İstanbul Sanayi Odası (İSO) Başkanı Erdal Bahçıvan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bireylerin eğitim seviyelerinin yükseldikçe nitelikli iş gücü ihtiyacının karşılandığını ve verimliliğin arttığını belirtti.
Daha iyi eğitim almış ve becerilerini geliştirmiş insan kaynağının ekonomik kalkınmanın önemli bir faktörü olduğunu dile getiren Bahçıvan, “Sanayide nitelikli eleman eksikliğinin üretimde kapasite artışını engellediğini ve ülkemizin uluslararası rekabet gücünü olumsuz etkilediğini söyleyebiliriz. Bu nedenle, sürdürülebilir büyüme için insan kaynağının niteliğinin geliştirilmesi son derece önemlidir.” dedi.
Bahçıvan, sanayinin katma değerli üretime geçiş yapabilmesi ve yüksek teknoloji alanlarına yönelebilmesi için nitelikli iş gücüne büyük ihtiyaç duyduklarının altını çizdi.
Bahçıvan, bu konudaki çalışmaları “ara eleman değil aranan eleman” vurgusunun yanı sıra “gelecek mesleki eğitimde” mottosuyla yönlendirdiklerini belirterek, “Bu kapsamda, Milli Eğitim Bakanlığımız (MEB) ile 2019’dan itibaren yürüttüğümüz İSO MEİP Mesleki Eğitim İşbirliği Projesi ile İstanbul’daki 44 meslek lisesinde 150’den fazla sanayicimizle kapsamlı, yenilikçi, katılımcı ve sonuç odaklı bir model oluşturduk.” ifadelerini kullandı.
Sanayi-okul iş birliklerinin, okullardaki istihdam odağını artırdığını ve istihdam oranlarının yaklaşık 4 kat artmasına katkı sağladığını gördüklerini belirten Bahçıvan, şunları kaydetti:
“Türkiye genelinde birçok alanda meslek lisesi mezunlarının alanında istihdam oranları yüzde 10’un altındayken, İSO MEİP okullarında bu oran geçtiğimiz yıl yüzde 40’ı aştı. Bu da mesleki eğitim yolculuğumuzda doğru yolda ilerlediğimizi gösteriyor. İSO olarak, bu modelin Türkiye geneline yaygınlaştırılması ve sanayimizin nitelikli iş gücü ihtiyacının büyük ölçüde karşılanmasına katkıda bulunması için çalışmalarımızı titizlikle sürdürüyoruz.”
“DESTEKLER SAĞLANMALI”
Erdal Bahçıvan, Türkiye İş Kurumu İşgücü Piyasası Araştırması’na (İPA) göre, işverenlerin nitelikli eleman bulmakta en çok zorlandığı sektörlerin başında imalat sanayisinin geldiğini bildirdi.
İstanbul’da, eleman temininde güçlük çekilen sektörlerin yüzde 43,2’sini imalat sanayisinin oluşturduğunu aktaran Bahçıvan, bu durumun sanayinin tüm alanlarında nitelikli iş gücü ihtiyacının olduğunu gösterdiğini söyledi.
Toplumu, aileleri ve öğrencileri mesleki eğitime daha yakınlaştırmak ve talebi artırmak amacıyla maddi teşviklerin önemli olduğunu düşündüklerini belirten Bahçıvan, şu ifadeleri kullandı:
“Bu kapsamda çocuklarını mesleki eğitime yönlendiren ailelere eğitim süresince sosyal yardım sağlanması, meslek lisesindeki öğrencinin ilk yılından itibaren sosyal güvencesinin başlatılıp devlet tarafından ödenmesi, eğitim süresince burs verilmesi, mezun olduktan sonra kendi alanında çalışmak şartıyla belirli bir süre için vergi muafiyeti tanınması ve erkek öğrenciler için askerlik avantajı getirilmesi gibi teşvikleri MEB ile yaptığımız görüşmelerde dile getiriyoruz. Sanayinin kapılarını öğrencilere açmak, onların son teknolojik gelişmelere tanıklık etmelerini sağlamak ve fabrikalarda uygulamalı eğitim vermek, mesleki eğitimi güçlendiren adımlar arasındadır.”
“SPESİFİK ALANLARDA İHTİYAÇ VAR”
Yenibiriş Yönetici Ortağı Uğur Karaboğa ise, emek yoğun işlerde nitelikli çalışanların üretimin önemli bir gücü olduğunu belirterek, “Endüstri meslek liseleri ve ön lisans mezunu olan bu teknik elemanları sadece ara eleman olarak nitelendirmek artık tam anlamıyla kavramın karşılığını vermiyor. Özellikle pandemi süreci ve sonrasında global çapta önemli bir tedarik zinciri krizi yaşandığı biliniyor. Mavi yaka ya da beyaz yaka gibi kavramların yanına eklenen ‘gri yaka’ kavramı da bu nedenle çok daha tanımlayıcı bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Gri yakayı, bilgiyi üreten ve aynı zamanda icraata geçiren profesyonel emekçilere verilen yeni bir isim olarak tanımlayabiliriz.” diye konuştu.
Söz konusu çalışanların sanayi, enerji, lojistik ve tarım gibi sektörlerde oluşturdukları değerin her geçen gün arttığına işaret eden Karaboğa, “Özellikle teknik eleman ve deneyimli usta, hizmet sektörü çalışanı konusu önemli. Burada az evvel bahsettiğimiz gri yaka çalışanlarda açıklar var. Örneğin inşaat sektöründe sıva ustası açığı olduğunu biliyoruz. Öte yandan ağır vasıta sürücüleri, vinç operatörleri gibi spesifik alanlarda ihtiyaç olduğunu da biliyoruz. Teknik eleman olarak bakım onarım teknisyenleri yine talep gören alanlar arasında yer alıyor.” ifadelerini kullandı.
“BÖLGEYE VE İHTİYAÇLARA UYGUN MESLEK OKULLARI DESTEKLENMELİ”
Uğur Karaboğa, tüm bunların yanı sıra iş dünyasındaki gözlemlere dayanarak bakım onarımda kadın istihdamının önemli bir başlık olduğunu söyledi. Kadın çalışanların bu çalışma alanında çok başarılı olabileceğinin bilindiğini ancak bu anlamda ciddi bir kaynak eksikliği bulunduğunu belirterek, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Enerji ve hizmet sektörlerinde de benzer durumlarla karşılaşıyoruz. Hizmet kalitesinin artması için sertifika ve deneyim sahibi servis, mutfak ve müşteri karşılama gibi alanlarda çalışanlara ihtiyaç var. Tüm bu başlıklar için eğitim sistematiğinin düzenlenmesinin ve teşvik edilmesinin yanı sıra özel sektör iş birliklerinin öneminin altını çizmek isteriz.”
Karaboğa, bölgeye ve ihtiyaçlara uygun meslek okullarının desteklenmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
Serginin, göreve gelmesinin ardından resmi bakanlık toplantıları dışında katıldığı ilk etkinlik olduğunu belirten Pirinççi, fotoğraf sergisinde yer alan eserlerin bir nevi hafızaları tazelediğini belirtti.
Pirinççi, “Anadolu Ajansının Yeşil Hattının ne kadar etkili olduğunu zaten biliyorduk. Dolayısıyla bu sergi de aslında onun bir göstergesi oldu. Televizyonlarda içimizin yandığını hissederek izlediğiniz görüntüleri bir kez daha ikonik fotoğraflarla görmek oldukça önemliydi. Bu açıdan 4 farklı haber ajansının bir araya gelerek Ankara’da böyle bir etkinlik yapması, farkındalık oluşturması dikkat çekici. İlgi duyan kişilerin de burada olduğunu görmek çevre, yangınlar veya orman yangınları ile bunların oluşturduğu risklere dikkat çekilmesi anlamında oldukça önemli. Gerekli veya yeterli farkındalığı oluşturduğunu düşünüyorum.” dedi.
“TÜÇA’NIN ÖNEMLİ BİR MİSYONU VAR”
Türkiye Çevre Ajansının 2020’de kurulmasıyla birlikte çevre farkındalığı oluşturmak, sıfır atık, geri dönüşüm, depozito yönetim sistemleri, denizlerin denetlenmesi, mapa ve şamandıra sistemleriyle denizlerde kirliliğin engellenmesi gibi faaliyetler gerçekleştirildiğini anlatan Pirinççi, şöyle devam etti:
“Türkiye Çevre Ajansının karada ve denizde özellikle çevreye yönelik farkındalığın artırılması açısından önemli bir misyonu var ki malum küresel ısınma Türkiye dahil olmak üzere bütün dünyada etkisini iyice gösteriyor. Çok ani felaketlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bir yandan ülkelerin ve toplumların direncini artırmak gerekirken diğer yandan da geleceğe yönelik o direnci veya mukavemeti artırmak için önlemler almak gerekiyor.”
TÜÇA olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan öncülüğünde başlatılan Sıfır Atık Hareketi’nin daha fazla yayılması ve uygulanması aşamasında çalışmalar yürüttüklerine değinen Pirinççi, depozito yönetim sistemini de bu konuda önemli bir adım olarak nitelendirdi.
Pirinççi, Türkiye’de bir yılda 20 milyardan fazla pet şişe, içecek şişesi, cam, teneke veya karton şişe üretildiği ve bunların geri dönüşüme uğramadan atık haline geldiği düşünüldüğünde depozito yönetim sisteminin hem ülkeye hem de çevrenin korunmasına önemli katkılar sunacağını ifade etti.
“ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK İLE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ BİRBİRİNDEN AYRILMAZ YAPILAR”
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı isminin 2021’de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı şeklinde değiştirildiğini, ardından Türkiye’nin iklim müzakerelerini yürütmeye yönelik İklim Değişikliği Başkanlığının kurulduğunu hatırlatan Pirinççi, çevre ve şehircilik ile iklim değişikliği kavramlarının birbirinden ayrılmaz yapılar olduğu değerlendirmesini paylaştı.
Türkiye Çevre Ajansının da bu yapının ayrılmaz bir parçası olduğunun altını çizen Pirinççi, sözlerini şöyle tamamladı:
“Hepsi sayın Murat Kurum Bakanımızın öncülüğünde iklim değişikliği veya küresel ısınma ve bunlarla ilişkili veya ilişkisiz çevreye yansıyacak olumsuz etkileri azaltmaya, yıpranmaları en aza indirmeye, geleceğe özellikle önümüzdeki kuşaklara daha az zarar görmüş bir çevre bırakmaya yönelik hamleler. Türkiye Çevre Ajansı da burada o aktörlerden bir tanesi ki tek başına değil. Başta Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanımız Murat Kurum olmak üzere bütün bakanlık unsurlarıyla ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla, diğer resmi kurum ve kuruluşlarla birlikte el birliğiyle gelmekte olan bir tehlikeyi engellemek veya o tehlikenin risklerini azaltmaya yönelik bir seferberlik çalışması aslında. Şu anda bu riskler çok doğrudan görünmüyor veya algısal düzeyde kısmen görünüyor olabilir ama gerçekten de çevre, bu anlamda giderek tüketilen bir şey. Bunun kendini yenilemesi oldukça önemli dolayısıyla Türkiye Çevre Ajansı da bu bağlamda destek olan kuruluşlardan bir tanesi.”
Serginin, göreve gelmesinin ardından resmi bakanlık toplantıları dışında katıldığı ilk etkinlik olduğunu belirten Pirinççi, fotoğraf sergisinde yer alan eserlerin bir nevi hafızaları tazelediğini belirtti.
Pirinççi, “Anadolu Ajansının Yeşil Hattının ne kadar etkili olduğunu zaten biliyorduk. Dolayısıyla bu sergi de aslında onun bir göstergesi oldu. Televizyonlarda içimizin yandığını hissederek izlediğiniz görüntüleri bir kez daha ikonik fotoğraflarla görmek oldukça önemliydi. Bu açıdan 4 farklı haber ajansının bir araya gelerek Ankara’da böyle bir etkinlik yapması, farkındalık oluşturması dikkat çekici. İlgi duyan kişilerin de burada olduğunu görmek çevre, yangınlar veya orman yangınları ile bunların oluşturduğu risklere dikkat çekilmesi anlamında oldukça önemli. Gerekli veya yeterli farkındalığı oluşturduğunu düşünüyorum.” dedi.

“TÜÇA’NIN ÖNEMLİ BİR MİSYONU VAR”
Türkiye Çevre Ajansının 2020’de kurulmasıyla birlikte çevre farkındalığı oluşturmak, sıfır atık, geri dönüşüm, depozito yönetim sistemleri, denizlerin denetlenmesi, mapa ve şamandıra sistemleriyle denizlerde kirliliğin engellenmesi gibi faaliyetler gerçekleştirildiğini anlatan Pirinççi, şöyle devam etti:
“Türkiye Çevre Ajansının karada ve denizde özellikle çevreye yönelik farkındalığın artırılması açısından önemli bir misyonu var ki malum küresel ısınma Türkiye dahil olmak üzere bütün dünyada etkisini iyice gösteriyor. Çok ani felaketlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bir yandan ülkelerin ve toplumların direncini artırmak gerekirken diğer yandan da geleceğe yönelik o direnci veya mukavemeti artırmak için önlemler almak gerekiyor.”
TÜÇA olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan öncülüğünde başlatılan Sıfır Atık Hareketi’nin daha fazla yayılması ve uygulanması aşamasında çalışmalar yürüttüklerine değinen Pirinççi, depozito yönetim sistemini de bu konuda önemli bir adım olarak nitelendirdi.
Pirinççi, Türkiye’de bir yılda 20 milyardan fazla pet şişe, içecek şişesi, cam, teneke veya karton şişe üretildiği ve bunların geri dönüşüme uğramadan atık haline geldiği düşünüldüğünde depozito yönetim sisteminin hem ülkeye hem de çevrenin korunmasına önemli katkılar sunacağını ifade etti.

“ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK İLE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ BİRBİRİNDEN AYRILMAZ YAPILAR”
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı isminin 2021’de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı şeklinde değiştirildiğini, ardından Türkiye’nin iklim müzakerelerini yürütmeye yönelik İklim Değişikliği Başkanlığının kurulduğunu hatırlatan Pirinççi, çevre ve şehircilik ile iklim değişikliği kavramlarının birbirinden ayrılmaz yapılar olduğu değerlendirmesini paylaştı.
Türkiye Çevre Ajansının da bu yapının ayrılmaz bir parçası olduğunun altını çizen Pirinççi, sözlerini şöyle tamamladı:
“Hepsi sayın Murat Kurum Bakanımızın öncülüğünde iklim değişikliği veya küresel ısınma ve bunlarla ilişkili veya ilişkisiz çevreye yansıyacak olumsuz etkileri azaltmaya, yıpranmaları en aza indirmeye, geleceğe özellikle önümüzdeki kuşaklara daha az zarar görmüş bir çevre bırakmaya yönelik hamleler. Türkiye Çevre Ajansı da burada o aktörlerden bir tanesi ki tek başına değil. Başta Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanımız Murat Kurum olmak üzere bütün bakanlık unsurlarıyla ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla, diğer resmi kurum ve kuruluşlarla birlikte el birliğiyle gelmekte olan bir tehlikeyi engellemek veya o tehlikenin risklerini azaltmaya yönelik bir seferberlik çalışması aslında. Şu anda bu riskler çok doğrudan görünmüyor veya algısal düzeyde kısmen görünüyor olabilir ama gerçekten de çevre, bu anlamda giderek tüketilen bir şey. Bunun kendini yenilemesi oldukça önemli dolayısıyla Türkiye Çevre Ajansı da bu bağlamda destek olan kuruluşlardan bir tanesi.”
Gazeteci Halil İbrahim İzgi, burada yaptığı konuşmada, müzede haksızlık ve zulüm mekanizmasının uluslararası, ekonomik ve medya ayaklarının temel bir anlatıyla işlendiğini söyledi.

Bu müze ve benzeri yerlerin sadece bir anma değil aynı zamanda ilham alınacak üretim mekanları olarak da görülmesi gerektiğini dile getiren İzgi, “Buralarda daha sık bir araya gelmemiz lazım. Çünkü burası bir müze değil. Bu anlamda da kıymetli. Burası bir hafıza mekanı.” dedi.
İzgi, “Hikayenin bir parçası da biziz, birçoğumuz bizzat yaşadı. Kenarından yaşayanlar da o kadar büyük bir anlatının içinde muhakkak suretle bir şeyler buluyorlar. Burası bir üretim mekanı, hafızamızı taze tutma, dersler çıkarma mekanı. Yayıncılığın da aynı şekilde, dersler çıkararak muhakkak surette bu anlatıyı oluşturabileceğini düşünüyorum. Gençlerimiz 15 Temmuz’da ne kadar şuurlu olduklarını, ne kadar vatansever olduklarını gösterdiler. Buranın neye hayır dediğimizi göstermek kadar, nelere evet diyeceğimize ve neler yapmamız gerektiğine karar vermemiz gereken bir yer olduğunu düşünüyorum.” değerlendirmesinde bulundu.

– “TÜRK TOPLUMUNUN BÖYLE BİR SAĞDUYUSU VAR”
Yayıncı ve yazar Melike Günyüz, 15 Temmuz’un Türkiye gibi bir toplumda dinin kullanışlı bir alan olduğunu gösterdiğini belirterek, “Herhangi bir dini inanç bağlamında zihnimizin akıl etme ve sorgulama melekelerini çok çabuk saf dışı bırakabileceğimizi de gösterdi. Bunu çok kötü yaşayarak gördük. Yani bundan sonrası için, ülkenin selameti için bunu çok önemli bir nokta olarak görüyorum.” diye konuştu.
Çocuklara sahip çıkmanın önemini vurgulayan Günyüz, “Genel olarak muhafazakar Türk ailelerinde şöyle bir durum var. ‘Ben çalışıyorum, çocuklarımız aman dinden uzak olmasınlar, güvenilir bir yerlerde dinini öğrensinler.’ Dinini kaybetmesinler kaygısı ne yazık ki bizi bu günlere getirdi. Olayı çok daha büyük düşünmek zorundayız. Ben yıllar geçtikçe yaşım ilerledikçe aslında devletin açtığı yaz Kuran kurslarının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anladım.” ifadelerini kullandı.
Olayın bir bütün olarak ele alınması gerektiğine işaret eden Günyüz, “15 Temmuz gecesi bence millet olmanın çok önemli bir göstergesiydi.” diye konuştu.
Günyüz, 15 Temmuz gecesinde toplumun her kesiminden insanın sokağa çıktığını vurgulayarak, “Türk toplumunun böyle bir sağduyusu var. Yani o sağduyu, millet olma sağduyusu, aslında size o anda neyin yanlış olduğunu gösteriyor. Sistemin adaletli işlemesinin de çok önemli olduğunu görüyoruz.” görüşünü paylaştı.
Devletin kendi içindeki denetim mekanizmalarının da önemli olduğunun altını çizen Günyüz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oluşturduğu güven ortamını ve bir bayrak altında toplanma duygusunu çok kıymetli bulduğunu kaydetti.
– “BU ÜLKENİN GELECEK NESİLLERİNE BORCUMUZ VAR”
Hafıza 15 Temmuz Müzesi Müdürü Tuba Danış Ketancı ise 15 Temmuz gecesine ait güvenlik kamerası görüntüleri, cep telefonuyla çekilmiş görüntüler ve kameramanların şahitlikleriyle çekilmiş o geceyi anlatan görüntüler bulunduğunu belirterek, “Saat olarak baktığınızda bir ülkenin tarihinde çok kısa görünse de hiç bitmeyecekmiş gibi bir gece yaşadık.” dedi.
Müzede 15 Temmuz’da yaşananların yanı sıra Amerika’nın keşfi sonrasında başlayan sömürgecilik tarihinin ve güç elde etmek isteyen insanoğlunun yaptığı kötülüklerin de işlendiğini dile getiren Ketancı, “FETÖ ilk değildir, son da olmayacak muhtemelen ama biz akıllı olursak, uyanık olursak, çocuklarımızı bilinçli yetiştirirsek en azından bizim ülkemiz için son olmasını diliyoruz.” ifadelerini kullandı.
Her ülkede güç devşirmek için farklı adlar altında yapılanmaların milletin aleyhine çalışmalar yapabildiğini belirten Ketancı, “Şehitlerimize borcumuz kadar aslında çocuklarımıza ve torunlarımıza da borcumuz var. Bu ülkenin gelecek nesillerine borcumuz var. Bu vatan kolay kazanılmadı.” değerlendirmesini yaptı.
Ketancı, “Silahlı darbe girişimine sivil halk olarak, silahsız olarak, ilk engel olan Türk milletiyiz. Biz bununla ne kadar gurur duysak az ama bu gururla belli çalışmalar yapmaya devam etmemiz gerekiyor. Bu açıdan kitap çok kalıcı bir eser. Filmler, görseller hepsi çok kalıcı eserler. Kendi dilimizi oluşturmanız gerekiyor.” diye konuştu.
15 Temmuz hain darbe girişiminde şehit olanların yakınlarının da katıldığı etkinlik, konuşmaların ardından sona erdi.
Küresel anlamda süregelen risklere işaret eden Avdagiç, jeopolitik belirsizliklerin ekonomiyi etkilediğini ve dış konjonktürde şu anda Türkiye’nin yol haritasını çok belirgin şekilde etkileyecek büyük bir olay görmediklerini söyledi.
Doğrudan yabancı yatırımların önemine dikkati çeken Avdagiç, bu kapsamda Çin’in elektrikli araç üreticisi BYD’nin 1 milyar dolarlık yatırımının fevkalade bir iş olduğunu dile getirdi.
Avdagiç, şöyle devam etti:
“Türkiye’de otomotiv alanında uzun zamandır bir greenfield yatırım yoktu, yeni bir marka yatırımı yoktu. Son 20 yılda sıfır otomotiv yatırımı olarak Togg dışında bir yatırım olmadı. Mevcut firmaların yatırımları oldu ama ilk defa bir yabancı yatırımcı otomotiv ana sanayisinde uzun zamandan sonra böyle bir karar aldı. Son dönemde ABD’nin de Avrupa’nın da gündeme getirdiği bir yaklaşım var. Birtakım dengeleyici vergilerle Çinli firmaları kendi bölgelerine yatırım yapmaya zorlamak. Türkiye, bu konuda öncü bir süreç yürüttü. BYD’nin kuracağı otomobil fabrikası kıvanç verici.”
“YILIN İLK 6 AYINDA ÖNEMLİ ARTILAR VE BAŞARILAR OLDU”
Şekib Avdagiç, birkaç Çin firmasının hızla Türkiye’de doğrudan yatırıma gelebileceğini düşündüğünü ifade etti.
Avdagiç, “Bu otomotiv olabilir, beyaz eşya olabilir, bu sektörlere hizmet eden tedarik sanayi olabilir. Teknolojik, ev ve ev içi elektroniği diyelim, bu konularda onların çok kuvvetli markaları var. Dolayısıyla bu konuda Türkiye ve Türkiye üzerinden AB daha cazip bir noktada olabilir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Avrupalı firmalardan ziyade Çinli firmaların doğrudan yatırım yapma anlamında öne çıkacağını düşünüyorum. Çok netleşmediği için isim veremiyorum ama birkaç yatırım daha öngörüyoruz.” diye konuştu.
Yılın ilk 6 ayında önemli artılar ve başarılar elde edildiğini dile getiren Avdagiç, bu dönemde geçen yıla göre cari açıkta dengelenme olduğunu söyledi.
Avdagiç, şu değerlendirmede bulundu:
“Geçen sene biliyorsunuz enflasyonla mücadele programına rağmen bazı süreçler devreye girdi, EYT devreye girdi. Öte yandan, bu kapsamda emekli olanlara ödenen paralarla piyasaya çok ciddi bir nakit ve çok ciddi bir alım gücü girdi. Şirketlerden rutin dışında birden büyük bir kaynak emekli olanlara aktarıldı. Ana kitle EYT’den emekli oldu ancak Türkiye’nin normal emekli sayısının iki katı kadar da her ay EYT’den emekli olmaya devam ediyor. EYT süreci henüz bitmedi. Birkaç sene daha devam edecek. Dolayısıyla piyasaya ilave bir nakit girişi olarak önümüzde durmaya devam edecek. Burada hane halkının enflasyon beklentisinin Merkez Bankasının enflasyon beklentisiyle örtüştüğü günü yakalamak çok önemli. Kamunun öngörüsüyle halkın öngörüleri örtüştüğü anda biz enflasyonda çok daha hızlı adım atabiliriz.”
Avdagiç, enflasyonda temmuz ve ağustosta baz etkisiyle çok hızlı bir düşüş olacağını, bunun dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
İTO olarak enflasyonda aylık artış trendini takip ettiklerini belirten Avdagiç, “Aylık ne kadar artıyor ve bunun yıllık kümülatifi ne kadar olacak? Dolayısıyla şu anda enflasyonla mücadele devam ediyor. Biz enflasyonla mücadelenin diğer tüm unsurları da dikkate alarak devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Enflasyonla mücadelenin sonunda oluşacak yükü de hasarı da minimize edecek bir yaklaşım sergilememiz gerekiyor.” dedi.
“MİSAFİR PARA, HER MİSAFİR GİBİ GÜNÜ GELDİĞİNDE KALKAR GİDER”
İTO Başkanı Avdagiç, Türkiye’nin, ihracatı gelecek dönemde de en öncelikli konu olarak gündemde tutması gerektiğini düşündüklerini dile getirdi.
Yılın ilk 6 ayında ülkeye dışardan çok ciddi miktarda fon girişi olduğuna dikkati çeken Avdagiç, bunun “misafir para” olduğunu ifade etti.
Avdagiç, şöyle konuştu:
“Dolayısıyla misafir para, her misafir gibi günü geldiğinde kalkar gider. Halbuki biz misafir para yerine sürdürülebilir ihracata, yani kendi kazancımıza daha fazla ağırlık vermeliyiz. Biz misafir parayla finansal dengelerimizi belli bir noktaya getirme konusunda önemli başarılar elde ettik. Bu elbette çok değerli. CDS’lerde ciddi düşüş oldu, artık kalıcı bir şekilde 300’lerin altına geriledik. Tabii bizim beklentimiz 150’lere kadar gerilemesi. Türkiye’nin hak ettiği rakam oralarda, 100-150 bandını çok hızlı bulmamız gerekiyor. Yılın ikinci yarısında ise altını çizdiğimiz en önemli konu ihracat. Şu anda bize göre Türkiye’nin önümüzdeki dönemde en üzerinde durması gereken konu ihracatın sürdürülebilirliği ve seviyesinin muhafazası.
Özellikle şu anda konfeksiyon, hazır giyim, ayakkabı, deri gibi hızlı tüketim sezonluk ürünlerde daralma emareleri görüyoruz. İhracat orta ve uzun vadeli bir iş. Siz çok uzun vadede müşteriyle ilgileniyorsunuz, bununla ilgili üretim bantlarınızı kuruyorsunuz, ihracatınızı devam ettiriyorsunuz. Yıl başında bu makas açılmaya başladığından itibaren söylüyoruz ki döviz kuruyla enflasyon arasındaki korelasyon kaybolmamalı. Bu birebir korelasyon olacak anlamına gelmiyor ve bu korelasyon kaybolmamalı. Bu korelasyonu kaybettiğiniz anda kısa vadede siz burada kuru baskılarsınız, dışarıdan fon getirirsiniz, resim o anda güzel gözükür.”
Avdagiç, ihracatı önceleyen politikalara daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğini, yılın ikinci yarısı için bu konuda önemli beklentileri olduğunu söyledi.
“ENFLASYONLA MÜCADELENİN TEK BOYUTLU OLMAMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ”
Şekib Avdagiç, özellikle Anadolu’da belli yerlerde 6’ncı, 7’nci bölge teşviklerinden faydalanılarak yapılan çok ciddi yatırımlar bulunduğunu belirterek, “Burada çok ciddi istihdamlar var. Dolayısıyla bu sosyal barışa da çok ciddi katkı sağlıyor. Bu durumun muhafaza edilmesi gerekiyor. Bu anlamda enflasyonla mücadelenin tek boyutlu olmaması gerektiğini düşünüyoruz.” diye konuştu.
İstanbul’a gelen turist sayısına değinen Avdagiç, kentte bu açıdan ilk 6 ayın iyi geçtiğini kaydetti.
İstanbul’da otel fiyatlarında ve doluluklarında çok rahatsız edici bir durumun söz konusu olmadığını dile getiren Avdagiç, “Bütün maliyet artışlarına rağmen turistleri muhafaza etmek için döviz bazında fiyat düşürmeyle karşı karşıya kaldık. Yılın ikinci yarısına yönelik eğer makro süreçte bir sıkıntı yaşamazsak İstanbul’un bu seneyi geçen seneki rakamlara benzer bir şekilde kapatılabileceğini öngörüyoruz.” dedi.
Küresel anlamda süregelen risklere işaret eden Avdagiç, jeopolitik belirsizliklerin ekonomiyi etkilediğini ve dış konjonktürde şu anda Türkiye’nin yol haritasını çok belirgin şekilde etkileyecek büyük bir olay görmediklerini söyledi.
Doğrudan yabancı yatırımların önemine dikkati çeken Avdagiç, bu kapsamda Çin’in elektrikli araç üreticisi BYD’nin 1 milyar dolarlık yatırımının fevkalade bir iş olduğunu dile getirdi.
Avdagiç, şöyle devam etti:
“Türkiye’de otomotiv alanında uzun zamandır bir greenfield yatırım yoktu, yeni bir marka yatırımı yoktu. Son 20 yılda sıfır otomotiv yatırımı olarak Togg dışında bir yatırım olmadı. Mevcut firmaların yatırımları oldu ama ilk defa bir yabancı yatırımcı otomotiv ana sanayisinde uzun zamandan sonra böyle bir karar aldı. Son dönemde ABD’nin de Avrupa’nın da gündeme getirdiği bir yaklaşım var. Birtakım dengeleyici vergilerle Çinli firmaları kendi bölgelerine yatırım yapmaya zorlamak. Türkiye, bu konuda öncü bir süreç yürüttü. BYD’nin kuracağı otomobil fabrikası kıvanç verici.”
“YILIN İLK 6 AYINDA ÖNEMLİ ARTILAR VE BAŞARILAR OLDU”
Şekib Avdagiç, birkaç Çin firmasının hızla Türkiye’de doğrudan yatırıma gelebileceğini düşündüğünü ifade etti.
Avdagiç, “Bu otomotiv olabilir, beyaz eşya olabilir, bu sektörlere hizmet eden tedarik sanayi olabilir. Teknolojik, ev ve ev içi elektroniği diyelim, bu konularda onların çok kuvvetli markaları var. Dolayısıyla bu konuda Türkiye ve Türkiye üzerinden AB daha cazip bir noktada olabilir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Avrupalı firmalardan ziyade Çinli firmaların doğrudan yatırım yapma anlamında öne çıkacağını düşünüyorum. Çok netleşmediği için isim veremiyorum ama birkaç yatırım daha öngörüyoruz.” diye konuştu.
Yılın ilk 6 ayında önemli artılar ve başarılar elde edildiğini dile getiren Avdagiç, bu dönemde geçen yıla göre cari açıkta dengelenme olduğunu söyledi.
Avdagiç, şu değerlendirmede bulundu:
“Geçen sene biliyorsunuz enflasyonla mücadele programına rağmen bazı süreçler devreye girdi, EYT devreye girdi. Öte yandan, bu kapsamda emekli olanlara ödenen paralarla piyasaya çok ciddi bir nakit ve çok ciddi bir alım gücü girdi. Şirketlerden rutin dışında birden büyük bir kaynak emekli olanlara aktarıldı. Ana kitle EYT’den emekli oldu ancak Türkiye’nin normal emekli sayısının iki katı kadar da her ay EYT’den emekli olmaya devam ediyor. EYT süreci henüz bitmedi. Birkaç sene daha devam edecek. Dolayısıyla piyasaya ilave bir nakit girişi olarak önümüzde durmaya devam edecek. Burada hane halkının enflasyon beklentisinin Merkez Bankasının enflasyon beklentisiyle örtüştüğü günü yakalamak çok önemli. Kamunun öngörüsüyle halkın öngörüleri örtüştüğü anda biz enflasyonda çok daha hızlı adım atabiliriz.”
Avdagiç, enflasyonda temmuz ve ağustosta baz etkisiyle çok hızlı bir düşüş olacağını, bunun dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
İTO olarak enflasyonda aylık artış trendini takip ettiklerini belirten Avdagiç, “Aylık ne kadar artıyor ve bunun yıllık kümülatifi ne kadar olacak? Dolayısıyla şu anda enflasyonla mücadele devam ediyor. Biz enflasyonla mücadelenin diğer tüm unsurları da dikkate alarak devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Enflasyonla mücadelenin sonunda oluşacak yükü de hasarı da minimize edecek bir yaklaşım sergilememiz gerekiyor.” dedi.
“MİSAFİR PARA, HER MİSAFİR GİBİ GÜNÜ GELDİĞİNDE KALKAR GİDER”
İTO Başkanı Avdagiç, Türkiye’nin, ihracatı gelecek dönemde de en öncelikli konu olarak gündemde tutması gerektiğini düşündüklerini dile getirdi.
Yılın ilk 6 ayında ülkeye dışardan çok ciddi miktarda fon girişi olduğuna dikkati çeken Avdagiç, bunun “misafir para” olduğunu ifade etti.
Avdagiç, şöyle konuştu:
“Dolayısıyla misafir para, her misafir gibi günü geldiğinde kalkar gider. Halbuki biz misafir para yerine sürdürülebilir ihracata, yani kendi kazancımıza daha fazla ağırlık vermeliyiz. Biz misafir parayla finansal dengelerimizi belli bir noktaya getirme konusunda önemli başarılar elde ettik. Bu elbette çok değerli. CDS’lerde ciddi düşüş oldu, artık kalıcı bir şekilde 300’lerin altına geriledik. Tabii bizim beklentimiz 150’lere kadar gerilemesi. Türkiye’nin hak ettiği rakam oralarda, 100-150 bandını çok hızlı bulmamız gerekiyor. Yılın ikinci yarısında ise altını çizdiğimiz en önemli konu ihracat. Şu anda bize göre Türkiye’nin önümüzdeki dönemde en üzerinde durması gereken konu ihracatın sürdürülebilirliği ve seviyesinin muhafazası.
Özellikle şu anda konfeksiyon, hazır giyim, ayakkabı, deri gibi hızlı tüketim sezonluk ürünlerde daralma emareleri görüyoruz. İhracat orta ve uzun vadeli bir iş. Siz çok uzun vadede müşteriyle ilgileniyorsunuz, bununla ilgili üretim bantlarınızı kuruyorsunuz, ihracatınızı devam ettiriyorsunuz. Yıl başında bu makas açılmaya başladığından itibaren söylüyoruz ki döviz kuruyla enflasyon arasındaki korelasyon kaybolmamalı. Bu birebir korelasyon olacak anlamına gelmiyor ve bu korelasyon kaybolmamalı. Bu korelasyonu kaybettiğiniz anda kısa vadede siz burada kuru baskılarsınız, dışarıdan fon getirirsiniz, resim o anda güzel gözükür.”
Avdagiç, ihracatı önceleyen politikalara daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğini, yılın ikinci yarısı için bu konuda önemli beklentileri olduğunu söyledi.
“ENFLASYONLA MÜCADELENİN TEK BOYUTLU OLMAMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ”
Şekib Avdagiç, özellikle Anadolu’da belli yerlerde 6’ncı, 7’nci bölge teşviklerinden faydalanılarak yapılan çok ciddi yatırımlar bulunduğunu belirterek, “Burada çok ciddi istihdamlar var. Dolayısıyla bu sosyal barışa da çok ciddi katkı sağlıyor. Bu durumun muhafaza edilmesi gerekiyor. Bu anlamda enflasyonla mücadelenin tek boyutlu olmaması gerektiğini düşünüyoruz.” diye konuştu.
İstanbul’a gelen turist sayısına değinen Avdagiç, kentte bu açıdan ilk 6 ayın iyi geçtiğini kaydetti.
İstanbul’da otel fiyatlarında ve doluluklarında çok rahatsız edici bir durumun söz konusu olmadığını dile getiren Avdagiç, “Bütün maliyet artışlarına rağmen turistleri muhafaza etmek için döviz bazında fiyat düşürmeyle karşı karşıya kaldık. Yılın ikinci yarısına yönelik eğer makro süreçte bir sıkıntı yaşamazsak İstanbul’un bu seneyi geçen seneki rakamlara benzer bir şekilde kapatılabileceğini öngörüyoruz.” dedi.
Tokayev, Azerbaycan’ın Şuşa şehrinde düzenlenen “TDT Devlet Başkanları Gayriresmi Zirvesi”nde konuştu.
Zirvenin, Türk devletleri arasındaki kardeşliği pekiştirmedeki önemli rolüne işaret eden Tokayev, zirvenin “ulaştırma bağlantısı ve iklim hareketi ile sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek” temasıyla gerçekleştirilmesinin de tüm TDT üyesi ülkelerin çıkarlarını karşıladığını söyledi.

Tokayev, TDT dönem başkanlığının Kazakistan’da olduğunu dile getirerek, “Türk Devletleri Teşkilatının uluslararası otoritesini artırmak için çabalayacağız. Bu kapsamda ‘Türk Devri’ sloganı adı altında teşkilatın etkileşimini genişletmeyi sürdüreceğiz.” ifadelerini kullandı.
Astana’da eylülde 5. Dünya Göçebe Oyunları’na ev sahipliği yapacaklarını hatırlatan Tokayev, “Dünya Göçebe Oyunları, Türk kültürünü daha geniş kitleye yayacak önemli bir etkinliktir. Bu vesileyle kardeş ülkelerin sporcularını bu etkinliğe katılmaya davet ediyorum.” diye konuştu.
Tokayev, Kazakistan’ın dış politikasında küresel güvenliği ve istikrarı sağlama konusunun hep ön planda olacağını ve Türk halklarının her zaman birlik içinde olması gerektiğini vurgulayarak, “Bizim gücümüz birliğimizdir.” dedi.
“GEÇEN YIL ORTA KORİDOR ÜZERİNDEN TAŞINAN YÜK HACMİ YÜZDE 65 ARTARAK 3 MİLYON TONA YAKLAŞTI”
Kazakistan’ın barışa yönelik adımları destekleyeceğini, şu anda dünyanın siyasi ve ekonomi alanda büyük değişimler geçirdiğini anlatan Tokayev, “Böylesine dengesiz bir dönemde TDT’yi daha da geliştirmek önemli.” değerlendirmesinde bulundu.
Tokayev, bu bağlamda teşkilata üye ülkeler arasında karşılıklı ticareti artırmanın önemine dikkati çekerek, şöyle devam etti:
“(Hazar Denizi geçişli) Trans Hazar Uluslararası Taşımacılık Koridoru’nun potansiyelini tam anlamıyla kullanmak gerek. Bugün de bu koridor üzerinden taşınan yük hacmi hızla artıyor. Biz bu alanda yüklerin geçiş süresini azaltmak için ‘Dijital Ticaret Koridoru’ adıyla bir platform oluşturduk. Bu alanda Azerbaycan ile sıkı çalışma yürütüyoruz. Halihazırda iki tarafın demiryolu idareleri arasında entegrasyon süreci tamamlandı. Bu sayede geçen yıl Orta Koridor üzerinden taşınan yük hacmi yüzde 65 artarak 3 milyon tona yaklaştı.”
Tokayev, Kazakistan’ın Hazar Denizi kıyısındaki limanları üzerinden yük taşıyan kardeş ülkelerin nakliyecileri için özel indirim uygulamayı planladıklarını bildirdi.

TOKAYEV’DEN ‘BÜYÜK TÜRK DİLİ MODELİ’ ÖNERİSİ
Telekomünikasyon sektöründeki işbirliğinde de önemli projelerin hayata geçirildiğini anlatan Tokayev, “Hazar Denizi’nin dibinde fiber optik ağı oluşturulmasına yönelik çalışmalar sürüyor. Bu proje, ülkelerimiz arasındaki iletişim kalitesini artıracak. Aynı zamanda bölgenin sosyo-ekonomik kalkınmasına önemli fırsatlar sunacak.” ifadelerine yer verdi.
Ülkeleri için öz kültürlerini ve ana dillerini korumanın önemini vurgulayan Tokayev, yapay zekayı kullanarak “Büyük Türk Dili Modeli” geliştirmeyi önerdi.
Tokayev, iklim değişikliği konusunun da TDT ülkeleri için önemini dile getirerek, “Türk Dünyası ile birleşerek iklim değişikliği alanında işbirliğini güçlendirmeye hazırız.” dedi.
Hazar Denizi’ndeki çevre sorununun göz ardı edilmemesi gerektiğini kaydeden Tokayev, “En büyük sorunumuz, Hazar Denizi’nin suyunun çekilmesidir. Hazar’ı kurtarmak için somut kararlara ihtiyaç var. Bu alanda Türk devletlerinden uzmanların etkileşimini canlandırmanın zamanı geldi. Aral Gölü’nün kuruması ve çöle dönüşmesi de diğer bir önemli konu.” ifadelerini kullandı.
Tokayev, Azerbaycan’ın Şuşa şehrinde düzenlenen “TDT Devlet Başkanları Gayriresmi Zirvesi”nde konuştu.
Zirvenin, Türk devletleri arasındaki kardeşliği pekiştirmedeki önemli rolüne işaret eden Tokayev, zirvenin “ulaştırma bağlantısı ve iklim hareketi ile sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek” temasıyla gerçekleştirilmesinin de tüm TDT üyesi ülkelerin çıkarlarını karşıladığını söyledi.
Tokayev, TDT dönem başkanlığının Kazakistan’da olduğunu dile getirerek, “Türk Devletleri Teşkilatının uluslararası otoritesini artırmak için çabalayacağız. Bu kapsamda ‘Türk Devri’ sloganı adı altında teşkilatın etkileşimini genişletmeyi sürdüreceğiz.” ifadelerini kullandı.
Astana’da eylülde 5. Dünya Göçebe Oyunları’na ev sahipliği yapacaklarını hatırlatan Tokayev, “Dünya Göçebe Oyunları, Türk kültürünü daha geniş kitleye yayacak önemli bir etkinliktir. Bu vesileyle kardeş ülkelerin sporcularını bu etkinliğe katılmaya davet ediyorum.” diye konuştu.
Tokayev, Kazakistan’ın dış politikasında küresel güvenliği ve istikrarı sağlama konusunun hep ön planda olacağını ve Türk halklarının her zaman birlik içinde olması gerektiğini vurgulayarak, “Bizim gücümüz birliğimizdir.” dedi.
“GEÇEN YIL ORTA KORİDOR ÜZERİNDEN TAŞINAN YÜK HACMİ YÜZDE 65 ARTARAK 3 MİLYON TONA YAKLAŞTI”
Kazakistan’ın barışa yönelik adımları destekleyeceğini, şu anda dünyanın siyasi ve ekonomi alanda büyük değişimler geçirdiğini anlatan Tokayev, “Böylesine dengesiz bir dönemde TDT’yi daha da geliştirmek önemli.” değerlendirmesinde bulundu.
Tokayev, bu bağlamda teşkilata üye ülkeler arasında karşılıklı ticareti artırmanın önemine dikkati çekerek, şöyle devam etti:
“(Hazar Denizi geçişli) Trans Hazar Uluslararası Taşımacılık Koridoru’nun potansiyelini tam anlamıyla kullanmak gerek. Bugün de bu koridor üzerinden taşınan yük hacmi hızla artıyor. Biz bu alanda yüklerin geçiş süresini azaltmak için ‘Dijital Ticaret Koridoru’ adıyla bir platform oluşturduk. Bu alanda Azerbaycan ile sıkı çalışma yürütüyoruz. Halihazırda iki tarafın demiryolu idareleri arasında entegrasyon süreci tamamlandı. Bu sayede geçen yıl Orta Koridor üzerinden taşınan yük hacmi yüzde 65 artarak 3 milyon tona yaklaştı.”
Tokayev, Kazakistan’ın Hazar Denizi kıyısındaki limanları üzerinden yük taşıyan kardeş ülkelerin nakliyecileri için özel indirim uygulamayı planladıklarını bildirdi.
TOKAYEV’DEN ‘BÜYÜK TÜRK DİLİ MODELİ’ ÖNERİSİ
Telekomünikasyon sektöründeki işbirliğinde de önemli projelerin hayata geçirildiğini anlatan Tokayev, “Hazar Denizi’nin dibinde fiber optik ağı oluşturulmasına yönelik çalışmalar sürüyor. Bu proje, ülkelerimiz arasındaki iletişim kalitesini artıracak. Aynı zamanda bölgenin sosyo-ekonomik kalkınmasına önemli fırsatlar sunacak.” ifadelerine yer verdi.
Ülkeleri için öz kültürlerini ve ana dillerini korumanın önemini vurgulayan Tokayev, yapay zekayı kullanarak “Büyük Türk Dili Modeli” geliştirmeyi önerdi.
Tokayev, iklim değişikliği konusunun da TDT ülkeleri için önemini dile getirerek, “Türk Dünyası ile birleşerek iklim değişikliği alanında işbirliğini güçlendirmeye hazırız.” dedi.
Hazar Denizi’ndeki çevre sorununun göz ardı edilmemesi gerektiğini kaydeden Tokayev, “En büyük sorunumuz, Hazar Denizi’nin suyunun çekilmesidir. Hazar’ı kurtarmak için somut kararlara ihtiyaç var. Bu alanda Türk devletlerinden uzmanların etkileşimini canlandırmanın zamanı geldi. Aral Gölü’nün kuruması ve çöle dönüşmesi de diğer bir önemli konu.” ifadelerini kullandı.
“BİZ TAZE İNCİRDE FARKLIYIZ”
2024 sezonunun taze incir hasadının başladığını sosyal medya hesabından duyuran Buharkent Belediye Başkanı Mehmet Erol, “Buharkent olarak biz taze incir üretiminde binden fazla üreticimiz ve 25 bin tondan fazla taze incir üretimi ile farklı bir ilçeyiz. Aydın’da ilk incir hasadı 15-20 gün önce bizde yapılır. Ekonomik yönden avantajı ve ilçemize katkısı ile çok önemli bir üründür” dedi.

