İnsanlık tarihi boyunca ellerden hiç düşmeyen ve insanoğlunda özel bir yeri bulunan tespihler bazen duaların ve yakarışların aracı kimi zaman erkeklerin aksesuarı kimi zaman da koleksiyoncuların vazgeçilmezi oldu. Birbirinden özel taşlar ve bin bir emek ile yapılan tespihler özellikleri kadar fiyatlarıyla da hep dikkat çekiyor. Elazığ’da bir tespih dükkanında satılan Osmanlı sıkma kehribarı da hem fiyatı hem de görüntüsüyle görenlerin ağzını açık bırakıyor. Osmanlı döneminden kalma taşların özel ellerde işlenmesi ile elde edilen kehribar tespih, görüntüsü kadar fiyatı ile de dikkat çekiyor. Yaklaşık 200 yıl önce yapılan ve bugüne kadar orijinalliğini koruyan Osmanlı kehribarı tespih Elazığ’da 330 bin liraya satılıyor.
Tespih ustası Hadin Bulut yaptığı açıklamada, “Bu tespih Osmanlı sıkma kehribardır. Ortalama 150-200 yıllık bir tespihtir. O dönemde tespihe çevrilmiş bir üründür. Bu yıla kadar vişne rengi olarak gelmiş. Bazı müşterilerimiz var tekrar tıraşlayalım iç rengi ortaya çıksın dediklerinde tıraşlandı ve kayısı rengine doğru gitti. Ortalama 10-15 yıl sonra tekrar vişne rengine dönecek. Bu tespih kıymetli ve antika üründür. Genelde kıymetini bilenler alıyor. Yatırım için alıyorlar. Şu an istediğimiz rakam 300 bin lira. Altın püskülü ile 330 bin liraya buluyor. Çok nadir bir üründür. Mesela koleksiyoncular ya da tespihçiler bilir, imamenin ve habbenin temizliği ve o dönemden bu güne kadar çatlak olmamış yani değişen olmamış bir üründür. Osmanlının ham döküm fabrikası 1900’lü yılların sonunda kapandı. Ortalama 150-200 yıllık bir tespihtir. Tam yılını bilemeyiz ama kokusuna ve özelliklerine baktığımız da o kadar bir yılı olduğunu düşünüyoruz. Talep oldukça fazla. Özellikle Araplar ilgi gösteriyor. Son zamanlarda ülkemizde de ilgi görmeye başladı. Yatırımlık alanlar oluyor. Koleksiyon için alanlar oluyor” dedi. – ELAZIĞ
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bölge hanedanlıklarının egemenlik mücadeleleri bu coğrafyanın tarihinin şekillenmesinde başat bir rol oynamıştır. Umman Sultanlığı’ndaki Bû Saîd Hanedanına mensup Said b.Sultan, Mezrûî Hanedanı ile mücadelesinde başarılı olarak Zanzibar’da hâkimiyetini sağladı ve ardından Umman Sultanlığı devlet merkezini 1840’ta Zengibar’a taşıdı. (Osmanlı arşivinde Zengibar kelimesi kullanıldığından yazının geri kalanında bölge bu şekilde zikredilecektir.) Böylece 1840 yılına gelindiğinde Mogadişu ve Tanzanya arasında kalan bölge ile Zengibar ve Pemba adalarının da içinde olduğu Doğu Afrika bölgesini Zengibar Sultanlığı idaresi altında toplandı ve aralarında Osmanlı Devleti’nin de olduğu çeşitli devletlerle temas içinde olmayı önemsedi.
Bundan sonraki süreçte Türkiye Cumhuriyeti Devlet Arşivleri Başkanlığı envanterinde bulunan kayıtlardan da takip edebildiğimiz gibi Zengibar Sultanlığı ve Osmanlı Devleti arasında önemli ilişkiler kuruldu.
Tarihi bağlantılar ve diplomatik ilişkiler
Sultan Said’in Osmanlı yönetimi ile bilinen ilk teması, 1851 yılında Basra Valisi Maşuk Paşa’ya gönderdiği cevabî bir mektup ile olmuştur. Sultan Said bu mektubunda Maskat’a ulaştığını, aradaki dostluğun hiçbir şekilde bozulmayacağını ve de kendisinden istenilen mühimmatın haber verildiğinde hazırlanacağını ifade etmektedir. Bundan kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin Zengibar’la olan ilişkilerinde uluslararası hüviyete sahip mali içerikli bir sorunun ortaya çıktığını görmekteyiz.
