50. yıl coşkusu! Siyasi liderler de KKTC’de!



















Prof. Dr. İsmail Şahin, “Kıbrıs’ta İki Devletli Çözüm – Tarih, Kimlik, Siyaset” adlı kitabında, neden en gerçekçi yolun iki devletli çözüm olduğunu anlatıyor. Kitabın yazarı Şahin, şu değerlendirmelerde bulunuyor:
15 Temmuz 1974 tarihinde, Kıbrıs’taki Makarios karşıtı güçler EOKA-B, Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO) ve Yunan Alayı (ELDİK) Yunan hükümetinin (askeri cunta) desteğiyle Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı bir darbe gerçekleştirmişti. Darbenin amacı, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını (Enosis) sağlamak ve adayı tamamen Yunan kontrolüne geçirmekti. 1967 yılında darbeyle Yunanistan’da iktidarı ele geçiren askerler, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını güçlü bir şekilde destekliyordu. Makarios ise daha pragmatik bir yaklaşıma sahipti ve Enosis’in hemen gerçekleştirilmesinden ziyade zamana yayılmasını savunuyordu. Zira Makarios, ani bir Enosis hamlesinin Türkiye’nin askeri müdahalesine yol açacağına inanıyordu. Lefkoşa ile Atina arasındaki Enosis anlaşmazlığından dolayı Yunan hükümeti ile Makarios’un arası gün geçtikçe daha da bozuldu.

1963 yılında Kıbrıs Türklerine yönelik başlatılan saldırılar, Türkiye’nin siyasi ve askeri müdahaleleriyle 1968 yılında durulmuş ve adadaki gergin havanın yumuşamasıyla toplum liderleri arasında diplomatik görüşmeler başlamıştı. Makarios, 1963-1968 arası dönemde, Türkiye’ye rağmen Enosis’in gerçekleşmesinin bir hayal olduğunu çok iyi tecrübe etmişti. Bu yüzden Enosis’i ikinci plana iterek Kıbrıs’ın bağımsızlığını ve egemenliğini koruma konusuna daha fazla önem vermeye başlamıştı. Makarios’un bu bağımsız tutumu, Yunanistan’daki cuntanın hoşuna gitmiyordu. Makarios’u güzellikle yola getiremeyeceğini anlayan Yunanistan, meseleyi şiddet yoluyla çözmeye karar vermişti. Bunun üzerine Yunanistan’daki askeri cunta tarafından 1971 yılında, Kıbrıs’ta EOKA-B adında bir yeraltı örgütü kuruldu. EOKA-B’nin ana hedefi, Makarios’u devirmek ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını sağlamaktı. Örgütün başında adaya gizlice gönderilen iflah olmaz Enosis taraftarı, Türk düşmanı ve anti-komünist Grivas bulunuyordu.
İFLAH OLMAZ ENOSİS TUTKUSU
Yakın geçmişte Kıbrıs Türklerini adadan temizlemek konusunda sıkı bir iş birliği yapan Grivas ve Makarios artık karşıt saflarda yer alıyordu. Grivas’a göre Makarios, Yunanlıların milli davası Enosis’e ihanet etmişti. Yunan Alayı ve RMMO’nun da destek verdiği EOKA-B’nin hedefinde sadece Makarios bulunmuyordu; Makarios hükümeti ile yakın ilişkiler içinde olan solcu gruplar ve komünist örgütler de EOKA-B’nin kara listesinde yer alıyordu. Bu dönemde solcu gruplar, sendikalar ve AKEL gibi siyasi partiler Kıbrıs’ta güçlü bir etkiye sahipti ve Makarios hükümetine destek veriyorlardı. EOKA-B, suikastlar, terör saldırıları ve diğer caydırıcı eylemler yoluyla, solcu grupların etkisini kırarak, kendi ideolojik ve siyasi hedeflerine ulaşmayı amaçlıyordu. İşin zor kısmını Makarios oluşturuyordu. O hem kilisenin başpiskoposu hem de devletin başkanıydı. Bu nedenle Makarios’u devirmek, EOKA-B için stratejik bir önem arz ediyordu.
EOKA-B, Enosis’i gerçekleştirmek için Kıbrıs’ta tam bir kontrol sağlamanın gerekli olduğunu düşünüyordu. Makarios ve solcuların etkisi, bu hedefin önünde bir engel olarak görülüyordu. Bu nedenle, EOKA-B, Makarios ve solcu gruplara karşı suikast, şiddet ve terör eylemleri düzenleyerek, adada kendi hakimiyetini kurmayı ve bu sayede Yunanistan’ın Kıbrıs üzerindeki kontrolünü artırmayı planlıyordu. Kıbrıs’ı ele geçirme ya da ada üzerinde hakimiyet kurma düşüncesi, 1967-1974 yılları arasında Yunanistan’da iktidarda olan askeri cuntaya ait değildi. Yunanistan’ın Enosis ısrarının kökeninde, Helenizm ideolojisi ve Megali İdea (Büyük Fikir) yatıyordu. Megali İdea, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde yaşayan Yunan halklarının birleştirilmesini ve Bizans İmparatorluğu’nun eski topraklarının geri alınmasını hedefleyen yayılmacı bir ideolojiydi. Bu bağlamda Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar, Yunanistan’ın bir parçası olarak kabul ediliyordu. İktidardaki Yunan askeri cuntası, kendi meşruiyetini ve kamuoyu desteğini artırmak adına Yunan halkı için milli gurur ve prestij kaynağı olan Enosis hedefini kullanıyordu. Yunanistan’da güçlü bir milliyetçi duygunun yaygın olduğu bu dönemde, Enosis’in gerçekleştirilmesi, Yunan halkı için büyük bir zafer ve tarihi bir olay olarak tarihi kayıtlara geçebilirdi.
