Aile Yılı olarak ilan edilmesiyle hızla dönüşen dünyada aile yapısının korunması, şuurlu birey, sağlıklı aile ve güçlü bir toplum modeli oluşturulması amacıyla bu yıl çeşitli etkinliklerin yapılacağını söyledi.
Konuşmasında Gaziantep Aile Akademisi’nden bahseden Başkan Fatma Şahin, şunları kaydetti:
“Kurulan hamamlar, hanlar ve külliyeler aslında nasıl bir medeniyetten geldiğimizi bizlere gösteriyor. İşte bu bakış açısıyla baktığımızda Bizim yaptığımız bu çalışmaların ne kadar önemli ve kıymetli olduğu ortaya çıkıyor. Her şey ailede başlıyor. Ailedeki ihya duygusunu gençlerimize hissettirmemiz, anlatmamız gerekiyor. Biz aile akademisini bu amaç doğrultusunda hayata geçirdik. Akademimiz, çok beğenildi. Şimdi İstanbul’da da aynı akademinin açılması kararı alındı.”
ÇEBER: “ESKİ AİLE YAPIMIZI SÜRDÜREBİLSEYDİK BUGÜN BU ŞEHİRDE SORUN DİYE KONUŞTUĞUMUZ ŞEYLERİ KONUŞMAZDIK”
Gaziantep Valisi Kemal Çeber ise aile yapısının korunarak ve her geçen gün daha güçlü hale getirilmesini sağlayarak ilerlemenin çok önemli olduğunu dile getirerek, “Biz eski aile yapımızı orijinal hali ile sürdürebilseydik bugün bu şehirde sorun diye konuştuğumuz şeyleri konuşmazdık. Değerlerimize bağlı olduğumuz sürece toplumda bugün yaşadığımız asayiş olsun, trafik olsun buna benzer birçok konu sorun olarak karşımızda durmazdı. Yani iyi bir aile terbiyesi almış kişiler, trafikte 100 araç kuyruktayken hepsinin önüne geçip arabasını bir başka sürücünün önüne kırmayacağına ben eminim. Bunlar herkesin karşılaştığı çok basit örnekler” ifadelerini kullandı.
Gaziantep Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Arif Özaydın da, programda emeği geçen herkese teşekkürlerini sundu.
Bakan Yumaklı, Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) Merkez ve Taşra Teşkilatı Eğitim, Koordinasyon ve Değerlendirme Toplantısına katılarak bir konuşma yaptı.
TMO’nun zor zamanların kadim kurumu olduğuna dikkati çeken Yumaklı, hububat sektörünün ekonomi ve gıda güvenliği açısından stratejik önem taşıdığını vurguladı.
“Çiftçilerimizin toprağa verdiği emeğin alın terinin karşılığını alacağı hasat sezonu yaklaşıyor. Bakanlık olarak hububat ve diğer ürünlerin üretim sürecinden alımına kadar her aşamasını titizlikle takip ediyoruz” diyen Yumaklı, hasat sezonu başlamadan önce TMO tarafından gerçekleştirilen ve 3 gün süren toplantıda kurumun alım, depolama ve diğer faaliyetlerinin değerlendirildiğini bildirdi.

“DEVRİM NİTELİĞİNDE DEĞİŞİKLİKLER”
Geçen yıl Tarım Kanunu’ndaki değişiklikle ülkemiz tarımında çok uzun yıllar söylenen, ancak sadece teoride kalan birtakım hususları hayata geçirdiklerini hatırlatan Yumaklı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Devrim niteliğinde oldu bu değişiklikler. Özellikle bitkisel ve hayvansal üretim için stratejik öneme sahip ürünlerde inşallah bu yılın ekim döneminden itibaren planlı üretime geçmiş olacağız. Peki bu devrim niteliğindeki düzenlemeler nelerdi? Özellikle işlenmeyen arazilerin üretime kazandırılması konusu odak noktamız oldu. Tarımsal üretim yapılan tüm alanların kayıt altına alınması bunun başlıklarından bir tanesi. Stratejik ürünlerde planlı üretime geçilmesi yine en önemli başlığımız. Suya göre tarım yapılması ve sözleşmeli üretimin yaygınlaştırılması. Aslında bunlar bilinmeyen şeyler değil. Sadece bu konuda geliştirilen politikaların altlıklarının oluşturulması anından itibaren irade ve kararlılık gerekiyordu. Biz de bunu gösterdik. Bu sayede ne istiyoruz biz? Yeni normale karşı bu ülkenin dayanıklı olmasını, daha fazla tarımsal ürün üretmesini ve ilerleyen yıllarda hem ihtiyacımızın karşılanması hem de çok önemli bir gelir kaynağı olan tarımsal üretim, tarımsal ürün ihracatımızı da her geçen gün artırmak.”