Bu meselenin çözümünde en kritik husus ise Zengibar’ın bir Osmanlı toprağı olarak görülüp görülmeyeceğinin bildirilmesi olmuştur. Zira Zengibar’ın statüsü buradan gelen ürünlerden alınacak vergiyi de belirleyecektir. Böylesine çetrefilli bir meselede haklı olarak inisiyatif alamayan Cidde Valisi, konudan Osmanlı Hükûmetini haberdar etmiştir. Osmanlı yönetimi ise Maskat ve Zengibar’dan gelen mal ve eşyadan alınacak vergi miktarının buraların Osmanlı toprakları görülerek alınmasına yabancı devletlerin itiraz etmelerinin muhtemel olduğu yönünde bir değerlendirme yapmıştır. Aynı metinde, bu gibi hassas konularda karar verilirken devletin gelir kalemlerinden ziyade bölgede devlet nüfuzunun güçlendirilmesi fikrinin esas alınması gerektiği ifade edilmiştir.

(Zengibar’da bulunan Müslümanlar adına Osmanlı Hükûmetine gönderilen 3 Ocak 1913 tarihli mektup. İçeriğinde Balkan hükümetlerinin Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmelerinden üzüntü duyulduğu, gazilere, yetimlere, dullara yardım olarak 300 İngiliz lirası gönderildiği ifade edilmektedir. BOA. BEO. 4138/310324)
Özellikle XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti, politik olarak Afrika Müslümanlarının tüm sorunlarıyla ilgilenmiş bölge ile iletişimi sürdürerek buradan gelen talepleri imkânları ölçüsünde karşılamaya çalışmıştır. Nitekim dinî eğitim vermek üzere Güney Afrika’da bulunan Ebubekir Efendi, 20 Mart 1863 tarihinde Osmanlı Dışişleri Bakanlığına (Hariciye Nezareti) bir mektup göndererek Zengibar halkından olup Pemba Adası’na çalışmak için giden bazı kişilerin memleketlerine dönüşlerinde bir İngiliz gemisi tarafından esir taciri şüphesiyle tutuklanarak Ümit Burnu’na götürüldüklerini arz etmiştir. Ebubekir Efendi bu kişilerin aileleri ile dört seneden beri perişan olduklarından bahsederek bunların memleketlerine dönebilmeleri için Dışişleri Bakanlığından yardım istemektedir. Bakanlık hemen harekete geçmiş, Ebubekir Efendi tarafından iletilen sorunun çözüme kavuşturulması için Londra Elçiliği nezdinde girişimlerde bulunmuştur.
Halkın problemlerinin yanında Osmanlı Devleti Zengibar yöneticilerinin özel sorunları ile de bizzat ilgilenmiştir. Mekke Emiri Abdullah 31 Mayıs 1875 tarihinde Dışişleri Bakanlığına bir yazı sunmuştur. Yazıda; Zengibar Hakimi’nin kardeşi Macid’in İngilizlerden aldığı borcu ödememesinden dolayı dört İngiliz savaş gemisinin Zengibar’a gelmiş olup borcun ödenmediği takdirde işgalin gerçekleşeceği belirtilmiştir. Mektupta borcun ödenmesi için Londra’ya gidileceği ancak Halife ile İstanbul’da görüşme fikrinin de olduğundan bahisle Zengibar Hakimi’ne nasıl bir cevap yazılacağı hakkında Mekke Emiri tereddüt yaşamıştır.

İnsani müdahaleler ve kültürel etkileşimler
Osmanlı Dışişleri Bakanlığı Mekke Emiri’ne gönderdiği cevabi yazısında Zengibar Hâkimi Bergaş’ın Osmanlı Devleti’ne göre muteber bir kişi olduğundan İstanbul’a gelmek istediği takdirde kendisine tüm kolaylığın gösterileceğini ifade edilerek İngiltere’ye gitmek isterse de Londra Elçiliği aracılığıyla bu ülke nezdinde memnuniyetle girişimde bulunulacağı bildirilmiştir.
