Tokayev, Azerbaycan’ın Şuşa şehrinde düzenlenen “TDT Devlet Başkanları Gayriresmi Zirvesi”nde konuştu.
Zirvenin, Türk devletleri arasındaki kardeşliği pekiştirmedeki önemli rolüne işaret eden Tokayev, zirvenin “ulaştırma bağlantısı ve iklim hareketi ile sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek” temasıyla gerçekleştirilmesinin de tüm TDT üyesi ülkelerin çıkarlarını karşıladığını söyledi.

Tokayev, TDT dönem başkanlığının Kazakistan’da olduğunu dile getirerek, “Türk Devletleri Teşkilatının uluslararası otoritesini artırmak için çabalayacağız. Bu kapsamda ‘Türk Devri’ sloganı adı altında teşkilatın etkileşimini genişletmeyi sürdüreceğiz.” ifadelerini kullandı.
Astana’da eylülde 5. Dünya Göçebe Oyunları’na ev sahipliği yapacaklarını hatırlatan Tokayev, “Dünya Göçebe Oyunları, Türk kültürünü daha geniş kitleye yayacak önemli bir etkinliktir. Bu vesileyle kardeş ülkelerin sporcularını bu etkinliğe katılmaya davet ediyorum.” diye konuştu.
Tokayev, Kazakistan’ın dış politikasında küresel güvenliği ve istikrarı sağlama konusunun hep ön planda olacağını ve Türk halklarının her zaman birlik içinde olması gerektiğini vurgulayarak, “Bizim gücümüz birliğimizdir.” dedi.
“GEÇEN YIL ORTA KORİDOR ÜZERİNDEN TAŞINAN YÜK HACMİ YÜZDE 65 ARTARAK 3 MİLYON TONA YAKLAŞTI”
Kazakistan’ın barışa yönelik adımları destekleyeceğini, şu anda dünyanın siyasi ve ekonomi alanda büyük değişimler geçirdiğini anlatan Tokayev, “Böylesine dengesiz bir dönemde TDT’yi daha da geliştirmek önemli.” değerlendirmesinde bulundu.
Tokayev, bu bağlamda teşkilata üye ülkeler arasında karşılıklı ticareti artırmanın önemine dikkati çekerek, şöyle devam etti:
“(Hazar Denizi geçişli) Trans Hazar Uluslararası Taşımacılık Koridoru’nun potansiyelini tam anlamıyla kullanmak gerek. Bugün de bu koridor üzerinden taşınan yük hacmi hızla artıyor. Biz bu alanda yüklerin geçiş süresini azaltmak için ‘Dijital Ticaret Koridoru’ adıyla bir platform oluşturduk. Bu alanda Azerbaycan ile sıkı çalışma yürütüyoruz. Halihazırda iki tarafın demiryolu idareleri arasında entegrasyon süreci tamamlandı. Bu sayede geçen yıl Orta Koridor üzerinden taşınan yük hacmi yüzde 65 artarak 3 milyon tona yaklaştı.”
Tokayev, Kazakistan’ın Hazar Denizi kıyısındaki limanları üzerinden yük taşıyan kardeş ülkelerin nakliyecileri için özel indirim uygulamayı planladıklarını bildirdi.

TOKAYEV’DEN ‘BÜYÜK TÜRK DİLİ MODELİ’ ÖNERİSİ
Telekomünikasyon sektöründeki işbirliğinde de önemli projelerin hayata geçirildiğini anlatan Tokayev, “Hazar Denizi’nin dibinde fiber optik ağı oluşturulmasına yönelik çalışmalar sürüyor. Bu proje, ülkelerimiz arasındaki iletişim kalitesini artıracak. Aynı zamanda bölgenin sosyo-ekonomik kalkınmasına önemli fırsatlar sunacak.” ifadelerine yer verdi.
Ülkeleri için öz kültürlerini ve ana dillerini korumanın önemini vurgulayan Tokayev, yapay zekayı kullanarak “Büyük Türk Dili Modeli” geliştirmeyi önerdi.
Tokayev, iklim değişikliği konusunun da TDT ülkeleri için önemini dile getirerek, “Türk Dünyası ile birleşerek iklim değişikliği alanında işbirliğini güçlendirmeye hazırız.” dedi.
Hazar Denizi’ndeki çevre sorununun göz ardı edilmemesi gerektiğini kaydeden Tokayev, “En büyük sorunumuz, Hazar Denizi’nin suyunun çekilmesidir. Hazar’ı kurtarmak için somut kararlara ihtiyaç var. Bu alanda Türk devletlerinden uzmanların etkileşimini canlandırmanın zamanı geldi. Aral Gölü’nün kuruması ve çöle dönüşmesi de diğer bir önemli konu.” ifadelerini kullandı.
Tokayev, Azerbaycan’ın Şuşa şehrinde düzenlenen “TDT Devlet Başkanları Gayriresmi Zirvesi”nde konuştu.
Zirvenin, Türk devletleri arasındaki kardeşliği pekiştirmedeki önemli rolüne işaret eden Tokayev, zirvenin “ulaştırma bağlantısı ve iklim hareketi ile sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek” temasıyla gerçekleştirilmesinin de tüm TDT üyesi ülkelerin çıkarlarını karşıladığını söyledi.
Tokayev, TDT dönem başkanlığının Kazakistan’da olduğunu dile getirerek, “Türk Devletleri Teşkilatının uluslararası otoritesini artırmak için çabalayacağız. Bu kapsamda ‘Türk Devri’ sloganı adı altında teşkilatın etkileşimini genişletmeyi sürdüreceğiz.” ifadelerini kullandı.
Astana’da eylülde 5. Dünya Göçebe Oyunları’na ev sahipliği yapacaklarını hatırlatan Tokayev, “Dünya Göçebe Oyunları, Türk kültürünü daha geniş kitleye yayacak önemli bir etkinliktir. Bu vesileyle kardeş ülkelerin sporcularını bu etkinliğe katılmaya davet ediyorum.” diye konuştu.
Tokayev, Kazakistan’ın dış politikasında küresel güvenliği ve istikrarı sağlama konusunun hep ön planda olacağını ve Türk halklarının her zaman birlik içinde olması gerektiğini vurgulayarak, “Bizim gücümüz birliğimizdir.” dedi.
“GEÇEN YIL ORTA KORİDOR ÜZERİNDEN TAŞINAN YÜK HACMİ YÜZDE 65 ARTARAK 3 MİLYON TONA YAKLAŞTI”
Kazakistan’ın barışa yönelik adımları destekleyeceğini, şu anda dünyanın siyasi ve ekonomi alanda büyük değişimler geçirdiğini anlatan Tokayev, “Böylesine dengesiz bir dönemde TDT’yi daha da geliştirmek önemli.” değerlendirmesinde bulundu.
Tokayev, bu bağlamda teşkilata üye ülkeler arasında karşılıklı ticareti artırmanın önemine dikkati çekerek, şöyle devam etti:
“(Hazar Denizi geçişli) Trans Hazar Uluslararası Taşımacılık Koridoru’nun potansiyelini tam anlamıyla kullanmak gerek. Bugün de bu koridor üzerinden taşınan yük hacmi hızla artıyor. Biz bu alanda yüklerin geçiş süresini azaltmak için ‘Dijital Ticaret Koridoru’ adıyla bir platform oluşturduk. Bu alanda Azerbaycan ile sıkı çalışma yürütüyoruz. Halihazırda iki tarafın demiryolu idareleri arasında entegrasyon süreci tamamlandı. Bu sayede geçen yıl Orta Koridor üzerinden taşınan yük hacmi yüzde 65 artarak 3 milyon tona yaklaştı.”
Tokayev, Kazakistan’ın Hazar Denizi kıyısındaki limanları üzerinden yük taşıyan kardeş ülkelerin nakliyecileri için özel indirim uygulamayı planladıklarını bildirdi.
TOKAYEV’DEN ‘BÜYÜK TÜRK DİLİ MODELİ’ ÖNERİSİ
Telekomünikasyon sektöründeki işbirliğinde de önemli projelerin hayata geçirildiğini anlatan Tokayev, “Hazar Denizi’nin dibinde fiber optik ağı oluşturulmasına yönelik çalışmalar sürüyor. Bu proje, ülkelerimiz arasındaki iletişim kalitesini artıracak. Aynı zamanda bölgenin sosyo-ekonomik kalkınmasına önemli fırsatlar sunacak.” ifadelerine yer verdi.
Ülkeleri için öz kültürlerini ve ana dillerini korumanın önemini vurgulayan Tokayev, yapay zekayı kullanarak “Büyük Türk Dili Modeli” geliştirmeyi önerdi.
Tokayev, iklim değişikliği konusunun da TDT ülkeleri için önemini dile getirerek, “Türk Dünyası ile birleşerek iklim değişikliği alanında işbirliğini güçlendirmeye hazırız.” dedi.
Hazar Denizi’ndeki çevre sorununun göz ardı edilmemesi gerektiğini kaydeden Tokayev, “En büyük sorunumuz, Hazar Denizi’nin suyunun çekilmesidir. Hazar’ı kurtarmak için somut kararlara ihtiyaç var. Bu alanda Türk devletlerinden uzmanların etkileşimini canlandırmanın zamanı geldi. Aral Gölü’nün kuruması ve çöle dönüşmesi de diğer bir önemli konu.” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin özellikle terörizmin finansmanı ve kara paranın aklanmasına karşı yürüttüğü mücadeledeki başarısının da tescili olarak görülen sürece ilişkin soru ve cevaplar şöyle:

1- FATF NEDİR?
FATF, 1989 yılında ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada’dan oluşan G-7 ülkelerinin Paris’teki toplantısında hükümetler arası bir organizasyon olarak kuruldu. Bu yapının görev süresi kuruluşundan itibaren periyodik olarak uzatılırken Nisan 2019’da alınan kararla süresiz hale getirildi. Kuruluşun karar merci olan Genel Kurul yılda 3 kez toplanıyor. FATF Başkanı, Genel Kurul tarafından FATF üyeleri arasından 2 yıl için atanıyor.
2- KURULUŞA HANGİ ÜLKELER ÜYE?
FATF’ın 37 ülke ve 2 bölgesel kuruluş olmak üzere 39 üyesi bulunuyor. Kuruluşun üyeleri arasında ABD, Almanya, Avusturya, Avustralya, Arjantin, Belçika, Birleşik Krallık, Brezilya, Çin, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Güney Afrika, Hindistan, Hollanda, Hong Kong, İtalya, İrlanda, İsrail, İspanya, İsveç, İsviçre, İzlanda, Kanada, Güney Kore, Lüksemburg, Malezya, Meksika, Norveç, Yunanistan, Japonya, Türkiye, Yeni Zelanda, Portekiz, Rusya, Singapur, Suudi Arabistan, Avrupa Komisyonu ve Körfez İşbirliği Konseyi yer alıyor.
3- FATF’IN FAALİYET ALANLARI NELER?
FATF, çalışma konularında “politika belirleyici” bir rol üstleniyor. Kuruluş, kara paranın aklanması, terörizmin finansmanı ve kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı ile mücadelede uluslararası standartları belirleyici bir kuruluş olarak faaliyet gösteriyor.
4- FATF’TA DENETİM SİSTEMİ NASIL İŞLIYOR?
FATF’ın bu alanda 40 tavsiyesi bulunuyor. Bunlar, ülkelerle karşılıklı değerlendirme yoluyla incelenerek takip süreçleri işletiliyor. Teknik uyum ve etkililik yönlerinden yapılan değerlendirmelerle ülkede terörizmin finansmanı suçunun unsurlarının FATF standartlarıyla uyumu kontrol ediliyor. Bu suçlarla mücadelede etkin soruşturma/kovuşturma yapılıp yapılmadığı, suç gelirlerinin takip edilip edilmediği, yabancı ülkelerle etkin bir adli işbirliği yürütülüp yürütülmediği gibi hususlar inceleniyor. FATF, denetimleri kapsamında sadece terörizmin finansmanı suçunu değil, aklama suçu ve kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı konularında da getirdiği standartlarla ülkelerin uyumunu değerlendiriyor. Kuruluşun 40 tavsiyesi arasında uluslararası işbirliğinden yetkili makamların yetki ve sorumluluklarına, önleyici tedbirlerden kara para aklama ve müsadereye kadar geniş çaplı başlıklar yer alıyor.
5- GRİ LİSTE NEDİR?
Gri liste, FATF tarafından kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadelede yetersiz kalan ülkeleri belirlemek amacıyla oluşturulan bir liste niteliği taşıyor. Kuruluş, ülkelerle bu alandaki eksikliklerin giderilmesi için çalışmalar yapıyor.
6- TÜRKİYE İÇİN GRİ LİSTE SÜRECİ NASIL İŞLEDI?
FATF’a 24 Eylül 1991’de üye olan Türkiye, bugüne kadar başlangıç tarihleri 1994, 1998 ve 2006 yılları olan 3 FATF değerlendirmesinden geçti. Dördüncü değerlendirme 2018’de başladı ve 2019’da tamamlandı. Söz konusu karşılıklı değerlendirme raporu ve sonrasında hazırlanan izleme dönemi sonrası raporla birlikte Türkiye, Ekim 2021’de “artırılmış izlemeye tabi ülkeler”in yer aldığı “gri liste”ye dahil edildi.
7- TÜRKİYE, LİSTEDEN ÇIKMAK İÇİN NELER YAPTI?
Karşılıklı değerlendirme sürecinden bu yana Hazine ve Maliye, Adalet ve İçişleri bakanlıkları, Türkiye’nin, FATF “gri listesinden” çıkarılmasına yönelik çok yoğun bir çalışma sergiledi. 40 tavsiyedeki hususlar birer birer yerine getirildi. Türk Ceza Kanunu’ndan Terörle Mücadele Kanunu’na Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan Türk Ticaret Kanunu’na, Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun’dan Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun’a kadar mevzuatta düzenlemeler yapıldı. FATF, Ekim 2021’de yayımladığı duyurunun Türkiye ile ilgili bölümünde 7 hususa vurgu yaparken Haziran 2023 Genel Kurulu sonrasında bu hususların sayısı 2’ye düştü. Söz konusu eksiklikle ilgili çalışmalar için kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadelede görevli ihtisas mahkemelerinin ve savcılıklarının belirlenmesinin ardından özel soruşturma büroları kuruldu. MASAK yeniden yapılandırılırken tüzel kişiler için risk analizi çalışması tamamlanarak, suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanında etkinliğin artırılmasına ilişkin Ulusal Strateji Belgesi yürürlüğe konuldu. Son olarak kripto varlıklarla ilgili düzenleme de Singapur’daki toplantı öncesi TBMM’de kabul edildi ve bu varlıklar konusunda Sermaye Piyasası Kuruluna çeşitli yetkiler verildi. Böylece Türkiye, 40 tavsiyenin tamamını yerine getirmiş oldu.
8- HANGİ ÜLKELER GRİ LSTEDE YER ALIYOR?
FATF’ın Singapur’daki Genel Kurulu’nda yapılan değerlendirmeler sonucu Monako ve Venezuela kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele konusunda “eksiklikleri olduğu” gerekçesiyle gri listeye alındı. Bu iki ülkenin yanı sıra Bulgaristan, Burkina Faso, Kamerun, Hırvatistan, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Haiti, Mali, Mozambik, Nijerya, Filipinler, Senegal, Güney Afrika, Güney Sudan, Tanzanya ve Vietnam FATF’in artırılmış izleme sürecinde kalmaya devam etti.
9- GRİ LİSTEDEN ÇIKMANIN FAYDALARI NELER?
Türkiye’nin gri listeden çıkmasının finansal sistemine olan güveni daha da güçlendirmesi, bankacılıktan reel sektöre kadar pek çok alanda olumlu yansımalarının görülmesi bekleniyor. Bu sayede bankaların uluslararası finansal ilişkilerinin güçlenmesi ve kredi notlarının artması öngörülüyor. Böylece bankaların daha düşük maliyetle fonlama sağlayabileceği ve uluslararası piyasalardan daha fazla kaynak bulabileceği değerlendiriliyor. Enerjiden inşaat ve altyapıya, turizmden sanayi ve imalata, gayrimenkulden diğer sektörlere kadar kararın uluslararası alanda olumlu etkilerinin hissedilmesi bekleniyor.
10- BUNDAN SONRA NELER OLACAK?
Türkiye’nin gri listeden çıkışının özellikle uluslararası ekonomik ilişkilerde olumlu yansımalarının olması bekleniyor. Ülkenin finansal sistemine güvenin artmasına paralel olarak uygulanan ekonomik program hedeflerine ulaşılmasının kolaylaşması öngörülüyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığı, “Türkiye, terörizmin finansmanı ve kara paranın aklanmasıyla mücadelesini bundan sonra da uluslararası standartlarla tam uyum içinde kararlılıkla yürütecektir” mesajı verirken MASAK ve diğer kurumların idari ve teknik kapasitesinin daha da güçlendirileceğini, gerektiğinde yasal ve idari düzenlemelerin hayata geçirileceğini vurgulamıştı. Ayrıca, kararın Türkiye’ye uluslararası kaynak girişini hızlandırıcı etkide bulunması ve borçlanma maliyetleri üzerinde de pozitif etki yaratacağı tahmin ediliyor. Türk lirası varlıklara ilginin artması da beklentiler arasında yer alıyor.
Birol, IEA ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 29. Taraflar Konferansı (COP29) Başkanı Mukhtar Babayev ile ikincisini Londra’da düzenledikleri COP29-IEA Yüksek Düzeyli Diyalog Toplantısı sonrasında AA muhabirinin sorularını yanıtladı.
Geçen yılki iklim zirvesi COP28’de IEA’in önerdiği küresel yenilenebilir enerji kapasitesini 3 ve enerji verimliliğini hızını 2 katına çıkarma taahhütlerinin sonuç bildirgesinde yer aldığını anımsatan Birol, bu taahhütlerin hayata geçirilmesini mümkün kılacak finansman gibi araçlara ihtiyaç olduğunu söyledi.
Birol, bunun için de bu yıl Azerbaycan hükümetiyle 3 yeni küresel taahhüt önerisi üzerinde çalıştıklarını bildirerek, “Bunlardan ilki bataryalar üzerine. Batarya kapasitesinin 2030’a kadar ne kadar artması gerektiğini çalışıyoruz. İkincisi şebekeler ve üçüncü konu da metan emisyonlarının azaltılması. Azerbaycan önderliğinde o bölgedeki Kazakistan, Türkmenistan ve diğer ülkeleri bir araya getirecek bir taahhüt öneriyoruz. COP29 öncesi bu 3 konuya odaklandığımızı söyleyebilirim.” diye konuştu.
Görüşmelerin bir diğer ana temasının ise temiz enerji finansmanı olduğunun altını çizen Birol, özellikle gelişmekte olan ülkelere giden temiz enerji finansmanının 6 kat artması gerektiği bilgisini paylaştı.
Birol, bu artışın sağlanması için neler yapılabileceğini görüştüklerini belirterek, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Yaptığımız toplantıda finans sektöründen çok yüksek bir katılım vardı, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Dünya Bankası, Uluslararası Finans Kurumu’ndan (IFC) ve özel sektör finansman kuruluşlarına kadar. Hali hazırda sadece gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duyduğu temiz enerji finansmanı (yıllık) 2 trilyon dolar. Bu kapsamda hep birlikte bir finansman modeli çıkarmak ve somut bir çerçeve oluşturmak için çalışıyoruz. Bundan sonraki bir toplantımız da BM Genel Kurulu çerçevesinde olacak. Oraya kadar çalışıp somut bir öneriyle gelmeyi istiyoruz. Azerbaycan bizi stratejik partner olarak ilan etti ve çok yakın çalışıyoruz.
Bence bu yıl COP29’un iki tane önemli sonucu olabilecek. Bunlardan biri bahsettiğim üç küresel taahhüdün herkes tarafından kabul edilmesi ve ikincisi de yeni finansman hedefleri ve buna nasıl ulaşılacağı konusunda bir anlaşma sağlanması.”
Şu anki görüşmelerde (küresel ısınmada) hangi ülkenin sorumluluğu ne kadar, bunun tespitinin nasıl olabileceği, tarihi ve mevcut sorumlulukların belirlenmesine ilişkin konuların zorlu olduğunu dile getiren Birol, ülkeler ve özellikle uluslararası kalkınma bankaları arasında bir rol dağılımı yapılması için çalışıldığını da vurguladı.
COP29, 11-22 Kasım tarihlerinde Bakü’de düzenlenecek.
Bu yılki temiz enerji yatırımlarının sadece yüzde 15’i Çin haricindeki gelişmekte olan ekonomilerde
IEA’in bu ay açıkladığı Dünya Enerji Yatırımları raporuna göre, bu yıl küresel enerji sektöründeki yatırımlar ilk kez 3 trilyon doları aşacak. Finansman maliyetlerindeki artışa karşın bu yatırımın 2 trilyon dolarının yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar, nükleer enerji, şebekeler, batarya, düşük emisyonlu yakıtlar ve enerji verimliliği çözümleri olmak üzere temiz enerji teknolojilerine yapılması bekleniyor.
Kalan 1 trilyon doların biraz üzerindeki yatırımın ise kömür, petrol ve gaz olmak üzere fosil yakıtlara ayrılacağı öngörülüyor.
Dünya genelinde temiz enerji teknoloji yatırımları artmasına rağmen bölgeler arasında dengesiz bir dağılım gösteriyor.
Temiz enerjideki toplam yatırımların bu yıl 675 milyar dolarının sadece Çin’de yapılacağı, yatırımların Avrupa ve ABD’de ise sırasıyla 370 ve 315 milyar doları bulacağı öngörülüyor. Böylece, bu üç büyük ekonomi küresel temiz enerji yatırımlarının üçte ikisinden fazlasını oluştururken, uluslararası sermaye akışlarındaki eşitsizliği de gösteriyor.
Çin haricindeki en büyük gelişmekte olan ekonomilerden Hindistan ve Brezilya başta olmak üzere temiz enerji teknoloji yatırımlarının ilk kez 300 milyar doları bulması bekleniyor ancak bu miktar toplam temiz enerji yatırımlarının sadece yüzde 15’ine karşılık geliyor.
Söz konusu ülkelerde yüksek sermaye maliyetleri yeni projelerin geliştirilmesini zorlaştırıyor. Bu nedenle gelişmekte olan ülkelerdeki temiz enerji dönüşümünün adil şekilde gerçekleşmesi için bu ülkelere gerekli finansmanın sağlanması kritik önem arz ediyor.
Antarktika Yarımadası’nın doğusundaki Thwaites Buzulu, erimesi durumunda oluşturabileceği tehdit nedeniyle “kıyamet buzulu” olarak adlandırılıyor.