“ALIMDA REKOR KIRILDI”
Bakan Yumaklı, 2022 yılı sonunda bitkisel üretimin 129 milyon ton iken, 2023’te asrın felaketinin yaşanmasına rağmen bu ülkenin üreticilerinin 137 milyon ton bitkisel üretimi gerçekleştirdiğini belirterek, şunları söyledi:
“Deprem zamanında Toprak Mahsulleri Ofisi’nin bulunduğu deprem bölgelerindeki ajansları, baş müdürlükleri, merkezden oraya giden arkadaşlarımız ortaya çıkan hasarların tespiti ya da yönlendirmesi başta olmak üzere, yaraların sarılmasında çok önemli görevler icra ettiler. Bu açıdan da TMO ailesinin bu yaklaşımını, çabuk aksiyon alması ve etki etmesi açısından tebrik ediyorum.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz yıl bütün bunlar yaşanırken, daha olayın akut hali devam ederken, hububat fiyatlarının açıklamasını gerçekleştirdi. O andan itibaren Toprak Mahsulleri Ofisi bu görevi üstlendi ve 13,1 milyon tonluk bir alım gerçekleştirdi. Bu bütün zamanların rekoru oldu. Bu başarının arkasında kadim bir kurum olmasının yanı sıra 4,5 ayı aşan bir sürede hafta sonu, bayram seyran dinlemeden, ailelerinin yüzünü görmeden çalışan bütün arkadaşlarımızın çok değerli emekleri vardı. 614 noktada günlük ortalama 200 bin tona ulaşan alımı yapan bütün arkadaşlarımı tebrik ediyorum, teşekkür ediyorum.”
TARIMDA TEKNOLOJİ
Tarımda teknolojinin kullanımının önemine dikkati çeken Yumaklı, şöyle konuştu:
“Tahılı kontrol etmek, piyasa ihtiyacına göre pazara sürmek, arz-talep dengesini korumak, lisanslı depoculuk çalışmaları, bütün bunların hepsi teknolojinin bir şekilde bu süreçlere etki etmesiyle ya da bu süreçlerde yer almasıyla mümkün. Geçtiğimiz yıl, başta randevu sistemi olmak üzere, oradaki teknolojiye adaptasyon olmasaydı, herhalde bugün bu rakamları konuşmuyor olurduk.
Bu alanda istikrar özellikle özel sektörün de bu alana girmesiyle beraber sağlanmış durumda. İnşallah bundan sonraki dönemde de ülkemizin ihtiyacı olan depolama kapasitesini son takip edilen ve uygulanan teknolojik yeniliklerle birlikte ülkemize kazandırmış olacağız.
“YAĞIŞLAR REKOLTENİN GİDİŞİNİ BELİRLEYECEK”
Arpa ekim alanlarında geçen seneye göre yüzde 4’lük, buğday ekim alanlarında ise yüzde 7’lik artışın söz konusu olduğunun altını çizen Tarım ve Orman Bakanı Yumaklı, “Mısırda 2023 yılında herkesin beklentisinin aksine Cumhuriyet tarihinin üretim rekorunu kırdık. Bu sene de benzer bir rakamın geleceğini düşünüyoruz. Buğday ve arpa üretimiyle alakalı malumunuz yağışların önemi var. Mayısın 15’ine kadarki yağışlar rekoltenin gidişatını ve ürün kalitesini belirlemiş olacak. Makrodan baktığımız zaman Ekim 2023- Nisan 2024 arası uzun yıllar ortalamasına göre yüzde 1,6, geçen seneye göre yüzde 25’in üzerinde yağışlarda fazlalık var” şeklinde konuştu.
“YENİ SEZONA HAZIRIZ”
Bakan Yumaklı, yeni hasat sezonunun başarılı geçmesi için bütün hazırlıkların tamamlandığını ve yeni sezona hazır olduklarını vurgulayarak “Geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da üreticimizin yanında olarak, üretimin sürdürülebilirliğini sağlayacak her türlü adımı atacağız. 2024 hasat döneminde de randevu sistemi ve planlanan alım ve depolama programlarımızla tüm tedbirleri almış durumdayız. TMO, her dönemde olduğu gibi bu sezon da üretimin sürdürülebilirliği ve piyasa istikrarı için başta üreticilerimiz olmak üzere tüm kesimlere hizmet vermeye devam edecek.” diye konuştu.
Toplantının yeni üretim sezonunda karşılaşılacak sorunların ele alınması, mevcutların çözülmesi ve bundan sonra yinelenmemesi açısından önemli olduğunu kaydederek TMO çalışanlarına yeni sezonda kolaylıklar dileyen Yumaklı “Çiftçilerimize de hayırlı ve bereketli bir sezon diliyorum.” ifadelerini kullandı.

‘TÜRKİYE’YE YAPILAN EN ÜST DÜZEY ZİYARET OLMASI BAKIMINDAN TARİHİ BİR ÖNEM ARZ EDİYOR’
Kurtulmuş, “Bugün Türkiye-Namibya ilişkileri bakımından tarihi bir güne tanıklık ediyoruz. Bu ziyaret, Namibya tarafından Türkiye’ye yapılan en üst düzey ziyaret olması bakımından tarihi bir önem arz ediyor. Sayın Başkan’a hoş geldiniz diyorum.” ifadesini kullandı.
Namibya’nın bağımsızlık mücadelesinin başladığı 1960’lardan itibaren Türkiye olarak Namibya halkının yanında yer aldıklarını ve bağımsızlık mücadelesine destek verdiklerini belirten Kurtulmuş, Namibya Ulusal Meclisi Başkanı Katjavivi’nin de Namibya’nın kurtuluş mücadelesinin önemli figürlerinden biri olduğunu, kendisini bu özelliği bakımından da Türkiye’de ağırlamaktan memnuniyet duyduklarını dile getirdi.
Namibya’nın, Güney Afrika apartheid rejiminin yıkılmasında çok önemli katkıları olduğunu aktaran Kurtulmuş, bugün de Namibya hükümetinin özellikle Filistin davasına verdiği destekleri fevkalade önemli bulduklarını vurguladı.