Yine, Hicaz Valiliği Zengibar Hâkimi Seyyid Bergaş’ın hac için Hicaz’a geleceğini haber aldığında Bergaş’a nasıl davranılacağını Osmanlı Hükûmetinden öğrenmek istemiştir. Bu konuda da Sadrazam, Bergaş’ın Afrika’da önemli bir bölgenin hâkimi olduğunu ifade ettikten sonra, kendisinin dünyadaki gelişmelere vakıf birisi olup Avrupa’ya gittiğinde buradaki büyük devletlerin hükümdarları tarafından hürmetle ağırlandığı bilgisi verilmiştir. Bu bakımdan Osmanlı Sadrazamı Bergaş’ın, Mekke eşrafı ve memurlar tarafından Cidde’de saygıyla karşılanarak konaklaması için de bir daire hazırlanıp masraflarının ödenmesi talebinde bulunmuştur. Aynı zamanda hac görevinin yerine getirilmesi esnasında Zengibar Hakimi’ne gereken her türlü kolaylığın sağlanması talimatı da verilmiştir.
Bunun yanı sıra Sultan II. Abdülhamid Seyyid Bergaş’a 1877 yılında birinci dereceden nişan hediye etmiştir. Bergaş bu nişanın kendisine ulaşmasından sonra II. Abdülhamid’e yazdığı mektupta, gönderilen nişan ile mektubun kendisine ulaştığını bundan büyük bir sevinç duyduğunu belirterek mektubu iki ülke arasındaki birlik ve dostluğun devamı olarak gördüğünü ayrıca Osmanlı Padişahı ile görüşmek istediğini beyan etmiştir. Sultan II. Abdülhamid de yazdığı cevapta, nişan ile mektubun memnuniyetle alınmasından kıvanç duyduğunu belirterek iki ülke arasındaki dostluğun devam etmesini temenni etmiştir.
Bölgenin devlet erkanı, ritüelleri ve sosyal yaşamına yönelik önemli doneleri de yine arşiv kayıtlarımız bizlere sunmaktadır. Döneminde, Zengibar Sarayı’nın nasıl bir yer olduğunu Zengibar’ı ziyaret eden Fransız filosundan bir subayın mektubundan kısmen de olsa anlayabiliyoruz. Filonun ülkeyi ziyaretinde Zengibar Hâkimi misafir komutanlar ile ülkesindeki Fransız ileri gelenlerine bir ziyafet vermiştir. Subayın mektubuna göre, Zengibar Saray Meydanı geniş ve dikdörtgen olup arka tarafı sarayın selamlığı ve sağ cephesi harem dairelerinden oluşmaktadır. Meydanın dört tarafı ise denizdir. Harem dairesinin kapı önünde daima belirli sayıda asker nöbet tutmaktadır. Bu kapının yakınında parmaklıklarla kapatılmış odalarda kaplan, yaban kedisi gibi vahşi hayvanlar tutulmaktadır.
Fransız subay, mektubunun ilerleyen satırlarında ise bizleri tam da bir doğu masalının içine çekiyor. Tüm Zengibar halkı misafirleri görmek için sokaklara çıkmış, Zengibar Hâkimi de harem dairesinin büyük kapısı önünde tek tek tokalaşarak misafirlerini karşılamıştır. Bir merdivenden çıkarak büyük bir salona ulaşılmış burası kıymetli kumaş ve nefis eşyalarla tefriş edilmiştir. Bilahare 60 metre uzunluğunda 20 metre genişliğinde içerisinde pek çok kokulu ağacın bulunduğu bir bahçeye geçilmiştir. Burada görkemli bir ziyafet verilmiş, ziyafette 45 çeşit yemek, 30 çeşit atıştırmalık ikram edilmiştir. Koyun ve benzeri hayvanlar bütün olarak pişirilip sofraya getirilmiştir. İslam dininde haram kabul edilen alkollü içkiye sofrada yer verilmemiştir. Bu yüzden içecek olarak misafirlere sadece meyve suları ikram edilmiştir. Ziyafetin sonunda ayrıca Avrupa’dan ithal yemişler ve dondurma da sunulmuştur.