“EN ÖNEMLİ DEĞERİMİZ ASLINDA İNCİRDİR”
Dünyada taze incirin en kalitelisinin yetiştirildiği bölgenin Buharkent olduğunu ifade eden Belediye Başkanı Mehmet Erol, “Dünyada taze incirin en kalitelisinin yetiştirildiği bölge olan Buharkent’te taze incir hasadı başladı. Tabii Aydın inciri dünyanın en kaliteli inciri. Buharkent de Aydın’da ilk incir hasadının yapıldığı yerdir. Erkenci incirlerimiz olan sarı lop ve Bursa siyahı incirlerimizin hasadı, diğer bölgelere göre yaklaşık bir hafta 15 gün önce yapılır. Buharkent açısından ekonomik değeri çok yüksek olan ve ilçe ekonomimize can veren en önemli ürünümüzdür. En önemli değerimiz aslında incirdir. O yüzden herkeste bu dönemde büyük bir heyecan sevinç ve mutluluk yaşanıyor. Hayırlı, bereketli olsun inşallah. Havamız da mevsim de güzel gidiyor. İnşallah güzel bir sezon geçireceğiz. Ürünümüzün hak ettiği ekonomik değeri bulmasını ve çiftçilerimizin emeklerinin karşılığını almasını istiyoruz. Bereketli bir yıl olsun inşallah. Tabii taze incir anlamında baktığımız zaman bizim yoğun olarak hasadını yaptığımız ürün taze incir. Aydın Türkiye’de kuru incir üretiminin en fazla yapıldığı yer. Türkiye’de taze incir üretiminin, toptan ticaretinin yapıldığı tek nokta ise Buharkent’tir. Bizi de farklı kılan unsur budur. Buharkent’te 25 bin ton civarında taze incir üretimi yapılıyor. Aynı zamanda Bursa siyahı diye adlandırılan, taze olarak toplanan, raf ömrü daha uzun, ihracat özelliği daha fazla olan ürün de Bursa ve diğer illerden 15 gün daha önce hasadının başlandığı için bizim açımızdan çok önemli bir avantajdır. Yani Buharkent’in ekonomisini ayakta tutan en önemli unsur taze incirdir. Vatandaşımız da çiftçimiz de, üreticimiz de emeğinin karşılığını alsın istiyoruz. Sezonumuz hayırlı, uğurlu, bereketli olsun inşallah” dedi.
İncirin başkenti Aydın’da hasat heyecanı başlarken, özenle toplanan ‘sarı lop’ ve ‘Bursa siyahı’ cinsi incirler tüketiciye ulaştırılmaya başlandı. Üreticinin, tüccarın ve tüketicinin memnun olduğu ve sezonda rekoltenin 25 bin ile 30 bin ton arasında gerçekleştirileceği taze incirde yaklaşık 100 milyon dolarlık bir ihracat geliri bekleniyor.
Kahve keyfini yaşarken sağlığınızı da korumak için aşağıda belirtilen altı gıdayı tüketmekten kaçınmak önemlidir. İşte kahve içerken tüketilmemesi gereken 6 şey…
KAHVE İÇERKEN TÜKETİLMEMESİ GEREKEN 6 ŞEY
Narenciye:

Kahve içerken tüketilmemesi gereken 6 şeyden biri narenciyedir. Kahve doğal olarak asidik bir içecek olduğu için, turunçgiller gibi asidik meyvelerle birlikte tüketildiğinde sindirim rahatsızlıklarına neden olabilir. Turunçgiller, mide yanması ve reflü gibi semptomları şiddetlendirebilir. Bu yüzden sindirim sağlığınızı korumak için kahve ile narenciye tüketmekten olabildiğince kaçınmanız gerekir.
Süt:

Kahve içerken tüketilmemesi gereken 6 şeyden bir diğeri ise duyunca çok şaşıracağınız ve muhtemelen kahveye ekleyince tadını çok sevdiğiniz bir seçenek olan süt. Yapılan araştırmalar doğrultusunda kahveye eklenen sütün, kalsiyum emilimini azaltacağı ortaya çıkarılmıştır. Kahvedeki kafein, sütte bulunan kalsiyumun vücut tarafından alınmasını zorlaştırabilir. Bu durumda fazla miktarda kahve içen kişilerde, kalsiyum eksikliği riskini artırabilir ve kemik sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir.
Kızartılmış Yiyecekler:

Kahve içerken tüketilmemesi gereken 6 şeyden üçüncüsü ise kızartılmış yiyeceklerdir. Yüksek kahve tüketimi, kandaki anormal yağ seviyelerinin artmasına neden olarak, kalp sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir. Aynı zamanda kızartılmış gıdaların düzenli tüketimi, kardiyovasküler hastalık riskini artırabileceği de uzmanlar tarafından kanıtlanmıştır. Bu nedenle, kahve içerken ya da sonrasında kızartılmış gıda tüketimini kontrol edilebilir düzeyde tutmak oldukça önemlidir.
Kahvaltılık Tahıllar:

Kahve içerken tüketilmemesi gereken 6 şeyden bir diğeri ise genellikle pratik olması açısından yapılan bol tahıllı kahvaltılıklardır. Kahve, kahvaltılık tahıllarda bulunan bazı minerallerin emilimini etkileyebilir. Özellikle çinko gibi önemli minerallerin emilimi konusunda belirgin bir etkisi bulunur. Bu nedenle, kahvaltılık tahılları kahveden ayrı bir zamanda tüketmek daha uygun olabilir.
Yüksek Sodyum İçeren Gıdalar:

Yüksek sodyum içeriğine sahip gıdalar, kan basıncını doğrudan etkileyebilir. Kahve zaten vücuttaki biyolojik süreçlere müdahale eden kafein içerir. Bu nedenle kahve içerken tüketilmemesi gereken 6 şeyden yüksek sodyum içeren gıdalardır. Yüksek sodyum içeren besinleri tüketirken kahvenin miktarını dikkatlice ayarlamak gerekebilir, aksi takdirde bu durum hipertansiyon riskini tetikleyebilir.
Kırmızı Et:

Kahve içerken tüketilmemesi gereken 6 şeyden sonuncusu kırmızı ettir. Özellikle demirin gibi besinlerin bağırsaktaki emilimini etkileyebilir, Kırmızı ette, demirin en iyi doğal kaynaklarından biri olarak bilinir. Ancak kahve ile birlikte kırmızı et tüketildiğinde, demirin vücut tarafından emilimini azaltabilir. Bu da demir eksikliği riskini artırabilir. Bu nedenle, demirin daha iyi emilimini sağlamak için kahve ile kırmızı et tüketimini ayrı tutmak önemlidir.
Kahve, günlük olarak yeteri miktarda tüketilebilir ancak bu beslenme kurallarına dikkat edilmediği takdirde sağlık sorunlarına yol açabilir. Beslenme uzmanları, kahve içerken tüketilmemesi gereken 6 şey için dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor. Sağlıklı bir yaşam için beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirmek ve uzman önerilerini takip etmek önemlidir. Böylelikle hem kahvenin keyfini çıkarabilir hem de sağlığınızı koruyabilirsiniz.
İlginizi çekebilir;
]]>Dünyanın önde gelen akıllı telefon markası OPPO, küresel bir etkinlik olan CVPR 2024’te (Conference on Computer Vision and Pattern Recognition) çok sayıda yenilikçi yapay zekâ telefon özelliğini sergiledi. Firma, yapay zekâ destekli telefonları daha da geliştirmek ve yaygınlaştırmak için çalışmalarını yoğun biçimde sürdürüyor.
Yapay zekâ özellikleriyle birlikte sergilenen amiral gemisi ürünü Find X7 Ultra, OPPO’nun bugüne kadarki en gelişmiş AI telefonu olarak ortaya çıkıyor.
Şu anda piyasada bulunan en gelişmiş hesaplamalı fotoğrafçılık sistemi olan OPPO HyperTone Görüntü Motoruna sahip olan OPPO Find X7 Ultra’nın minimum hesaplama alanıyla olağanüstü fotoğraflar üretmesini ve her çekimi bir başyapıta dönüştürmesini sağlıyor.
YAPAY ZEKÂ ÖZELLİKLERİNE SAHİP 50 MİLYON OPPO TELEFON GELİYOR
2024 yılı başında OPPO Yapay Zekâ Merkezi’ni kuran şirket, stratejik olarak kaynaklarını yapay zekâ yeteneklerini geliştirmeye yönlendirdi. Bu girişim, OPPO’nun çeşitli yapay zekâ alanlarındaki araştırmalarını entegre edip güçlendirirken aynı zamanda en üst düzey yapay zekâ telefon deneyimini sunmayı da hedefliyor.
Haziran 2024 başında OPPO, AI telefonlarını herkes için erişilebilir hale getirme stratejisini resmi olarak duyurdu ve yıl sonuna kadar yaklaşık 50 milyon OPPO akıllı telefonunun AI özellikleriyle donatılmasını hedeflediğini açıkladı.
CVPR’ye her yıl katıldıklarına ve özellikle 2024’te önemli başarılar elde ettiklerine dikkat çeken OPPO Yurtdışı Pazarlama, Satış ve Satış Sonrası Hizmetler Başkanı Billy Zhang şunları söyledi: “Yapay zekâ bizim için her zaman önemli bir yatırım alanı oldu. Yapay zekalı telefonların önemli bir teknoloji trendi olması, kullanıcı deneyimini bir kez daha yenilikçi hale getirmemize olanak tanıyor. CVPR’ye katılımımız aynı zamanda OPPO’nun AI telefon alanındaki güçlü taahhüdünü ve kararlılığını vurguluyor ve AI ile ilgili alanlardaki en son ilerlemelerimiz hakkında küresel ortaklarımızla fikir alışverişinde bulunmak için mükemmel bir platform sağlıyor.”
OPPO TELEFON SEKTÖRÜNDEKİ YAPAY ZEKÂ TEKNOLOJİSİNE KRİTİK ADIMLAR ATIYOR
Bu yıl, OPPO Araştırma Enstitüsü ve Ar-Ge ekipleri, CVPR’de sunmak için 11 makale seçti. Bu makaleler görüntü restorasyonu, dijital insan oluşturma, video segmentasyonu, dinamik hareket yakalama, dinamik sahne görüntü sentezi, çoklu görüş 3D nesne algılama ve 3D oluşturma gibi önemli araştırma alanlarını kapsıyor. Tüm bu özellikler AI telefonlarda en yenilikçi özelliklerin bazılarını vurguluyor. OPPO, sürülebilir 3D sanal insan yaratma yöntemi UltrAvatar’ı da konferans esnasında tanıttı.
UltrAvatar, dağınık renk çıkarma modeli ve özgünlük güdümlü doku yayma modeli kullanarak tek bir görüntüden veya bir metin satırından sürülebilir 3D sanal insanlar üretebiliyor. Gerçek insan özelliklerinden ayırt edilemeyen bu sanal insanlar, bir kişinin yüzündeki ten rengi ve dokusunun her santimini yakalayan ve sanal etkileşimlerin gerçekçiliğini önemli ölçüde artıran bir düzeye ulaşabiliyor.
Bir diğer önemli katkı olan UniVS, video segmentasyonu için endüstrinin ilk evrensel büyük modelini sunmaktadır. Bu model, belirli bir kategorideki tüm nesnelerin segmentasyonuna izin vererek ve hedeflenen segmentasyon için metinsel açıklamalara yanıt vererek çeşitli gerçek dünya video segmentasyon ihtiyaçlarını benzersiz bir şekilde karşılıyor. Konferansta seçilen bu makaleler yalnızca yapay zekadaki en son gelişmeleri anlatmak ile kalmıyor, aynı zamanda OPPO’yu mobil endüstriyi yapay zekâ odaklı çağa iten bir lider olarak konumlandırıyor.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yapılan araştırma sonuçlarına göre, 65 yaşını geçmiş her 100 kişiden 78’inde bir kronik hastalık bulunuyor. Araştırmaya göre Doğu Karadeniz bölgesinde kronik hastalıklar en yaygın durumda görülürken; kronik rahatsızlığı olanların yüzde 46,6’sının bu durumdan ciddi etkilendiği tespit edildi.
KULLANILAN İLAÇLARIN ETKİSİ AZABİLİR
Kronik hastalık artışı ve birden çok kronik hastalıkları yaşayanların tedavilerine yönelik tavsiyelerde bulunan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Özlü, yaşlı hastaların önemli bir kısmında birden çok kronik hastalığın aynı anda bulunduğunu kaydetti. Her ilacın birbirine etkisinin olabileceğinden bahseden Prof. Dr. Özlü, “Beklenen yaşam süresinin uzaması ve kronik hastalıklarda etkin tedavilerle kontrolün sağlanması nedeniyle artık günümüzde birçok kronik hastalıkla birlikte yaşayan yaşlı bir popülasyon oluştu. Bu hastaların önemli bir kısmında birden çok kronik hastalık aynı anda bulunuyor. Ve tıptaki aşırı uzmanlaşmadan dolayı da aslında bu hastalar birden çok farklı branşta uzmana gidip muayene ve tedavi oluyorlar. Her hekim kendi uzmanlık alanıyla ilgili hastalığa odaklanıp, o hastalık için hastanın tedavisini düzenliyor, kontrollerini yapıyor. Ama şöyle bir sorun var; bu hastalıkların kendileri de birbirleriyle etkileşebiliyor. Biri diğerini bozabiliyor, ağırlaştırabiliyor, tetikleyebiliyor. Öbür taraftan bu hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar da birbiriyle etkileşebiliyor. Birbiriyle etkisini arttıran ilaçlar var. Birbirine etkisini azaltan ilaçlar var. Hasta bunları bir arada kullanmak durumunda kalabiliyor” açıklamasında bulundu.

DOĞRU YÖNLENDİRME ÖNEMLİ
Hastalıkların tedavi sürecinde her doktorun kendi uzmanlık alanına yönelme durumunun olduğuna dikkat çeken Özlü, “Birden çok kronik hastalıkla yaşamak, tedavi durumu olan hastaların, tedavisini bütüncül bir yaklaşımla takip eden adeta bir orkestra şefi rolü oynayan bir hekim kontrolünde olmaları gerekiyor.” ifadelerini kullandı. Burada eksiklik yaşanabildiğinden bahseden Özlü, “Her hekim sonuç itibarıyla kendi uzmanlık alanına yöneliyor ve orayla ilgileniyor, sorunlarla ilgili hastaya çok yardımcı olamayabiliyor. Oysa hastanın bu ilaç etkileşimleri ve hastalıkların birbirine olan etkileşimleri açısından sorun yaşamaması için bir hekim kontrolünde olması gerekiyor. Bu hekim, diğer hekimlerden farklı olarak hastaya bütüncül yaklaşmalı ve tabii ki kendi uzmanlık alanı dışında kalan konularda diğer farklı uzmanlardan konsültasyon alarak hastayı oraya yönlendirerek o alanlarda da hastanın tedavisini yönlendirerek sürdürebilir” açıklamasını yaptı.
TEDAVİ SÜRECİNDE BÜTÜNCÜL TAKİP OLMALI
Bütüncül tedavi sürecinin birden çok kronik rahatsızlığı olanlar için önemli olduğunu aktaran Prof. Dr. Özlü, şu açıklamalara yer vererek konuşmasını tamamladı:
“Bütüncül olarak ilaçlar arasında ve hastalıklar arasında etkileşimler de dikkate alınması lazım. E nabız sistemi bunu biraz kolaylaştırıyor. Türkiye’de çok güzel bir sistem var. Bu hastanın kullandığı ilaçları daha önce aldığı teşhisleri görebiliyorsunuz ama poliklinik muayeneler sırasında çoğu zaman hekimlerin buraya dönüp ayrıntılı hastayla ilgili geçmiş durumlara bakmaları çok mümkün olmayabiliyor. Onun için kronik hastalığı olan hastaların böyle bir hekim tarafından sahiplenilmesi ve bütüncül bir gözle takip edilmesi, sağlıkları açısından çok önemli. İlaç yan etkilerinin, istenmeyen etkilerinin görülmemesi açısından çok önemlidir”
Bakan Fidan’ın açıklamaları şöyle:
Küçüklüğümden beri Türk milli güvenlik sistemine bütün olarak bakmaya odaklanmış biriyim. Bunun askeri, istihbarı birçok ayakları var. Bütün milli güvenlik disiplinlerinin alt dallarının kendine has özellikleri var. Dışişleri Bakanlığı’nda MİT’ten daha stratejik konularda yer alıyorsunuz. MİT’te ağırlıklı olarak operasyonel, kontrespiyonaj, istihbarat toplama oluyordu. Şimdi o bilgiyi kullanan makamdayız. Dışişleri Bakanlığı’nda kapalı ve açık kaynaktan çok bilgiye ihtiyacınız var. Zihinsel, stratejik, perspektif olarak bakanlığın sorumluluğu biraz daha ağır.
Bayramın birinci günü İsviçre’de Ukrayna Barış Konferansı vardı. Oraya görevlendirmişti sayın Cumhurbaşkanı. İkinci günü döndüm, annemin elini öpmeye gittim. Bayram esnasında da uluslararası ilişkilerde olaylar durmuyor. Sürekli mesai gerektiriyor. Bayramda bir yere gitmedim, burada Ankara’daydım.
TÜRKİYE, BRICS’E ÜYE OLACAK MI?
Özellikle Cumhurbaşkanımızın vizyonu çerçevesinde uyguladığımız politikada eksen kayması gibi bir konuyu gündemimizden çıkaralı çok oldu. Bizim kendi menfaatimiz, ilkelerimiz, duruşumuz neredeyse onun arayışı içerisindeyiz. Ait olduğumuz ittifaklara muhataplarımızın bağlı olması da önemli. Alternatif ekonomik platformları yakından takip etme noktasındayız. Brics’i farklı yapan Rusya’nın, Çin’in orada olması. G-7 daha fazla siyasi konuların aynı medeniyet alanını düşünen ülkelerin bir araya geldiği yer. Brics, ekonomik amaçlı bir platform. Kural temelli, yapısal bir hali yok. Brics’in AB’ye nazaran farklı ve güzel tarafı bütün medeniyetleri, ırkları bünyesinde barındırıyor olması. Biraz daha kurumsal hale dönüşebilirse ciddi fayda üretir. Bizim buradaki ilişkilerimiz, diyaloglarımız son derece normal. Brics üyesi ülkelerle ilişkilerimizi iyi tutmaya çalışıyoruz. Dış ticaret hacminin en yüksek olduğu iki ülke Çin ve Rusya, Brics üyesi. Ülkemizin dış politika rotasını daha sağlıklı yürütebilmek için bu çerçevede bakmak lazım. İlişkimiz var, görüşmelerimizi, müzakerelerimizi yapıyoruz Brics üyesi ülkelerle. Onlar da zaten evrim sürecindeler. Bir Gümrük Birliği, ortak para birimi, serbest ticaret anlaşmalarının hayata geçtiği bir yer değil. Kredi verme sistemini çalışıyorlar. Kendi aralarında yerel para birimiyle ticaret yapıyorlar. Bu bizim de taraf olduğumuz konu. Dolarsızlaştırmada çalışmalar var. Siyasetin dayattığı bir strateji bu. Biz hem AB adaylığı hem diğer ekonomik işbirliği teşkilatlarında üyeliklerimiz var. Asya Pasifik’teki devasa ekonomik platformda daha ileri üyelik için başvurumuz olması söz konusu. Platformların birbirlerine alternatif değil tamamlayıcı olarak görmek lazım.
AB’de kural temelli bir işleyiş var. Biz AB ile olan ilişkilerimizin seyrinde bugünkü durumda olmasaydık, AB ileri adım atma konusunda irade koyabilseydi, aslında bizim buradaki belli konulara bakış açımız daha da değişebilirdi. Şu anda NATO’da askeri ittifak konusu var. Ekonomik ittifak alanı aynı şekilde somut hale gelmiş değil. Dolayısıyla arayışlarımız devam etmiş durumda.
PUTİN İLE HANGİ KONULARI GÖRÜŞTÜ?
Sadece sayın Putin’le değil bütün aktörlerle bir araya geldik. Uzun görüşmelerimiz oldu. En sonunda sayın Putin tarafından kabul edildim. Sayın Cumhurbaşkanımızın gönderdiği mesajlar var. Onları detaylıca görüşme imkanımız oldu. Sayın Cumhurbaşkanı önümüzdeki günlerde Kazakistan’da bir araya gelme ihtimali olacak. Bizim Rusya ile şu anda Suriye alanı fevkalade önemli, ikili işbirliğinde enerji konuları fevkalade önemli, ticaret hacmi, Türk firmaların durumu var. Türk firmalarıyla bir araya geldim. Karşı karşıya geldiği konuları ele aldık. Genel itibarıyla memnunlar. Diğer taraftan Ukrayna meselesi fevkalade önemli. Biz durduğumuz yeri söyledik. Devam eden savaşın bölgeye ve dünyaya maliyeti çok fazla daha da vahimi bu risk büyüyebilir, yayılabilir. Coğrafi, metodik olarak yayılabilir. Nükleer silahlar gündeme gelebilir. Çin ve Rusya seyahatinde şunu gördüm. Savaş başka yere sıçramadı ama dünyada bölümlenmenin daha arttığını görüyoruz. Rusya, Çin, İran yapısal ortaklığa doğru gidiyorlar. Bu savaşın meydana getirdiği yaygınlaşma. Ukrayna konusunda barışın esas olduğunu, Rusya’nın duruş belirlemesi gerektiğini muhataplarımıza ilettik. Nitekim 2 gün sonra Sayın Putin, Rusya’nın Ukrayna savaşını durdurma şartlarını madde madde sıraladı.
Sayın Putin’in bunu dile getirmesi önemliydi. Bizim en büyük endişemiz savaşın devam etmesi. 500 binden fazla öldüğü ülkenin altyapısı ile yok olmak üzere olduğu. Savaşın Rusya’nın içine taşındığı durumdayız.
Müzakere süreci için bir zemini her zaman görüyorum. Ona biraz yardımcı olmak gerekiyor. Avrupa’da ve ABD’de kritik seçimler var. Biraz beklenmesi yönünde gidişat var. Taraflar barışı, müzakereyi, diyaloğu dillendiren ilk taraf olarak pozisyonlarında zayıflık göstermek istemiyorlar. Ciddi seferberlik var. Bu yapısal hale dönüşüyor.
Sayın Putin başta olmak üzere nükleer silah kullanma noktasında tereddütü olmayacağını ifade ettiler. Bizim tam da ilk başından itibaren altını çizdiğimiz, uyardığımız konu. Savaş devam ettiği sürece bu risk devam edecek. Bundan kaçış yok. Her taraf oyun değiştirici yöntemleri kullanmak zorunda kalacak. Kıvılcımla başka yerlere sıçrama durumu var. Karadeniz havzasındayız. Güneyimizin, Akdeniz’in doğusunda devam eden İsrail yüzünden güvenlik sorunu, kaotik ortam var. Bunları iyi okumak, iyi yönetmek gerekiyor. Türk diplomasisinin savaşları durdurma noktasında çaba var. Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesi bu yönde.
“PUTİN’İN TÜRKİYE ZİYARETİNİ BEKLİYORUZ”
Suriye ile ilgili Rusların ve bizim tarafın başardığı en önemli şey rejimle muhalifler arasında savaşın şu an itibariyle devam etmiyor oluşudur. Astana süreçleri başka formatlar şu anda bunu mümkün kılıyor. Bu sessizlik dönemini Suriye rejimi akıllıca değerlendirse. Yurt dışına kaçmış gitmiş milyonlarca insanı geri getirip, ülkeyi yeniden yaparak fırsat olarak değerlendirmeli. Rus meslektaşlarımızla yaptığımız görüşmelerde bunun altını çizdim. Suriye’nin kendisi için yapması lazım bunu. Mültecilerin geri dönmesini önemli görüyoruz. İktidarı, muhalefetiyle bütünleşik bir hale gelmiş Suriye’nin, PKK terörü ile mücadelede önemli aktör olacağını düşünüyoruz. İsrail’in operasyon yapıyor olması, çeşitli milis gruplar meseleyi daha karmaşık hale getiriyor. Bizim dinamik politika önemli önemli.
Sayın Putin’in Türkiye ziyaretini bekliyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın davetleri olmuştu. Onların ve bizim seçim süreci oldu. Önümüzdeki günlerde bu konular oturulur, konuşulur diye düşünüyorum.
Washington’da NATO zirvesinde önceliklerimiz, bir önceki yıl ve ondan önceki yıl Madrid’de şekillenen politikalarımızın devamı niteliğinde. Terörle mücadele konusunda Türkiye’nin endişelerini anlayacak ve kapsayacak hassasiyet gösterilmeleri. Madrid’de bunu gündeme getirdik, yapısallaştırdık. NATO ülkesi üyelerinin birbirlerine savunma sanayinde kısıtlama getirmemeleri konusundaki hassasiyetlerimizi dile getirdik. Büyük ölçüde giderdiğimiz, giderilmesi gereken konular var. Güney tabanlı tehditlerin yakından gözetilmesi önemli NATO ittifakı çerçevesinde. NATO üyelerinin kendi içinde dayanışmasının sayın Cumhurbaşkanımız tarafından gündeme getirilmesi söz konusu olacaktır.
“YPG KONUSUNDA 3 ÜLKEYLE SORUNLUYUZ”
Bu konuda 2,5 aktif üye var YPG konusunda problemli olduğumuz. ABD, İngiltere ve biraz da Fransa. Amerika’nın oradaki varlığını devam ettiriyor. Biz her düzlemde bu sıkıntıyı gündeme getiriyoruz. Bunun ittifakın ruhuna aykırı olduğu, Türkiye’nin böyle bir gerçeklikle yaşamayacağı konusunda mümkün olan en üst diplomasiyi yürütüyoruz. Karşı taraf size anlamsız davranıyorsa burada kendi çıkarından ziyade size yönelik kasıt olduğu açıktır. Ortaya koyacağınız başka davranış modelleri var. Amerika ve İngilizlere hep şunu söylüyoruz; sizin terörle mücadelede hassasiyetin daha fazlasını biz PKK ile mücadelede taşıyoruz. Bu tehdit kendi kendini kaldırana ve başka şekilde kaldırılana kadar devam edeceğiz. Belli bir anlayış düzeyine ulaştığımızı düşünüyorum. Karşı tarafın elinde herhangi haklı argüman yok. Bunların bize karşı olmadıklarına dair ellerine argüman yok. Niyetlerimizin ne kadar ciddi olduğumuzu biliyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesini defaatle göstermiş durumdayız. Sabır ve akılla bu konuda belli bir noktaya gelinmesini, PKK’nın aramızdan çekilmesini istiyoruz.
“AVRUPA’DA AŞIRI SAĞ PARTİLERİN YÜKSELİŞİNİ TEHDİT OLARAK GÖRÜYORUZ”
AB meselesini sistemli bir şekilde konuşuyoruz. MİT’te iken Avrupa’da aşırı sağı tehdit kategorisinde takip ettiğimiz konuydu. Aşırı sağı Avrupa’nın kendisi de tehdit olarak görüyor. Tehdit tanımına girdiğimiz için soydaşlarımıza tehdit oluşturan hususları da tehdit algılıyoruz. Aşırı sağın Avrupa’da sabıkalı bir tarihi var Avrupa’da Türk ve Müslümanlara yönelik olarak. Aşırı sağın yükselişi kimin için ne ifade ediyor Avrupa’da? Ben diyorum ki; Avrupa ülkeleri, özellikle merkezi Avrupa ülkeleri zaten Türkiye ile olan ilişkilerinde hep aşırı sağ iktidardaymış gibi politika izliyorlar. Biz Türkiye’yi AB’ye alırsak aşırı sağ güçlenecek diyorlar. Burada mesafeli politikadan bahsediyorlar. AB kendisini öyle yapıyor. Aksini ispat etmek durumunda olan onlar. Şu ana kadar ispat etmediler. Olanı anlatıyoruz, suçlamıyoruz. Türkiye ile olan ilişkilerinde aşırı sağ iktidardaymış gibi oldu. Biz bazen diyoruz ki, kendileri gelse de onlarla görüşsek. Hitler’e karşı, faşistlere karşı savaş vermiş bir Avrupa var ama şimdi o temellere ters bir Avrupa var. Kendi eleştirisini yapmadı, bugün bunu yaşıyor. Avrupa aşırı sağın kendi içindeki problemler, dinamiklere yakından bakıldığında enteresan açmazları içeriyor. Orada da çok ciddi zavallılık ve tarihsel zavallılık söz konusu.
Avrupa’daki değerlerin aşındırılması durumu. Avrupalı sağcı liderle de konuştum. Acayip bir kafa karışıklık var. Aile sisteminin yok olduğunu söylüyorsunuz, bunun yanında bunu savunan Müslüman nüfus var. Göçmen karşıtı olmakla medeniyet karşıtı olmanın arasına sınır çizmeniz lazım diyorum. Cevap yok, haklısın diyorlar. Kestirmeden, oy kazanmak için kimlik siyaseti yapıyorlar. Yabancı olanın kötü ve tehdit olduğunu söyleyerek oy topluyorlar. Türk dünyasına karşı, İslam’a karşı ötekileştirme hareketi Avrupa’da kendini var eden değerler zincirinin tersi. Bu imtihanı nasıl aşacaklar göreceğiz. Bazen bakıyorsunuz, onlar da kendi pragmatizmlerini ortaya koyuyorlar.
Bizim en büyük hazırlığımız tehdidin geldiğini görüp, o sınırlar içinde egemen olan aktörle oturup konuşmak, meselenin takibini yapmak. Bu konu bazen kamusal siyaseti ilgilendirdiği için hassas oluyor. Kendi siyasal tabanlarından dolayı bu konuyu konuşmak istemiyorlar. Türklerin, Müslümanların durumu ne olacak? Konsolosluklarımız sürekli bizi bilgilendiriyor. Trendleri görüyoruz. Provokasyon mu var, seçimlere yakın mı oluyor, ekonomi kaynaklı mı?
“AVRUPALI LİDERLERDE SAHİCİLİK YOK”
Avrupa Birliği’nde jeostratejik çerçeve üzerinden üyelik ilişkilerinde teknokratlarla konuştuğunuzda Avrupa’nın daha bağımsız, kendinden emin bir jeostratejik aktör olması için Türkiye ile beraberliği önemli. Hatta Türkiye’nin beraberinde getirdiği dünyanın burada olması daha önce başlatılan medeniyetler ittifakı kavramının burada somutlaşma meselesi insanlık ve Avrupa için bir fırsat. Bu AB’de çok rahat tartışılan konu değil. Avrupa’daki siyasal partiler kimlik siyaseti yaptığı için. Jeostratejinin faydasını sokak diline indirmede bir problem alanı var. Bütün demokrasilerde bu alan problemli alan. Sahici bir deneme içine giren de yok. Sahici liderlik gösteren, Cumhurbaşkanımıza da arkadaşlık yapmış Avrupalı liderler vardı. Şimdi görmüyoruz. Farklı bir şey söyleyen yok. Herkes ucuz yoldan oy alıp iktidarda kalma peşinde. Jeostratejik olarak atmadığınız adımların halkın ekonomisini, sağlığını, güvenliğini nasıl etkilediğini anlatmıyorsunuz. Bunu anlatmadığınız zaman bugünkü sorunlarla karşılaşılıyor. AB’nin karşı karşıya kaldığı sorunlardan biri de transatlantik yapı içinde ne kadar otonom hale gelecekler ne kadar ABD’ye bağlı kalacaklar? Bu mümkün mü? Avrupa kendi barışını devam ettirebilecek mi? Daha yaşamsal konu bu.
Bence dünya bu tehdidi ciddiye almalı. Bu gerçekten hesabı kitabı yapılmış mesele. Gazze’deki katliam, soykırım insanlığı ortadan ikiye bölen soykırım. İnsanlığın aynı noktaya geldiği konu. Bunun karşısında duran bir yapı var. Bu yapının Ukrayna’da devam eden bir sorunsalı var. İki savaş, dünyadaki ekonomik rekabet, yapay zekanın beklenmedik atağa kalkmasıyla ‘teknolojik üstünlük kimde olacak?’ sorusunu birdenbire öne çekilmesi. Normal piyasa şartlarında giden bir konu. Şimdi burada ortaya çıkan potansiyeli o kadar büyük ki.
Teknoloji tarihinde şöyle bir şey oluyor. Buna ömür biçenler vardı. Daha hızlı gerçekleşti. Şimdi bunun üzerine yapay zekayı hayata geçirmenin yolu yüksek kapasiteli mikro işlemcileri geliştirmek. Grafik tabanlı mikro işlemcileri geliştiren firma dünyanın en değerli şirketleri oldu.
Son dakika gelişmelere anında ulaşmak için Haber7 uygulamasını akıllı cihazlarınıza (iOS, Android) kurabilir, Twitter’da @Haber7 hesabını takip edebilirsiniz.
App Store Google Play Takip Et
]]>
Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, Kurban Bayramı dönüşü ilk mesai gününde belediye çalışanlarıyla toplu bayramlaşma programında bir araya geldi.
Konya Büyükşehir Belediyesi Mevlana Kültür Merkezi’nde düzenlenen programda konuşan Başkan Altay, Konya’nın huzur içerisinde bir bayram geçirmesini sağlayan tüm Büyükşehir Belediyesi ve KOSKİ çalışanlarına teşekkür etti.

“BİZ BURADA HUZUR İÇİNDE BAYRAM YAŞARKEN MAALESEF GAZZE’DE İSRAİL ZULMÜ DEVAM EDİYOR”
Gazze’deki İsrail zulmünü hatırlatarak konuşmasına devam eden Başkan Altay, “Biz burada huzur içinde bir bayram yaşarken maalesef Gazze’de İsrail’in zulmü kesintisiz bir şekilde devam ediyor. İnşallah orada bir an önce ateşkesin sağlanması ve dünyanın gözü önünde insanlık tarihine önemli bir suç olarak geçecek İsrail zulmünün bir an önce sonlanmasını ve oradaki kardeşlerimizin de artık bayramlarını huzur içinde kutlamalarını temenni ediyor ve onlar için dua ediyoruz” diye konuştu.
“BÜYÜKŞEHİR OLARAK YAPTIĞIMIZ HER HİZMETTE SİZLERİN ÇOK BÜYÜK EMEĞİ VAR”
Bayramları birlik, beraberlik ve kardeşliğin bir vesilesi olarak gördüklerini kaydeden Başkan Altay, “Konya’nın en büyük ailesi olarak bugün bir araya gelerek birlik beraberliğimize, kardeşliğimize tekrar vurgu yapıyoruz. Büyükşehir olarak yapmış olduğumuz her hizmette sizlerin çok büyük emekleri var. Belediyecilik bu açıdan önemli bir iş. Hem bu dünyamız için ailelerimize helal rızık götürüyoruz hem de ahiret için azık biriktiriyoruz adeta. Çünkü her yaptığımız iş hem insana hem nebatata fayda sağlıyor ve bunu bu büyük ailenin her ferdiyle beraber gerçekleştiriyoruz. Birlik berberliğimizin daim olmasını temenni ediyorum” dedi.

“KONYA’NIN SORUMLULUĞU DİĞER DÖNEMLERE GÖRE ÇOK DAHA FAZLA”
Yeni bir döneme başladıklarını bu dönemde Konya’nın sorumluluğunun diğer dönemlere göre çok daha fazla olduğunu vurgulayan Başkan Altay, “Onun için hep birlikte yeniden büyük bir başarı hikayesi yazmak zorundayız. Bunun için gece gündüz demeden gayret gösteriyoruz, çaba sarf ediyoruz. Hepimizin Konya’ya bir borcu var. Hz. Mevlana’nın şehri, Selçuklu’nun darülmülkünü sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en güzel şehirlerinden birisi yapacağız Allah’ın izniyle. Bunun için bilgi birikimimiz, personel gücümüz, insan kaynağımız ve belediyecilik anlayışımız inşallah buna yetecek güçte. Hep birlikte bu dönemde öncelikle mevcutta devam eden işlerimizi tamamlamak sonra Konya’ya vizyon getirecek, 31 ilçemizde 2 milyon 320 bin insanımızın faydalanacağı işler yapmaya gayret edeceğiz” ifadelerini kullandı.
BAŞKAN ALTAY DEVAM EDEN YATIRIMLARDAN BAHSETTİ
Şu anda yoğun bir şekilde ulaşım projeleri üzerinde çalıştıklarının altını çizen Başkan Altay konuşmasına şu sözlerle devam etti:
“Büyükşehirlerin en önemli sorunu trafik. Trafiği çözmenin yolu da toplu ulaşımı ve bisiklet kullanımını artırmak. Şu anda Konya Büyükşehir Belediyesi olarak Şehir Hastanesi-Yeni Sanayi tramvay hattının yapımına devam ediyoruz. Seçimden hemen sonra temelini atmıştık. 11.2 kilometrelik hattı Büyükşehir imkanlarıyla gerçekleştiriyoruz. Yeni Sanayiden-Stadyuma kadar olan 10 kilometrelik kısmı da TCDD ve Altyapı Genel Müdürlüğümüz ile birlikte çözeceğiz. Protokolümüzü imzaladık. İnşallah tamamlandığında 21.1 kilometrelik yeni bir raylı sistem hattına kavuşmuş olacağız. Bununla birlikte yine Büyükşehir Belediyemizin sorumluluğunda olan Barış Caddesi hattıyla ilgili çalışmalarımıza devam ediyoruz. Müşavirlik süreci tamamlanmak üzere. İnşallah bu yıl bitmeden onun da yapımına başlayarak şehrimize yeni bir raylı sistem hattı kazandırmayı planlıyoruz. Konya’nın yıllardır konuştuğu, özellikle sanayi alanlarına ulaşımı sağlayacak banliyö hattıyla ilgili de TCDD ve Konya Büyükşehir Belediyesi iş birliğinde çalışmalar yoğun bir şekilde devam ediyor. İnşallah bununla birlikte söz verdiğimiz raylı sistem hatlarının yapılması konusunda da Ulaştırma Bakanlığı’mızla büyük bir gayret içerisindeyiz.”
Milli Savunma Bakanlığı ile Konya’nın iki önemli kentsel dönüşüm işlerinden birini tamamlamak üzere olduklarını da anımsatan Başkan Altay, “Hepinizin cephanelik olarak bildiği, artık şehrimizin güvenliği için ciddi problem oluşturan alanla ilgili çalışmalarımız son noktaya geldi. İlk etap ve ikinci etap tamamlandı, üçüncü etapta çalışıyoruz. En önemlisi artık Konya merkezde bir kilogram bile cephane kalmadı. Cephanelerin tamamı yeni alana taşındı. Milli Savunma Bakanlığının standartlarında Türkiye’nin en modern cephaneliğini yaparak Mehmetçiğimizin hizmetine sunduk. Meram Yeni Yol’da bulunan Ağır Bakım alanıyla ilgili de kentsel dönüşüm çalışması kapsamında ASELSAN Konya’nın karşısında bulunan alanda da faaliyetlerimize yoğun bir şekilde devam ediyoruz” açıklamasında bulundu.
“KONYA OLARAK ÇOK DAHA ÖNEMLİ İŞLERE İMZA ATACAĞIZ”
Depreme dayanıksız olduğu için yıkmak zorunda kaldıkları eski Büyükşehir Belediye binasının bulunduğu yerde Konya’nın gençlerine, çocuklarına ve geleceğine yatırım yaptıklarını da belirten Başkan Altay şunları kaydetti:
“Çok önemli bir işin, Konya Şehir Kütüphanesi’nin yapımına devam ediyoruz. İnşallah tamamlandığında Konya’nın simge binalarından birisini de şehrimize kazandırmış olacağız. Akyokuş’taki palye düzenlemelerimiz de kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Taş Bina karşısındaki Meydan Evleri’nde de çalışmalarımızı tamamlamak üzereyiz. Yine geçtiğimiz günlerde Meram Belediyemizle Yaka’da yapmış olduğumuz sosyal tesislerin açılışını gerçekleştirdik. Bir taraftan şehrimize hizmet ediyor, vizyon projeler gerçekleştiriyoruz; bir taraftan Türkiye’ye örnek işler yapıyor ve ülkemizi temsil ediyoruz. Bir taraftan da çalışan arkadaşlarımızın hayatlarını en iyi şekilde geçirecekleri imkanlar sunmaya gayret ediyoruz. Bu dönemi de başarıyla geçireceğimize eminim. Bu işlerde hepinizin katkısı ve emeği var. İnşallah bu bayram vesilesiyle birlik beraberliğimizi pekiştirdiğimiz bu zamanda Konya olarak çok daha önemli işlere imza atacağız.”

BAŞKAN ALTAY TASARRUF VE YERLİ ÜRÜN KULLANIMINA VURGU YAPTI
Özellikle bu dönemde tasarruf ve yerli ürün kullanımı noktasında vurguladıkları iki konu olduğunu anlatan Başkan Altay, “Tasarruftan vazgeçmeyeceğiz. Her yaptığımız işte ne kadar tasarruf edebiliriz, işi en uygun şekilde nasıl yapabiliriz; bunlar en önemli gündem maddesi olacak. Ayrıca Cumhurbaşkanımız tarafından yayımlanan tasarruf genelgesine tüm birimlerimizle eksiksiz bir şekilde uyacağız. Bu 3 yıl boyunca buna da çok dikkat edeceğiz. İkinci konu ise kalemden araca kadar Türkiye’de üretilen ürünler konusunda hassasiyetimizi daha üst seviyeye çıkaracağız. Milli Teknoloji Hamlemiz, Milli Sanayi Hamlemiz elhamdülillah birçok ürünün Türkiye’de yerli üretilmesine imkan sağladı. Ama sizler de kullanıcılar olarak buna lütfen dikkat edin. Biz kamu olarak ülkemizde üretilen ürünleri desteklemek zorundayız ki kendilerini geliştirebilsinler. Bu konuda da lütfen ithal ürün kullanmamaya dikkat edelim. Hep birlikte çok daha büyük ve güçlü bir Türkiye inşa edeceğimize inanıyorum” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
]]>
Da Vinci’nin tasarladığı köprünün Sütlüce Kültür Merkezi ile Eyüp Sultan arasına konulması için projenin onayladığını vurgulayan Arslan, “Bu önemli proje, Kadir Topbaş’ın vefatından dolayı yapılamamıştı. Biz de rahmetli Kadir Topbaş’ın fikrinden yola çıkarak, Leonardo da Vinci Vakfıyla iletişime geçtik ve kapsamlı, sürdürülebilir bir sergi olması için vakfın paydaşlarıyla temaslarda bulunduk. İtalya, Fransa ve Belçika’daki partnerlerimizden onay aldık. Sergi, burada 15 Ocak’a kadar açık olacak ve ardından İstiklal Caddesi’nde kurmayı planladığımız Leonardo da Vinci Müzesi’nde sergilenecek. Bu çok kapsamlı projede, Leonardo da Vinci’nin İstanbul için tasarladığı köprüden yola çıkarak, onun adını taşıyan kalıcı bir müzenin olması için, Uluslararası Leonardo da Vinci Vakfı, İtalya Büyükelçiliği, Avrupa Birliği gibi kurumlarla fikir alışverişinde bulunduk ve onların da desteğini aldık. Lale Vakfı olarak, İstanbul Büyükşehir Belediyesine, yap-işlet-devret modeliyle bu köprüyü yapmak istediğimizi de ilettik. Onlardan dönüş bekliyoruz.” dedi.
– “BU SERGİYİ EN ANLAMLI VE BENZERLERİNDEN ÖZEL KILAN İSE GASTRONOMI BÖLÜMÜ OLACAK”
Avrupa’da Leonardo da Vinci ile ilgili yapılan en kapsamlı sergiye imza attıklarını kaydeden Arslan, şunları aktardı:
“Sergimizde, ziyaretçilerin kullanabileceği, 28 farklı icattan meydana gelen bir koleksiyonumuz da olacak. Sergide, birçok makinenin çalışmasını sağlayan, dönemin önemli icadı, ‘sonsuz vida’, helikopterin yapılmasındaki en büyük icatlardan birisi olan bilyelerden oluşan aletler de ziyaretçilerimiz tarafından kullanılabilecek.
Bu sergiyi en anlamlı ve benzerlerinden özel kılan ise gastronomi bölümü olacak. Bu yıl Liege’de Leonardo da Vinci’ye ait bir mutfak açıldı. Bu mutfağın bir bölümünü de sergimizde yapıp ziyaretçilerimizin beğenesine sunacağız. Böylece İtalyan, Fransız ve Belçikalı aşçılar ile uluslararası alanda Leonardo da Vinci üzerine araştırmalar yapan birçok uzmanın da katıldığı, 15 Eylül’e kadar iş adamları, üst düzey yöneticiler ve basın mensuplarına, 18 Eylül’den itibaren ise diğer ziyaretçilerimize yönelik ‘Leonardo da Vinci sofraları’ kuracağız. Onun yemek ve mutfakla ilgili yönlerinden bahsetme fırsatına sahip olacağız. Zira o, bir vejetaryen olmasına rağmen, şömineden kaplara kadar mutfakta kullanılacak aletlerden oluşan sistem kuruyor ve bu onun dönemi için çok önemli. Ziyaretçilerimiz onun bu icatlarını da sergimizde görebilecek.”