‘TÜRK MİLLETİ OLARAK BÜYÜK BİR TAKDİRLE KARŞILADIĞIMIZI İFADE ETMEK İSTERİM’
Kurtulmuş, “Gazze’de İsrail’in altı aya yaklaşan bir süredir devam ettirdiği insanlık suçlarına, artık soykırım boyutlarına varmış olan bu katliamlarına karşı Namibya’nın uluslararası alanda göstermiş olduğu tavrı, Türk milleti olarak büyük bir takdirle karşıladığımızı ifade etmek isterim. Ümit ediyoruz ki nasıl birinci apartheid rejimi Güney Afrika’da yıkıldıysa, şu anda insanlığa karşı büyük suçlar işleyen İsrail’deki Netanyahu hükümeti ve onun çetesi de ikinci apartheid rejimi olarak yıkılacaktır.” değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye olarak son 20 yıllık sürede fevkalade ciddi bir Afrika açılımı gerçekleştirdiklerini bildiren Kurtulmuş, şunları kaydetti:
“Afrika’ya karşı yeni bir yaklaşım içerisindeyiz. Bu çerçevede Türkiye’nin şu anda Afrika’nın hemen hemen her bölgesiyle çok yakın ilişkileri giderek daha da gelişmektedir. 38 büyükelçiliğimizin Afrika kıtasında artık çok aktif bir şekilde çalıştığını görüyoruz. Kısa süre içerisinde bu büyükelçilik sayısını da 50’ye çıkarmayı hedefliyoruz. Afrika’daki temel prensibimiz, Afrika halklarıyla işbirliği esasında, kazan-kazan prensibi çerçevesinde her alanda işbirliğini geliştirmektir. Bu anlamda ticari, kültürel, eğitim, kalkınma alanındaki ilişkilerimizin çok güçlü hale getirilmesini temin etmek için gayret sarf ediyoruz. Afrika’ya karşı yaklaşımımız asla ve asla bazı kolonyalist devletlerin yaptığı gibi üstenci bir yaklaşımla Afrika halklarına buyurgan bir edayla yaklaşmak değil. Tam tersine dostça, kardeşçe elimizi uzatarak, ‘Buyurun hep beraber elimizi tutun, hep birlikte dünyada gelişen, kalkınan, birlikte büyüyen ülkeler olalım.’ teziyle hareket ediyoruz. Bunda da inşallah başarılı olacağız.”

Türkiye-Namibya arasındaki ilişkileri istenen düzeye çıkarmak için mücadele edeceklerini belirten Kurtulmuş, özellikle parlamenter diplomasi alanındaki imkanları sonuna kadar kullanmak gerektiğini vurguladı.
TBMM Başkanı Kurtulmuş, bu amaçla bugün Namibya Ulusal Meclisi Başkanı Katjavivi ile iki ülke parlamentosu arasında işbirliği mutabakatını imzalayacaklarını ifade ederek, “Bu mutabakatla iki ülke parlamentosunun parlamenter diplomasi alanındaki faaliyetlerinin daha yakın bir ilişki içerisinde sürdürülebilmesini temin edeceğiz. Bu düzeyde ilkini gerçekleştirdiğimiz bu toplantıların verimli olmasını ve güzel sonuçlar çıkarmasını temenni ediyorum.” diye konuştu.
‘DÜNYADA YENİ BİR KÜRESEL SİSTEM NASIL KURULABİLİR, BUNUN ÜZERİNDEN ÇALIŞMAMIZ LAZIM’
Bugün dünyada yaşanılan gelişmelere işaret eden Kurtulmuş, şöyle devam etti:
“Gazze’de yaşanan insanlık suçları, ağır insani kayıplar, Birleşmiş Milletler’in kararına rağmen İsrail’in durdurulamayan saldırganlığı ve bir soykırım dünyanın gözü önünde işleniyor ve bütün dünya buna seyirci kalıyor, hiçbir şekilde bunu önleyemiyor. Aynı şekilde Rusya-Ukrayna arasında devam eden savaş iki yılı aşmış olmasına rağmen bu savaşı durdurmak için Birleşmiş Milletler’in en ufak bir etkisinin olmadığı görülüyor. Dünyadaki kitlesel göç meselesi, açlık meselesi, sağlık sorunları… Hangi sorunu alırsanız alın, uluslararası sistemin tamamıyla fonksiyonsuz olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bizim hep beraber ‘Dünyada yeni, adil, barışı esas alan insancıl bir küresel sistem nasıl kurulabilir?’, bunun üzerine çalışmamız lazım. Her uluslararası platformda söylediğimiz ‘Dünya beşten büyüktür’ sözü de buna işaret etmektedir.”
‘TÜRKİYE BİZİM İÇİN SON DERECE ÖNEMLİ’
Namibya Ulusal Meclisi Başkanı Katjavivi de Türkiye’de ve İstanbul’da bulunmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirerek, iki ülke parlamentosunun birlikte daha fazla çalışması, ilişkileri daha fazla derinleştirmesi arzusunda olduklarını söyledi.
Namibya ve Türkiye ilişkilerini ve işbirliğini her anlamda derinleştirmeyi arzuladıklarını ifade eden Katjavivi, Türkiye’nin kendileri için son derece önemli ve kıymetli bir partner olduğunu, bu anlamda kendilerinin sürdürdüğü çok önemli çabalarda Türkiye’nin desteğini her zaman gördüklerini belirtti.