Kendi halinde sakin bir yaşam süren bu topraklardaki huzur iklimi emperyalist devletlerin bölgeye gelmesiyle sona ermiştir. Nitekim 1885 yılında Almanya Zengibar’ın Batı kısmını himayesine aldığına dair bir beyanname yayımlamıştır. Bu husus Osmanlı Bakanlar Kurulu’nda değerlendirilmiştir. Bu müzakerede; bölge halkının çoğunluğunun Müslüman olması sebebiyle himayeye alınan toprakların sınırları, genişliği, nüfusu, dini ve mezhebi gibi konuların haritalar yardımıyla ayrıntılı olarak raporla Dışişleri Bakanlığı’nın bildirmesi kararlaştırılmıştır.

Uzak mesafeler, yakın bağlar
Almanya ve İngiltere Zengibar’da istediklerini alabilmek için Ada’yı abluka altına almışlardır. Osmanlı Devleti bu gelişmelere kayıtsız kalmamış; Abdülkadir Efendi’yi bir mektupla 1889’da Zengibar’a gitmek üzere görevlendirmiştir. Mektubun içeriği bölgenin siyaseten çekilmiş fotoğrafı niteliğindedir.
Mektupta; ticaret amacıyla Zengibar’da bulunan yabancılar ile halk arasında yakınlık ve emniyet kurulamadığından gerginlik, can kaybı ve taraflar arasında nefret duygusunun oluştuğundan bahsedilmiştir. Söz konusu durum yabancı devletlerin Zengibar üzerinde baskı yapmasına sebep olmuştur. Osmanlı Devleti ise burada Müslümanların huzur ve refahını istemektedir. Osmanlı yönetimi bu yüzden gerekli tedbirleri almak ve yabancı devletlerle Zengibar arasında aracılık yapmak üzere Abdülkadir Efendi’yi olağanüstü elçi olarak görevlendirmiştir.
Osmanlı ve Zengibar yönetimleri arasında coğrafi uzaklıktan kaynaklı ciddi bir siyasi birliktelik olmasa bile halkları Müslüman bu iki devlet zor günlerinde birbirlerine destek olmaya gayret etmişlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin en zor dönemlerinden olan Balkan Savaşı yıllarında Zengibar’dan Osmanlı savaş mağdurlarına yardım için kurulan komisyon tarafından gönderilen mektup, uzak mesafelerin kardeşliğe engel olamayacağını bize ispat etmektedir.
4 Ocak 1913 tarihli mektupta; Zengibar’da bulunan Müslümanların Balkan Devletlerinin Osmanlı’ya savaş ilan etmelerinden duyulan üzüntü samimiyetle ifade edilmekte olup gazilere, yetimlere, dullara yardım amacıyla toplanan 300 İngiliz lirasının gönderildiği de belirtilmektedir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Samia Suluhu Hassan arasında 18 Nisan 2024’te gerçekleşen görüşmelerde ortaya çıkan samimi ortam, uzak coğrafyalardaki bu iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihten aldığı güçle günümüzde de tüm sıcaklığı ile devam ettiğinin göstergesidir.
]]>CHP’Lİ YILMAZ BÜYÜKERŞEN’DEN HADSİZ SÖZLER
CHP’nin 31 Mart’ta düzenlenecek yerel seçimlerde yeniden aday göstermediği Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, partisinin Eskişehir adayı Ayşe Ünlüce’nin seçim mitingine katıldı. CHP’li Yılmaz Büyükerşen mitingde yaptığı konuşmada, Osmanlı ile ilgili hadsiz sözler sarf etti.