Serginin küratörlüğünü üstlenen Uğur Bekdemir ise dünyaca ünlü ressamın yemek ve mutfak kültürüne önemli katkılarda bulunduğunun altını çizerek “çoklu pişirme” sistemini Leonardo Da Vinci’nin geliştirdiğinin altını çizdi.
Bekdemir, gastronomi alanında da Vinci’nin icatlarının yansımalarının görülebileceğine dikkati çekerek, “Leonardo da Vinci’nin vejetaryen olduğu söylenir ve onun mutfağı sebze ağırlıklı olarak dizayn edilmiştir. Kendi el yazısıyla hazırladığı alışveriş listelerini Floransa’dan, burada sergilenmek üzere getireceğiz. Bu listeler, da Vinci’nin yemek kültürünün çerçevesini de bize göstermiş olacak. Ayrıca o, üzüm bağlarının yetiştirilmesiyle ve dikilecek fidelerin aralıklarına kadar ilgilenmiş. Dolayısıyla karşımızda hem gastronomi hem de botanik anlamında önemli katkılar sunmuş bir isim var. Bütün bunlar da Vinci’nin mutfağını ve yemek kültürünü fazlasıyla zenginleştiren unsurlardan. Biz de burada Leonardo da Vinci’nin gastronomi ve mutfak kültürünün izlerine yönelik etkinler yapmaya devam edeceğiz.” ifadelerini kullandı.

– “BIR DİJİTAL KÜTÜPHANE OLUŞTURACAĞIZ VE ZIYARETÇILERİMİZE LEONARDO DA VINCI’NİN ÇOK YÖNLÜ KİŞİLİĞİNİ TANITMIŞ OLACAĞIZ”
Leonardo da Vinci’nin, sadece bir ressam olmadığını vurgulayan Bekdemir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Leonardo da Vinci’ye, ‘Sen ne iş yaparsın?’ diye sorduklarında, ‘Ben, makine yaparım, insan vücudunu incelerim, gastronomiyle ilgilenirim.’ diye cevap verir. ‘Boş kaldığınızda ne yaparsınız?’ denildiğinde ise şöyle karşılık vermiş: ‘Resim yaparım.’ Bu, diyalog bize onun nasıl çok yönlü bir kişiliğe sahip olduğunu çok güzel gösteriyor aslında. O, yaşadığı dönemde kilisenin çok büyük baskısı altında kalıyor ve bu şartlar altında çalışmak zorunda kalıyor. O dönem Avrupa’da yasakçı bir dönem var. Leonardo da Vinci, filozoflardan kimyagerlere kadar geniş bir yelpazedeki kişilerden oluşan bir grupla birlikte çalışmalarını sürdürmeye devam etti. İnsan vücudunun araştırılması, hastalıkların incelenmesi o zamanlar izin verilen uygulamalar arasında yer almıyordu. Da Vinci’nin de içinde olduğu grup, bu alanlara yönelik çok sayıda çalışma yapmış ve binlerce sayfa notlar bırakmıştır geriye.”
Bekdemir, Rönesans Devrimi’nin alt yapısının başta Leonardo da Vinci olmak üzere felsefeciler ve bilim adamlarının yaptığı bu çalışmalarla atıldığını sözlerine ekleyerek, “Biz de bu sergimizde, Avrupa’daki en önemli da Vinci uzmanları olan Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Tolay, Museo Ideale Leonaardo da Vinci’den Prof. Dr. Alessandro Vezossi, Sorbonne Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Louvre Müzesi’nden araştırmacı Stefania Tullio Cataldo, Liege Üniversitesinden Laure Fagnart gibi isimlerden destek aldık, almaya devam edeceğiz. Onlar, burada kuracağımız Leonardo da Vinci Müzesi’nin danışman ekibinin de bir parçasını oluşturuyor. Bir dijital kütüphane oluşturacağız ve ziyaretçilerimize Leonardo da Vinci’nin çok yönlü kişiliğini tanıtmış olacağız.” ifadelerine yer verdi.
Banyo lavabolarında sıklıkla tek bir musluk veya musluk ile birlikte bir tapa bulunur. Ancak dikkat edilmesi gereken bir detay daha vardır: Musluğun hemen altında, genellikle lavabo kenarında, küçük bir delik daha bulunur. Bu deliğin görevi nedir? Banyo lavabosundaki bu ikinci delik ne işe yarar?
İşte burada çoğu insanın göz ardı ettiği, ancak oldukça önemli olan bir rol devreye girer: suyun tahliyesi.
BANYO LAVABOSUNDAKİ İKİNCİ DELİK NE İŞE YARAR?

Banyo lavabosundaki ikinci delik, lavabonun düzenli olarak temizlenmesi gereken suyu tahliye etmek için tasarlanmıştır. . Zamanla, lavabo tıkanabilir veya su basıncı artabilir, bu da taşmaya neden olabilir. İşte bu noktada, banyo lavabosundaki ikinci delik devreye girerek suyun dışarı taşmadan önce boşaltılmasını sağlar. Bu delik sayesinde, olası taşma risklerinin önüne geçilirken, lavabo ve çevresinin temiz kalması da sağlanır.
Ancak, hatırlanması gereken önemli bir detay var: Banyo lavabosundaki ikinci delik, standart bir drenaj deliği gibi atıkları filtrelemez. Bu nedenle banyo lavabosundaki ikinci delikte biriken artıkları temizlemek ve tıkanıklıkları önlemek için düzenli bakım gereklidir.
Genellikle göz ardı edilen banyo lavabosundaki ikinci delik, bir süre sonra lavabo kullanıcılarının sık sık karşılaştığı bir sorun kaynağı haline gelebilir. Zaman içerisinde kalıntıların birikmesi, hijyen problemlerine ve drenajın engellenmesine yol açabilir. Bu nedenle, lavabo bakımının bir parçası olarak düzenli olarak bu ikinci deliğin temizlenmesi önemlidir.
BANYO LAVABOSUNDAKİ İKİNCİ DELİK NASIL TEMİZLENİR?

Peki, banyo lavabosundaki ikinci deliğini temizlemek için neler yapılabilir? İşte bazı öneriler:
Banyo lavabosundaki ikinci deliğin görevi, suyun düzenli tahliyesini sağlamaktır. Ancak bu deliğin temizlenmesi ve bakımı da oldukça önemlidir. Bu basit temizlik adımları, lavabonun verimli bir şekilde çalışmasını sağlayarak uzun vadeli sorunları önlemeye yardımcı olabilir. Özellikle yoğun kullanılan banyolarda, bu rutin bakım işlemi ihmal edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki, küçük önlemler almak büyük sorunların önüne geçebilir.
İlginizi çekebilir;
]]>Bunun yanı sıra yazarlık akademileri yapıyoruz. Balkanlarda Türkçe konuşan gençlerimiz var onlara bir dergi çıkardık. Mezun derneklerimiz var. Bunları bir sürü ülkede yapıyoruz. Türkiye’de öğrenci olarak okumuş ve sonra ülkelerine dönmüş öğrencilerimiz kurdu bunu.
Kültür ile alakalı da çok farklı faaliyetlerimiz var.
Mehmet Acet’in Uluslararası Öğrenci Programı sorusuna Eren şu cevabı verdi:
Bu hakikaten çok önemli bir konu. YTB’nin diaspora faaliyetlerinin yanı sıra 2011 senesinde kurumumuz Türkiye’nin uluslararasındaki eğitimleri çekebilmek için bir burs programı başlattı.
2011’de kurumumuzda Türk cumhuriyetlerinden gelen öğrencilerin burslandırılması konusunda bir koordinasyon yetkisi verildi. Türkiye Bursları adından yeni bir program ortaya çıkardık. Bunların yanı sıra bölgesinde etkin güç olmak isteyen dünyanın birçok bölgesinde güç kazanmaya çalışan bir ülkenin tüm dünyadan başarılı öğrencileri ülkeye çekmek çok stratejik bir hedeftir.
Türkiye Bursları’nın amacı dünyanın birçok ülkesinden başarılı öğrencileri Türkiye’de okutup onların ülkesine dönmesini sağlayarak onların Türkiye ile olan ilişkilerini devam ettirmeleri. Bu burslar kapsamında her sene başvurularımız artarak gitti. 2011’de Türkiye’de uluslararası öğrenci sayısı 20 bindi. Şu an 360 binden fazla öğrenci sayısı oldu.
Burslu öğrenci sayımız şu an 15 bin, 178 ülkeden. Bu noktaya gelinmesinde Türkiye Bursları’nın önemli bir etkisi oldu. Bizim geleneğimizde ilim talep eden talebeler her zaman seyahat etmişlerdir.
Türkiye’nin uluslararası öğrenci almaya başlaması Cumhuriyet’in ilk yıllarında, ikili anlaşmalarla Türkiye’ye öğrenciler geliyor. Akademisyenler de geliyor. Nazi Almanya’sında önemli isimler Türkiye’ye geliyor.
2024 yılında 7 milyon öğrenci kendi ülkesinin dışında okuyan öğrenci sayısı var. Bu mevcut şu an 7 milyon öğrenci 10 ülkeyi tercih ediyor. Bu işin ekonomisi çok önemli. 370 milyar dolarlık bir sermaye söz konusu. Bu 7 milyon öğrenci arasında 1 milyon öğrenci sayısı ile ABD’de birinci sırada yer alıyor. İngiltere, Fransa, Kanada, Avusturalya, Almanya ve Türkiye. Türkiye ilk 7’de.
Sadece sayı değil biz sayıyı artırırken kaliteyi de artırıyoruz. Bu büyük pastanın 30 küsür milyar dolardan fazlasını ABD alıyor. Türkiye burada 1,5 milyar dolar, dolaylı harcamalarla da 3 milyar dolara yakın Türkiye’ye faydası oluyor.
Bu öğrenci hareketliliğinde 51 bin Türk öğrenci Türkiye’den gidip yurtdışında okuyor. İngiltere’deki öğrencilerin yüzde 23’ü, Kanada 24, Avustralya’da yüzde 32.
Türkiye açısından uluslararası öğrenci sistemi bir ekosistem. Üniversitelerin kalitesi, sosyal imkanlar bu öğrencileri ülkeye çekmede belirleyici oluyor. Uluslararası öğrenci hareketliliği bakımından bu çok önemli.
Dünyanın birçok ülkesi, farklı ülkelerde yetişmiş zeki çocukları kendilerine çekmeye çalışıyor. İnsan kaynağı kazanılıyor. Bilgi dolaşımı oluyor. Aynı zamanda bu bir sektör. Bu önemli ülkeler bu işten para kazanmaya da çalışıyor.
Fransa’nın Campüs France bursu vardı. Onların çıkardığı bir raporda Türkiye, Türkiye Bursları ile Afrika’ya bizim etki alanımza girmiş durumda diye rapor çıkardı. Bizim en büyük rakiplerimizden biri Fransa şu an alarm verdi resmen. Bunlar rekabet alanı.
Benim başkan olarak kurumumun ilgilendiği alan burslu öğrenciler. Biz uluslararası burs programlarıyla rekabet ediyoruz. Türkiye, önemli ülkelerin devlet burslarıyla rekabet ediyor.
ABD’nin Fulbright bursu, dünyanın birçok önemli yerinde başbanlık, önemli görevler yapmış olan kişiler Fulbright bursundan faydalanmıştır. Çok önemli devlet başkanları Fulbright bursu almıştır. Türkiye’den de Fulbright bursu alan isimler var. Onlarca liste var. Buraya baktığınızda yaklaşık 70 senedir devam ediyor ve bir amaca göre yapılıyor. Parlak, geleceği olan kişiler ABD’ye getiriliyor ve burada okutuluyor.
Daha sonra bu kişilerle irtibat devam ediyor. Biz diğer burs programlarından farklıyız. Türkiye Bursları ile Türkiye’ye gelen öğrenci, muhabbetle ayrılsın. Kültürümüzü görsün, tanısın. Gün sonunda biz bu öğrencilerin bir gönül elçisi olarak Türkiye’den ayrılmalarını istiyoruz. Tabii ki de iyi yerlere gelmelerini istiyoruz ama şüphesiz diğer burs programlarından farklı olarak bizimkinin ruhu var.
Son dakika gelişmelere anında ulaşmak için Haber7 uygulamasını akıllı cihazlarınıza (iOS, Android) kurabilir, Twitter’da @Haber7 hesabını takip edebilirsiniz.
App Store Google Play Takip Et

Açılışta konuşan Kurtulmuş, İpek Yolu’nun yaklaşık 300 milyonluk bir nüfusa ulaşan Türk dünyasının tam da göbeğinde yer aldığını ve uluslararası bir hattı oluşturduğunu belirterek, “Özellikle Çin’in Yol ve Kuşak Projesi’yle Türk dünyasını da içine alacak İpek Yolu Projesi’nin birbirleriyle bütünleştirilebilecek yapılar olduğu aşikardır. Önümüzdeki dönemde, dünya sistemindeki farklı mücadele alanlarından birisi de bu çok kutupluluk üzerinde, özellikle Asya’da gelişecek olan yeni eğilimlerdir. Bu yeni eğilimlerin merkez üslerinden birisi de nasıl tarihte İpek Yolu’nun önemli kervansarayları Konya’da yer aldıysa, bu dönem içerisinde bu hattın ağırlık merkezi olarak da Türkiye, Anadolu kıtası ortaya çıkmaktadır” dedi. Türk Dünyası Belediyeler Birliği ve Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, “10 bin yıllık tarihiyle her daim stratejik bir öneme sahip olan Konya’mız İpek Yolu üzerinde bulunan en önemli kadim şehirlerimizden birisidir. İki asır Selçuklu’ya başkentlik yapmış darülmülk Konya’mızın İpek Yolu üzerinde inşa edilen yüzlerce kervansarayı mevcuttur. Hamdolsun ki böyle müstesna bir şehrin hizmetkarı olmak bizlere nasip oldu. Bugün hala bu eserlerin bir kısmı dönemin ekonomik ve kültürel canlılığının da en önemli eserleri olarak yüzyıllardır ayakta duruyor” diye konuştu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Konya Büyükşehir Belediyesi, Türk Dünyası Belediyeler Birliği, İnsan ve Medeniyet Hareketi, İstanbul Ticaret Üniversitesi ve Bahariye Sanat Atölyeleri iş birliğiyle hazırlanan “Zamanını Aşan Miras; İpek Yolu Sergi ve Sempozyumu” Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş’un katıldığı programla açıldı.
İstanbul Bahariye Mevlevihanesi’nde gerçekleştirilen etkinliğin açılışında konuşan İnsan ve Medeniyet Hareketi Başkanı Kemal Özden, projenin Tarihi İpek Yolu havzasındaki neredeyse tüm ülkelerden sanatçıların katılımıyla bir zenginlik taşıdığını ifade ederek, “Projemize desteklerinden dolayı Konya Büyükşehir Belediye Başkanımıza teşekkür ediyoruz. Çünkü Konya Büyükşehir Belediyemiz olmasaydı bu projeyi hayata geçirmemiz çok zor olurdu” ifadelerini kullandı.

“10 BİN YILLIK TARİHİYLE KONYA İPEK YOLU ÜZERİNDE BULUNAN EN ÖNEMLİ KADİM ŞEHİRLERİMİZDEN BİRİSİDİR”
Türk Dünyası Belediyeler Birliği ve Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, dilleri, kültürleri, medeniyetleri ve inançları birbirleriyle buluşturan İpek Yolu’nun, geçtiği yerleri sadece ekonomik anlamda değil, pek çok noktada ileri taşıyan bir insanlık mirası olduğuna işaret etti.
Tarih boyunca Türklerin yaşadığı coğrafyalardan geçen bu yolun, Türk milletinin Orta Asya’dan batıya doğru başlayan göç sürecinde de çok etkin bir role sahip olduğuna dikkat çeken Başkan Altay, “Bu çok yönlü tarihi ve kültürel katkı, medeniyetleri besleyen bir nehir gibi deveran etmiştir. 10 bin yıllık tarihiyle her daim stratejik bir öneme sahip olan Konya’mız İpek Yolu üzerinde bulunan en önemli kadim şehirlerimizden birisidir. İki asır Selçuklu’ya başkentlik yapmış darülmülk Konya’mızın İpek Yolu üzerinde inşa edilen yüzlerce kervansarayı mevcuttur. Hamdolsun ki böyle müstesna bir şehrin hizmetkarı olmak bizlere nasip oldu. Bugün hala bu eserlerin bir kısmı dönemin ekonomik ve kültürel canlılığının da önemli eserleri olarak yüzyıllardır ayakta duruyor” diye konuştu.

“KONYA BU İNSANLIK MİRASINA SAHİP ÇIKMAK İÇİN ÖNEMLİ BİR ADIM ATTI”
Binlerce yıllık tarihi, geçmişinin de omuzlarına yüklediği sorumluluk bilinci içerisinde olan Konya’nın İpek Yolu’nun merkezinde yer almasından dolayı, bu insanlık mirasına sahip çıkmak ve onu yeni nesillere anlatmak amacıyla önemli bir adım attığını vurgulayan Başkan Altay, şöyle devam etti:
“İpek Yolu’nu tanıtmak ve yeniden canlandırmak adına Büyükşehir Belediyemiz İnsan ve Medeniyet Hareketiyle birlikte Zamanı Aşan Miras: İpek Yolu adlı bu önemli projeyi ortaya koymuştur. İnanıyoruz ki uluslararası niteliğe hayiz olan bu proje kıtaları birbirine bağlayan gönül coğrafyamızın bir araya gelmesi, kaynaşması ve güç birliğine gitmesine önemli bir köşe taşı olacaktır. Türkiye’mizde Konya ve İstanbul’da, Özbekistan’da Semerkand ve Taşkent’te, Azerbaycan’da da Bakü şehrinde birbirinden farklı sergiler, sunumlar, geziler, söyleşiler, konferanslar ve workshop’larla zengin bir içerikten oluşan bu eserimiz yeni ufuklar açacak. Yine bu kıymetli eser vesilesiyle 41 kıymetli zanaatkar ve 36 bilim insanı buluşturulmuş tema üzerinde hazırlanan 60 parça özgün eserden oluşan müstesna bir sergi oluşturulmuştur. 5 aylık süreyi kapsayan bu projenin gönül coğrafyamıza ve fikir dünyamıza yeni açılımlar sağlayacağına canı gönülden inanıyorum.”
Başkan Altay, programa katılan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a ve projenin hayata geçmesine vesile olan tüm paydaşlara teşekkür ederek konuşmasını tamamladı.
“TARİH BOYUNCA KÜLTÜR, SANAT, MEDENİYET VE BİLİM AKTARIMININ YAPILDIĞI YOLLAR OLDU”
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ise, tarih boyunca siyaset, devletler arası ilişkiler ve dünya üzerinde hakimiyet mücadelesinin verildiği ve kültür, sanat, medeniyet ve bilim aktarımının yapıldığı yolların bulunduğunu anımsatarak, bu anlamda İpek Yolu’nun, Baharat Yolu’nun, Tuz Yolu’nun ve Amber Yolu’nun geçmişte kendi bölgeleri içerisinde önemli fonksiyonlar icra ettiğini dile getirdi. Özellikle İpek Yolu’nun yaklaşık 300 milyonluk bir nüfusa ulaşan Türk dünyasının tam da göbeğinde yer aldığını ve uluslararası bir hattı oluşturduğunu ifade eden Kurtulmuş, Orta Asya’dan başlayarak Anadolu kıtasına kadar gelen ve buradan da Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada, İpek Yolu’nun vermiş olduğu dayanışmanın, kültürel ve bilim alanındaki aktarımların çok büyük tarihsel önemi bulunduğunu vurguladı.
“ÇOK KUTUPLU DÜNYANIN KURULMASINDA FARKLI KÜLTÜR VE MEDENİYET HAVZALARININ HAREKETE GEÇMESİ KAÇINILMAZ”
Kurtulmuş, uluslararası ilişkiler ve dünya dengeleri bakımından yeni bir dönemin başladığını belirterek, bu yeni dönemin çok kutuplu bir dünya sistemi olacağını ifade etti.
Bu çok kutuplu dünyanın kurulmasında farklı kültür ve medeniyet havzalarının harekete geçmesinin kaçınılmaz olduğunu dile getiren Kurtulmuş, “Bu çerçevede tam da doğu-batı ekseninde, dünyanın bütün mücadele alanlarının neredeyse en stratejik bölgelerinde yer alan ve tamamına yakını Türk-İslam medeniyetinin bir parçası olan, Türkçe konuşan Türk topluluklarının yer almış olduğu 300 milyonluk bir akstan bahsediyoruz. Tarihte bu aksa ‘Turkuaz Aksı’ adı verilmiş. Bunun yeniden canlanması, hareketlenmesi için de özellikle son yıllarda fevkalade ciddi bir ivme yakalanmıştır” diye konuştu.
“SİYASİ VE KÜLTÜREL İŞ BİRLİKLERİNİN ARTIRILMASINA VESİLE OLACAKTIR”
İpek Yolu Projesi’nin Çin ve diğer Asya ülkelerinin de içinde olabileceği küresel büyük bir proje haline dönmesi istidadında olduğunu gördüklerini ifade eden Kurtulmuş, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Özellikle Çin’in Yol ve Kuşak Projesi’yle Türk dünyasını da içine alacak olan İpek Yolu Projesi’nin birbirleriyle bütünleştirilebilecek yapılar olduğu aşikardır. Böylesine önemli bir girişimin dünya ticaretinin gelişmesine büyük katkısı olacağı gibi, üzerinden geçtiği bu hat boyunca ülkelerin de siyasi ve kültürel iş birliklerinin arttırılmasına vesile olacaktır. İşin bu siyasi tarafı ayrı bir konu. Ama çok önemli, çok dinamik bir konu olarak önümüzde duruyor. Önümüzdeki dönemde, dünya sistemindeki farklı mücadele alanlarından birisi de bu çok kutupluluk üzerinde, özellikle Asya’da gelişecek olan yeni eğilimlerdir. Bu yeni eğilimlerin merkez üslerinden birisi de nasıl tarihte İpek Yolu’nun önemli kervansarayları Konya’da yer aldıysa, bu dönem içerisinde bu hattın ağırlık merkezi olarak da Türkiye, Anadolu kıtası ortaya çıkmaktadır. Bunu önümüzde dikkatle, titizlikle çalışmamız gereken bir alan olarak görüyor ve kabul ediyoruz.”
İslam medeniyetlerinin, medreselerle bir taraftan dini ve manevi ilimleri güçlü bir şekilde öğretirken, diğer taraftan da dünyayı anlamak için maddi ilimlerde de zirve olduğuna dikkati çeken Kurtulmuş, “Bir tarafta Uluğ Bey’in, Fergani’nin, İbni Sina’nın, Farabi’nin diğer tarafta Bahaddin Nakşibendi’den Ubeydullah Ahrar Hazretlerine, Maturidi’ye ve Buhari’ye kadar büyük alimlerin yer aldığı, tabiri caizse iki kanadı da çok kuvvetli bir kuş gibi yükselebilen bir medeniyeti inşa etmeyi başarmışlardı” dedi.
“TÜRKİYE’NİN KÜLTÜR VE SANAT ALANINDAKİ GELİŞMELERİ ISKALAMASI DÜŞÜNÜLEMEZ”
Kurtulmuş, İslam medeniyetinin bütün büyük eserlerinin hepsinde denge ve itminanın ortaya koymuş olduğu olağanüstü yüksek bir simetri bulunduğunu söyledi.
Süleymaniye Camisi’nin hiçbir noktasında bir simetri eksikliği görülemeyeceğini, o yapıyı ortaya koyan insanların hepsinin itminan içerisinde hareket eden ve kainatı bir denge içerisinde gören insanlar olduğunu ifade eden Kurtulmuş, Türkiye olarak bu noktada hassas davranmaları gerektiğini söyledi.
Projeye katkıda bulunan bütün kurum ve kuruluşları tebrik eden Kurtulmuş, şöyle devam etti:
“Önümüzdeki dönem dünya siyasetinde, dünya dengelerinde çok kutuplu bir dünya sisteminin kurulacağı bir dönem olduğu gibi Türkiye için de fevkalade önemli, tarihsel bir dönemdir. Cumhuriyet’in ikinci asrı ya da yeni Türkiye Yüzyılı olarak ortaya koymuş olduğumuz bu hedefler sadece bir tek alanla kısıtlı kalamaz. Türkiye, ekonomisi güçlü bir ülke olacak, milli savunma sanayisinde güçlü bir ülke olacak, altyapıları dünyada rekabet edebilen bir ülke olacak ama bütün bunların üstünde ve belki bütün bunları da ortaya çıkaracak şekilde Türkiye’nin mutlaka kültürde, sanatta, edebiyatta ve bu anlamdaki estetik değerleri önceleyen çalışmalarda da öncü olması lazım. Türkiye gibi küresel ölçekte iddiası ve hedefi olan bir ülkenin özellikle kültür, sanat alanındaki bu gelişmeleri ıskalaması asla düşünülemez. Bunun için her alanda güçlü bir şekilde çalışmayı sürdüreceğiz. Özellikle İpek Yolu Projesi’ni bu anlamda çok anlamlı bulduğumu ifade etmek istiyorum. Burada yeniden küresel ölçekteki medeniyet, kültür, sanat ve estetik değerlerimizi öne çıkaracak çalışmaları ortaya koyacağız.”
Konuşmaların ardından 60 parça özgün eser, mücevher ve parfümden oluşan serginin açılışı gerçekleştirildi. Kurtulmuş ve protokol daha sonra 41 sanatçıya ait hat, tezhip, çini ve ahşap eserlerin yer aldığı sergiyi gezdi.
Programa, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Serdar Çam, IRCICA Genel Direktörü Mahmud Erol Kılıç, sanatçılar ve akademisyenler katıldı.
“Zamanı Aşan Miras; İpekyolu Sergisi”, Eyüpsultan’daki Bahariye Mevlevihanesi’nde 25 Haziran’a kadar ziyaret edilebilecek.
Uluslararası nitelikte hazırlanan proje kapsamında 13 Ekim’e kadar Konya başta olmak üzere, Özbekistan’ın Semerkand ve Taşkent şehirlerinde ve Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de sergiler ve sempozyumlar gerçekleştirilecek
]]>“ÖRGÜT BİRBİRİNE GİRMİŞ DURUMDA”
Hande Fırat şu bilgileri paylaştı:
Fetullah Gülen’in şeker hastalığı zaten biliniyor yaşı da malum. Sağlık durumu ağır. Neden böyle bir tartışma başladı çünkü hizmet içi atamalar olarak adlandırılan terör örgütü atamaları haziran ayında yapılıyor. Gülen’in sağlık sıkıntısından dolayı örgüt birbirine girmiş durumda. Normalde bu atamalar Gülen’in kararı ile yapılıyordu. Sağlık durumu kötüye gidiyor. Pensilvanya’daki kamptan kaçırıldı iddiası gündemde.