192 bin kilometrekarelik yüzölçümü ile Antarktika’nın en büyük buzullarından biri olan ve küresel deniz seviyesi yükselişinin yüzde 4’ünden sorumlu tutulan Thwaites, iklim değişikliği etkilerinin hızlanmasıyla yılda yaklaşık 50 milyar ton buz kaybediyor.
Buzulla ilgili ABD, Kanada ve Finlandiya’dan bilim insanlarınca yapılan bir araştırmanın sonucu, Proceedings of the National Academy of Sciences adlı dergide yayımlandı.
El Nino’nun yaşandığı 2023 yılı Mart ve Haziran ayları arasında alınan radar verilerinin de kullanıldığı araştırmada bilim insanları, deniz suyunun gelgitlerle birlikte buzulun içine ve dışına aktığını, sıcak okyanus suyunun bir kısmının da buz oluşumunun derinliklerine doğru ilerlediğini ve doğal kanallardan geçerek boşluklarda toplandığını buldu.
Ilık deniz suyu girişlerinin ilkbahar gelgiti sırasında karadan 6 kilometre daha içeriye ulaştığını tespit eden araştırmacılar, buzulun altına doğru ilerleyen daha sıcak deniz suyunun, buz tabakasının kütlesindeki değişimleri açıklamaya yardımcı olabileceğini belirtti.
Çalışmada, basınçlı deniz suyunun yoğun bir erimeye neden olarak buzulun geleceğini daha da tehlikeye atabileceği, bu durumun buzulun alt kısmını her yıl 20 metre eritebileceği vurgulandı.

Thwaites Buzulu’nun 1979’dan 2017’ye kadar 634 groston kütle kaybı yaşadığı ve 1992’den 2011’e kadar merkezdeki toprak hattından yılda 1 kilometre hızla geri çekildiği hatırlatılan araştırmada, bunun Antarktika’daki en hızlı geri çekilmelerden biri olduğu bilgisine yer verildi.
– “YILDA 60 MİLYON OLİMPİK HAVUZA EŞ DEĞER BUZ KAYBI”
8 Haziran Dünya Okyanus Günü dolayısıyla, iklim değişikliği ile artan atmosfer ve okyanus suyu sıcaklıklarının Thwaites Buzulu’na etkileri hakkında AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Özsoy, buzulun ABD’nin Florida eyaleti büyüklüğünde, İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda’nın toplamından büyük ve devasa boyutta olduğunu söyledi.
Aynı zamanda İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Denizcilik Fakültesi Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ve 8. Ulusal Antarktika Bilim Seferi Koordinatörü de olan Özsoy, Thwaites Buzulu’nun erimeye devam etmesinin, deniz seviyesinde önemli bir yükselmeye neden olabileceğini belirterek, “Tahminler, buzulun tamamen erimesinin küresel deniz seviyesinde 3,5 metreye kadar yükselmeye yol açabileceğini gösteriyor, ayrıca komşu buzulları tetikleme tehlikesi de var. Thwaites, Batı Antarktika Buz Levhası’nı destekleyen bir ‘kilit taş’ görevi görüyor. Buzul koptuğunda, bu durum buzul levhasının geri kalanının da parçalanmasına neden olabilir.” dedi.
Thwaites Buzulu’nun erimesinin nedenlerini iklim değişikliği, sıcak su girişi ve buzul tabanı erimesi olarak sıralayan Özsoy, şöyle devam etti:
“Küresel ısınma, atmosfer ve okyanusların ısınmasına neden olur. Isınan okyanus suları, buzulu aşındırır ve erimesini hızlandırır. Okyanus akıntıları, daha sıcak suyun buzulların altına girmesine neden olur. Bu sıcak su, buzulların erimesini hızlandırır ve buzulların zayıflamasına yol açar. Buzulların altındaki kayalık zemin de ısınır ve bu da buzulların altında erimeye neden olur. Bu durum, buzulların dengesiz hale gelmesine ve daha kolay parçalanmasına yol açar.
Son yıllarda Thwaites Buzulu’nun erime hızı endişe verici bir şekilde arttı. 2020 yılında yapılan bir araştırma, Thwaites Buzulu’nun 2000’li yılların başından beri yılda ortalama 6 metre eridiğini göstermiştir. 2022 yılında yapılan bir başka araştırma ise buzulun 2010’dan beri yılda ortalama 8 metre eridiğini göstermiştir. Buzulun, her yıl kaybettiği buz miktarı yaklaşık 60 milyon olimpik havuza eş değerdir.”
Buzulun bu hızla erimeye devam etmesi sonucu yakın gelecekte deniz seviyesinin önemli oranda yükselebileceği uyarısında bulunan Özsoy, bunun da deniz yaşamında değişikliklere, kıyı bölgelerdeki birçok bitki ve hayvan türünün yok olmasına ve biyoçeşitlilik kaybına yol açabileceğini dile getirdi.
Thwaites Buzulu’nun erime hızına bağlı olarak deniz seviyesinde beklenen yükselmenin farklı tahminlere göre değişiklik gösterdiğini kaydeden Özsoy, “Mevcut erime hızı devam ederse, 2100 yılına kadar deniz seviyesinde 65 santimetre yükselme bekleniyor. Bu bile ciddi sonuçlara yol açacak. Ancak bu tahminler kesin değildir ve birçok faktöre bağlıdır. İklim değişikliğinin hızı ve şiddeti, buzulların tepkisi ve insanların uyum çabaları gibi faktörler deniz seviyesinde ne kadarlık bir yükselme olacağını etkileyecek.” değerlendirmesinde bulundu.
– RİSK ALTINDAKİ ÜLKELER
Deniz seviyesindeki yükselmenin kıyı ve ada ülkelerinde, sel ve altyapı hasarına, su kaynakları sorununa, tarımsal üretimde azalmaya ve ekonomik kayıplara neden olacağını ifade eden Özsoy, en fazla risk altındaki ülkeleri şöyle sıraladı:
“Deniz seviyesinin yükselmesi tüm kıyı ve ada ülkelerini tehdit etse de bazı ülkeler bu tehdide karşı diğerlerinden daha fazla risk altındadır. Maldivler, Tuvalu, Marshall Adaları, Kiribati, Solomon Adaları gibi deniz seviyesine yakın ve alçak adalarda bulunan ülkeler sular altında kalma riski en yüksek olan ülkelerdir. Yoğun kıyı şeridi olan Bangladeş, Hollanda, Vietnam, Endonezya, Japonya gibi yoğun nüfuslu kıyı şeridine sahip ülkelerde deniz seviyesinin yükselmesi milyonlarca insanı etkileyecek ve büyük maddi hasara neden olacak. Deniz seviyesinin yükselmesine karşı en riskli 10 ülkeyi gösteren bir araştırma 2021 yılında Climate Central tarafından yapıldı. Bu araştırmaya göre, en riskli 10 ülke Hollanda, Bangladeş, Vietnam, Japonya, Endonezya, Birleşik Krallık, Filipinler, Mısır, Danimarka ve ABD’dir.”
Risk altındaki ülkelerin deniz altında kalma riskine karşı ne kadar sürelerinin olduğunun kesin olarak bilinmemekle birlikte bu riski azaltmak için acil adımlar atılması gerektiğinin altını çizen Özsoy, küresel ısınma sınırlanarak deniz seviyesinin yükselmesi yavaşlatılabilirse bu risklerin önemli ölçüde azaltılabileceğini kaydetti.
Bilim insanlarının deniz seviyesinin yükselmesine karşı uyum politikaları önerdiklerini aktaran Özsoy, bu öneriler arasında deniz duvarları inşa etmek, kıyı şeridini yükseltmek, su kaynaklarını korumak, tarımsal üretimde tuza dayanıklı ürünler yetiştirmek ve göç planları yapmak gibi önlemler bulunduğunu sözlerine ekledi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, Arap Bankalar Birliği tarafından, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in katılımıyla İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Arap Bankacılık Zirvesi başladı.
Etreby, İstanbul’un çok stratejik bir bölgede bulunduğunu belirterek, Avrupa ve Asya arasında bulunan ve köprü haline gelen bu şehirde Türkiye-Arap ekonomik ilişkilerini güçlendirmek amacıyla etkinlikte birçok oturum düzenleneceğini söyledi.
Bölgesel işbirliğine önem verdiklerini ve zirvenin İstanbul’da düzenlenmesinin kendileri için stratejik bir karar olduğunu dile getiren Etreby, önemli inisiyatifler başlatmak, istikrar, güvenlik ve sürdürülebilir ekonomik gelişim için ilişkilerin önemli olduğunu bildirdi.
Türkiye ve Arap ülkelerinin üçüncü ülkelerde ortak yatırım yapmasının önemine ve potansiyeline dikkati çeken Etreby, Türkiye’nin Karadeniz, Akdeniz ve aynı zamanda Kızıldeniz’in bulunduğu bir bölgede stratejik öneme sahip olduğunu vurguladı.
Etreby, “Türkiye G20’nin bir üyesidir ve en önemli üretken ülkelerden birisi ve aynı zamanda uluslararası tedarik zincirinin çok önemli bir konumundadır. Uluslararası yatırımcı ve çok uluslu markaların Türkiye’de yatırım yapması her zaman caziptir.” dedi.