Katjavivi, iki ülkenin parlamentosu arasındaki işbirliği ve dayanışmayı daha da artıracak çalışmaları somutlaştıracaklarını, bunun da geleceğe yönelik atılacak önemli bir adım olacağını bildirdi.

Namibya’nın daha önce Türkiye’ye atadığı ilk büyükelçinin de kendisi olduğunu hatırlatan Katjavivi, bu görevin de iki ülke işbirliğinin tesis edilmesi konusunda önemli bir rol oynadığını düşündüğünü kaydetti.
Milli Eğitim Bakanlığı ve Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) Başkanlığıyla da önemli temaslarının olduğunu aktaran Katjavivi, şimdi Namibya Ulusal Meclisi Başkanı olarak iki ülke dostluğunu daha da ileri götürecek adımları atmanın büyük bir gurur olduğunu belirtti.
Kurtulmuş ve Katjavivi, daha sonra heyetler arası toplantıya başkanlık etti.
İKİ ÜLKE PARLAMENTOSU İŞ BİRLİĞİ PROTOKOLÜ İMZALANDI
Heyetler arası toplantının sonunda TBMM ve Namibya Ulusal Meclisi arasında işbirliği protokolü imzalandı.
Buna göre, iki ülke ve halkları arasındaki ilişkileri daha da geliştirmek için çeşitli alanlarda parlamenter işbirliğinin geliştirilmesine katkıda bulunulacak.

Denetim ve parlamentonun diğer faaliyetlerine ilişkin tecrübe ve bilgi paylaşımını güçlendirmek amacıyla ihtisas komisyonları, parlamenter dostluk grupları ve idari teşkilatlar arasında düzenli temaslar, karşılıklı ziyaretler ve ortak toplantılar yapılması teşvik edilecek.
Görüşmede, Türkiye-Namibya Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı ve AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Ömer Oruç Bilal Debgici, AK Parti İstanbul Milletvekili Oğuz Üçüncü, TBMM Genel Sekreteri Talip Uzun ve TBMM Dış İlişkiler ve Protokol Başkanı Ali Murat Nas da yer aldı.
Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Seval Bayrak, ramazanda ağızdaki tükürük salgısının azaldığını, bunun da ağız kuruluğuna ve sesin zorlanarak çıkmasına (fonasyon bozukluğu) neden olduğunu belirterek, kişinin yaşam kalitesinin azaldığını söyledi.
DİŞ FIRÇALAMA İHMAL EDİLMEMELİ
Uzun süren açlık ve susuzluk sebebiyle ağız ortamında değişen floranın, çürük ve lezyonlu dişleri olan, diş eti rahatsızlığı gibi dental problemleri bulunan kişilerde bu rahatsızlıkların etkisini artıracağına işaret eden Bayrak, “Ramazan ayında mevcut durumun kötüleşmemesi, kontrol altında tutulabilmesi için özellikle iftar ve sahurdan sonra dişlerin fırçalanması önem arz etmekte. Bu hem ağız florasının hem de hastanın rahatlamasını sağlar.” diye konuştu.
DİL TEMİZLİĞİ DE ÖNEMLİ
Bayrak, dişleri fırçalamanın yeterli olmadığını dile getirerek, “Dili ve yanakları temizlemek, ayrıca diş ipiyle dişlerin arasını temizlemek önem arz ediyor. Buna yardımcı olarak ağız gargaraları, tuzlu su faydalı olabilir.” dedi.

BOL SU TÜKETMEK
Ramazanda sahurda ve iftarda su tüketiminin önemine değinen Bayrak, “Ağız sağlığı için bol su tüketmek faydalı olacaktır. Böylelikle hem ağız kuruluğu önlenecek, ağız kokusu azalacak hem de genel sağlık için olumlu olacaktır. Özellikle aşırı tuzlu ve baharatlı gıdalardan kaçınmak da faydalı olacaktır.” ifadelerini kullandı.
Bayrak, ağız kokusunun çok rahatsız etmesi durumunda ise sahur ve iftardan sonra dış fırçalamanın yanı sıra sabah da diş fırçasıyla yutmamak koşuluyla suyla temizlenebileceğini anlattı.

Ramazanda diş sağlığı için tüketilmemesi gereken gıdalardan da bahseden Bayrak, “Hem diş hem de genel sağlık için şekerli gıdalardan kaçınmalıyız. Ramazanda iftar sonrasında tatlı yenir ama bu şekerli gıda tüketimini mümkünse askeri düzeyde tutmak, daha ziyade meyve ve sebze, lifli gıdalar tüketmek hem genel hem de ağız ve diş sağlığı için olumlu olacaktır.” şeklinde konuştu.
SİNDİRİM İÇİN İFTARDA SAĞLIKLI BESLENMEK ÖNEMLİ
Karabük Üniversitesi (KBÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Araştırma Görevlisi Emel Aktaş, ramazanı rahat geçirmek için iftar ve sahuru planlarken sağlıklı beslenme kurallarına dikkat etmenin önemine değindi.
Aktaş, bu iki ana öğün kısa aralıklarla yapıldığından sindirim sistemine binecek yükü azaltmak için beslenme planı ve besin seçiminin çok önemli olduğunu vurgulayarak, “Sahurda dikkat edilmesi gereken iki temel nokta var; tokluk hissini artırmak ve gece uykusuna devam etmeyi zorlaştırmamak. Bunun için de sahurda hafif kahvaltı veya az yağlı, az tuzlu çorba tüketimini öneriyoruz.” diye konuştu.