DİKKAT ÇEKEN MEKTUP
Fakat bir mektup var ortaya çıkan. Örgüt içindeki üst düzey isimler arasında yaşanan kavgalar yer alıyor. 2023 yılındaki FETÖ’cü Mustafa Özcan gibi ismin el çektirildiğine dikkat çekiliyor. Eski büyük abiler olarak adlandırılan isimler pasifivize edildi diyor yine bu mektuba göre. Para ve mal varlığının kasasının değişmesi önemli. Örgüt içinde güç kaybeden bir isim de Mustafa Özcan. Sadece bazı günler karargaha ziyaretine izin verildiği ifade ediliyor. Mustafa Özcan dinleme cihazı yerleştirmekle de suçlanmıştı. Yeniden güç kazanmak isteyen Mustafa Özcan bir grubun başında içeride. Fetullah Gülen, Özcan’ın hareket tarzı sonucunda mevcut karargaha büyü yapıldığı, takip edildiği, söz konusu adresten ayrıldığı sürece sağlık sorunlarının düzeleceği söylenerek ayrılması sağlandı. Bu sebeple nisan ayında başka bir adrese taşındı. Cevdet Türkyolu’nun verdiği izinle belirli sayıda insan ile görüşebiliyor.
Mektupta FETÖ’cü şöyle diyor: Son dönemle kararlar Gülen tarafından değil sekreteri Cevdet Türkyolu tarafından alınıyor. Bu sebeple kritik noktalara Mustafa Özcan’a yakın isimlerin getirilmesi ile sonuçlanacağına dikkat çekiyor.
ÖRGÜTÜN KASASI EL Mİ DEĞİŞTİRDİ?
FETÖ’cü İsmail Büyükçelebi, Naci Tosun ve Barbaros Kocakurt gibi eski büyük abiler olarak adlandırılan gruplar pasifize edildi. Bu mektuba göre yine “Hizmetin kasasını elinde bulunduran icra heyeti üyesi İsmail Aksoy‘la Adem Kalaç gibi isimlerin dönemi başladı.” ifadesini kullanıyor. Bu para ve mal varlığı dünya genelinde olduğunu düşünürseniz önemli. Kasa olmak neden önemli, bu yüzden önemli onun da altını çizelim. Örgüt içinde bu güç kaybeden isimlerden biri Mustafa Özcan. Mustafa Özcan’ın daha önce Pensilvanya‘daki karargâhta ikametini engellendiği daha sonra da sadece bazı günler karargâh ziyaretine izin verildi ifade ediliyor. Yani Mustafa Özsoy‘un 2024 yılı ülke imamları atamalarında kendi adamlarına önemli pozisyonlara getirmek istediği de ifade ediliyor. Mustafa Özcan biliyorsunuz dinleme cihazı yerleştirmekle de örgüt için kavgada Pensilvanya‘ya suçlanmıştı. Şimdi yeniden güç kazanmak isteyen Mustafa Özcan dolayısıyla biz içerdeki gruplardan birinin başında. Kadim dostu kim diye sorarsanız da Cevdet Türkyolu. İkisinin de yeni hareket tarzıyla terör örgütü içinde harekete geçtiği ifade ediliyor.
“GÜLEN, ‘BÜYÜ YAPILDI’ DENİLEREK İKNA EDİLDİ”
Türkyolu’nun hareket tarzı sonucunda Gülen mevcut karargâhı, büyü yapıldığı sürekli takip altında tutulduğu söz konusu adresten ayrılması halinde sağlık sorunlarının düzeleceğini söylemleriyle ikna edilerek taşınması sağlandı. Bir kere daha tekrar edeyim mi? Özcan ve Türkyolu’nun hareket tarzı sonucunda Fethullah Gülen mevcut karargâhı büyü yapıldığı sürekli takip altında tutulduğu söz konusu adresten ayrılması halinde sağlık sorunlarının düzeleceği söylemleriyle ikna edilerek ayrılması sağlandı.
Şimdi yine mektuba göre geniş bir arazide satın alınan yeni bir eve Nisan 2024’te taşındı Fethullah Gülen. Terör örgütü elebaşısı sadece Cevdet Türkyolu‘nun izin verdiği sınırlı sayıda insanla görüşebiliyor.
Adana Ticaret Borsası’nın ev sahipliğinde kentteki bir otelde ‘Ulusal Hububat Konseyi 2024 Mısır ve Buğday Kongresi’ düzenlendi.
Açılışta konuşan Adana Ticaret Borsası Başkanı Şahin Bilgiç, mısır ve buğdayın Çukurova için çok önemli hububat ürünlerinden birisi olduğunu belirterek desteklemelerle ekim alanlarının artabileceğini söyledi.
Adana Valisi Yavuz Selim Köşger ise buğday ve mısırın tarımsal üretimde en önemli ürünlerden birisi olduğunu, Adana’nın da temiz ve güvenilir gıdaya ulaşmasında ülkenin sigortası olduğunu aktardı.
“GIDA GÜVENLİĞİNDE SORUN YAŞAMADIK”
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, pandemi döneminde birçok ülkenin gıda güvenliği açısından sorun yaşadığını belirterek, “Ülkelerin gıda ile ilgili konularda acaba ben üretemediğim herhangi bir gıda ürününü nasıl temin ederim diye düşündüğü bir dönemde bizler o dönemi diğer ülkelere göre daha rahat geçiren bir ülke olarak belki de bunun önemini ya da etkisini hissedememiş olabiliriz. Ancak Türkiye’nin son 22 yılda oluşturmuş olduğu çok ciddi altyapı bu sorunları bizim herhangi bir şekilde hasar almadan atlatmamıza sebep oldu. Ben bu ülkenin hem bakanı, hem de evladı olarak bütün bu hazırlığı ve yapıyı hazırlayanlara teşekkür ediyorum” dedi.
“ÜRETİCİLERİMİZİN ALIN TERİ VE EMEĞİNİ KORUYAN TARSİM’DİR”
Son 22 yılda çiftçileri üretime teşvik etmek adına 1 trilyon 625 milyar lira destek verildiğini aktaran Bakan Yumaklı, “22 yılda ülkemizdeki çiftçilerimizi üretime teşvik etmek için 1 trilyon 625 milyar lira destek verildi. TARSİM’den bahsetmek istiyorum. Hakikaten neden ilgi gösterilmediğini anlamadığım bir durum var. Ancak bazı politikaları uygulamak için sigorta şart. Şimdiden söyleyeyim, üreticilerimizin alın teri ve emeğini koruyan TARSİM’dir. Geçtiğimiz yıl sadece Konya’da pilot proje olarak uygulanan sigorta bütün ülkeye örnek oldu. Bu konuya ilgi gösterelim. Ürününü ektikten sonra tam 1 yıl bekleyip hasat edecekken emeği zayi olan birisinin her seferinde devlete dönüp tazmin istemesi sürdürülebilir bir şey değildir. Sigorta konusu çok önemlidir. Bu konuda sigorta vardır. Bilgi isteyen, kafasında soru işareti olanlar bizlerle iletişime geçsin” ifadelerini kullandı.
“137 MİLYON TON ÜRETİMLE REKOR KIRILDI”
Bitkisel üretimde geçen sene 137 milyon tonluk rekor kırıldığını vurgulayan Yumaklı, “Yaptığımız regülasyon faaliyetlerinden bahsedeyim. Ürün alım politikaları devleti yanında gören etkenlerden olmuştur. AR-GE çalışmaları ve inovasyon bu altyapının hazırlanmasında önemli başlıklar. Bitkisel üretimde 137 milyon tonluk rekor kırıldı. 2022 bu rakam 129 milyon tondu ama 2023’de 137 milyon tona çıktı. Bu başarıları makro göstergelerde teyit etmiş oluyor. Son 21 yılın 16’sında tarım sektörü büyüme gösterdi. Dünyada ilk 10 ülke arasındayız. Türkiye’de tarım bitti, öldük, mahvolduk artık şuraya muhtacız gibi söylemler hiçbir temeli olmayan bazı hezeyanların bu Türkiye’nin üreticisi olan üreticilere hakarettir. Biz ülke olarak niye halen kendimizi olması gerektiği yerde veya olduğu yerde görmemekte ısrar ediyoruz bu da sorulması gereken soru” diye konuştu.
“ÜLKENİN NÜFUSU 105 MİLYONA ULAŞACAK”
Geçen sene tarım sektörünün 31 milyar dolarlık ülkeye döviz kazandırdığını vurgulayan Bakan İbrahim Yumaklı, daha sonra şunları söyledi:
“Geçen sene 2 bin 200 çeşit ürünümüzü 212 ülkeye ve bölgeye ihraç etmişiz ve 31 milyar dolarlık tarımsal üretim ihracatına sahip olup döviz kazanımını ülkeye getirmişiz. Elbette öncelik bizim ülkemizin ihtiyaçları. 2050 yılında bu ülke 105 milyona ulaşacak. Turist sayımızın da şuanda 60 milyonlar civarında ve 100 milyona ulaşması bekleniyor. Bizler şuanda sahip olduğumuz avantajları daha da ileriye götürebilmek için hangi politikayı takip etmemiz gerekir, devletimizin bütüncül bakışında tarım sektörü nerede olacak konusuna biz şu cevabı veriyoruz. Bundan sonraki dönemde tarım sektörü 5 ana kaide üzerinde hareket edecek. Sürdürülebilir bir şekilde, verimli, kaliteli ve kayıtlı bir şekilde tarım yapacağız. Ayrıca sektöre yatırım yapılacak. 2023 yılından itibaren bütün uygulamalarımızı bunlara yönlendirmiş durumdayız. Örneğin Çiftçi Kayıt Sistemimiz (ÇKS) yüzde 65’ler seviyesinde. Bunu arttırmak için karşımıza çıkan hususları düzenleyerek gidiyoruz. Halen kaydı olmayan ancak ekilen alanlar var. Bu hazine arazileriyle ilgili de çalışmayı bitince yüzde 80’lerin yakalanması içten bile değil.”
“BUĞDAY VE MISIRA 182 MİLYAR LİRA DESTEKLEME VERİLDİ”
Türkiye için buğday ve mısırın önemli bir yeri olduğuna dikkat çeken Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Buğday ve mısır insanımızın temel gıda ham maddesi ve hayvan yemi olarak en önemli girdi kalemi. Buğday ve mısır üretiminin ülkemizde ayrı bir değeri var. Bu kapsamda da 6 farklı kategoride bu ürünlere destekleme verdik. Son 22 yılda buğday ve mısıra verilen destek miktarı 182 milyar lira. Kırsal kalkınma kapsamında çiftçilerimize desteklerimiz devam ediyor. Lisanlı depoculuğun hakikaten sektörün gelişmesinde katkısı var. Bugüne kadar 3.4 milyar lira lisanslı depoculuğa aktarılmış durumda. Lisanlı depo kapasitemiz 10 milyon ton. Yıl sonuna kadar 2.3 milyon ton daha ilave edilecek. Bu yetmez tabi, yatırımları desteklemeye devam edeceğiz” şeklinde konuştu.
“TARIMSAL ÜRETİMİ ISKALAMAMALIYIZ”
Tarımsal üretim planlamasının Türkiye için önemine vurgu yapan Bakan Yumaklı, daha sonra şunları kaydetti:
“Buğday ve mısır en önemli üretim planlamasını oluşturuyor. Çok iyi yasal düzenlemeler yapabilirsiniz. Kanunlar, yönetmelikler yapabilirsiniz ancak bunlar tek başına yetmez. Devletin düzenlemelerine sizlerin desteği gerekir. Bu düzenlemelerin tamamını sizlerle konuşarak yaptık ama bundan sonra da hep beraber olacağız. Bu ülke üretim planlamasını bu seferde ıskalarsa çok büyük kayıp olur. Üretim planlaması başlığında yapılacak olan bu çalışmaların başarılı olması sektörle birlikte omuz omuza çalışmasından geçer. Herkesin ülkemizin kaynaklarını en iyi şekilde kullanması lazım. Bizleri gıda güvenliği açısından hep güvenli alanda tutacak ve bu güçlü pozisyonumuzla dünyada söz söylenecekse bu konuda ki güçlü yanımızı masaya koyacak bir sonuca ancak böyle ulaşabiliriz. Yeni destekleme modeli elbette üretim planlamasının en önemli ayaklarından bir tanesi. Şuanda bunu kurumlarımızla konuşmaya devam ediyoruz. Amacımızın üreticilerin rekabet gücünü arttırmak. Birbiriyle bağımsız, birbiriyle kopuk hiçbir şey yapmak istemiyoruz.”
“SUYU MERKEZE ALMALIYIZ”
Türkiye’nin su problemi yaşamaya aday bir ülke olduğuna dikkat çeken Tarım ve Orman Bakanı Yumaklı, “Su problemi yaşamaya aday bir ülkeyiz. Suyu merkeze alarak üretim planlaması yapmak durumundayız. Bütün kaynaklarımız buna doğru yönlenmediği sürece kısıtlı olan bu kaynakları efektif kullanmazsak sonuç alamayız” diye konuştu.
“BUĞDAY FİYATLARI AÇIKLANACAK”
Buğday fiyatlarının en kısa sürede açıklanacağını aktaran Bakan Yumaklı, “Fiyat açıklanması talebini biliyorum. İnşallah önümüzdeki günlerde fiyatları netleştirip açıklayacağız. Çiftçimizin, üreticimizin alın terini her zaman için koruyacağımızı söylemek istiyorum” dedi.
“YENİ NORMALLERE ALIŞMALIYIZ”
Son 53 yılın en sıcak Aralık-Ocak ve Nisan aylarının yaşandığını belirten Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Bunlar artık olağanüstü işler değil, yeni normallerimiz böyle olacak. Önümüzdeki yıllarda bu şekilde yaşadığımız ay sayısı daha fazla olacak. İç Anadolu’daki hububat verimini etkilediğini biliyoruz ama inşallah çok sorun olmayacak. Kalite açısından çok büyük bir problem raporlanmadı. Yaklaşık 21 milyon tonluk bir rekolte bekliyoruz buğday için. Mısırda da 8.5 milyon tonluk rekolte bekliyoruz” ifadelerini kullandı.
Öte yandan Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, sosyal medyada çıkan ‘Toprak Mahsulleri Ofisi’nin 1 kilogram dahi mal alacak yeri yok’ söylemlerinin gerçeği yansıtmadığını, hazırlıkları yaptıklarını ürünleri alacaklarını söyledi.
Konuşmaların ardından Adana Ticaret Borsası Başkanı Şahin Bilgiç, Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’ya hediye takdim etti.
Kongreye sektör temsilcileri ve çiftçilerin yanı sıra kent protokolü katıldı. Konuşmanın ardından kongre sunumlarla devam etti.
Türkiye Futbol Federasyonunun sosyal medya hesabından açıklamalarda bulunan Montella, yeni bir yolculuğa başladıklarını belirterek, “Almanya’ya bizi götürecek olan bu serüvene başlamak için çok heyecanlıyım ve turnuva için sabırsızlanıyorum.” dedi.
Futbolcuların üç aşamada kampa katılacağını ve Şampiyonlar Ligi finalinde mücadele edecek Salih Özcan ve Arda Güler’in son etapta kampa katılacağını belirten İtalyan teknik adam, aday kadro seçimi hakkında ise şöyle konuştu:
“Bizim kadro seçim kriterlerimiz futbolcularımızın kalitelerine göre kurulmuştur. Seçimimizi özellikle bir grup oluşturabilmek adına yaptık. Elbette futbolculuk değerleri kadar saha dışı değerlerimiz de önemliydi. Ben ve ekibim stadyumlarda yüzlerce maç seyrettik. Elbette futbolculuk değerleri kadar saha dışı değerlerimiz de önemliydi. En önemli kriter futbolcularımızın sezon boyunca gösterdikleri performanstı. Özellikle de sezonun son bölümündekiler. Politik davranmak adına hiçbir bir seçim yapmadık. Seçimlerimiz sahada gördüklerimize bağlı olarak yapılmıştır. Özellikle oyuncuların güncel performanslarını baz aldık. Çünkü yüksek seviyede oynayacağız. Fiziksel kondisyonun seçim kriterimizde önde olduğunu belirtmek ve teknik kaliteler haricinde oyuncuların fiziksel performanslarının da bizim için önemli olduğunu söylemek isterim. Farklı parametrelerin birleştiği bir seçim yaptık. Eminim ki ülkece büyük bir birliktelik sağlayarak, forma rengine bakmaksızın hepimizin bayrağımızın altında birleşeceğinden şüphem yok. Çünkü benim için Türk bayrağının altında birleşmek çok önemli.”
A Milli Takımın başında bir seneye yakın süredir görev yaptığını hatırlatan Vincenzo Montella, “Şu ana kadar benim için çok güzel bir deneyim oldu. Sadece biri hariç. Şanslıyız ki o da çok önemli bir dönemde değildi. İlk defa Hırvatistan’da galip geldik. Onlar da ilk defa kendi evlerindeki bir eleme maçını kaybettiler. 72 yıl sonra Almanya’da galip geldik. Eleme grubundan ilk kez lider çıkmayı başardık. FIFA sıralamasında birkaç basamak yükseldik. Tarihimizde ilk kez grubu lider tamamlayarak, tabii ki de şu andaki hedefimiz üçüncü kez art arda Avrupa Şampiyonası’na katılmayı başardık. Ama son iki turnuvada gruptan çıkma başarısı gösteremedik. İlk hedefimiz inanmak, güvenmek ve birliktelik sağlayarak son yıllarda başaramadığımızı elde etmek.” ifadelerini kullandı.
Hazırlık maçındaki rakipleri, EURO 2024’teki rakiplerle doğru orantıda seçtiklerinin altını çizen Montella, “Test etmek ve takımımızı hazırlamak için bu tarz maçları seçtik. Son iki maçımızı 4 devre olarak düşünürsek, 3 tanesinde iyi oynadık. Son devrede ise çok kötü oynadık. Ancak gereken dersleri aldık. Bu seviyelerde kendini küçümseyemezsin, özellikle de rakibini küçümsememelisin. Son Avrupa şampiyonu İtalya’ya ve Polonya’ya karşı oynayacağımız maçların da çok önemli sınavlar olduğunu düşünüyorum. A Milli Takım ve 21 Yaş Altı takım birlikteliğini seviyorum. Gençleri değerlendirmeyi seviyorum ki bunu daha önce de gösterdim. Seçimlerimi kimliğe bakmaksızın yapıyorum ve oyuncuların bu seviyeler için hazır olup olmadıklarını değerlendiriyorum. A ve 21 Yaş Altı takımlarımız arasındaki geçiş uygulamalarımızı özgürce yapmayı gelecekte de devam ettireceğim. O yüzden 21 Yaş Altı hocamız Levent Sürme ile yapmış olduğumuz bu birlikte kamp ve maç planlamasından çok memnunum. Bunları yapmayı sürdüreceğiz.” şeklinde konuştu.
“İlk hedefimiz gruptan çıkmak”
EURO 2024’te farklı futbol anlayışlarına sahip 3 rakiple karşılaşacaklarını aktaran İtalyan teknik adam şu ifadeleri kullandı:
“Benim için en önemli maç ilk maçımız ve en zor maçımız da o olacaktır. Gürcistan şimdiye dek kompakt bir oyun sergiledi. Benim tarafımdan çok büyük saygıyı hak eden bir takım. Belki FIFA sıralamasında bizden altta olan bir takım ama bu istatistik bize maç kazandıracak bir detay değil. Portekiz’e karşı oynadığımızda aynı durum bizim için de geçerli. Bence Portekiz’in olağanüstü bir kadrosu var. Sıralamada bizden çok üstteler ama futbolda ‘Kesin kanaat’ diye bir şey yoktur. Çekya’da elemelerden sonra teknik direktör değişikliği oldu. Taktiksel anlamda nasıl oynayacaklarından şu an için emin değiliz. FIFA sıralamasında da hemen hemen bize yakın bir takım. Bizim ilk etapta üç tane final maçımız olacak. Tıpkı yolculuğumuzun başlarında olduğu gibi, Hırvatistan, Almanya ve diğer maçlarda gösterdiğimiz doğru takım ruhuyla bu maçlara çıkmamız gerekiyor. Sahanın içerisinde göstereceğimiz duruş ve karakterimizle, öncelikle ülkemizi gururlandırmamız gerekiyor. Sonrasında teknik ve taktik anlamda o seviyelere yakışacak şekilde mücadele etmemiz lazım. İlk hedefimiz gruptan çıkmak. Sonrasında ise başka tür bir mücadele olacak. O yüzden, adım adım ilerlememiz gerekiyor.”
“Temel hedefimiz aynı düşünce yapısında sahip bir grup oluşturmak”
“Temel hedefimiz aynı düşünce yapısında sahip bir grup oluşturmak. Hem ülkemizde hem de takımımızda bir birliktelik yaratmak.” sözlerini kullanan Vincenzo Montella, “Bu, bütün hedeflerin başında gelir. Gruptan çıkmak öncelikli ama çünkü son iki turnuvada bunu başaramadık. Sonra hayallerimiz ve hedeflerimiz değişkenlik gösterebilir. Bunu da deneyimlerime göre söyleyebilirim. Çünkü sonrasında senaryolar değişebiliyor ve her şey mümkün hale geliyor. Bize başarı getirecek olan faktörler birliktelik, inanç, birbirine güvenmek ve önemli anlarda sakin kalabilmek. Dengeli olmamız gerekiyor. Ben futbolcu grubumuza inanıyorum ve güveniyorum. Takımımız, hem taktik hem de teknik anlamda bir bütün olduğunu sahada gösterdi. EURO 2024 Elemeleri’nden itibaren toplamda 20 gol attık. Bunun 17’si farklı futbolculardan geldi. Bu goller, kolektif oyunumuzun bireysel oyunumuzdan üstün olduğunun göstergesidir. Şuna inanıyorum ki uzun süreçlerde kolektif oyunlar, bireysel oyunlardan her zaman üstündür.” değerlendirmesinde bulundu.
Genç ve deneyimli oyunculardan oluşan bir kadroya sahip olduğu dile getiren Montella, “İlk defa A Milli Takım’da boy gösterecek oyuncularımız da var. Geniş kadroya çağırdığımız 35 futbolcumuzun yaş ortalaması şu an itibarıyla 25,1. Avrupa Şampiyonası’nda yer alacak en genç takım belki de biz olacağız. Kadromuz geniş. Bunun belli sebepleri var. İlk etapta 13 futbolcuya sahip olacağız. 29 Mayıs itibarıyla daha fazla futbolcuya sahip olacağız ve ilk kararlarımı o tarihten itibaren vermeye başlayacağım. İki futbolcumuz da muhtemelen 4 Haziran’da aramıza katılacak. Bazı futbolcuları yakından görüp değerlendirmek istiyorum. Kadroyu geniş tutmamızın sebeplerinden biri de, oyuncuları hem zihinsel hem fiziksel hem de teknik açıdan görmek istememiz.” ifadelerini kullandı.
Üzerlerindeki sorumluluğun bilincinde olduklarını vurgulayan İtalyan teknik adam, “Bizler Avrupa Şampiyonası’ndaki sorumluluğumuzu hissederken, herkesin turnuva sürecini sevinç, tutku ve bağlılıkla yaşamasını istiyoruz. Bu bağlılığı, ülke ve bayrağımızı düşünerek yaşamamız lazım. Almanya’da sanki evimizdeymiş gibi oynayacağız ama futbolcularımız için bunun bir baskı oluşturmasını istemiyorum. Eminim ki bu duygusallığı yönetmekte sıkıntı yaşamayacağız ve nerede olursak olalım, büyük bir ülke olduğumuzu bayrağımız için mücadele ederken göstereceğiz.” şeklinde konuştu.
]]>İşte Vedat Işıkhan’ın açıklamalarından öne çıkan başlıklar…
Çalışmalarımız zaman geçtikçe daha da yoğunlaşacak.
İŞ ARAYANLARA ÇAĞRI
İhtiyaç duyulan tüm alanlarda İŞKUR’un önemli çalışmaları oldu. Bir yanda iş arayanlar bir yanda iş verenler mevcut. Mayıs ayına kadar 540 binin üzerinde vatandaşı istihdamla buluşturduk. Çalışmak isteyen tüm vatandaşlarımıza çağrıda bulunmak istiyorum. Vatandaşlarımız becerileri doğrultusunda aktif iş için programlarımız mevcut. Onlara başvurabilirler. İŞKUR bunu yıllarca başarılı şekilde gerçekleştiriyor. Aktif iş gücü programlarımız bizim için çok önemli. Özel politika grupları ve kadınlarımız çocuklarımız için aktif politika çalışmalarımız var. Tüm illerde dezavantajlı gruplarımız başta olmak üzere inanılmaz sayıda başvuru oldu. İş arayan varsa İŞKUR’a başvursun. Nitelikle-niteliksiz vasıflı-vasıfsız iş gücüne ihtiyacımız var. En son çağrımızdan sonra 10 bine yakın gencimiz başvurdu.
ARA ÇALIŞAN İHTİYACI
İmalat sektörünü düşündüğümüzde ara çalışana ihtiyacımız var. Mobilya imalat ustasına ihtiyacımız var. Gaz altı kaynakçısına ön muhasebeciye inanılmaz sayıda talep var. Deprem bölgesini gezdiğimizde çalışma toplantılarımızda iş verenlerimizin bize dile getirdiği önemli çalışma grubu arasında bunlar.
Bizim gençlerimizin geleceği dijital dünyaya da hazırlıklı olması gerekiyor. İŞ-POZİTİK Kadın İstihdamı Projesinde gün geçtikçe bu programın ne kadar önemli olduğunu özellikle kadının istihdamı arttırılması sürecinde nasıl etki ettiğini gözlemleme imkanımız oldu. 9 Şubat’tan bu yana dek 195 bin kadının iş hayatına girmesine aracılık ettik. Sadece kadın istihdamı sürecinde sadece bu projemiz değil bunun yanında 10 bin yakın kadının aktif iş gücü programlarına kattık. 36 bine yakın kadının istihdamla buluşmasına katkıda bulunduk. Hem gençlerde hem kadınlarda genel işgücümüzde istihdamımızda tarihin yüksek seviyelerini gördük.
ÇALIŞMA HAYATINDA VE KAMUDA YAPAY ZEKA
Vatandaşlarımızın taleplerini karşılanması burada aslında iş süreçlerinin akışlarının Türkiye Yüzyılı hedeflerimizin içerisinde bulunmakta SGK olarak güncel verileri paylaşmak isterim 211 uygulamamızla E Devlet sisteminde en çok ziyaret edilen kurum arasındayız. Anlık olarak 400 bin adet talebe yanıt veriyoruz. Dijital dönüşümleri etkin şekilde kullanacağız. Bir önceki Türkiye’yi düşünün bir de şimdi sahip olduğumuz düzeyi hesaba katın.
EMEKLİLERE İLİŞKİN PROJELER
Somut verilerin paylaşılması bizim için önemli.
Özellikle Kredi Yurtlar Kurumu’nda emeklilerimize uygun olan aylarda konaklamalarına fırsat tanınacak. GSB’ye bağlı tesislerde tesislerin emeklilerimize açılması söz konusu. Bunlar somut olarak ifade edeceğimiz en son süreçlerden bir tanesi. Emeklilerimiz kamuya ait misafirhanelerde sosyal tesislerde yüzde 15 düzeyinde bir indirimden faydalanabilecekler. PTTCell ve PTT Kargo’dan emeklilerimize yönelik indirimleri olacak. Devlet Demiryolları ana hat seferlerinde yüzde 10’luk bir indirim söz konusu olacak. Sosyal yaşama katılım süreçlerinde bizim hedefimiz sağlıklı ve başarılı yaşlanma süreçlerinde emeklilerimize yardımcı olmak.
Sosyal devlet olarak elimizde ne tür materyal varsa bunları gerçekleştireceğiz. Bankalarla yaptığımız anlaşmalar sonrası EMEKLİKART’ları aracılığıyla fatura ödemelerinde eczane ve market harcamalarında belirlenen üst limit dahilinde giyim mağazalarında somut olarak indirimler sağlayacağız. Bunları yeterli görmüyoruz. Web sayfamız kurulacak. Orada detaylara ulaşılabilir.
BAYRAM İKRAMİYESİ NE ZAMAN HESAPLARDA?
Sayın Cumhurbaşkanımız açıklamıştı inşallah bayram öncesinde emekli ikramiyelerinin ödenmesi noktasında bir takvim süreci işleyecek. Bununla ilgili teknik çalışmalarımızı biz gerçekleştiriyoruz. En yakın zamanda kamuyla paylaşılacak. Bayramdan önce bayram ikramiyeleri 3 bin olarak gerçekleştirdik. Bunun emeklilere yansıması için çalışmalarımıza hız vereceğiz.
İşte Vedat Işıkhan’ın açıklamalarından öne çıkan başlıklar…
Çalışmalarımız zaman geçtikçe daha da yoğunlaşacak.
İhtiyaç duyulan tüm alanlarda İŞKUR’un önemli çalışmaları oldu. Bir yanda iş arayanlar bir yanda iş verenler mevcut. Mayıs ayına kadar 540 binin üzerinde vatandaşı istihdamla buluşturduk. Çalışmak isteyen tüm vatandaşlarımıza çağrıda bulunmak istiyorum. Vatandaşlarımız becerileri doğrultusunda aktif iş için programlarımız mevcut. İŞKUR bunu yıllarca başarılı şekilde gerçekleştiriyor. Aktif iş gücü programlarımız bizim için çok önemli. Özel politika grupları ve kadınlarımız çocuklarımız için aktif politika çalışmalarımız var. Tüm illerde dezavantajlı gruplarımız başta olmak üzere inanılmaz sayıda başvuru oldu. İş arayan varsa İŞKUR’a başvursun. Nitelikle-niteliksiz vasıflı-vasıfsız iş gücüne ihtiyacımız var. En son çağrımızdan sonra 10 bine yakın gencimiz başvurdu.
İmalat sektörünü düşündüğümüzde ara çalışana ihtiyacımız var. Mobilya imalat ustasına ihtiyacımız var. Gaz altı kaynakçısına ön muhasebeciye inanılmaz sayıda talep var. Deprem bölgesini gezdiğimizde çalışma toplantılarımızda iş verenlerimizin bize dile getirdiği önemli çalışma grubu arasında bunlar.
Bizim gençlerimizin geleceği dijital dünyaya da hazırlıklı olması gerekiyor. İŞ-POZİTİK Kadın İstihdamı Projesinde gün geçtikçe bu programın ne kadar önemli olduğunu özellikle kadının istihdamı arttırılması sürecinde nasıl etki ettiğini gözlemleme imkanımız oldu. 9 Şubat’tan bu yana dek 195 bin kadının iş hayatına girmesine aracılık ettik. Sadece kadın istihdamı sürecinde sadece bu projemiz değil bunun yanında 10 bin yakın kadının aktif iş gücü programlarına kattık. 36 bine yakın kadının istihdamla buluşmasına katkıda bulunduk. Hem gençlerde hem kadınlarda genel işgücümüzde istihdamımızda tarihin yüksek seviyelerini gördük.
ÇALIŞMA HAYATINDA VE KAMUDA YAPAY ZEKA
Vatandaşlarımızın taleplerini karşılanması burada aslında iş süreçlerinin akışlarının Türkiye Yüzyılı hedefleriimizin içierisinde bulunmakta SGK olarak güncel verileri paylaşmak isterim 211 uygulamamızla E Devlet sisteminde en çok ziyaret edilen kurum arasındayız. Anlık olarak 400 bin adet talebe yanıt veriyoruz. Dijital dönüşümleri etkin şekilde kullanacağız. Bir önceki Türkiye’yi düşünün bir de şimdi sahip olduğumuz düzeyi hesaba katın.
EMEKLİLERE İLİŞKİN PROJELER
Somut verilerin paylaşılması bizim için önemli.
Özellikle kredi Yurtlar Kurumu’nda emeklilerimize uygun olan aylarda konaklamalarına fırsat tanınacak. GSB’ye bağlı tesislerde tesislerin emeklilerimize açılması söz konusu. Bunlar somut olarak ifade edeceğimiz şeyler. Emeklilerimiz kamuya ait misafirhanelerde sosyal tesislerde yüzde 15 düzeyinde bir indirimden faydalanabilecekler. Sosyal yaşama katılım süreçlerinde bizim hedefimiz sağlıklı ve başarılı yaşlanma süreçlerinde emeklilerimize yardımcı olmak. Sosyal devlet olarak elimizde ne tür materyal varsa bunları gerçekleştireceğiz. Bankalarla yaptığımız anlaşmalar sonrası EMEKLİKART’ı hayata geçireceğiz. Eczane ve market harcamalarında, giyim mağazalarında indirim sağlayacağız. Bunları yeterli görmüyoruz. Web sayfamız kurulacak. Orada detaylara ulaşılabilir. Bayramdan önce bayram ikramiyeleri 3 bin olarak belirlenmişti. Bunun emeklilere yansıması için çalışmalarımıza hız vereceğiz.
Son dakika gelişmelere anında ulaşmak için Haber7 uygulamasını akıllı cihazlarınıza (iOS, Android) kurabilir, Twitter’da @Haber7 hesabını takip edebilirsiniz.
App Store Google Play Takip Et
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, Arap Bankalar Birliği tarafından, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in katılımıyla İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Arap Bankacılık Zirvesi başladı.
Etreby, İstanbul’un çok stratejik bir bölgede bulunduğunu belirterek, Avrupa ve Asya arasında bulunan ve köprü haline gelen bu şehirde Türkiye-Arap ekonomik ilişkilerini güçlendirmek amacıyla etkinlikte birçok oturum düzenleneceğini söyledi.
Bölgesel işbirliğine önem verdiklerini ve zirvenin İstanbul’da düzenlenmesinin kendileri için stratejik bir karar olduğunu dile getiren Etreby, önemli inisiyatifler başlatmak, istikrar, güvenlik ve sürdürülebilir ekonomik gelişim için ilişkilerin önemli olduğunu bildirdi.
Türkiye ve Arap ülkelerinin üçüncü ülkelerde ortak yatırım yapmasının önemine ve potansiyeline dikkati çeken Etreby, Türkiye’nin Karadeniz, Akdeniz ve aynı zamanda Kızıldeniz’in bulunduğu bir bölgede stratejik öneme sahip olduğunu vurguladı.
Etreby, “Türkiye G20’nin bir üyesidir ve en önemli üretken ülkelerden birisi ve aynı zamanda uluslararası tedarik zincirinin çok önemli bir konumundadır. Uluslararası yatırımcı ve çok uluslu markaların Türkiye’de yatırım yapması her zaman caziptir.” dedi.

“TÜRK BANKACILIK SİSTEMİYLE İLİŞKİLERİMİZİN GELİŞMESİNE ÇOK ÖNEM VERİYORUZ”
Mohammed El Etreby, Türkiye ve Arap ülkeleri arasında bankacılık sektöründe işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu belirterek, “Bu, bankacılık sektörünün gelişmesini pekiştirecektir. Geçen yıl Türkiye’de bankacılık sektörü önemli rakamlara ulaştı. Bu önemli rakamlardan dolayı Arap Bankalar Birliği olarak bu ikili ilişkilerin gelişmesini çok önem veriyoruz.” ifadelerini kullandı.
Özellikle dijital hizmetler ve dijital bankacılık sektöründe işbirliğini önemsediklerini vurgulayan Etreby, bu sayede ikili ticaretin bankacılık sektörü aracılığıyla desteklenmesinin söz konusu olacağının altını çizdi.
Etreby, Türkiye, Irak ve Katar arasındaki Kalkınma Yolu Projesi’nin önemine işaret ederek, Türkiye ve Arap ülkeleri arasındaki sanayi sektöründe bütünleşmeyi gerçekleştirmek için işbirliğinin ve ilişkilerinin daha güçlü seviyeye ulaşması gerektiğini sözlerine ekledi.
“BANKACILIK SEKTÖRLERİMİZ İLİŞKİLERİMİZİN VE BÜYÜMENİN SÜRDÜRÜLMESİNDE KRİTİK ROL OYNUYOR”
Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Yönetim Kurulu Başkanı Alpaslan Çakar da Arap Bankalar Birliği üyesi ülkelerle Türkiye arasındaki ticaret hacminin son 20 yılda 10 kattan fazla artarak 70 milyar dolara yükseldiği bilgisini paylaştı.
İşbirliğinin yakın dönemde dünyada yaşanan zorlukların aşılmasında kolaylaştırıcı rol oynadığını aktaran Çakar, “Türkiye her alanda ve her zaman güvenilir ve güçlü bir ortaktır. Ekonomik merkezler arasında coğrafi olarak uygun bir konumdadır. Yüksek büyüme potansiyeline sahiptir. Bankacılık sektörlerimiz ilişkilerimizin ve büyümenin sürdürülmesinde kritik bir rol oynamaktadır.” diye konuştu.

Çakar, Türkiye’nin işleyen piyasalara, uluslararası standartlarla uyumlu düzenlemelere, kurumsal alt yapıya ve sağlıklı işleyen bir bankacılık sektörüne sahip olduğunu ifade ederek, “Bankacılık sektörümüzün bilanço büyüklüğü yaklaşık 800 milyar dolardır. Milli gelire oranı yüzde 90 civarındadır. Bilançonun yüzde 60’ı yurt içi mevduatla finanse edilmektedir.” değerlendirmesini yaptı.
Sektörle ilgili istatistiki bilgi veren Çakar, güçlü özkaynaklar sayesinde bankacılık sektörünün zorluklara karşı dayanıklılık gösterdiğini ve ekonomik faaliyetin finansmanına her zaman destek olduğunu söyledi.
Bankaların çok geniş muhabirlik ilişkisine sahip olduğunu kaydeden Çakar, “Bu sayede hem ticaretin finansmanında çok etkin bir rol oynamaktadırlar hem de bankaların yurtdışından borçlanmalarına çok sayıda banka iştirak etmektedir.” dedi.
Çakar, son dönemde gerek krediler gerekse sermaye benzeri finansman yoluyla sağlanan dış kaynak girişinde önemli bir artış olduğuna dikkati çekerek, “Son verilere göre yurt dışı bankalardan sağlanan kredilerde borç çevirme oranı yüzde 140’a ulaşmıştır. Bu kaynak büyük ölçüde dış ticaretin ve projelerin finansmanında kullanılmaktadır.” ifadelerini kullandı.
Bankacılığın yoğun teknoloji kullanan bir sektör olduğunu belirten Çakar, şöyle devam etti:
“Dijital bankacılık ürün ve hizmetlerine olan ilgi ve talep yüksek bir düzeydedir. Bu alanda Türkiye birçok ülkeden daha ileri durumdadır. Kredilerin ve bilançonun milli gelire oranının hala düşük düzeyde olması, henüz bankacılıkla tanışmayan nüfus oranının yüksek olması, finansal okur yazarlık alanında iyileşme imkanları, genç nüfus, şehirleşme gibi faktörler sektörün büyüme potansiyelini açıkça ortaya koymaktadır.”
Çakar, Türkiye’de bankacılığın yatırım açısından cazip bir sektör olduğunu kayderek, “Ülkemizde 21 ülkeden 31 yabancı sermayeli banka faaliyet göstermektedir. Yurt dışı yerleşiklere ait bankaların sektör payı yüzde 20’nin üzerindedir. Arap Bankalar Birliği üyesi 10 ülkeye ait 11 bankanın Türkiye’deki sektör payı yüzde 14,5’tir.” dedi.
“KALKINMA YOLU PROJESİ DENİZ YOLUNA ÇOK ÖNEMLİ BİR ALTERNATİF OLACAK
Irak Özel Bankalar Birliği Başkanı Wadee Nouri Al Handal ise yabancı yatırımları çekebilmek için altyapıyı geliştirmenin önemli olduğunu, bunu gerçekleştirmek için Arap ülkeleri ve Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilerin daha iyi noktaya getirilmesi gerektiğini bildirdi.

Handal, Türkiye ile Irak arasında ekonomik ilişkilerin çok önemli bir ivme kazandığını belirterek, ülkeler arasındaki ticaret hacminin iyi bir seviyeye ulaştığını ve Türkiye’nin Irak’ın stratejik kalkınma planlarına çok önemli katkıları olduğunu anlattı.
Kalkınma Yolu Projesi’nin önemine işaret eden Handal, sözlerini, “Deniz yoluna çok önemli bir alternatif olacak ve aynı zamanda daha hızlı bir taşıma yöntemi olacaktır. Çin, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Irak, Türkiye ve İngiltere’ye kadar ulaşacak bir yoldan bahsediyoruz.” diye tamamladı.
]]>Bakan Şimşek, “Finansal okuryazarlığın müfredata eklenmesi için MEB ve SPK ile çalışıyoruz” dedi.
Tek haneli enflasyon için tarih veren Bakan Şimşek, “Yaz aylarından itibaren enflasyon çok hızlı bir şekilde gerileyecek. Aylık enflasyon bizim hedeflerimizle uyuşmaya başladı” dedi.
Bakan Şimşek, borsa konusunda da uyarıda bulunarak, “Borsa bir oyun alanı değil; bilgiye, analize dayalı değerlendirmeler üzerinden kararlar vermemiz lazım” dedi.
Bakan Şimşek’in açıklamaları şöyle:
Okuryazarlık becerileri gerekiyor. Dijital okuryazarlık çok çok değerli. Yetmez, sağlık okuryazarlığı lazım. Medya okuryazarlığı lazım. Yapay zekayla her şeyin manipüle edilebildiği dönemde sosyal medya okuryazarlığı da önemli.
Burada önemli olan finansal okuryazarlık konusu. Aslında bizim temel eğitimin bir parçası olmak zorunda. OVP’ye bakarsanız, kalkınma planına bakarsanız burada Milli Eğitim Müfredatına, finansal okuryazarlığın önemli bileşen olduğunu vurguluyoruz.
SPK ve MEB arasında gerek protokoller, gerekse müfredata temel beceri, bir alan olarak konulması hususunu istişare ediyoruz. Finansal okuryazar olunması konusunda birlikte ne yapılabilir o yönde de çaba var.
BORSADA YATIRIMCI SAYISI 8,6 MİLYONA ULAŞTI
8.6 milyon borsa yatırımcımız var dedi SPK Başkanı. 12 milyon da sermaye piyasalarında hesabı olan yatırımcılar var dedi. Bunlar büyük rakamlar. İlginç hususlar var. Borsadaki yatırımcı sayısı 4 kattan fazla artış var. 4 büyük kripto platformuna bakarsanız burada da 2020 yılında 1.2 milyon kişinin hesabı varken şimdi 18 milyon kişinin hesabı var. Burada birden fazla hesap da olabilir.
“ÜCRETSİZ VE HERKESE AÇIK BİR PLATFORM”
Bu işler tüyoyla duyumla yapılacak işler değil. Yatırım işi hangi ölçekte olursa olsun bilgiye analize dayalı olmak zorunda. Bilgi kirliliği de çok. Bugün birçok kamu kuruluşu, dernekler çaba gösteriyor, bunları takdir ediyoruz. SPK’nın çabalarının önemli farkı var. Çok kapsamlı, zaten adresi SPK. SPK, sertifikalandırıyor. Burada eğitim boyutu var. Ücretsiz, herkese açık bir platform. Bunu hakkıyla yaparsanız, sınavı da iyi şekilde entegre edilmesi lazım. Kapsam, içerik itibarıyla özgün bir platform. Vatandaşlarımıza tavsiye ediyorum, çok basit, çok kullanışlı. En azından verdiğimiz kararları daha sağlıklı vermemize yardımcı olacak bir platform.
“VATANDAŞIN TERCİHLERİNE SAYGILIYIZ”
Vatandaşların portföy tercihlerine saygı duyuyoruz. Kriptoda birileri oturuyor, algoritma yazıyor, değer atfediyor, borsalar üzerinden bir sürü işlem yapılıyor. Vatandaşlarımızın kaynaklarını heba etmesini istemeyiz. Kaynakların sermaye piyasalarına yönlendirilmesini tercih ederiz.
Amerika’yı Amerika yapan birçok özellik var. Bunların başında sermaye piyasalarındaki derinlik geliyor. ABD’de firmalar finansman ihtiyaçlarının 3’te 2’sini sermaye piyasalarından karşılıyorlar, Avrupa o durumda değil. Bizde finansman ihtiyacının yüzde 80’i bankacılık sektöründen temin ediliyor. 90 günden fazla mevduatını bankada tutan var mı? Genelde 30-90 günlük oluyor. 10 yıl vadeli proje kredisini vermesi için bankanın mühendislik gerekiyor. Projelere kaynakta Türkiye zorlanıyor. ABD’yi müreffeh kılan önemli faktörlerin biri sermaye piyasalarının büyüklüğüdür. Kurumların kalitesi de önemli.
“TÜRKİYE’NİN BENZER AVANTAJLARI OLABİLİR”
Bugün dünyanın en büyük şirketlerinin önemli kısmının dünyanın dört bir köşesinden giden yetenekler tarafından inşa edildiğini biliyoruz. Türkiye’nin bu anlamda benzer avantajları olabilir. Enflasyonu düşük tek haneye indirmemiz lazım. Sermaye piyasaları çok daha güçlü şekilde öne çıkacak. SPK çok değerli, kaliteli kurum olarak bilinir. Bu sorumluluğu üstlenmesi görevi gereği.
“ENFLASYON MAYIS’TA ZİRVEYE ULAŞACAK”
Dezenflasyon programımız başarılı şekilde uygulanıyor. Aylık enflasyon rakamlarıyla hedeflerimiz örtüşmeye başladı. Mayıs ayında yıllık enflasyon yükselmeye devam edecek. Her platformda söylüyorum. Geçen sene Mayıs’ta aylık enflasyon 0’a yakın, bu yıl yüzde 3 de çıksa artışı gösteriyor. Enflasyon Mayıs ayında zirveye ulaşacak. Yaz aylarında baz etkisi, para politikası, mali politika adımları, gelirler politikasının desteğiyle enflasyon çok hızlı şekilde bu sene sonunda 30’lu rakamları görür, gelecek sene de 10’lu, bir sonraki sene de tek hane. Biz buna fiyat istikrarı diyoruz.
“BORSA OYUN ALANI DEĞİL”
SPK’ya büyük sorumluluklar düşüyor. Vatandaşımız borsada oynuyorum diyor, burası oyun alanı değil. Burası yatırım yapılan bir alan. Hisse senedi aldığınız zaman şirketi satın almış oluyorsunuz. Burası oyun alanı değil. O nedenle bilgiye dayalı, analize dayalı değerlendirmeler üzerinden kararlar vermemiz lazım. Borsada hesabınız yoksa, kriptoya bulaşmadıysanız da verdiğiniz kararlar alternatifi olan kararlardır. Her şeyin alternatif zaman maliyeti var. Bu kararları bilgiye dayalı verirsek anlamlı olur. Bileşik faiz nedir, gerçek kar nedir? Dönem dönem her seviyede bunları görebiliyoruz. Şu sektörün karı şuradan şuraya çıktı diyorlar, o dönem de enflasyon yüzde kaç? Banka şu kadar kar etti, sermayesi ne kadar, enflasyon kaç, karşılaştırın, acaba gerçekten değer yaratmışlar mı, sermaye erimiş mi? Her seviyede finansal okuryazarlık çok değerlidir. Finansal okuryazarlık, SPK’nın atması gereken konsept husus değildir.
“KOLAY PARA KAZANMA RİSKLİDİR”
Vatandaşlarımıza diyorum, kolaycı para kazanma yolları risklidir, tehlikelidir. Risk ve getiri. Biri çok getiri vaat ediyorsa bilin ki orada riskler de yüksektir. Birileri size yüksek getiri vaat ediyorsa bilin ki çok riskli faaliyettir. Tüyo ve duyumlarla hareket etmeyin.
]]>Okuryazarlık becerileri gerekiyor. Dijital okuryazarlık çok çok değerli. Yetmez, sağlık okuryazarlığı lazım. Medya okuryazarlığı lazım. Yapay zekayla her şeyin manipüle edilebildiği dönemde sosyal medya okuryazarlığı da önemli.
Burada önemli olan finansal okuryazarlık konusu. Aslında bizim temel eğitimin bir parçası olmak zorunda. OVP’ye bakarsanız, kalkınma planına bakarsanız burada Milli Eğitim Müfredatına, finansal okuryazarlığın önemli bileşen olduğunu vurguluyoruz.
SPK ve MEB arasında gerek protokoller, gerekse müfredata temel beceri, bir alan olarak konulması hususunu istişare ediyoruz. Finansal okuryazar olunması konusunda birlikte ne yapılabilir o yönde de çaba var.
8.6 milyon borsa yatırımcımız var dedi SPK Başkanı. 12 milyon da sermaye piyasalarında hesabı olan yatırımcılar var dedi. Bunlar büyük rakamlar. İlginç hususlar var. Borsadaki yatırımcı sayısı 4 kattan fazla artış var. 4 büyük kripto platformuna bakarsanız burada da 2020 yılında 1.2 milyon kişinin hesabı varken şimdi 18 milyon kişinin hesabı var. Burada birden fazla hesap da olabilir.
Bu işler tüyoyla duyumla yapılacak işler değil. Yatırım işi hangi ölçekte olursa olsun bilgiye analize dayalı olmak zorunda. Bilgi kirliliği de çok. Bugün birçok kamu kuruluşu, dernekler çaba gösteriyor, bunları takdir ediyoruz. SPK’nın çabalarının önemli farkı var. Çok kapsamlı, zaten adresi SPK. SPK, sertifikalandırıyor. Burada eğitim boyutu var. Ücretsiz, herkese açık bir platform. Bunu hakkıyla yaparsanız, sınavı da iyi şekilde entegre edilmesi lazım. Kapsam, içerik itibarıyla özgün bir platform. Vatandaşlarımıza tavsiye ediyorum, çok basit, çok kullanışlı. En azından verdiğimiz kararları daha sağlıklı vermemize yardımcı olacak bir platform.
Vatandaşların portföy tercihlerine saygı duyuyoruz. Kriptoda birileri oturuyor, algoritma yazıyor, değer atfediyor, borsalar üzerinden bir sürü işlem yapılıyor. Vatandaşlarımızın kaynaklarını heba etmesini istemeyiz. Kaynakların sermaye piyasalarına yönlendirilmesini tercih ederiz.
Amerika’yı Amerika yapan birçok özellik var. Bunların başında sermaye piyasalarındaki derinlik geliyor. ABD’de firmalar finansman ihtiyaçlarının 3’te 2’sini sermaye piyasalarından karşılıyorlar, Avrupa o durumda değil. Bizde finansman ihtiyacının yüzde 80’i bankacılık sektöründen temin ediliyor. 90 günden fazla mevduatını bankada tutan var mı? Genelde 30-90 günlük oluyor. 10 yıl vadeli proje kredisini vermesi için bankanın mühendislik gerekiyor. Projelere kaynakta Türkiye zorlanıyor. ABD’yi müreffeh kılan önemli faktörlerin biri sermaye piyasalarının büyüklüğüdür. Kurumların kalitesi de önemli.
Bugün dünyanın en büyük şirketlerinin önemli kısmının dünyanın dört bir köşesinden giden yetenekler tarafından inşa edildiğini biliyoruz. Türkiye’nin bu anlamda benzer avantajları olabilir. Enflasyonu düşük tek haneye indirmemiz lazım. Sermaye piyasaları çok daha güçlü şekilde öne çıkacak. SPK çok değerli, kaliteli kurum olarak bilinir. Bu sorumluluğu üstlenmesi görevi gereği.
“ENFLASYON MAYIS’TA ZİRVEYE ULAŞACAK”
Dezenflasyon programımız başarılı şekilde uygulanıyor. Aylık enflasyon rakamlarıyla hedeflerimiz örtüşmeye başladı. Mayıs ayında yıllık enflasyon yükselmeye devam edecek. Her platformda söylüyorum. Geçen sene Mayıs’ta aylık enflasyon 0’a yakın, bu yıl yüzde 3 de çıksa artışı gösteriyor. Enflasyon Mayıs ayında zirveye ulaşacak. Yaz aylarında baz etkisi, para politikası, mali politika adımları, gelirler politikasının desteğiyle enflasyon çok hızlı şekilde bu sene sonunda 30’lu rakamları görür, gelecek sene de 10’lu, bir sonraki sene de tek hane. Biz buna fiyat istikrarı diyoruz.
“BORSA OYUN ALANI DEĞİL”
SPK’ya büyük sorumluluklar düşüyor. Vatandaşımız borsada oynuyorum diyor, burası oyun alanı değil. Burası yatırım yapılan bir alan. Hisse senedi aldığınız zaman şirketi satın almış oluyorsunuz. Burası oyun alanı değil. O nedenle bilgiye dayalı, analize dayalı değerlendirmeler üzerinden kararlar vermemiz lazım. Borsada hesabınız yoksa, kriptoya bulaşmadıysanız da verdiğiniz kararlar alternatifi olan kararlardır. Her şeyin alternatif zaman maliyeti var. Bu kararları bilgiye dayalı verirsek anlamlı olur. Bileşik faiz nedir, gerçek kar nedir? Dönem dönem her seviyede bunları görebiliyoruz. Şu sektörün karı şuradan şuraya çıktı diyorlar, o dönem de enflasyon yüzde kaç? Banka şu kadar kar etti, sermayesi ne kadar, enflasyon kaç, karşılaştırın, acaba gerçekten değer yaratmışlar mı, sermaye erimiş mi? Her seviyede finansal okuryazarlık çok değerlidir. Finansal okuryazarlık, SPK’nın atması gereken konsept husus değildir.
“KOLAY PARA KAZANMA RİSKLİDİR”
Vatandaşlarımıza diyorum, kolaycı para kazanma yolları risklidir, tehlikelidir. Risk ve getiri. Biri çok getiri vaat ediyorsa bilin ki orada riskler de yüksektir. Birileri size yüksek getiri vaat ediyorsa bilin ki çok riskli faaliyettir. Tüyo ve duyumlarla hareket etmeyin.
]]>Milli Savunma Bakan Yardımcısı Celal Sami Tüfekci, açılışta yaptığı konuşmada, askeri teknolojilerle sivil teknolojiler arasındaki ilişkiye dikkati çekerek, birinci ve ikinci dünya savaşlarında uçak ve jet motorları geliştirildiğini ve çok geçmeden de dünya genelinde sivil hava taşımacılığının yaygınlaştığını söyledi.

Bugün küresel şirketlerin teknolojiye büyük yatırımlar yaptığını belirten Tüfekci, “Meydana gelen bu durum, savunma sektörünü sivil dünyadaki gelişmeleri de yakından takip etmeye itmektedir. Bu sebeple eskiden askeri alanda meydana gelen gelişmeler, sivil hayatta kullanılan teknolojilere evrilirken günümüzde bu durum biraz daha dengelenmiş ve sivil alandaki gelişmeler askeri alana aktarılmaya başlanmıştır. Bunun en güzel örneğini haberleşme teknolojilerinden olan 5G’de görüyoruz.” dedi.
Tüfekci, savunma sanayisinin Türkiye’nin güvencesi haline geldiğinin altını çizerek, “Modern Türk Silahlı Kuvvetleri oluşturabilmek için teknolojiden büyük oranda faydalanılmalı, diğer gelişmiş ülke orduları, sivil firmalar, üniversiteler ve araştırma kurumları düzenli bir biçimde takip edilmeli. Aynı zamanda dost ve müttefik ülkelerle ortak çalışmalar gerçekleştirilmelidir.” değerlendirmesini yaptı.
Ankara Ticaret Odası (ATO) Yönetim Kurulu Üyesi Ömer Çağlar Yılmaz da SEDEC’in artık bir marka olduğuna dikkati çekerek, “Türk savunmasının başarısı burada dünyanın gözleri önüne seriliyor. Türkiye gibi jeopolitik olarak önemli konumdaki ülkeler için savunma sanayisi stratejik değere sahip bulunuyor. Savunma sanayinin geliştirdiği teknolojik yenilikler aynı zamanda diğer sektörleri de etkiliyor.” diye konuştu.

“AMACIMIZ DAHA BAĞIMSIZ BİR TÜRKİYE”
Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği (SASAD) Genel Sekreteri Oğuz Hamşioğlu da güvenlik ve savunmanın hem Türkiye’nin hem de dünyanın en önemli gündem maddelerinden biri haline geldiğini ifade etti.
Türkiye’nin bölgesel anlamda güçlü bir aktör olarak varlığını sürdürebilmesi için bölgesel gelişmeleri takip etmesi gerektiğini vurgulayan Hamşioğlu, “Hem küresel hem de bölgesel anlamda önemli bir aktörüz. Dünya barışı ve güvenliğine katkıda bulunacak ülkelerin başında geliyoruz. Bizim bu kararlılığımız sektörümüzün gelişimine de yansıyor. 5,5 milyar dolara ulaşan Türkiye’nin savunma sanayi ihracatı potansiyeli önemli bir ölçek olarak karşımızda duruyor. Bu sektör dinamik ve öncü bir sektör. Giderek Türkiye ekonomisinde rolü artıyor. Bu rakamlar sektör açısından yeterli değil. Sonraki yıllarda bu hedeflerin daha ileri götürülmesi hem bizlerin hem de sektördeki bütün firmaların hedefi. Amaç dışa bağımlılığı azaltmak, yerlileşme oranlarını yükseltmek ve daha bağımsız bir Türkiye’dir.”
“ÜNIVERSİTE-SANAYİ-TEKNOPARK İŞBİRLİĞİ MODELİ ÖNEMLİ”
Teknopark Ankara Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Gültekin, anayurt ve sınır güvenliğinin ulusal egemenliğin sürdürülmesi, toprak bütünlüğünü ve vatandaşların güvenliğini sağlamak için olmazsa olmaz olduğunu söyledi.
SEDEC’in en yeni teknoloji ve işbirliklerini sunarak global düzeyde farkındalık ve işbirliği yaratmayı amaçladığını aktaran Gültekin, artık güvenlik tehditlerinin askeri ve fiziksel olmanın yanı sıra siber ve hibrit gibi yeni nesil risklerle daha karmaşık hale geldiğini anlattı.

Gültekin, SEDEC’in son teknoloji güvenlik çözümlerini sergilemek ve global güvenlik sorunlarına pratik çözümler sunmak üzere hazırlandığını belirterek, şunları kaydetti:
“Bu etkinlikler, ülkemizin savunma güvenlik kapasitesini artıran ve uluslararası alanda ülkemizin itibarını pekiştiren önemli bir araçtır. Ekonomilerin dönüşümünde kritik role sahip olan üniversite-sanayi işbirliğinin gelişmiş versiyonu olan üniversite-sanayi-teknopark işbirliği modeli önemlidir. Bu model bilgi ve teknolojinin ticarileştirilmesi, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirilmesi ve ekonomik büyümenin desteklenmesi için önemli katkılar sağlamaktadır. Ülkemiz genç nüfusa, geniş bir sanayi tabanına ve köklü üniversitelere sahip olup bu işbirliğini güçlendirecek büyük bir potansiyele sahiptir. Bu modelin Türkiye’de kurulmuş ve kurulacak üniversitelerde uygulanması, bölgelerin kalkınması ve ülkelerin ekonomik büyümesine önemli katkılar sağlayacaktır.”
“TÜRK SAVUNMA SANAYISI BU GİBİ ETKİNLİKLERLE GÜÇLENECEK”
Teknokent Savunma Sanayi Kümelenmesi Yönetim Kurulu Başkanı Bilal Aktaş da savunma sanayinde yerlilik oranının yüzde 20’lerden yüzde 80’lere ulaştığını belirterek, bu başarının savunma sanayi projelerinde yerli ana yüklenicilerin tercih edilmesi, sanayileşme yükümlülüklerinin belirlenen stratejiler doğrultusunda kararlılıkla uygulanması ve üniversite-sanayi işbirliğini teşvik eden devlet destekleriyle mümkün olduğunu anlattı.
Aktaş, Türk savunma sanayinin son 20 yılda kat ettiği bu yolun stratejik planlama, devlet destekleri, yerli ve milli teknolojilere yapılan yatırımlar ve inovasyona dayalı bir büyüme modelinin sonucu olduğunu belirterek, “SEDEC kapsamında ortaya çıkacak yeni işbirlikleriyle başarının devam edeceğine ve Türk savunma sanayinin uluslararası arenada bu gibi etkinliklerle daha güçlü konuma geleceğine inanıyorum.” diye konuştu.