“TÜRK BANKACILIK SİSTEMİYLE İLİŞKİLERİMİZİN GELİŞMESİNE ÇOK ÖNEM VERİYORUZ”
Mohammed El Etreby, Türkiye ve Arap ülkeleri arasında bankacılık sektöründe işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu belirterek, “Bu, bankacılık sektörünün gelişmesini pekiştirecektir. Geçen yıl Türkiye’de bankacılık sektörü önemli rakamlara ulaştı. Bu önemli rakamlardan dolayı Arap Bankalar Birliği olarak bu ikili ilişkilerin gelişmesini çok önem veriyoruz.” ifadelerini kullandı.
Özellikle dijital hizmetler ve dijital bankacılık sektöründe işbirliğini önemsediklerini vurgulayan Etreby, bu sayede ikili ticaretin bankacılık sektörü aracılığıyla desteklenmesinin söz konusu olacağının altını çizdi.
Etreby, Türkiye, Irak ve Katar arasındaki Kalkınma Yolu Projesi’nin önemine işaret ederek, Türkiye ve Arap ülkeleri arasındaki sanayi sektöründe bütünleşmeyi gerçekleştirmek için işbirliğinin ve ilişkilerinin daha güçlü seviyeye ulaşması gerektiğini sözlerine ekledi.
“BANKACILIK SEKTÖRLERİMİZ İLİŞKİLERİMİZİN VE BÜYÜMENİN SÜRDÜRÜLMESİNDE KRİTİK ROL OYNUYOR”
Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Yönetim Kurulu Başkanı Alpaslan Çakar da Arap Bankalar Birliği üyesi ülkelerle Türkiye arasındaki ticaret hacminin son 20 yılda 10 kattan fazla artarak 70 milyar dolara yükseldiği bilgisini paylaştı.
İşbirliğinin yakın dönemde dünyada yaşanan zorlukların aşılmasında kolaylaştırıcı rol oynadığını aktaran Çakar, “Türkiye her alanda ve her zaman güvenilir ve güçlü bir ortaktır. Ekonomik merkezler arasında coğrafi olarak uygun bir konumdadır. Yüksek büyüme potansiyeline sahiptir. Bankacılık sektörlerimiz ilişkilerimizin ve büyümenin sürdürülmesinde kritik bir rol oynamaktadır.” diye konuştu.

Çakar, Türkiye’nin işleyen piyasalara, uluslararası standartlarla uyumlu düzenlemelere, kurumsal alt yapıya ve sağlıklı işleyen bir bankacılık sektörüne sahip olduğunu ifade ederek, “Bankacılık sektörümüzün bilanço büyüklüğü yaklaşık 800 milyar dolardır. Milli gelire oranı yüzde 90 civarındadır. Bilançonun yüzde 60’ı yurt içi mevduatla finanse edilmektedir.” değerlendirmesini yaptı.
Sektörle ilgili istatistiki bilgi veren Çakar, güçlü özkaynaklar sayesinde bankacılık sektörünün zorluklara karşı dayanıklılık gösterdiğini ve ekonomik faaliyetin finansmanına her zaman destek olduğunu söyledi.
Bankaların çok geniş muhabirlik ilişkisine sahip olduğunu kaydeden Çakar, “Bu sayede hem ticaretin finansmanında çok etkin bir rol oynamaktadırlar hem de bankaların yurtdışından borçlanmalarına çok sayıda banka iştirak etmektedir.” dedi.
Çakar, son dönemde gerek krediler gerekse sermaye benzeri finansman yoluyla sağlanan dış kaynak girişinde önemli bir artış olduğuna dikkati çekerek, “Son verilere göre yurt dışı bankalardan sağlanan kredilerde borç çevirme oranı yüzde 140’a ulaşmıştır. Bu kaynak büyük ölçüde dış ticaretin ve projelerin finansmanında kullanılmaktadır.” ifadelerini kullandı.
Bankacılığın yoğun teknoloji kullanan bir sektör olduğunu belirten Çakar, şöyle devam etti:
“Dijital bankacılık ürün ve hizmetlerine olan ilgi ve talep yüksek bir düzeydedir. Bu alanda Türkiye birçok ülkeden daha ileri durumdadır. Kredilerin ve bilançonun milli gelire oranının hala düşük düzeyde olması, henüz bankacılıkla tanışmayan nüfus oranının yüksek olması, finansal okur yazarlık alanında iyileşme imkanları, genç nüfus, şehirleşme gibi faktörler sektörün büyüme potansiyelini açıkça ortaya koymaktadır.”
Çakar, Türkiye’de bankacılığın yatırım açısından cazip bir sektör olduğunu kayderek, “Ülkemizde 21 ülkeden 31 yabancı sermayeli banka faaliyet göstermektedir. Yurt dışı yerleşiklere ait bankaların sektör payı yüzde 20’nin üzerindedir. Arap Bankalar Birliği üyesi 10 ülkeye ait 11 bankanın Türkiye’deki sektör payı yüzde 14,5’tir.” dedi.
“KALKINMA YOLU PROJESİ DENİZ YOLUNA ÇOK ÖNEMLİ BİR ALTERNATİF OLACAK
Irak Özel Bankalar Birliği Başkanı Wadee Nouri Al Handal ise yabancı yatırımları çekebilmek için altyapıyı geliştirmenin önemli olduğunu, bunu gerçekleştirmek için Arap ülkeleri ve Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilerin daha iyi noktaya getirilmesi gerektiğini bildirdi.

Handal, Türkiye ile Irak arasında ekonomik ilişkilerin çok önemli bir ivme kazandığını belirterek, ülkeler arasındaki ticaret hacminin iyi bir seviyeye ulaştığını ve Türkiye’nin Irak’ın stratejik kalkınma planlarına çok önemli katkıları olduğunu anlattı.
Kalkınma Yolu Projesi’nin önemine işaret eden Handal, sözlerini, “Deniz yoluna çok önemli bir alternatif olacak ve aynı zamanda daha hızlı bir taşıma yöntemi olacaktır. Çin, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Irak, Türkiye ve İngiltere’ye kadar ulaşacak bir yoldan bahsediyoruz.” diye tamamladı.
]]>“HEDEFİMİZ, TÜRK DÜNYASINI HER ALANDA GÜÇLENDİRMEK”
Fon’un ilk faaliyetlerine ilişkin önemli kararların alındığı oturumun ardından toplantının ikinci oturumuna geçildi. Burada konuşan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, “Müşterek çabalarımız sayesinde Aile Meclisimiz, kurumsal yapısını sağlamlaştıran, uluslararası arenada takip edilen ve üçüncü ülkelerin işbirliği yapmak istediği güçlü ve saygın bir teşkilat haline gelmiştir. Hedefimiz, Türk Dünyası’nı her alanda güçlendirmek ve farklı sınamalar karşısında daha dayanıklı hale getirmektir. 2022 verileriyle baktığımızda 170 milyonu aşan genç ve dinamik nüfusumuz bir nüfusa sahibiz. 1.2 trilyon doları aşan ticaret hacmimiz var. 1.5 trilyon doları aşan bir milli gelir büyüklüğümüz var. Büyük bir kültürel mirasa sahibiz ve büyük atılımlar yapmak için sağlam bir temelimiz, zeminimiz var” dedi.

“TÜRK DEVLETLER TOPLULUĞU, SADECE LİDERLERİN BİR ARAYA ELDİĞİ BİR YAPI OLMAKTAN ÇIKMIŞTIR”
Yılmaz, “İstanbul merkezli Türk Yatırım Fonu son yıllardaki somut atılımlarımızın başında gelmektedir. Türk Devletler Topluluğu sadece liderlerin bir araya geldiği bir yapı olmaktan çıkmış, bugün artık her alanda işbirliğinin geliştiği, derinleştiği bir teşkilata dönüşmüştür. Dün de Sosyal Politikalardan sorumlu bakanlar toplantısına katıldım. Orada da ne kadar etkili bir toplantı olduğunu bizzat görmüş oldum. Ekonomik alandan sosyal alana kültürel alana dış politikaya varıncaya kadar her konuda derinleşen bir teşkilat olduğumuzu ifade etmek isterim” diye konuştu.
“FON’UN SERMAYESİ DİĞER YATIRIMCILARI ÇEKEREK DAHA DA ARTACAKTIR”
Fon’a ilişkin sayısal verilere ve hedeflere de değinen Yılmaz, “Fonun başlangıç sermayesini 500 milyon ABD dolar olarak belirledik. Bu sermaye tabanı; etkili projeler, güçlü kurumsal yapı ve şeffaf iş modeliyle birlikte, diğer yatırımcıları çekerek daha da artacaktır. Özellikle, diğer uluslararası ve bölgesel kalkınma kuruluşlarının ve özel sektörün kaynaklarının mobilize edilmesini öngörüyoruz. Türk Yatırım Fonu, uluslararası ve ulusal finans ve kalkınma kurumlarının yanı sıra ticaret odaları ve özel kuruluşlarla da işbirliği içerisinde faaliyet gösterecektir. Fon’un bölge içi ticaretin teşvik edilmesi suretiyle işbirliğinin daha da geliştirilmesine ve bu kapsamda üye ülkelerin ekonomilerine önemli katkılar sunacağına ve yeni fırsatlar yaratacağına inanıyorum” şeklinde konuştu.
“FON, ÖNEMLİ BİR KATMA DEĞER SUNACAK VE ÜLKELERİMİZİ BİRBİRİNE DAHA DA YAKINLAŞTIRACAKTIR”
Fon’un, Türk devletlerinin iş birliğine katkısını hatırlatan Yılmaz, “Fon, sınai üretim, altyapı, ulaştırma, tarım, bilgi ve iletişim teknolojileri ile turizm dahil olmak üzere karşılıklı fayda sağlayacak kalkınma projelerini desteklemek suretiyle önemli bir katma değer sunacak ve ülkelerimizi birbirine daha da yakınlaştıracaktır. İşletmelerin faaliyetlerini diğer kardeş Türk devletlere genişletmeleri için değerli fırsatlar sunacak ve daha fazla ticaret ve yatırım ortaklığı kolaylaştıracaktır. Fon, altyapı, yenilenebilir enerji, tarım ve turizm alanlarındaki yatırımları finanse edecek ve KOBİ’leri destekleyecektir” ifadelerini kullandı.