“OSMANLI DEVLETİ BEYAZ TENLİ KARILAR İÇİN SEFER DÜZENLERDİ”
CHP’nin Emek Mahallesi Seçim Ofisi açılışına katılan Büyükerşen, “Övündüğümüz Osmanlı var ya, hani bize kul diyen, halka kul diyen bir Osmanlı ailesi, efendim baktığınız zaman aileye, ailede bütün padişahların kadınları yabancı. Hep beyaz tenli, mavi gözlü falan filan. Ben takılıyorum bazen arkadaşlara. Tarihle alay etmiyorum ama yanlış anlamayın. Çünkü hemen ufacık lafı çevirirler, evirirler. Hoca şöyle dedi, böyle dedi derler, iftira etmeye hazırdırlar. Ne zaman efendim şehzadelerden birine hanım alacaklar, hanım ağa alacaklar veyahut padişahlardan hangisinin karısı öldü, yeni bir karı alacak. Hemen sefer yapıyor Avrupa’ya. Beyaz tenli, mavi gözlü falan olacak diye.” ifadelerini kullandı.
TEPKİLER PEŞ PEŞE GELDİ
Osmanlı’ya karşı hadsiz sözlerde bulunan CHP’li Büyükerşen’e sosyal medyada birçok vatandaş ve siyasiler tepki gösterdi.

BÜYÜKERŞEN’İN OSMANLI PADİŞAH VE ŞEHZADELERİ İLE İLGİLİ SÖZLERİNE HATİPOĞLU’NDAN TEPKİ
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in Osmanlı padişah ve şehzadeleri ile ilgili sözlerine AK Parti Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Nebi Hatipoğlu, AK Parti Eskişehir İl Kadın Kolları Başkanı Özlem Ünalır ve MHP İl Başkanlığı tepki gösterdi.
Hatipoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, daha iyi bir belediyecilik ve rekabetçi bir Eskişehir için mücadele verirken mevcut belediye yönetiminin toplumu kutuplaştırmak için gündemi bulandırmaya çalıştığını belirtti.
“BÜYÜKERŞEN’İN TÜM ESKİŞEHİR’DEN VE TÜRK HALKINDAN ÖZÜR DİLEMESİNİ İSTİYORUM”
“Ama bu defa olmadı Sayın Yılmaz Büyükerşen.” ifadesini kullanan Hatipoğlu, şunları kaydetti:
“Kadınlarımıza, utanarak söylüyorum ‘karı’ diyen, ecdadımız olmasından gurur duyduğumuz Osmanlı İmparatorluğu’nu aşağılayan anlayışa itiraz ediyor, karşı çıkıyorum. Kadınlar canımız, Osmanlı atamızdır. Ayrıca hocasının gölgesinde, kadınlarımıza hakaret edilirken, bu konuşmaları alkışlayan saygıdeğer hanımefendi Ayşe Ünlüce’yi de vatandaşımızın takdirine bırakıyorum.”
Hatipoğlu, gazetecilere yaptığı açıklamada da mevcut Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in sözlerini kınadığı belirterek, “Büyükerşen bugünkü bir açılışta Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’ya yaptığı fetihlerin sebebinin şehzadelere sarışın ve mavi gözlü, tırnak içinde söylüyorum, ‘karı bulmak’ için yapıldığını söylemiştir. Bu geçmişimize ve Osmanlı’ya yapılmış çok büyük terbiyesizliktir. Bu terbiyesizliği kabul etmiyor, Yılmaz Büyükerşen’in tüm Eskişehir’den ve Türk halkından özür dilemesini istiyorum.” ifadesini kullandı.
“BU TARİH VE ECDADIMIZI BİLMEMEKTİR”
AK Parti Eskişehir İl Kadın Kolları Başkanı Özlem Ünalır da “86 yaşına gelmiş bir profesörün ve eğitimcinin bu talihsiz açıklamasını yani kadına ‘karı’ deme açıklamasını AK Parti Kadın Kolları Başkanı olarak tüm teşkilatım ve Eskişehirli kadınlar adına şiddetle kınıyorum. Bir kadın aday çıkarttılar, Ayşe Ünlüce hanımefendinin de bu talihsiz açıklamayı sessiz kalarak alkışlaması da çok manidar. Bunları da sizin takdirlerinize sunuyorum. Bu tarih ve ecdadımızı bilmemektir.” değerlendirmesinde bulundu.
MHP’DEN DE TEPKİ GELDİ
MHP Eskişehir İl Başkanı İsmail Candemir de yaptığı açıklamada, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in son açıklamalarının Türk milletinin tarihine yapılmış bir hakaret ve aşağılama olduğunu belirtti.