YANLIŞ HESAPLAMALAR VE İDEOLOJİK KÖRLÜK
Yunan hükümetinin stratejik hesaplarına göre, Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunması imkansıza yakın bir olasılıktı. Özellikle ABD ve NATO’nun Türkiye’nin askeri müdahalesine izin vermeyeceği kanaati, Atina’da özgüven patlamasını da beraberinde getirmişti. Bununla birlikte Atina, Sovyetler Birliği’nin güçlü tepki gösterme ihtimalinden dolayı Türkiye’nin askeri müdahaleye başvuramayacağını düşünüyordu. Bununla birlikte Yunan hükümeti, İngiltere, ABD ve NATO’nun desteğine aşırı derecede güveniyordu. Enosis hedefine olan bağlılıktan dolayı yakalandığı ideolojik körlük, Türkiye’nin vereceği tepkiyi görmeyi engelliyordu. Bir defa Türkiye, Garantörlük Antlaşması gereği, Kıbrıs’a müdahale hakkına sahipti. Yunan hükümeti, herhangi bir darbe durumunda Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanacağını ve bu kapsamda uluslararası destek bulacağını öngöremiyordu. Yunan hükümeti, 15 Temmuz’da Kıbrıs’ta yaptığı darbeyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini bozduğu gibi uluslararası taahhütlerinin de dışına çıkmıştı. Dolayısıyla Türkiye’nin askeri müdahalesi uluslararası hukuk nezdinde yasal ve meşru bir zemine oturmuştu. Bu yüzden İngiltere, ABD ve NATO’nun tüm baskısına rağmen Türkiye’nin müdahalesi engellenememişti.
TÜRKİYE’NİN KARARLILIĞI VE HIZLI HAREKETİ
15 Temmuz darbesiyle Yunanistan Kıbrıs’ı ele geçirmişti. Makarios darbeden sağ kurtulup adadan kaçmayı başarmıştı. Darbeciler Makarios’un yerine EOKA mensubu Enosis taraftarı Nikos Sampson’u getirmişlerdi. Bu defa Rumlar arasında şiddetli çatışmalar patlak vermişti. Türkiye’nin hızlı karar verip ivedi bir şekilde hareket etmesi gerekiyordu. Darbeciler yerini sağlamlaştırmadan iktidardan uzaklaştırılmalıydı. Hukuki ve siyasi şartlar ve konjonktür Türkiye’den yanaydı. Zira darbe, uluslararası düzeyde büyük bir tepkiye yol açmıştı. Başbakan Bülent Ecevit kararlı ama temkinliydi. Önce diplomasi diyordu. Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan ve Türk Silahlı Kuvvetleri önce müdahale, sonra diplomasi görüşünü savunuyordu. Bir takım görüş ayrılıklarına rağmen tüm taraflar, acil müdahale konusunda mutabıktı. Darbe rejimi, meşruiyet kazanmadan devrilmeliydi. Çünkü müdahalenin geciktirilmesi veya sürüncemede kalması, Kıbrıs’taki Yunan hakimiyetini daha güçlü ve yasal hale getirebilirdi. Böyle bir senaryoda, Kıbrıs Türklerinin akıbeti, egemenliği Yunanistan’a geçen adalarda yaşayan Türklerden farklı olmayacaktı. İngiltere Dışişleri Bakanı James Callaghan müdahaleye karşıydı. Hatta Türkleri müdahaleden vazgeçirmesi için ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dan yardım talep ediyordu. Kissinger, Callaghan’a gönderdiği cevabi bir yazıda, “galiba bu defa Osmanlıları durduramayacağız” diyordu. Türk hükümetinin geri adım atması ihtimal dışıydı. Çünkü hiçbir hükümet, gözünü Batı Anadolu’dan bir türlü alamayan Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ele geçirmesine sessiz kalamazdı. Bu, Yunanistan’ın Ege’den Doğu Akdeniz’e Türkiye’yi kuşatması demekti. Sadece Kıbrıs Türklerini değil tüm Türkiye’yi büyük bir beka sorunuyla karşı karşıya getiren bu elim hadisenin vakit kaybetmeden def edilmesi gerekiyordu. Bu defa mızrak çuvala sığmıyordu.
Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ele geçirmesi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik konumunun zayıflamasına ve bölgedeki askeri güç dengesinin Yunanistan lehine değişmesine neden olabilirdi. Böyle bir senaryoda, Türkiye’nin deniz güvenliği, askeri, ekonomik ve ticari faaliyetleri ciddi bir biçimde kısıtlanabilirdi. Türkiye’nin bu riski göze alması, telafisi güç ve imkânsız zararlara yol açabileceğinden Türk hükümeti, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın icrasında kararlı bir duruş sergiliyordu. Askeri ve diplomatik raporlar, Kıbrıs’ı Yunan’a teslim etmenin risklerinin harekâtı göze almanın risklerinden daha fazla olduğunu söylüyordu. Son yıllarda ortaya çıkan Doğu Akdeniz Krizi, bu gerçekliği bir kez daha gözler önüne serdi. Bugünden geriye bakıldığında, Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı ile Yunanistan’ın sadece Kıbrıs’ı değil aynı zamanda Doğu Akdeniz’i istila etmesinin önüne geçtiği rahatlıkla görülebiliyor.
]]>Osmanlı Devleti’nin, 1878’deki Rusya ile yaptığı savaştan yenilgiyle ayrılmasının ardından, yardım karşılığı İngiltere’ye kiralanan Kıbrıs, 5 Kasım 1914’te ise İngiltere tarafından tamamen ilhak edildi. Ada, 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması ile tamamen İngiltere’ye bırakıldı.
Kıbrıs’ın ve Anadolu’nun batı yakasının Yunanistan’a bağlanmasını hedefleyen “Enosis” hayallerini 1821’den beri sürdüren Kıbrıslı Rumlar, İngiltere yönetiminde Yunanistan’ın desteğiyle bu planlarını açıkça ilan etmeye başladı.
Kıbrıslı Rumlar, adanın tamamını diplomatik yollardan ele geçiremeyeceklerini anlayınca terör örgütü “EOKA”yı kurdu.
1 Nisan 1955’te kanlı eylemlerine başlayan ve “Enosis”e karşı olan herkesi düşman ilan eden örgüt, 1958 sonuna kadar 400 Rum, 109 Türk ve 100 İngiliz’i öldürdü, 33 Türk köyünde yaşayanlar ise EOKA’nın faaliyetleri nedeniyle göç etmek zorunda kaldı.
Saldırılar karşısında direniş teşkilatları kuran Kıbrıslı Türkler de güçlerini 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) çatısı altında birleştirdi.

Adadaki kaos ortamı, Zürih ve Londra Antlaşmalarına kadar devam etti. 11 Şubat 1959’da imzalanan antlaşmalar neticesinde İngiltere, Türkiye ve Yunanistan devletlerinin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması kararlaştırıldı.