“TÜRK YATIRIM FONU TÜRKİYE YÜZYILI’NA YAKIŞIR BİR SAYFA AÇMIŞTIR”
Türk devletlerinin bu ortak girişiminin aynı zamanda gelecek nesilleri için bir adım olduğunu belirten Yılmaz, “Bu başarı Türk Dünyası olarak hepimizin ortak başarısıdır. Türk Yatırım Fonu Türkiye Yüzyılı’na yakışır bir sayfa açmıştır; Ülkelerimize ve bölgemize hayırlı olmasını diliyorum. Fonu, gelecek nesillere umut ve refah aşılayan bir başarı öyküsü haline getirmek için kararlılıkla birlikte çalışmaya devam edeceğiz. Güzel faaliyetleri sürdürmek önemlidir ama iyi bir başlangıç çok çok kıymetli. Başarının özü iyi başlamakla ilgili. İyi başlayıp başarılı olduğumuzda inanıyorum ki önümüzdeki dönem yepyeni fırsatlar açılacaktır” dedi.
ORTAK METİNLER İMZALANDI
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın konuşmasının ardından Türk Yatırım Fonu Guvernörler Kurulu’nun kararlarına ilişkin imza törenine geçildi. Türk Yatırım Fonu Başkanı Kazakistanlı diplomat Bağdad Amreyev ve Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik ortak metinleri imzaladı. Ardından ise tüm katılımcılar birlikte aile fotoğrafı çektirdi.
Haber7 – ÖZEL
Hemen hemen her gün ölümlere ve yaralanmalara neden olan ve sayılarının 10 milyondan fazla olduğu belirtilen başıboş köpekler, Türkiye genelinde büyük bir sorun teşkil etmeye devam ediyor. Halk sağlığı için en büyük tehditlerden biri haline gelen başıboş köpek sorununu için vatandaşlar tarafından harekete geçilmesi beklenirken Batı’nın ise çözümsüzlüğü desteklemesi dikkat çekiyor.
ALMAN MÜSTEŞARDAN DİKKAT ÇEKEN TOPLANTI
Geçtiğimiz Mart ayının sonuna doğru Almanya Ankara Büyükelçiliğinde görevli Gıda ve Tarım Müsteşarı Thomas Huber ile asistanı Janine Kardes’in başıboş köpek sorununun çığ gibi büyümesinde pay sahibi olan sözde ‘hayvansever’ derneklerle toplantı gerçekleştirdiği ortaya çıktı.
Alman yetkililer, davet ettiği Hayvan Haklarını Koruma Federasyonu (HayFed) isimli oluşum ile görüşmeler gerçekleştirdi.

Toplantılar sonrası Hayfed’den yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Almanya Federal Cumhuriyeti – Gıda ve Tarım Bakanlığı Müsteşarı Sn. Thomas Huber ve Sn. Janine Kardeş, Türkiye’deki sahipsiz hayvanlara yönelik sorunlar ve çözümleri konusunda görüşlerimize başvurdular.
HayFed- Hayvan Haklarını Koruma Federasyonu Başkanı Nihal Kasa, Kevser Özcan, Bülent Özcan, Nilgün Sarar Sarıyer Gönüllüleri’nden Hayal Yurdaer, Binnaz Pike, Yağmur Üstündağ’ın katıldığı bu toplantıda sahipsiz hayvanlara yönelik üremeyi kontrol altına alacak tek çözümün belediyelerin etik ve tıbbi kısırlaştırma yapması olduğunu anlattık.
Almanya Federal Cumhuriyeti -Gıda ve Tarım Bakanlığı Sn Müşteşarına, ülkemizdeki sahipsiz hayvanlara yönelik ilgi ve nazik davetleri için teşekkür ediyoruz.”
ALMANYA’DAN İKİYÜZLÜLÜK: TÜRKİYE İÇİN ‘KUDUZ’ UYARISI!
Başıboş köpekler için toplantılar yapan Almanya, seyahat uyarısında ise ikiyüzlülük sergiliyor.
Ağır kanuni yaptırımlarla kendi sokaklarında “sıfır başıboş köpek” politikası uygulayan Almanya, Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı seyahat tavsiyelerinde Türkiye için dikkat çeken uyarılarda bulunuyor.
Alman Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’yi ziyaret edecek vatandaşlarına ‘kuduz aşısı olunması‘ tavsiyesinde bulunuyor.

Öte yandan Almanya, sıfır başıboş köpek politikası uygulayan İngiltere, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, İtalya, İsveç gibi ülkelere yönelik kuduz aşısına gerek duymuyor.


|
ALMANYA’DA BAŞIBOŞLUĞA İZİN YOK!
|
Almanya’da başıboş köpeğin otoyola çıkmasına bile izin verilmiyor. Geçtiğimiz yıllarda Alman polisi, otoyola çıkan bir başıboş köpeğin can güvenliğini tehlikeye atması nedeniyle trafiği durdurmuştu. İğne ile bayılmayan köpek, polis ekipleri tarafından vurularak itlaf edilmiş ve trafik yeniden açılmıştı.
____________
TÜRKİYE KUDUZ RİSKİ EN YÜKSEK ÜLKELER LİSTESİNDE
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) resmi sitesindeki verilere göre, kuduz hastalığı konusunda Türkiye en riskli ülkeler arasında bulunuyor.
Sıfır başıboş köpek politikası uygulayan ABD, Kanada, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Malezya, Arjantin, Şili, Bolivya, Avustralya, Yeni Zellanda, Papua Yeni Gine ve İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Macaristan, Avusturya, Hollanda, Belçika, İsveç, Polonya, Çekya gibi Avrupa ülkeleri en düşük riskli ülkeler arasında yer alıyor.
Hiç kuduz riski bulunmayan Yeni Zelanda ve Japonya ise bu konuda en güvenilir ülkeler listesinde başı çekiyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Tüm Batılı aktörleri İsrail yönetimine karşı baskı yapmaya çağırıyorum” sözlerinin ardından Ankara’nın bu konudaki çabaları arttı. Bir taraftan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanında (UAD) açtığı davaya müdahil olma hazırlıklarını sürdüren Ankara, diğer taraftan üyesi olduğu kuruluşlarda yer alan devletleri İsrail konusunda adım atmaya zorluyor.
Türkiye’nin İsrail konusunda izlediği politikayı değerlendiren milletlerarası hukuk uzmanı Doç. Dr. Hakan Erkiner, insanlık için İsrail’e karşı çıkılması gerektiğini, Türkiye’nin her platformda bu konuda sesini yükselttiğini kaydetti.
“TÜRKİYE’NİN YALNIZ KALMAMASI LAZIM”
Uluslararası hukukta devletlerin İsrail’e baskı yapma imkânları bulunduğunu belirten Erkiner, ticari veya ekonomik anlamda alınan tedbir kararlarına, “karşı önlemler” denildiğini söyledi. Erkiner “Ülkeler güçlü bir biçimde İsrail’e karşı önlemler alırsa ciddi bir baskı oluşturur. Türkiye de bunu yaptı, tek kalmaması lazım. Ankara, dış politikada attığı adımlarla ciddi liderlik sergiledi. Türk Devletleri Teşkilatı ve İslam İş Birliği Teşkilatında bulunduğumuz nokta ile dünyanın önderi olduğumuz fiilen gösterildi. Türkiye, diğer ülkeler tarafından takip edilirse, tek başına bırakılmaz ise yapılanların bir etkisi olur” dedi.
“SİYONİZME TESLİM OLURSANIZ DEMOKRASİNİZİ DE SAVUNAMAZSINIZ”
Olayın Gazze’den ibaret olmadığını söyleyen Hakan Erkiner “Gazze’de haksızlığa karşı çıkabilmek aynı zamanda Türkiye’nin kendi demokrasisine de sahip çıkmasıdır. Dünyada kim siyonizmi eleştirdiyse hemen o ülkede darbe veya benzeri girişimler oldu. Siyonizme teslim olursanız demokrasinizi de savunamazsınız. Yapılanlar sadece fedakârca öne atılma değil, Türkiye’nin kendi refahı ve gelişmesi için muhtaç olduğu demokratik rejiminin de uzun erimli olarak savunabilme basiretini göstermektir” diye konuştu.
TÜRKİYE’NİN BULUNDUĞU COĞRAFYADA AĞIRLIĞI VAR
Doç. Dr. Ekiner, Türkiye gibi bir bölge gücünün Uluslararası Adalet Divanındaki İsrail’ karşı açılan soykırım davasına taraf olma iradesini göstermesinin, İslam İş Birliği Teşkilatına üye ve diğer devletler bakımından da bir öncü misyon oluşturacağının altını çizerek “Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada bir ağırlığı bulunuyor. Ülkeler, güçlü bir biçimde İsrail’e karşı bu önlemleri alırsa, bu bir baskı oluşturur” ifadelerini kullandı.
GÖZ ARDI EDİLMEMESİ GEREKEN BİR FEDAKARLIK VAR
Türkiye’nin İsrail’in bir numaralı çelik ihracatçısı olduğunu ifade eden Hakan Erkiner “Ortada belki de milyonlarca dolarlık yapılmış anlaşmalar var. Ancak yine de böyle bir tedbir kararı alındı. Çünkü bir halkın geleceği söz konusu. Göz ardı edilmemesi gereken bir fedakârlık var” şeklinde konuştu.
İSRAİL EKONOMİSİ ZORA GİRECEK
İsrail basını, Ankara’nın adımının domino etkisi oluşturmasından endişe duyduğunu dile getirirken 2023 itibarıyla Türkiye’den 5,5 milyar dolar alımı bulunan Tel Aviv, ticaretin kesilmesiyle ciddi sıkıntı yaşayacak. Özellikle inşaat sektörünün etkilenmesi beklentiler arasında. Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Altay Atlı “Şüphesiz ki alınan bu önlem Gazze’de yaşanan drama karşı bir tepki olarak ele alındığında ticari boyutun çok ötesinde bir anlam taşıyor. Türkiye’nin ticareti durdurması İsrail için vakit ve nakit kaybı anlamına gelecek. Tüketici ve üreticiler için maliyetler artacak. Ülkedeki enflasyonist baskılar güçlenecek. Bu durumun farklı yansımaları olacağı gibi, diğer ülkelerin de İsrail’e ticaret kısıtlaması yapması da beklenebilecek.
Süreçte yaşananlar özellikle Batılı ülkelerin ‘Çin’de ucuza ürettirip, dünyanın istediğim noktasına transferini kolayca sağlayıp, daha yüksek kar marjıyla satabilirim’ yaklaşımını da sorgulatır hale geldi. Ayrıca pandemi döneminde yatırımın, üretimin ya da tedarik zincirinin tek bir ülkede toplanmasının nasıl sıkıntılı sonuçlar doğurabileceği de yine acı bir şekilde tecrübe edildi.