Türk milletinin tarih boyunca dünyaya adalet ve medeniyet götürmüş, kahramanlığı ve cesaretiyle öne çıkmış bir millet olduğuna işaret eden Candemir, açıklamasını şöyle sürdürdü:
“Büyükerşen’in Osmanlı İmparatorluğu’nun kahramanca fetih seferlerini, ‘mavi gözlü beyaz tenli kadınları almaya’ indirgemesi, sadece cehaletin, aşağılığın, bilişsel ve zihinsel işlevlerde gerileme ile karakterize olan bir sendromun göstergesidir. Büyükerşen’in bu alçakça ve saygısızca sözleri, Türk milletinin tarihine ve onuruna yapılmış bir saldırıdır. Tarih şuurundan bihaber bir zihniyetin tezahürüdür. Osmanlı Devleti 600 yıl boyunca 4 kıtaya hüküm sürmüş dünyanın en güçlü Türk imparatorluğudur. Doğu batı arasında muazzam bir köprü görevi görmüştür. Bizler, Türk milleti olarak, asil tarihimize ve kahramanlarımıza olan saygımızı koruyacak ve asla bu tür aşağılık yaklaşımları cevapsız bırakmayacağız ve kadim Türk tarihimize yapılan bu ve türevi ihanetlerin karşısında olacağız.”

“BÜYÜKERŞEN’İN ÇİRKİN VE DÜŞMANCA SÖZLERİNİ KINIYORUZ”
Candemir, milliyetçi, ülkücü hareket olarak, Büyükerşen’in “çirkin ve düşmanca” sözlerini en sert şekilde kınadıklarını ve Türk milletinin tarihine ve değerlerine sahip çıkmaya devam edeceklerini vurguladı.
Türk milletinin, tarihine ve kimliğine yapılan bu tür hakaretlere sessiz kalmayacağını ve gereken cevabı her koşulda vereceğini ifade eden Candemir, şöyle devam etti:
“Büyükerşen gibi tarihimizi çarpıtmaya ve milletimizi küçümsemeye çalışan herkes bilmelidir ki Türk milleti asla boyun eğmeyecek, asla unutmayacak ve asla affetmeyecektir. Türk milleti, gerçekleri tahrif etmeye ve tarihi çarpıtmaya çalışan bu tür söylemlere karşı her koşulda uyanık olacak ve tarihi gerçekleri koruyacaktır.
Türk milleti, tarihine ve değerlerine olan bağlılığını en üst düzeyde tutacak ve bu uğurda her türlü mücadeleyi verecektir.”
AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, babası Sultan Abdülmecid, annesi ise Tirimüjgan Kadınefendi olan Abdülhamid, 21 Eylül 1842’de İstanbul’da doğdu.
Henüz 10 yaşındayken annesini veremden kaybeden Abdülhamid’in babası Sultan Abdülmecid ise 1861’de 38 yaşında vefat etti.
2. Abdülhamid, meşruti bir yönetim kurmak isteyen devlet adamı ve idarecilerin Sultan Abdülaziz ile 5. Murad’ı tahttan indirmelerinden sonra 31 Ağustos 1876’da 34. Osmanlı Padişahı olarak tahta çıktı.
Göreve geldikten kısa bir süre sonra 23 Aralık 1876’da Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan “Kanun-i Esasi” ilan edildi.
Sultan 2. Abdülhamid, tahta çıktığında içeride ve dışarıda birçok sorunla karşı karşıya kaldı.
31 Mart 1877’de Rusların tekliflerini kapsayan Londra Protokolü, Sultan 2. Abdülhamid’in isteğiyle mecliste görüşülüp reddedilince Rusya, 24 Nisan 1877’de (93 Harbi) Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.
Gazi Osman Paşa’nın Plevne’deki, Gazi Ahmed Muhtar Paşa‘nın da doğudaki başarıları savaşın genel gidişatını durduramadı ve Türk orduları cephelerden çekilmeye başladı. Onların ardından on binlerce Müslüman-Türk muhacir de İstanbul ve Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı.