Kıbrıs Türk toplumuna 1960 Anayasası ile sağlanan haklar, 1963’te Rum tarafının tek taraflı kararı sonrası kaldırıldı ve bu tarihten itibaren Türk toplumuna karşı silahlı saldırılar yeniden başladı.

KANLI NOEL
EOKA’nın Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde 20 Aralık 1963 gecesi otomobillerine açılan ateş sonucu Kıbrıs Türkü Zeki Halil ve Cemaliye Emirali’nin şehit edilmesiyle başlayan “Kanlı Noel” saldırılarında, 364 kişi şehit düştü, 103 Türk köyü boşaltıldı, 25 bin kadar insan evlerinden edildi.
Rum çeteleri, 24 Aralık 1963’te Lefkoşa’nın Kumsal bölgesindeki saldırılarına devam ederken, Kıbrıs’taki Türk Alayı’nda doktor olan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet İlhan ile çocukları Murat, Kutsi ve Hakan banyo küvetinde öldürülmüş halde bulundu. Bu olay tarihe “Kumsal Katliamı” ya da “Banyo Katliamı” olarak geçti.
YUNAN UÇAKLARI İLE BOMBARDIMAN
5 Ağustos 1964’te Rum ve Yunan birlikleri Erenköy bölgesindeki Kıbrıs Türk halkına karşı saldırıya geçti. Yunan uçaklarının Erenköy bölgesini bombalaması sonucu birçok Türk şehit edildi.
Türkiye bu durum üzerine sınırlı bir hava harekatı düzenledi ve Türk halkına yönelik toplu bir katliamı önledi, Rum birlikleri bozguna uğratıldı.
8 Ağustos 1964’te uçağı düşürülen Türk pilot Yüzbaşı Cengiz Topel, hiçbir yara almadan Rumlara esir düştü. Topel, daha sonra yapılan Rum işkenceleri sonucu şehit oldu.

TÜRKİYE, GARANTÖR OLARAK DEVREYE GİRDİ
Türkiye, 20 Temmuz 1974’te garantör devlet olarak müdahale hakkını kullandı ve Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs Barış Harekatı’na başladı.
Birleşmiş Milletler’in çağrısı üzerine 22 Temmuz 1974’te ateşkes sağlandı ve çatışmalar durdu.
Kıbrıs adasındaki taraflar arasında 25 Temmuz 1974’te “Cenevre Görüşmeleri” başladı. Yunanistan ve Rum tarafının, istekleri kabul etmemesi ve adadaki Türk halkına karşı katliam yapma ihtimalleri ikinci harekatı zorunlu hale getirdi.
Bu kapsamda, “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla 14 Ağustos 1974’teki “İkinci Kıbrıs Barış Harekatı” ile adaya barış ve huzur getirildi.
Türk Silahlı Kuvvetleri harekat süresince, 498 Mehmetçik ve Kıbrıslı 786 mücahidi şehit verdi.

BASİT GÖREVLERİ DAHİ YAPAMIYORLAR
Apar topar fırkateynini geri çeken Atina’nın içinde bulunduğu durumu gazetemize değerlendiren Savunma Uzmanı Turan Oğuz, Yunan donanmasının utanç duyulacak hâlde olduğunu söyledi. Kızıldeniz’e gönderilen fırkateynin Yunanistan donanmasının en donanımla fırkateyni olduğuna dikkat çeken Oğuz, “Yunan gemileri eski, bakımsız, yetersiz sensör ve silahları ile en basit görevleri dahi yerine getiremiyor. Yunanistan Mısır’a benzeme yolunda hızla ilerliyor. Aynı onlar gibi fazladan paralar ödeyip korunma umuduyla birçok ülkeden eski, yeni bakmadan farklı farklı silahlar alıyor. Ama elindekilere bakım yapacak, modernize edecek, savaşa hazırlayacak paraları yok. Sonuç olarak, aynı Mısır gibi, silahlar kâğıt üzerinde var ama harbe hazırlık oranları ağlanacak seviyede” dedi.
YUNAN GEMİLERİ DÖKÜLÜYOR
Kısa bir süre önce de bakımsız kalan Kavaloudis sınıfı Yunan hücumbotunun gövdesinin delindiğini ifade eden Turan Oğuz, 44 yaşındaki geminin kontrol ve bakımlarının neden düzenli yapılmadığı, sorunun neden oluşmadan önce tespit edilemediğinin bilinmediğini, bakımsız kalan Yunan gemilerinin döküldüğünü ifade etti. Yunan savaş gemilerinin (40-50 yaş aralığında) yetersiz bakım, demode sensör ve silah sistemleri nedeniyle sürekli sorun yaşadığının altını çizen Savunma Uzmanı Oğuz, şunları kaydetti:
“Yunanistan 32 NATO ülkesi arasında, 2024 savunma harcamaları bütçesinden operasyon, bakım, onarım ve altyapıya toplam yüzde sekiz ile en az pay ayıran ülke. Ondan sonra en az payı ayıran ülke yaklaşık iki katı ile Arnavutluk. Bu durumda gerekenleri prosedürlere uygun şekilde uygulayacak yeterli bütçeleri yok. Öyle olunca da hem araçlar hem araç personel hem bakım personeli yetersiz kalıyor. 2024 verileri değişmezse harbe hazırlık seviyeleri çok hızlı şekilde düşmeye devam edecek.”
DEMODE TEKNOLOJİYE SAHİPLER
Kızıldeniz’de görev yapan Yunan Deniz Kuvvetlerine ait HYDRA isimli fırkateynin görev süresinin, planlanandan bir ay önce sona ermesinin sebebinin teknolojik yetersizlikler olduğu belirtildi. Mürettebat “Kendi parmaklarımızın
ardına saklanmayalım. HYDRA ve SPARA gibi MEKO tipi fırkateynler eski ve demode teknolojilere sahiptir. Bölgede son nesil yüzer üniteler bulunurken, bu fırkateynler modern tehditlere cevap veremeyecek sistemlere sahiptir” dedi.
BBC’nin analizi, bu dokuz kişinin, Yunan karasularından çıkarılmaları ya da Yunan adalarına ulaştıktan sonra tekrar denize açılmaları sonucu öldükleri iddia edilen 40’tan fazla kişi arasında olduğunu ortaya çıkardı.