Pandemi sonrasında beklenen toparlanma küresel durgunluk, Rusya-Ukrayna savaşı, dünyanın jeopolitik bir bloklaşmaya gitmesi, teknolojideki çok hızlı gelişimin global üretim dinamiklerini sarsması ve değişen kimi diğer dengeler nedeniyle bir türlü gelmedi, gelemedi.
Haliyle, başta ABD ve Avrupa Birliği gibi iki dev olmak üzere dünya yatırım kanalları ve tedarik zinciri için yeni bir arayışa girdi. İşte bugünlerde dünyanın farklı bölgelerinden duyduğumuz anlaşmalar, yeni ticaret yolları ya da kalkınma planları yeni dönemin yansımaları.
Bu noktada en önemli sorulardan biri de Türkiye’nin yeni düzende nasıl bir yere konumlanabileceği? ‘Anadolu’nun jeopolitik açıdan eşsiz bir konumda olduğu’ gerçeğini doğrudan küresel ticarette kullanabilecek miyiz şimdiden kestirmek zor. Ancak Ankara’nın önünde doğru adımları atması halinde tarihi bir fırsat görünüyor.
‘BATI’ YAKINDA ÜRETİM İSTİYOR
Pandemi, Çin’deki bir aksamanın dünyayı nasıl etkilediğini göstermesi açısından çok kıymetli. AB de hem o dönemden hem de sonrasındaki gelişmelerden aldığı dersler nedeniyle yeni süreçte mümkün olduğunca ‘near-shoring’ olarak bilinen yakında üretime yönelmek istiyor.
Bu kavram en temel haliyle birbirlerine yakın ülkelerin daha fazla ticaret yapabilmeleri anlamına geliyor. Mesafeler uzadıkça sorunun çözümünün zorlaştığı bir ortamda daha hızlı yol alınması hedefleniyor.
Hem Türkiye’nin jeopolitik konumu hem de 2023 yılı dış ticaret rakamlarına baktığımızda AB ile Türkiye arasında alternatif bir süreç başlayabileceği de değerlendiriliyor. İhracatta en büyük ortağımız olan AB, geçtiğimiz yılın resmi dış ticaret verilerine göre toplam 104,3 milyar dolarla geçmiş yıllarda olduğu gibi yine ilk sırada bulunuyor.
Hatırlanacağı üzere Ankara, geçen yıl AB dışı Avrupa ülkelerine olan ihracatını da piyasalardaki durgunluğa rağmen yüzde 8,3 oranında artırmıştı.
ÇİN+1 KAVRAMI NE DEMEK?
Jeopolitik kırılganlığın kendini ciddi şekilde gösterdiği günümüzde bir diğer önemli mesele de Çin+1 kavramının hayata geçirilmek istenmesi. Burada en temel amaç yatırım ya da tedarik kanallarının tek bir ülkede toplanması fikrinin eskisi kadar cazip gelmemesi.
Dünya bir dönem ‘en hızlı ve en ucuz’ seçeneğine üşüşmüş, Çin sürecin sonundan tedarik zincirinin başrol oyuncusu konumuna yükselmişti. Bugünlerde ‘ucuz ve hızlı’ yerine ‘güvenli ticaret’ yaklaşımı önem kazandı.
Çözüm için düşünülen yol haritası en genel haliyle alternatif ülkelerin de küresel tedarik zincirine dahil edilmek istenmesi. Ancak bu noktada unutulmaması gereken temel nokta bu değişimin bugünden yarına olmayacağı. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve IMF’nin raporlarına göre özellikle pandemi döneminde ciddi yara alsa da Çin’in bu alandaki etkisi önümüzdeki yıllarda da sürecek gibi duruyor.
VİETNAM, HİNDİSTAN VE DİĞERLERİ
Çin’e alternatif olabilecek ülkeler için farklı görüşler var. Burada bazı ülkeler hem nüfusları hem üretim kabiliyetleri hem de ilgili pazarlara yakınlığıyla öne çıkıyor.
Yaklaşık 100 milyonluk bir nüfusu olan, ABD’nin ‘İlişkimizi kapsamlı stratejik ortaklık’ seviyesine yükseltmek istiyoruz’ dediği, Almanya’dan Rusya’ya Çin’den bölgedeki diğer ülkelere kadar herkesin dikkat kesildiği Vietnam bu ülkelerden biri.
ABD’nin ‘vazgeçilmez ortak’ olarak nitelediği, ambargolara rağmen Rusya’dan ucuza enerji almaya devam eden, ülkeye ciddi yatırımlar çeken Hindistan bir diğer seçenek. Ancak özellikle Avrupalı şirketlerin düşük karbon emisyonu ve ‘yeşil üretim’ gibi hassasiyetlerine tam anlamıyla uyum sağlayabilecek bir yapıda değil.
Tayland, Meksika, Malezya ve bazı Afrika ülkeleri de yine benzer şekilde ismi telaffuz edilen alternatif duraklardan.
TÜRKİYE İDEAL BİR SEÇENEK Mİ?
Alternatif üretim bölgeleri ve alternatif rota arayışlarının giderek arttığı dönemde Türkiye’nin nasıl bir noktaya konumlanacağı sorusunun yanıtı oldukça önemli. Çünkü bu süreç siyasi, ekonomik ve sosyolojik açıdan ülkenin geleceğini doğrudan etkileyebilecek değerde.
Kendisine yakın alanlarda üretim isteyen Batı için Türkiye iyi bir alternatif olabilir mi? Her şeyden önce gerek pandemi döneminde gerek Rusya-Ukrayna savaşında Ankara bir şekilde çarkları döndürmeyi başardı.

Son yıllarda konuşulan alternatif lojistik akslar ve enerji koridorları göz önüne alındığında Türkiye yine merkezde konumlanıyor. Trilyonlarca dolarlık bir lojistik ağın tam ortasında olması, çok farklı sektörlerdeki tecrübeleri, oturmuş alt ve üst yapı kabiliyetleri diğer avantajlar öne çıkıyor.

Farklı sektörlerden temsilcilerin konuyla ilgili buluştukları ortak noktalardan biri bölgede ‘verimli, hızlı ve ekonomik’ bir ağın Türkiye olmadan kurulamayacağı hususu. Tedarik zincirinin yeniden inşası sırasında otomotiv, hazır giyim, beyaz eşya gibi sektörlerde alınacak olumlu haberler sürpriz değil. Süreci yakından takip eden kimi isimlere göre Ankara’nın başta dijital ekonomi, yapay zeka, yeşil teknoloji ve katma değeri yüksek üretim gibi alanlarda adımlar atması şart.

Sonuç itibariyle, doğru bir yol haritası uygulanabilmesi halinde Türkiye’nin alternatif ülkeler için oluşabilecek fırsatlardan yararlanarak önemli kazanımlar elde etmesi bekleniyor.
Süreçte yaşananlar özellikle Batılı ülkelerin ‘Çin’de ucuza ürettirip, dünyanın istediğim noktasına transferini kolayca sağlayıp, daha yüksek kar marjıyla satabilirim’ yaklaşımını da sorgulatır hale geldi. Ayrıca pandemi döneminde yatırımın, üretimin ya da tedarik zincirinin tek bir ülkede toplanmasının nasıl sıkıntılı sonuçlar doğurabileceği de yine acı bir şekilde tecrübe edildi.
Pandemi sonrasında beklenen toparlanma küresel durgunluk, Rusya-Ukrayna savaşı, dünyanın jeopolitik bir bloklaşmaya gitmesi, teknolojideki çok hızlı gelişimin global üretim dinamiklerini sarsması ve değişen kimi diğer dengeler nedeniyle bir türlü gelmedi, gelemedi.
Haliyle, başta ABD ve Avrupa Birliği gibi iki dev olmak üzere dünya yatırım kanalları ve tedarik zinciri için yeni bir arayışa girdi. İşte bugünlerde dünyanın farklı bölgelerinden duyduğumuz anlaşmalar, yeni ticaret yolları ya da kalkınma planları yeni dönemin yansımaları.
Bu noktada en önemli sorulardan biri de Türkiye’nin yeni düzende nasıl bir yere konumlanabileceği? ‘Anadolu’nun jeopolitik açıdan eşsiz bir konumda olduğu’ gerçeğini doğrudan küresel ticarette kullanabilecek miyiz şimdiden kestirmek zor. Ancak Ankara’nın önünde doğru adımları atması halinde tarihi bir fırsat görünüyor.
‘BATI’ YAKINDA ÜRETİM İSTİYOR
Pandemi, Çin’deki bir aksamanın dünyayı nasıl etkilediğini göstermesi açısından çok kıymetli. AB de hem o dönemden hem de sonrasındaki gelişmelerden aldığı dersler nedeniyle yeni süreçte mümkün olduğunca ‘near-shoring’ olarak bilinen yakında üretime yönelmek istiyor.
Bu kavram en temel haliyle birbirlerine yakın ülkelerin daha fazla ticaret yapabilmeleri anlamına geliyor. Mesafeler uzadıkça sorunun çözümünün zorlaştığı bir ortamda daha hızlı yol alınması hedefleniyor.
Hem Türkiye’nin jeopolitik konumu hem de 2023 yılı dış ticaret rakamlarına baktığımızda AB ile Türkiye arasında alternatif bir süreç başlayabileceği de değerlendiriliyor. İhracatta en büyük ortağımız olan AB, geçtiğimiz yılın resmi dış ticaret verilerine göre toplam 104,3 milyar dolarla geçmiş yıllarda olduğu gibi yine ilk sırada bulunuyor.
Hatırlanacağı üzere Ankara, geçen yıl AB dışı Avrupa ülkelerine olan ihracatını da piyasalardaki durgunluğa rağmen yüzde 8,3 oranında artırmıştı.
ÇİN+1 KAVRAMI NE DEMEK?
Jeopolitik kırılganlığın kendini ciddi şekilde gösterdiği günümüzde bir diğer önemli mesele de Çin+1 kavramının hayata geçirilmek istenmesi. Burada en temel amaç yatırım ya da tedarik kanallarının tek bir ülkede toplanması fikrinin eskisi kadar cazip gelmemesi.
Dünya bir dönem ‘en hızlı ve en ucuz’ seçeneğine üşüşmüş, Çin sürecin sonundan tedarik zincirinin başrol oyuncusu konumuna yükselmişti. Bugünlerde ‘ucuz ve hızlı’ yerine ‘güvenli ticaret’ yaklaşımı önem kazandı.
Çözüm için düşünülen yol haritası en genel haliyle alternatif ülkelerin de küresel tedarik zincirine dahil edilmek istenmesi. Ancak bu noktada unutulmaması gereken temel nokta bu değişimin bugünden yarına olmayacağı. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve IMF’nin raporlarına göre özellikle pandemi döneminde ciddi yara alsa da Çin’in bu alandaki etkisi önümüzdeki yıllarda da sürecek gibi duruyor.
VİETNAM, HİNDİSTAN VE DİĞERLERİ
Çin’e alternatif olabilecek ülkeler için farklı görüşler var. Burada bazı ülkeler hem nüfusları hem üretim kabiliyetleri hem de ilgili pazarlara yakınlığıyla öne çıkıyor.
Yaklaşık 100 milyonluk bir nüfusu olan, ABD’nin ‘İlişkimizi kapsamlı stratejik ortaklık’ seviyesine yükseltmek istiyoruz’ dediği, Almanya’dan Rusya’ya Çin’den bölgedeki diğer ülkelere kadar herkesin dikkat kesildiği Vietnam bu ülkelerden biri.
ABD’nin ‘vazgeçilmez ortak’ olarak nitelediği, ambargolara rağmen Rusya’dan ucuza enerji almaya devam eden, ülkeye ciddi yatırımlar çeken Hindistan bir diğer seçenek. Ancak özellikle Avrupalı şirketlerin düşük karbon emisyonu ve ‘yeşil üretim’ gibi hassasiyetlerine tam anlamıyla uyum sağlayabilecek bir yapıda değil.
Tayland, Meksika, Malezya ve bazı Afrika ülkeleri de yine benzer şekilde ismi telaffuz edilen alternatif duraklardan.
TÜRKİYE İDEAL BİR SEÇENEK Mİ?
Alternatif üretim bölgeleri ve alternatif rota arayışlarının giderek arttığı dönemde Türkiye’nin nasıl bir noktaya konumlanacağı sorusunun yanıtı oldukça önemli. Çünkü bu süreç siyasi, ekonomik ve sosyolojik açıdan ülkenin geleceğini doğrudan etkileyebilecek değerde.
Kendisine yakın alanlarda üretim isteyen Batı için Türkiye iyi bir alternatif olabilir mi? Her şeyden önce gerek pandemi döneminde gerek Rusya-Ukrayna savaşında Ankara bir şekilde çarkları döndürmeyi başardı.