SEDEC Organizasyon Komitesi Başkanı Hilal Ünal da güvenliğin en önemli unsurlardan biri olduğunu vurgulayarak, bu meselenin sadece bir ülkenin iç güvenliği meselesi değil küresel istikrar için de önemli bir unsur olduğunu söyledi.
SEDEC kapsamında güvenlik ve teknoloji uzmanlarının bir araya geldiğine dikkati çeken Ünal, etkinlik kapsamında bilgi paylaşımı ve işbirlikleri yapılacağını bildirdi.
Savunma Sanayii Başkanlığı ile Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçıları Birliğinin desteğiyle organize edilen SEDEC 2024’te, ana yurt güvenliği, sınır güvenliği, iç güvenlik sistemleri ve savunma tedarik zinciri konularında güvenlik sektörünün geleceğine yön veren adımlar atılması bekleniyor.
Etkinlik, aynı zamanda önceden planlanan ikili iş görüşmeleri kapsamında yurt dışındaki orijinal ekipman üreticileri ile birinci ve ikinci seviye tedarikçileri, Türk güvenlik ve savunma sanayisi firmalarıyla buluşturacak. Türk firmalarının, özellikle KOBİ’lerin, yetenekleri ve başarıları, yabancı katılımcılara daha yakından tanıtılacak.
Fazla kilo ve obezite kanser riskini artırıyor. İsveç’te kanserle ilgili yaklaşık 40 yıllık bir süreçte 4 milyondan fazla kişinin verileri incelenerek yapılan araştırmada, vakaların yüzde 40’ının aşırı kilo ile bağlantısı tespit edildi. Araştırmada 30’un üzerinde kanser çeşidi obeziteyle ilişkilendirildi.
“OBEZİTE ASLINDA BİRÇOK SİSTEMİMİZİ ETKİLİYOR”
Obezitenin birçok hastalığa davetiye çıkardığı gibi kanser tehlikesini de beraberinde getirebileceğinin altını çizen Prof. Dr. Mehmet Artaç, “Son zamanlarda obeziteyle ilişkili kanserlerin arttığı ve obezitenin aslında sanıldığından daha fazla birçok kanserle ilişkili olabileceğine dair yeni yayınlar ortaya çıktı. Özellikle İsveç’te yapılan bir araştırmada, sadece 13 kanserin değil, bunun dışında 30’un üzerinde kanserin obeziteyle ilişkili olabileceği ortaya konmuştu. Tabii aslında bu sonuçlar çok sürpriz değil. Obeziteyle çok ilişkili olduğunu bildiğimiz kanserler, kolon kanseri, endometriyum kanseri, meme kanseri gibi kanserler obeziteyle ilişkili. Ama obezite tabii ki aslında birçok sistemimizi etkiliyor. Obeziteyle birlikte bir insülin direnci oluyor. Büyüme faktörleri, salınımı artıyor. Yine obeziteyle birlikte obez hastalarda yanlış beslenme, aşırı beslenme sonucunda bağırsak florasındaki mikrobiyota dediğimiz floradaki değişiklik ve bunun çeşitliliğinin değişmesi immün sistemi, bağışıklık sistemini de zayıflatabiliyor ve bu bağışıklık sisteminin zayıflaması tabii ki kanser gelişimini kolaylaştırabiliyor” dedi.

“BİRÇOK SEBEP, KANSERLEŞMEYİ ETKİLİYOR”
Prof. Dr. Artaç, “Obeziteyle ayrı bir mücadele, obezite sadece kardiyovasküler hastalıkları, şeker, diyabet gibi metabolik hastalıkları tetiklemiyor aynı zamanda kanser için de önemli bir etiyolojik faktör. Tabii kanser deyince böyle tek bir sebebi, nedeni ortaya koymak mümkün değil. Birçok sebep, kanserleşmeyi tetikliyor. Ama tabii ki sigara ve obezite burada iki önemli parametre gibi duruyor. Dolayısıyla ne yediğimiz ve yapımız, aktivitemiz, hareketliliğimiz kanser gelişiminde önemli bir etkileyici faktör gibi görünüyor” şeklinde konuştu.

“KANSERİN YÜZDE 80 İLE 90’I BİR TAKIM ÖNLENEBİLİR SEBEPLER YÜZÜNDEN”
Erken teşhis kadar önlemlerin de hayati önem taşıdığının altını çizen Prof. Dr. Mehmet Artaç, “Erken teşhis hayat kurtarır ama erken teşhisten öte hastalığa yakalanmamak için neler yapabiliriz, hangi tedbirleri alabiliriz? Bu da çok önemli. Dolayısıyla birincil korunma önemli. Sağlıklı beslenme, hareketlilik, spor yapmak ve sigaradan ve alkolden uzak durmak bizim kansere karşı kendimizi korumaya alabileceğimiz en önemli koruma yolları. Tabii kanser nedenlerine baktığımızda bu nedenlerin yüzde 10’unun ancak genetik nedenlerle ilişkili olduğunu görüyoruz. Yani aslında kanserin yüzde 80 ile 90’ı bir takım önlenebilir sebepler yüzünden olmakta. O yüzden de bu önlenebilir sebepler üzerine toplumu bilgilendirmek önemli” diye konuştu.
]]>Her şeyden önce ekonomide bir yeniden dengelenme sürecine girdik. Yani iç talebin aşırı artışı nedeniyle bir takım makro ekonomik dengesizlikler ortaya çıkmıştı. Şimdi orada bir yumuşama var. Net ihracatın etkisi ekonomide olumluya dönmeye başladı. Yani büyümede kompozisyon değişiyor, büyümede bir dengelenme var. Bu da beraberinde ortaya çıkan dengesizlikleri gideriyor. En önemli dengesizliklerden bir tanesi cari açık. Geçen sene mayıs ayında 57 milyar dolar civarındaydı. Büyük bir açık. Bu sene bu açık mayıs ayı itibarıyla 30 milyar doların altına düşmüş olacak. Dolayısıyla çok ciddi bir iyileşme var. Yani Türkiye’nin dış açığında yarı yarıya düşüş var. Önemli dengesizliklerden bir tanesi bu çerçevede giderilmiş oldu.
Geçen sene mayıs sonu itibarıyla piyasa değerlendirmelerine bakarsanız, özellikle depremin etkisiyle bütçe açığının milli gelire oran olarak yüzde beldi 9-10’ları bulabileceği öngörülüyordu piyasalar tarafından. Biz bunu geçen sene yüzde 5,2’de tuttuk. Bu da önemli bir dengesizlik ve deprem hariç bütçe açığı milli gelire oran olarak sadece yüzde 1,6 bu da önemli. Dolayısıyla temel dengesizlikleri giderme anlamında program çalışıyor.
Programın çalıştığını özetleyen bazı göstergeler var. Örneğin, Türkiye’nin risk primi. Türkiye’nin risk primi geçen sene mayıs ayında 700 baz puanın üzerindeydi. Bugün 270’in altına düştü. Bu dönemde gelişmekte olan ülkelere göre çok muazzam bir performans göstermişiz. Yani sadece bizim risk primimiz düşmemiş başka bize benzer ülkelere oranla risk primimiz çok daha hızlı şekilde düşmüş. Risk priminin düşmesi burada aslında programın çalıştığını özetleyen bir gösterge. Çünkü bu Türkiye’ye fon akışında maliyeti belirleyen unsurlardan bir tanesi. Türkiye fon akışında bizim öngördüğümüzden çok daha büyük bir artış var. Özellikle yerel seçimlerden s sonra son 1,5 ayda o kadar ciddi bir fon akışı ve Türk lirası lehine portföy değişikliği var ki, Merkez Bankası swap hariç rezerv pozisyonu neredeyse 49 milyar dolarlık bir iyileşme gösterdi. Bahsettiğim süreç 1,5 aylık bir süreçten bahsediyoruz. Belirsizlikler azaldıkça, programın çalıştığı ortaya çıktıkça Türkiye’ye rağbet artıyor.
“SONUÇ ALMAYA BAŞLADIK”
12 yıl sonra Fitch, Türkiye’nin kredi notunu artırdı. S&P 11 yıl sonra Türkiye’nin kredi notunu artırdı. Artırmakla kalmadılar bizim görünümümüz pozitif. Program bu şekilde çalışmaya devam ederse biz notu tekrar artıracağız şeklinde pozitif görünümde duruyorlar. Bunların hepsi önemli yani ekonomide büyümenin kompozisyonu iyileşiyor. Daha sürdürülebilir daha dengeli bir büyüme var. Makro ekonomik dengesizlikler yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bütçe disiplini, dış dengedeki iyileşme, rezervlerdeki iyileşme, risk primindeki iyileşme, Türkiye’ye fon akışındaki muazzam artış tüm bunlar şunu net şekilde ortaya koyuyor programa olan güven güçlü, sürekli pekişiyor. Tabiiki bu programlar birer canlı organizma gibidir. Biz iyi bir program yaptık artık 3 yıl boyunca dokunmayalım diye bir şey yok. Canlı organizma gibi sürekli o programın tabii ki tekrar güçlendirilmesi, iyileştirilmesi, temellerinin sağlamlaştırılması, bunun pekiştirilmesi çok önemli. Türkiye’nin kendi programı ve gerçekten sonuç almaya başladık.
Programı sürekli bir şekilde güçlendirme çabamız var ve devam edecek. Bütçede harcama disiplini, yatırımların daha verimli alanlara yönlendirilmesi, doğrudan doğruya bazı cari harcamaların kesilmesi, kesintiye uğratılması. Tüm bunlar aslında mali disiplini güçlendirirken dezenflasyona destek veriyor. Programın çalıştığını konuştuk ama enflasyon beklentileri geçen sene ekim ayına gidin, programın gerçek anlamda devreye girip çalışmaya başladığı dönem. O döneme göre enflasyon beklentilerinde muazzam bir iyileşme var. Önümüzdeki 12 ayda piyasaya sorduğunuz zaman enflasyon düşüşü öngörülüyor. Yüzde 33 civarına indi. Örneğin, 2 yıllık perspektifi alırsanız yüzde 22 civarına kadar indi. Fakat bunu performansla destekleyeceğiz, sürekli bir şekilde programı güçlendireceğiz.
Bu sene deprem yaralarını sararken deprem dışındaki harcamaları çok güçlü bir şekilde kontrol altına alıyoruz. Bazı kamuda tasarruf paketi açıkladık. Onu güçlü bir şekilde uygulayacağız. En önemli konu verimliliği artıracak, Türkiye’nin rekabet gücünü artıracak, yapısal reformları hızlandıracağız. Dolayısıyla iki kanaldan para politikasına dezenflasyon için destek vereceğiz. Bir; bütçe disiplini üzürerinden destek vereceğiz. İki; reformları hızlandırarak verimlilik artışı üzerinden destek vereceğiz. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde böyle bir güçlendirme, zaten bir süreç işi. Sonuç almak da bir süreç işi. Şuna inanıyorum ki, programı güçlendirdikçe de çok daha iyi sonuçlar alacağız. Aslında başladık biz programı güçlendirmeye. Tasarruf paketini açıklamamız bunun bir ayağı. Ama daha birçok önümüzdeki dönemde programı güçlendirecek ilave adımlar atacağız. Bunlar bir kısmı kamu maliyesi ayağında, bir kısmı yapısal dönüşüm ayağında olacak.
]]>Türkiye ve Somali arasında 2011’den bu yana devamlı olarak gelişen siyasi, ekonomik ve askeri ilişkiler 8 Şubat’ta imzalanan “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması” ile yeni bir aşamaya ulaştı. Anlaşmayla birlikte, Türk donanması Somali karasularını korsanlık ve çeşitli hukuk dışı faaliyetlerden 10 yıl boyunca koruyacak. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında soruları yanıtlarken önemli bir ifade kullandı. “Türkiye artık kabına sığmayan bir ülke.” dedi. Açıklamasını “Bir ucumuz Somali’de, bir ucumuz Bosna’da, bir ucumuz Azerbaycan’da, bir ucumuz da Orta Asya’da kardeşlerimizle beraber” diyerek sürdürdü.
Afrika Boynuzu’nun ticari anlamda büyük bir önemi olduğu gibi stratejik açıdan da Somali’nin coğrafi konumu, kaynayan Ortadoğu kazanına oldukça yakın. Ankara, Suriye’den Yemen’e kadar istikrar istediği bölgede gelişmelere yakından eğiliyor. Bundan ötürü de Somali’de yurtdışındaki en büyük askeri üssünü bulunduruyor. Türkiye ayrıca Somali’nin toprak bütünlüğünün korunması için önemli adımlar atıyor.
Bunun en büyük örneği, Somali’yi ele geçirerek yeni bir yönetim ilan etmek isteyen terör örgütü El Kaide bağlantılı Eş Şebab’la askeri mücadele olarak ortaya çıkıyor. Ayrılıkçı radikaller başta başkent Mogadişu olmak üzere ülkenin birçok noktasında sivil ve askeri noktalara saldırılar düzenliyor. Bombalı eylemlerle hem toprak bütünlüğünü tehdit ediyor hem de hali hazırda zayıf olan ülke ekonomisine, turizmi de baltalayarak yeni darbeler indiriyor. Türkiye bu anlamda Somali askerlerine hem eğitim veriyor hem de ABD ve müşterek güçlerle terör örgütü Eş Şebab’a yönelik operasyonlarda aktif olarak yer alıyor.
Mogadişu Uluslararası Havalimanı ve Mogadişu Limanı’nın Türk firmaları tarafından işletildiğini de unutmamak gerekiyor. Türk şirketlerinin Somali’deki yatırımlarının toplam değeriyse 100 milyon ABD Dolarına ulaşmış durumda.
ANLAŞMANIN ZAMANI MANİDAR!
Ankara, birleşik bir Somali’nin bölge için önemli olacağı fikrine sahipken, 1991 yılında tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Somaliland bölgesel yönetimiyle de bağlarını kesmiş değil. 1 Haziran 2014 tarihinde Hargeysa Başkonsolosluğu faaliyete geçirilmiş durumda ve aktif olarak görevine devam ediyor.
Somali ile Türkiye arasında yapılan anlaşmanın zamanlaması da manidar. Mogadişu’nun hiç vakit geçirmeden anlaşmayı onaylayıp yürürlüğe sokmasının en önemli nedeni, komşusu Etiyopya’nın uluslararası hukuka göre Somali topraklarının bir parçası olan; Somaliland ile 1 Ocak’ta imzaladığı anlaşma oldu. İkili işbirliği protokolü olarak kamuoyuna duyurulan anlaşmaya göre, Kızıldeniz’e kıyısı olmayan Etiyopya, Somaliland’ın Berbera Limanı’nı kullanabilecek. Etiyopya’nın anlaşma uyarınca, kiralanmış bir askeri üsse erişim sağlayacağı ifade ediliyor.
Hiçbir ülke tarafından tanınmayan Somaliland’ın Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, 50 yıl boyunca sürecek bir kiralama sözleşmesinden bahsetti. Etiyopya donanmasına 20 km deniz erişiminin sağlanacağı belirtildi. İçeriği açıklanmayan anlaşmada, Etiyopya’nın Somaliland’i tanıyabileceğine ilişkin bir maddenin de yer aldığı öne sürüldü.
BAE İLE İLİŞKİLER BELİRLEYİCİ OLUYOR
Türkiye’nin bölgedeki faaliyetlerinde bir başka denge unsurunu Birleşik Arap Emirlikleri ile olan ilişkiler sağlıyor. 2014’ten 2020’ye kadar Kızıldeniz bölgesinde iki ülke arasında çatışma noktasında ulaşmasa da bir rekabetin mevcut olduğu biliniyordu. İlişkiler 2020’den itibaren iyileşti. 2020-2022 yılları arasında gerçekleşen Tigray savaşı sırasında hem Türkiye hem de BAE, ayrılıkçılara karşı Etiyopya hükümetini destekleyerek toprak bütünlüğü vurgusunda bulundu. Nitekim takip eden yıllarda, BAE, Türk ekonomisine doğrudan yatırımlarda bulunarak ikili ilişkilerin daha da yumuşamasının önünü açtı.
BAE’li şirketler, iki önemli merkez olan Berbera ve Bosaso limanlarını yönetiyor. Ayrıca Kismayo limanını devralmak için de çalışmalar sürüyor. BAE yönetimi, tıpkı Türkiye gibi, Somali Devlet Başkanı Hasan Şeyh Mahmud’un başlıca destekçisi konumunda.
ANKARA’NIN AFRİKA KITASINDA ETKİSİ ARTIYOR
Son bir yılda tüm olumsuzluklara rağmen, Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin yakınlaştığını söylemek mümkün. ABD ve Fransa’nın, Afrika’daki varlığının, Rusya yanlısı yeni hükümetlerle beraber azaldığını görüyoruz. Türkiye’nin Afrika “tecrübesinin” ise Somali ile başlamadığı ortada..
Libya’daki iç savaş sırasında Hafter rejimi yerine demokratik yönetimi destekleyen Ankara, Trablus’un düşmemesini sağlamıştı. Burada bilhassa Bayraktar SİHA’ların kullanımı Hafter milislerine büyük sorunlar yaşatırken, Türkiye’nin yerli ve milli savunma sanayisinin kabiliyetlerini de kanıtlayan bir alan oluşturmuştu. Böylece, Türkiye’nin Somali’de ve Afrika’nın diğer bölgelerinde yapılacak yeni hamlelerle, istikrarın sağlanması ve çatışmaların sona ermesi için önemli misyonlara yenilerini ekleyecek gibi gözüküyor.
]]>Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, gençlere, iş tecrübesine sahip olabilmeleri için eğitim aldıkları alanda mutlaka staj yapmaları tavsiyesinde bulundu.
Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre Işıkhan, Türkiye İş Kurumunun (İŞKUR) Ne Eğitimde Ne İstihdamda Olan Gençler İçin İşgücü Piyasası Destek Programı (NEET PRO) kapsamında düzenlenen “İŞKUR Yol Arkadaşım: Gençlerle Yarına Yolculuk Programı”nda gençlerle bir araya geldi, sorularını yanıtladı.
Gençlerle bir arada olmaktan duyduğu heyecanı ifade eden Işıkhan, programa Türkiye’nin farklı illerinden 200’e yakın gencin katıldığını bildirdi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin fırsat eşitliği konusunda önemli bir rol üstlendiğini belirten Işıkhan, “Benim gibi bir işçi çocuğu kardeşiniz, hiçbir ayrım gözetmeden şu koltukta oturabiliyor. Çok farklı konumlarda olan insanlar buralarda oturabilir ama en alttan başlayıp devletin en üst kademesine kadar gelmiş bir hocanız olarak gerçekten vatanımıza, devletimize ne kadar şükretsek azdır diye düşünüyorum. Ben devletimizin yurtlarında, devletimizin burslarıyla okudum. Yurt dışına YÖK bursuyla gittim. Her şeyin arkasında devletimizin desteği ve gücü var.” ifadelerini kullandı.
Işıkhan, gençlerden kariyer noktasında zorlandıkları konuları kendileriyle paylaşmasını isteyerek İŞKUR’un gençlerin yanında olduğunu belirtti.
“GENÇLERİMİZİN KARİYER GELİŞİMİNİ İŞKUR OLARAK DESTEKLİYORUZ”
Artık 20-30 yıl önceki çalışma hayatından söz edilemeyeceğini belirten Bakan Işıkhan, şunları söyledi:
“Birçok mesleğin şekil değiştirdiği, bazılarının da yok olmaya başladığı bir dönemdeyiz. Bunu belirleyen en önemli değişimlerden biri teknolojik değişimlerdir. Teknoloji günümüzde inanılmaz bir hızla değişiyor. Biz özellikle kıymetli gençlerimizin kariyer noktasında gelişimini destekleme sürecinde de İŞKUR olarak destekler veriyoruz.
Örneğin, savunma sanayii ve tedarik hizmetlerinin sunulduğu alanlarda KALFA programı var. KALFA programında genç mühendislerimiz geliyor, yetişiyor ve orada ilgili sektöre çok rahat girebiliyor, istihdam kapısı bulabiliyorlar. Bilişim sektörü, dijital alanlar, dijitalleşmenin yoğun olarak yaşandığı yapay zeka noktasında siz gençlerimize güveniyoruz. İŞKUR olarak özellikle bu yönde iş başı eğitim programlarımızın çok önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.”
Gençlerin iş bulma sürecinde yaşadığı zorluklarla ilgili soru üzerine Işıkhan, en önemli sorunların başında iş tecrübesinin geldiğini söyledi.
Bakan Işıkhan, şunları kaydetti:
“İş tecrübesi için de bir yerden başlamak gerekiyor. Biz özel sektör temsilcileri ile görüşmeler yaparken burada biraz esnek olunması gerektiği yönünde önerilerde bulunabiliyoruz. Ama iş tecrübesine sahip olabilmek için hangi alanda lisans eğitiminizi tamamlarsanız o alanda mutlaka bir staj sürecini yaşamanız gerektiğini düşünüyorum. İŞKUR’umuzun staj programı var.
Staj portalımız var, orayı ziyaret etmenizi, Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi’mizin önceki yıllarda başlattığı çok önemli bir staj seferberliği vardı. Şimdi iş dünyası da sizlerden bunu bekliyor. CV’nize baktığında acaba bu arkadaşımızın iş tecrübesi nerede? Neleri biliyor? Bilgisayar programlarını biliyor mu? Yabancı dil düzeyi nedir gibi ne yazık ki bunları belgelemek zorundayız. Belgelemenin ötesinde de iş tecrübesi sürecinde de bunları iş insanlarına ya da insan kaynakları ofisine bunları mutlaka göstermemiz gerekiyor.”
“SOSYAL YETENEKLERİNİZ ÇOK İYİ OLMALI”
Işıkhan, çalışma hayatı ve koşullarının sürekli değişmesiyle ilgili soru üzerine, özellikle salgın dönemi sonrasında bu sürecin yaşandığına dikkati çekti.
İşin yapısı, şekli ve çalışma modellerinin değişmeye başladığını aktaran Bakan Işıkhan, şunları söyledi:
“Uzaktan çalışma, esnek çalışma dediğimiz modeller gündeme gelmeye başladı. Bunun artısı da var, eksisi de var. Çalışma Genel Müdürlüğümüz bu konuda mevzuat düzenlemelerini gerçekleştiriyor. Çalışma hayatına girdiğinizde sosyal yeteneklerinizin çok iyi olması gerektiğini düşünüyorum.
Covid-19 pandemisi sonrasında işler devam ediyor. Hala uzaktan çalışma, esnek çalışma, güvenceli esnek çalışma modelleri bizim için daha önemli. Çalışmanın, işin şekli değişiyorsa bizim de bu değişime ayak uydurmamız lazım. 10 yıl sonra aklınıza gelemeyecek, farklı işlerle ve çalışma modelleriyle karşı karşıya kalacağız.”
]]>İsrail ve Hamas arasında devam eden ateşkes görüşmelerini anımsatan Kurtulmuş, bu kapsamda Hamas’ın, Mısır’ın ve Katar’ın inisiyatifleri, Türkiye’nin de telkinleriyle ateşkes konusunda ortaya konulanları kabul ettiği ve ateşkesi imzalamak üzere hazır olduğuna yönelik bilgiyi aldığını anlattı. Kurtulmuş, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bundan dolayı fevkalade memnun olduğumuzu ifade etmek isterim. Ancak İsrail hükümetinin bu konuda acilen karşılık vermesi ve bütün insanlığın beklediği, bütün uluslararası camianın beklediği bir acil ateşkesin derhal sağlanmasını temin etmemiz gerekir. Bu çerçevede MIKTA ülkeleri parlamento başkanları olarak hem parlamentolar düzeyinde inisiyatif almak hem de hükümetlerimizi harekete geçirerek, İsrail hükümetine baskı yaparak bu barışın bir an evvel sağlanması, böylece 7 aydır bütün insanlığın ortak acısı olan Gazze’deki bu insani dramın sona ermesi, yıkımın sonlandırılması ve bu acil ateşkesin kalıcı bir barışa dönmesi için biz de uluslararası camianın bütün kurumlarını hayata geçirmemiz gerekir. Temennimiz odur ki İsrail hükümeti de inadından vazgeçerek bir an evvel bu barış görüşmesinde olumlu adım atar ve öncelikle acil ateşkesin sağlanması, hızlı bir şekilde insani yardımların da ulaştırılması mümkün olur.”

“(Kalkınma Yolu) Bölgesel barışa da imkan sağlayacak önemli bir mekanizma olacak”
TBMM Başkanı Kurtulmuş, Batı eksenli üretimin artık yavaş yavaş yeni yerlere, yeni üretim merkezlerine kaydığını ve buna paralel olarak da yeni ticaret yollarının gelişmekte olduğunu belirterek, “Yine Türkiye olarak bizim de içinde olduğumuz ve henüz başlangıç safhasında bulunan, Körfez ülkeleri, Irak ve Türkiye’nin üzerinden geçecek olan Kalkınma Yolu Projesi de hem büyük bir transit proje hem büyük bir ticaret ortaklığı hem de ülkeleri birbirlerine yaklaştıran bir proje olmanın ötesinde, bölgesel barışa da imkan sağlayacak önemli bir mekanizma olacaktır.” diye konuştu.
Uluslararası finansmanın ve uluslararası üretimin adil ve hakkaniyetli bir şekilde yürütüleceği, kurala dayalı yeni bir küresel ticaret sistemine ihtiyaç olduğuna işaret eden Kurtulmuş, şunları kaydetti:
“Gücü olanların sadece kendi istedikleri gibi kuralları değiştirdikleri ve yönlendirdikleri bir sistem değil; herkes için uluslararası ticaretin kuralının eşit olduğu, uygulanabilir bir küresel sistemin ortaya konulmasının önemli olduğu kanaatindeyiz. Bu konuda MIKTA ülkelerinin önemli bir fonksiyon icra edeceğini, özellikle ‘kazan kazan’ prensibi çerçevesinde dünyada yeni ticaret imkanlarını geliştirerek dünya ekonomisinde adil bir dağılımın sağlanmasına katkıda bulunacağına yürekten inanıyorum. Bunun için ikili işbirliklerimiz önemli olduğu gibi çok taraflı ticari iş birliklerimizin de gerçekten güçlendirilmesinin fevkalade yararlı olacağını; bu anlamda dünya ticaretine ve dünya siyasetine katkı sağlayacağına inanıyorum.”
Dünya ticaretinin kurala dayalı bir şekilde yürütülmesinin, aynı zamanda barışa dayalı bir dünya sisteminin kurulabilmesi için de önemli olduğuna dikkati çeken Kurtulmuş, temsil kabiliyeti ve ekonomik gücü yüksek MIKTA ülkelerinin gelecek dönemde, ticaret alanındaki farklılıkları ortadan kaldıracağına inandığını söyledi.

TRT Haber’in sorularını yanıtladı
TBMM Başkanı Kurtulmuş, toplantı oturumlarına verilen arada TRT Haber’in gündeme ilişkin sorusunu yanıtladı.
MIKTA 10. Parlamento Başkanları Toplantısının oturumları devam ederken Hamas’ın ateşkesi kabul ettiğine ilişkin bilgileri aldıklarını ve üçüncü oturumdaki konuşmasına başlarken bu konuyu gündeme getirdiğini söyleyen Kurtulmuş, “MIKTA önemli bir uluslararası platform. Bütün uluslararası platformlarda biz, acilen İsrail hükümetinin bu ateşkesi kabul etmesi ve bundan sonra kalıcı ve adil bir ateşkesin sağlanabilmesi için müzakerelerin sürdürülmesi ama eş zamanlı olarak da artık nefes alma kabiliyetini yitirmiş olan Gazze Şeridi’ndeki 2 milyona yakın insana da süratli bir şekilde insani ve tıbbi yardımların ulaştırılması için çağrılarımızı tekrarlıyoruz.” dedi.
Toplantıda, MIKTA üyesi ülkelere, “İsrail hükümetine siz de parlamento başkanları ve ayrıca ülkelerinizin yöneticileri olarak baskı yapın ve bir an evvel bu ateşkes teklifi kabul edilsin. Hiç olmazsa şu insani dram bir sona ersin, bir nefes alınsın.” çağrısı yaptıklarını dile getiren Kurtulmuş, İsrail hükümetinin ateşkese ikna edilmesi, zorlanması ve ateşkesin temin edilmesi gerektiğini vurguladı.
Bekir Kantarcı, serginin hikayesinin 35 yıl öncesine dayandığını belirterek, “Kokuyla üniversite yıllarında ilgilenmeye başladım. Zaman içerisinde kokuyla ilişkim, ilgi boyutundan çıkarak profesyonel bir anlama dönüştü. Kokuların ve şişelerin üretim ve tasarım sürecine dair araştırmalar, uluslararası fuarları takip etme, parfüm müzelerini dolaşma, eski parfümlere dair kitapları okuma gibi süreçlerle mesele giderek büyümeye başladı. O zamanlar kendimi bir koleksiyoner olarak tahayyül etmemiştim ama küçük de olsa bir idealim vardı. Geldiğim noktada, bir hayalle başlayan bu yolculuk, zengin bir koleksiyona dönüştü. Bunun en büyük nedeniyse sanata, kültüre, medeniyetimizin zengin birikimine olan ilgimdi.” dedi.

Serginin köklerinin Kapalıçarşı’da açtığı “Parfümane” müzesine dayandığını aktaran Kantarcı, Osmanlı’dan bugüne parfüm, şişe, koku sanatı ve tarihi üzerine derli toplu bir birikimi sanatseverle buluşturdukları için çok mutlu olduğunu dile getirdi.
“GEÇMİŞTE, KOKU KADAR ONU MUHAFAZA EDEN ŞİŞELER DE FAZLASIYLA KIYMETLİYDİ”
Kantarcı, kokunun 1850’lerden itibaren endüstriyel ve sentetik bir alım satım ürününe dönüştüğünü söyleyerek, “Bu tarihten önce koku ulaşılamayacak kadar kıymetliydi, az miktarda ve pahalıydı. Şu anda bile bir gram amberinin 150 dolara satıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Geçmişte bu kadar değerli bir ürününün muhafazasını ve sunumunu sağlayan şişeler de kokuya uyumlu olarak fazlasıyla kıymetli, estetik değeri yüksekti. Bizim sergimizin en önemli noktalarından birisi de tam olarak bu durumu vurgulamak.” ifadelerini kullandı.
Ticari kaygının her sektörde olduğu gibi koku üretim ve tüketiminde etkili olduğunu kaydeden Kantarcı, şu bilgileri verdi:
“Artık koku herkesin rahatça alabildiği bir ürün. Fakat bunun tam tersine, kokunun saflığı artık ne yazık ki ortadan kalkıyor. Bu, bizim için fazlasıyla üzücü bir durum. Şu anda neredeyse hemen hemen her yerde aynı kokular var. Bunun istisnası ise Arap Yarımadası. Onlar kendi otantik kokularını, amberi muhafaza ediyor. Şimdilerde dünyanın en önemli markaları da bu kokulara yatırım yapıyor, arabesk ve oryantal kokuları üretmeye, bunları öne çıkartmaya çalışıyor. Koku üreticileri böyle bir ticari kaygıyla Arap kokusunu bütün dünyaya sunuyor. Çünkü otantik olan o. Yakın bir vakte kadar kimsenin haberinin olmadığı ve değer vermediği udun, bu kadar kıymetlenmiş olmasının nedeni de bu.”

“EVLİYA ÇELEBİ, İSTANBUL’DA İKİ BİNDEN FAZLA KOKUCUNUN OLDUĞUNU SÖYLÜYOR”
Bekir Kantarcı, koku ve koku etrafında oluşan kültürün insanlığın tarihiyle başladığına dikkati çekerek, “Koku, çok zengin bir kültürel tarihe dayanıyor. Bir koku tarihinden bahsetmek hiç yanlış olmasa gerek. Koku hem kişisel ve estetik değeri olan hem de ilahi olanla kurulan temasta önemli işleve sahip bir ürün. Dolayısıyla kokuyu sürekli incelen ve gelişen bir güzellik unsuru olarak anlamak mümkün. Bizim kendi geleneğimizde de Peygamber Efendimiz’in, mealen söyleyecek olursak, ‘Bana, güzel koku sevdirildi.’ hadisiyle hem Araplar hem Türkler için koku, çok önemli ve merkezi bir unsura dönüşüyor. Selçuklulardan Osmanlılara kadar geniş bir coğrafya ve zaman diliminde misk, amber ve ud, bizim kültürümüzün en önemli unsurları olarak çıkıyor karşımıza. Bütün bu zengin literatür içinde, koku ham maddelerini, bu maddelerin nasıl ve nerede oluştuğuna dair araştırma yaparken karşıma çıkan ve beni en çok etkileyen ise Evliya Çelebi’nin, İstanbul’da iki binden fazla kokucunun olduğunu söylemesiydi. Bunlar, ihtisas ehli kokucular. Sadece gül, lavanta ya da amber satan dükkanların bulunduğunu ifade ediyor Evliya Çelebi. Bu, ne kadar zengin bir koku kültürünün döneme hakim olduğunu bize gösteriyor.” dedi.
Serginin küratörü Beste Gürsu da serginin alt başlığının “Osmanlı’dan Günümüze Koku Şişeleri” olduğuna işaret etti.
Osmanlı’ya atfen üst başlık olarak “Gılaf-ı Reyya” ifadesini kullandıklarını vurgulayan Gürsu, “Reyya güzel, gılaf ise kılıf demek. Dolayısıyla ziyaretçilerimize burada güzel koku kılıflarını sunuyoruz. Sergimizin temel hareket noktası bu. Bekir Bey’le yaptığımız envanter çalışması sürecinde, kokunun ve bununla gelişen kültürün, çağlar boyunca insanlığı pozitif yönde etkilediğini gördük. İster fakir ister zengin olsun herkes bir koku kullanırdı eskiden. Dolayısıyla çok zengin bir gelenek var karşımızda. Bizim seçkimiz, bu zenginliğin sadece bir kısmını ifade ediyor.” diye konuştu.
Gürsu, bir nesneyi sergilemenin, o nesneyi kamusal alana taşımak olduğunu ve bundan dolayı da birbirinden farklı düşünce ve beklentilere hitap edebilecek bir seçki hazırladıklarının altını çizdi.

Seçkide çok geniş yelpazede ürünler olduğunu vurgulayan Gürsu, “Osmanlı’dan başlayıp günümüze gelen bu seçkimizde, bir yandan literatüre girmiş gülabdanlar ve buhurdanlıklardan Beykoz Şişe Fabrikası’na ve orada üretilen şişelere, bir yandan da Avrupa, Çin, Asya gibi kültürlerin ürettiği seramiklerden porselenlere kadar farklı koku örneklerine yer vermeye çalıştık. Sergimizde İngiliz saraylarında asilzadelerin kullandığı kokular da var, cep şişeleri ve mücevher olarak paha biçilemez bir değer ifade eden koku kültürünün en önemli kolyeleri de. Biz de bu zengin kültürünü, temsil gücü yüksek bir sergiyle sanatseverlere sunmak istedik.” değerlendirmesinde bulundu.
Beste Gürsu, kokunun hem insani hem de ruhani bir anlama sahip olduğunun altını çizerek, şunları kaydetti:
“Kokuyu ilk olarak ruhunuzun sevmesi gerek. Koku, sizi mutlu eden ve gün içinde sizi etkileyen bir ürün. Böylesi bir ürünü, öncelikle dış formundan, yani kılıfından doğru seçerseniz, bu anlamda size ilk cazip gelen kokunun şişesidir. Beğendiğiniz bir şişenin içindeki ürünü deneye deneye, doğru şişenin içindeki güzel kokuyu bulmuş olursunuz. Kısacası şişeyle koku bütünleşir ve sizin satın aldığınız da tam da bu birlikteliktir. Dolayısıyla bir kokuyu üretmek ne kadar önemliyse, bir şişeyi tasarlamak, sanatsal değeri yüksek bir ürün meydana getirmek de en az bunun kadar önemlidir. Çünkü kültürün devamını sağlayan sadece koku değil, o kokuyu sunduğunuz formdur.”

Kokunun eski zenginliğini yitirdiğine ve bu durumun dünyanın genelinde benzer şekilde cereyan ettiğine işaret eden Gürsu, “Örneğin Avrupa’nın dünyaya sunacağı bir kokusu yok. Orada bir kimliksizlik söz konusu çünkü her şey iç içe geçmiş durumda. Avrupa kiliselerindeki tütsüler, Arapların udları, Osmanlı’nın gül suyu, üç farklı toplumun otantik koku gelenekleri ve örnekleridir. Fakat koku, sadece kişisel değil uhrevi bir anlama da sahiptir ve Avrupa’daki manevi kuvvetin kokuyla olan diyaloğu artık bizimki gibi değil. Biz hala gülsuyunu seviyor ve ikram ediyor, onu kullanıyoruz. Avrupa’da ise bu konuda bir zayıflık var. Her şeyin maddeleştiği bir yerde, hakiki koku da ne yazık ki giderek ortadan kalkıyor.” dedi.
Kuveyt Türk Katılım Bankası katkılarıyla gerçekleştirilen sergi, 22 Mayıs’a kadar ziyaret edilebilecek.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın konuşmasından satır başları şu şekilde:
İRAN-İSRAİL GERİLİMİ
Bölge ülkeleri olarak üçüncü tarafların kendi çatışmalarını bu coğrafyaya taşımasını istemediklerini belirten Fidan, “Tek mağdur olan Gazze halkıdır. Nihai amacımız adil ve kalıcı barışın sağlanmasıdır.” dedi.

“TEK MAĞDUR OLAN GAZZE HALKIDIR”
Bakan Fidan, “Tüm tarafların yapıcı tutum sergilemesinde büyük fayda görüyoruz. Başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması için var gücümüzle çalışacağız.” ifadelerini kullandı.

“ATEŞKESLE İLGİLİ SÜREÇTE TÜRKİYE VE KATAR ÖNEMLİ BİR ROL OYNUYOR”
Ateşkesle ilgili konuya da değinen Fidan, “Türkiye ile Katar arasında özellikle Filistin meselesindeki var olan krizle ilgili büyük bir koordinasyon ilerliyor. Özellikle kıymetli mevkidaşımla sürekli bir iletişim halindeyiz. Türkiye ve Katar, Hamas ile sağlıklı ilişkisi olan ülkelerden. Biz ateşkes için var gücümüzle çalışıyoruz. Ateşkesle ilgili süreçte Katar önemli bir rol oynuyor.” ifadelerini kullandı.

NETANYAHU’NUN KANLI KOLTUK SEVDASI
Dışişleri Bakanı Fidan, “Netahyahu’nun iktidarda kalabilmek için bölgemizi bir savaşa sürüklemeye çalıştığı aşikardır.” dedi.
13 Nisan’da yaşananların çok önemli dersler ortaya koyduğuna dikkati çeken Fidan, “Birinci olarak uluslararası hukuk herkes için bağlayıcıdır. Küresel düzeyde barış ve istikrarın anahtarı, uluslararası hukuka uyulmasıdır. İkinci olarak (İsrail Başbakanı Binyamin) Netahyahu’nun iktidarda kalabilmek için bölgemizi bir savaşa sürüklemeye çalıştığı aşikardır. Netanyahu’yu kayıtsız ve şartsız destekleyenler tutumlarını acilen gözden geçirmek zorundadırlar. Üçüncüsü ve en önemlisi yaşanan olayların temelinde Gazze’de İsrail tarafından uygulanan şiddet ve zulüm yatmakta. Şu hususun altını çizmek istiyorum, şu anda mağdur olan ne İsrail ne de İran’dır. Mağdur olan Gazze halkıdır.” diye konuştu.
Fidan, Gazze’de yaşanan felaketin sona ermesi için herkesin daha fazla çabalaması gerektiğini kaydetti.

MASAYA YATIRILAN KONULAR
Bakan Fidan, “Sayın Haniye’ye taziyelerimizi ilettik. Görüşmemizde ateşkes müzakerelerini ele aldık, gelinen noktayı konuştuk. Türkiye iki devletli çözüm için yoğun çaba sarfediyor. Ortaya çıkacak bir fayda varsa biz böyle görüyoruz. Bunu yaparken Batı’dan bu fikri destekleyen bazı ülkelerin Hamas’a karşı fikir ayrılıkları görüyoruz. Bu tür algıların giderilmesi için nasıl bir görüşleri var onları ele aldık.” ifadelerini kullandı.

AL SANİ: İNSANİ DRAMA SON VERMEK İÇİN TÜRKİYE’NİN ROLÜ ÇOK ÇOK ÖNEMLİ
Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, “(Gazze’de) İnsani drama son vermek için Türkiye’nin rolü ve etkinliği özellikle bölgede çok çok önemli.” dedi.

Uluslararası hukuk çerçevesinde başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti kurulmadan bu konunun çözüme kavuşmayacağını dile getiren Al Sani, insani yardım konusunda da koordinasyonun çok önemli olduğunu belirtti.

Al Sani, esirlerin bırakılması için Katar’ın ilgili kardeş ve dost ülkelerle koordine içerisinde çalıştığına ve görüşmelere devam ettiğine dikkati çekerek “Bu koordinasyonun sürekli olması konusunda hemfikiriz ve herkes için de tabii ki olumlu yansımaları olacaktır.” ifadesini kullandı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın konuşmasından satır başları şu şekilde:
İRAN-İSRAİL GERİLİMİ
Bölge ülkeleri olarak üçüncü tarafların kendi çatışmalarını bu coğrafyaya taşımasını istemediklerini belirten Fidan, “Tek mağdur olan Gazze halkıdır. Nihai amacımız adil ve kalıcı barışın sağlanmasıdır.” dedi.
“TEK MAĞDUR OLAN GAZZE HALKIDIR”
Bakan Fidan, “Tüm tarafların yapıcı tutum sergilemesinde büyük fayda görüyoruz. Başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması için var gücümüzle çalışacağız.” ifadelerini kullandı.
“ATEŞKESLE İLGİLİ SÜREÇTE TÜRKİYE VE KATAR ÖNEMLİ BİR ROL OYNUYOR”
Ateşkesle ilgili konuya da değinen Fidan, “Türkiye ile Katar arasında özellikle Filistin meselesindeki var olan krizle ilgili büyük bir koordinasyon ilerliyor. Özellikle kıymetli mevkidaşımla sürekli bir iletişim halindeyiz. Türkiye ve Katar, Hamas ile sağlıklı ilişkisi olan ülkelerden. Biz ateşkes için var gücümüzle çalışıyoruz. Ateşkesle ilgili süreçte Katar önemli bir rol oynuyor.” ifadelerini kullandı.
NETANYAHU’NUN KANLI KOLTUK SEVDASI
Dışişleri Bakanı Fidan, “Netahyahu’nun iktidarda kalabilmek için bölgemizi bir savaşa sürüklemeye çalıştığı aşikardır.” dedi.
13 Nisan’da yaşananların çok önemli dersler ortaya koyduğuna dikkati çeken Fidan, “Birinci olarak uluslararası hukuk herkes için bağlayıcıdır. Küresel düzeyde barış ve istikrarın anahtarı, uluslararası hukuka uyulmasıdır. İkinci olarak (İsrail Başbakanı Binyamin) Netahyahu’nun iktidarda kalabilmek için bölgemizi bir savaşa sürüklemeye çalıştığı aşikardır. Netanyahu’yu kayıtsız ve şartsız destekleyenler tutumlarını acilen gözden geçirmek zorundadırlar. Üçüncüsü ve en önemlisi yaşanan olayların temelinde Gazze’de İsrail tarafından uygulanan şiddet ve zulüm yatmakta. Şu hususun altını çizmek istiyorum, şu anda mağdur olan ne İsrail ne de İran’dır. Mağdur olan Gazze halkıdır.” diye konuştu.
MASAYA YATIRILAN KONULAR
Bakan Fidan, “Sayın Haniye’ye taziyelerimizi ilettik. Görüşmemizde ateşkes müzakerelerini ele aldık, gelinen noktayı konuştuk. Türkiye iki devletli çözüm için yoğun çaba sarfediyor. Ortaya çıkacak bir fayda varsa biz böyle görüyoruz. Bunu yaparken Batı’dan bu fikri destekleyen bazı ülkelerin Hamas’a karşı fikir ayrılıkları görüyoruz. Bu tür algıların giderilmesi için nasıl bir görüşleri var onları ele aldık.” ifadelerini kullandı.
AL SANİ: İNSANİ DRAMA SON VERMEK İÇİN TÜRKİYE’NİN ROLÜ ÇOK ÇOK ÖNEMLİ
Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, “(Gazze’de) İnsani drama son vermek için Türkiye’nin rolü ve etkinliği özellikle bölgede çok çok önemli.” dedi.
Uluslararası hukuk çerçevesinde başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti kurulmadan bu konunun çözüme kavuşmayacağını dile getiren Al Sani, insani yardım konusunda da koordinasyonun çok önemli olduğunu belirtti.
Al Sani, esirlerin bırakılması için Katar’ın ilgili kardeş ve dost ülkelerle koordine içerisinde çalıştığına ve görüşmelere devam ettiğine dikkati çekerek “Bu koordinasyonun sürekli olması konusunda hemfikiriz ve herkes için de tabii ki olumlu yansımaları olacaktır.” ifadesini kullandı.
Bu hormonlar; serotonin, endorfin, dopamin ve oksitosin hormonları olarak adlandırılır. İşte, mutluluk hormonu sağlayan şeylere ilişkin tüm detaylar bu haberde!
MUTLULUK HORMONU NEDİR?
Ruh halinden uyku düzenine, beslenme düzeninden, sindirim ve bağışıklık sistemine kadar birçok sağlık ve mutluluk belirtisi serotonin hormonu ile alakalıdır. Mutlu olmak için dış uyaranlar kadar bedenimizde bulunan mevcut hormonlar da oldukça önemlidir. Stres ve anksiyete gibi mutluluğa engel teşkil eden problemler de mutluluk hormonlarının yeteri kadar salgılanmaması ile direkt ilişkilidir. Mutluluk hormonu, tek bir hormon gibi algılansa da mutluluğu etkileyen birden fazla hormon bulunmaktadır. İnsan hayatında büyük ölçüde önemli yer tutan bu mutluluk hormonları şu şekilde sıralanabilir:
Endorfin: Endorfin, beyindeki ödüllendirme fonksiyonuyla doğrudan ilişkilidir. Genellikle yemek yeme, içecek içme veya egzersiz gibi ödüllendirici aktivitelerin ardından kanda salgılanır. Endorfin, bedenin doğal ağrı kesicisi olarak kabul edilir ve ağrı durumları veya hastalıklar sonrasında kendini gösterir.