BBC’ye açıklama yapan Yunan sahil güvenliği, yasa dışı faaliyetlere ilişkin tüm suçlamaları şiddetle reddetti.
12 kişinin bir Yunan sahil güvenlik botuna bindirildikten sonra bir sandala aktarılarak terk edildikleri görüntüler eski bir Yunan sahil güvenlik görevlisine gösterildi.
Eski sahil güvenlik görevlisi, görüşmeye ara verildiğinde sandalyesinden kalkarak ve mikrofonu hala açıkken yanındaki kişiye Yunanca konuşarak bunun “açıkça yasa dışı” ve “uluslararası bir suç” olduğunu söyledi.
Yunan hükümeti uzun süredir insanları zorla, geldikleri ülke olan Türkiye’ye geri yollamakla suçlanıyor. Bu, uluslararası hukuka aykırı.
BBC ilk kez, Yunan sahil güvenliğinin eylemleri sonucu ölümlere yol açtığı iddia edilen olayların sayısını hesapladı.
23 Mayıs 2020 tarihli, 43 kişinin ölümüyle sonuçlanan 15 olayı analiz edildi. İlk kaynaklar öncelikle yerel medya, sivil toplum kuruluşları ve Türk sahil güvenliğiydi.
Tanıklar sıklıkla ortadan kaybolduğu ya da açıkça konuşmaktan korktukları için bu tür olayları doğrulamak son derece zor. Ancak bu vakaların dördünde, görgü tanıklarıyla konuşarak ifadeleri doğrulayabildik.
BBC’nin “Dead Calm: Killing in the Med? (Ölüm Kadar Sakin: Akdeniz’de Öldürmek?)” adlı yeni belgeseli için yaptığı araştırmalar net bir model ortaya koydu.

Vakaların beşinde göçmenler, Yunan makamları tarafından doğrudan denize atıldıklarını söylediler. Bu vakaların dördü, Yunan adalarına nasıl çıktıklarını ama avlandıklarını anlattılar.
Diğer birçok olayda göçmenler, motorsuz şişirilebilir lastik botlara bindirildiklerini ve daha sonra bunların havasının indiğini veya delinmiş olabileceklerini söylediler.
En tüyler ürpertici ifadelerden biri, Eylül 2021’de Sisam adasına ayak bastıktan sonra Yunan yetkililer tarafından avlandığını söyleyen Kamerunlu bir adama aitti.
BBC’nin görüştüğü tüm kişiler gibi o da, sığınmacı olarak Yunanistan topraklarında kaydolmayı planladığını söyledi.
“Biz limana zar zor yanaştık, polis arkamızdan geldi. Siyah kıyafetli iki polis, sivil kıyafetli üç polis daha vardı. Maskeliydiler, sadece gözleri görülebiliyordu.”
Kendisi ve diğer iki kişi (biri Kamerun’dan, diğeri Fildişi Sahili’nden) bir Yunan sahil güvenlik botuna nakledildiler ve orada olaylar korkunç bir hal aldı:
“Kamerunluyla başladılar. Onu denize attılar. Fildişi Sahili’nden gelen adam ‘Kurtarın beni, ölmek istemiyorum’ dedi. Sonunda sadece eli suyun üstünde kaldı. Vücudu suyun altındaydı. Eli yavaş yavaş kaydı, su onu yuttu.”
Görüşülen kişi kendisini kaçıranların onu dövdüğünü söylüyor:
“Başıma yumruklar yağıyordu. Sanki bir hayvanı yumruklar gibi” dedi.
Daha sonra onu da can yeleği olmadan suya ittiklerini söylüyor. Kıyıya kadar yüzebilmiş ancak diğer iki kişinin (Sidy Keita ve Didier Martial Kouamou Nana) cansız bedenleri Türkiye’de kıyı şeridinde bulundu.
Hayatta kalanların avukatları Yunan makamlarından çifte cinayet davası açmasını talep ediyor.
Somali’den başka bir adam da BBC’ye, Mart 2021’de Sakız adasına vardığında Yunan ordusu tarafından nasıl yakalandığını ve daha sonra Yunan sahil güvenliğine nasıl teslim edildiğini anlattı.
Sahil güvenliğin onu suya bırakmadan önce ellerini arkadan bağladığını söyledi:
“Beni denizin ortasına fermuarla bağladılar. Ölmemi istediler.”
Ellerinden biri bağdan kurtulmadan önce sırt üstü durmaya çalışarak hayatta kalmayı başardığını söyledi. Ancak deniz dalgalıydı ve gruptaki üç kişi öldü. Röportaj yapılan kişi karaya çıkmayı başardı ve sonunda Türk sahil güvenliği tarafından fark edildi.
Eylül 2022’de meydana gelen ve en yüksek can kaybının yaşandığı olayda, 85 göçmeni taşıyan tekne, Yunanistan’ın Rodos adası yakınlarında motorun arızalanması sonucu sorun yaşadı.
Suriyeli Muhammed bize, yardım için Yunan sahil güvenliğini aradıklarını, bir tekneye yüklendiklerini, Türk sularına geri götürülerek cankurtaran botlarına bindirildiklerini anlattı. Muhammed, kendisine ve ailesine verilen salın vanasının düzgün şekilde kapatılmadığını söyledi.
BBC’ye konuşan Muhammed, “Hemen batmaya başladık. Bizi gördüler, çığlıklarımızı duydular ama yine de bizi bırakıp gittiler” dedi ve ekledi:
“İlk ölen çocuk kuzenimin oğluydu… Sonra birer birer öldüler. Başka bir çocuk, başka bir çocuk daha… Sonra da kuzenim kayboldu. Sabah olduğunda, yedi ya da sekiz çocuk ölmüştü. Çocuklarım sabaha kadar ölmedi… sonra Türk sahil güvenliği geldi…”
Yunan yasaları, sığınma talebinde bulunan tüm göçmenlerin, bazı adalarda özel kayıt merkezlerine kaydolmalarına izin veriyor.
Ancak göçmen destek kuruluşu Consolidated Rescue Group’un yardımıyla iletişime geçtiğimiz kişiler, bu merkezlere ulaşamadan yakalandıklarını söyledi. Onları yakalayanlar, görünüşe göre gizli görevde olan, üniformasız ve çoğunlukla maskeli olarak görev yapan kişilerdi.