Son yıllarda konuşulan alternatif lojistik akslar ve enerji koridorları göz önüne alındığında Türkiye yine merkezde konumlanıyor. Trilyonlarca dolarlık bir lojistik ağın tam ortasında olması, çok farklı sektörlerdeki tecrübeleri, oturmuş alt ve üst yapı kabiliyetleri diğer avantajlar öne çıkıyor.
Farklı sektörlerden temsilcilerin konuyla ilgili buluştukları ortak noktalardan biri bölgede ‘verimli, hızlı ve ekonomik’ bir ağın Türkiye olmadan kurulamayacağı hususu. Tedarik zincirinin yeniden inşası sırasında otomotiv, hazır giyim, beyaz eşya gibi sektörlerde alınacak olumlu haberler sürpriz değil. Süreci yakından takip eden kimi isimlere göre Ankara’nın başta dijital ekonomi, yapay zeka, yeşil teknoloji ve katma değeri yüksek üretim gibi alanlarda adımlar atması şart.
Sonuç itibariyle, doğru bir yol haritası uygulanabilmesi halinde Türkiye’nin alternatif ülkeler için oluşabilecek fırsatlardan yararlanarak önemli kazanımlar elde etmesi bekleniyor.
Ankara’nın halihazırda yaklaşık 30 Afrika ülkesiyle Savunma Sanayii İş Birliği Anlaşması var. Bu anlaşmalar sadece savunma sanayii platformlarının satışını kapsamıyor.
Askeri çerçeve anlaşmalarıyla Türkiye ile Afrika’daki ülkeler arasında geliştirilen güvenlik ilişkileri de giderek derinleşiyor. Ortaya çıkan tabloda iki taraf için kazan-kazan ilkesiyle inşa edilen bu yeni süreç farklı dinamikleri de beraberinde getiriyor.
Gelinen noktada Afrika’daki kimi ülkelerin merkezi hükümeti, elindeki Türk SİHA’ları ile ayrılıkçı unsurlara ya da terör gruplarına operasyonlar düzenleyebiliyor. Günün sonunda Kara Kıta’da uzun yıllar sonra merkezi hükümetler ‘devletin gücünü’ bir şekilde Türk hava araçları vasıtasıyla göstermiş oluyor.
Savunma Sanayii Araştırmacısı Ahmet Alemdar ile Türkiye’nin Afrika’daki bu yansımasını ve sürecin detaylarını konuştuk…

KISITLI İMKANLARLA KAPSAMLI ÇÖZÜM ARAYIŞI
Afrika genelinde artan ve çeşitlenen güvenlik tehditleri haliyle ülkelerin savunma harcamalarında artışa gitmelerine sebep oldu. Alemdar, eldeki imkanların oldukça kısıtlı olduğundan bahsedip, haliyle bu tür tehditler ve risklerle mücadele için verimli bir yapı inşa edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
“Son dönemde Afrika ülkelerine yapılan SİHA satışlarını bu yönüyle okumak lazım” dedikten sonra bölgedeki devletlerin, yeni tedarik edilen hafif savaş uçakları ve İHA sistemleriyle bir şekilde güncel kalmaya çalıştığını kaydediyor.

KEŞİF, GÖZETLEME VE İSTİHBARAT ‘OLMAZSA OLMAZ’
Bahse konu tehditlerle mücadele noktasında teçhizat ve eğitimli personel sorunları olduğu bilgisini de paylaşıyor Alemdar. Karadan, denizden ve havadan müdahale için hem personel hem zırhlı araç ve gereçlerin ne nitelik ne de sayısal olarak yeterli olmadığına dikkat çekiyor.
İşte bu noktada Türkiye’den alınan SİHA’lar öne çıkıyor. Çünkü elinizdeki kısıtlı imkanları en verimli şekilde kullanabilmek için çok iyi bir keşif, gözetleme ve istihbarat üçgeni kurmanız gerekiyor.
Alemdar, “Tüm bunlara ek olarak bu hava araçlarının son derece hassas mühimmatları da var” diyor ve böylece anında angajman gerektiren hedeflerin etkisiz hale getirilmesinin mümkün olduğunu söylüyor

“TÜRK SİHA’LARI AFRİKA İÇİN EN İDEAL ÇÖZÜM”
Türk yapımı Bayraktar TB2 veya ANKA gibi MALE sınıfı İHA sistemlerinin Afrika ülkeleri için çok ideal çözümler oluşturduğu görüşünde Ahmet Alemdar. Sebebini sorduğumuzda şöyle yanıtlıyor:
“Uzun süre havada kalabilmeleri, faydalı yüklerinin etkinliği gibi konular bir tarafa işletme maliyetlerinin jet motorlu uçaklara kıyasla oldukça düşük olması Türk SİHA’ları öne çıkarıyor.
Kaldı ki jet motorlu uçakların pilot eğitimleri de oldukça masraflı. Bir saatlik görev uçuşu işletme maliyeti elinizdeki Türk SİHA’sının kat be kat fazlası. Tüm bunları alt alta koyduğunuzda Türk insansız hava araçları sahip oldukları yüksek teknoloji, hassas vuruş kabiliyetleri ve maliyet etkin yapılarıyla Afrika’daki tüm ülkelerin dikkatlerini üzerine çekiyor.”

DAHA ÖNCE YARDIM İSTENEN ÜLKELERDEN FAYDA SAĞLANAMADI
Sürecin askeri tarafından sonra bir başka konu başlığına geliyor Ahmet Alemdar ve Türk SİHA’larının kıta genelinde ortaya koyduğu performansın politik yansımalarına işaret ediyor.
Afrika kıtasında zayıf veyahut başarısız olarak tanımlanabilecek devletler bulunduğunu anımsatıp devam ediyor:
“Ülkelerin merkezi hükümetleri iç güvenlik ve sınır sorunlarında yetersiz kalabiliyor. Hatırlanacağı üzere bir dönem Afrika ülkelerinde bahse konu tehditlerle mücadele için ABD, Rusya ya da Fransa desteğine yoğun ilgi vardı. Uluslararası partnerlerle çözüm arayışlarına girişen ülkeler yolun sonunda maalesef sömürgecilik noktasına varan uygulamalara maruz kaldı.
Mali örneğini ele alalım… Fransızlar, ülkedeki ayrılıkçılarla mücadele için neredeyse 10 yıldır buradaydı. Çözüm gelmediği gibi merkezi hükümet de zayıfladı. Günümüzde ise bu tehditlerle mücadele için Türk SİHA’larını kullanan Mali’de merkezi hükümetin güçlendiği rapor ediliyor. Yakın zaman önce Mali Dışişleri Bakanı, ‘Türk SİHA’ları durumu değiştiriyor’ demişti.
Mali tek örnek değil… Ayrılıkçılar ve silahlı gruplarla etkin mücadelede Etiyopya örneği de gözümüzün önünde. Burada Türk SİHA’ların performansı merkezi hükümetin ciddi bir güç kazanmasını sağladı.
Son dönemde Afrika ülkelerinin TB2, Akıncı, ANKA ve Aksungur SİHA platformlarına olan ilgisi işte bu noktayı işaret ediyor. Maliyet etkin bir şekilde güvenlik tehditleri ile mücadele ve merkezi hükümetin güçlü kılınması…”