SAHURDA BUNLARI TÜKETMEK SUSUZLUĞA İYİ GELİYOR!
Sahurda posa içeriği yönünden zengin mevsim sebzeleri, yeşillikleri ve meyveleri, tok tutması için de protein içeriği zengin yumurta, süt, peynir ve yoğurt tüketimini öneren Aktaş, aşırı yağlı, şekerli ve tuzlu besinlerin gün içerisinde halsizlik, açlık ve susuzluk hissini artırabileceğini kaydetti.

Aktaş, iftarın hurma, taze meyveler veya bir bardak ılık suyla açılabileceğini ve protein, kompleks karbonhidratlar ve sebze içeriği yüksek ana yemek yenebileceğini belirterek, yağda kızartma yerine fırınlama, buğulama veya haşlama tekniklerinin kullanılmasını önerdi.
Ramazan ayında fiziksel aktivitenin düştüğüne de dikkati çeken Aktaş, “Fiziksel aktivite seviyesinin düşmesi bağırsak hareketlerinde yavaşlamaya neden olabiliyor. Bağırsak hareketleri yavaşlayınca da bu dönemde birçok kişide kabızlık problemleri görülebiliyor. Bunun için iftardan sonra hafif tempoda minik yürüyüşler yapılabilir. Bu sayede bağırsak hareketleri artırılabilir ve kabızlığın önüne geçilebilir.” değerlendirmesinde bulundu.
Aktaş, diyabet, tansiyon, kalp ve böbrek rahatsızlığı gibi kronik rahatsızlığı bulunan bireylerin mutlaka hekim ve diyetisyen kontrolünde ramazan ayını geçirmelerini tavsiye etti.
İşitme kaybıyla doğan ya da doğum sonrası dönemde işitme kaybı olan çocukların erken dönemde tespit edilmesi, uygun tedavi ve rehabilitasyon çalışmaları büyük önem taşırken bu çerçevede Sağlık Bakanlığı tarafından Yeni doğan İşitme Taraması Programı yürütülüyor. Yeni doğan her bin bebekten 1 ila 3’ünün işitme kaybıyla dünyaya geldiği belirtilirken çocukluk döneminde geçirilen hastalıklar, kulak enfeksiyonları, kazalar ve benzeri nedenlerle bu oranın binde 6’ya çıkabildiği aktarılıyor. Türk Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği Genel Sekreteri ve Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi, Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Özgür Yiğit de 3 Mart Dünya Kulak ve İşitme Günü’nde işitme sağlığına dikkat edilmesi ve toplumsal farkındalığın sağlanmasının büyük önem taşıdığına dikkati çekti. İşitme kayıplarının kişilerin sosyal hayatlarını da etkilediğini belirten Prof. Dr. Yiğit, ileride her 5 kişiden birinde işitme kaybı sorunu olabileceğini aktararak uyarılarda bulundu. Yiğit, kişilerin işitme cihazı kullanmaktan çekinmemeleri gerektiğini anlattı.
“Yüzde 90‘ların üzerinde tarama oranı var”
“İşitme; iletişimimiz, sosyalleşmemiz için çok önemli bir fonksiyon” diyen Prof. Dr. Özgür Yiğit, “5 duyudan birisi; özellikle doğuştan işitme kaybı olursa insanların konuşmayı öğrenmesi de mümkün olmuyor. Toplumdaki kişilerle anlaşabilmek için önce etraftaki sesleri, konuşulanları duymamız lazım. 3 Mart Dünya Kulak ve İşitme Günü’nde tekrar vurgulamak istiyorum; işitme çok önemli bir fonksiyon. Kaybetmememiz lazım, bir şekilde işitme kaybı oluştuysa da en kısa sürede tedavisine bakmamız lazım. Doğuştan işitme kayıplı çocuklar yeni doğan işitme taraması ile erken dönemde tanınabiliyor ve tedavisine başlanabiliyor. 2004’ten beri devam eden yeni doğan işitme taraması ülkemiz için bir gurur vesilesi, yüzde 90‘ların üzerinde de bir tarama oranı var. Bin doğumdan 2 ya da 3’ünde işitme kaybı olabiliyor. Bu önemli, yüksek bir oran bunu yakalamak yeni doğan işitme taramasıyla mümkün. İlk 3 ay içinde yeni doğan işitme kayıpları tanınabiliyor, 6 ay içinde de cihazlandırılıyor. 1 yıl içinde de koklear implantsa koklear implant, işitme cihazı ile devam edecekse işitme cihazıyla devam ediyor. Tedaviler, işitme cihazı, koklear implant olmadan o insanların işitme duyularının gelişmesi şu anda mümkün değil” dedi.