GÜÇLÜ BİR HAFİYE TEŞKİLATI KURDU
Meclisle anlaşmazlığa düşen Sultan 2. Abdülhamid, anayasanın kendisine tanıdığı yetkiyi kullanarak, 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan‘ı süresiz olarak tatil etti fakat meşrutiyet ve anayasadan vazgeçtiğine dair herhangi bir beyanda bulunmadı.
Savaşın sonunda Rusya ile 3 Mart 1878’de ağır koşullar içeren Ayastefanos Antlaşması imzalandı. Ardından 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile bazı topraklar kaybedildiği gibi Rusya’ya karşı da harp tazminatı ödenmesi kabul edildi.
Sultan Abdülhamid, devletin içerisinde bulunduğu durum ile Çırağan Vakası sonrası güçlü bir hafiye teşkilatı kurdu.
Dış politikada karşılaştığı güçlükler ve özellikle yabancı devletlerin içeride bir takım olaylar çıkarmaları, Padişahı sıkı bir rejim uygulamaya sevk etti.
Devletin toparlanabilmesi için zamana ihtiyaç olduğuna inanan 2. Abdülhamid, ağır yük oluşturan savaşlardan kaçınma yoluna gitti. Ekonomik alanda kendisinden önceki padişahlardan devraldığı dış borçları temizlemeye öncelik veren Sultan 2. Abdülhamid, Avrupalı alacaklıların temsilcileriyle 20 Aralık 1881’de bir anlaşma imzaladı. “Muharrem Kararnamesi” adı verilen bu anlaşmayla alacaklı ülkelere belli devlet gelirlerini toplamak üzere Düyun-u Umumiye’yi kurma imtiyazı tanındı.

BAĞDAT VE HİCAZ DEMİRYOLLARI İNŞA EDİLDİ
İslam dünyası ile bağlarını güçlendirmeye çalışarak bunu temel bir siyaset haline getiren 2. Abdülhamid, Almanya’dan aldığı destekle 1888’de Haydarpaşa-İzmit Demir Yolu Hattı’nı Ankara’ya kadar uzattı. Abdülhamid, 1902’de Ankara’yı Bağdat’a bağlayacak hattın yapımı için de Almanlarla anlaştı, Şam’dan Mekke’ye uzanan Hicaz Demir Yolu’nu inşa ettirdi.
2. Abdülhamid’in en başarılı yönü dış politikaydı. Dış politikada temel amaç, imparatorluğun barış içinde yaşamasını sağlamaktı. Avrupa devletlerinin Türkiye üzerinde birbiriyle çatışan çıkar ve ihtiraslarından faydalanan 2. Abdülhamid’in dış politikası, bu sebeple devletler arası ilişkilerde yeni şartlar oluştukça değişti.
2. Abdülhamid hiçbir devletle devamlı olabilecek anlaşmaya girmedi, büyük devletleri mümkün olduğu kadar birbirlerinden ayırabilmek için çeşitli diplomatik faaliyetlere girişti.
“HALİFELİK” SIFATINI EN ÇOK KULLANAN PADİŞAH OLDU
Halifelik sıfatını Osmanlı padişahları arasında en çok kullanan 2. Abdülhamid oldu. Güney Afrika ve Japonya gibi uzak ülkelere din alimleri göndererek İslamiyet’in oralarda da yayılması için çalıştı ve sömürgeci devletlere karşı mücadele etti.
Sultan 2. Abdülhamid’in direttiği ve kısmen başarıya ulaştığı önemli konulardan biri de Filistin meselesi idi. Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak isteyen Siyonistler, 2. Abdülhamid’e başvurarak, devletin dış borçlarını temizleyeceklerini bildirdi. Sultan, tekliflerini kabul etmediği gibi Yahudilerin çeşitli yollarla Filistin’e gelip yerleşmelerine engel olacak bazı önlemler de aldı.
Balkanlar’da yaşanan olaylar sonrası Türk subayları, Padişahı Kanun-i Esasi’yi ilan etmeye zorladı. 2. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de anayasayı tekrar yürürlüğe koyduğunu ilan etti. Ardından çok hızlı bir çözülme süreci başladı.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Meclisi’ne üye gönderilmesine engel olmak için 5 Ekim 1908’de Bosna-Hersek’i işgal etti. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bir gün sonra da Girit, Yunanistan ile birleştiğini açıkladı.