“ÜLKELERİN EKONOMILERİNE KATKISI DA ÇOK FAZLA”
Kısaca günümüzde Türk SİHA’ları hem bölgedeki sömürgecilik anlayışında hem de merkezi hükümetlerin güçlerinde değişiklik görülmesini sağlıyor. Haliyle tam bağımsız bir merkezi hükümetler tesis edilebiliyor.
Bu noktada Ahmet Alemdar, sınırların kontrolü başta olmak üzere kimi farklı başlıklarda elde edilen kazanımların aslında ülkelerin ekonomisini de olumlu anlamda etkilediğini söylüyor.
İşler kontrolden çıktığında merkezi hükümetin yasal gelirleri ve paralel olarak kaynaklarının azaldığını anlatan Alemdar, “Türk SİHA’ları hem asayiş ve denetim hem de terörle etkin mücadele kapsamında başrol oynuyor. Bu kabiliyetleri gelişen merkezi hükümetler ekonomik açıdan da rahatlıyor ve haliyle ülke kalkınma açısından olumlu bir seyir izliyor” diyerek sözlerini tamamlıyor.
Zaman zaman ABD dolarının küresel hakimiyetinin azalacağına ve hatta ortadan kalkacağına yönelik iddialı çıkışlar ve beklentiler gündeme geliyor. Ancak bu beklentiler kısa süre sonra yerini mevcut sisteme uyum eksikliklerinin giderilmesine yönelik çabalara bırakıyor.
2008 finansal krizinden sonra gündemi bir süre meşgul eden de-dolarizasyon[1]girişimleri, Rusya’ya yönelik yaptırımlar sonrasında yeniden ve daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birçok uzman önceki durumu referans alarak, doların küresel ekonomiyi yöneten kurallara dayalı düzenin çıpası olarak önemli bir fonksiyon icra ettiğini ve doların hakimiyetine ilişkin tartışmaların bu gerçekliği ihmal ettiğini savunarak bu durumun da kalıcı sonuçları olamayacağı yönünde değerlendirmeler yapıyor. Ancak bu sefer görünüm daha farklı. Doların hegemonyası devam etse de bu durumu orta ve uzun vadede tersine çevirmeye yönelik ciddiye alınabilecek çok sayıda gelişme ve girişim söz konusu.
DOLAR HEGEMONYASI VE ABD’NİN TUTUMU
Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) başka ülkelere yaptırım uygulama gücü doğrudan doların merkezi rolünden kaynaklanıyor. Doların rezerv para statüsü ve yaygın kullanımı, ABD’ye istediğinde işlemleri engellemek ve varlıklara el koymak gibi olağanüstü bir güç kullanma imkanı sunuyor. Halihazırda bazı ülkeler ABD öncülüğünde Batı’nın yaptırımlarına maruz bırakılırken diğer birçok ülkeye de bu yaptırımlar üzerinden gözdağı veriliyor.
ABD’nin bu imkanı zaman zaman küresel menfaatler görüntüsü altında kendi çıkarları doğrultusunda keyfi bir biçimde kullanması önemli rahatsızlıklar doğuruyor. Mevcut durumda Batılı ülkeler de dahil hiçbir ülkenin, benzer şiddette olmasa bile bu tür yaptırımların konusu olmayacağına dair garantisi bulunmuyor. Bu pencereden bakıldığında, doların hakimiyetini zayıflatan faktörler arasında ekonomik gelişmelerin yanı sıra jeopolitik gelişmelerin de etkisinin ağırlığı hissediliyor. Jeopolitik gerilimler de-dolarizasyon girişimlerinde birtakım hareketlenmelere yol açarken, gönüllü veya zorunlu ABD’nin yanında bulunan ülkelerde de güvenlik kaygıları ekonomik kaygıların önüne çıkıyor.
RUSYA’YA YAPTIRIMLAR
Rusya, 2014 yılında Kırım’ı yasa dışı ilhakının ardından ABD ve Avrupa Birliği (AB) kaynaklı yaptırımlara maruz kaldı. 2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna savaşının ardından ise bu yaptırımların kapsamı ve şiddeti arttı. Söz konusu yaptırımlar, finansal ve ticaridir. Finansal yaptırımlar kapsamında Rusya Merkez Bankası rezervlerinin dondurulması, önde gelen Rus bankalarının finansal iletişim sistemi Dünya Bankalararası Finansal Telekomünikasyon Birliği’nden (SWIFT) çıkarılması, bu kurumların varlıklarının dondurulması ve uluslararası finansal piyasalara erişime yönelik kısıtlamalar yer alıyor. Ticaret önlemleri ise ABD menşeli teknolojik ürünlerin Rusya ve Belarus’a ihracının kısıtlanması, bazı mal ve hizmetlerin ihracat ve ithalatına yönelik kısıtlamalar ve Rus petrolüne tavan fiyat uygulamasını içeriyor.
YAPTIRIMLAR NASIL UYGULANIYOR?
ABD, söz konusu yaptırımları doların küresel ölçekte kullanımını sağlayan SWIFT ve Takas Odası Bankalararası Ödeme Sistemi (CHIPS) ödeme altyapılarını kullanarak yapıyor. SWIFT, sınır ötesi ödeme ve mutabakat amacıyla kullanılan bir iletişim sistemidir. Merkezi Belçika’da bulunan bu sistemdeki veriler üzerinden ABD, uluslararası finansal akımları takip ve kontrol edebiliyor. Yine ABD’nin kontrolündeki özel bir transfer sistemi olan CHIPS üzerinden günlük yaklaşık 1,8 trilyon dolarlık işlem yapılıyor. Bu sistemler katılımcı ülkeler açısından önemli işlevler görürken, zaman zaman ABD’nin sorun yaşadığı ülkeler için bir yaptırım aracına dönüşebiliyor. SWIFT üzerinden uygulanan yaptırımlar, ilgili ülkenin ekonomik ve finansal yapısı üzerinde oldukça sarsıcı etkiler doğurduğu gibi bir bütün olarak uluslararası finansal sistemin istikrarını da tehdit ediyor. Uluslararası ödemelerdeki rolü dolayısıyla SWIFT üzerinden uygulanan yaptırımlar “finansal nükleer silah” olarak adlandırılıyor.
Bu durum, söz konusu sistemden dışlanarak uluslararası ticari ve finansal işlemlerde sıkıntı yaşayan ülkeleri alternatif arayışlarına sevk ediyor. Bu anlamda Rusya 2014 yılında Finansal Mesaj Transfer Sistemi’ni (SPFS) geliştirdi. Çin buna benzer şekilde 2015 yılında Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemini (CIPS) oluşturdu. 2022’de ise Hindistan dış ticaret ödemeleri için Hindistan Rupisi Cinsinden Uluslararası Ticaret Ödeme Mekanizması’nı devreye soktu. Ancak mevcut halleriyle bu mekanizmaların gerek altyapı, gerekse güvenilirlik ve kabul noktasında önemli sorunları bulunuyor.
YAPTIRIMLAR ALTERNATİF ARAYIŞLARINI MOTİVE EDİYOR
Ekonomik yaptırımların mevcut uluslararası rezerv para sistemini nasıl etkileyeceği önemli bir tartışma alanıdır. Tartışmanın bir tarafında küresel sistem açısından sorunlu görülen ülkelerin cezalandırılmasının yanlış bir şey olmadığını ve bu yaptırımların doların rezerv para statüsüne zarar vermeyeceğini savunanlar yer alıyor. Karşı taraftakiler ise, bir ülkenin uluslararası varlıklarının tek taraflı kararlarla dondurulması ve el konulması gibi sert tedbirlerin yaptırıma maruz kalan ülkelerin yanı sıra diğer birçok ülkeyi de rahatsız edeceği ve alternatif arayışlarına iteceğini belirtiyorlar. Bu bağlamda söz konusu yaptırımlar, doların küresel rezervler içerisindeki payının gerilemesi sürecini hızlandıracak ve farklı paraların öne çıkmasına zemin oluşturacaktır.
Mevcut yaptırımların ağırlıklı olarak ABD’nin kendi çıkarları doğrultusunda dizayn edilmesi, diğer ülkelerin de bu anlamda hedef olabilecekleri algısını güçlendiriyor. Bu tarz yaptırımlar, uluslararası para sisteminin bazı ülkelere sağladığı dengesiz ayrıcalıkların daha fazla sorgulanmasına yol açıyor ve alternatif para ve parasal düzenleme arayışlarını motive ediyor. ABD yaptırımlarıyla karşılaşma riski olan ülkeler alternatif parasal ve finansal düzenlemelere daha fazla ilgi gösteriyor. Yaptırımlardan rahatsız olan birçok ülke ise ABD’yi karşılarına alarak uluslararası sistemden dışlanma kaygılarıyla, mevcut jeopolitik koşullarda kendi güvenlikleri açısından sessiz kalmaktan yana tavır alabiliyorlar.
Diğer taraftan bu ülkeler söz konusu yaptırımların dolaylı etkilerine maruz kalıyor. Bu durum, ABD’nin geleneksel müttefiklerini ve uluslararası toplumun önemli bir kısmını doğrudan olmasa da dolaylı bir şekilde karşısına almasına neden oluyor. Ayrıca Rusya’ya karşı takınılan bu sert tavrın, İsrail’in Filistin’e karşı yürüttüğü ve bütün insanlığın vicdanını yaralayan saldırıları karşısında gündeme gelmemesi arkasına sığındıkları evrensel insani değerler, evrensel hukuk ve kurallara dayalı sistemler paradigmasını da bütünüyle çökertti. Bu gelişmeler, doların hakimiyetine yönelik sorgulamaların ve meydan okumaların çok daha ileri aşamalara geçmesine yol açabilecektir.
ABD DOLARININ YAKIN GELECEKTE DURUMU
ABD dolarının gücünün yakın bir gelecekte önemli bir aşınmaya konu olmayacağı düşünülüyor. Ancak orta ve uzun vadede diğer ulusal ve bölgesel para birimleri dolara alternatif bir konuma gelebileceklerdir. Diğer taraftan, ABD cenahında özellikle son dönemlerdeki yaptırımlar ve yaptırım tehditlerinin bu süreci hızlandırabileceğine dair kaygılar giderek artmaya başladı. ABD’nin üst düzey ekonomi yöneticilerinin de aralarında bulunduğu bazı yetkililer ve uzmanlar, yaptırımların bu şekilde kullanımının doların küresel para konumuna zarar vereceğine dikkati çekiyor. Söz konusu çevreler, ABD’nin yaptırımlar konusundaki katı tavrını yumuşatarak bunların sırf kendi jeopolitik amaçları için değil, bütün ülkelerin menfaatleri doğrultusunda uygulandığı konusunda bir algı oluşturmasının doların itibarını koruyabileceğine dair bir kanaat içerisindeler. Bu bağlamda, yaptırımların gerekçelerinin kabul edilebilir olması, merkez bankası rezervlerinin dondurulması gibi uç uygulamalar yerine daha dar kapsamlı yaptırımların tercih edilmesi, diğer ülkelerin bu anlamda taraf seçmeye zorlanmaması, yaptırımların 3’üncü taraflar üzerindeki etkilerini azaltıcı önlemler alınması gibi somut öneriler gündeme getiriliyor.
ABD, kendi parasını, merkezinde yer aldığı uluslararası finans alt yapıyı ve uluslararası kuruluşlar üzerindeki hakim pozisyonunu dış politikasının bir uzantısı olarak yaptırım ve tehdit amaçlı kullanmaktan vazgeçerse, bu durum mevcut konumunu bir süre devam ettirmesini mümkün kılabilir. Ancak ABD’nin parasının gücünü dış politika hedefleri için kullanmaktan vazgeçmesini ve küresel gelişmeleri dikkate alarak gönüllü biçimde Çin’e veya diğer ülkelere parasal anlamda bir alan açmasını ve sistemi rahatlatmasını beklemek kısa vadede pek mümkün gözükmüyor.
Diğer taraftan, de-dolarizasyon girişimlerinin henüz çok etkili sonuçlar doğurduğu söylenemez. Doların uluslararası rezervlerdeki kullanımı 1999’da yüzde 71 iken 2022’de yüzde 58’e düşse de uluslararası değişim aracı ve hesap birimi gibi diğer alanlardaki gücünde önemli bir gerileme söz konusu değil. ABD’nin sahip olduğu yüksek ekonomik ve teknolojik güç, bunun ortaya çıkardığı askeri ve siyasi üstünlük, uluslararası kuruluşlarla oluşturduğu ilişki biçimleri, oluşturduğu finansal altyapı gibi faktörler doların hakimiyetine meydan okuyacak girişimlerin işini önemli ölçüde zorlaştırıyor.
Çin başta olmak üzere ekonomik güç anlamında ABD’yi dengeleyebilecek ülkelerin paralarını dolar karşısında alternatif olarak görmemiz daha uzun zaman alacak gibi görünüyor. Ancak bu süreçte bir taraftan doların hakimiyet alanının giderek zayıfladığına ve özellikle bölgesel ekonomik entegrasyonlarda dolar yerine ulusal paraların kullanımının giderek yaygınlaştığına tanıklık edilecektir. ABD’nin uluslararası para sistemindeki hakim pozisyonunun zayıflamasının önemli siyasi yansımaları olacak ve küresel güç dengeleri değişecektir. Çok kutuplu bir para sisteminde, ABD’nin bu alandaki aşırı kazançları ve diğer alanlara da sirayet eden üstünlükleri önemli ölçüde ortadan kalkacaktır.