“Çocuklarımıza yeni tedavi beklemekle iyilik yapmış olmuyoruz”
Çocuklarında işitme kaybı olan ailelerin mevcut tedavilerden yararlanmamasının çocukları için olumsuz sonuçlar doğuracağını anlatan Prof. Dr. Yiğit, “Bazı aileler özellikle yeni bir tedavi olacak mı diye işitme cihazından ve koklear implanttan kaçınıyorlar, bu doğru bir şey değil. Çocuğa öncelikle sesi yükseltip duyurmak lazım aksi taktirde ‘Yeni bir tedavi bekleyeceğim, cihaz kullanmak ya da çocuğuma implant yaptırmak istemiyorum’ derlerse beynin işitme bölgesi ses duyamayacağı için çocuklar ileride özellikle 4 yaşından sonra körelmeye başlayacak. Dolayısıyla siz yeni tedaviden zaten faydalanmayacaksınız. Çocuklarımıza yeni tedavi beklemekle iyilik yapmış olmuyoruz. 1 yaşında eğer yeni doğan işitme kaybı, total işitme kaybı varsa implant yapmak, daha hafif veya orta derece işitme kayıplarında da cihaz yardımlı işitmeyi sağlamak lazım. Yaşlı vatandaşlarımızın da çekinmeden, utanmadan işitme cihazını kullanması lazım ki iletişim kurabilirsin. Bu farkındalığı oluşturmak için bizim Türk Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği olarak ‘Hayat Duyunca Güzel’ projemiz var şu anda Odyoloji Derneği ile beraber devam ediyor” şeklinde konuştu.
“İleride her 5 kişiden birinde az ya da çok bir işitme kaybı olma ihtimali var”
Dünyada büyük bir insan grubunun az ya da çok işitme problemi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yiğit, sözlerini şöyle sürdürdü:
“65 yaşını geçince 3 kişiden birinde işitme kaybı olma ihtimali var. Dünya Sağlık Örgütü diyor ki; şu anda dünyada 500 milyona yakın işitme engelli insan var, bu total işitme kaybı anlamında değil az ya da çok. İleride her 5 kişiden birinde az ya da çok bir işitme kaybı olma ihtimali var. Bu açıdan da önemli bir problem ama çözümü var. Şu andaki en önemli tedavi cihaz, ileride farklı teknikler ya da farklı tedavi şekilleri çıkabilecek ama duymayı, işitme sağlığını ihmal etmememiz lazım. Kulaklıkla dinlenen müzikler çok yüksek sesle dinleniyorsa tabi işitmeyi özellikle yüksek frekansları etkiliyor. Tiz sesleri insanlar duymamaya başlıyor, duymadığı için insanlar işitip işitmediklerinin de farkında olmuyorlar. Dolayısıyla bir defa vatandaşlarımız gürültüden uzak durmalı. Yüksek sesle müzikleri özellikle gençlerimiz dinlememeli ki işitme sağlığı bozulmasın. Çocukluk çağı işitme kayıplarını biraz daha önemsememiz lazım çünkü gelişmeyi de öğrenmeyi de engelliyor. Belki çocuğun okul başarısızlığı işitme kaybına bağlı özellikle televizyonu yüksek sesle açıyorsa, okulda öğretmenini duyamıyorsa bu tip çocukların bir an önce kulak burun boğaz uzmanına gidip tedavi olmasında fayda var. Bazı işitme kayıplarının tedavisi cerrahi olabiliyor bazılarının kısmen de olsa medikal tedavi olabiliyor. Yaşlılarımız eğer cihazla işitmeleri sağlanabiliyorsa cihaz kullanmaktan çekinmemeli çünkü kullanmadıkları zaman işitme kaybı demansı tetikleyen faktörlerden bir tanesi olduğu söyleniyor, tabi tek bir faktör değil. Yaşam kalitesinin daha iyi olması için işitme sağlığına tüm vatandaşların dikkat etmesi gerekiyor.”
]]>Dünyada 45’i aşkın ofisiyle, yatırım yoluyla vatandaşlık ve oturum programları danışmanlığı hizmeti sunan Henley & Partners, bu önemli gündeme ilişkin olarak gerçekleştirdiği “Varlıkların Korunması Semineri”yle İzmir iş dünyasını bir araya getirdi. İş insanları için vize serbestisinin ve yatırım göçünün öneminin konuşulduğu seminerde, çözüm önerileri de tartışıldı.
Etkinliğe Henley & Partners’ın İspanya, Portekiz ve Kanada’dan iş ortakları da katıldı. Bu üç ülke geniş oturum ve vatandaşlık imkanları ve güçlü pasaportlarıyla öne çıkıyor. Gayrimenkul alarak Avrupa’da oturum elde etmek için İspanya oldukça cazip ülkelerden biri kabul ediliyor. Madrid gayrimenkul raporlarında ön plana çıkıyor ve 500 bin EUR yatırım ile oturum elde edilebiliyor. Öte yandan Avrupa’da vatandaşlığa kısa dönem oturum ile gitme ihtimali olan Portekiz’de yakın zamanda mecliste onaylanan bir yasaya göre yatırımcılar 6-7 yıl beklemek yerine 5 yıl içerisinde vatandaşlığa geçiş sağlayabilecekler. Kanada Start-up Vizesi Programı ise girişimcilere ve şirketlerdeki aktif yatırımcılara ve Kanada’da varlık kurmak isteyen genişleyen işletmelere kalıcı ikamet sağlamayı amaçlıyor. Programın öne çıkan gerekliliklerinden biri IELTS5/CLP sınavlarında İngilizce ya da Fransızca dil bilgisi öne çıkıyor.