Dopamin: Dopamin, kişiye zevk veren duyguları, hafızayı, öğrenme seviyesini ve diğer motor sistemlerle ilgili olan bir hormondur. “Zevk hissi” hormonu olarak da bilinen dopamin, ruh halini hızla artırarak hızlı bir şekilde mutlu hissettirmeye katkı sağlar.
Oksitosin: Oksitosin, genellikle “aşk hormonu” olarak adlandırılır. Bu hormon, doğum anından itibaren aile-çocuk arasında güçlü bir bağ kurmada etkilidir ve ayrıca sarılma veya öpüşme gibi ilişkisel bağlamda salgılanarak güven ve sevginin artmasına katkıda bulunur.
Bu dört hormon, mutluluğu etkileyen faktörler arasında önemli bir rol oynarlar. Ancak mutluluk karmaşık bir konsept olduğundan, sadece bu hormonlara bağlı olarak değerlendirilemez. Mutluluk, birçok farklı faktörün birleşimiyle ortaya çıkan çok boyutlu bir deneyimdir.
MUTLULUK HORMONU NASIL ARTAR?
Mutluluk hormonunun salgılanması özellikle akşam saatlerinde daha fazla gerçekleşir. Beynin herhangi bir çaba sarf etmesi durumunda da artar. Spor aktiviteleri, koşu yapma ve yüzme gibi hareket gerektiren aktiviteler, mutluluk hormonunun salgılanmasında etkilidir. Mutluluk hormonlarını artırmak için doğal yöntemler şu şekilde sıralanabilir:

Dışarı çıkmak: Dışarı çıkmak, bol miktarda oksijen almak ve güneş ışığından faydalanmak oldukça etkilidir. Araştırmalar, güneş ışığından faydalanmanın bedendeki serotonin ve endorfin hormonlarının artmasına yol açtığını göstermektedir. Bu nedenle, her gün düzenli olarak yürüyüş yapmak etkili olabilir.

Egzersiz yapmak: Egzersiz, sadece fiziksel sağlık için değil, aynı zamanda ruh halini de olumlu yönde etkileyen bir aktivitedir. Düzenli olarak egzersiz yapmak, vücuttaki hormon seviyelerini artırır. Bu nedenle, mutluluk hormonlarını artırmak için iyi bir seçenektir.

Gülmek: Kahkaha atmak, hormon seviyelerinin artmasında oldukça etkilidir. Her ne kadar sürekli gülme sağlık sorunlarını çözüp tamamen iyi hale getirmese de, pozitif düşünmeye odaklanmak ve durumların komik yanını görmeye çalışmak daha fazla gülümsemeye ve hormon seviyelerinin artmasına yardımcı olabilir.

Yemek yapmak: Lezzetli bir şeyler yemek keyif verir ve bedendeki mutluluk hormonlarının salgılanmasını artırır. Özellikle sevilen biriyle birlikte yapılan yemekleri tüketmek, hormonların artmasına katkı sağlar.

Müzik dinlemek: Müzik dinlemek veya müzikle uğraşmak, mutluluk hormonlarının artmasında etkilidir. Özellikle enstrümantal müzik dinlemek, beyini rahatlatır ve dopamin seviyelerinin artmasına yardımcı olur. Sevilen bir müzik türünü dinlemek de ruh haline olumlu etki yapabilir.

Sağlıklı uyku: Yeterli miktarda kaliteli uyku, sağlığı olumlu yönde etkiler. Uyku eksikliği, dopamin hormonunun dengesiz olmasına ve ruh halinin ve fiziksel sağlığın olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Mutluluk hormonlarının dengelenmesi için günde 7-8 saat uyku uyumak önemlidir.

Stresten kaçınmak: Zaman zaman stres yaşamak normaldir, ancak sürekli olarak stres altında olmak vücuttaki hormon seviyelerini düşürebilir. Bu genellikle ruh halini ve genel sağlığı olumsuz etkiler. Endorfin miktarını artırmak için stresten uzak durmaya çalışmak önemlidir.

Duş almak: Ilık bir duş almak, mutluluk hormonlarının artmasına yardımcı olan bir diğer yöntemdir. Rahatlatıcı ve hoş kokulu bir sabunla bedene masaj yapmak faydalı olabilir.
Bu doğal yöntemler, mutluluk hormonlarının artmasına yardımcı olabilir. Ancak herkesin ihtiyaçları ve tepkileri farklı olduğundan, kişinin kendi deneyimleri ve tercihleri doğrultusunda mutluluğu artırmak için en uygun yöntemleri bulması önemlidir.

Mutluluk hormonu tüm bu etkenler ile birlikte bütün hayatımızı önemli ölçüde değiştirir. Kişinin beden sağlığı kadar ruh sağlığının da oldukça önemli olduğu herkes tarafından kabul edilse de ruh sağlığına verilen öncelik bunu destekler nitelikte değil. İnsanlar, mutlu bir şekilde hayatlarını idame ettirme peşinde olmaktan çok “an”ı mutlu geçirmeye çalışıyor. Ne yazık ki anlık duyulan mutluluk ve heyecan duyguları uzun vadede ruh sağlığına katkıda bulunmuyor.
]]>el-Budeyvi’yle imzaladıkları “ortak bildiri” metni ile iki taraf arasında 2005 yılında başlatılan ancak 2010’da sekteye uğrayan Türkiye-KİK STA müzakerelerini yeniden başlattıklarını dile getiren Bolat, “Anlaşmanın müzakereleri tamamlandığında ülkelerimizin ticari ve ekonomik ilişkilerini daha kapsamlı ve iyi belirlenmiş bir çerçevede geliştirme ve çeşitlendirme imkanı ortaya çıkacaktır.” diye konuştu.
“ÖZEL SEKTÖRÜMÜZE YENİ İMKANLAR AÇMAYA ÇALIŞIYORUZ”
Bolat; mal ve hizmet ticareti, fikri mülkiyet hakları, gümrük işlemleri ve ticaretin kolaylaştırılması, KOBİ’ler arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi gibi önemli alanları düzenleyen kapsamlı bir anlaşmayı sonuçlandırmayı önemsediklerini belirtti.
Müzakere sürecinin tamamlanması ve anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle Türkiye ve KİK ülkelerinin refahına ciddi katkı sağlanmasını amaçladıklarını ifade eden Bolat, şunları kaydetti:
“Sayın Cumhurbaşkanı’mızın önderliğinde ekonomik ilişkilerimizi geliştirerek destekleme vizyonu ile müzakereleri başlatmış oluyoruz. Geçtiğimiz yıl temmuzda Sayın Cumhurbaşkanı’mızın başkanlığında Körfez coğrafyasına gerçekleştirdiğimiz ziyaret esnasında yapılan ikili ve çok taraflı temaslar ve varılan anlaşmalar, şüphesiz serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin yeniden başlatılmasında önemli bir rol üstlenmiştir”
Bolat, söz konusu temasların ardından Türkiye ile Körfez ülkeleri yetkilileri arasında çok sayıda ziyaretler gerçekleştirildiğine işaret ederek, geçen yılın ekim ayında Katar’ın başkenti Doha’da gerçekleştirilen EXPO 2023’e katılarak, Katarlı iş insanları ile önemli iş görüşmeleri yaptıklarını dile getirdi.
Bolat, Aralık 2023’te ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında yine Doha’da Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantılarının yapıldığını anımsattı.
Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri heyetleri arasında 1. Dönem Ekonomi ve Ticaret Ortak Komisyonu (ETOK/JETCO) toplantısının İstanbul’da gerçekleştirildiğini hatırlatan Bolat, burada iş insanları arasında önemli bir forumun da yapıldığını belirtti.
Bolat, sürekli değişen ve krizlerle dalgalanan küresel ekonomik konjonktürde, özel sektörü zorlu şartlara karşı desteklemeye gayret ettiklerinin altını çizerek, “Bu çerçevede de devlet olarak kapsayıcı ticaret anlaşmaları imzalayarak özel sektörümüze yeni imkanlar açmaya çalışıyoruz” dedi.

“KİK ÜYELERİNİN TOPLAM GSYH’Sİ 2,4 TRİLYON DOLARIN ÜZERİNDE”
Bolat, atılan adımların başarılı sonuçlara ulaşmaya devam ettiğini belirterek, şu ifadeleri kullandı:
“Ülkemizin gayri safi yurtiçi hasılası (GSYH) 2023 yılında 100 yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk kez 1 trilyon dolar sınırını aşarak 1 trilyon 118 milyar dolara yükseldi. KİK üye ülkeleri de Türkiye gibi son yıllarda önemli ekonomik gelişmeler kaydetmiştir. KİK üyelerinin toplam GSYH’si 2,4 trilyon doların üzerindedir. Uluslararası kuruluşlarca yapılan tahminler çerçevesinde ise bu rakamın 2050 yılında 6 trilyon dolara ulaşması beklenmektedir”
Söz konusu gelişmelerin ikili ticaret rakamlarına da yansıdığını dile getiren Bolat, “Türkiye’nin 2002 yılında Körfez İşbirliği Konseyi üye ülkeleri ile 2,1 milyar dolar olan ticaret hacmi, 2022 yılında 22,7 milyar dolara, 2023 yılında ise 31,4 milyar dolara yükseldi” bilgisini paylaştı.
Bolat, Türkiye ile altı Körfez ülkesinin toplam dış ticaret hacminin 2,4 trilyon doların üzerinde olduğunu vurgulayarak, STA’nın imzalanması ile ne denli önemli ve büyük bir ticari işbirliğinin hayata geçirileceğinin ortada olduğunu söyledi. Bolat, “İlişkilerimizin çok boyutlu yönü ile uyumlu şekilde anlaşmamızın sadece mal ticareti ile sınırlı kalmayacağını öngörüyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

“MÜZAKERELERİN EN KISA SÜREDE TAMAMLANACAĞINA İNANIYORUM”
Müteahhitlikten turizme kadar çeşitli hizmet sektöründe küresel anlamda markalaşan birçok Türk firmasının, Körfez ülkelerinde başarılı işlere imza attığını anlatan Bolat, “Türk müteahhitlik sektörü, KİK üyesi ülkelerde bugüne kadar toplam değeri 77,5 milyar dolar olan 856 proje üstlendi ve hepsini tamamladı” dedi.
Bolat, Körfez Bölgesi’nde Türkiye’nin önemli ticari ortaklarının bulunduğunu ve bölgenin Afrika ile Güney Asya’da iş yapan firmalar için önemli bir finans merkezi konumunda olduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı:
“Dost ülkelerimiz arasında imzalanacak kapsamlı STA’ların ilişkilerimizi daha da derinleştirmede ve insanlarımızın refahına katkı sağlamada anahtar rol oynayacağından şüphe duymuyoruz. Ticaret Bakanı olarak müzakerelerin en kısa sürede tamamlanacağına olan inancımı vurgulamak isterim. Bugünü yeni bir başlangıç olarak görüyor ve bu başlangıcın Türkiye ve KİK üyesi ülkeler adına, hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum”
]]>

Fiziksel Engelliler Vakfı ve İlim Yayma Vakfı kurucularından olan ve yönetim kurulu başkanlıkları yapan, TBMM 20’nci Dönem Gaziantep Milletvekili, ilim, kültür ve sanat insanı Kahraman Emmioğlu’nun isminin yaşatılması için düzenlenen programa Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, AK Parti Grup Başkanvekili ve Gaziantep Milletvekili Abdülhamit Gül, AK Parti Gaziantep Milletvekilleri Ali Şahin ve Derya Bakbak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis Başkan Vekili ve Kahraman Emmioğlu’nun damadı Zeynep Abidin Okul, Kahraman Emmioğlu’nun ailesi ile sevenleri katıldı.

ŞAHİN: KAHRAMAN EMMİOĞLU GÖNÜL, VAKIF İNSANI OLDU
Açılışta konuşan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, eski adliye binasının Cumhuriyet tarihinde birçok olaya şahitlik ettiğini belirterek şunları söyledi:
“Gönül adamı, vakıf adamı olmak öyle çok kolay değil. Kahraman abi arı gibi hep başkaları için çalıştı. Gönül, vakıf insanı oldu. Kurucu Aile Bakanlığı yaptığım zaman Fiziksel Engelliler Vakfı’nda beraber çok çalıştık. Bu vakıf onun için çok önemli, özeldi. Bugün varız yarın yokuz. Arkanda ne bıraktığın önemli. Su gibi akan ömürde Kahraman abimiz iyi bir eş, aile, mühendis, planlamacı, vakıf adamı ve günün sonunda iyi bir gönül adamı olmak her babayiğidinde ömrü böyle bereketli geçmez. Bu şehrin manevi mirası, abimiz. Bizim için çok kıymetli olan abimizin vefatı derinden üzmüştü.”

BİR MEKTEPTİR KAHRAMAN EMMİOĞLU’NUN YANINDA ÇALIŞMAK
Konuşmasının devamında Başkan Şahin, Emmioğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı dönemde başarılı çalışmalara değinerek sözlerini şöyle tamamladı:
“İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde 1994’te atılan tohum bugün Gaziantep ile birlikte Türkiye’de Türkiye Yüzyılı Belediyeciliği oluşturmuştur. Yeni dönemde abimizin planlamacı bakışı Veysel Eroğlu’nu yetiştirmişti. Veysel Eroğlu bizim Düzbağ’da yolumuzu açan en önemli bilim adamıdır. Dolayısıyla bir mekteptir Kahraman Emmioğlu’nun yanında çalışmak. Bir Ali Şahin’i milletvekili olarak yetiştirmiştir. Örnek, lider olmak çok önemli. Cumhurbaşkanımız bizim yetişmemizde baş mimarımız oldu. Kahraman abimizin ona verdiği destekle bugün gönlümüzdeki yeri bambaşkadır.”

GÜL: KAHRAMAN EMMİOĞLU BÜTÜN NESİLLERE NASIL BİR İNSAN OLUNMASI GEREKTİĞİ KONUSUNDA BİR ROL MODEL OLACAK
Bugün yapılan programın çok anlamlı ve önemli olduğunu belirten AK Parti Grup Başkanvekili ve Gaziantep Milletvekili Abdülhamit Gül şu ifadeleri kullandı:
“Gaziantep’in uzun yıllar adliye ve valilik hizmeti için kullanmış olduğu bu önemli yerde, önemli, güzel bir esere güzel bir insanın ismini veriyoruz. Ben bu düşüncesinden dolayı Başkan Fatma Şahin’e çok teşekkür ediyorum. Esas itibariyle dünyada kalan şey bu. Siyasette vefa olmaz derler ama her şeyin vefalı insanlarda bu duyguyu daha iyi noktaya taşıyan insanlar var. Bugün bunlardan birini görüyoruz. Aslında vefanın, iyi insanların da mutlaka var olduğunu gösteren anlamlı bir eser ve hizmet.
Her şeyin bir sonu var. Ama eserler, ortaya konulan faaliyetler, duruş, anlamlı bir varoluş ve mücadele. İşte kalıcı olan bu. Sanayileşme üzerine çok önemli katkıları oldu. Bugün Gaziantep’in sanayi şehri olmasında vizyonunun önemli katkısı vardı. Hakkın yanında duran, bir hayat mücadelesi ortaya koyan Kahraman abiyi tekrar rahmetle anıyoruz. Gaziantep’in en merkezi yerinde her zaman burada bir anısı ve hatırası olacak. Kahraman Emmioğlu bütün nesillere nasıl bir insan olunması gerektiği konusunda bir rol model olacak.”

MİLLETVEKİLİ ŞAHİN: GAZİ ŞEHRİMİZİN RUHUNU TANIMLAYAN BİNALARDAN BİRİSİNE ONUN İSMİNİ NAKŞETMEK ÇOK KIYMETLİYDİ
Uzun yıllar beraber çalıştığını ve Kahraman Emmioğlu’nun öğrencisi olduğunu aktaran Milletvekili Ali Şahin ise şöyle konuştu:
“Dostlar, hayatta karşılaştığımız insanlar, yollarımızın kesiştiği insanlar aslında geriye dönüp baktığınızda, okuduğunuzda Allah’ın size bir lütfu. Hayatta karşılaştığınız güzel, sizde iz bırakan insanlar bir lütuf. Bu anlamda 54 yıllık hayatımda geriye dönüp baktığımda hayatımda en değerli imzayı Kahraman Emmioğlu olarak okuyorum. Kahraman Emmioğlu’nu birkaç kelime ile ifade etmek gerçekten çok zor. Kahraman abinin birçok özelliği üstünde taşıyan bir isim. Her şeyden önce bir vakıf insanıydı. Kendini insan yetiştirmeye, engellilere, ilme, siyasete vakfetmişti. Kahraman abi herkese çok güvenirdi, güven kapısı herkese açıktı. Her görevinde böyleydi. Kahraman abi bir Allah dostuydu. Kapısı, çalan herkese açıktı. Onun tezgahında dokunmuş olmak benim için çok büyük bir şeref ve onur. Başkan Fatma Şahin’e çok teşekkür ediyorum. Şehrin tam merkezinde, kalbinde uzun yıllar adliye binası olarak vazife icra etmiş, Gazi şehrimizin ruhunu tanımlayan binalardan birisine onun ismini nakşetmek çok kıymetliydi.”

BAKBAK: MİLLETVEKİLİ OLARAK GAZİANTEP’TE İZ BIRAKTI
Milletvekili Derya Bakbak ise programda emeği geçenlere teşekkür ederek, “Kahraman abimiz bizim için gönlümüzde, ruhumuzda ayrı bir yere sahiptir. Kendi ailemde de her zaman övgü ve sevgiyle her zaman anlatılan bir insandı. Milletvekili olarak Gaziantep’te iz bıraktı. Önemli olan bir iz bırakmaktı. Kendisi yazılarıyla Türkiye’de önemli bir yere sahip. Her zaman sevgiyle anılan bir kişi” diye konuştu.

OKUL: BU ÇALIŞMA BİZLER İÇİN GURUR VERİCİ BİR OLAY
Aile adına söz alan İBB Büyükşehir Belediyesi Meclis Başkan Vekili Zeynep Abidin Okul ise şöyle konuştu:
“Kahraman Bey gerçekten bir gönül insanıydı. Böyle tarihi bir mekana Kahraman Bey’in ismini veren Başkan Fatma Şahin ve emeği geçenlere aile adına çok teşekkür ediyorum. Kahraman Bey’e yakışır bir mekan onun adını yaşatacak. Bizler için gurur verici bir olay. Binlerce seveni cenazeden sonra aradı geldi. Herkes ağız birliği yapmışçasına ‘Kahraman Abi çok iyi bir insandı’ dediler. Herkese böyle bir hayat nasip eylesin. Türk siyasi hayatına çok büyük emekleri oldu. Türk sanayisine yaptığı görevlerle çok hizmeti oldu. Vakıf insanıydı. Binlerce gence, engelli çocuğa hizmet verdiler. Büyükşehir Belediye Başkanımızda Gaziantep’te çok büyük destekleri oldu.”
Kahraman Emmioğlu’nun yeğeni Burhan Çağdaş’ta programda, “Kahraman Emmioğlu, bir gönül adamıydı. Gönüllere, insanların yüreğine dokunmayı bilen bir insandı. Burada ki vekilliği döneminde hep halkla iç içe olarak onların gönüllerine girmeyi kazanmış bir insandı” dedi.


“UÇUK KAÇIK PROJELERİMİZ YOK”
Şehrin potansiyelini ortaya çıkaracak şekilde çalışacaklarını vurgulayan Tütüncü, “Bilimsel veriler seçimleri kazanacağımızı gösteriyor. Antalya’yı çok keyifli bir 5 yıl bekliyor. İnsanı merkeze alan projelerle, kamunun kaynaklarını, enerjisini israf etmeden, vatandaşların beklediği çözümleri üreten bir belediye olacağız. Uçuk kaçık projelerimiz yok, lansmanımızı yaptık hemşerilerimiz beğeniyle karşıladı. Hepsinin ayakları yere basıyor. Öncelikli olarak şehrin günlük hayatta karşılaştığı zorlukları aşmaya dönük çalışmalar hayata geçireceğiz. Yılarca ihmal edilmiş belediyecilik çalışmalarını ortadan kaldırmaya dönük çalışacağız. Bununla birlikte şehrin potansiyelini bambaşka bir vizyonla keşfettiği birlikte çalışıp, katma değer ürettiği, zenginleştiği sosyal belediyecilik atılımı yapacağız” diye konuştu.
“BELEDİYEYİ BELEDİYE MAKAMINDAN YÖNETEN BİR BELEDİYE BAŞKANI OLMADIM”
Halkın beklentilerini iyi bilmenin önemine değinen Tütüncü, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ‘Hiç şüphesiz ki dünyanın en güzel şehri Antalya’dır’ der. Doğru son derece yerinde bir tespittir. Antalya medeniyetlere ev sahipliği yapmış muazzam bir şehir. Önemli olan bir medeniyet mirasını dinamik bir enerjiye dönüştürüp dünyanın en güzel şehrini yeniden hemşerilerimizle ortaya koymaktır. Hedefimiz bu, bu yönde ilerliyoruz. Kampanya çalışmamız gayet güzel geçiyor. Belediyeyi belediye makamından yöneten bir belediye başkanı olmadım. Bir belediye başkanının belediye binasından yönetmesi kadar büyük bir yenilgi olamaz. Eğer siz vatandaşın evinden, esnafın dükkanından, yemek sofrasından, çocuğunun doğum günü kutlamasından, akşam çayından yönetirseniz bu doğrudur. Belediye başkanının toplumu çok iyi tanıması gerekiyor. Halkın beklentilerini çok iyi bilmesi ve temas etmesi lazım bunu gördüm” ifadelerini kullandı.
15 YENİ KORİDOR VE 22 KATLI KÖPRÜLÜ KAVŞAK PROJESİ
İldeki ulaşım sorununu vurgulayan Tütüncü, “Belediye başkanının ya da siyasetçinin en büyük gücü halkıdır. 15 yıl boyunca Antalya’nın farklı ilçelerindeki hemşerilerime dokunmaya çalıştım. Aday adaylığı sürecimde yapılan anketlerde ismimin ön planda çıkmasının temel sebebi hemşerilerimizle kurduğumuz gönül bağıdır. Evet Antalya’da birçok problem var, önümüzdeki süreçte ele almak istediğimiz 3 esaslı mesele var. Bunlardan birincisi ulaşımdır. Ulaşım akıl almaz bir şekilde kötüye gidiyor. Antalya, diyebilirim ki İstanbul trafiğinden bile daha sıkıntılı günler yaşamaya başladı. Araç sayısı ve taşınan insan sayısı artıyor dolayısıyla toplu taşımanın yükü de artıyor. Şehre yeni koridorlar açmak gerekiyor. Bu konuda 5 yıllık bir zaman kaybı var. Biz planlamalarımızı yaptık, 15 yeni koridor açma hedefi koyduk. 22 tane katlı köprülü kavşak ve düzenlemesi yaparak bu yolların meydana getirdiği düğümleri ortadan kaldırmaya niyetliyiz. Toplu taşımayı güçlendirmeyi hedefliyoruz. Çağdaş yöntemlerle halkımızı toplu taşımayı kullanmaya yönlendirmeye gayret edeceğiz. Antalya’ya bu dönemde yer altı raylı sistem ve metro yolculuğunun başlangıcını getireceğiz” dedi.
KENTSEL DÖNÜŞÜM, TURİZM, TARIM EN ÖNEMLİ GÜNDEM MADDELERİ
İkinci çözülmesi gereken sorun olarak sel baskınlarını gördüklerini belirten Tütüncü, bu yönde de çalışmaları hayata geçireceklerini aktardı. Üçüncü sorunun imar ve şehircilik olduğunu söyleyen Tütüncü, “Dirençli bir şehir meydana getirmemiz lazım. Eskiyen konutlarımız var. Özellikle 1999 yılından önce oluşan mahallelerimizde hızlı bir şekilde kentsel dönüşüm, yenilenme talep ediliyor. Yerinde kentsel dönüşüm modelleri, afetlere dayanıklı bir şehir meydana getirmek imar ve şehircilik noktasında da ortaya koyacağımız en önemli vizyondur. Antalya’da turizmin hem ülkemiz hem de hemşerilerimiz açısından daha da çeşitlenmesi, daha büyük bir gelir kapısı olması için önemli çalışmalar yapacağız. Antalya aynı zamanda tarımın da başkentidir. Tarımın da çok önemli bir sektör olduğu Antalya’da özellikle küçük çiftçilerimizin üretim süreçlerine katılmasına yönelik inanılmaz destekler ve sosyal projeler ortaya koyduk, bunları geliştireceğiz. Eğitimden üretime, turizmden altyapıya hayatın birçok alanında çalışmalarla yoğun bir 5 yıl geçireceğiz. En önemli gücümüz hemşerilerimizin bize duyduğu güvendir. Bugüne kadar bana duydukları güveni yere düşürmedim hep çok çalıştım. Çalışarak şehri bugünlere getirdik inşallah bundan sonra da aynı yükselişle devam edeceğiz” diye konuştu.
Dünya Bankası Lojistik Endeksi’nde Türkiye’nin iyi bir konumda olduğunu dile getiren Şimşek, “Türkiye, dünya sıralamasında 90’ı aşkın yükselen ve gelişmekte olan ülkenin önünde, 38. sırada yer alıyor. Fiziksel altyapı açısından ilerlememizin oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.” ifadesini kullandı.
Türkiye için bir diğer önemli alanın ise dijital dönüşüm olduğuna işaret eden Şimşek, bu konunun da aynı zamanda altyapının bir parçası olduğunu ve yapay zekaya hazırlıklı olmanın önemli bir ölçüt olduğunu söyledi.

“DİJİTAL DÖNÜŞÜM ODAKLANILMASI GEREKEN ÖNEMLİ BİR ALAN”
Dijital dönüşümün odaklanılması gereken önemli bir alan olduğunu belirten Şimşek, “Diğer bir husus ise sürdürülebilir enerji altyapısıdır. İklim değişikliği önemli bir gerçekliktir. İklim değişikliğiyle mücadelede de sürdürülebilir enerji altyapısına yatırım yapmamız önemlidir. Türkiye, geçmiş dönemlere kıyasla bu alanda ilerleme kaydetti. Bugün kurulu güç kapasitemizin yaklaşık yüzde 55’i yenilenebilir enerji kaynaklarından oluşuyor. Hidroelektrik tabii ki önemli bir unsur, ancak güneş, rüzgar ve jeotermal de giderek önem kazanıyor. Dolayısıyla önümüzdeki 10 yıl boyunca yatırımların yaklaşık 100 milyar dolara ulaşması bekleniyor.” diye konuştu.
Gelişmekte olan ülkelerin toplam yatırım ihtiyacı 10 yıl önce 2,5 trilyon dolar iken, şu an yıllık 4 trilyon dolar olduğuna dikkati çeken Bakan Şimşek, KÖİ’nin finansal kaynakların toplanması, riskler ve fırsatların paylaşılması, bilgi aktarımı, yenilik ve teknolojiyi teşvik ve doğrudan yabancı yatırımın çekilmesi konusunda büyük faydalar sağladığını anlattı.
Türkiye’nin bugüne kadar 249 KÖİ projesini başarıyla hayata geçirdiğini ve KÖİ projelerinde önde gelen ülkelerden biri olduğunu belirten Şimşek, “Mevcut demografik trendlere ve büyümeye göre Türkiye’nin yatırım ihtiyacının ne olduğuna dair bir tahmin var. Ancak Türkiye’yi en iyi gelişmekte olan ülke uygulamalarıyla karşılaştırdığınızda açıkçası 2040’a kadar 405 milyar dolarlık bir yatırım açığı tahmini yapılıyor.” dedi.

“TCMB, YETERLİ SIKILAŞTIRMA YAPTIĞINI DÜŞÜNÜYOR”
Bakan Şimşek, Türkiye’nin eylül ayından bu yana uyguladığı ekonomi programına da değindi.
Ekonomi programının amaçlarını anlatan Şimşek, “Program, fiyat istikrarını sağlamayı, mali disiplini yeniden tesis etmeyi, cari açığı azaltmayı, büyümede yeniden dengelenmeyi ve tabii ki verimliliği ve rekabet gücünü artıracak yapısal reformları hayata geçirmeyi hedefliyor. Fiyat istikrarı hedefimiz doğrultusunda para politikasında gerekli adımlar atılarak, sıkılaşma süreci başladı. Ayrıca bazı seçici kredi sıkılaştırmaları, niceliksel sıkılaştırmalar yaptık. Destekleyici maliye ve gelir politikaları uyguladık. Önümüzdeki dönemde de daha destekleyici gelir ve maliye politikalarını uygulamaya devam edeceğiz.” diye konuştu.
“TCMB, yeterli sıkılaştırma yaptığını düşünüyor” diyen Mehmet Şimşek, uygulanan ekonomi programının işe yarayacağına inandıklarını dile getirerek, programın henüz çok erken aşamalarında olunduğunu, sabırlı ve ileriye dönük kararlı olunması gerektiğini vurguladı.
“TÜRKİYE’NİN BÜYÜME SORUNU YOK”
Türkiye’nin büyüme sorunu olmadığını belirten Şimşek, şöyle devam etti:
“Dengeli bir büyüme patikasıyla cari açığı azaltmak istiyoruz. Türkiye’nin büyüme sorunu yok. Başta da söylediğim gibi Türkiye büyüklük açısından Çin ve Hindistan değil ama kesinlikle en iyi performansı gösteren gelişmekte olan piyasalarla aynı seviyede. Neden? Çünkü burası girişimci bir ülke. Nüfusta nispeten olumlu bir demografik yapıya sahibiz. Yani iyi bir altyapımız var. Biliyorsunuz, sadece iç talebe baktığınızda Türkiye son 20 yılda ortalama yüzde 5,5 büyüdü, net ihracatı da eklerseniz yüzde 5,4 büyüdü. Sorunun olduğu yer burasıdır. Kompozisyonu geliştirmemiz gereken yer burası.”

“MERKEZ BANKASI REZERVLERİ ÖNEMLİ ÖLÇÜDE İYİLEŞTİ”
Merkez Bankası rezervlerinin geçen yıl mayıs ayından bu yana önemli ölçüde iyileştiğini ve ihracatçıların liranın zayıflaması yönündeki çağrıları nedeniyle son birkaç haftadır baskı altında olduğunu söyleyen Şimşek, şunları kaydetti:
“Seçim yaklaşırken birçok spekülasyon var. Dün katıldığım bir televizyon programında da seçim sonrası bakış açımızı anlattım. Ama elbette, biliyorsunuz, insanlar geçmişe bakma ve geçmişi geleceğe taşıma eğilimindeler. Geçen yılın seçim öncesi ile karşılaştırıldığında mevcut koşullar önemli ölçüde farklı olduğundan para politikası seyrinin düzeltilmesi önemlidir. Attığımız diğer adımlar da var. Derecelendirme kuruluşları attığımız adımların sonunda görünümü yükseltti. Piyasaya baktığımızda ise Türkiye’nin risk algısı kredi notundan iki kademe daha iyi ve gerçekten önemli olan da bu.”
“ÜNİVERSİTE DİPLOMALARI BİLE TEHDİT ALTINDA”
Bakan Şimşek, sunumu sonrasında panelde yaptığı konuşmada ise yapay zekanın önemine dikkati çekerek, “Elbette insanlara yatırım yapmak, becerileri geliştirmek, yeni kabiliyetler kazandırmak gerekiyor. Yapay zeka ortaya çıkana kadar üniversite diplomasına sahip insanlar ayrıcalıklıydı çünkü kaliteli işlere sahiplerdi ve gelirleri artıyordu. Ancak yapay zekayla birlikte eğer iyi bir altyapımız ve ekosistemimiz yoksa üniversite diplomaları bile tehdit altında.” ifadesini kullandı.
Türkiye’nin kentsel dönüşüme ihtiyacı olduğunu da dile getiren Şimşek, İstanbul gibi bir şehirde deprem risklerinin azaltılması için yatırım yapılması gerektiğini ve bunun da uzun vadeli bir bakış açısı gerektirdiğini sözlerine ekledi.

Konya Büyükşehir Belediyesi, Türk edebiyatının usta kalemlerinden Akşehirli yazar Tarık Buğra’nın yaşadığı evi müzeye çevirmek için çalışmalarını sürdürüyor.
Akşehir Belediye Başkanı Salih Akkaya ve Cumhur İttifakı Akşehir Belediye Başkan Adayı Yusuf Kahraman ile birlikte kamulaştırması tamamlanan evde incelemelerde bulunan Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, ziyaret sonrası yürütülen çalışmayla ilgili bilgi verdi.

MÜZENİN İNŞAATINA EN KISA SÜREDE BAŞLANACAK
Akşehir Belediyesi’yle birlikte ilçenin tarihini ve kültürel dokusunu ortaya çıkarmak için önemli çalışmalar yürüttüklerini ifade eden Başkan Altay, “Cephe sağlıklaştırma projeleriyle başlayan süreçte bugün önemli bir noktaya geldik. Akşehir’in en önemli değerlerinden birisi olan, Akşehir’de uzun süre yaşamış Tarık Buğra’nın evi Büyükşehir Belediyemiz tarafından kamulaştırıldı. Şimdi içerisinde inşallah Tarık Buğra’nın hatıralarının yaşatılacağı, gençlere onun hayatını anlatacağımız bir müzenin inşaatına en kısa sürede başlamış olacağız. Böylece bu değerimizi de hem Akşehirlilerle hem de tüm Türkiye ile buluşturmuş olacağız” diye konuştu.
AKŞEHİR’İN TURİZMİNE KATKI SAĞLAYACAK
Projede dijital bir içerikle ilgili çalışmaların yürütüldüğünü kaydeden Başkan Altay, “Akşehir’in turizmine katkı sağlayacak bu işi en kısa sürede yapmayı arzu ediyoruz. Akşehir, kültürel varlığıyla, kültürel envanteriyle turizmin en önemli destinasyonlarından birisi olma yolunda hızla ilerliyor. Hepimizin hatıralarında ‘Küçük Ağa’ dizisiyle hatırladığımız Tarık Buğra’yı anlatmak, onun hatıralarını yaşatmak bizim en önemli görevimiz. Bu konuda da üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