Rumi takvime göre 31 Mart’ta (13 Nisan 1909) İstanbul’da ayaklanma patlak verdi. İstanbul’daki olaylar 11 gün kanlı bir şekilde devam etti. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nun 23-24 Nisan 1909 gecesi İstanbul’a girmesinden sonra ayaklanma bastırıldı.
2. Abdülhamid, kendisine sadık olan Birinci Ordu ile Hareket Ordusu’na karşı konulması için yapılan teklifleri kabul etmedi ve Müslümanların halifesi olarak Müslüman’ı Müslüman’a kırdıramayacağını söyledi.
27 Nisan 1909’da Said Paşa’nın başkanlığındaki Meclis-i Umumi, 2. Abdülhamid’in hilafet ve saltanatının sona erdirilmesine karar verdi. Türk, Ermeni, Yahudi ve Arnavut’tan oluşan parlamento heyeti Yıldız Sarayı’na giderek Sultan Abdülhamid’e tahttan indirildiğini tebliğ etti.
Sultan 2. Abdülhamid, tahttan indirildiği gece aile ve görevlilerden oluşan 38 kişi ile Sirkeci’den trenle Selanik’e götürüldü.
Selanik’te Alatini Köşkü’ne yerleştirilen 2. Abdülhamid, düşman kuvvetlerin Selanik’e yaklaşması üzerine İstanbul’a getirilerek Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirildi ve hayatının son yıllarını burada geçirdi.
10 Şubat 1918 Pazar günü vefat eden 2. Abdülhamid’in cenazesi özel törenle Divanyolu’nda bulunan II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi.

SULTAN ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE ATILAN MODERNLEŞME ADIMLARI
Sultan 2. Abdülhamid döneminde eğitim, bayındırlık ve tarım alanında önemli adımlar atıldı. 1876-1908’de iptidailer 200’den 4-5 bine, sübyan mektepleri 10 bine, rüştiyeler 250’den 600’e, idadiler 5’ten 104’e ve bugünkü öğretmen yetiştiren yüksekokul olan Darülmuallimin sayısı ise 32’ye yükseltildi. Ayrıca tarım, maliye, hukuk, baytar, ticaret, ziraat ve daha birçok alanda çok sayıda meslek yüksekokulları açtı.
Spor dallarının gerçek anlamda çeşitlenmesi, toplumsal bir eğlence kültürü halini alması ve bunların bilimsel anlamda öğrenilmesine yönelik çalışmalar da Sultan 2. Abdülhamid döneminde gerçekleşti. Bugün Türk futbolunun üç büyük kulübü Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş, Sultan Abdülhamid’in saltanat yıllarında kuruldu.
2. Abdülhamid, başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun çeşitli şehirlerinin önemli fotoğraflarını içeren çok değerli albümler koleksiyonu hazırlattı.
Haydarpaşa Tıbbiyesi ve kendi parasıyla yaptırdığı Şişli Etfal Hastanesi ile bir kısım masraflarını şahsi kesesinden karşıladığı Darülaceze, onun sağlık ve sosyal yardım alanlarında attığı önemli adımlardan oldu.
Ticaret, ziraat ve sanayi odaları da yine Sultan 2. Abdülhamid zamanında açıldı. Çeşitli şehirlerde atlı ve elektrikli tramvaylar, düzenli rıhtımlar yapıldı. Hicaz ve Basra’ya kadar telgraf hatları çekildi. Tahta çıkışının 25. yıl dönümü anısına Osmanlı’nın birçok şehrinde saat kuleleri yapıldı.
Sultan 2. Abdülhamid döneminde askeri rüştiyeler ve idadilerin sayısı artırıldı. Ordu yeni silahlarla donatıldı. Hukuk alanında da önemli adımlar atıldı. Ceza usulü ve ticaret usulü kanunları çıkarıldı. Batı örneklerine göre polis teşkilatı yeniden düzenlendi.
Batı müziğine, opera ve tiyatroya da ilgi duyan 2. Abdülhamid, saraydaki harcamalar konusunda ise titiz davrandı. Masrafları kısan Sultan Abdülhamid, sade bir hayat yaşadı.