İnsan hakları grupları, Avrupa’da sığınma başvurusu yapmak isteyen binlerce kişinin yasa dışı şekilde Yunanistan’dan Türkiye’ye geri gönderildiğini, onların uluslararası hukukta ve Avrupa Birliği hukukunda güvence altına alınan sığınma talebinde bulunma haklarının ihlal edildiğini iddia ediyor.
Avusturyalı aktivist Fayad Mulla, geçen yıl Şubat ayında Yunanistan’ın Midilli adasında bu tür operasyonların ne kadar gizli olduğunu kendi gözleriyle gördüğünü söyledi.

Bir ihbar üzerine zorla geri gönderileceği yere giderken, daha sonra polis için çalıştığı ortaya çıkan kapüşonlu bir adam tarafından durdurulmuştu. Polisin daha sonra durdurulduğu anlara ait kayıtları araç kamerasından silmeye ve onu bir polis memuruna direnmekle suçlamaya çalıştığını söyledi.
Sonuçta başka bir işlem yapılmadı.
İki ay sonra, benzer bir yerde Mulla, New York Times tarafından yayınlanan bir zorla geri göndermeyi videoya çekmeyi başardı.
Aralarında kadın ve bebeklerin de bulunduğu bir grup, plakasız bir minibüsün arkasından indirilerek bir iskeleden küçük bir tekneye bindirildi.
Daha sonra kıyı şeridinden daha uzaktaki bir Yunan sahil güvenlik gemisine aktarıldılar, denize açıldılar ve ardından sürüklenmeye bırakıldıkları bir sala bindirildiler.
BBC’nin de doğruladığı bu görüntüler, Yunan sahil güvenliğinin eski özel operasyonlar şefi Dimitris Baltakos’a gösterildi.
Röportaj sırasında, görüntülerin neyi gösterdiği konusunda spekülasyon yapmayı reddetti. Konuşmanın başlarında Yunan sahil güvenliğinin yasadışı bir şey yapabileceğini reddetmişti.
Ancak çekime ara verildiğinde, birine Yunanca bir şeyler söylerken kaydedildi:
“Onlara fazla bir şey söylemedim, değil mi?… Çok açık, değil mi? Bu nükleer fizik değil. Bunu güpegündüz neden yaptıklarını bilmiyorum… Bu… açıkça yasadışı. Bu uluslararası bir suç.”
Görüntüler şu anda Yunanistan’ın bağımsız Ulusal Şeffaflık Kurumu tarafından soruşturuluyor.
Samos adasında görüşülen bir araştırmacı gazeteci, Yunan özel kuvvetlerinden biriyle arkadaşlık uygulaması Tinder üzerinden sohbet etmeye başladığını söylüyor. Kendisini “savaş gemisi” olarak tanımladığı bir yerden aradığında Romy van Baarsen ona işi hakkında daha fazla bilgi ve kuvvetleri bir mülteci teknesi tespit ettiğinde ne olduğunu sormuş.
“Onları geri götürdükleri” yanıtını veren Romy van Baarsen, bu tür emirlerin “bakandan” geldiğini ve bir tekneyi durdurmayı başaramamaları halinde cezalandırılacaklarını söyledi.

Yunanistan pek çok göçmen için Avrupa’ya giriş kapısı konumunda. Geçen yıl Avrupa’ya deniz yoluyla 263 bin 48 kişi gelmiş ve Yunanistan bunların 41 bin 561’ini (yüzde 16) kabul etmişti.
Türkiye, 2016 yılında mültecilerin Yunanistan’a geçişini durdurmak için AB ile bir göçmen anlaşma imzaladı ancak 2020’de artık bunu uygulayamayacağını söyledi.
Araştırmada elde edilen bulguları Yunan sahil güvenliğine iletildi. Yunan sahil güvenliği, personelinin “en üst düzeyde profesyonellik, güçlü bir sorumluluk duygusu ve insan hayatına ve temel haklara saygı ile yorulmadan” çalıştığını ve “ülkenin uluslararası yükümlülüklerine tam olarak uyduklarını” söyledi.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“2015’ten 2024’e kadar Yunan Sahil Güvenliğinin denizde meydana gelen 6.161 olayda 250.834 mülteci/göçmeni kurtardığı vurgulanmalıdır. Bu asil görevin kusursuz bir şekilde yerine getirilmesi uluslararası toplum tarafından olumlu karşılanmıştır.”
Yunan sahil güvenliği daha önce Akdeniz’de son on yılın en büyük göçmen gemi kazasındaki rolü nedeniyle eleştirilmişti.
Adriana’nın geçtiğimiz Haziran ayında Yunanistan’ın sınırlandırılmış kurtarma bölgesinde batmasıyla ölenlerin sayısının 600’den fazla olduğu sanılıyor.
Yunan yetkililer teknede sorun olmadığını ve güvenli bir şekilde İtalya’ya doğru yol aldığını ve bu nedenle sahil güvenliğin bir kurtarma girişiminde bulunmadığı konusunda ısrar ettiler.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Miçotakis bir yıl içerisinde 3 kez bir araya geldi. Miçotakis’in bugün Ankara’ya yapacağı ziyaret ise bu görüşmelerin dördüncüsü olacak.
İkili ilişkilerde 2020’den sonra gelişen gerginlik döneminin ardından Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli depremler, tansiyonun düşmesine ve iki komşu ülkenin yeniden yakınlaşma sürecine girmesine vesile oldu. Her iki ülke de karşılıklı jestlerle bu yakınlaşma sürecine katkı sağladı.
YAKINLAŞMA SÜRECİNİN İLK GÖRÜŞMESİ VİLNİUS’TA OLDU
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Miçotakis, bu süreçte ilk kez NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kapsamında 12 Temmuz 2023’te Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta bir araya geldi.
Görüşmede, taraflar, çoklu iletişim kanallarını harekete geçirme konusunda mutabık kaldı. Görüşmenin ardından yayınlanan bildiride ikili ilişkilerde oluşan olumlu iklimin süreklilik ve tutarlılık arz etmesinin her iki ülkenin de yararına olduğu hususunda mutabık kalındığı belirtildi.