TARIK BUĞRA KİMDİR?
Akşehir’de 2 Eylül 1918’de dünyaya gelen Tarık Buğra, ilk ve ortaokulunu da burada tamamladı. Hukukçu olan babası Mehmed Nazım Bey’in kütüphanesinden çok etkilenen ve çocukluğunda edebiyata merak salmaya başlayan Buğra’nın para biriktirerek aldığı ilk kitap Peyami Safa’nın “Cingöz Recai/Aynalı Dolap” adlı eseri oldu.
Lisede, hocası Hakkı Süha Gezgin’in teşvikiyle ilk hikayelerini yazmaya başlayan ve 1936’da liseden dereceyle mezun olan Buğra, aralıklarla İstanbul Üniversitesi’nin tıp ve hukuk fakültelerinde kısa sürelerle okudu.
Buğra, yaklaşık 3 yıl yaptığı askerlik görevinin ardından maddi sıkıntılar yaşarken, 1947’de kaydolduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okurken okul masraflarını çıkarmak için tezgahtarlık ve muallim muavinliği yaptı.
“OĞLUMUZ” HİKAYESİ HAYATINI DEĞİŞTİRDİ
Mehmet Kaplan, Kasım Küfrevi ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile dostluklar kuran Buğra’nın hayatı, “Oğlumuz” hikayesinin Mehmet Kaplan tarafından “Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Hikaye Yarışması”na gönderilmesiyle değişti.
Buğra bu yarışmada ikinci oldu ve 1949-1952 arasında, Akşehir’de babasıyla birlikte “Nasreddin Hoca” gazetesini çıkardı. Babasını 1952’de kaybetmesiyle birlikte gazeteyi elden çıkaran ve İstanbul’a dönen yazar, profesyonel gazetecilik hayatına “Milliyet” gazetesi bünyesinde başladı.
Yazar, burada Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile birlikte çalışma imkanı bulurken, yoksul yaşamını yansıttığı yazılarını farklı mecralarda da yayımladı.
Ankara’da “Yenigün” gazetesinde genel yayın müdürü olarak görev yapan Buğra, aynı yıl “Vatan” gazetesinde yazı işleri müdürlüğüne getirilse de “Milliyet” gazetesi ani bir teklifle onu spor sayfalarının başına getirdi.
Buğra, dil, edebiyat ve sanat konularına da yer verdiği yazılarında tarafsız bir yazar olma vasfını korurken, kısa sürede yaptığı iş değişikliklerine “Tercüman”, “Yeni İstanbul” ve “Türkiye” gazetelerini de ekledi.
ROMAN KAHRAMANLARINI İDEALİZE ETMEDİ
Tarık Buğra, gazetelerde düzenlediği sanat sayfalarında aynı zamanda tiyatro eleştirileri yaptı ve “Haftalık Yol” dergisini çıkardı.
Gazeteciliğe olan ilgisini 1983 sonuna kadar devam ettiren yazar, “Tercüman”da çalıştığı sırada enfarktüs geçirip emekliliğini istedi ve edebiyat çalışmalarına ağırlık vermeye başladı.
Daha sonra “Çınaraltı” ve “İstanbul” dergilerinde hikayeler kaleme almaya eden Tarık Buğra, hikayelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı ve sevda ilişkilerine yoğunlaşırken, kasaba hikayelerinin ilk güzel örneklerini verdi.
Buğra’nın olaydan ziyade atmosfer anlattığı hikaye ve romanlarında hüznün büyük bir payı görülürken, roman dünyasında Buğra’ya sağlam ve sarsılmaz bir yer sağlayan eseri ise “Küçük Ağa” oldu.
“Osmancık” romanıyla da Osmanlı’nın kuruluş yıllarını anlatan ve bu devleti kuran irade, şuur ve karakterin tahlilini yapan Tarık Buğra, doğallığına önem verdiği roman kahramanlarını hiçbir zaman idealize etmedi.
İNSANI ANLAMA KONUSUNDA EVRENSEL BAKIŞ
Buğra, büyük bir sanatçının içinde doğduğu toplumun değerlerine bağlı olması ve bu değerleri eserlerinde ele alması gerektiğini düşünürken, insanı anlama konusundaki evrensel bakışı ise Buğra’nın “Bir insanı açıklamak, birçok insanı açıklamak demektir” sözlerine yansıdı.
Eserlerinin bazıları televizyon yapımlarına uyarlanan Buğra, eserlerinde toplumsal olayların insanlarda sebep olduğu değişmeleri ve tepkileri belirlemeye özen gösterdi.
Tarık Buğra, iki evlilik yaptığı yaşamında ciddi anlamda sağlık problemlerine 1993 eylülünde yakalandı ve Akçay’da tatildeyken rahatsızlanarak bir ay sonra kanser teşhisiyle yatağa düştü.
Çapa Tıp Fakültesi’nde gerçekleştirilen ameliyatın ardından yaklaşık 4 ay daha yaşayan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994’te vefat etti ve annesi Nazike Hanım’ın yanına defnedildi.
Eserleriyle yerli düşüncenin sesi olarak kabul edilen Tarık Buğra’nın bazı eserleri şöyle:
Roman: “Siyah Kehribar”, “Küçük Ağa”, “Küçük Ağa Ankara’da”, “İbişin Rüyası”, “Firavun İmanı”, “Gençliğim Eyvah”, “Dönemeçte”, “Yalnızlar”, “Yağmur Beklerken”, “Osmancık”
Hikaye: “Oğlumuz”, “Yarın Diye Bir Şey Yoktur”, “İki Uyku Arasında”, “Hikayeler”
Tiyatro: “Ayakta Durmak İstiyorum”, “Akümülatörlü Radyo”, “Yüzlerce Çiçek Birden Açtı”
Fıkra ve Deneme: “Gençlik Türküsü”, “Düşman Kazanmak Sanatı”, “Politika Dışı”
Rus ekonomisinin temelini oluşturan enerji, finans, savunma sanayisi, lojistik ve havacılık gibi sektörlerin hedef alındığı yaptırımlar, 2. Dünya Savaşı’nın ardından hızla büyüyen Rusya ile Avrupa arasındaki ticarete de darbe vurdu.
Yaptırımlar kapsamında Rusya Merkez Bankası ve önemli Rus bankalarına ait 300 milyar dolardan fazla varlık Batılı ülkelerce dondurulurken, Rusya’ya yedek parça ve teknolojik ürünler gibi önemli ürünlerin ihracatında sert kısıtlamalar getirildi.
Batılı yetkililere ve çok sayıda uzmana göre ekonomik anlamda bir çöküş yaşaması beklenen Rus ekonomisi ise beklentilerin aksine, bazı aksaklıklara rağmen 2023’te Avrupa ve ABD’yi geride bırakarak yüzde 3,6 büyüme gerçekleştirdi.
Avrupa ve ABD’den doğrudan ithalatı önemli oranda düşen Rusya, bu alanda yaşadığı “boşluğu” doldurmak için başta Asya ve Orta Doğu’dan olmak üzere yeni tedarikçiler bulurken, ihracatının bel kemiğini oluşturan petrol ve doğal gazda ise Hindistan gibi yeni pazarlar keşfetti.
Rusya, dünyanın en çok yaptırım uygulanan ülkesi
Yaptırımları takip eden Castellum.AI platformu verilerine göre, Batılı ülkelerin Rusya’daki birey ve kuruluşlara toplam yaptırım sayısı Ukrayna savaşının başlamasından bu yana, 12 Şubat itibarıyla 16 bin 587’ye ulaştı.
ABD, toplam 3 bin 585 yaptırımla Rusya’ya en çok yaptırım uygulayan ülke oldu. Rusya’ya, Kanada 2 bin 765, İsviçre 2 bin 403, Avrupa Birliği (AB) 1785, İngiltere 1749 yaptırım gerçekleştirdi.
AB son olarak geçen hafta 13’üncü yaptırım paketini açıklarken, ABD de Rusya’ya karşı 500’den fazla yeni yaptırım kararı aldığını duyurdu.
Devletlerin yanı sıra Batılı çok sayıda şirket de savaşın ardından Rusya pazarından çekildi, faaliyetlerini durdurdu veya önemli oranda azalttı.
Rusya pazarını terk eden önemli şirketler arasında Apple, Airbus, Boeing, McDonald’s, Netlfix, Starbucks, IKEA, BP, Shell, ExxonMobil, Mercedes, Nissan, Renault ve Coca Cola da bulunuyor.
Yaptırımların somut etkisinin gözlenebildiği otomobil piyasasında savaş öncesinde en çok satılan yabancı araç markaları Toyota, Mercedes, Volkswagen, Audi’nin yerini, Haval, Geely ve Chery aldı.
Rusya’da 2023’te 119 bin Chery marka araç satılırken, 112 bin Haval, 94 bin Geely, 48 bin Changan, 42 bin 100 Exeed ve 42 bin OMODA satışı gerçekleşti.
Yaptırımlarda “nükleer seçenek” SWIFT
Yeni koşullara uyum sürecini devam ettiren Rusya’da hükümetin en çok “başını ağrıtan” konuların başında bankacılık sektöründe ve uluslararası ödemelerde yaşanan sorunlar geliyor.
Batılı ülkeler, savaşın ilk günlerinde uygulamaya başlanan yaptırımlarda “nükleer seçenek” şeklinde değerlendirilen, Rus bankalarının SWIFT mali mesajlaşma sisteminden çıkarılması kararını almıştı.
Rusya Merkez Bankasının ve ülkedeki bankaların avro ve dolar kullanımına da kısıtlamalar getiren yaptırımlarla uluslararası ticarette önemli yere sahip Rusya, iki yılın ardından bu alanda çeşitli sıkıntılar yaşamaya devam ediyor.
Son dönemde Çin’in önde gelen bankaları, ikincil yaptırımlar endişesiyle Rusya ile ödemelere kısıtlamalar getirirken, benzer süreçler Hindistan, Birleşik Arap Emirliklileri ile de yaşanıyor.
Rusya’nın SWIFT’in alternatifi olarak geliştirdiği SPFS’yi (Mali Mesajlaşma Sistemi) kullanımı artarken, sistemin uluslararası alanda henüz tam anlamıyla kabul görmemesi nedeniyle bankacılık sistemindeki sorunları aşmak için yetkililerin çözüm arayışları sürüyor.
Uluslararası ödemelerde kripto paraların kullanılabileceğine dair yetkililerden çeşitli açıklamalar gelmesine rağmen bu konuda resmi bir karar henüz alınmazken, ticarette yerli para kullanılması konusu gündemdeki yerini koruyor.
Rusya ile Çin, aralarındaki ticarette yuan ve rublenin payını yüzde 90’a kadar çıkarmayı başarırken, Hindistan’la yürütülen ticarette benzer bir eğilimin yaşandığı görülüyor. Ancak ikincil yaptırımların söz konusu para birimlerini de tehdit etmesi bankacılık alanında yaşanan sorunların tam anlamıyla çözülmesine yardımcı olmuyor.
Rusya Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina, 16 Şubat’ta yaptığı son değerlendirmede, uluslararası ödemeyle ilgili sorunların son dönemde arttığının farkında olduklarını ve çözüm için “tüm taraflarla” istişareler yürüttüklerini söylemişti.
Henüz somut bir çözüm bulamadıklarını anlatan Nabiullina, “Uluslararası ödemeler sorununu çözmek için umut verici seçeneklerden birisi dijital finansal varlıkların yanı sıra ödemelerde mali mesajların iletilmesi için bağımsız altyapının kullanılması olabilir.” demişti.
Ekonomi “dolarsızlaşma” süreci devam ediyor
Yaptırım risklerini azaltmanın en önemli yollarından birisi olarak görünen yerli para birimleriyle ticaret konusu Rusya’nın gündeminde giderek daha fazla yer alıyor.
Rusya Merkez Bankası verilerine göre, ülkenin Avrupa’yla ticaretinde rublenin payı geçen 2022’ye göre yüzde 43,6’dan yüzde 49’a çıkarken, Asya ile ticaretinde yüzde 20,5’ten yüzde 24’e, Afrika’yla ticaretinde ise yüzde 21,9’dan yüzde 48,1’e yükseldi.
Söz konusu dönemde, Rusya’nın toplam ihracatında ise dolar ve avronun payı yüzde 86,9’dan yüzde 26,7’ye gerilerken, rublenin payı yüzde 12,2’den yüzde 36,1’e, “dost ülke” para birimlerinin payı ise yüzde 0,9’dan yüzde 37,2’ye çıktı.
Rusya Maliye Bakanlığı verilerine göre, ülke rezervlerinde doların payı 2021’de, sterlin ve yenin payı 2022’de, avronun payı ise 2023 sonu itibarıyla sıfırlanmıştı.
Buna göre, Ulusal Refah Fonu varlıkları geçen yıl 17,7 milyar dolar azalarak 133 milyar dolara gerilerken, fonda sadece ruble, altın ve yuan cinsinden varlıklar kaldı. Rusya’nın uluslararası rezervlerinin toplam değeri ise 16 Şubat itibarıyla 574 milyar dolar seviyesinde bulunuyor.
Enerjide yeni güzergah Asya
Dünyanın en büyük doğal gaz ihracatçılarından Rusya, 2. Dünya Savaşı’nın ardından enerjide en büyük pazarı haline gelen Avrupa’yı Ukrayna savaşının ardından önemli oranda kaybetti.
Almanya, İngiltere, İtalya gibi önemli pazarlardaki payı sıfırlanan veya oldukça azalan Rusya, söz konusu kaybını telafi edebilmek için başta Çin ve Hindistan olmak üzere Asya pazarına yönelmek amacıyla yatırımlarını sürdürüyor.
Halihazırda Çin’e sevkiyatın sürdüğü Sibirya’nın Gücü boru hattından geçen yıl 22,7 milyar metreküp Rus gazı sevk edilirken, söz konusu kapasitenin 2025’te 38 milyar metreküpe ulaşması bekleniyor.
Sibirya’nın Gücü 2 hattında planlama süreci devam ederken, Rusya boru hattına göre ihracat pazarına ulaşma konusunda daha esnek bir kaynak olan sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) yatırımlarını ise artırıyor.
Rusya Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak, geçen yıl 33 milyon ton LNG ürettiklerini, söz konusu kapasiteyi 2030 itibarıyla yıllık 110 milyon tona çıkarmayı hedeflediklerini söylemişti.
Öte yandan, AB’nin Rusya’dan geçen yıl 2021’e kıyasla yüzde 31,9 artışla 17,8 milyar metreküp LNG ithal etmesi de dikkati çekti.
Ukrayna savaşı öncesinde Hindistan’ın petrol ithalatında yüzde 2 paya sahip Rusya ise geçen yıl bu payı yüzde 30’a kadar çıkartarak ülkenin en büyük petrol tedarikçisi haline geldi.
Uzmanlar, Rus enerji sektöründe yaşanan dönüşüm sürecinin orta ve uzun vadede başarıya ulaşıp ulaşamayacağı konusunun ise küresel ekonomi, yaptırımlar, altyapı yatırımları gibi bazı süreçlere bağlı olduğuna işaret ediyor.
Rusya, Asya ile artan ticareti kolaylaştırmak için boru hattı ve ticaret altyapısının genişletmek için zaman ve yatırım ihtiyaç duyarken, olası bir küresel ekonomik yavaşlama, Rusya’nın ihracatına yönelik genel talebi azaltabilir.
Rus hükümetinden 6 Şubat’ta paylaşılan verilerde, ülkenin petrol ihracatının 2023’te bir önceki yıla göre yüzde 3,3, boru hatlarıyla doğal gaz ihracatının ise yüzde 29,9 azaldığı bildirilmişti.
]]>Hava savunmanın en alçak irtifa, alçak irtifa, orta ve yüksek irtifa şeklinde katmanlı bir yapı olduğunu söyleyen Akyol, mühimmatı parçacıklı KORKUT sisteminin çok yakın hava savunmasında önemli olduğunu kaydetti.
Bu sistemin TSK’ya önemli sayıda teslimatını yaptıklarına dikkati çeken Akyol, “İhracatıyla birçok ülke ilgileniyor. Türkiye artık bunları kendi imkanlarıyla üretiyor, kullanıyor ve harekatta da olumlu sonuçlar alıyoruz. İçindeki akıllı mühimmatına kadar, ASELSAN paydaş kuruluşlarıyla üretebiliyor.” dedi.
”HAVA SAVUNMADA ÖNEMLİ GELİŞMELERİN YAŞANDIĞI BİR YIL OLACAK”
Tam bağımsız savunma sanayii için çalıştıklarını ifade eden Akyol, bunun için kritik bileşenlerden olan radarda olağanüstü performans ve başarı sağladıklarını bildirdi.
Ahmet Akyol, hava savunma sistemleri için geliştirdikleri radarlarla, Türkiye’nin üzerinden geçen Alper Gezeravcı’nın vardığı ISS’nin tespit edildiğini belirtti.
SİPER’in bu yıl envantere gireceği bilgisini veren Akyol, sözlerini şöyle sürdürdü:
“SİPER ile uzun menzil yüksek irtifa hava savunmayı da envantere kazandırmayı sağlamış olacağız. ASELSAN, TÜBİTAK, ROKETSAN ve binlerce KOBİ’nin katkıları ile Türkiye bu seviyeye geldi. Devletimizin liderliğinde uçtan uca hava savunma katmanını 2024’te tamamlamış olacağız. SİPER Blok-2 ve SİPER Blok-3 var. Hibrit hava savunma dediğimiz GÜRZ sistemimiz var. Onda da önemli aşamaları geçtik. Bir platform üzerinden hem parçacıklı mühimmat atabilme hem kısa mesafe önleyebilen füzeler atabilme gibi değişik senaryolarda aynı anda angajman yapabilme gibi birkaç yeteneği bir arada bulunduran bir sistem. Bu anlayışla hava savunmada da önemli gelişmelerin yaşandığı bir yıl olacağını söyleyebilirim.”
“HİSAR-O VE HİSAR-O+ DA ENVANTERE GİRDİ”
HİSAR-A ve HİSAR-A+’nın envantere girdiğinin altını çizen Akyol, şöyle konuştu:
“Bir üst katmanındaki HİSAR-O ve HİSAR-O+ da envantere girdi. Bazı geliştirmelerle menzili biraz daha uzatmak üzere paydaş kuruluşumuz ROKETSAN ile çalışıyoruz. Hava savunma, arayıcı başlıklarından, bu başlığın yapımındaki tozdan başlayarak malzemesine kadar yerlileştirdiğimiz bir alan. Bugün Türkiye’nin karşılaştığı zaman zaman haksız ambargolar artık bizi toz metalinden başlayacak seviyede yerlileştirmeye götürmüş durumda. Hava savunma, arayıcı başlıklardan haberleşme sistemlerine, radarlarından elektro optik sistemlerine, komuta kontrolünden navigasyonuna, dost düşman tanıma sistemlerinden atış kontrol algoritmaları komuta kontrol sistemlerine kadar tüm teknolojileri tek platformda buluşturduğumuz büyük bir sistem.”
Akyol, 2023’te ASELSAN olarak 20’ye yakın yeni ürün çıkardıklarını dile getirdi.
Geçen yıl Türkiye’nin ilk insansız deniz aracı MARLİN’in Türkiye’nin envanterine girdiğini hatırlatan Akyol, kara ve denizde olduğu gibi denizaltında da insansız sistemlere yöneldiklerini kaydetti.
İnsansız denizaltı aracı DERİNGÖZ’ün bir kamu kurumunun su altı faaliyetleri için kullanıma sunulmak üzere son çalışmalarının yapıldığını vurgulayan Akyol, “Su altında DERİNGÖZ, su üstünde MARLİN, karada da TUNGA ve ERTUNGA gibi ürünleri 2023’te önemli aşamaya getirdik, hatta bazılarının ihracatını yaptık. 2024’te de insansız yeni ürünler ve yeni ihracat çalışmalarına odaklanacağız.” diye konuştu.
ASELSAN’ın insansız araçlara kattığı çok sayıda hareket konseptinin olduğuna dikkati çeken Akyol, su altındaki sensörlerden radarlara, elektro optik sistemlerden haberleşme sistemlerine kadar birçok fonksiyonu insansız sistemlere katma yeteneklerinin bulunduğunu dile getirdi.
“YÜKSEK HIZLI AĞIRLIK ÖLÇÜM SİSTEMİ GELİŞTİRDİK”
Savunma sanayii teknolojilerini sivile aktarmak için de çalıştıklarına değinen Akyol, metro ve TCDD Taşımacılık’ta geliştirdikleri yerli ve milli sinyalizasyon sistemlerinin kullanılmaya başlandığını anımsattı.
Ulaştırma sektöründe de çalışmalarını sürdürdüklerini belirten Akyol, sözlerini, “Yük taşıyan araçları, 120 kilometre hıza kadar durdurmadan ağırlıklarını ölçebilecek, boyutlarını, aks başına düşen ağırlık miktarını ölçebilecek, plakasını anlık tanıyabilecek ve bütün bunları trafiği durdurmadan yapabilecek yüksek hızlı ağırlık ölçüm sistemini geliştirdik. Bu sistemin ihracatını dost bir ülkeye yaptık. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığına milli teknolojilere sahip çıktığı için teşekkür ediyorum.” diye tamamladı.
]]>Burada konuşan Işıkhan, son bir yıl içerisinde Türkiye’nin çalışma hayatı adına atılan adımların, çalışma hayatına ilişkin gelişim hızını göstermek için yeterli olduğunu söyledi.
Elde edilen başarıda işçi, işveren ve kamu işbirliğinin payının büyüklüğüne dikkati çeken Işıkhan, “Bu yolda, özellikle de çalışma hayatı anlamında en büyük paydaşlarımız, en önemli yol arkadaşlarımız sivil toplum kuruluşlarımız ve sendikalarımız olmuştur.” ifadesini kullandı.
“SENDİKAL ÖRGÜTLENMENİN ÖNÜNDEKİ BÜTÜN ENGELLERİ KALDIRDIK”
Bakan Işıkhan, sivil toplum kuruluşlarının, ortak bilinci sürdürmenin ve katılımcı bir yönetim anlayışını gerçekleştirmenin en önemli araçlarından biri olduğuna vurgu yaparak, “Geçmişte, sendikacılık, işçi, memur ve işveren ilişkilerini düzenleyen ve adil temsilini sağlayan sosyal diyalog mekanizmalarımız, hak ettiği değeri ve gerekli ilgiyi görememiş, ihmal edilmişti. Ancak son 21 yılda her alanda olduğu gibi sosyal diyalog konusunda da ciddi ilerlemeler kaydettik. Sendikal örgütlenmenin önündeki bütün engelleri kaldırdık.” diye konuştu.
Işıkhan, memurun, işçinin ve işverenin haklarının korunduğu, savunulduğu platformları, sadece çalışan, çalıştıran tarafları açısından değil, devletin ve hükümetin çalışmaları açısından da önemli bir girişim olarak gördüğünü söyledi.
Memur-Sen’in kurulduğu günden bu yana Türkiye’de milli iradeden yana onurlu bir duruş ortaya koyduğunu belirten Işıkhan, “Memur sendikacılığında yakın bir geçmişe sahip olmamıza rağmen Memur-Sen, bilgi ve tecrübesiyle sosyal diyaloğa, toplumsal uzlaşıya, çalışma hayatının yapısal sorunlarına, çözüm hususunda çok ciddi katkılar sağlamıştır.” dedi.
Bakan Işıkhan, AK Parti iktidarları döneminde kamu görevlilerinin sendikalaşma oranının sürekli artan bir seyir izlediğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:
“Hükümet olarak elbette en büyük temennimiz, bu oranların çok daha yüksek seviyelere çıkması ve tüm kamu çalışanlarımızın sendikalaşması yönündedir. 21 yılda toplu sözleşmeler dahil memurlarımızın sendikal haklarının, çalışma şartlarının iyileştirilmesine yönelik çok önemli adımlar attık. Bunlardan en önemlisi şüphesiz kamu görevlilerinin mali ve sosyal hakları için toplu sözleşme imkanı sunan 2010 Anayasa referandumudur. Biliyorsunuz yakın bir zamanda da 7. Dönem Toplu Sözleşmemizi imzaladık. Bu süreci de yine memur sendikalarımızın katkılarıyla başarıyla gerçekleştirdik. En önemli sosyal paydaşlarımız olan sendikalarımız her zaman demokrasimizin ve çalışma hayatımızın güvencesi olmuşlardır.”
Çalışma hayatının, toplumun tüm kesimlerini doğrudan ya da dolaylı şekilde ilgilendirdiğini belirten Işıkhan, sosyal güvenlik, örgütlenme ve toplu sözleşme gibi birçok konuda sendikaların öncü rol üstlendiğine dikkati çekti.

“ARTIK VİZYONER BİR TÜRKİYE VAR”
Demokrasi, adalet ve istikrar olmadan hizmetin de üretilemeyeceğini söyleyen Işıkhan, “Türkiye’nin ekonomide zaafa uğradığı dönemlere baktığımızda görüyoruz ki bu dönemler aynı zamanda siyasi istikrarsızlıkların, belirsizliklerin olduğu, adeta milli iradenin hiçe sayıldığı dönemlerdir. Hamdolsun ki artık sadece önündeki birkaç yılın hesabını yapan değil, önündeki yüzyıllık süreci görüp, hedeflerini buna göre belirleyen vizyoner bir Türkiye var.” diye konuştu.
Bakan Işıkhan, Cumhuriyetin ikinci yüzyılının “Türkiye Yüzyılı” olacağına inandıklarını belirterek, “Bu noktada, özellikle çalışma hayatı alanında, ulusal olduğu kadar uluslararası işbirliklerinin de öneminin farkındayız. Çünkü artık iki kutuplu bir dünyada değil çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Artık insani değer yargılarına, emeğe, insan hak ve özgürlüklerine dair basmakalıp, klişe insan hakları sözlerinin, anlamını ve işlevini yitirdiği bir süreçten geçiyoruz.” değerlendirmesini yaptı.
Işıkhan, adaleti tesis etme iddiası taşıyan uluslararası kuruluşların, bir bebeğin canını dahi koruyamadığı bir dünyada, din, dil, ırk ayrımı olmaksızın tüm vicdanlı halkların bir araya gelebildiği bir dönemin tecrübe edildiğini söyledi.
Değişen ve dönüşen çağ ile birlikte birlik ve beraberlik kriterlerinin de değiştiğini belirten Işıkhan, “Mevcut paradigmaların, dünyada hemen her alanda baş göstermekte olan haksızlığın, adaletsizliğin ve zulmün acı yükünü taşıyamadığı inkar edilemez bir gerçek olarak karşımızda durmakta. Bu şartlar altında küresel birlik ve beraberliğin herkes için çok daha büyük anlamlar ifade ettiğini özellikle belirtmek isterim.” dedi.
“ŞİDDET ZAMANIN RUHU OLMA YOLUNDA İLERLİYOR”
Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın ise her geçen gün krizin egemenliği altına giren bir dünyada yaşanıldığına, şiddetin artık zamanın ruhu olma yolunda ilerlediğine dikkati çekti.
Savaşların yaygınlık gösterdiğini, toplumsal alandaki şiddetin ciddi bir sorun teşkil ettiğini ve insanların yerlerinden, yurtlarından edildiğini belirten Yalçın, iklim sorunları, yangın, sel, deprem gibi olgularla adeta bir felaketler çağına doğru sürüklenildiğini söyledi.
Yalçın, hem ülkeler bazında hem de ülkeler arasında gelir dağılımındaki uçurumun gittikçe derinleştiğine dikkati çekerek, “Dünyanın en büyük ekonomileri bugün resesyon sorunuyla uğraşıyor. En son, Japonya ve İngiltere ekonomileri de duraklamaya girdiler. Bugün Batı’da kriz yönetimi yapamayan hükümetler, savaş çağrısında bulunuyor. Jeopolitik riskler, tedarik zincirlerindeki kopuşlar sürecin o kadar da kolay atlatılmayacağını gösteriyor.” diye konuştu.
Memur-Sen Genel Başkanı Yalçın, Filistin İşçileri Sendikaları Genel Federasyonu’nun, Uluslararası Emek Örgütü’nün (ILC) kurucu kadrosunda olmasına rağmen, Filistin’de yaşanan çatışmalar nedeniyle bugünkü 1. Olağan Genel Kurul’a katılım sağlayamadığını bildirdi.
Bakan Işıkhan, konuşmaların ardından, Uluslararası Emek Örgütü’nün 1. Olağan Genel Kurulu’na katılan ülke temsilcileri ile hatıra fotoğrafı çektirdi.

KAGİDER’in; sektör liderleri, akademisyen veya ekonomistleri, alanında uzman konukları konuşmacı olarak ağırlandığı, geleneksel kahvaltı toplantılarının Şubat ayı konuğu, Topkapı Üniversitesi Rektörü ve Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin oldu.
“DEPREM BÖLGESİNDE TÜM GÜCÜMÜZLE ÇALIŞIYORUZ”
KAGİDER üyelerinin de katıldığı kahvaltı toplantısında açılış konuşmasını KAGİDER Başkanı Esra Bezircioğlu yaptı. 6 Şubat Depremlerinin üzerinden bir yılın geçtiği bu dönemde hayatını kaybedenleri rahmetle anarak sözlerine başlayan Bezircioğlu, felaketten etkilenenlerin ve yaralarını sarmaya çalışanların yanında olmak için çalışmaya devam edeceklerini söyledi.
Bezircioğlu, “KAGİDER olarak, elimizdeki kaynakları doğru ve etkili bir şekilde kullanarak, bölgenin kalkınması için sürdürülebilir projeler üretmeye devam ediyoruz” dedi. Dünya ekonomisinin çalkantılı dönemlerinde girişimci olmanın zorluklarından da bahseden Bezircioğlu, “KAGİDER olarak Türkiye’de deprem bölgesinden uluslararası platformlara kadar her bölgede etki alanımızı genişletmek için yoğun bir mesai harcıyoruz” diye konuştu.
Şubat ayındaki faaliyetlerinden de bahseden Esra Bezircioğlu, KAGİDER için önemli bir gelişmeyi de paylaştı: “KAGİDER, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi (EESC)’nin Türkiye’yi temsil edecek “Genişleme Aday Ülke Üyelerinden” biri olarak seçildi. Avrupa Birliği’nin önemli kurumlarından biri olan EESC, karar verme süreçlerinde oldukça önemli bir statüye sahip ve her alanda Avrupa Birliği için tavsiye kararları oluşturur.
KAGİDER, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi’nin genişleme aday üyesi olarak seçilmesiyle, Türkiye’nin kapsayıcı ve sürdürülebilir bir geleceğe doğru ilerlemesi ve Avrupa Birliği sürecinde önemli bir rol oynaması için önemli bir adım atmış oldu.”
“KADINLARIN ZEKASINA OLDUĞU KADAR ŞEFKATİNE DE İHTİYACIMIZ VAR”
“Türkiye Nereye” başlığıyla gerçekleştirilen toplantıda Topkapı Üniversitesi Rektörü ve Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini hatırlatarak “Türkiye Cumhuriyeti; demokrasinin içerisine özgür iradenin özenle yerleştirildiği, kadın ve erkeğin eşit haklarla medeniyete doğru yürüdüğü bir projedir. Dolayısıyla eğer doğru bir yöne gitmek istiyorsak bugün yaşadıklarımızı geçici olarak kabul edeceğiz ve kalıcı hale gelmemesi için elimizden geleni yapacağız” dedi. Kadınlara çok büyük bir görev düştüğünü belirten Alkin, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu çapta büyük bir modernizasyonu yaş ortalaması oldukça yüksek, kritik karar alıcı pozisyondaki erkeklere bırakmak, yapılacak en büyük hata olacaktır.
Dolayısıyla akademiden sanayiye, tıptan sanata, kültürden medeniyete her alanda subjektif kavramlar ve yaklaşımlardan uzak durmak, herkese eşit mesafede ve kapsayıcı olmak, bunu insan kaynağının eğitimi, kuvvetli bir dijital altyapı ve bize yakışan adalet, merhamet, sevgi, şefkat, akılcılık, liderlik ve en önemlisi vefa duygusu içerisinde gerçekleştirilmesinde büyük bir fayda var.
Günümüz dünyasında manipülasyon artık şiddet kullanmadan yapılıyor. Dolayısıyla kadınların şefkatine, en az akılları kadar ihtiyacımız var. Kadınların zeka seviyesinin yüksekliğinden haberdarım ancak aynı zamanda duygusal zekalarının çok yüksek olduğunu unutmamalıyız. Bizler erkek olarak unutmuyoruz. Siz kadınlar da unutmasanız iyi olur.”
Karşılaşma öncesi Letna Stadyumu’nda düzenlenen basın toplantısında Galatasaraylı futbolcu Kerem Aktürkoğlu açıklamalarda bulundu.
Yarınki maçtan galibiyetle ayrılmak istediklerini ifade eden Kerem Aktürkoğlu, “Kuralar çekildikten sonra beklenilenin aksine çok güzel ve çok kolay bir maç geçirileceği düşünülüyordu. Ama biz öyle düşünmüyorduk. Gerçekten zorlu ve iyi futbol oynayan bir rakibe karşı güzel bir maç olacağını biliyorduk. İlk maçta gerçekten öyle oldu. İlk maçın analizlerinden sonra hocamızın da dediği gibi olumlu ve olumsuz tarafları ayırdık. Yarın daha temkinli, iyi bir futbol oynayarak sıkıntı çekmeden inşallah buradan galibiyetle ayrılarak taraftarımıza son 16 turunu getirmek istiyoruz. İnşallah güzel bir maç olur. Sakatlıksız, yoğun bir temponun olduğu bu süreçten galibiyetle ayrılmaya devam ederiz” şeklinde konuştu.
“HAYALLERİMDEN BİRİ GALATASARAY’LA AVRUPA ŞAMPİYONU OLABİLMEK”
Galatasaray Kulübü’nden kendisine gelen özel not ile ilgili yorumlarda bulunan Kerem Aktürkoğlu, “Hepimiz için gerçekten duygusal, önemli ve anlamlı bir hediye oldu. Erden Ağabey’e, Fatih Ağabey’e ve Ayhan Ağabey’e buradan sizin adınıza da teşekkür ederim. Benimkisi çok özeldi gerçekten. O an hemen Erden Ağabey’i arayıp teşekkür ettim. Paylaşmak istediğimi söyledim. O da çok güzel olur, çok mutlu oluruz dedi. Bizim hayallerimiz var. Hem kulüp olarak hem de kendi kişisel hayallerim var. Bunlardan bir tanesi de Galatasaray’la Avrupa şampiyonu olabilmek. Hocamız yaşadı, deneyimli ve biliyor. Aynı şeyi biz de yaşamak istiyoruz. Tabii ki hayaller her zaman var. Hayaller gerçekleştirildiği zaman daha anlamlı olur. Biz de bunun hayallerini ve hedeflerini her zaman düşünüyoruz, kuruyoruz. Bu doğrultuda maç maç giderek bunları gerçekleştirmek istiyoruz. Tabii ki daha önümüzde çok uzun bir yol var. Çetin bir yol var. Rakiplerimiz çok kuvvetli. Bu maç da aynı şekilde. Hiçbir şey kazanılmış değil. Yarın çok önemli bir maçımız var bunun bilincindeyiz. Yarınki maçı kazanıp önümüzdeki sürece çok daha emin adımlarla gideceğimize inanıyoruz. Nota gelirsek de çok anlamlı ve güzeldi. Ömrüm boyunca saklayacağım ve benim için çok anlamlı bir hediye olarak kalacak” dedi.
“HEDEFİMİZ DÖRT KUPAYI DA KAZANABİLMEK”
Dört kupayı da kazanmak istediklerini ifade eden Aktürkoğlu, “Çok güzel bir hayal. Çok güzel bir temenni. Ama yine söylüyorum bunun gerçekleşmesi için çok uzun bir yol var. Ben hayallerimin her zaman olduğunu dile getiriyorum. Bunu söylemekten de çekinmiyorum. Hayallerimden bir tanesi Galatasaray ile bir kupa daha kazanabilmek. Bu sezon önümüzde dört kupa var. Hedeflerimiz dört kupayı da kazanabilmek. Dört kupayı da kaldırabilmek çok güzel bir hayal. Ucundan tutuyor olabilmek veya sonrasında o poz çok önemli değil. Bunu her zaman konuşuyoruz çünkü Galatasaray’da oynamak, Galatasaraylı olmak her türlü kupada her türlü mücadelede galibiyet alabilmek ve kupanın sahibi olabilmektir. Nando 12-13 senedir burada. Kulüpte zaten bunu en iyi bilenlerden bir tanesi. Onunla böyle bir şeyi konuşmaya gerek yok. O zaten böyle şeylere alışık. Kupalar kazanmaya alışık. Biz de ona bu konuda yardımcı olmak istiyoruz. İnşallah o kupayı kaldıran taraf biz oluruz. Sadece futbolcular değil. Buna staff ekibi ve herkes dahil. Takımca, hep birlikte kaldırırız ve o pozu bütün Türkiye’ye armağan ederiz” diye konuştu.
“BENİM TEK AMACIM TAKIMIMA EN İYİ ŞEKİLDE YARDIM EDEBİLMEK”
Takımın kazanmasının bireysel performanslardan daha önemli olduğunu söyleyen Kerem Aktürkoğlu, “Bireysel performanslar her zaman çok önemli ve değerlidir ama tabii ki takımım kazanmadıktan, elendikten veya puan alamadıktan sonra çok önemi yoktur. Yarın da bizim için çok önemli bir maç. İlk maçta gol atamadım ama galibiyet aldık. Tabii ki her futbolcu gol atmak, asist yapmak veya skora katkı sağlamak ister ama önemli olan takıma yardım edebilmek. Benim tek amacım takımıma en iyi şekilde yardım edebilmek. Gol veya asist yapamadığımda, takımıma savunma anlamında olsun veya takım arkadaşlarıma herhangi bir yardımda olsun benim için daha önemli ve daha değerli. Tabii ki gol atmak ve asist yapmak çok istiyorum. Ama takımın kazanması her şeyden daha önemli. İnşallah yarın kazanırız. Gol veya asist yaparsam ne güzel ama yapamasam da önemli olan kazanmak ve turu geçmek” şeklinde konuştu.
]]>Mumcu, Berlinale’nin ve Avrupa Film Pazarı’nın dünyanın en önemli sinema etkinliklerinden biri olduğunu belirtti.
“BAKANLIĞIMIZ DESTEKLİ SİNEMA FİLMLERİ ÜLKEMİZİN TANITIMINA KATKI SAĞLIYOR”
Tüm dünyanın takip ettiği ve binlerce sektör temsilcisinin bir araya geldiği bu organizasyonda yer almanın ve Türk sinemasını ve Türkiye’yi burada başarıyla temsil etmenin önemini vurgulayan Mumcu, şöyle konuştu:
“Daha önce Berlinale’de büyük ödül olan Altın Ayı dahil birçok ödül kazanmıştık. Bakanlığımız destekli sinema filmleri Berlin, Cannes, Venedik, Toronto, Tokyo gibi dünyanın en önemli uluslararası film festivallerinde yer alarak Türk sinemasının ve ülkemizin tanıtımına katkı sağlıyor. Biz de bunu çok önemsiyoruz ve hem film üretiminin hem de uluslararası temsiliyetin artırılması için desteklerimizi sürdürüyoruz.”
Mumcu, festival kapsamında açılan Türkiye standında Türk filmlerini yabancı sektör temsilcilerinin beğenisine sunduklarını aktararak, “Sinemacılarımızın ortak yapım ve diğer işbirliği görüşmelerine ev sahipliği yapıyoruz. Bu görüşmeler yeni ortak yapımların ve işbirliği olanaklarının geliştirilmesi için çok önemli. Ayrıca burada filmlerimizin yurt dışı satışı geçekleşiyor ve bu da bizim için çok önemli.” ifadelerini kullandı.
Türk dizilerinin dünyanın dört tarafında izlendiğine işaret eden Mumcu, “Dizilerimiz bugün Amerika’dan Rusya’ya, Uzak Doğu’dan Latin Amerika’ya kadar dünya genelinde 170’ten fazla ülkede yayımlanıyor ve yaklaşık 750 milyon kişiye ulaşıyor. Türk dizi-film sektörü ihracatta dünyada ilk 5 ülke arasında yer alıyor. Türk dizileri satıldığı bölgelerde Türkiye’nin, Türk kültürünün tanıtılması anlamında büyük bir etkiye sahip.” değerlendirmesinde bulundu.