“Rekabetin tanımı da sınırları da değişiyor”
18 Ocak’ta Swissôtel Büyük Efes Otel’inde düzenlenen seminerin açılış konuşmasını Henley & Partners Türkiye Direktörü Burak Demirel yaptı. İş dünyasında değişen rekabet ortamına değinen Demirel, “Bildiğimiz klasik rekabet kavramı dönüşüm içinde; eskisi gibi sınırların içine sıkışıp kalmıyor. Bugünün rekabet birlikte gelişimi hedefliyor. Şirketler, rakiplerle birlikte yürüyüp, pastayı; yani ekosistemi büyütmek için birlikte hareket ediyor. Dünya devleri, belirli hedefler doğrultusunda dirsek dirseğe çalışıyor. Dünya yeni bir evrim sürecinde. Bilgiye erişim dijitalleşme öncesine göre çok daha adil. Her iki yılda bir, dünya tarihi boyunca üretilen bilginin iki katı kadar bilgi üretiyoruz. Teknolojideki gelişim hızı sürekli katlanarak artıyor. Bu süreç, bir yandan sahada kıran kırana rekabeti doğuruyor, diğer yandan da küresel iş birliklerinin sayısını artırıyor” dedi.
“Seyahat kısıtlamaları iş dünyasının önünde en büyük engel”
Böyle bir yeni dünyada küresel vatandaşlık kavramının öne çıktığını hatırlatan Demirel şöyle devam etti: “Biz bu rekabette kaldıracın bir başka noktasındayız. Bizim kaldıracımızın ana noktasını pasaportların yer aldığı güç alanı oluşturuyor. İş dünyası liderleri açısından hem vize serbestiyetini hem de yatırım göçünü; ülkelerin ekonomik ilerlemeleri için önemli bir kaldıraç olarak görüyoruz. Ekonomik aktivite küresel anlamda her geçen zorlaşıyor. Ağırlık noktaları da farklılaşıyor. Uzun süredir yaşadığımız vize krizleri, hareket alanımızı daha da kısıtlıyor. Yeni pazarlar ve ekonomik açılımlar hedefinde olan Türk iş insanları ise deyim yerindeyse okyanusu geçerken derede boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Bu anlamda vizesiz seyahat imkanlarına erişebilmek için en önemli alternatif vatandaşlık ve oturum programları olarak öne çıkıyor. Ülkeler arası iş birliğini güçlendiriyoruz, pekiştiriyoruz. Dünyanın açık ara en büyük entegre oturum ve vatandaşlık danışmanlığı firması olarak hem insanları hem ülkeleri birbirlerine yakınlaştırıyoruz. İş dünyasının, vize sıkıntısı nedeniyle nasıl bir kayba uğradığını biliyoruz. Biz ise bu sürecin ‘ortak hareket’ kültürünün hayatımıza soktuğu rekaberlik kavramıyla kolayca üstesinden gelineceğini biliyoruz.”
“Bireyler için bir çeşit sigorta poliçesi”
Şirketin global vizyonunu anlatan Henley & Partners Özel Müşteriler Grup Başkanı Dominic Volek ise, yatırım yoluyla oturum ve vatandaşlığın gerek hükümetlerin gerekse bireyler açısından pek çok avantaj sağladığını söyledi. 30 yıldır hizmet veren bir şirket olarak, 12 milyar dolarlık bir servet hareketine aracılık yaptıklarını dile getiren Volek şunları söyledi: “Oturum ve yatırım yoluyla vatandaşlık çözümleri sunuyor, binlerce birey ve aileye, onların danışmanlarına ve devletlerin değer üretmesine yardımcı oluyoruz. Bireyler çeşitlendirme, eğitim, emeklilik planları gibi pek çok farklı amaçla oturum ve vatandaşlık programlarına ihtiyaç duyuyorlar. Müşterilerimiz bunu bir B planı ve sigorta poliçesi gibi düşünüyorlar. Üstelik yatırım yoluyla vatandaşlık ve oturumda fiziksel olarak taşınma veya dil bilme zorunluluğu yok. Hükümetlere ise program geliştirme, benchmarking gibi konularda danışmanlık yapıyoruz. Ayrıca değişen ihtiyaçlar çerçevesinde ise hizmetlerimizi çeşitlendiriyoruz. Örneğin geçen sene eğitim konusunda danışmanlık vermeye başladık. Çocuklarının eğitimlerini yurtdışında devam ettirmek isteyen ailelere bu doğrultuda uygun oturum ve vatandaşlık programları sunuyoruz”
Henley & Partners’ın güçlü araştırma ekibiyle düzenli raporlar yayınlandığı da anlatan Volek, “Kripto varlığı, pasaport endeksi, servet göçü raporu gibi pek çok çalışma gerçekleştiriyoruz. Bu raporlar pek çok hareketi ve eğilimi de gözler önüne seriyor. Milyonerlerin fiziksel hareketlerini izlediğimiz servet göçü raporu, bu hareketlerin her sene daha da artığını gösteriyor. Pandemi de bir miktar düşüş yaşandı, ancak 2020 sonrası hareket hızlanarak devam etti” diye ekledi.
İş dünyasının gözünden vize serbestisi
Seminer kapsamında düzenlenen “İhracatçılar ve iş insanları için vizesiz seyahatin önemi” başlıklı panelde ise Ege Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) Başkanı Sibel Zorlu, Kemalpaşa Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (KESİAD) Başkanı Mutlu Can Günel ve Cisalpina Tours Genel Müdürü Fatih Gider iş dünyası açısından vize serbesti konusunu değerlendirdi. Bu konunun artan önemine işaret eden Sibel Zorlu, “Yaşanan sıkıntılar nedeniyle bir acente gibi çalışmaya başladık. Mülakatlarda artık yeşil pasaportlular bir tercih sebebi oluyor. Vize sorunları nedeniyle çok fuar kaçırdık. Vize sorunu iş dünyasının rekabet gücünü zayıflatıyor” dedi.