İKİNCİ GÖRÜŞME NEW YORK’TAKİ TÜRKEVİ’NDE GERÇEKLEŞTİ
Bir sonraki görüşme ise 20 Eylül 2023’te Birleşmiş Milletler (BM) 78. Genel Kurulu vasıtasıyla ABD’nin New York şehrinde yapıldı. Türkevi’nde bir araya gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Miçotakis, iki ülke temaslarına ilişkin yol haritası ve zaman çizelgesini belirledi. Türkiye ile Yunanistan arasındaki mevcut ılımlı iklimin muhafazasındaki kararlılık teyit edildi.
ERDOĞAN’IN ATİNA ZİYARETİ 3’ÜNCÜ VE EN KAPSAMLISIYDI
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Aralık 2023’te Atina’ya yaptığı ziyaret ise kapsamlı diyaloğu beraberinde getirdi.
İki lider, Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi’nin 5’inci toplantısı kapsamında Atina’da bir araya geldi.
Görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Erdoğan, mevcut olumlu ivmeyi daha da geliştirmek istediklerinin altını çizdi.
Erdoğan, “Ege’yi barış ve işbirliği denizi haline getirelim istiyoruz. Türkiye ve Yunanistan olarak atacağımız adımlarla dünyaya örnek olalım arzusundayız.” diye konuştu.
Miçotakis de konuşmasında, “İki ülkenin çok iyi bir şekilde bir arada, çok sakin bir ortamda ilişkilerini devam ettirmesi çok önemli. Her bir tarafın yaşadığı sorunlara çözüm yaratabilmek çok önem arz ediyor.” ifadesine yer verdi.
İki liderin altı ay gibi kısa sürede gerçekleşen üçüncü buluşmasında “Dostane İlişkiler ve İyi Komşuluk Hakkında Atina Bildirgesi” açıklandı.
İki ülke arasında 90 yıl aradan sonra imzalanan ilk dostluk anlaşması olarak nitelendirilen bildirge ile siyasi diyalog, pozitif gündem ve güven artırıcı önlemler konularında devamlı, yapıcı istişarelerde bulunulması kararlaştırıldı.
Hem bu anlaşmanın hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atina ziyaretinin Türk ve Yunan kamuoyundaki yansımaları olumlu oldu. Ege’de tansiyonun düşmesi, turizmden eğitime, ticaretten bilim ve teknolojiye kadar birçok alanda atılan işbirliği adımları Yunan kamuoyunda sevinçle karşılandı.
Her ne kadar onlarca yıldır devam eden sorunlar bu kısa süreçte henüz çözülmemiş olsa da liderler de olumlu ve umut içeren mesajlar vermeye devam etti.
LİDERLERDEN MESAJLAR
Erdoğan’ın 6 Mayıs’taki Kabine Toplantısı’nın ardından yaptığı konuşmada, “Biz dostlarımızın sayısını artırmanın peşindeyiz. Bölgemizdeki hiçbir ülkeyle çözülemeyecek sorunumuz yok. Diyalog ve müzakerenin açamayacağı kapı olmadığı inancındayız. Yeter ki hüsnü niyetle yaklaşılsın, diplomasiye imkan tanınsın. Gerisi biraz gayret, biraz fedakarlıkla mutlaka gelecektir.” şeklindeki açıklamaları da Yunan basınında olumlu mesaj olarak yorumlandı.
Miçotakis, ziyarete sadece günler kala Yunan basınına verdiği röportajda, Kariye Camisi’nin ibadete açılmasından Yunanistan’ın duyduğu memnuniyetsizliği dile getirerek, bu konuyu Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 13 Mayıs’taki görüşmesine de taşıyacağını aktardı.
Kariye Camisi’nin ibadete açılmasının ardından Miçotakis’in Ankara ziyaretini ertelemesi gerektiğine ilişkin aşırı sağ muhalif seslere de cevap veren Miçotakis, “Ziyaret ertelenmemeli, zira iletişim kanallarının açık tutulması önemli. Benim Cumhurbaşkanı Erdoğan’a giderek Türkiye hükümetinin bu seçiminden duyduğum rahatsızlığı bizzat iletmem, Türk-Yunan ilişkilerinde son dönemde başardığımız ilerlemeleri yok edecek bir krizi yaratmamızdan çok daha iyidir.” ifadesini kullandı.
Miçotakis, dün Yunanistan’da yayın yapan Alpha TV’ye verdiği röportajda ise Yunan halkının büyük kısmının Türkiye ile iletişim kanallarının açık olmasının gerekliliğinin farkında olduğunu kaydetti.
Birçok konuda iki ülke arasında fikir ayrılığı olmasının müzakerenin önünde engel teşkil etmediğini ifade eden Miçotakis, “Konuşmamız, sürekli tetikte olmamızdan yeğdir.” dedi.
YUNAN BASININDA ZİYARET
Yunanistan’da yayınlanan Kathimerini Gazetesi cuma günkü sayısında Türk-Yunan ilişkilerine dair ana sayfaya taşıdığı analizinde “Hedef sakin suların korunması” başlığını kullandı.
Miçotakis’in bugün Türkiye’ye, Atina ile Ankara arasındaki sakin ortamın devamını sağlamak temel amacıyla gittiğini belirten gazete, görüşmede pozitif gündeme de ağırlık verileceğini kaydetti.
Gazete, ziyaretin önemini vurgulayarak, iki ülkenin ilişkilerinin daha iyiye gidebileceğinin teyidi niteliğinde olacağı yorumunu yaptı.
Ta Nea gazetesi ise manşetine Erdoğan-Miçotakis görüşmesine ilişkin haberini Türkçe “Kazan-Kazan” ifadesiyle taşıdı.
Haberde, görüşmenin amacının Ege’de bir kez daha sakin bir yaz geçirmek olduğu ifade edildi.
]]>Miçotakis, yapacağı ziyaret öncesi Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Özay Şendir’in sorularını yanıtladı. 2 ülke arasındaki tansiyonun yükselmesi ihtimaline ilişkin konuşan Miçotakis, “Uluslararası hukuk ve iyi komşuluk ilişkileri doğrultusunda diyalog yoluyla” çözülmesi gerektiğini söyleyerek “Birbirimiz hakkında konuşmak yerine birbirimizle daha fazla konuşmalıyız diye düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
“LEZZETLİ YEMEKLER, YUNANLAR VE TÜRKLER ARASINDA ÇOK GÜÇLÜ BİR BAĞ”
Yunanlılar ve Türkler arasındaki bir diğer güçlü bağın lezzetli yemekler ve lezzetlere aşinalık olduğuna değinen Miçotakis “Lezzetli yemekler ve lezzetlere aşinalık, Yunanlar ve Türkler arasında çok güçlü bir bağ. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Bir yemek tutkunu olarak, deneyimlerime dayanarak size Atina’nın çok canlı bir gastronomi ortamına sahip olduğunu, geleneksel Yunan mutfağını daha da ileriye götürdüğünü, yeni olasılıkları deneyip keşfedebildiğini söyleyebilirim. Şehirler yaşayan organizmalardır, değişir ve gelişirler. Modern Atina, yalnızca görkemli bir antik geçmişe sahip bir metropol değil, aynı zamanda geçmişle gelecek arasında köprü kuran dinamik bir şehir” diye konuştu.