“2025 YILINDA İSTANBUL’DA BİR ‘DİZİ VE TV İÇERİK FUARI’ DÜZENLEYECEĞİZ”
Dizilerin Türkiye’nin dünya nezdindeki bilinirliğine de önemli katkı sağladığını belirten Mumcu, “Dolayısıyla biz de etkisi böylesine büyük olan dizi sektörümüz ile işbirliğinde önemli çalışmaları hayata geçiriyoruz. Dünyanın en önemli dizi ve içerik fuarları arasında yer alan MIPCOM, MIPTV, ATF Singapur, Content Amerika ve Dubai Dizi ve İçerik Fuarı gibi etkinliklerde ülke standı açılmasına destek veriyoruz ve dizilerimizi tüm dünyaya sunuyoruz.” dedi.
Mumcu, bunun yanında dizi içeriği alanında dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri olan Türkiye’de bu konuda bir fuar yapılması gerektiği düşüncesiyle çalışmalara başladıkları bilgisini paylaşarak, “İnşallah 2025 yılında İstanbul’da bir Dizi ve TV içerik Fuarı düzenleyeceğiz. Bu organizasyonun alanındaki en önemli etkinliklerden birisi olacağını düşünüyoruz.” şeklinde konuştu.
“GEÇEN YILA GÖRE YÜZDE 30 ARTIŞLA 40 MİLYON İZLEYİCİYİ AŞACAĞIMIZI ÖNGÖRÜYORUZ”
Sinema salonlarının salgın sürecinde uzun süre kapılarını kapatmak zorunda kaldığını ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de izleyici sayısında büyük düşüş yaşandığını anımsatan Mumcu, “Bu süreçte salonlarımızın faaliyetlerini sürdürebilmesi amacıyla sinema salonlarına 32 milyon TL destek sağladık. Bunun yanında yüzde 10 oranındaki ‘Eğlence Vergisini’ Hazine ve Maliye Bakanlığımız işbirliğinde yüzde 0’a indirdik ve bu sayede 2023 yılında sektöre 278 milyon TL destek sağlamış olduk.” dedi.
Mumcu, bunun yanında sinema izleyici sayısının artırılması amacıyla bir mevzuat değişikliğine gittiklerine ve iki yeni indirimli bilet türü ihdas ettiklerine dikkati çekerek, şöyle devam etti:
“Bu sayede özel kurumların indirimli bilet almasının önünü açtık. Bu düzenlemenin 2024 yılı izleyici sayısına önemli katkı sağlayacağını değerlendiriyoruz. Sinema sektörümüz bu yıla çok iyi başladı. İzleyici sayısı, Şubat 2024 tarihi itibarıyla geçtiğimiz yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 34 artış gösterdi. 2024 yılında önceki yıla göre yüzde 30 artışla 40 milyon izleyiciyi aşacağımızı öngörüyoruz. İnşallah sektörümüzle birlikte güzel bir yıl geçireceğiz.”
“ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE ÇOK SAYIDA YAPIMI TÜRKİYE’DE AĞIRLAYACAĞIZ”
Bakan Yardımcısı Mumcu, Berlinale kapsamında yabancı film yapımlarının Türkiye’de çekilmesi ile ilgili çalışmalara da değinerek, Türkiye’nin zengin tarihi ve doğal güzellikleriyle baştan başa doğal plato özelliğine sahip olduğunu vurguladı.
Mumcu, şunları kaydetti:
“300’e varan güneşli gün sayısı, çeşitli çekim mekanları, rekabetçi fiyat avantajı, gelişmiş teknik altyapısı, tecrübeli ve nitelikli işgücü ve teşvik sistemiyle film yapımcılarına çok önemli avantajlar sunuyor. Biz de bu avantajların yanında ülkemizin rekabet gücünü artırmak amacıyla ülkemizde film çekecek olan yabancı film yapımcılarının Türkiye’de harcadıkları tutarın yüzde 30’una kadarını iade alabileceği ‘Yabancı Film Yapım Desteği’ni hayata geçirdik.”
Guy Ritchie, Jason Statham, Hugh Grant, Josh Hartnett, Henry Cavill, Salman Khan gibi dünya starlarının yer aldığı çok önemli yapımların Türkiye’de çekildiğine dikkati çeken Mumcu, “Çok sayıda Hollywood filmi çekimlerini ülkemizde geçekleştirmek istiyor. İnşallah önümüzdeki dönemde çok sayıda yapımı Türkiye’de ağırlayacağız.” diye konuştu.
Öte yandan, Mumcu, festival kapsamında düzenlenen ve uluslararası film ve medya endüstrilerinden yaklaşık 10 bin temsilcinin bir araya geldiği EFM direktörü Dennis Ruh ile uluslararası alandaki işbirliği olanakları ve gelecek dönemde gerçekleştirecekleri çalışmalar hakkında istişarelerde bulundu.
Bu arada, Mumcu, temasları sırasında ceketine taktığı Filistin bayrağı renklerinden oluşan mendille bu konudaki duyarlılığını da ortaya koydu.
Haluk Görgün, burada yaptığı konuşmada, sanayi olmadan ekonomik güçten, savunma sanayisi olmadan da ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan bahsetmenin mümkün olmadığını söyledi.
Savunma sanayisinin bütünsel olarak sanayileşme ve kalkınmanın önemli bir parçası olduğuna işaret eden Görgün, savunma sanayisinin özgün ürünleri, ihracatı, ana yüklenicileri, alt yüklenicileri, KOBİ’leri, araştırma kuruluşları ve üniversiteleri ile ülkenin en önemli sektörlerinden birisi olduğunu belirtti. Görgün, “Bugün savunma ürün ve hizmetlerimiz, hem güvenlik güçlerimize hem de farklı coğrafyalardaki dost ve müttefik ülkelerin silahlı kuvvetlerine başarıyla teslim edilmektedir. Ülkemiz savunma sanayisinde artık bir pazar değil aktör konumuna gelmiştir.” dedi.
En büyük hedeflerinin savunma sanayisinde “tam bağımsız Türkiye” olduğunu vurgulayan Görgün, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Geniş ekosistemiz ile birlikte bu hedefe ulaşmak için çalışmalarımızı durmaksızın sürdürüyoruz. Türkiye Yüzyılı vizyonu çerçevesinde, ülkemizin dünyada savunma sanayisinde en gelişmiş 10 ülke arasına girme hedefine her geçen gün yaklaşmaktayız. Savunma sanayisi ürünlerimizi dünyanın ilgiyle takip ettiğini söyleyebiliriz. Küresel güç dengesinin önemli unsurlarından biri olan Türkiye, her zaman barış ve işbirliğinden yanadır. Başkanlık olarak, Türk savunma sanayisinin son 20 senede kazandığı yetenek ve bilgi birikimini dost ve müttefik ülkelerle iş birliğini geliştirerek ilerletmeyi amaçlıyoruz.
Bizler dost ve müttefiklerimizin ihtiyaçlarını karşılamak, sorunlarını çözmek için bir seferlik değil, ömürlük ilişkiler kurmak istiyoruz. Dost ülkeler ile kurulan ekonomik ilişkilerin Türkiye imajını da olumlu yönde desteklediğini düşünüyoruz. Aynı azim ve kararlılıkla devam ettiğimiz sürece önümüzdeki 10 yıl içerisinde savunma sanayisinde dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri olacağımıza yürekten inanıyorum.”
Hedeflerine ulaşmak için sektörde faaliyet gösteren yan sanayi ve KOBİ’lerin geliştirilmesine, teknolojik derinliklerinin ve rekabet edilebilirliklerinin artırılmasına yönelik çalışmalarına hızla devam ettiklerini aktaran Görgün, buna yönelik olarak uyguladıkları destek programları hakkında bilgiler verdi.
Haluk Görgün, “Başkanlık olarak savunma sanayisi ekosistemini güçlendirmek ve sürdürülebilirliği sağlamak üzere; nitelikli insan kıymeti ihtiyacını karşılamak amacıyla eğitim altyapısını güçlendirecek, başta KOBİ’ler olmak üzere sektör firmalarına desteklerimize devam edecek, ihracatı ve ekosistemdeki iş birliğini artırmaya yönelik çalışmalarımızı sürdüreceğiz.” diye konuştu.
ASELSAN’DAN YAPAY ZEKAYA YATIRIM
TSSK Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Zeynep Öktem, kümelenmenin 105 üyesinin AR-GE odaklı olarak savunma ve havacılık sanayisine katkı sağladığını söyledi.
Üyelerinin 400’den fazla AR-GE projesi yürüttüğüne işaret eden Öktem, üyelerinin 2023 ihracatının 250 milyon doları aştığını bildirdi.
ASELSAN Teknoloji ve Strateji Yönetimi Genel Müdür Yardımcısı Taha Yüce, konuşmasında, ihracatta çok daha iddialı olacaklarını, büyük ölçekli projeler ve yüksek katma değerli işlere daha fazla odaklanacaklarını belirtti.
Dijital dönüşümün önemli bir konu olduğunu, bir yapay zeka çağı yaşandığını dile getiren Öktem, şöyle konuştu:
“Bütün savunma sanayisi kuruluşlarımız bunun farkında. Yapay zekayı mümkün olduğu kadar süreçlerimizde bulundurmak ve yapay zekada iddialı oyuncu olmak ülkemiz, sektörümüz ve ASELSAN için önemli bir hedef. Bazı teknolojiler ciddi bir ölçek, yatırım ve altyapı gerektiriyor. Bunları gerçekleştirmek çok zaman alıyor. Yazılım tabanlı teknolojilerde bunları daha düşük ihtiyaçlarla gerçekleştirmek mümkün. Yapay zeka da böyle bir fırsat. Bundan uzak kalmamamız lazım. ASELSAN yapay zekayı tüm süreçlerinin bir parçası haline getirdi. ASELSAN Yapay Zeka Stratejisi hazırlıyoruz. ASEL CPT dediğimiz bir projeyi de hayata geçiriyoruz. Bu tür kalıcı projelerle sektörümüze yön vermeye çalışıyoruz. Otonom teknolojiler önemli alanlarımız. Kuantum laboratuvarımız bulunuyor. Paydaşlarımızla önemli başarılara imza atacağız.”
]]>Şubat 2022’de başlayan Ukrayna savaşının ardından Batılı ülkeler Rusya’ya karşı modern tarihin en kapsamlı yaptırımlarını uygulamaya başlarken, Rusya buna karşılık vermek için tüm kurumlarını harekete geçirdi.
Savaşın ilk günlerinde Rus rublesi dolar karşısında yaklaşık yüzde 30 değer kaybederken, Rusya Merkez Bankası politika faiz oranını yüzde 9,5’ten yüzde 20’ye çıkardı.
Rusya Merkez Bankasına ait yaklaşık 650 milyar dolarlık rezervin, Batılı ülkelerde bulunan 300 milyar dolarlık kısmı donduruldu, Rusya’nın en büyük bankaları da uluslararası ödeme sistemi SWIFT’ten çıkarıldı, dolar ve avroyla işlem yapmaları yasaklandı.
Ülkede faaliyet gösteren McDonalds, IKEA, Coca-Cola, Mercedes ve Apple gibi yüzlerce Batılı şirket faaliyetlerini sonlandırırken, Batılı ülkelerden Rusya’ya başta teknoloji ve havacılık olmak üzere çok sayıda sektörden ihracat ve sevkiyat durduruldu.
Batılı ülkeler, Rusya’dan başta petrol ve doğal gaz olmak üzere enerji ithalatını da durdurmak veya azaltmak için adımlar attı. Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 boru hatları sabotaja uğradı ve G7 ülkeleri, Rus petrolüne yönelik varil başına 60 dolar seviyesinde tavan fiyat uygulamaya başladı.
TİCARET YOLLARI DEĞİŞİYOR
Kovid-19 salgını etkilerini de atlatamayan Rus ekonomisi için yaptırımlar başlangıçta şok dalgası etkisi yarattı. Bu durum Rusya Merkez Bankası ve hükümetin başta sübvansiyon olmak üzere aldığı önlemler sayesinde önemli oranda kontrol altına alındı.
Uluslararası analizlerde 2022’de yaklaşık yüzde 10 küçülmesi beklenen Rus ekonomisi yüzde 1,2 küçülürken, geçen yıl ekonominin yüzde 3,5 büyüdüğü tahmin ediliyor.
Rusya ihracatta önemli oranda kaybettiği Batılı pazarlar yerine yüzünü Asya ve Orta Doğu pazarlarına çevirdi. Dünyanın en kalabalık 2 ülkesi Hindistan ve Çin, başta enerji olmak üzere ülkenin en önemli müşterileri konumuna yükseldi.
Öte yandan, ucuz Rus kaynaklarını bırakan Avrupa’nın, özellikle sanayi ve tarım sektörlerindeki durgunluk nedeniyle tedarik zincirlerinin yeniden şekillendirilmesine yönelik atılan adımlar hız kazandı.
Avrupa, son dönemde çiftçi protestoları nedeniyle yeni zorluklarla baş etmeye çalışırken, savaş ekonomisi sayesinde sanayisinde üretimi önemli miktarda artıran Rus ekonomisinin uzun vade görünümüne ilişkin belirsizlikler ise soru işaretleri yaratıyor.
AA muhabirinin sorularını yanıtlayan uluslararası uzmanlar, yaşanan dönemin Rus ve dünya ekonomisine etkilerini ve gelecek dönemde neler yaşanabileceğini değerlendirdi.
ÇİN, HİNDİSTAN VE TÜRKİYE AVANTAJLI
Merkezi Moskova’da bulunan Yeni Ekonomi Okulundan Prof. Dr. Oleg Şibanov, Rus ekonomisinin beklentilerin üzerinde beklenmedik performans sergilediğini belirtti.
Şibanov, 2022’nin ilkbahar aylarında Rus ekonomisinin yüzde 10 küçülmesinin, enflasyonun da yüzde 20’ye çıkmasının beklendiğine işaret ederek, “Sonuç bundan çok daha başarılıydı, enflasyon yüzde 11,9, küçülme ise yüzde 1,2 seviyesinde gerçekleşti.” dedi.
Bunun değişen uluslararası ticaret ve muhafazakar iç makro politika gibi iki önemli unsurdan kaynaklandığını anlatan Şibanov, “Rusya’nın ihracatının çoğunu satın alan yeni ortaklar Çin, Hindistan ve Türkiye’dir. İthalat ise birçok kaynaktan ve çoğunlukla Çin’den gelmektedir. Makro politika, Rusya Merkez Bankasının düzenlemeleri ve enflasyon hedeflemesini geçici olarak gevşetmesini ve ek hükümet harcamalarını içeriyordu. Dolayısıyla hem uluslararası ticaret hem de iç makro politika değişen koşullara uyum sağladı.” ifadelerini kullandı.
Şibanov, Rus hükümeti ve Rusya Merkez Bankasının süreci son derece doğru adımlarla yürüttüğünü belirterek, “Hem hükümetin hem de Rusya Merkez Bankasının uyguladığı politikaların mükemmele yakın olduğunu düşünüyorum. Rusya Merkez Bankası, rublenin değer kaybetmesine hızlı tepki vererek faiz artırdı. Bu, paniği azaltmaya ve para birimini istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu.” dedi.
Bankalara uygulanan düzenleyici tedbirlerin finansal istikrarı artırdığını dile getiren Şibanov, “Hükümet, 2022 ve 2023’te harcamaları artırdı, dolayısıyla talep de arttı. Uluslararası ödemelere yapılan bazı yardımlar da ihracatı iyileştirdi. Genel olarak ekonomi makro politikalardan olumlu etkilendi.” diye konuştu.
Şibanov, Rusya’nın Avrupa ile ticarete açık olduğuna işaret ederek, “Ancak Avrupa Birliği (AB), Rusya ile ilişkileri ciddi bir muhatap olarak değerlendirmiyor. Almanya Başbakanı Olaf Scholz, 2023 sonunda ‘Rusya Devlet Başkanı, gaz vanalarını kapattı’ dedi. Benzer görüşler Davos’ta da dile getirildi. Öyle görünüyor ki AB politikacılarının çoğu Rusya ile ilişkileri umursamıyor ve yeni gerçeklik uzun süre bizimle kalacak.” ifadelerini kullandı.
RUS YETKİLİLERİN ATTIĞI ADIMLAR BAŞARILI BULUNUYOR
Rusya merkezli kredi derecelendirme kuruluşu Expert RA Başekonomisti Anton Tabakh, son 2 yılda Rus ekonomisi için en büyük zorlukların finans tarafından geldiğini söyledi.
Ülkenin finans sisteminden kısmen çıkarıldığını belirten Tabakh, “Hem ihracat hem de ithalatta işlem maliyetlerinde büyük artış yaşandı. Rusya duruma oldukça iyi uyum sağladı ancak işletmeler ve insanlar için maliyetler çok büyüdü.” dedi.
Rus yetkililerin zorluklara başarılı müdahalelerde bulunduğuna işaret eden Tabakh, “Tedbirlerin çoğu yardımcı oldu. Hükümet ve Rusya Merkez Bankası, hızlı hareket etme ve uyum sağlama yeteneğini gösterdi. Ancak yaşanan şok, sorunsuz şekilde yaşamak için çok büyüktü. Piyasalar çalışmaya devam etti ancak birkaç yıl önce imkansız olan pek çok kural, kalıcı olarak uygulanmaya başlandı.” diye konuştu.
Tabakh, Rusya’nın ticarette Asya ve Orta Doğu’ya yönelmesinin şu an için “yeni gerçeklik” olduğunu anlatarak, “Durum sakinleştiğinde bazı yaptırımlar ve karşılıklı adımlar kaldırılacaktır. Uçak seyahatleri, hızla onarmanın olası olduğu belli alanlar arasında yer alıyor. Ancak bazı büyük pazarlar, her iki yönde de uzun süre boyunca artık kayıp. Küresel ekonomi açısından maliyetler ve bölünme artıracaktır. Türkiye gibi bariz örnek olan ülkeler büyük faydalar elde edecek.” değerlendirmesinde bulundu.
TİCARETTE ESKİ İLİŞKİLERE DÖNÜLME İHTİMALİ DÜŞÜK GÖRÜLÜYOR
Viyana Uluslararası Ekonomi Çalışmaları Enstitüsü (wiiw) Kıdemli Ekonomisti Vasily Astrov ise Rusya’nın, Batılı ülkelerin başta mali olmak üzere bazı yaptırımlarına iyi hazırlandığını söyledi.
Rus hükümetinin bütçe fazlası verdiğini, bunun da kamu ve dış borcu oldukça düşük seviyelere indirdiğini kaydeden Astrov, bu durumun da Rusya’yı Batı’nın mali baskılarına daha korunaklı hale getirdiğini ifade etti.
Rusya’nın, Çin, Japonya ve İsviçre’nin ardından dünyanın en büyük 4. uluslararası rezervine sahip olmasının da bu amaca hizmet ettiğini belirten Astrov, “Ancak Rusya, Batılı ülkelerde tutulan rezervlerinin yarısını zamanında geri çekmeme hatası yapmış olsa da ve sonuç olarak bunlar dondurulsa da geriye kalan yarısı hala oldukça fazla bir miktar, yaklaşık 300 milyar dolar civarında.” diye konuştu.
Astrov, Rusya’nın SWIFT’e alternatif bir ödeme sistemini de yıllarca geliştirdiğini ve bunun da savaş başladıktan sonra bankaların yaşadığı şoku hafiflettiğini söyledi.
Çok sayıda ülkenin de Rusya karşıtı yaptırımlara katılmadığına işaret eden Astrov, “Bu bakımdan Batı, açıkçası nüfuzunu olduğundan fazla abarttı ve Küresel Güney’deki pek çok ülke, Türkiye dahil, mevcut durumdan önemli ekonomik ve diplomatik faydalar elde ediyor.” ifadesini kullandı.
Astrov, ülkelerin yaptırım altındaki Batılı ürünlerin Rusya’ya tekrar ihraç edilmesine izin verdiklerini ve Rusya’nın ihracatında da müşteri haline geldiklerini belirterek, “Bu unsur Rusya için çok önemli ama bunun da bir bedeli var, Rusya bu ülkelerden bazılarına oldukça bağımlı hale geliyor. Tabii ki başta Çin’e ama aynı zamanda Türkiye’ye.” dedi.
Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik çatışma sona ermedikçe, Rusya ve Asya ilişkilerinin gelişmeye devam edeceğini vurgulayan Astrov, “Bu Rusya için ideal bir durum değil, ikinci en iyi seçenek, ancak bir izolasyondan da daha iyi bir durum. Savaş ve Batı ile çatışma sürdükçe de eski ‘olağan ticarete’ dönmek o kadar zorlaşacaktır.” diye konuştu.
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın tekrar seçilmesi halinde dahi bu durumun önemli oranda değişmeyeceğini belirten Astrov, şunları kaydetti:
“Trump geçen sefer seçimleri kazandığında, Rusya ile ‘barış yapmaktan’ çok söz etmişti ancak gerçekte ABD-Rusya ilişkileri Trump yönetimi altında oldukça hızlı bir şekilde kötüleşmeye devam etti. Elbette teorik olarak, ABD’nin Çin ile çekişmesinin, ABD’nin Rusya’ya uzanarak ittifak arayışına girebileceği bir senaryo mümkün. Ancak bugünün perspektifinden bakıldığında bu o kadar gerçekçi görünmüyor ki, bu konuda bahse girmemeyi tercih ederim. 1940’ların başlarında muhtemelen hiç kimse 10 yıldan kısa bir süre içinde ABD ile Almanya’nın yakın müttefik olacağını da tahmin edemiyordu.”
Bunun yanında elektrikli ev aletleri sektörüyle anlaşmalar yaptıklarını ifade eden Özdemir, bu noktada çalışmalarının devam ettiğini belirtti.
Yeni pil hücreleriyle yeni tasarımlarda yer almak için farklı firmalarla işbirlikleri geliştirdiklerine işaret eden Özdemir, bunların meyvelerini ilerleyen zamanda toplayacaklarına inandıklarını vurguladı.
Taşınabilir enerji depolama sistemlerinin de askeri ve sivil kullanımda önemli bir alan olduğuna değinen Özdemir, bu çerçevede geliştirdikleri ürünleri kullanıma sunmanın gelecek dönemde planları arasında yer aldığını kaydetti.
Sivil havacılığa yönelik yürüttükleri çalışmalar hakkında da bilgiler veren Özdemir, şöyle konuştu:
“Sivil havacılık, regülasyonlarıyla en zor olan alanlardan bir tanesi. Uçan bir platforma enerji kaynağı sağlamak zorlu bir süreç. Bu platformun içerisine insan girdiği zaman bu süreç daha da zor hale geliyor. Bu alanda önemli mesafeler kaydettik ve havacılık akülerimiz için EASA (Avrupa Havacılık Emniyeti Ajansı) sertifikasyonunu tamamladığımız ürünleri gamımıza koyduk. Bu anlamda Türk Hava Yolları bize büyük destek veriyor. Onların da destekleriyle önemli aşamalar katettik. Ülkemizde sivil havacılıkta kullanılan ürünlerin yerleştirilmesi süreci de devam ediyor. Kullanılan kaplamalar, koltuklar gibi yerlileştirilen ürünlerin yanında enerji gibi çok kritik ve sivil havacılıkta da uçakların en önemli, en kritik bileşenlerinden biri olan akülerin yerlileştirilmesi sürecinde önemli bir mesafeyi EASA sertifikasyonunu almakla tamamlamış olduk. Burada THY Teknik ve THY’nin önemli desteklerini gördük. Sivil havacılıkta ürünlerin yerlileştirilmesi sürecinde bizi bekleyen önemli bir pazar var. Hazırlıklarımız devam ediyor, önemli bir mesafe katetmiş durumdayız.”
– HİDROJENE HAZIRLIK
Ahmet Turan Özdemir, bu çabalar yanında 5 yıldır doktoralı araştırmacılarla Teknopark İstanbul’da hidrojen ve yakıt hücresi konusundaki AR-GE çalışmaları yürüttüklerini söyledi.
Hidrojenin önemli bir enerji kaynağı olduğuna işaret eden Özdemir, bunun yanında hidrojenin ekonomik olarak üretilmesi, depolanması ve lojistiğinin sağlanması gibi sorunların ise aşılmayı beklediğini belirtti.
Bu koşulların iyileştirilmesiyle daha etkin hizmet sunulabileceğini, regülasyonların da hidrojen kullanımını gerektirebileceğini anlatan Özdemir, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Dünyada hiçbir kaynak sınırsız değil. Kullandığımız lityum pillerle ilgili de belli bir süre sonra zorlanmalar yaşanacak. İlerleyen dönemde alternatif enerji kaynaklarına ihtiyaç duyacağımız aşikar. Hidrojen de önemli bir alan. Bu alanda da bazı Avrupalı yatırımcıların, özellikle Afrika bölgesinde büyük yatırımlar yaptıklarını izliyoruz, biliyoruz. Biz de o gün için hazır olmak üzere AR-GE faaliyetleri sürdürüyoruz. Bu alanda Avrupa Birliği fonlarını da değerlendiriyoruz. Ekiplerimizin sürdürmüş olduğu hidrojenle ilgili Avrupa Birliği projelerimiz var. Ülkemizde de TENMAK, TÜBİTAK bu konuda önemli çalışmaları destekliyor. Bu kurum-kuruluşlarımızla birlikte hidrojen ve yakıt hücresi üzerine olan çalışmalarımızı sürdürüyoruz.”
– ELEKTRİKLİ ARAÇ BATARYALARI
Kayseri’de organize sanayi bölgesindeki fabrikalarında da elektrottan montaj şeklinde nikel kadmiyum pil üretimi yaptıkları bilgisini veren Özdemir, bu ürünlerin, sahip olduğu elektriksel karakteristik ve güvenlik sebebiyle hava, deniz ve raylı taşımacılıkta çok kullanıldığını dile getirdi. Özdemir, tüm bu araç gruplarına yönelik çözümler sunduklarını aktardı.
Elektrikli araçlar konusunda da Ankara’da faaliyet gösteren bir AR-GE ekipleri bulunduğuna işaret eden Özdemir, şunları kaydetti:
“Burada hafif elektrikli araçlardan minibüse kadar farklı güçlerde paketler üretiyoruz. Bu alanda önemli çalışmalar yaptık. Bunların içerisinde batarya üretim devreleri ve hücreleri, sızdırmazlığı, termal yönetimi olan ürünler yapıyoruz. Bu anlamda da önemli çalışmalar sağladık. Bu ürünleri de müşterilerimizin ihtiyaçlarına göre yaptık, tasarladık, verdik. Sahada çalışan ürünlerimiz var. Halen üretmekte, tasarlama olduğumuz ürünler var. Bu alan da Avrupa Birliği tarafından çok önemseniyor. Hem araç bataryalarının ikincil kullanımları hem bunların ömür sağlık kestirimlerinin, hem ekspertizlerinin yapılması hem de geri dönüştürülmesi ve geri kazandırılması hususunda dünyada önemli farkındalık var. Faaliyet alanımıza giren, bizimle irtibatlı konularda öncü AR-GE çalışmaları yaparak hem de ürüne dönüşen çalışmaları mühendislerimizle sürdürüyoruz.”
]]>Bunun yanında elektrikli ev aletleri sektörüyle anlaşmalar yaptıklarını ifade eden Özdemir, bu noktada çalışmalarının devam ettiğini belirtti.
Yeni pil hücreleriyle yeni tasarımlarda yer almak için farklı firmalarla işbirlikleri geliştirdiklerine işaret eden Özdemir, bunların meyvelerini ilerleyen zamanda toplayacaklarına inandıklarını vurguladı.
Taşınabilir enerji depolama sistemlerinin de askeri ve sivil kullanımda önemli bir alan olduğuna değinen Özdemir, bu çerçevede geliştirdikleri ürünleri kullanıma sunmanın gelecek dönemde planları arasında yer aldığını kaydetti.
Sivil havacılığa yönelik yürüttükleri çalışmalar hakkında da bilgiler veren Özdemir, şöyle konuştu:
“Sivil havacılık, regülasyonlarıyla en zor olan alanlardan bir tanesi. Uçan bir platforma enerji kaynağı sağlamak zorlu bir süreç. Bu platformun içerisine insan girdiği zaman bu süreç daha da zor hale geliyor. Bu alanda önemli mesafeler kaydettik ve havacılık akülerimiz için EASA (Avrupa Havacılık Emniyeti Ajansı) sertifikasyonunu tamamladığımız ürünleri gamımıza koyduk. Bu anlamda Türk Hava Yolları bize büyük destek veriyor.
Onların da destekleriyle önemli aşamalar katettik. Ülkemizde sivil havacılıkta kullanılan ürünlerin yerleştirilmesi süreci de devam ediyor. Kullanılan kaplamalar, koltuklar gibi yerlileştirilen ürünlerin yanında enerji gibi çok kritik ve sivil havacılıkta da uçakların en önemli, en kritik bileşenlerinden biri olan akülerin yerlileştirilmesi sürecinde önemli bir mesafeyi EASA sertifikasyonunu almakla tamamlamış olduk.
Burada THY Teknik ve THY’nin önemli desteklerini gördük. Sivil havacılıkta ürünlerin yerlileştirilmesi sürecinde bizi bekleyen önemli bir pazar var. Hazırlıklarımız devam ediyor, önemli bir mesafe katetmiş durumdayız.”

HİDROJENE HAZIRLIK
Ahmet Turan Özdemir, bu çabalar yanında 5 yıldır doktoralı araştırmacılarla Teknopark İstanbul’da hidrojen ve yakıt hücresi konusundaki AR-GE çalışmaları yürüttüklerini söyledi.
Hidrojenin önemli bir enerji kaynağı olduğuna işaret eden Özdemir, bunun yanında hidrojenin ekonomik olarak üretilmesi, depolanması ve lojistiğinin sağlanması gibi sorunların ise aşılmayı beklediğini belirtti.
Bu koşulların iyileştirilmesiyle daha etkin hizmet sunulabileceğini, regülasyonların da hidrojen kullanımını gerektirebileceğini anlatan Özdemir, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Dünyada hiçbir kaynak sınırsız değil. Kullandığımız lityum pillerle ilgili de belli bir süre sonra zorlanmalar yaşanacak. İlerleyen dönemde alternatif enerji kaynaklarına ihtiyaç duyacağımız aşikar. Hidrojen de önemli bir alan. Bu alanda da bazı Avrupalı yatırımcıların, özellikle Afrika bölgesinde büyük yatırımlar yaptıklarını izliyoruz, biliyoruz.
Biz de o gün için hazır olmak üzere AR-GE faaliyetleri sürdürüyoruz. Bu alanda Avrupa Birliği fonlarını da değerlendiriyoruz. Ekiplerimizin sürdürmüş olduğu hidrojenle ilgili Avrupa Birliği projelerimiz var. Ülkemizde de TENMAK, TÜBİTAK bu konuda önemli çalışmaları destekliyor. Bu kurum-kuruluşlarımızla birlikte hidrojen ve yakıt hücresi üzerine olan çalışmalarımızı sürdürüyoruz.”
ELEKTRİKLİ ARAÇ BATARYALARI
Kayseri’de organize sanayi bölgesindeki fabrikalarında da elektrottan montaj şeklinde nikel kadmiyum pil üretimi yaptıkları bilgisini veren Özdemir, bu ürünlerin, sahip olduğu elektriksel karakteristik ve güvenlik sebebiyle hava, deniz ve raylı taşımacılıkta çok kullanıldığını dile getirdi. Özdemir, tüm bu araç gruplarına yönelik çözümler sunduklarını aktardı.
Elektrikli araçlar konusunda da Ankara’da faaliyet gösteren bir AR-GE ekipleri bulunduğuna işaret eden Özdemir, şunları kaydetti:
“Burada hafif elektrikli araçlardan minibüse kadar farklı güçlerde paketler üretiyoruz. Bu alanda önemli çalışmalar yaptık. Bunların içerisinde batarya üretim devreleri ve hücreleri, sızdırmazlığı, termal yönetimi olan ürünler yapıyoruz. Bu anlamda da önemli çalışmalar sağladık. Bu ürünleri de müşterilerimizin ihtiyaçlarına göre yaptık, tasarladık, verdik. Sahada çalışan ürünlerimiz var. Halen üretmekte, tasarlama olduğumuz ürünler var.
Bu alan da Avrupa Birliği tarafından çok önemseniyor. Hem araç bataryalarının ikincil kullanımları hem bunların ömür sağlık kestirimlerinin, hem ekspertizlerinin yapılması hem de geri dönüştürülmesi ve geri kazandırılması hususunda dünyada önemli farkındalık var. Faaliyet alanımıza giren, bizimle irtibatlı konularda öncü AR-GE çalışmaları yaparak hem de ürüne dönüşen çalışmaları mühendislerimizle sürdürüyoruz.”
Bu sözler aslında, milyarlarca insanın içinden geçen şu soruya bir cevap:
“Nasıl oluyor da ellerinde hiçbir şey olmayan Filsitinliler, dünyanın en büyük ve zalim savaş makinası karşısında 75 yıldır direnebiliyor?”
Wael’in verdiği cevabın ardındaki sır ise Filistinlilerin pergelin ayağını doğru noktada sabitlemesinden geçiyor. O sabit nokta Filistin’in kendisidir. Bu yorumu çıkarmamda, 2023 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanlığı görevine atanan Prof. Dr. İbrahim Kalın’ın taze taze matbaadan çıkan kitabı Öze Yolculuk yardımcı oldu.
Entelektüel birikimini, devlet adamlığı tecrübesiyle harmanlayan İbrahim Kalın, kitabının bir bölümünde Batı sonrası bir küresel düzen arayışında Türkiye’nin yönünü nasıl belirlediğine değinirken kullandığı pergel metaforuyla yolu açıyor:
“Kural, pergelin iğnesini doğru yere sabitlemektir. Bizim için pergelin iğnesini sabitlememiz gereken yer, Anadolu irfanı geleneğidir…Pergelin iğnesini doğru sabitledikten ve kendi merkezimizin farkına vardıktan sonra yetmiş bin alemi istediğimiz gibi merakla, tecessüsle, heyecanla ve keyifle gezebiliriz.”

DAİMİ VE EBEDİ OLANI TUTUNMAK
O halde Filistin’in de bir direnme irfanı var ki, bunca şiddetli yele ve fırtınaya rağmen eğilmeden topraklarında durabiliyorlar. Vatanlarını evlerinin anahtarlarıyla yanlarında taşıyorlar. Filistinlilerin, işgalin onlarca yıla yayılan sistematik şiddetine ve dayatmalarına rağmen özlerini ve özne olma vasıflarını kaybetmemiş olması da bu direnişte öneme sahip. İbrahim Kalın, kitabında özünü korumak için en önemli hususiyetin, mutluluğu aramayı “geçici olanda değil” geçici olmayan, daimi ve ebedi olana tutunmak, olduğunu belirtiyor. Bu noktada aklıma, İslam’ın ilk kıblesi, Mescid-i Aksa geliyor. Filistin’in ulusal kimliğinin de bir parçası olan bu kutsal mabedin varlığı, işgalci sistem karşısında Filistinlilere ayrı bir ruh üflediği, özlerini korumasına yardım ettiği anlaşılıyor. O nedenle ki, işgalci güç her fırsatını bulduğunda Mescid-i Aksa’ya müdahale etme ve onu ele geçirme fırsatı kolluyor. Filistin’in aklının ve kalbinin Aksa’da var olduğunu biliyor.
İSLAM ÜLKELERİNİN YAPMASI GEREKEN
Elbette, Gazze’de yüz günü aşkındır yaşanan katliamlar karşısında elimizden bir şey gelmemesi, bizleri hem zihnen hem de ruhen oldukça zorluyor. Beşikteki bebeklerin bir tonluk bombalarla öldürülmesi karşısında susmasak da gürleyemiyoruz. Burada elbette İslam ülkelerinin, Batılı devletler karşısında dağınık görüntüsü de hepimiz tarafından sorgulanıyor. Kriz çözme kapasitesi ve mekanizmasını kurmamış olmanın önemli eksikliklerimiz arasında olduğu görülüyor. İşe, Dünya’nın “oluş ve bozuluş” alemi olduğunun bilincine varmakla başlamak gerektiğini belirten Kalın, “Bireyler, toplumlar, milletler, devletler ve medeniyetler bu geçreği kabul edip krizlere çözüm üretebildikleri oranda ve müddetçe ayakta kalırlar… Önemli olan risk yönetme ve çözüm üretme kabiliyetini canlı tutmak ve yeni sınamalar karşısında sürekli geliştirmektir” değerlendirmesiyle bize önemli bir pencere açıyor. Türkiye’nin geçen yirmi yılda bu kapasitesini önemli ölçüde geliştirdiğini ve bir rol model olarak çevre coğrafyasına uygulamalı örnek olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu birinci şartın dışında, İslam dünyasını tek bir parça olarak görme yerine, birçok farklı parçanın zenginliğine sahip bir yapı olarak görmenin önemine de vurgu yapılıyor. Yani, “Kesrette vahdet, çokluk içinde birlik, birlik içinde kuvvet ilkesiyle hareket etmek gerekiyor.”
ÖZÜNÜ KEŞFETME VE İNANMA
Türkiye’nin rolü bu noktada önemli. Son 20 yılda çevre bölgelerle ilişkimizin özünü yeniden keşfederken aslında karşılıklı alışveriş ve birlikteliğe giden yolun da inşa edildiğine şahit oluyoruz. Türkiye’nin tüm ekonomik ve siyasi baskılara rağmen başarılı olduğunu gören İslam ülkeleri ve emperyalizme karşı mücadele veren ülkeler de, kendi özlerini keşfetme ve inanma yoluna giriyor. 200 yıldır Dünyamızı cenderesine alan Batılı düzenin kolay kolay egemenliğini bırakmayacağı açık. Filistin topraklarında yaşananlar karşısında gösterdikleri refleks bunun en açık kanıtı. Kurdukları düzenin ancak kendi çıkarlarına hizmet etmesini amaçladıkları da aşikar. Kalın, Öze Yolculuk’ta bu çürümüş yapının yerini alması gereken insan merkezli yapıyı, şu şekilde tasvir ediyor: “Düzen, ancak insanın gerçek hedefine ulaşmasına imkan sağlayacak bir güvenlik ve özgürlük alanı inşa ettiği zaman düzendir.”
OKURKEN KALEMİN YÜRÜMESİ
Bir kitap eki için yazılan bu yazıda elbette İbrahim Kalın’ın okumaya ilişkin görüşlerine yer vermemek olmaz. Öze Yolculuk ilk elime geçtiğinde, ki bunun bende çok hoş bir anısı var, sayfaları karıştırırken karşıma ilk çıkan hususlardan birisi Kalın’ın okuma alışkanlığı olması bir tesadüf sayılamaz. Şöyle diyor Kalın, “Ben elimde kalem olmadan kitap okuyamam… Çünkü okurken kalemin yürümesi, insanın okuduğu şeye tam manasıyla odaklanması ve nüfuz etmesi demek.” Bu noktada aynı hissiyatı paylaştığımı görmek bana ayrı bir mutluluk verdi.
Yıllık gelirdeki tarihi yüksek seviye, LG’nin temel faaliyet alanlarının sağlam temellerine ve B2B sektörlerinde yaşanan büyümeye bağlanıyor. LG’nin son üç yıldaki gelirinin bileşik yıllık büyüme oranının (CAGR) yüzde 13’ün üzerinde olması dikkat çekici olarak işaret ediliyor. Ayrıca yıllık faaliyet kârı da güçlü bir performans sergileyerek bir önceki yılla kıyaslanabilir seviyelere ulaşmış durumda.
LG’nin zorlu dış ortam karşısında gösterdiği etkili yönetim performansı özellikle dikkat çekiyor ve sektörde fark yaratıyor. B2B sektörlerinde yüksek büyümeyi teşvik etmek için pazar dönüm noktalarının erken belirlenmesi de dahil olmak üzere iş portföyünü geliştirmeye yönelik stratejik çabalar çok önemli bir rol oynuyor. Donanım odaklı işlerden platform tabanlı hizmet işine geçiş gibi iş modeli inovasyonları da istikrarlı kârlılığın korunmasına katkıda bulunuyor.
Beyaz Eşya ve İklimlendirme Çözümleri işinde LG’nin yıllık 30 trilyon KRW gelir seviyesine ulaşması bekleniyor. Talep kutuplaşmasına çözüm bulmak için birinci sınıf liderliği korurken satış hacmi bölgelerini genişletmek gibi stratejik pazar yaklaşımları bu başarıda önemli bir rol oynuyor. HVAC, bileşenler ve ankastre cihazlar gibi alanlarda B2B genişlemesi genel büyümeye daha da katkıda bulunuyor. LG ileriye dönük olarak, geleceğe hazırlanmak için doğrudan tüketiciye (D2C) ve abonelikler de dahil olmak üzere iş modellerindeki değişiklikleri hızlandırırken, ürün ve üretim rekabetçiliğindeki temel yetkinlikleri güçlendirme çabalarına odaklanacak. Şirket ayrıca, işletim sistemlerine gömülü beyaz eşya serisini genişleterek “Sıfır İşgücü Ev” değerini yansıtan akıllı ev çözümlerini geliştirme çabalarını da hızlandıracak.
Araç bileşeni çözümleri işinin, kuruluşundan sonraki on yıl içinde yıllık gelirinin 10 trilyon KRW’yi aşarak LG’nin ana faaliyet alanlarından biri haline gelmesi bekleniyor. Üretim tesislerinin ortalama işletim oranı geçen yıldan bu yana yüzde 100’ü aşarak büyümeyi destekliyor. Bu yıldan itibaren LG, hacimsel büyümeyi hedeflerken, yazılım tanımlı araçların gelişen trendinde yetenekleri güvence altına alma çabalarını yoğunlaştıracak. Beyaz Eşya ve BT alanlarında biriken farklılaşma teknolojilerinden yararlanan şirket, araç içi deneyimleri geliştirirken EV bileşenleri ve farlar da dahil olmak üzere tüm işletmenin verimliliğini ve sinerjisini hızlandırmayı planlıyor.
Avrupa gibi önemli pazarlardaki zorluklara rağmen ev eğlencesi sektörü, webOS içeriği ve hizmetlerinde anlamlı bir büyüme yaşadı. Bu yıl, webOS ekosisteminin genişlemesi TV’lerin ötesine geçerek akıllı monitörleri, araç içi bilgi-eğlence sistemini ve diğer alanları kapsayacak ve iş kapsamını daha da genişletecek. Ürün açısından bakıldığında LG, premium pazara liderlik etmek için çift kanallı bir strateji izleyerek hem üst düzey OLED serisini hem de QNED serisini önemli ölçüde güçlendirecek.
İş çözümleri şirketi, EV şarjı ve robot teknolojisi gibi önemli alanların erken ticarileştirilmesine odaklanıyor. LG’nin B2B işinde lider olan bu segment, tek ürün tedarikinden entegre çözümler sağlamaya ve bitişik çözümler sağlamaya geçişi hızlandırmayı hedefliyor. Organizasyon içerisinde önemli oranda yeni işlerin yer alması nedeniyle, kısa vadeli yönetim performansından ziyade geleceğe yönelik hazırlıklara yönelik yatırımlara öncelik veriliyor.
Bu rakamlar Kore Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına dayalı geçici konsolide kazançları temsil etmektedir ve LG Electronics nihai kazanç sonuçlarını açıklamadan önce yatırımcılara bir hizmet olarak sunulmaktadır. 2023 yılı net kârı ve her bir Şirketin yönetim performansı da dahil olmak üzere teyit edilen sonuçların resmi duyurusu bu ayın sonlarında planlanıyor.
Buna göre Çankaya Ankara’nın en gelişmiş ilçesi oldu.
SIRALAMADA KAHRAMANKAZAN’IN YERİ?
Son 4 yılda Ankara’da en hızlı büyüyen ilçe olan Kahramankazan, ayrıca yıllardır 2.sınıf Belediye iken, ilk kez 1. Sınıf Belediye statüsü kazandı.
Böylece Ankara’da 1. Sınıf Belediye sayısı Kahramankazan’ın da yükselişi ile 6 oldu.
KAHRAMANKAZAN YÜKSELİŞİNİ NEYE BORÇLU
Yıllardır 2. sınıf ilçe statüsünde iken, son 4 yılda büyük bir hamle yaparak statüsünü 1. liğe, Ankara’daki 1. sınıf ilçe sayısını da 6’ya çıkaran Kahramankazan’da neler oldu da ilçe bu başarılı sonuca ulaştı?
Kahramankazan’ın bu yükseliş ivmesinin altında pek çok parametre var.
İlçedeki sanayi yatırımları hamleleri bunların başında yer alıyor.
Kahramankazan Belediye Başkanı Serhat Oğuz’un “Yerli ve Milli Projelerin Kalbi” olarak değerlendirdiği ilçede, milli savunma sanayimizin önemli projeleri ve tesisleri yer almakta.
TUSAŞ
Türkiye’nin lider, dünyanın önde gelen havacılık ve uzay şirketleri arasındaki konumuyla özgün tasarım aşamasından yerli imkânlarla gerçeğe dönüştürülen TUSAŞ’ın Kahramankazan yerleşkesi, son yıllarda gelişirken, içinde bulunduğu habitatta da ciddi bir atılım ve büyümeye neden olmakta. Havacılık ve uzay alanındaki teknolojilerin hayat bulduğu bu 4 milyon metrekarelik yerleşkede gökyüzünün sınırlarını zorlayan Türk Havacılık ve Uzay Sanayii; Kahramankazan’ı geliştirirken, ilçenin büyümesine de katkı sunuyor.
Eylül 2023 itibariyle, 15.200 adet çalışanı ile dev bir tesis ve merkez olarak TUSAŞ’ın, Kahramankazan’ı geliştirmesi; Kahramankazan ilçesinin de bu önemli tesise ev sahipliği noktasında başarılı çözümleri, karşılıklı etkileşimi artırmakta.
HAB
Ankara Uzay ve Havacılık İhtisas OSB (HAB), Ankara’da TUSAŞ/TAI yerleşkelerinin yanında 730 hektar büyüklüğünde bir arazi üzerine kurulu şekilde çalışmalarına devam ederken, Kahramankazan’da istihdam ve büyüme noktasında önemli katkılar sunuyor.
BMC YENİ ALTAY’LARI KAHRAMANKAZAN’DA ÜRETECEK
BMC Savunma, Ankara Organize Sanayi Bölgesi’nde satın aldığı ve TUSAŞ’a komşu olan arsada; Kahramankazan tesislerinin inşaatına devam ediyor. Burayı bir savunma sanayi üretim kompleksi gibi değerlendirecek ve savunma ve havacılık ekosistemindeki paydaşlarıyla çok daha yakın ve etkili bir iletişim imkanına sahip olacak savunma sanayi firması BMC, 1 Milyon Mt2’lik alanda Türk savunma sanayisi için birbirinden önemli projelere imza atarken; Kahramankazan’ın savunma sanayiinin kalbi olma iddiasınını da güçlendiriyor.
Tesis, inşaat aşamasında bile ilçenin istihdamına ve ekonomisine katkıda bulnuyor. Fabrika ve tüm tesislerin tamamlanmasının ardından, ilçenin sosyo-ekonomisinde önemli bir yeri olacak firmanın Kahramankazan’da oldukça kapsamlı bir test parkuru kurmayı düşündüğü de konuşulan bilgiler arasında.
Atak Helikopteri, Hürkuş, Hürjet, KAAN ve Altay Tankı Kahramankazan’daki fabrikalarda üretilmeye devam ederken; Kamuya bağlı savunma sanayii şirketlerinin büyük yatırımlarını Kahramankazan’da hayata geçirdiklerini vurgulayan Serhat Oğuz “Biz milli ve yerli projelerin merkez üssüyüz derken slogan atmıyoruz, gerçeği söylüyoruz. Atak Helikopteri burada üretiliyor, Hürkuş burada üretiliyor, Hürjet burada üretiliyor, KAAN burada üretiliyor, Altay Tankı burada üretiliyor” sözleriyle bu üretimlerin önemine atıfta bulunuyor.
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK GIDA MERKEZİ GİMAT KAHRAMANKAZAN’DA YERİNİ ALIYOR
Sanayi ve yerli savunma alanlarında özel projelerin merkezi halini alan Kahramankazan, Türkiye için bir diğer önemli konu olan “gıda” üretim ve dağıtımı için de kilit bir noktada yerini alıyor.
Eski İstanbul otobanıyla yeni yol arasında kalan yaklaşık 2,5 Milyon Mt2lik bir alana yayılan alanda yeni bir GİMAT kurulumu için temel atıldı.
Proje alanında 1101 adet iş yeri için yer ayrılan bu büyük tesis için Kahramankazan Belediye Başkanı Serhat Oğuz, “Dünya için kritik öneme haiz hale gelen gıda konusunda, Türkiye’nin en büyük tesislerinden birine ev sahipliği edecek olmak Kahramankazan için büyük bir kazanımdır. Üreten Belediyecilik şiarıyla, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın işaret ettiği “üreterek büyümek” hedefine doğru adımlarla yürümek bizim en büyük motivasyonumuz. Bu hedef doğrultusunda, Kahramankazan’ımıza ve milletimize hizmet edecek her projeye Belediye olarak desteğimiz sonsuz” ifadelerini kullandı.
İSTİHDAM VE KOBİ RAKAMLARINDA OLAĞANÜSTÜ GELİŞİM
Kahramankazan’ı 1. sınıf ilçe statüsüne yükselten bir diğer önemli etkenin ise, bölgede kurulan yeni işletmelerin ve artış gösteren vergi mükellefi sayısının olduğu bilinmekte.
İlçenin vergi mükellefi sayısı 3150 iken son dört yılda gözlemlenen büyük atılımla, bu sayı 2 katını aşarak 7550’yi buldu ve gün geçtikçe de hızla artış göstermeye devam ediyor.
Ekonomik gelişimin bu kadar hızlı gözlemlendiği ilçenin 1. sınıf ilçe kategorisine yükselişinin ana sebepleri bu kalemler olarak görülmekte.
Bunların yanı sıra, ilçede genişleyen hacme cevap verecek tesislerin yapımı, merkezi hükümetin ve ilçe belediyesinin sosyal ve ekonomik hizmet ve projeleri; ilçedeki hızlı büyümeyi sağlıklı ve sürdürülebilir bir zemine oturtuyor.
ANKARA’NIN EN GELİŞMİŞ İLÇE VE 1. SINIF BELEDİYELERİ
1. SINIF BELEDİYELER
2. SINIF BELEDİYELER
3. SINIF BELEDİYELER
4. SINIF BELEDİYELER
Bu hormonlar; serotonin, endorfin, dopamin ve oksitosin hormonları olarak adlandırılır. İşte, mutluluk hormonunun artmasıyla ilgili tüm merak edilenler burada!
MUTLULUK HORMONU NEDİR?
Ruh halinden uyku düzenine, beslenme düzeninden, sindirim ve bağışıklık sistemine kadar birçok sağlık ve mutluluk belirtisi serotonin hormonu ile alakalıdır. Mutlu olmak için dış uyaranlar kadar bedenimizde bulunan mevcut hormonlar da oldukça önemlidir. Stres ve anksiyete gibi mutluluğa engel teşkil eden problemler de mutluluk hormonlarının yeteri kadar salgılanmaması ile direkt ilişkilidir. Mutluluk hormonu, tek bir hormon gibi algılansa da mutluluğu etkileyen birden fazla hormon bulunmaktadır. İnsan hayatında büyük ölçüde önemli yer tutan bu mutluluk hormonları şu şekilde sıralanabilir:
Endorfin: Endorfin, beyindeki ödüllendirme fonksiyonuyla doğrudan ilişkilidir. Genellikle yemek yeme, içecek içme veya egzersiz gibi ödüllendirici aktivitelerin ardından kanda salgılanır. Endorfin, bedenin doğal ağrı kesicisi olarak kabul edilir ve ağrı durumları veya hastalıklar sonrasında kendini gösterir.

Dopamin: Dopamin, kişiye zevk veren duyguları, hafızayı, öğrenme seviyesini ve diğer motor sistemlerle ilgili olan bir hormondur. “Zevk hissi” hormonu olarak da bilinen dopamin, ruh halini hızla artırarak hızlı bir şekilde mutlu hissettirmeye katkı sağlar.
Oksitosin: Oksitosin, genellikle “aşk hormonu” olarak adlandırılır. Bu hormon, doğum anından itibaren aile-çocuk arasında güçlü bir bağ kurmada etkilidir ve ayrıca sarılma veya öpüşme gibi ilişkisel bağlamda salgılanarak güven ve sevginin artmasına katkıda bulunur.
Bu dört hormon, mutluluğu etkileyen faktörler arasında önemli bir rol oynarlar. Ancak mutluluk karmaşık bir konsept olduğundan, sadece bu hormonlara bağlı olarak değerlendirilemez. Mutluluk, birçok farklı faktörün birleşimiyle ortaya çıkan çok boyutlu bir deneyimdir.
MUTLULUK HORMONU NASIL ARTAR?
Mutluluk hormonunun salgılanması özellikle akşam saatlerinde daha fazla gerçekleşir. Beynin herhangi bir çaba sarf etmesi durumunda da artar. Spor aktiviteleri, koşu yapma ve yüzme gibi hareket gerektiren aktiviteler, mutluluk hormonunun salgılanmasında etkilidir. Mutluluk hormonlarını artırmak için doğal yöntemler şu şekilde sıralanabilir:

Dışarı çıkmak: Dışarı çıkmak, bol miktarda oksijen almak ve güneş ışığından faydalanmak oldukça etkilidir. Araştırmalar, güneş ışığından faydalanmanın bedendeki serotonin ve endorfin hormonlarının artmasına yol açtığını göstermektedir. Bu nedenle, her gün düzenli olarak yürüyüş yapmak etkili olabilir.

Egzersiz yapmak: Egzersiz, sadece fiziksel sağlık için değil, aynı zamanda ruh halini de olumlu yönde etkileyen bir aktivitedir. Düzenli olarak egzersiz yapmak, vücuttaki hormon seviyelerini artırır. Bu nedenle, mutluluk hormonlarını artırmak için iyi bir seçenektir.

Gülmek: Kahkaha atmak, hormon seviyelerinin artmasında oldukça etkilidir. Her ne kadar sürekli gülme sağlık sorunlarını çözüp tamamen iyi hale getirmese de, pozitif düşünmeye odaklanmak ve durumların komik yanını görmeye çalışmak daha fazla gülümsemeye ve hormon seviyelerinin artmasına yardımcı olabilir.

Yemek yapmak: Lezzetli bir şeyler yemek keyif verir ve bedendeki mutluluk hormonlarının salgılanmasını artırır. Özellikle sevilen biriyle birlikte yapılan yemekleri tüketmek, hormonların artmasına katkı sağlar.

Müzik dinlemek: Müzik dinlemek veya müzikle uğraşmak, mutluluk hormonlarının artmasında etkilidir. Özellikle enstrümantal müzik dinlemek, beyini rahatlatır ve dopamin seviyelerinin artmasına yardımcı olur. Sevilen bir müzik türünü dinlemek de ruh haline olumlu etki yapabilir.

Sağlıklı uyku: Yeterli miktarda kaliteli uyku, sağlığı olumlu yönde etkiler. Uyku eksikliği, dopamin hormonunun dengesiz olmasına ve ruh halinin ve fiziksel sağlığın olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Mutluluk hormonlarının dengelenmesi için günde 7-8 saat uyku uyumak önemlidir.

Stresten kaçınmak: Zaman zaman stres yaşamak normaldir, ancak sürekli olarak stres altında olmak vücuttaki hormon seviyelerini düşürebilir. Bu genellikle ruh halini ve genel sağlığı olumsuz etkiler. Endorfin miktarını artırmak için stresten uzak durmaya çalışmak önemlidir.

Duş almak: Ilık bir duş almak, mutluluk hormonlarının artmasına yardımcı olan bir diğer yöntemdir. Rahatlatıcı ve hoş kokulu bir sabunla bedene masaj yapmak faydalı olabilir.
Bu doğal yöntemler, mutluluk hormonlarının artmasına yardımcı olabilir. Ancak herkesin ihtiyaçları ve tepkileri farklı olduğundan, kişinin kendi deneyimleri ve tercihleri doğrultusunda mutluluğu artırmak için en uygun yöntemleri bulması önemlidir.

Mutluluk hormonu tüm bu etkenler ile birlikte bütün hayatımızı önemli ölçüde değiştirir. Kişinin beden sağlığı kadar ruh sağlığının da oldukça önemli olduğu herkes tarafından kabul edilse de ruh sağlığına verilen öncelik bunu destekler nitelikte değil. İnsanlar, mutlu bir şekilde hayatlarını idame ettirme peşinde olmaktan çok “an”ı mutlu geçirmeye çalışıyor. Ne yazık ki anlık duyulan mutluluk ve heyecan duyguları uzun vadede ruh sağlığına katkıda bulunmuyor.
]]>