Bu sorunların çözümünün en önemli başlıkları haline geldiğini belirten Mutlu Can Günel şunları söyledi: “Yaşanan vize sorununa çözüm bulmak üzere kafa yormamız lazım. Sınırların kalktığı bir dünyaya evriliyoruz. Sınırlar her manada gittikçe belirsizleşiyor. Bireysel öncelikler ön plana çıkıyor. Dolayısıyla bu sorunların çözümüne odaklanmalıyız. Konuştuğumuz her kanalda bunu ifade ediyoruz.”
Vize başvurularında değişen kriterlere değinen Fatih Gider ise “Bugüne kadar iş vizeleri için en büyük kriter davetiye oldu. Ancak artık biz şirket genel merkezimize bir çalışma arkadaşımızı gönderirken çok zorlanıyoruz. Zaman zaman randevu alamadığımız bile oluyor. Ancak artık neredeyse hiçbir kriter geçerli değil. Başvurunuz ret alabiliyor, çok kısa vize verilebiliyor vs. Kişisel gözlemim ret oranlarının sürekli arttığı yönünde. Bunun daha fazla artma ihtimali var” dedi.
]]>Ankara’ya yaptırdığı çeşitli hayırlarla anılan, kurucu başkanı olduğu ESYAV aracılığıyla, 35 yılda 20 bine yakın Kızılcahamam ve Çamlıdereli gence burs verilmesine önderlik eden Salih Bezci, memleketi Kızılcahamam’a hayır yatırımlarına devam ediyor. Son olarak Ankara Üniversitesi Kızılcahamam Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Ayşe Bezci Yerleşke binasını eğitime kazandıran Salih Bezci, törende yaptığı konuşmada son günlerde yaşanan terör olaylarına değinerek, “Çok acı günler yaşıyoruz. Devletimizin darbe üstüne darbe vurduğu terör belası, sinsi alçak hain yönünü bir kez daha gösterdi. Alçakça kurdukları pusularla ne yazık ki kahraman 12 Mehmetçiğimizi kaybettik. Bunlar son çırpınışları… Çok az kaldı. Hepsi silinecek, ülkemizin önü açılacak inşallah. Şehitlerimize Allah’tan rahmet kederli ailelerine ve Türk milletine başsağlığı diliyorum” dedi.

Konuşması sırasında hayli duygulu olduğu gözlenen Salih Bezci, rahmetli babasının sürekli Kızılcahamam’ı dile getirdiğini, her şeyden çok memleketine önem verilmesini istediğini anlatarak, şöyle devam etti: “Ben de babamın yolundan gittim, memleketim Kızılcahamam aklımın her zaman bir köşesinde yer aldı. Sizlerin de bildiği gibi oldukça yoksul bir aileden bugünlere geldik. Babam rahmetli Durali Bezci ve annem Ayşe Bezci büyük sıkıntılarla bizlerin eğitim görmesini sağladı. Biz de bu vefakar anne babanın emeklerini boşa çıkarmamak için gece gündüz çalıştık ve Allah’ımıza bin şükür bugünlere geldik. Demetevler’de Durali Bezci Okulu ile başlayan eğitim yatırımlarımız Kızılcahamam ile devam etti. Bugün burada sizlerin huzurunda benim için belki de her şeyden daha önemli ve anlamlı olan bir açılış gerçekleştiriyoruz. Keşke onlar da sağ olsa ve bugünleri görsellerdi.”
GELECEĞİMİZ İÇİN EĞİTİM YATIRIMLARINA ÖNEM VERDİK
Türkiye’nin geleceğini belirleyecek başarılı gençlerin çıkması için eğitim yatırımlarına önem verdiklerine değinen Bezci, “En büyük gurur kaynaklarımdan biri burs verdiğimiz 20 bine yakın Kızılcahamam ve Çamlıdereli gencin şimdi medarı iftiharımız olmaları. Bugün de Ankara Üniversitesi rektörümüz sayın Necdet Ünüvar’ın katkıları ile meslek yüksek okuluna yeni bir bina kazandırıyoruz. Kendilerine özellikle katkıları nedeniyle teşekkür ediyorum. Cumhuriyetimizin 100. yılında Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın sürekli gündeme getirdiği Türkiye yüzyılı hedefi için hepimiz çok daha fazla çalışmalı, eğitime her zamankinden fazla önem vermeliyiz. Çünkü bir derslik açmak bir hapishane kapatmak demektir. Elimizdeki kaynaklar, ülkemizin genç nüfus potansiyeli çok büyük başarılara imza atacağımızın kanıtı. Kızılcahamam ve ülkemiz için elimizden geldiği kadar hayır çalışmalarına devam edeceğiz. İlçemiz kaynakları, doğası, çalışkan insanları ile her şeyin en iyisine layık.” dedi. Açılış sonrası Kızılcahamam’da şehitlerin anısına yapılan ve her şehit için bir künye asılan “Şehitler Ağacı”na Kuzey Irak’ta şehit olan 12 askerin künyeleri dualar eşliğinde çakıldı. Açılış törenine Ankara Milletvekilleri Lütfiye Selva Çam, Zeynep Yıldız, Zehranur Aydemir, Kaymakam Dr. Nuri Mehmetbeyoğlu ile Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Ünüvar katıldı.
]]>