“BU PROGRAMIN BAŞARISINDAN ÇOK MUTLUYUM”
Başbakan Miçotakis, Yunanistan’ın, 10 ada için Türk vatandaşlarına yönelik ekspres vize uygulaması başlatmasına ilişkin “10 Yunan adasına yönelik “kapıda vize” programının Schengen kurallarından bir muafiyet olduğunun altını çizmeliyim; Yunan hükümetinin Avrupa Komisyonu ile başarıyla müzakere ettiği bir muafiyet. Felsefesi, Türkiye kıyılarına feribot bağlantısı olan Yunan adalarına kısa ziyaretlerdir. Kurallardan muafiyet olarak Komisyon ile yapılan anlaşmada açıkça tanımlanmıştır ve genişletilemez. Bu programın başarısından çok mutluyum. Hem Yunan adalarının güzelliklerinin tadını çıkarmak isteyen Türk vatandaşları hem de bölge halkı için bir kazan-kazan. Bu program, halklar arası temaslar, diplomasi ve karşılıklı yarar sağlayan iş birliği için bir model” dedi.
“İLİŞKİLERİMİZİN TÜM POTANSİYELİNİ ORTAYA ÇIKARABİLECEĞİNE İNANIYORUM”
Yunan-Türk İş Konseyi’ne yönelik konuşan Yunanistan Başbakanı, önceliğinin “İnşaat, altyapı, dijitalleşme ve tarım ürünlerine doğrudan yatırımların artırılması” olduğunu söyledi ve “Cumhurbaşkanı Erdoğan’la iş dünyalarımızı bir araya getirecek bir araç olarak Yunan-Türk İş Konseyi kurma kararımızın ikili ekonomik ilişkilerimizin tüm potansiyelini ortaya çıkarabileceğine inanıyorum” ifadelerini kullandı.
“2 KOMŞU ÜLKENİN TİCARETTE BİRLİKTE ÇALIŞTIĞINI GÖRMEK İSTERİM”
Miçotakis, 10 yıl sonrası için Türk-Yunan ilişkilerine dair beklentileri hakkında “2 komşu ülkenin ticarette, ekonomide işbirliği yaptığını, ortak girişimler başlattığını, çağımızın büyük zorlukları üzerinde birlikte çalıştığını görmek isterim. Halklar arasındaki bağların daha da güçleneceğini ve Ege’nin her iki kıyısındaki hükümetlere bağımlı olmayacağını umuyorum. İlişkilerimizde, Doğu Akdeniz’de barış ve güvenlikte yeni bir dinamiği ortaya çıkaracak olan Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılması meselesiyle ilgili farklılığımızı halledeceğimizi umuyorum. Ama o noktaya ulaşamasak bile, dileğim şu ki, bundan on yıl sonra ilişkilerimizde yeni ve kalıcı bir sayfa açmış olacağız: Gerginlik ve kriz olmadan, dürüstlüğe, karşılıklı saygıya ve anlayışa dayalı bir sayfa” dedi.
]]>Miçotakis’in 13 Mayıs’ta Türkiye yapacağı ziyarete ilişkin soruları yanıtlayan Yerapetritis, Türk ve Yunan liderler arasındaki görüşmelerin “dramatize” edilmemesi gerektiğini ifade etti.
“KRİZLERİ BERTARAF EDİP, SONRAKİ ADIMLARI ATMAMIZ ÖNEMLİ”
Yerapetritis, Türk ve Yunan liderlerin buluşmalarının, diğer tüm ülke liderlerinin ikili görüşmeleri gibi olağan değerlendirilmesi gerektiğini belirterek “Buluşup, konuşup, krizleri bertaraf edip, sonraki adımları atmamız önemli.” dedi.
Kariye Camii’nin ibadete açılmasının ardından Miçotakis’in Türkiye ziyaretini ertelemesi gerektiği yönündeki Yunanistan muhalefetindeki yorumları da değerlendiren Yerapetritis, hükümet olarak böyle bir ihtimali hiç düşünmediklerini kaydetti.
Yerapetritis, Kariye Camii’nin ibadete açılması kararından Yunanistan’ın duyduğu memnuniyetsizliği dile getirerek, bunun yeni bir karar değil, 2020’de alınmış bir karar olduğuna dikkat çekti.
“TÜRK-YUNAN YAKINLAŞMASINDAN BEKLENTİMİZ…”
Türk-Yunan ilişkilerinde her iki ülkenin de temel tezlerinin değişmesine yönelik bir beklenti bulunmadığını belirten Yerapetritis, “Türk-Yunan yakınlaşmasından beklentimiz sükunet dolu bir dönemdir.” diye konuştu.
Yerapetritis, Yunanistan’ın bir başka beklentisinin de iki taraf arasında iletişim kanallarının açık kalması olduğunu vurgulayarak, bu şekilde olası krizlerin de önlenebileceğine işaret etti.
13 MAYIS’TA MİÇOTAKİS’İN TÜRKİYE ZİYARETİ
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Aralık 2023’teki Atina ziyaretinde iki taraf arasında imzalanan anlaşmaların iki ülke ilişkilerini ileriye taşıyan önemli anlaşmalar olduğunu vurgulayan Yerapetritis, bu anlaşmaların, sistematik olarak ilerlediğini ve pazartesi günü Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Miçotakis arasında yapılacak görüşmenin de bir parçası olacağını kaydetti.
Yerapetritis, 13 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Miçotakis arasında yapılacak görüşme için “Bence beklememiz gereken samimi bir görüşme olmasıdır. Ortaya konması gereken konular ortaya konacaktır. Dikenli konular da liderler ve heyetlerimiz arasında ele alınacaktır. Pozitif gündem, siyasi diyalog ve güven artırıcı önlemleri içeren görüşmelere yönelik sonraki adımlar için bir yol haritası çizilecektir.” diye konuştu.
Miçotakis’in 13 Mayıs’taki Türkiye ziyaretinin ikili ilişkilerde atılacak önemli bir adım olduğunu ifade eden Yerapetritis, bir sonraki önemli adımın ise iki liderin NATO Zirvesi kapsamında temmuzda Washington’da buluşması olduğunu belirtti.
EDİ RAMA’NIN ZİYRETİ
Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın Arnavutluk diasporası ile buluşma amacıyla hafta sonu Yunanistan’a yapmayı planladığı özel ziyareti de değerlendiren Yerapetritis, ziyaretin zamanlamasını doğru bulmadığını ifade etti.
Yerapetritis, hem Arnavutluk’ta 2025’te düzenlenecek seçimlere kadar daha çok zaman olduğuna hem de Yunanistan’ın Avrupa Parlamentosu seçimleri arifesinde bulunduğuna dikkat çekti.
Arnavutluk’taki belediye seçimlerinde Himara’dan aday olan Yunan kökenli siyasetçi Alfred Beleri, 12 Mayıs 2023’te “seçimlerde aktif yolsuzluk” yaptığı suçlamasıyla gözaltına alınmıştı.
14 Mayıs 2023’te düzenlenen yerel seçimlerde Beleri, Himara Belediye Başkanı seçilmişti.
Arnavutluk Yolsuzluk ve Organize Suçlara ilişkin Özel Mahkemesi, 22 Mayıs 2023’te Beleri’nin tutuklanmasına karar vermişti
Beleri’nin tutuklanması, Arnavutluk ve Yunanistan’daki siyasi partilerin ve yetkililerin tepkilerine neden olmuştu.
Yunanistan’da iktidardaki Yeni Demokrasi Partisi, nisanda Beleri’yi Avrupa Parlamentosu (AP) milletvekili seçimleri için aday göstermişti.
CİRO 3.5 MİLYAR EURO
“Türkiye, Avrupa’da döner savaşını başlatıyor” şeklinde başlıklar kullanan Yunan haber siteleri, başvuruda dönerin gerek malzemesi, gerek hazırlanışı, gerekse de kesişi ile ilgili kriterlere de dikkat çekti. Aynı haberlerde “Döner satışlarının Avrupa’daki yıllk cirosu 3.5 milyar Euro. Türkiye’nin başvurusuna 3 ayda itiraz eden çıkmazsa, Avrupa’da döner satan müesseselerin büyük bölümü zarara uğrayacak. Türkiye’nin “geleneksel ürünü” olarak tescil edilmesi halinde, dönerin 3-5 milimetre kalınlıkta kesilmesi gerekecek” denildi.

‘MÜŞTERİ DOYMAZ’
Yunan Skai televizyonu, Atina’da lokantalara giderek, çalışanların ve müşterilerin döner ile ilgili görüşlerini sordu. Cevaplar ise özetle şöyle: “Müşteri gelip, 3-5 milimlik dilimlerden şikâyet ederse, biz de gidin Türklere anlatın diyeceğiz. Bu kalınlıkta kesilmiş etle müşteri doymaz. Biz Yunanistan’da “giros” yiyoruz. Daha lezzetli. Giros daha doyurucu. Döner de aslında bizim. Türkler bizden aldı.”
GİROS
Yunanistan’da ‘giros’ domuz etinden yapılıyor. Kesilirken, kalın ve küçük parçalara dağılan giros’un yanı sıra bazen “mosharisios giros” (sığır etinden) bazen de “Doner” adıyla döner satılıyor. Yunanistan’daki dönerin, büyük bölümü kıymadan oluşuyor.
OSMANLI’DAN MİRAS
Özge Samancı (Yemek araştırmacısı): Dönerin tarihte ilk nerede ve nasıl çıktığına dair kesin kanıtlar yok ancak bazı kayıtları yorumlayabiliyoruz. Örneğin 1660’lı yıllarda Kırım’ı ziyaret eden Evliya Çelebi, cağ kebabı benzeri bir kebap türünü tarif ediyor. Döner de zaten bir kebap türüdür ve kuru ateşte susuz pişirme tekniğini ifade eder. Bu terim ve teknik Selçuklulardan beri kullanılır. Dönerle ilgili en ilginç kanıt ise Osmanlı döneminde, 1855 yılında İstanbul’da çekilen bir dönerci fotoğrafı. Bu da o dönemlerde dönerin yaygın olduğunu anlatıyor. Anılarını yazan Fransız bir gezgin de 1880’li yıllarda İstanbul’u ziyaret ediyor ve anılarında şiş kebap ve döner kebaptan bahsediyor. Osmanlı Türkçesiyle yazılmış yemek kitaplarında da ilk olarak 1883 yılında karşımıza çıkıyor.
ALMANYA’DA DA GÜNDEM: DÖNER KUPONU VERİLSİN
Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in 22-24 Nisan tarihlerinde Türkiye’ye yaptığı resmi ziyarete “Berlin döneri” götürmesi iki ülkede de farklı şekilde yorumlanırken, Almanya’da Sol Parti, döner fiyatlarında artışın engellenmesi için devlet desteği verilmesini gündeme getirdi. Alman Bild gazetesine göre, Sol Parti döner fiyatlarında artışın frenlenmesi için devletin 4 milyar Euro parasal katkıda bulunması ve ülke genelinde herkese “döner kuponu” dağıtılmasını önerdi. Sol Parti’nin ekmek arası döner için öğrencilerin 2.5 Euro, diğerlerinin de 4.9 Euro ödemelerini, üzerindeki farkın ise devlet tarafından karşılanmasını içeren bir ‘döner önerisi’ hazırladığı bildirildi. Almanya’da ortalama 7.90 Euro olan döner fiyatının Münih ve Frankfurt gibi kentlerde 10 Euro sınırına dayandığına işaret edilirken, enflasyon başta olmak üzere enerji fiyatlarındaki artışın yanı sıra kiraların yükselmesi nedeniyle dönercilerin de fiyatları artırmak zorunda kaldıkları belirtildi.
Cumhurbaşkanı Steinmeier, Türkiye’deki resepsiyonda Almanya’dan getirilen döneri kesti.